10 Mayıs 2022 Salı

Emine Gürsoy Naskali - Beden Kitabı - Notlar

Emine Gürsoy Naskali - Beden Kitabı - Notlar

Editörler: Emine Gürsoy Naskali, Aylin Koç, 2 Basım, Kitabevi Yayınları, 2015

 


Giriş

Türkiye'de 1934 yılında kabul edilen Soyadı Kanunu ile alınan birçok soyadı, kişilerin bedensel özelliklerinden (Tunç, Sakallı, Çolak, Sarı, Uzun, Kemiksiz) veya yaşanmış aile anılarından ilham almıştır.

 

Beden ve giyim ölçülerindeki standardizasyon Osmanlı esnaf geleneklerinden fabrikasyona, Cumhuriyet döneminde Türk Standartları Enstitüsüne (TSE) ve günümüzde Avrupa Birliği standartlarına evrilmiştir.

 

Bedenin duruşu, jest ve hareketleri geçmişte ilmihal kitaplarıyla, günümüzde ise beden dili psikolojisiyle tahlil edilmektedir.

 

Türk At Kültürü Panoraması

Kozmoloji ve Astronomi: Demir Kazık etrafında dönen atlar, rüzgârdan yaratılış ve göksel köken.

 

Mitoloji ve İnanç: Cöhögöy-Toyon ve Kambar Ata; Tanrı katından gönderilen kan kanatlı taylar.

 

Dil ve Etimoloji Zenginliği: Don, yaş, huy ve yürüyüş biçimlerine dayalı Türkçe atçılık terminolojisi.

 

Kültür Transferi ve Genetik Miras: Komşu kültürlere aktarılan terimler ve Byerley Turk ile Karabağ/Ahal-Teke kanının dünya atçılığına katkısı.

 

Savaş ve Can Yoldaşlığı: Destan atlarından İstiklal Savaşı süvarilerine uzanan bağımsızlık yoldaşlığı.

 

Rejenerasyon ve Dönüşüm: Çiçek/ilge otuyla güç tazeleme, boyut değiştirip şifa olma motifleri.

 

Sanat, Edebiyat ve Gösteri: Nizami’nin poemalarındaki Şebdiz ve Gülgün, Lermontov’un şiirleri, Vereşşagin’in tuvalleri ve minyatürler.

 

Ritüel, Kurban ve Tabular: Alp ile atın mezara gömülmesi, aş törenleri ve at etinin yenmeyip yaşlanan atın derisi soyulmadan gömülmesi tabusu.

 

Maddi Kültür ve Kımızın Yeri: Saba ve piskek araçlarıyla hazırlanan kımızın besin, şifa ve milli kimlik değeri.

 

Zootekni ve Kurumsal Islah: Osmanlı Hayvan Ocaklarından Cumhuriyet haralarına (Karacabey, Çifteler, Sultansuyu) milli ırk ıslahı.

 

Modern Yetiştiricilik ve Özel Haralar: Cennet Harası (William Giraud), TJK İzmit Pansiyon Harası, Ağdam/Ağstafa Zavodları ve özel yetiştiricilik.

 

Yarışçılık Otoritesi ve Organizasyon: 1911 Askeri Konkurhipik Okulu, 6132 sayılı Kanun, YKK, TJK, Veliefendi ve Bakü Hipodromları.

 

Hukuk, Soykütüğü ve Karantina Mevzuatı: 904 Sayılı Islah-ı Hayvanat, 5883 Sayılı Soykütüğü Kanunu, kan grubu doğrulaması ve karantina protokolleri.

 

Türk Dünyası Ortak Mirası ve Gelecek Perspektifi: Altaylar'dan Anadolu ve Kafkasya'ya taşınan kültürel meşale, Manas Destanı ve ortak gelecek vizyonu.

 

Veteriner Hekimlik, Sportif Cerrahi ve Biyomekanik: Biyomekanik analizler, antrenman şartları ve Veliefendi Hastanesi lazer/manyetik tedavi altyapısı.

 

Kafkasya/Azerbaycan Atçılık Kültürü ve Milli Irklar: İlhı ve Tövle ayrımı, Karabağ ve Dilbaz atlarının tarihi, hediye edilen Zaman aygırı ve Ağdam Zavodu mirası.

 

Kurumsal Rehberlik, Haracılık ve Zooteknik Seleksiyon: TJK ve Azerdamazlık Birliği modelleriyle tek merkezli yönetim; İzmit Harası standartları; Safkan İngiliz ve Arap atlarında iklim, mizaci canlılık ve konstitüsyonel sağlamlık odaklı bilimsel seleksiyon.

 

Kadim Türkistan / Özbekistan Atçılığı ve Karabayır Zooteknisi: Ceyhun-Seyhun arası ilk ehlileştirme havzası, Fergana Gök Atları mirası, Karabayır ırkının tipolojisi/bonitasyonu, Taşkent Hipodromu altyapısı ve Rustam Ağa Salimbekov ekolü.

 

Kırgız Medeniyeti, Destan Atları ve Dağ Atçılığı Zooteknisi: Manas destanı atları (Ak-Kula), kurt avı kökenli Oğlak Çekiştirme (Kökbörü) oyunu, 50 km'lik maratonlara yönelik Kırgız Usulü Antrenman, yüksek dağlık arazi Safkan Kırgız Atı gen koruma programı ve Bişkek Ak-Kula Hipodromu rekorları (Dolg).

 

Kazakistan Bozkır Zooteknisi, Et-Kımızın Yeri ve İsimlendirme Kültürü: 108,7 milyon hektar meranın et ve kımız üretimine tahsisi; Jabe, Kuşum, Mugacar, Aday soy ıslahları; Kazı, Caya, Karta şarküteri kültürü; Audarıspak, Tenge Alu, Kökpar atlı yarışları; anne/baba baş harfine dayalı özel adlandırma kuralları ve "Asıl" şirketi totalizatör hukuku.

 

Türkmenistan Ahal-Teke Biyo-Genetiği, Moleküler Pedigri ve Biyoteknoloji: Ahal-Teke ve Yamut (Yomut) atlarının soy kütüklerinin doğrulanması; kan protein-enzim polimorfizmi; gen daktiloskopisi (DNA Fingerprinting); yerli immünolojik reaktif üretimi ve Türkiye (Dr. M. Kerman) ile ABD Kentucky Üniversitesi (Prof. E. Gus Cothran) düzeyinde uluslararası bilimsel iş birliği altyapısı.

 

Ahal-Teke Antik Kökleri, Küresel Gen Mirası, Maraton Becerisi ve Devlet Sembolü: Antik Nisa/Gök Atları mirasçılığı; İngiliz, Arap ve Trakenen ırklarına atalık gen aktarımı; 1935/1988 Aşkabat-Moskova maraton dayanıklılığı; Birkov (Niyazov) ve Merv haraları; Türkmenistan devlet arması/paralarındaki simgesel varlığı ve 13 ana soy hattının Studbook (Damızlık Kitabı) ile koruma altına alınması.

 

Beden Tarihi, Antropometri, Standartlaşma ve Sosyo-Kültürel Tipolojiler: 1934 Soyadı Kanunu'nda bedensel/anlatısal adlandırma; esnaflıktan TSE ve AB standartlarına beden ölçüm gelişimi; 1950'ler kışla boy ölçümlerinde seküler fiziksel gelişim; edebiyatta beden-kişilik uyuşması ve savaş sosyolojisinde kılık-kıyafet/beden dili algıları.

 

Beden ve Kişilik

Kadın Bedeni Üzerine Yorumlar· Dalaman (Muğla) Örneği

Aslı Büyükokutan

Dalaman ve çevresinde yaşayan farklı yaş, eğitim ve meslek gruplarından 39 kadın kaynak şahısla yapılan görüşmeler; geleneksel toplumda dış görünüş ile karakter, mizaç ve ahlak arasında doğrudan ilişki kurulduğunu (halk fizyonomisi/kıyafetnâme geleneği) göstermektedir.

 

Uzun boy genelde "saflık, azla yetinme, alımlılık" ile ilişkilendirilirken, kimi zaman "beceriksizlik" veya "hava atma" olarak yorumlanır. Kısa boy ise yaygın biçimde "zekilik, kıvrak zekâ, hırs" ile açıklanmakla birlikte, "fesatlık, içten pazarlık ve kıskançlık" ("boyu kadar yerin altında da var") gibi olumsuz stereotiplerle de anılır.

 

Büyük/iri kafalılar ve geniş alınlılar genel olarak "zeki, anlayışlı, hayırsever, ufkı geniş" kabul edilirken; küçük veya yassı/söbü kafalılar "dar görüşlü, cimri veya inatçı" olarak değerlendirilmektedir.

 

Sarı saçlar "kibir, kendini beğenmişlik veya çekicilik"; siyah saçlar "asalet, doğallık veya hirs/kapris" göstergesi sayılır. Çatık kaşlılar "asabi ve sert", yay/hilal kaşlılar "dürüst, lider ruhlu"; uzun kirpikliler ise "güzel ahlaklı ve zeki" görülür.

 

Renkli gözler (özellikle mavi ve yeşil) bölge halk kültüründe yoğun biçimde "nazar değdirme" potansiyeliyle ilişkilendirilir ve güvensizlik oluşturur. Yere bakan bakışlar "sinsilik" ("yere bakan yürek yakan"), süzgün bakışlar ise "şehvet veya safça bir duruş" olarak yorumlanır.

 

Küçük ağızlılar "kibar ve sır tutan", büyük ağızlılar "geveze, laf taşıyan veya obur" olarak görülür. İnce dudaklılar "dedikoducu, pratik zekalı veya fesat", kalın dudaklılar ise "şehvetli veya ağırbaşlı" kabul edilir.

 

Kadının toplum içindeki edep ve ayıp sınırları gülüş biçimine yansıtılır. Kahkaha atarak veya dişlerini göstererek gülmek "hayasızlık, gevezelik veya yapmacıklık" ile ilişkilendirilirken, kısıtlı ve utangaç gülüşler geleneksel edep anlayışıyla örtüştürülür.

 

Sevgilinin Vücut Organları Üzerine Bir Risale

Muhittin Eliaçık

Eserin müstensihi Hüsam bin Mustafa el-Belgradi’dir.

Eser, Bavyera Devlet Kütüphanesindedir (Türkçe yazmalar bölümü, yk. 74b-92a).

Toplam 100 yapraklık bir yazma mecmuasının içinde yer alır. İlk 68 yaprakta Nev'î’nin Netâyicü’l-fünûn adlı eseri yer almakta, 74. yapraktan itibaren ise bu risale başlamaktadır. Eser daha önce kataloglara "Hüsn-i Dil-i Âhî" ismiyle yanlış kaydolmuştur.

 

Klasik divan edebiyatında sevgili, geleneğin belirlediği ideal kalıplar ve soyutlaştırılmış fiziksel özelliklerle tasvir edilir. Şairlere rehberlik etmek ve şiirde sevgilinin organlarını vasfederken hangi teşbih, sıfat ve mazmunların kullanılacağını göstermek amacıyla bu tür eserler yazılmıştır.

 

Mukaddimede teşbihin sahih olabilmesi için benzeyen ile benzetilen arasında tam bir birebir örtüşme gerekmediği, tek bir ortak yönün (vech-i şebeh / taravet, tazelik vb.) yeterli olduğu vurgulanır.

 

Eser, sevgilinin tepeden tırnağa (baştan ayağa) güzelliğini hiyerarşik bir sırayla ele alan 21 bap olarak kurgulanmıştır.

 

Sıfat-ı Mûy (Saç): Zülf, anber, turra-i perîşân, kâfir, zünnâr, Leylî-tırâz, sünbül... (31 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Gûş (Kulak): Hilâl-i nev, hilâl-i 'îd, gül-i sadef... (4 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Cebîn (Alın): Mâh, Süheyl-i Yemânî, Zühre, nûr-ı mahz, şem', meydân... (7 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Ebrû (Kaş): Keman, mihrâb, tuğrâ-nişân, Zü’l-fekâr, hâtam-ı mu'anber... (27 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Çeşm (Göz): Nergis, câdû, harâmî, cellâd, âhû, Hârût, fettân... (29 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Müje (Kirpik): Müjgân, tîğ, şemşîr, hancer,hadeng, nîşter, Zü’l-fekâr... (17 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Bînî (Burun): Sehm, elif-i sîmîn, zanbak-ı nâ-şükûfte, sütûn-ı sîmîn... (6 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Rûy (Yüz/Yanak): Gül-cemâl, l le-zâr, cennet, şems, mushaf, Kâ'be, 'îd... (34 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Hatt (Yüzdeki Ayva Tüyleri): Reyhân, zümürrüd, tûtî, gubâr, hâle... (3 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Hâl (Ben): Nokta, Hacerü’l-esved, Hindû-beççe, fülfül, Hârût... (8 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Leb (Dudak): La'l, sükker, âb-ı hayât, Kevser, cüllâb, yâkût-ı hamrâ... (56 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Dendân (Diş): Katre-i şebnem, jâle, Süreyyâ yıldızı, lü'lü', dür, gevher... (6 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Dehân (Ağız): Gonce, nokta, hokka, 'adem, cevher-i ferd, mîm... (1 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Zenahdân (Çene): Sîb, turunç, çâh-ı Bâbil, gûy, çevgân... (7 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Gerdan (Boyun): Sürâhî-i sîmîn, serv, şem'-i kâfûr, hatt-ı istivâ... (4 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Sîne (Göğüs): Sîm, Kâ'be, ayîne-i billûr, nûr, güneş... (8 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Engüşt (Parmak): Gonce-i zanbak, ney-şeker, hame-i sîmîn, fınduk... (6 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Sâ'id (Kol/Pazı): Sîm, sîmîn, hamâ'il-i sîmîn, nihâl-i yasemen... (4 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Kad (Boy/Endam): Kāmet-i bâlâ, serv-i nihâl, tûbâ, sidre, elif, şimşâd... (9 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Miyân (Bel): Hayâl, mû, miyân-ı bârîk, 'adem, râz-ı nihân... (5 beyit örneği)

 

Sıfat-ı Sâk (Bacak): Şem'-i kâfûr, gümüş, nûr, sütûn-ı billûr... (2 beyit örneği)

 

Hatime kısmında yazar, bu sıfatların kullanımında tenasüp (uyumluluk) ilkesine dikkat çekilmesi gerektiğini vurgular. Bir organa verilen sıfat ile diğer organa verilen sıfatın imaj olarak birbirini tamamlaması şarttır: Gamze ok (tîr) olarak tanımlandıysa, kaş mutlaka yay (kemân) olmalıdır.

 

Müellifi Bilinmeyen Bir Kıyafetnameye Göre Karakter Tahlili

Abdülkerim Gülhan

Kıyafet/Firaset İlmi

Kıyafet kelimesi Arapça "iz sürmek, takip etmek" anlamına gelen kavf kökünden gelir.

Bir insanın dış görünüşüne (yüz, beden, organ yapıları) bakarak onun gizli kalan karakterini, ahlakını ve ruhsal yapısını anlama ilmidir.

Bu işin uzmanlarına kayif veya kıyafet-şinas, yazılan eserlere kıyafetname (Arapçada firasetname) denir.

 

Kıyafetü'l-İsr: Ayak izlerinden cinsiyet, yaş ve fiziksel özellik tahmin etme (iz sürme ilmi).

 

Kıyafetü'l-Böşer / İnsaniyye / Ebdan: İnsanın dışından iç dünyasını tahmin etme ilmidir. İlm-i sima (yüzden ahlak anlama), ilm-i hutut (alın çizgileri), ilm-i kef (avuç içi) ve ilm-i ihtilacat (seğirmeler) gibi alt dallara ayrılır.

 

Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig eserindeki dış görünüş-karakter ilişkisini kuran beyitler görülür.

İlk müstakil eser Hamdullah Hamdî’nin Kıyafethnâme'sidir.

 

Çorum İl Halk Kütüphanesi (No: 3165) mecmuası içerisinde yer alan 9 varaklık, 26 babdan oluşan anonim yazma

Metin içinde sadece Hipokrat'a (Bukrat) atıfta bulunulmuştur.

 

"Dahi bir kişinin [organ] [özellik] olsa, delalet eder ki sahibi [karakter özelliği] ola" kalıbı sıkça tekrarlanmıştır.

 

Geniş, Dört Köşe Alın & Yuvarlak Baş: Zeki, anlayışlı (fehmi gökçek), akıllı ve bedenen sağlıklı.

Sert ve Dik Saçlar: Anlayışı az (fehmi yaramaz), fakat cesur ve bahadır (şeci').

Küçük ve Yassı Baş / İnce Beden: Akıl zayıflığı (hafifü'l-akl).

Küçük ve Yuvarlak Karnı Olmak: Temiz/keskin anlayış (fehmi pak).

Eğri Burun / Sarı-Maviye Çalan Tırnaklar: Kötü niyetli (niyeti habis), hilekar veya fesat.

Doğan Gözüne Benzeyen Göz: İnsan aldatıcı, dedikoducu (kavcı) ve hırsız.

İnce, Doğal Boyutlarda Vücut ve Geniş Omuz: Cömertlik, cesaret ve yiğitlik.

 

İhtilac-nameler

Ersen Ersoy

Arapça halace-yehlucü kökünden türeyen ihtilac, azaların irade dışı seyirmesi demektir. Türk dünyasında seyirmek, tartmak/tartıv, közü tartu, seskenmek, damar çekmek gibi ifadelerle karşılanır.

 

İhtilacname (Seyirname): Seyirmelerden hareketle geleceğe dair çıkarımlarda bulunan eserlerdir.

Firaset ilminin bir alt branşıdır. Batı'daki karşılığı palmoloji olarak anılır.

 

Bu alan Antik Çağ'da Galen, Öklid ve "Tomtom" isimli şahsa; doğuda ise mistik/ezoterik gelenekte Cafer-i Sadık, Danyal (a.s.), Hz. Süleyman, Zülkarneyn ve Suheyb gibi tarihsel/dini şahsiyetlere isnat edilmiştir.

 

Dede Korkut'ta, Boğaç Han'ın anası gözü seyirince oğlunun başına bir hal geldiğini anlar.

 

Şairler göz, sine veya kaş seyirmesini sevgiliye kavuşmaya, iyi habere veya hüsn-i talil yoluyla sevgiliyi görme arzusuna bağlamışlardır.

 

Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi 366 numaralı yazmadaki 5 yetkin ismin (Cafer-i Sadık, Danyal, Zülkarneyn, Hz. Süleyman, Suheyb) seyirme yorumları:

Seyirmeler çoğunlukla hayra (müjde, cömertlik, mal, ferahlık, makam) yorulur. Şer olarak görülen durumlar azınlıktadır.

5 otoritenin beşinin de şer (kötü) olarak nitelendirdiği tek organ durumu "boynun tamamının seyirmesi"dir (Bu durumda sadaka vermek, namaz kılmak ve zikir çekmek tavsiye edilir).

 

Manzum Kıyafetnamelere Göre Beden ve Kişilik

Bilal Aktan

Beden-karakter ilişkisine dair ilk sınıflandırma MÖ 5. yüzyılda Hipokrat ile başlamış, MÖ 2. yüzyılda Galen (Mizaç teorisi: demevi, safravi, balgami, melankolik) ile devam etmiştir.

İlk yazılı risalenin İmam Şafiî’ye ait olduğu kabul edilir. El-Kindi, Razi, İbn-i Sina, Fahreddin-i Razi (Kitabü'l-Firaset) ve Muhyiddin İbnü'l-Arabi gibi isimler konuyu detaylıca işlemiştir.

 

Edebiyatımızda kıyafet konusuna değinen ilk manzum eser Bedr-i Dilşad’ın Murad-name (1426) mesnevisidir. Müstakil ve en bilinen manzum örnekler ise şunlardır:

 

Hamdullah Hamdi – Kıyafetnâme (15. yy): 143 beyitten oluşan, Türk edebiyatındaki ilk müstakil manzum kıyafetnamedir. Kırk dört başlık altında organları inceler.

 

Şaban-ı Sivrihisarî – Kıyafetnâme (1531): 89 beyitlik Türkçe manzum eserdir.

 

Erzurumlu İbrahim Hakkı – Marifetnâme (Kıyafetnâme bölümü - 1760): 142 beyitlik, akıcı dilli ve oldukça popüler manzum kıyafetnamedir.

 

Kızıl/Pembe Yüz: Tez canlılık, öç alma arzusu; ancak açık pembe ise edep ve haya sahibi olmak.

 

Esmer Yüz: Düzgün ve doğru düşünme kabiliyeti (fikr-i savab).

 

Sarı Yüz: Kalbi bozukluk, hilekarlık veya hastalık (alil).

 

Mutedil (Ak-Kızıl) Yüz: Denge ve iyi ahlak işareti.

 

Büyük/Kaba Kulak: Cahil ve tembel (kahil); ancak hafızası güçlü olma ihtimali.

 

Küçük Kulak: Hırsızlığa ve ahmaklığa yatkınlık.

 

Orta Boy Kulak: Doğruluk işareti.

 

İnce ve Kırmızı Dudak: Güzel ahlak, yüksek anlayış ve zeka (fehm-i sebak).

 

Kalın/Kaba Dudak: Ahmaklık, öfkeye yatkınlık ve sert tabiat.

 

İnce ve Uzun Boyun: Ahmaklık, korkaklık ve az rüşt sahibi olma.

 

Kalın Boyun: Yemeğe ve boğazına düşkünlük (ekul), cehalet.

 

Kısa Boyun: Hilekarlık, kötülük (habis) ve fitne.

 

Mutedil Boyun: Akıl, sadakat, tedbir ve hayır sahibi olma.

 

Etli Ayak: Zulüm, haksızlık (cevr) ve anlayış kıtlığı.

 

Uzun/Geniş Ayak: Edep, haya ve tedbirli adımlar.

 

Saç: Sert saç cesaret; yumuşak saç korkaklık/donukluk; siyah saç edep ve akıl; kızıl saç öfke.

 

Baş: Büyük baş akıl; küçük baş akıl azlığı; yassı baş sersemlik.

 

Alın: Geniş alın huysuzluk; dar alın anlayışsızlık; çizgisiz alın ahmaklık; çok çizgili alın konuşkanlık.

 

Göz: Çukur göz kıskançlık; kara göz zeka; kızıl göz yiğitlik; mavi/gök göz edep noksanlığı; şaşı bakış inatçılık.

 

Ses: İnce ses yalancılık/utanmazlık; gür ses azim ve kararlılık; tok ses sert tabiat.

 

Sırt ve Karın: Yassı sırt kuvvet ve cesaret; büyük karın cahillik ve kabalık; küçük karın zeka ve yetenek.

 

Kıyafetname

Mahmut Kaplan

Firaset: Dış durumlar (ahval-i zahire) vasıtasıyla iç ahlaka (ahlak-ı batına) delil getirme ve yargıda bulunma sanatıdır.

 

Türk Edebiyatında Kıyafetname

Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacib): Türk edebiyatında fizyonomi esaslarına değinen ilk eser sayılır. Hükümdara, insanları dış görünüşünden tanıyan kişileri yanında bulundurmasını tavsiye eder.

 

Murad-name (Bedr-i Dilşad - 1426): Kıyafet ilmine yer veren ilk manzum Osmanlı eseridir.

 

Hamdullah Hamdi – Kıyafet-name: Edebiyatımızdaki ilk müstakil manzum kıyafetnamedir ve sonraki şairleri derinden etkilemiştir.

 

Kıyafetnamelerdeki Değer Yargıları

Mutedil (Ak-Kızıl / Esmer): Düzgün akıl, haya, hayra meyil ve kemal sahibi olma.

 

Çok Büyük Yüz: İşlerde tembellik/kahillik, illetli olma.

 

Küçük Yüz: Değersizlik, ihmalkarlık veya kibre delil.

 

Zayıf/Arık/Ekşi Yüz: Hilekarlık, acı sözlülük, kötü huyluluk.

 

Yuvarlak / Mutedil Yüz: Akıl, cesaret ve hayırlı karakter.

 

Uzun Yüz: Yalancılık, haya azlığı, hilekarlık (habisü'n-niyye).

 

Kıyafetnamelerin Türk Edebiyatındaki Etkileri

Nâbî (Hayriyye): Oğluna verdiği öğütlerde farklı milletlerin karakteristik özelliklerini ve sadakatlerini fizyonomik/sosyolojik açıdan değerlendirir.

 

Sünbülzâde Vehbî (Lütfiyye): Nâbî’ye nazire olarak yazdığı eserinde "Der İlm-i Firâset" başlığı altında firaset ilminin insan sarrafı olmadaki önemini ve Allah'ın insanı en güzel surette (ahsen-i takvîm) yarattığını vurgular.

 

İbrahim Kûrânî, "Risâle-i Muhtasar-ı Eşkâl ve Kıyâfet"

İmam-ı Gazalî’nin Farsça kaleme aldığı risalenin Türkçe tercümesidir.

 

Baş ve Saç: Büyük baş yüksek himmete; küçük baş akıl azlığına işaret eder. Sert saç cesarete, yumuşak saç korkaklığa delalettir.

 

Yüz Rengi: Kırmızıya çalan beyaz/pembe yüz hayırlı ahlaka ve hayaya; nedensiz sarılık veya siyah-sarı karışımı kötü huya ve hileye; esmerlik zekaya (fetanete) delildir.

 

Alın ve Kaş: Geniş alın ferahlığa; çok dar veya çok büyük alın tembellik/cehalete işarettir. İnce ve dengeli kaşlar murada ermeye; çatık veya şekilsiz kaşlar fitne ve husumete delalet eder.

 

Gözler: Çok büyük göz tembelliğe; çok küçük göz çabukluğa/hafife almaya; çukura kaçmış göz haset ve hileye; dengeli/orta büyüklükteki göz ise akıl ve vakara işarettir.

 

Boy (Kad): Uzun boy saf kalpliliğe (ve bazen gaflete); orta boy hikmet, zeka ve akla; çok kısa boy ise fitne ve düşmanlığa meyletmeye işarettir.

 

Diğer Organlar: Geniş ağız cesarete; ince dudak zekaya; düzgün ve dengeli dişler doğru sözlülüğe; yumuşak vücut ve el içinin yumuşaklığı anlayış ve zarafete delalet eder.

 

Tanzimat Romanında Beden ve Kişilik

Mehmet Narlı

Kötü ama Güzel Kadınlar

İntibah (Mehpeyker): İri yeşil gözlü, al yanaklı, ateş kırmızısı kalın dudaklı bir "afet" olarak tanımlanır. Ancak bu peri güzelliğinin ardında erkeği (Ali Bey) felakete sürükleyen bir "şeytan" vardır.

 

Araba Sevdası (Periveş): Narin, sarışın, koyu sarı gözlü ve çekme burunludur. Bihruz Bey gibi safderun karakterleri kandıran bir "kötü yol" kadınıdır.

 

Ortak Detaylar: Kötü güzellerde göz, burun ve dudak vurgusu ön plandadır. Kalın dudak ve etli burun, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetnâme’sinde olduğu gibi "şehvet" ile ilişkilendirilir.

 

Kötü ve Çirkin Karakterler

İntibah (Abdullah Efendi): Çiçek bozuğu yüzlü, esmer, frengiden burnu çürümüş, çipil gözlü, seyrek sakallı ve iğrenç görünüşlüdür.

 

Sergüzeşt (Esirci Hacı Ömer, Mustafa Efendi, Teravet): Hacı Ömer esmer ve kirli sakallıdır; Mustafa Efendi uzun esmer yüzlü ve top burunludur; Teravet ise "taş yürekli" bir zencidir.

 

Siyah Renk ve Çirkinlik İlişkisi: İlk romanlarda kötülük ve çirkinlik sıklıkla esmerlik, siyahlık veya "zenci" olmakla eşleştirilir.

 

İyi ve Güzel Karakterler

İntibah (Dilaşup) & Sergüzeşt (Dilber) & Zehra (Sırrıcemal) & Felatun Bey ile Rakım Efendi (Canan): Bu karakterlerin ortak özellikleri; sırma/siyah gür saçlar, duru/pembe-beyaz bir yüz, açık alın, narin ve ince bir bel, küçük ağız, iri ve ışıklı (mavi veya siyah) gözlerdir.

 

Geleneksel Mazmunlardan Batılı Estetiğe Geçiş: İntibah’ta Dilaşup geleneksel güzellik unsurlarıyla çizilirken, Sergüzeşt’te ressam olan Celal Bey ve anlatıcı Dilber’i Yunan mermer heykellerine, Celal'i ise Romalılara benzetir. Bu durum estetik algının Doğu'dan Batı'da kaydığını gösterir.

 

Çirkin ama İyi Karakter

Sergüzeşt (Cevher Ağa): Romanlarda siyah renkli ve çirkin olup da iyi kalpli olan tek istisna zenci harem ağası Cevher Ağa’dır. Dilber’e yardım eden Cevher Ağa’nın "Yüzüm siyah ise ruhumun da karanlık mı olması lazım gelir?" sözü, dönemin kalıplaşmış "siyah=kötü" algısına yöneltilmiş bir eleştiri niteliğindedir.

 

Araba Sevdası (Bihruz Bey)

Bihruz Bey'in tasvirinde doğuştan gelen bedensel özelliklerden ziyade giyim-kuşam, taklitçi tavırlar ve aksesuarlar öne çıkar.

Saz benizli, ela gözlü, az bıyıklı Bihruz; Beyoğlu terzilerinden çıkma son moda dar elbiseleri, bal rengi eldivenleri, yüksek yakalı gömleği ve sarı arabasıyla tam bir "karikatür" ve "züppe" tipidir.

 

Sergüzeşt ile plastik/Batılı estetik anlayışı (Yunan-Roma benzetmeleri), Zehra ile modern psikoloji, Araba Sevdası ile de bedenden ziyade toplumsal davranış/giyim eleştirisi ön plana çıkmaya başlamıştır.

 

Gönül Gözüyle Beden

Semahlardaki Bedensel Figürler

Metin Eke

Semah, "gören, işiten yüz" anlamına gelir. Yüz, gönlün aynasıdır; semahta görme ve işitme organ gözüyle değil, "gönül gözüyle" gerçekleşir.

 

Semah hareketleri ve dönme figürleri, "Gördük, duyduk, dinledik ve iman ettik ki sana döneceğiz" fikrini temsil eder.

 

Semahlar yapısal olarak 3 ana bölümden oluşur:

 

Ağırlama: Ağır ve ritmik başlangıç bölümü.

 

Yürütme: Hızın ve hareketlerin arttığı orta bölüm.

 

Coş (Pervane / Pervaz): Müziğin ve dönüşlerin en hızlı seviyeye ulaştığı, semah dönenlerin adeta "ateşe düşen kelebekler (pervaneler)" gibi vecd haline geçtiği son bölüm.

 

Sağ Elin Yukarı Kalkması: Hak'tan almayı, Gök-Tanrı'ya yakarışı ve dua etmeyi simgeler.

 

Sol Elin Göğse / Yere Dönük Olması: Hak'tan alanı halka vermeyi; toprağı (ana tanrıçayı), bereketi ve Yer-Tanrı'yı kutslamayı simgeler.

 

Avuç İçlerinin Göğse Konması: Kıyam etmeyi, teslimiyeti ve "can teslim etmeyi" ifade eder.

 

Avuç İçine Bakmak: Aynada kendini, yani insandaki Tanrı tecellisini görmeyi sembolize eder.

 

Kolların Sağa Sola Sallanması: Güneşin çevresindeki yıldızların hareketini ve parıldayışını temsil eder.

 

Dönme eylemi bütünüyle evrenin, feleğin ve gezegenlerin dönüşünü temsil eder.

 

Turna Semahı: Turna kuşunun kanat çırpışını ve uçuşunu canlandırır (Turna ile Hz. Ali arasında bağ kurulur).

 

Kırat Semahı / Tokat-Şarkışla Semahları: Evrenin ve gök cisimlerinin fezadaki hareketlerini simgeler.

 

Erzincan Semahı: Ağır kol hareketleri ve ağırbaşlı adımlarla icra edilen erkan semahıdır.

 

Kahraman Bedenler

Mitten Destana Beden

Mehmet Aça

Türk yaratılış mitlerinin en orijinal katmanında insanlığın türeyişi kutlu ağaç (hayat ağacı) ile ilişkilendirilir. Radloff'un derlediği Altay mitinde Tanrı (Kuday), dalsız-budaksız bir ağaçta bitirdiği 9 daldan 9 insan (ve 9 ulus) yaratmıştır. Saha (Yakut) ve Tıva destanları ile Uygur türeyiş efsanesinde de benzer motifler yer alır.

Semavi dinlerdeki anlatılara paralel olarak, toprağın/çamurun şekillendirilmesiyle insanın yaratıldığı mitler de mevcuttur. Verbitski’nin derlemesinde Ülgen, su üzerinde yüzen insan iskeleti biçimindeki kil tabakasını görünce "Kişi olsun!" diyerek Erlik’i/ilk insanı yaratır.

 

Ay Atam ve Ay-va Efsanesi

Erkek (Ay Atam): Karadağcı’daki bir mağaradaki yarıklara sürüklenen çamur, Güneş Yengeç (Saratan) burcundayken (yaz başı/Haziran, en sıcak dönem) pişmiş ve 9 ay boyunca esen ılıman rüzgarlarla ilk erkek insan "Ay Atam" doğmuştur. Sıcaklık ve mevsim etkisiyle erkek bedeni daha sağlam ve dayanıklı olmuştur.

 

Kadın (Ay-va): İkinci selde çamurlar yine dolmuş, ancak Güneş Başak (Sümbüle) burcuna (Ağustos sonu, sıcaklığın düştüğü dönem) geçtiği için toprağın pişme derecesi azalmıştır. Bu serinlik ve düşük hararet nedeniyle yaratılan kişi dişi ("Ay-va") olmuş; kadın vücudunun erkeğe göre daha hassas ve narin oluşu bu astronomik döneme bağlanmıştır.

 

Azrail yeryüzünün farklı bölgelerinden farklı renklerde (kırmızı, beyaz, siyah, sarı), tatlarda ve özelliklerde toprak topladığı için Adem’in soyundan gelen insanların ten renkleri, huyları ve karakterleri birbirinden farklı olmuştur.

 

Lebed Tatarlarından derlenen mite göre insan başlangıçta tek ve erkektir. Şeytan, erkeğin göğsüne dokunarak kaburgasından bir kemiğin düşüp kadına dönüşmesini sağlar (Tevrât ve İslami literatürdeki Havva'nın yaratılışı anlatısıyla paralellik gösterir).

 

Wilhelm Radloff'un Altay Türkleri arasından derlediği yaratılış mitinde, ilk insanların vücutları başlangıçta tüylerle kaplıdır. Erlik'in kışkırtmasıyla (bekçi yılanı kandırıp Törüngey ve eşi Eje'ye yasak meyveyi yedirmesi sonucu) tabu ihlal edilir; meyvenin yenmesiyle birlikte tüyleri dökülür ve çıplak kalarak utanırlar.

 

Oğuz Kağan'ın evlendiği ilk kadın gökten bir ışık huzmesi içinde inmiş olup alnında Kutup Yıldızı (Demir Kazık) gibi parlayan bir ben taşır. İkinci eşi ise ağaç kovuğunda bulunmuş olup gözleri gökten daha gök, saçları ırmak dalgası gibi, dişleri inci gibidir.

 

Oğuz Kağan'dan Dede Korkut'a Kahramanların Beden Tasvirlerinin Sembolik Anlamları

Ali Duymaz

Destanda Oğuz’un yüzünün rengi gök (mavi/yeşil), ağzı ateş kızılı, gözleri al (kırmızı), saçları ve kaşları kara olarak tasvir edilmiş ve "güzel perilerden (nepsikilerdin) daha güzel" olduğu belirtilmiştir.

 

"Ay" ve "gök" gibi semboller, Oğuz'un göğe ait ve Tanrısal kaynaklı bir kahraman olduğunu, Tanrı adına yeryüzünü örgütlemek üzere gönderildiğini gösterir. Ay, aynı zamanda doğumu ve bereketi simgeler.

 

Oğuz Kağan’ın vücudu

Ayakları Öküz Ayağı Gibi: Öküz/boğa motifi; yerin, dölleyiciliğin, ilk atanın ve Tanrısal gücün yeryüzündeki yansımasının sembolüdür.

 

Beli Kurt Beli Gibi: Kurt, Türk mitolojisinde Tanrı mekanıyla (gök) bağlantılı, yol gösterici ve kutlu bir hayvandır; belin sağlamlığını ve çevikliği temsil eder.

 

Omuzları Samur Omuzu, Göğsü Ayı Göğsü Gibi: Ayı, orman ruhunun ve fiziki direncin simgesidir; göğsün dayanıklılığını gösterir.

 

Vücudunun Baştan Aşağı Tüylü Olması: Tüylülük/kıllılık, ilk insan/ilk ata niteliğinin yanı sıra olağanüstü gücün, karşı konulmaz direncin ve doğaüstü bir kahraman olmanın sembolüdür.

 

Oğuz, anasının göğsünden ilk sütü ("oguz") içtikten sonra bir daha emmemiş; çiğ et, çorba ve şarap istemiştir.

 

Dede Korkut'ta ve destan geleneğinde "boz" renk (boz at, boz otağ, boz kılıç) ve kutsal nitelikler varlığını sürdürür.

 

Alpamış Destanındaki Alpamış'la İlgili Beden Tasvirleri

Feyzi Çimen

Arslan ve kaplan teşbihleri Alpamış'ın doğuştan gelen asaletini, kabilesinin koruyucusu ve mazlumların hamisi olduğunu simgeler.

Şahin, doğan, kartal gibi avcı kuş benzetmeleri, yükseklerde uçan ve rakiplerini havadan takip eden savaşçı yapısını gösterir.

Koç ve buğra (erkek deve) benzetmeleri, bozkır kültürünün ataerkil aile ve toplum yapısına işaret eder. Sürünün lideri olan bu hayvanlar gibi Alpamış da Tanrı vergisi üstün niteliklerle (karizmatik liderlik) toplumun devamlılığını sağlar.

 

Düşmanın gücü ve giysilerinin devasallığı abartılarak anlatılır; Alpamış’ın veya arkadaşının bu kadar güçlü rakipleri yenmesi sağlatılarak başkahramanın üstünlüğü pekiştirilir.

 

El sıkıştığı Karacan’ın 7 kaburgasının kırılması; bıyığında kuşların yavrulaması, kedi kovalasa 6 ayda ucuna ulaşamaması; fırlatılan rakiplerin bulutlara kadar uçması; kılıç, ok ve alevin Alpamış'a etki etmemesi; sarhoş Alpamış’ı 5-10 atın dahi yerinden oynatamaması…

 

Alpamış sadece bir güç simgesi değil, aynı zamanda olağanüstü yakışıklı bir delikanlıdır. Yüzünün güzelliği karanlık zindanı aydınlatacak niteliktedir.

 

Alpamış son derece gururludur. At yarışında kendi atının geride kaldığını sandığında sinirinden bayılır ve gözyaşı döker. Çünkü yarışı kaybetmek, namusunu ve sevdiğini (Berçin'i) kaybetmek demektir.

 

Köroğlu Destanının Türkmen Anlatmalarında Bahşıların Düşman Tıpleri Tasviri

Halil İbrahim Şahin

Köroğlu anlatmalarında düşmanlar, toplumsal bir istilacı veya ortak genel bir düşman (Manas veya Alpamış destanlarındaki Kalmuklar gibi) olmaktan ziyade; Çandıbel (Çamlıbel) dışındaki coğrafyalarda yaşayan, zengin hanlar, beyler, onların pehlivanları ile masalsı/olağanüstü varlıklardır.

 

Düşmanlık çoğunlukla Köroğlu’nun akınlarına, bir kadını/sevgiliyi elde etme çabalarına karşı koymaları veya Köroğlu'nun hedeflerini engellemeleri nedeniyle ortaya çıkar.

Düşmanlar için "boyu minare/kule gibi, kellesi kümbet/tandır gibi, ağzı ocak/dağ oyuğu gibi, gözleri yonca tarlası/çırağ gibi, dişleri çapa/mala ucu gibi, bıyıkları üç yaşındaki atın kuyruğu gibi" kalıplaşmış benzetmeler kullanılır.

 

Bahşılar düşmanı ne kadar devasa, korkunç ve yenilmesi imkânsız bir cüsseye ulaştırırsa, Köroğlu'nun ve yiğitlerinin elde ettiği galibiyet o kadar büyük ve anlamlı hale gelir. Düşman tipi, merkezdeki kahramanın gücünü pekiştirici bir işlev görür.

 

Türkmen bahşıları, fiziki olarak daha cüsseli düşmanlar karşısında Köroğlu’nu yalnız bırakmaz; anlatıya Hz. Ali (Pir) gibi mistik koruyucu güçleri dahil ederek kahramanın yenilmezliğini garanti altına alırlar.

 

Giciroğlu Mustafa Bey veya Yazım Berzengi gibi abartılı tasvir edilmeyen ve hünerine saygı duyulan bazı güçlü tipler ise mücadele sonrasında Köroğlu'na tabi olarak onun ordusuna katılır.

 

Destandan Halk Hikayesine Beden Tasvirleri

Muharrem Kaya

Destanlarda beden tasvirleri, mitolojik simgeler, kozmolojik unsurlar, ilahi kutsallıklar ve yırtıcı/güçlü hayvanlar üzerinden şekillenir.

 

Dede Korkut (Tepegöz ile Kazan Bey'in savaşı) ve Tıva/Kazak destanlarında (Alday-Buuçu, Er Töstik) kahramanların veya kötü ruhların ördek, kuğu, ejderha, kaplan veya yılana dönüşerek savaşması, Şamanlık geleneğindeki "don değiştirme" motifine dayanır.

 

Yerleşik hayata geçiş ve kültürel değişimle beden tasvirleri de biçim değiştirmiştir.

Destanlardaki yırtıcı hayvan benzetmelerinin yerini; şekil, renk, koku, incelik ve güzellik sembolü olan çiçekler, ağaçlar ve bitkiler almıştır:

Sevgilinin Boyu: Servi / selvi, fidan.

Güzellik, Yüz ve Yanak: Gül, lale, gonca, lale bay.

Saç: Sünbül, yasemen.

Dişler ve Gerdan: İnci, sedef, sim (gümüş), kafur.

 

Sporcu Bedenler

Gürbüz Türk Çocuğu

Makbule Sarıkaya

Gürbüz Türk Çocuğu dergisi

 

Dergi, Haziran 1921'de Ankara'da kurulan Türkiye Himaye-i Etfal Cemiyeti (Cemiyet Başkanı Dr. Fuad Umay, Sorumlu Müdür Dr. Ali Vahid) tarafından Ekim 1926 tarihinde yayın hayatına başlamıştır.

Çocuk davası, bir "istikbal davası" ve "milli bir mesele" olarak görülmüştür.

 

Dergi, 1926-1936 yılları arasında yayımlanan yaklaşık 108 sayısında, Selim Sırrı Tarcan gibi uzmanların ve hekimlerin yazılarıyla beden terbiyesini bilimsel esaslara dayandırmıştır.

Çocuğun zihinsel ve bedensel gelişimini sağlayan, karar verme yetisini, sorumluluk ve paylaşım duygusunu geliştiren doğal ve özgür bir harekettir.

 

Cemiyet tarafından düzenlenen gürbüz çocuk müsabakalarıyla, sağlıklı ve gürbüz beden gelişiminin canlı kanıtları fotoğraflarla halka sunulmuş ve toplumda sağlıklı çocuk bilinci teşvik edilmiştir.

 

Cumhuriyet'in İlk Yıllarında Beden Eğitimi ve Spor

Barış Doster

Sporun teşvik edilme amacı; savaşlar, yoksulluk, salgın hastalıklar ve kötü beslenme yüzünden sağlığı bozulmuş nüfusun (özellikle çocuk ve gençlerin) sağlığını düzeltmek, sporu kitlelere ve halka yaymaktır.

 

Devlet, spora ayrılan bütçeyi sürekli artırmaya çalışmıştır. 1924’te bütçenin %0.06’sı ayrılırken, bu pay 1935’te %0.10’a, 1939’da ise %0.24’e yükselmiştir (1925 ve 1929 gibi kriz ve fetret yıllarında pay ayrılamamıştır).

 

Hükümet, 1924 Paris Olimpiyatlarına katılım için 17 bin lira ödenek ayırarak spora ilk esaslı devlet desteğini sağlamış; Türk sporcular atletizm, bisiklet, eskrim, futbol, güreş ve halter dallarında yarışmıştır.

 

Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı (TİCİ)

27 Ocak 1921’de 14 Türk spor kulübü tarafından temelleri atılan TİCİ, 1922’de yasal oluşumunu tamamlamış ve 1924’teki 1. Umumi Kongre ile kesin örgüt yapısına kavuşmuştur.

Dönemin ekonomik liberalizm anlayışına (İzmir İktisat Kongresi) paralel olarak devlete karşı bağımsız, özerk ve federatif bir çatı örgütü niteliğindedir. 1936’da kendi kendini feshetmiştir.

 

Atıcılar Kanunnamesi (1691)

Yenicami Katibi Abdullah Efendi tarafından hazırlanan 29 sayfalık bu yönetmelik; güreş, okçuluk, atıcılık ve cirit sporlarını, tesis kurallarını ve spor ahlakını kapsayan ilk spor mevzuatıdır.

 

Spor ilk kez 1864 sonrasında askeri okulların müfredatına girmiştir. İlk futbol maçları 1895’te İzmir Bornova’da İngilizler arasında oynanmış; sahalarda top koşturan ilk Türk takımı ise 1897’de Siyah Çoraplılar olmuştur.

 

Selim Sırrı Tarcan 1908’de Milli Olimpiyat Cemiyeti’ni kurmuş; İttihat ve Terakki döneminde Belçikalı uzman Parfitt rehberliğinde İzciler Ocağı (başkanı Enver Paşa) faaliyete geçirilmiştir.

 

Trablusgarp, Balkan, I. Dünya ve Kurtuluş Savaşları nedeniyle spor büyük darbe almıştır.

 

20 Haziran 1938’de alınan kararla 19 Mayıs, "Gençlik ve Spor Bayramı" olarak kabul edilmiştir.

 

(1930) Milli Eğitim Bakanlığı, öğrencilerin kulüplerde spor yapmasını, resmi müsabakalara çıkmasını yasaklamıştır. Bu durum kulüplerin kadro sıkıntısı çekmesine ve sporun duraklamasına yol açmıştır (örneğin Galatasaraylı Muslih Peykoğlu’nun 33 yaşında futbola dönmek zorunda kalması gibi).

 

1937-1938 yıllarında illerde spor alanları satın alınmış, Kış sporları (Uludağ, Elmadağ vb.) için 2 milyon lira tahsis edilmiştir. 1935’te Celal Bayar öncülüğünde deniz sporlarını ve yatçılığı geliştirmek amacıyla Moda Deniz Kulübü kurulmuştur.

 

Kusurlu Beden

Masallarda Bedensel Kusur

Kadriye Türkan

Çocuk özlemi çeken yaşlı anne-babaların "nasıl olursa olsun bir evlat" isteğiyle doğan bu karakterlerin kusurları fiziksel olarak düzelmez. Ancak bu bedensel eksiklik; olağanüstü zeka, cesaret ve kurnazlıkla telafi edilir.

 

Balkan masalı Çinati Parmakta elma yeme sonucu parmak büyüklüğünde doğan ve hiç büyümeyen çocuklar, yaramazlıkları da eklenince anne-babaları tarafından ateşe atılır.

 

Karakaşın Nağılında derviş tükürüğünden doğan bir çift kara kaş, dervişin tılsımı ve su iyesinin yardımıyla pehlivana dönüşür. Simanın Nağılında ise tüysüz et parçası şeklinde doğan çocuk, efsanevi kuş Simurg, Nil deryası ve dağ kültünün yardımıyla eşsiz bir güzellik kazanır.

 

Şah Abbas'ın evlendiği gözü eğri kız ("Şah Abbasın Oğlu"), çenesi kuş yüreğine benzeyen "Kel Hesen" ve topalı olan "Mestan" bu gruptadır. Masal, bu kusurları akıl, güzellik (göyçek) veya pehlivanlık sıfatlarıyla dengelemeye çalışır.

 

Bacı ve Kardaş" ile "Altın Yüzük" masallarında üvey kızın veya cadı oğlunun kel oluşu, onların kötü karakterlerinin bir cezası ve dışa vurumudur.

 

Sonradan oluşan kusurlar masallarda en hızlı ve kolay düzeltilen gruptur. Peşa Dalıncada yanan yüz ölmüş kadının dişiyle, Haremin Nağılında körlük at tırnağının değmediği yerdeki yaprakla, Zümrüdü Anka varyantlarında kuşun etini yerine yapıştırması ve tükürüğüyle sağaltılır.

 

Keloğlan / Genellikle olumlu, zeki, cesur fakat saflığı veya kelliği yüzünden hor görülen tiptir. Toplum, Keloğlan'ın kelliği üzerinden "önemli olanın kafanın dışı değil içi (zeka) olduğu" mesajını verir. Keloğlan kılığı aynı zamanda diğer kahramanlar için mükemmel bir gizlenme aracıdır.

Sakalı çıkmayan, ergenliğini tamamladığı halde tüyü olmayan Köse ise Keloğlan'ın aksine acımasız, cimri, hilekar ve kısırlık/kötülük simgesidir. Masalın sonunda mutlaka iyiler tarafından mağlup edilir.

 

Masallarda insan dışı varlıkların (kör balık, aksak cin, kör cin) kusurlu olması bir eksiklik değil; aksine onların güngörmüşlüğüne, bilgeliğine ve tecrübesine işaret eder. Zor işlerin çözümü için bu bilge varlıklara başvurulur.

 

Nabi'den Cüce Diliyle Yazılmış Bir Şiir

Dursun Ali Tökel

Kekeme Şiirleri (Lisan-ı Pepegî / Kekeme-nâme): Kelimelerin ilk hecelerinin tekrarlanmasıyla kekeme konuşmasının taklit edildiği şiirlerdir.

 

Saraylarda cüce, kambur ve soytarı bulundurma geleneği Eski Mısır'a ve Abbasiler'e dayanır; Osmanlı'da ise Yıldırım Bayezid döneminde başladığı kabul edilir.

eki, hazırcevap ve nüktedan olan cüceler padişahın musahibi (sohbet arkadaşı) olabilmiş, hatta devlet makamlarına tayinlerde bile söz sahibi olmuşlardır (III. Murad dönemi Cüce Nasuh vb.).

 

Nâbî, Sultan IV. Mehmed'in oğlu Sultan Ahmed için bir cücenin ağzından (Ez-Lisan-ı Cüce) 7 beyitlik orijinal bir şiir kaleme almıştır. Bu metin, cücenin kendi fiziksel kusurlarını bir beddua ve övgü malzemesine dönüştürdüğü hem medhiye hem de zemmiye (yerme) niteliği taşıyan bir nükte örneğidir.

 

Padişaha boyun eğmeyenlerin vücudu cücenin şekli gibi bozulsun.

Padişahın emrine karşı gelenlerin ömür ağacının boyu cücenin boyu gibi kısa olsun.

İtaat etmeyenlerin gücü cücenin cılız pazusu gibi yok olsun.

Hizmette nifak sokanlar, takla atan cüce gibi şebeğe (maymuna) dönsün.

Cüce ne kadar değersiz ve alçak boylu olursa olsun, padişahın dergahına yüz sürmek konusunda ondan daha bahtiyar kimse yoktur.

 

Beden Sözlüğü

Manzum Sözlükler - Beden Kelimeleri Sözlüğü

Atabey Kılıç

 

Klasik Edebiyatta Beden ve Harf

Ömer Savran & Halef Nas

Elif: Dosdoğru yapısıyla sevgilinin serviyi andıran endamını temsil eder. Aşığın bağrında açılan dikey yarıkları ve tasavvufi boyutta vahdeti (tekliği/kesretten uzaklığı) simgeler.

 

Cim: Harfin kavisli ve bükük yapısı, saç ucundaki bukleleri ve kıvrımları resmeder.

 

Dal: Sevgilinin aşkı ve eziyeti neticesinde aşığın elif gibi olan boyunun eğrilerek ihtiyarlamışçasına bükülmesini ifade eder.

 

Ra: Harfin hafif kavisli yapısı sevgilinin kavisli kaşlarını ve kimi zaman "ram olmak" (boyun eğmek) kelimesini çağrıştırır.

 

Sin: Harfin üzerindeki üç dişli (dendâne) yapı, sevgiliye ait dişleri ve tebessüm ederken dudakların aldığı biçimi temsil eder.

 

Sad: Harfin halka biçimindeki yapısı, sevgilinin gözünü simgelemek amacıyla benzetme unsuru yapılır.

 

Lam: Harfin alt kısmındaki büküklük sebebiyle aşığın eziyet altındaki eğrilmiş bedenini ve sevgilinin saçlarını anlatır.

 

Mim: Harfin son derece küçük ve kapalı yuvarlağı, klasik edebiyattaki yok denecek kadar küçük ağız idealini temsil eder.

 

Nun: Harfin kavisli ve çanak biçimindeki yapısı ile ortasındaki nokta; kaşı ve yüzdeki beni veya bükülmüş beden ile kalpteki yarayı simgeler.

 

He: Harfin çift gözlü/yuvarlak yapısı gözleri temsil eder; burun (elif) ile birleştiğinde aşığın nidası olan "âh" kelimesini oluşturur.

 

Lam-Elif: Bitişik yapısı ve eğriliği sebebiyle aşığın sevgiliye sarılma talebini ve çekilen cefa karşısındaki eğriliği ifade eder.

 

Atabetü'l-Hakayık'ta Organ Adlarıyla Kurulmuş Deyimler

Aziz Merhan

Eserde organ ve ilişkili kavramlarla kurulmuş toplam 42 adet deyim tespit edilmiştir. En çok deyim til (dil - 14 adet) ve köngül (gönül - 8 adet) kelimeleri etrafında şekillenmiştir.

 

Bu deyimlerin yarıdan fazlası (28 adedi) modern Türkiye Türkçesinde kullanılmamaktadır veya yapısal değişime uğramıştır.

 

Deyimlerin büyük bir çoğunluğu (33 adet) eylem grubundan oluşmaktadır. Bunun yanı sıra sıfat, isnat, iyelik ve edat gruplarıyla kurulan deyim yapıları da mevcuttur.

 

Klasik Şiirde Beden ve Mahlas-Lakap İlişkisi

Abdülkadir Dağlar

Divan şiirindeki idealize edilmiş estetik anlayış doğrultusunda uzun boyluluk, zayıflık ve incelik vurgulayan mahlaslar tercih edilmiştir.

 

Hilâlî: Bedeninin kalemdan içindeki bir ney/kalem gibi ince ve yeni doğmuş ay (hilâl) gibi zayıf olmasından dolayı bu mahlası almıştır.

 

Servî / Derviş Servî / Sehl Beg: Uzun boylu (serv-i bülend / keşîde-bâlâ) olmaları sebebiyle servi ağacına benzetilerek bu mahlası kullanmışlardır.

 

Nahîfî: Bedeninin zayıf ve ince (hilâl gibi) olması nedeniyle bu mahlası seçmiştir.

 

Za'fî Çelebi & Za'îfî: Aşırı zayıflık, çelimsizlik ve incelikten dolayı bu mahlasları almışlardır (Za'fî'nin afyon/berş bağımlılığı nedeniyle "Berş kutusu" lakabıyla da bilindiği aktarılır).

 

Uzun Firdevsî (Firdevsî-i Tavîl): Boyunun uzunluğu nedeniyle bu lakapla tanınmıştır.

 

Siyahî: Teninin/yüzünün siyah olması veya annesinin Habeşli olmasından dolayı bu mahlası alan şairler.

 

Beyazî: Yaşlandığında saç/sakallarının ağarması üzerine bu mahlası almıştır.

 

Fâmî: Dudaklarının ve ağzının kırmızılığının (lâl-fâm) verdiği renklilikten hareketle bu mahlası tercih etmiştir.

 

Şem'î (Prizrenli): Zayıf ve çelimsiz bedeninin yanında yüz renginin balmumu gibi sarı/soluk olması nedeniyle muma (şem') benzetilerek bu mahlası almıştır.

 

La'lî: Yüzünün ve yanaklarının kırmızı (yakut/la'l rengi) olmasından dolayı bu mahlası seçmiştir.

 

Lem'î, Tâbi'-i Kûçek, Münîrî, Mihrî Hatun: Yüzlerinin güneş gibi parlak, nurlu ve güzel olması dolayısıyla ışık, parlaklık ve güneş anlamına gelen mahlasları seçmişlerdir.

 

Sânî: Gençliğindeki olağanüstü güzelliği sebebiyle kendisine "Yusuf-ı Sânî" (İkinci Yusuf) lakabı verilmiş, daha sonra mahlas olarak Sânî'yi benimsemiştir.

 

Negamî & 'Andelîbî: Seslerinin güzelliği, nağmeli konuşmaları ve bülbül gibi ötüşleri/şakımaları nedeniyle bu mahlasları almışlardır ('Andelîbî'ye "Bülbül Hasan" da denmiştir).

 

Mestî: Baygın/mestane bakışları ve kırmızı dudaklarıyla dikkat çektiği için bu mahlası almıştır.

 

'İzârî: Gül gibi kırmızı yanaklara (izâr) sahip genç bir şair olması sebebiyle bu mahlası seçmiştir.

 

Civân: Genç ve güzel bir delikanlı (nev-civân) iken bu mahlası benimsemiştir.

 

Şehlâ / Derviş Meyyâl: Türkçe şiirlerinde Meyyâl, Farsça şiirlerinde Şehlâ mahlasını kullanmıştır. Gözlerinin tatlı şaşı (şehla/çep ü râst) oluşuna işaret edilmiştir.

 

'Özrî: Bedenindeki topallık (leng/a'rac) sebebiyle "özrü leng" göstererek bu mahlası benimsemiştir.

 

Fazlî-i Leng & Ref'î-i Leng: Bacaklarındaki veya ayaklarındaki yürüme engeli sebebiyle tezkirelerde bu lakaplarla kaydedilmişlerdir.

 

Basîrî (Halil): Görme engelli (kör) olmasına rağmen tevriye ve ironi yoluyla gören anlamına gelen Basîrî mahlasını seçmiştir.

 

Tezkirelerde mahlas bir düzenleme ve madde başı işlevi görürken; lakaplar şairin toplumsal kimliği, mesleği, aile bağı veya bariz fiziki nitelikleriyle (boy, renk, hastalık, zayıflık) organik bir bağ taşır.

 

Türkçede -n Ekiyle Yapılmış Organ Adları

Ayşe İlker

Dil bilim ölçütlerine göre bir dildeki organ adlarının asli (öz) kelimelerden oluşması, o dilin zengin ve köklü/eski bir dil olduğunu gösterir.

 

Türkçe organ adları bakımından oldukça zengindir; organ adlarının neredeyse tamamı binlerce yıllık asli Türkçe kelimelerdir. Kafa, mide, kalp, ciğer gibi yabancı kökenli organ adları dilimize yaklaşık 6-7 yüzyıl önce girerek bu asli kelimelerin yanında yer almıştır.

 

Yazı Dilinde Aktif Kullanılanlar

Alın / al (ön/ön taraf)

Burun / bur- (kokmak) fiilinden veya bu- (delmek) fiil kökünden -r+ ekiyle türeyen deliğe dönük isimden bu-r + (u)n yapısıyla genişlemiştir.

Boyun

Karın

Beyin

Taban

 

Tarihî Metinlerde Yaşayanlar

Erin: Dudak (Clauson'a göre alt dudak)

Bıkın: Böğür, omurga, bel

Yelin: İneğin sütle dolu memesi

Egin: Omuz

Çiğin (Çiğin/Çiyin): Omuz, sırt

Yarın (Yağrın < Yağır-ın): Sırt, arka, gövde

 

Bedene Bakım

Osmanlı Döneminde Süslenme ve Bakım Ürünleri

Nejat Yentürk

"Düzgün", genel olarak yüze sürülen renkli kozmetiklerin adıdır. Geleneksel makyaj yapma eylemine yüz yazmak, bu işi profesyonelce yapan kadınlara ise yüz yazıcı veya düzgüncü denirdi.

 

Aklık (Beyazlatıcı): Kurşun karbonat (üstübeç) veya cıva klorür (sülümen) içeren beyazlatıcılardır.

Osmanlı yaşamında 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar cildi beyaza boyama alışkanlığı yoktu; Batılı gözlemciler de Osmanlı kadınlarının duru ve temiz tenlerini överlerdi. Aklık, 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa'dan ithal edilen ürünler ve yabancı kadınlara öykünme ile topluma girmiştir.

Kurşun zehirlenmesine, cildin tahrip olmasına ve dişlerin kararmasına yol açıyordu. Ayrıca sıcakta yüzde yol yol akardı. Yüzyıl sonunda yerini pudraya bırakmış, 1950'lere kadar azalarak kullanıldıktan sonra tamamen terk edilmiştir.

 

Allık: Yanaklardaki kırmızılık, Türk kültüründe hep sağlık ve güzellik sembolü olmuştur.

Son dönemlerde aktarlarda satılan, kırmızı boyaya batırılmış tülbent parçalarıdır. Gül suyu ile ıslatılan yanaklara bu kumaş sürülerek renklendirme yapılırdı.

Dudağı renklendirmek için ayrı bir kozmetik kullanılmaz, allıklar sürülürdü. Dudak boyama 19. yüzyıl sonunda yaygınlaşmıştır.

 

Rastık: Kaşları siyaha boyamak için kullanılırdı. Kına ile karıştırılarak kestane rengi de elde edilirdi.

İki kaşın ortası birleştirilir veya araya rastıkla ben, yıldız ya da hilal motifi çizilirdi.

 

19. yüzyıl sonunda mekanik/tüp içinde satılan kozmatik adı verilen kaş boyaları çıktı. II. Abdülhamid döneminde rastık gözden düşerek "kenar mahalle süsü" olarak görüldü. Kaşlar cımbız veya tıraş bıçağıyla inceltilip kalemle çizilmeye başlandı.

 

Sürme: Ana maddesi antimon sülfittir (bazen kurşun sülfit). Yağlı (hintyağı ile) ve yağsız türleri vardı; evlerde "günlük" isinden de yapılırdı.

Hz. Muhammed'in sünneti kabul edildiği için Müslümanlar arasında köklü bir gelenekti. Gayrimüslim (Rum, Ermeni) halk da yaygın olarak kullanırdı.

18. yüzyılda Batı'da bilinmeyen sürme (kuhl / kohl), 19. yüzyıl başında Avrupa'da moda oldu. Batı'nın fırçalı sürmeyi (rimel) geliştirmesiyle bu kozmetik, Osmanlı'ya Batı modası olarak geri döndü.

 

Koyu renk saç makbuldü. Beyazlayan saçları boyamak (yaşlılıkta Hristiyan kadınlara benzememek adına) dini bir gereklilik sayılmaktaydı. Kına, rastık, zerdeçal ve mazı karışımları hamamda uygulanırdı.

Topkapı Sarayı'ndaki Helvahane'de de saç boyası terkipleri üretilirdi.

Osmanlı basınındaki ilk kozmetik ilanı (1857, Ceride-i Havadis) İstanbullu bir eczacının farklı renklerdeki saç boyası reklamıdır.

 

Kına: Tıbbi açıdan mantar önleyici ve deri direncini artırıcı özelliktedir.

 

Geleneksel Osmanlı makyajı allık, rastık, sürme ve kınadan ibaretken; 19. yüzyıldan itibaren gazetelerdeki ilanlar, ithal ürünler ve yerli Gayrimüslim üreticilerin (Karagözyan, Boyacıyan vb.) piyasaya girmesiyle Batı tarzı ürünler (aklık, pudra, rimel, oksijenli su) yaygınlaşmış ve ürün çeşitliliği hızla artmıştır.

 

Dellek Kelimesi

Mahmut Sarıkaya

Kelime, Arapça ovalamak/ovuşturmak anlamına gelen delk / dalk kökünden türeyen dellâk biçimidir.

 

Kök anlamı "hamamda erkek müşterileri keseleyip yıkayan kimse" olan kelime, zamanla beden üzerine yapılan tüm fiziksel ve medikal müdahaleleri kapsayacak şekilde genişlemiştir:

Azerbaycan Türkçesinde ve argosunda kelime zamanla "dalavereci, hilekar, sahtekar" anlamlarını kazanmıştır.

Delleklerin yaptığı müdahaleler, modern tıbbın cerrahi yöntemlerinin ilkel biçimleridir.

 

Kayseri'de Kullanılan Yerel Bakım Ürünleri

Nahide Karahan

Kil: Şampuan gibi kullanılarak saçın parlak ve bakımlı görünmesini sağlar.

Sirke (Elma/Üzüm): Yıkama suyuna katılarak kepeği giderir ve kepek oluşumunu önler.

Zeytinyağı: Yıkamadan önce sürülerek saça parlaklık kazandırır.

Yonca: Kaynatılıp kullanıldığında saç kırıklarını giderir ve kırılmayı önler.

Papatya: Suda kaynatılıp saça sürüldüğünde saçın rengini açar.

Oksijen Suyu: Saçı sarı renge dönüştürmek için boya olarak kullanılır.

Gelincik Çiçeği: Az suyla kaynatılarak kınaya alternatif kırmızı boya elde edilir.

Ceviz Yaprağı: Kaynatılan suyu kınaya katılarak kınanın rengini koyulaştırır ve kalıcılığını artırır.

Peryavşanı: Parfüm niyetine banyo suyuna katılır; ayrıca yeni doğan bebeklerin kırk banyosuna katılarak güzel kokması ve gelişmesi sağlanır.

Abır: Nane, mersin, kekik, gül ve cennet süpürgesi yapraklarının dövülmesiyle elde edilen, bebeklerin kasık ve koltuk altlarına sürülen toz parfümdür.

Çıkrağotu: Çiçekleri banyo suyuna katılarak cilde pürüzsüzlük ve güzel koku verir.

Kargasabunu: Kök ve dalları suda köpürdüğü için doğal sabun olarak (özellikle el yıkamada) kullanılır.

Calba Çiçeği: Çay gibi içilerek gençlerdeki ergenlik sivilcelerini yok eder.

Ebelikotu (Çerkez Çayı): Çay gibi içildiğinde cildin pürüzsüz görünmesini sağlar.

Kuşburnu (İtburnu): Kurutulup kaynatılarak içilir, cilt sağlığına faydalıdır.

Patates: Rendelenerek yanık izlerinin üzerine konur ve lekeleri giderir.

Süt Kaymağı: Yağlı yapısıyla çatlamış el ve dudakları yumuşatmak için doğal krem olarak kullanılır.

Limon: Ellere sürüldüğünde cildi beyazlatır.

Elma Suyu: Yorgunluk ve uykusuzluktan oluşan göz altı morluklarını giderir.

Yumurta Sarısı: Yüze sürüldüğünde cildi besler ve taze bir görünüm kazandırır.

Artıgan: Yaprakları dökülerek ele kına gibi yakılır veya kınanın rengini koyulaştırmak için eklenir.

Kazan Karası (İs): Tencere ve kazanların altındaki is, kaş boyası olarak kullanılır.

Kör Buğday: Soğuk vurması veya ilaçlanmaması sebebiyle yetişemeyen ve kömür gibi siyah olan buğday, sürme olarak kullanılır.

Çam Kozalağı: Yakıldığında siyahlaşan ve kolay çıkmayan yapısıyla sürme niyetine kullanılır.

Ceviz Kabuğu: Yakıldığında kalıcı siyahlık verir; kadınlar rastık, erkekler ise bıyık boyamak için kullanır.

Karamık (Karamuk): Yenildiğinde dudakları kırmızıya boyayan meyvesi, hem ruj hem de allık olarak kullanılır.

Engilikotu: İp boyamada kullanılan bu kırmızı bitkinin kök rengi, tırnaklara oje olarak sürülür.

Gelincik Çiçeği: Su içinde güneş altında bekletilerek tırnaklara oje olarak uygulanır.

 

Bedeni Müzikle Tedavi

Müzikle Bedeni Tedavi

Fulya Soyata

Orta Asya hekimleri olan Kam ve Baksılar tarafından kılkopuz, dombra, şankopuz, asatayak ve davul gibi çalgılarla, pentatonik müzik tonları eşliğinde uygulanan dans terapisidir.

Dans hareketleriyle ruhi enerjinin faaliyete geçirilmesi ve trans haliyle hasta için gerekli tedavi bilgisine ulaşılması amaçlanır.

 

Hastanın rahat bir pozisyonda uzanarak veya oturarak su sesi, ney, rebab, çeng, ut, dombra gibi sazlarla yapılan emprovize (ritimli taksim) müzik makamlarını dinlemesi esasına dayanır.

Komadaki hastalarda beyinde alfa ve teta dalgalarını değiştirerek komadan çıkmalarına yardımcı olduğu EEG ölçümleriyle doğrulanmıştır.

 

Ebu Bekir Razi (834–932): Melankolik hastaların meşguliyetle, sevdiği kimselerle görüşerek ve güzel sesle okunan şarkıları dinleyerek tedavi edilmesi gerektiğini savunmuştur.

 

Farabi (870–950): Makamların ruh haline etkilerini sınıflandırmıştır (örn. Rast sefa, Neva lezzet/ferahlık, Uşşak gülme hissi, Zirgüle uyku, Saba cesaret/şecaat, Buselik kuvvet, Hicaz tevazu verir).

 

İbn-i Sina (980–1037): Hastanın akli ve ruhi gücünü artırmada musikinin en etkili yollardan biri olduğunu belirtmiş; Kitab'ün-necat ve Kitab'üş-şifa adlı eserlerinde musikiyi ele almıştır.

 

Gevrekzade / Şuuri (Tadil-i Emzice)

Belirli makamların günün belirli vakitlerinde etkili olduğunu savunmuştur (seherde Rast/Rehavi, sabah Hüseyni, kuşlukta Irak, öğleyin Nihavend, ikindi Buselik, gün batarken Uşşak, yatsıdan sonra Muhalif, gece yarısı Rast vb.).

 

Dinleyici kitlesine göre makam seçimi yapılmıştır (Ulema meclisine Rast, ümeraya Isfahan, dervişlere Hicaz, sufilere Rehavi).

 

Pentatonik Melodiler: Asya kökenli Türk musikisinin karakteristik özelliğidir. Kendine güven ve kararlılık verir; otistik ve spastik çocukların eğitiminde son derece etkilidir.

 

Rast: Soğuk organlara (kemik, beyin, yağ), baş ve göze etkilidir. Sefa, neşe verir, fazla uyumayı engeller, düşük nabzı yükseltir, felç ve spazmlara iyi gelir.

 

Nihavend: Kan dolaşımı, karın ve bacak bölgelerine etkilidir. Kulunç, bel ağrısı ve tansiyona iyi gelir; akıl hastalıklarında kullanılır.

 

Hüseyni: Sabah/öğle arası etkilidir. Kalp, karaciğer ve mide hararetini giderir, iltihap söndürür, ateşi düşürür, rahatlık verir.

 

Hicaz: Yatsıdan sabaha kadar etkilidir. Üro-genital sisteme, böbreklere, kemiklere ve çocuk hastalıklarına faydalıdır; alçakgönüllülük verir.

 

Acemaşiran: Fecirden kuşluk vaktine kadar etkilidir. Ağrı giderici ve spazm çözücüdür; hamilelerde doğumu kolaylaştırır ve anne karnındaki bebeğin duruş bozukluğunu düzeltmeye yardımcı olur.

 

Uşşak: Kalp, ayak ağrıları ve nikriz (damla) hastalığına faydalıdır. Sevinç ve kahramanlık duygusu verir; derin uyku ve gevşeme sağlar.

 

Isfahan: Soğuk tabiatlıdır, ateşli hastalıklardan korur. Zihin açıklığı, güven hissi ve hafızayı tazeleme özelliği sunar.

 

Neva: Göğüs, böbrek ve omuriliğe etkilidir. Üzüntüyü giderir, cesaret verir, ergenlik çağındaki kız çocuklarının kadın hastalıklarında faydalıdır.

 

Irak: Menenjit, beyin ve akıl hastalıklarına iyi gelir. Saldırganlığı ve nevrotik durumları önler.

 

Büzürk: Zihni temizler, vesvese ve korkuyu defeder. Boyun, boğaz, göğüs ve kalp rahatsızlıklarına yararlıdır.

 

Bedende Müziğin Terapötik Etkileri

Haşmet Altınölçek

Hastalıklara kötü ruhların yol açtığına inanılmış; müzik, dans ve tütsü bu ruhları bedenden uzaklaştırma aracı olarak kullanılmıştır.

Platon: Ritim ve ahengin ruha ve bedene rahatlık verdiğini savunmuştur.

Pythagoras: Ruhsal hastalarını müzikle tedavi etmiştir.

Gam Etkisi: Sokrat, Phrygian gamını heyecan verici bulmuş; yemek sırasında lir çalınmasının sindirimi kolaylaştırdığı belirtilmiştir.

 

Şair Platus, şarkıların yaraları iyileştirdiğini öne sürmüş; Hristiyanlığın ilk dönemlerinde ise yakarışlara eşlik eden ilahiler tedavi yöntemi kabul edilmiştir.

 

18. yüzyıldan itibaren müziğin nabız, solunum, kan basıncı ve sindirim gibi fizyolojik süreçlerle ilişkisi bilimsel gözlemlerle incelenmeye başlanmıştır.

 

Beethoven: Müziği, bedensel ve ruhsal yaşam arasında insanı Tanrı'ya yaklaştıran bir köprü olarak tanımlamıştır.

 

Kam ve Baksıların ritmik beden hareketleri, hem şifacılığın hem de geleneksel raks/dans figürlerinin temelini oluşturmuştur.

 

İbn-i Sina: Çocukların bedensel ve ruhsal gelişimi için müzikle hareket etmeye (jimnastiğe hazırlık) ve müzikle uyumaya (ruh sağlığına hazırlık) alıştırılmasını tavsiye etmiştir.

 

Mevlana Celaleddin-i Rumi: Sema törenlerinde şiir, müzik ve ney sesini birleştirmiştir. Semazenlerin dönme hareketi inançlarını pekiştirmenin yanı sıra bedene fiziksel güç, kondisyon, denge ve ruhsal dinginlik sağlar.

 

Şu'ûri Hasan Efendi (Tâdîlü'l-Emzice): Tıp ile musikinin doğrudan ilişkili olduğunu, insan nabzındaki vuruşların makamların usullerine denk geldiğini ifade etmiştir.

 

Gevrekzade Hasan Efendi (Risâletü’l-Mûsikiyye): Makamların bedensel hastalıklara etkilerini detaylandırmıştır:

Rast & Zirefgend: Felç (inme) ve eklem/sırt ağrılarına iyi gelir.

 

Irak: Menenjit ve hafakana (yürek darlığı) faydalıdır.

 

Isfahan: Zihin açıklığı verir, vücudu ateşli ve soğuk hastalıklardan korur.

 

Rehavi: Baş ağrısı, burun kanaması ve ağız çarpıklığına iyi gelir.

 

Büzürk: Beyin, bağırsak ve ateşli hastalıklara yararlıdır; kara sevdayı giderir.

 

Hicaz: İşitme zorluğuna iyi gelir, şehvet uyandırır.

 

Buselik: Bağırsak, kalça kemiği, baş ve göz ağrılarına faydalıdır.

 

Hüseyni: Kalp, karaciğer ve mide hararetine iyi gelir, insanı ferahlatır.

 

Hızlı ve Tempolu Müzikler: Kalp atışını ve solunumu hızlandırır, adrenalini yükseltir. Beynin sol ön bölgesini uyararak mutluluk hormonu olan serotonin salgılanmasını sağlar (yorgun ve bezgin bireylere önerilir).

 

Yavaş ve Yumuşak Müzikler: İnsanı bedenen ve ruhen rahatlatır, sakinleştirir.

 

Ritmin Gücü: Ritim, doğru duruş formu kazandırır, algı ve dikkati düzenler. Enerjik ve tekrarlayan ritimler güç ve umut verirken; aşırı yavaşlayan veya sürekli tekrarlanan bas ritimler üzüntü, sıkıntı hatta bilinç kaybına yol açabilir.

 

Edime II. Bayezid Külliyesi Darüşşifasında Müzikle Tedavi

Alev Özbil

Hz. Davud’un Kral Saül’ün depresyonunu "mizmar" çalarak iyileştirmesi, Frikyalıların flütle tedavi inancı ve Pythagoras’ın ilk bilimsel temelleri atmasıyla başlamış; Platon ve Aristoteles de bu konuyla ilgilenmiştir.

 

1154'te Şam'da kurulan Nureddin Hastanesi akıl hastalarına müzikle tedavi uygulayan ilk tıp merkezlerindendir.

1484-1488 yılları arasında Mimar Hayrettin tarafından Sultan II. Bayezid adına Tunca Nehri kenarında inşa edilmiştir.

 

Darüşşifa Yapısı: 3 bölümden oluşur: Poliklinik/özel diyet mutfağı, İlaç deposu/idare odaları ve Yataklı kısım.

Yataklı kısım; büyük bir kubbe, şadırvanlı salon, 6 kışlık ve 4 yazlık oda ile 1 musiki sahnesinden oluşur. Akustik yapısı müzikle tedaviye göre özel tasarlanmıştır.

 

Evliya Çelebi, darüşşifanın mimari güzelliğini, merkezi fıskiyeli havuzunu ve bahçesindeki çiçek kokuları ile kuş seslerinin hastalar üzerindeki iyileştirici etkisini anlatır.

Vakfiyeye göre darüşşifaya görevlendirilen 10 adet hanende ve sazende (3 hanende, neyzen, kemancı, musikarcı, santurcu, çengi, çenk santurcu, udcu) haftada üç gün gelerek hastalara ve akıl hastalarına musiki faslı yapmaktadır.

 

1877 Osmanlı-Rus Savaşı'nda kapanan ve sonraki dönemlerde atıl kalan bina, 1984'te Trakya Üniversitesine devredilmiştir.

 

1997'de Sağlık Müzesi'ne dönüştürülmüş, 2000 yılında Psikiyatri Tarihi Bölümü açılmıştır.

 

Cansız mankenlerle dönemin tedavi yöntemlerinin canlandırıldığı müze, 2004 yılında Avrupa Müze Ödülü'nü (EMYA) kazanmıştır. Ziyaretçiler bugün de ney müziği eşliğinde müziğin ve tarihin izlerini takip edebilmektedir.

 

Bebek Bedeni

Gebelik ve Doğum Sonrası Çocuğun Bedensel Gelişimine Yönelik İnanış ve Uygulamalar

Mustafa Aça

Anne adayının aşerdiği yiyeceği yiyememesi durumunda bebeğin bedeninde o yiyeceğin izinin (doğum lekesi) çıkacağına ya da bebeğin gözlerinin şaşı olacağına inanılır.

Gebenin bir yiyeceği çalıp yemesi durumunda çocukta o nesnenin izinin veya yanağında bir çukurun (gamze) oluşacağı kabul edilir.

 

Siyah leke olmasın diye karabiber, göğüsleri büyük olmasın diye kaz eti, gözleri balık gözüne benzemesin diye balık, boynu ince olmasın diye tavuk boynu ve derisi bozulmasın diye tavuk derisi yenmez.

Siyah gözlü olması için zeytin, güzel olması için nar, yanaklarının al/kırmızı olması için kırmızı elma yedirilir.

 

Gebenin tavşana bakması durumunda çocuğun tavşan dudaklı/dişli, deveye bakması durumunda kalın dudaklı olacağına inanılır.

 

Çirkin canlılara bakması engellenirken; güzel canlılara bakması teşvik edilir.

 

Belli bölgelerde, doğacak çocuk avlanan hayvana benzemesin diye babanın avlanması sakıncalı görülür.

 

Yenidoğanın terinin kokmaması ve cildinin güzel olması amacıyla 1 haftalık ile 40 günlük süreç arasında tuzlu suyla yıkanır.

Bazı yörelerde kaplumbağa kabuğu kavrulup tozu tuzla karıştırılarak bebeğe sürülür (kaplumbağanın sağlamlığı ile bebeğin dayanıklılığı arasında büyüsel bağ kurulur).

 

Şalpazarı Çepnilerinde ağzı kokmasın diye bebeğin ağzı tuzlu suyla silinir.

 

Beden direnci artsın diye tabanına elenmiş kırmızı toprak serilmiş kayın ağacından beşiğe yatırılır.

 

Teni yumuşatmak için zeytinyağı veya bal sürülür; kız çocuklarının kırk suyuna güzel koksunlar diye çiçek atılır (çiçek banyosu).

Bedensel direnci ve sağlamlığı artırmak amacıyla kırk suyuna çakıl taşları atılır.

 

İlk diş çıktığında "diş bulguru/hediği" yapılır. Dişlerin büyük olmaması için hediğin içine nohut konmaz.

 

Vaktinde yürüyemeyen çocuğun ayağına bağlanan ip; huyu güzel/çabuk yürüyen bir kişi, Cuma namazından ilk çıkan kişi veya babası tarafından kesilir.

 

Bebeğin Bedenine Yönelik Uygulamalar

Marie Helene Sauner-Leroy

Bebeğe adsız ölmesin diye doğumdan hemen sonra bir göbek adı verilir. Asıl adı ise birkaç gün sonra kulağına ezan okunarak verilir. Bu uygulama, bebeğin hem gruba hem de din toplumuna kabulünü simgeler.

 

Göbek bağı, saklanır ya da okusun/bağlansın diye okul, cami veya ev (sandık) gibi alanlara gömülür.

 

Annede sütü artırmak için süt, soğan, börülce, sütlü incir ve pekmez şerbeti yedirilir. Eskiden bebek ilk üç ezan geçmeden memeye verilmezdi.

 

Lohusalık ve ilk 40 gün tehlikeli kabul edilir. Al karısı ve hastalıklardan korunmak için nazar boncuğu takılır, al renkli lohusa şerbeti dağıtılır, anne ve bebek dışarı çıkarılmaz.

 

Kırk gün sonunda yapılan yıkama ve geçiş töreni, anne ile bebeğin kirlilik ve hastalıklardan arınıp toplum içine yeni bir statüyle kabulünü simgeler.

 

Çocuk doğduğu andan itibaren dokunma, koku, ses, musiki ve hitap tarzı gibi duyusal alışkanlıklarla şekillendirilir. Bu yoğun fiziksel temas ve toplumsal ilgi, çocuğun kalabalık ortamlara alışmasını, insanlara güvenmesini ve sosyal ilişkileri kolay kurmasını sağlar.

 

Bedeni Süsleme

Orta Asya'da ve Oğuz Türklerinde Küpe Takma Geleneğinde İndo-İran Kültürü Tesirleri

Mehmet Tezcan

Dede Korkut Oğuznamelerinde (örneğin Salur Kazan'ın Evinin Yağmalandığı boyda) İç-Oğuz beylerinden Kazılık Koca-oğlu Bey Yigenek "kulağı altın küpeli" olarak tasvir edilmektedir. Bu durum, İslamiyet'i kabul etmiş Oğuz bey ve soylularında küpe takma geleneğinin varlığını göstermektedir.

 

XIV. ve XV. yüzyıllarda Anadolu ve İran coğrafyasındaki Oğuz boylarından gelen Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerinin hükümdarlarında ve orduyu oluşturan Türkmen gruplarında erkeklerin küpe (mengüş) taktığı bilinmektedir.

 

1930'lu yıllarda yapılan tespitlerde, Gaziantep'in köylerindeki Oğuz/Türkmen kökenli erkek çocukların kulaklarına küpe takma adetini sürdürdükleri görülmüştür.

 

Anadolu'daki Bektaşi geleneğinde mücerredlik (bekarlık/dünyadan el çekme) mertebesine erişen kişilerin sağ kulaklarına küpe takmaları bu kültürün bir diğer uzantısıdır.

 

Eski dönemlerde (Ahemenid/Pers) kulağa küpe takmak bir esaret veya bağlılık alameti sayılırken; Oğuz ve Türkmenlerdeki bu gelenek kölelikle ilişkili olmayıp soyluluk, süs, aidiyet ve İndo-İran kültürel etkileşiminin bir sonucu olarak yaşatılmıştır.

 

Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Edebi Metinlerde Moda

Meral Demiryürek

Tanzimat Fermanı, Batılılaşma sürecinin resmî başlangıcı olmuş; gündelik hayatta, giyim-kuşamda ve toplumsal zihniyette değişimi tetiklemiştir.

Toplum ikiye bölünmüştür. Alaturka, eski Türk gelenek ve yaşamına uygun olanı; Alafranga ise Batı/Frenk tarzı yaşam ve giyim anlayışını temsil eder.

Giyimdeki değişim ana merkez olarak İstanbul (özellikle Beyoğlu) odağında yaşanmış; köy ve kasabalarda ise geleneksel giyim (yemeni, çarıklı görünüm, vb.) uzun süre devam etmiştir.

Alafranga giyimin ve statünün en büyük göstergesi Beyoğlu'ndaki ünlü terzilerdir.

 

Temel Kıyafet Türleri

Setre: Önü tek sıra düğmeli, dik yakalı, etekleri dize kadar uzanan alaturka redingot.

Redingot: Resmî yerlerde siyah; gayriresmî yerlerde kahverengi, açık lacivert gibi renklerde tercih edilen Batı tarzı ceket.

İstanbulin: Setrenin içinin siyah astarla kaplanıp alt düğmelerinin açık bırakıldığı, smokin yerine de kullanılan tür.

Diğer Kıyafetler: Bonjur (caketatay), sako, dar pantolon, kolalı gömlek (dik/kelebek yaka), yelek.

 

II. Mahmut döneminde devlet otoritesini ve yeknesaklığı temsil etmek üzere mecburi serpuş (başlık) yapılmıştır.

Mahmudi, Mecidi, Aziziye, Hamidiye gibi farklı kesim/kalıp türleri vardır.

 

Fesin rengi ve duruşu sosyal statüyü gösterir (örn. vişne çürüğü/lal rengini vezir ve bakanlar; nar çiçeğini saraya bağlı olanlar; Beyoğlu kalıplı dar fesleri bıçkın/omuzdaşlar giyerdi).

 

Alafranga beyler ise uzun süre kalıbını koruyan, havalandırması yanda olan ithal Şlik marka fesleri tercih etmiştir.

Fes baştan neredeyse hiç çıkarılmazdı; resmi ortamlarda fes çıkarmak saygısızlık ve kriz sebebi sayılmaktaydı.

 

Sürme: Sivas Örneği

Müjgan Üçer

Sürme (Arapçada kuhl), hem estetik ve süs amacıyla gözlere çekilen siyah renkli maddeyi hem de göz hastalıklara karşı kullanılan göz ilacını ifade eder.

 

Yufka sacının altındaki is, çıra isine tutulan süpürge çöpü veya yakılan Kâbe hurmasının çekirdek isi kullanılır.

Kehribar (özellikle nargile marpuçları) yakılarak sürme elde edilir.

Yeni doğan çocukların kaş/göz yapısını güzelleştirmek için fındık içi/kabuğu yakılarak sürülür.

Akdeniz ve diğer yörelerde hayvani yağlar (davar iliği/tereyağı) ve is karıştırılarak deri torbalarda (kelik) muhafaza edilir.

 

Gözü kuvvetlendirmek, görüşü berraklaştırmak, çapakları gidermek, kirpikleri beslemek ve güneş ışığının göze doğrudan vurmasını engelleyip kırarak gözü korumak amaçlarıyla kullanılmıştır.

 

Selçuklu Sivas Darüşşifası vakfiyesinde göz hekimleri (kehhaller) özel olarak anılmıştır. Osmanlı göz kitaplarında (Mürşid) kantaşı, tutiya (çinko oksit), zağferan ve bal ile hazırlanan kuhl reçeteleri mevcuttur.

 

Erkekler, çobanlar ve ziraatçılar dahi çöl/güneş ışığını kırmak için sürme çekerler. Çocuklarda ve yetişkinlerde kaş/göz güzelliği veya hastalıklardan korunma amaçlanır.

 

Sürmedan (Sürmelik): Sürmenin konulduğu; gümüş, pirinç veya ahşaptan yapılan, kapağı aynı zamanda sürme çekme mili/çubuğu olan kaplardır. Sivas’ta gümüş savatlı sürmedanlar işçiliğiyle ünlüdür.

 

Anadolu'da Süs ve Bakım

Sabiha Tansuğ

Saç dökülmesine karşı sarımsak-zeytinyağı karışımı sürülür. Saçkıranda dökülen yerler jiletle hafifçe çizilip üzerine dövülmüş sarımsak basılır. Erkeklerde dökülmeye karşı kaynatılmış yılan derisi suyu veya güvercin kanadı uygulanır.

 

 

Kına sade yakıldığında kızıl, rastıkla karıştırıldığında koyu kahverengi renk verir. Ak saçla gezmek günah sayıldığından yaşlılar saçlarına kına yakarlar.

 

Selçuklu ve Osmanlı'dan beri ortası birleşik (çatma, sülük, dumanlı kaş) makbul sayılır. Kadınlar kaş ortasını rastık veya taş boya ile birleştirir. Rastık bulunmayan yerlerde yakılmış kuru karanfil kullanılır.

 

Beden Ölçüleri

Arşiv Belgelerinde Bazı Merkez ve Köylerin Tıpoloji Kayıtları

Selahittin Özçelik

Çalışma; XIX. yüzyılda Anadolu’nun belirli bölgelerinde yaşayan kişilerin fiziki görünüşleri (tipoloji), yaş yapıları ve demografik özelliklerini arşiv belgelerine dayanarak incelemektedir.

XIX. yüzyıl ortalarında Anadolu erkek nüfusunun baskın çoğunluğu (%64) orta boylu (hatta uzuna yakın orta boylu) olarak kaydedilmiştir. Kısa boyluların oranı oldukça düşüktür (%4).

 

Batıdan doğuya gidildikçe (Çan'dan Şarkikaraağaç'a) bıyık ve sakal rengi kumral/sarı tonlarından siyah/kara tonlarına doğru bir kayma göstermektedir.

 

Nüfusun %63,8'i 0-30 yaş aralığındadır. Bu durum, dönemin Anadolu nüfusunun çok genç olduğunu, fakat ortalama yaşam süresinin düşük kaldığını gösterir.

 

Osmanlı Kürk Ticaretinde Bir Ölçü Birimi: Beden

Güler Yarcı

"Beden", Osmanlı kürk piyasasında ham veya işlenmiş parça parça kürklerin, giyilebilir tam bir kıyafete dönüştürülmesindeki standart miktar ve değer karşılığını tanımlayan özel bir ticari birimdir.