Theodor Adorno – Edebiyat Yazıları
Mitoloji giderek ayıklanıp dünya şeyleştirildikçe, bilim ve sanat da birbirinden ayrılmıştır. Sezgi ile kavramı, imge ile göstergeyi bir tutan bilinç, bir zamanlar var olduysa bile, sihirli bir değnekle yeniden yaratılamaz; onu telafi çabası bir gerilemeye dönüşerek kaosa sürüklenir. (s. 17)
Fikirlerin düzenini şeylerin düzeni sanan yanılgı, dolayımlı bir şeyi dolayımsız saymaktan kaynaklanıyordur. Salt olgusal bir şey nasıl kavram olmadan düşünülemezse (çünkü bir şeyi düşünmek zaten her zaman onu kavramak demektir), en saf kavram bile olgusallıkla bağlantı kurulmadan düşünülemez.
Denemenin yapmak istediği (…) geçiciyi ebedi kılmaktır.
Yöntemli bir yöntemsizliktir deneme.
Denemenin bakışı altında her tinsel yapı bir kuvvetler alanına dönüşmek zorundadır.
Denemenin bilerek içine daldığı hakikatsizlik, aynı zamanda onun hakikatini barındıran öğedir.
Denemenin en derin biçimsel yasası heterodoksluktur.
…bir öykü anlatmak, anlatacak özel bir şey olması demektir ve bu tam da yönetilen dünyanın, standartlaşmanın ve ebedi aynılığın engellediği şeydir.
Her yerde rastlanan ucuz biyografi edebiyatı, romanın çözülme sürecinin bir yan ürününden başka bir şey değildir.
Yabancılaşmanın kendisi de estetik bir araç haline gelir roman için.
Çünkü insanlar, bireyler ve topluluklar birbirine ne kadar yabancı olursa, birbiri için o kadar da bilmecemsi hale gelirler.
Modern romandaki antirealizm anını, yani romanın metafizik boyutunu güncel kılan şey, kendi gerçek konusudur – insanların birbirinden ve kendi kendilerinden koparılmış bulunduğu toplum. Estetik aşkınlıkta yansıyan, dünyanın büyübozumudur.
Okurun okuduğu şeyi temaşa ederken duyduğu güveni şoklarla yıkar Kafka. Sürekli hale gelmiş felaket tehdidi artık hiçkimseye durumu tarafsızca izleme, ya da böyle bir tavrı estetik düzlemde taklit etme imkânı tanımadığı için, temaşa tavrının acı bir dünyaya önceden verilmiş bir cevaptır onun romanları – eğer hâlâ bu kategoriye sokulabilirse.
Model alınmaya elverişli değildir Kafka.
Öznenin gerçeklikten uzaklığı da böylece gerçeklik takıntısı yüzünden eksantrik bir yakınlığa dönüşür.
Var kalmaya çalışan bir zeka için çok fazla akıl zararlıdır. Buna karşılık, egemen uygulamaların sürdürülmesi yönünde verilen her taviz, yolundan şaşmak istemeyen tini kirletmekle kalmaz, aynı zamanda yolunu keser ve dumura uğratır.
Tarihsel gerçek de sonuçta gerçekçiliğin sürekli çözülüşü içinde öne çıkarak kendini yenileyen metafizikten başka bir şey değildir.
…burjuva dünyasında asıl belirleyici olan şeyleri anlatmak imkansızlaştığı içindir ki öykü anlatıcılığının da sonu gelmektedir.
Hegel’in weltgeist, yani tarihin hareketi sandığı şey, kapitalist burjuvanın yükselişiydi.
Tin; ontolojiktir.
Bir sanat eserinin tözünün tam da yazarın niyetinin bittiği yerde başladığına inanırım ben; niyet, tözde sönümlenmiştir.
…dünya, Amerikanizmin parodisinden ibaret hale gelmiştir.
Gezegen çapında baştan sona rasyonelleştirilmiş bir sınıf sistemi ve gediksiz bir devlet kapitalizmi egemendir; topyekün kolektifleştirmeye topyekün tahakküm eşlik etmektedir; para ekonomisi ve kâr dürtüsü sürüp gitmektedir.
Birey olduklarına inananlar bile, kendilerini ‘iç grup’la özdeşleştirdiklerinden, bilinçleri standartlaşmanın tutsağıdır. Otomatik olarak şartlandırılmış oldukları yargıları dile getirirler hep.
Anlamamak erdem sayılmaya başlamıştır.
Dünyanın fiilen metalara dönüşmesi, düşünülen ve yapılan her şeyin toplumsal makine tarafından önceden belirlenmiş olması, konuşmayı bir yanılsama haline getirir; hep aynı kalanın lanetine uğrayarak heba olan konuşma bir analitik yargılar dizisinden ibarettir.
Asıl amacı bilinmeyeni bulmak olan diyaloğun boş kabuğu.
Suç, bütün amaçların araçla ikame edilmesindedir. Her türlü nesnel amaçtan koparılmış alet tapıncı (fetişi) (bugün henüz adı konmamış otomobil dini) ve fetişistçe bir alet edavat merakı, tam da pratik ve gerçekçi oldukları için övünenlerde görülen bu iki şaşmaz delilik belirtisi, hayatın normu konumuna yükselmiştir.
Herkesin herkese ait olması, en yüksek ahlak yasasıdır bu dünyada; insanları tek tek varlıklar olarak ortadan silen, insandaki kendine ait son şeyi de mitoloji sayarak yok eden ve onu salt ‘başkası için’ diye belirleyen…
Mutluluğun yerini, mutluluk ile nesnel iyinin uzlaşamayacağını söyleyen ve geleneksel din ile felsefeden damıtılmış bir ontoloji alıyordur burada. Mutluluktan başka bir şeyin peşinde olmayan toplumun kaçınılmaz olarak varacağı yer ‘delilik’tir, makineleşmiş hayvanlaşmadır.
Ölüm şartlanması olmadan teknik, yönlendirilmiş çocuksu gerileme olmadan ilerleme olmaz.
Ortada hiçbir amaç kalmaksızın kendini salt araç haline getiren öznenin kerndine yabancılaşması ve tam anlamıyla dışlaşmasıdır. (s. 101)
Uygarlık kültür adına barbarlığa geçmektedir.
Sanat eserinin açıklanma isteği, onu ister istemez kendisine kısmen ihanet ettirecek konformizme doğru kaydıran şeydir.
Gerçeküstücülükte şok aracılığıyla boşalan gerilim, şizofreni ile şeyleşme arasındaki gerilimdir; bu, daha özgül olaraki psikolojik esin yoğunluğunun gerilimi olmadığını da söylemek demektir.
Gerçeküstücülüğün diyalektik imgeleri, nesnel özgürlüksüzlük durumundaki öznel özgürlük düyalektiğinin imgreleridir.
İçsel bir şeyin görüntüleri değil, birer fetiştir bunlar (meta fetişleri); öznel bir şey –libido- vaktiyle bu fetişlere yapışarak sabitlenmiştir.
İmgelerin çocukluğu geri getirmesi kişinin kendi içine gömülmesi yoluyla değil, bu fetişler aracılığıyladır.
Ancak bir şiirin yalnızlığında insan soyunun sesini duyabilen kişi, o şiirin ne dediğini anlayabilir; nitekim lirik dilin yalnızlığı bile bireyci ve son kertede atomistik bir toplumun ürünüdür – tıpkı, tersinden alırsak, şiirin genel tutarlılık ve bağlayıcılığının da bireyleşmesinin yoğunluğuna bağlı oluşu gibi.
İdeoloji hakikatsizliktir çünkü yanlış bilinçtir, içsel sahteliklerinde ortaya koyar; eleştirinin hedef aldığı da budur.
İdeoloji kavramı, özellikle sahte olan tinin maskesini düşürmeye ve aynı zamanda onu zorunluluğu içinde kavramaya yönelir. Oysa sanat eserlerinin büyüklüğünün tek ölçüsü de ideolojinin sakladığı şeyi dillendirmeleridir. Bir eser başarılıysa, ister amaçlanmış olsun, ister olmasın, yanlış bilincin ötesine geçilmiş demektir.
Şiir, protestosunda, her şeyin farklı olacağı bir dünya düşünü dile getiriyordur.
Rilke’nin ‘şey’ kültü de bu kişisel muhalafetin parçasıdır; yabancı nesneleri bile saf öznel ifadenin içine çekerek eritme, yabancılıkları için onlara bir tür metafizik kredi verme çabasıdır.
Bu kültürün estetik zayıflığı, karanlıkçı edası ve din ile süslemeyi harmanlaması da şeyleşmenin gerçek gücünü açığa vurur. Ama lirik bir alayla parlatamıyor, anlam/mânâ dünyasına geri getirilemiyordur.
Şiir, kendi sınırları içinde bütünlüğü de ortaya koyacak, kendi sonluluğu içinde evrensellik de sağlayacaktır.
Kendini sanki nesnel bir şeye teslim eder gibi dile teslim eden öznenin kendini unutuşu ve öz-bilinçsizliği ile öznenin dışavurumunun dolaysızlığı ve kendiliğindenliği aynı şeydir; lirik şiir ile toplumu en derinden merkezlerine varıncaya kadar birbiriyle böyle dolayımlıdır dil.
Öte yandan, bugünün ontolojik dil kuramlarının (Heidegger) yaptığı gibi, dili lirik özneye karşı konumlandırılan Varlığın sesi olarak mutlaklaştırmak da yanlış olur.
Öznenin dile gömüldüğü öz-bilinçsizlik anı, öznenin Varlığa feda edilişi olarak görülemez. Bir şiddet anı değil, özneye uygulanan bir şiddet de değil, bir rıza ve barış anıdır; dilin kendisinin konuşması, özneye yabancı bir şey olarak konuşmasıyla mümkün olur ancak.
Dilin yabancılaşmasını –ki kullanımdan kaynaklanan bir yabancılaşmadır- şiddetlendirerek aşar (S. George), onu artık konuşulmayan, hatta hayali bir dilin yabancılaşması haline gelecek kadar aşırıya götürerek aşar; ve bu hayali dilde, onun kompozisyonu sırasında mümkün olabilecek ama hiçbir zaman gerçekleşmemiş olanı algılar.
Sanat eserinin kesinlikle kendisinde içkin olan tinsel sürecin tamamlanması, eserin hem körlüğünün hem de tek yanlılığının aşılması demektir.
Akıl denilen aracın bütünü itibariyle akıldışı olan insanlıkta açtığı yaralar daha az değil, daha çok akıl sayesinde iyileşebilir.
Kendini bir araca dönüştürmelidir sanatçı, şeyleşmiş bir dünyanın ortasında anakronizm lanetine uğramak istemiyorsa kendisi de şeyleşmelidir.
Mahvolacaksa yine de imkansızın peşine düşerek mahvolmayı yeğler Valery.
Sanat eserinin taşıyıcısı olan sanatçı onu ortaya çıkaran bireyden ibaret değildir; çalışması edilgin etkinliği sayesinde tümel toplumsal öznenin temsilcisi haline gelir. Sanat eserinin gereklerine tabi olmakla, sadece kendi bireyleşmesinin rastlantısallığından kaynaklanabilecek her şeyi ortadan kaldırmış olur.
Valery’nin yaklaşımının sonucu olarak kendinin farkına varan sanat, hem sanatın kendisini dönüştürecek hem de insanların gerçek hayatında kendini tam olarak gerçekleştirecektir.
Sanat kültür endüstrisinin denetimşne girip tüketim malları arasına karıştığından beri şen yanı da yapay, sahte ve efsunlu hale gelmiştir. Şen olan hiçbir şey, keyfi biçimde tertip edilmiş olanla uyuşamaz. Neşenin doğayla olan barışçıl ilişkisi, doğayı manipüle eden ve hesaba vurulan her şeyi dışlar.
Trajik olan çürüyüp gitmektedir, çünkü olumsuzluğun olumlu anlamını –felsefede olumlu yadsıma denen anlamı- bulma iddiası taşır. Yerine getirilemez bir iddiadır bu. Bilinmeyenin içine dalan sanat mümkün olan tek sanattır ve ne şendir ne de ciddi; ama üçüncü seçenek de perdelenmiştir, sanki bir hiçliğin içine gömülmüştür, figürlerini gelişmiş sanat eserlerinin betimlediği bir hiçlik.
Kültür eleştirisinin içeriğini asıl kabul edilemez kılan, eleştirinin eleştirirken bile gizlice kültürü tanıması, ona gözü kamaşmış ve kibirli bir kabullenişle yaklaşmasıdır. Kültür eleştirmeni, kültürün kendisinde bulunmayan bir kültüre sahip olmakla övünür gibidir.
Tinin özgürleşmesi –sahte bir özgürleşim- bu köleliğin çerçevesi içinde gerçekleşmiştir.
Eleştiri, kültürü kendi nesnesi yapmakla, onu bir kez daha nesneleştirmiş olur. Oysa kültürün anlamı, nesneleştirmenin askıya alınmasıdır.
Tin gerçekliğe sırt çevirdiği anda, anlam sıkı sıkıya korunduğu halde, kendi anlamı değişir.
Kültür eleştirisi kültürün mitsel duyarsızlığından geçinmektedir.
İçeriği ne olursa olsun kültür eleştirisinin varlığı ekonomik sisteme bağımlı olduğundan onun kaderini paylaşır.
Spengler’ın tin ile paranın el ele gittiği yolundaki suçlaması haklı çıkmıştır.
Sadece ideoloji eleştirisinden ibaret kaldığı sürece bu eleştirinin kendisi de bir ideolojidir.
Kültür eleştirisinin ideolojik işlevi, onun asıl hakikati olan ideolojiye karşı direnişine gem vurur.
Tin, sırf kendi ideolojik işlevini yerine getirmekle ideolojiye karşı inancını yitiriyordur.
Diyalektik, eylem ile tefekkür arasındaki ilişkiyi de kapsar.
İdeolojiler eleştirileceğine, altyapının üstyapıyı belirlemesi adına, kullanımları denetlemektedir. İdeolojilerin nesnel içeriğiyle ilgilenen yoktur –amaca hizmet etsinler yeter.
Kültür ideolojik hale gelmiştir; nesnel tinin öznel biçimde imal edilmiş tezahürleri olarak, ama en çok da özel hayat alanı olarak.
Hayat kendini şeyleşmenin ideolojisine dönüştürmektedir –yani bir ölü maskesine.
Diyalektik her türlü şeyleşme karşısında uzlaşmazlık demektir.
Dünya bir açıkhava hapishanesine dönüştükçe her şey o kadar bir ve aynı olmuştur ki, neyin neye bağımlı olduğunu bilmenin artık pel önemi yoktur. Her türlü olgu mevcut olanın mutlak hakimiyetini ifade eden işaretler gibi dikiliyor karşımızda. Sözcüğün gerçek anlamıyla ideolojiler kalmadı, sadece dünyayı kopyalayarak bize satmaya çalışan reklamlar, inanılmayı beklemeyip sessiz kalmayı buyuran kışkırtıcı yalan var.
Toplum ne kadar bütün (total) hale gelirse, tinin şeyleşmesi o kadar artar ve şeyleşmeden kendi başına kaçınma çabası da o kadar paradokslaşır. Felaketin en uç, en keskin bilinci bile yozlaşıp gevezeliğe dönüşme tehlikesinden muaf değildir. Kültür eleştirisi kültür ve barbarlık diyalektiğinin son basamağıyla karşı karşıyadır.
Çeviren: Sabri Yücesoy, Orhan Koçak
Metis Yayınları, 2. Baskı, Şubat 2008
19 Eylül 2011 Pazartesi
Stefan George
Rüzgârlar örülürken
Sorduğum soru
Yalnız düşlemekti.
Yalnız gülümsemeydi
Verdiğin
Nemli geceden
Bir parıltı tutuşuyor
Mayıs zorlar artık
Gözlerin ve saçların için
Her gün
Özlemle yaşamak...
Sorduğum soru
Yalnız düşlemekti.
Yalnız gülümsemeydi
Verdiğin
Nemli geceden
Bir parıltı tutuşuyor
Mayıs zorlar artık
Gözlerin ve saçların için
Her gün
Özlemle yaşamak...
La Rochefoucault – Özdeyişler
La Rochefoucault – Özdeyişler
Başka tutkularımızla karışmamaış saf bir aşk varsa bu kalbin derinliklerinde saklı olup bizim bile habersiz bulunduğumuzdur.
Etiklerinin çoğuna bakarak hakkında bir kanıya varmak gerekirse, aşki dostluktan çok kine benzer.
Gerçek aşk tıpkı cinler, periler gibidir. Herkes ondan söz eder ama gözüyle görmüş olan pek azdır.
Susmak, kendine güvenmeyenin başvurduğu en emin çaredir.
İnsanlar birbirlerini aldatmasalar, uzun zaman bir arada yaşayamazlardı.
Akıl, daima gönlün oyuncağıdır.
İnsan sevgilisini ne kadar çok severse ona kin beslemeye de o kadar hazırdır.
Manevi kusurlar da yüz kusurları gibi yaşlandıkça çoğalır.
Başkalarına karşı maske taşımaya o kadar alışmışızdır ki, sonunda kendimiz bile gerçek yüzümüzü unuturuz.
Aldanmanın en gerçek yolu, kendini başkalarından daha kurnaz sanmaktır.
Pişmanlığımız, yaptığımız kötülüklere duyduğumuz pişmanlığın değil, daha çok, başımıza belalar gelmesinden duyulan korkunun sonucudur.
Ruhun kusurları vücuttaki yaralar gibidir; iyi etmek için ne kadar özenilse de daima iz bırakırlar ve her zaman yeniden açılmak tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.
En büyük ustalık herşeyin değerini iyice takdir etmektir.
Ustalığı saklamayı bilmek büyük bir ustalıktır.
Ağırbaşlılık, içimizin kusurlarını gizlemek için dışımıza taktığımız bir maskedir.
Acıma, çoğu zaman başkalarının dertlerinde kendi dertlerimizi hatırlamaktır; uğrayabileceğimiz felaketlerin kurnazca bir tahminidir.
Uzaklık, küçük aşkları azaltıp büyükleri artırır, tıpkı rüzgârın mumları söndürüp ateşi alevlendirmesi gibi.
İnsanın gerçekten soğumuş olduğu bir şeyi ikinci defa sevmesi imkansızdır.
Dostlarımıza kalbimizi tamamıyla açmaktan bizi alıkoyan şey, kendilerine karşı duyduğumuz güvensizlikten çok kendi kendimize güvenmeyişimizdir.
Zayıf iradeli kimseler içten olamazlar.
İnsan sevdiği sürece affeder.
Öyle gözyaşlarımız vardır ki başkalarını aldattıktan sonra çoğu zaman bizi de aldatır.
Sevgilisini sırf ona karşı beslediği aşk yüzünden sevdiğini sanan çok yanılır.
Sevdiğimize sadık kalmak için kendimizi zorlamamız sadakatsizlikten çok da farklı değildir.
Yanılmış olmayı asla kabul edemeyenler, en sık yanılanlardır.
Talih ancak iyilik etmediği kimselere kör görünür.
İkinci bir sevgi bulamazsak birincisine uzun süre bağlı kalırız.
İlk sevgilerinde kadınlar, aşıklarını severler, ötekilerde ise sevdikleri aşktır.
Pek az kadın vardır ki değeri güzelliğinden ömürlü olsun.
Suç yalnız bir tarafta olsa, kavgalar uzun zaman devam etmez.
O kadar kendileriyle dolu insanlar vardır ki, aşık oldukları zaman, sevdikleri kimseyi bir yana bırakarak sevgileriyle meşgul olmanın yolunu bulurlar.
Huzuru kendi içimizde bulamazsak, başka yerde aramak boştur.
Bir aşktan kurtulmak aşık olmaktan daha güçtür.
İyi söz söylemenin en güç olduğu zaman, susmaktan utandığımız zamandır.
Sevildiğini sanmak kadar doğal ve aldatıcı şey olamaz.
Varolan duygularımızı gizlemek, olmayanları var gibi göstermekten daha güçtür.
Kimseden hoşlanmayan adam, kimsenin kendisinden hoşlanmadığı insandan daha acınası kişidir.
Çeviren: Yaşar Nabi Nayır
Varlık Yayınları, 2. Baskı, 1992
Başka tutkularımızla karışmamaış saf bir aşk varsa bu kalbin derinliklerinde saklı olup bizim bile habersiz bulunduğumuzdur.
Etiklerinin çoğuna bakarak hakkında bir kanıya varmak gerekirse, aşki dostluktan çok kine benzer.
Gerçek aşk tıpkı cinler, periler gibidir. Herkes ondan söz eder ama gözüyle görmüş olan pek azdır.
Susmak, kendine güvenmeyenin başvurduğu en emin çaredir.
İnsanlar birbirlerini aldatmasalar, uzun zaman bir arada yaşayamazlardı.
Akıl, daima gönlün oyuncağıdır.
İnsan sevgilisini ne kadar çok severse ona kin beslemeye de o kadar hazırdır.
Manevi kusurlar da yüz kusurları gibi yaşlandıkça çoğalır.
Başkalarına karşı maske taşımaya o kadar alışmışızdır ki, sonunda kendimiz bile gerçek yüzümüzü unuturuz.
Aldanmanın en gerçek yolu, kendini başkalarından daha kurnaz sanmaktır.
Pişmanlığımız, yaptığımız kötülüklere duyduğumuz pişmanlığın değil, daha çok, başımıza belalar gelmesinden duyulan korkunun sonucudur.
Ruhun kusurları vücuttaki yaralar gibidir; iyi etmek için ne kadar özenilse de daima iz bırakırlar ve her zaman yeniden açılmak tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.
En büyük ustalık herşeyin değerini iyice takdir etmektir.
Ustalığı saklamayı bilmek büyük bir ustalıktır.
Ağırbaşlılık, içimizin kusurlarını gizlemek için dışımıza taktığımız bir maskedir.
Acıma, çoğu zaman başkalarının dertlerinde kendi dertlerimizi hatırlamaktır; uğrayabileceğimiz felaketlerin kurnazca bir tahminidir.
Uzaklık, küçük aşkları azaltıp büyükleri artırır, tıpkı rüzgârın mumları söndürüp ateşi alevlendirmesi gibi.
İnsanın gerçekten soğumuş olduğu bir şeyi ikinci defa sevmesi imkansızdır.
Dostlarımıza kalbimizi tamamıyla açmaktan bizi alıkoyan şey, kendilerine karşı duyduğumuz güvensizlikten çok kendi kendimize güvenmeyişimizdir.
Zayıf iradeli kimseler içten olamazlar.
İnsan sevdiği sürece affeder.
Öyle gözyaşlarımız vardır ki başkalarını aldattıktan sonra çoğu zaman bizi de aldatır.
Sevgilisini sırf ona karşı beslediği aşk yüzünden sevdiğini sanan çok yanılır.
Sevdiğimize sadık kalmak için kendimizi zorlamamız sadakatsizlikten çok da farklı değildir.
Yanılmış olmayı asla kabul edemeyenler, en sık yanılanlardır.
Talih ancak iyilik etmediği kimselere kör görünür.
İkinci bir sevgi bulamazsak birincisine uzun süre bağlı kalırız.
İlk sevgilerinde kadınlar, aşıklarını severler, ötekilerde ise sevdikleri aşktır.
Pek az kadın vardır ki değeri güzelliğinden ömürlü olsun.
Suç yalnız bir tarafta olsa, kavgalar uzun zaman devam etmez.
O kadar kendileriyle dolu insanlar vardır ki, aşık oldukları zaman, sevdikleri kimseyi bir yana bırakarak sevgileriyle meşgul olmanın yolunu bulurlar.
Huzuru kendi içimizde bulamazsak, başka yerde aramak boştur.
Bir aşktan kurtulmak aşık olmaktan daha güçtür.
İyi söz söylemenin en güç olduğu zaman, susmaktan utandığımız zamandır.
Sevildiğini sanmak kadar doğal ve aldatıcı şey olamaz.
Varolan duygularımızı gizlemek, olmayanları var gibi göstermekten daha güçtür.
Kimseden hoşlanmayan adam, kimsenin kendisinden hoşlanmadığı insandan daha acınası kişidir.
Çeviren: Yaşar Nabi Nayır
Varlık Yayınları, 2. Baskı, 1992
Gustave Flaubert – Bir Delinin Anıları
Gustave Flaubert – Bir Delinin Anıları
Çocukken aşkı düşledim; gençken şanı; erkek olduğumda mezarı – Artık aşkı kalmayanların o son aşkını.
Her şeyi denedik ve her şeyi umutsuzca inkar ediyoruz; ve sonra, tuhaf bir tamahkarlık, ruhumuzla ve insanlığımızla bizi ele geçirdi; içimizi kemiren devasa bir endişe var, kalabalığımızda bir boşluk var; etrafımızda bir kabir soğukluğu var.
İnsanlık kendini makineleri döndürmeye kaptırdı ve bunlardan oluk oluk akan altını görünce çığlığı bastı; “Tanrı bu!” ve bu Tanrı’yı yiyor insanlık.
Evet ölüyorum, zira geçmişini denize dökülen su gibi görmek yaşamak mıdır? Şimdiki zamanı bir kafes, geleceği bir kefen gibi görmek?
Yüce aşk –var olsaydı olurdu—bu dünyadaki güzel olan her şey gibi bir düşten başka bir şey değil.
Istırabımın tadı çok acı, hüznüm çok derin. Oraya gömülmüş, mezarda gibiyim.
İnsan, dehası ve sanatıyla, daha yüksek bir şeyi taklit eden sefil bir maymundan başka bir şey değildir.
Sonsuzlukta güzeli istertdim ve bulduğum tek şey kuşku.
Kuşku, ruhlar için ölümdür.
Etrafımdaki bütün bu insanlar; içinde öldüğüm bir çöl yaratıyorlar.
Çeviren: Burak Zeybek
Sel Yayınları, Mart 2010
Çocukken aşkı düşledim; gençken şanı; erkek olduğumda mezarı – Artık aşkı kalmayanların o son aşkını.
Her şeyi denedik ve her şeyi umutsuzca inkar ediyoruz; ve sonra, tuhaf bir tamahkarlık, ruhumuzla ve insanlığımızla bizi ele geçirdi; içimizi kemiren devasa bir endişe var, kalabalığımızda bir boşluk var; etrafımızda bir kabir soğukluğu var.
İnsanlık kendini makineleri döndürmeye kaptırdı ve bunlardan oluk oluk akan altını görünce çığlığı bastı; “Tanrı bu!” ve bu Tanrı’yı yiyor insanlık.
Evet ölüyorum, zira geçmişini denize dökülen su gibi görmek yaşamak mıdır? Şimdiki zamanı bir kafes, geleceği bir kefen gibi görmek?
Yüce aşk –var olsaydı olurdu—bu dünyadaki güzel olan her şey gibi bir düşten başka bir şey değil.
Istırabımın tadı çok acı, hüznüm çok derin. Oraya gömülmüş, mezarda gibiyim.
İnsan, dehası ve sanatıyla, daha yüksek bir şeyi taklit eden sefil bir maymundan başka bir şey değildir.
Sonsuzlukta güzeli istertdim ve bulduğum tek şey kuşku.
Kuşku, ruhlar için ölümdür.
Etrafımdaki bütün bu insanlar; içinde öldüğüm bir çöl yaratıyorlar.
Çeviren: Burak Zeybek
Sel Yayınları, Mart 2010
18 Eylül 2011 Pazar
Ludwig Wittgenstein – Kesinlik Üzerine + Kültür ve Değer
Ludwig Wittgenstein – Kesinlik Üzerine + Kültür ve Değer
Wissen(Alm): Bilmek
Videre(L): Görmek
Her şeyden kuşkulanmaya çalıştığımızda, herhangi bir şeyden kuşkulanacak kadar ilerleyemezsiniz. Kuşku oyununun kendisi kesinliği varsayar.
Kuşku inançtan sonra gelir.
Tam bir kesinlikle eylemde bulunurum. Fakat bu kesinlik benim kendimindir.
Neyi biliyorsam ona inanırım.
‘Kesin’ sözcüğüyle, tamamen ikna olmayı, hiç kuşku bulunmamasını ifade ederiz ve böylelikle başkalarını ikna etme arayışına gireriz. Bu öznel kesinliktir.
Yeryüzünün var olması, inancımızın kalkış noktasını oluşturan bütün resmin bir parçasıdır.
Söylediklerimiz mânâsını yaptıklarımızın geri kalanından alır.
İyi temellendirilmiş inancın temelinde, temellendirilmemiş inanç yatar.
Biliyorum = Ona bir kesinlik olarak aşinayım.
Bilgi, nihayetinde kabul etmeye dayanır.
Bütün psikolojik terimler, dikkatimizi gerçekten önemli olan şeyden uzaklaştırır yalnızca.
Bir dil oyunu ancak insan bir şeye güvenirse mümkündür (‘güvenebiliyorsa’ demedim).
Kuşkunun kendisi ancak kuşkunun ötesindeki bir şeye dayanır.
Dil oyunu temellere dayanmaz. O makul ( ya da makul değil) değildir.
Bilme kavramı, dil oyunu kavramıyla bir çift oluşturur.
Herkesin kendi adını en büyük kesinlikle bilmesi, insan adlarıyla oynanan dil oyununun bir parçasıdır.
Dil ancak kendine rağmen bir temelden söz edebiliyorsa(ancak bu yolla bir temelden söz edebiliyoruz), o temelden ancak ve sadece dile bağlı olarak bilgi sahibi isek, o bir temel değildir, ki bir temel olarak işaret ettiklerimiz bu alanın dışında değildir.
Birbiriyle uzlaştırılamaycak iki ilkenin gerçekten karşı karşıya geldiği yerde, iki taraf da diğerini budala ve sapkın ilan eder.
Sebeplerin bittiği yerde kandırma başlar.
Sonu olmayan bir kuşku, kuşku bile değildir.
Kültür ve Değer
Trajedi, Yahudice olmayan bir şeydir.
İyi olan, kutsaldır da. Tuhaf ama bu benim etik anlayışımı da özetliyor.
Şeyler gözümüzün önündedir, herhangi bir örtüyle gizlenmemiştir. –Din ile sanatın ayrıldığı yer burasıdır.
Kültürün ortadan kalkmasının insan değerinin ortadan kalkması anlamına gelmediği, yalnızca bu değeri ifade etmenin bazı araçlarının ortadan kalkması anlamına geldiği benim için açık olmakla birlikte, Avrupa uygarlığının akışını duygudaşlıkla düşünmediğim, eğer bu uygarlığın amaçları varsa bunları anlamadığım olgusu değişmiyor. Bu yüzden, aslında yerkürenin çeşitli köşelerine dağılmış dostlar için yazıyorum.
Bir merdivenle ulaşılabilecek hiçbir şey beni ilgilendirmiyor.
Bir kitap yalnızca birkaç okuyucu için yazılmışsa, bu, tam da o kitabı yalnızca birkaç kişinin anlamasında kendini gösterecektir. Kitap onu anlayanlarla anlamayanları otomatik olarak ayırmalıdır. Önsöz de yalnızca kitabı anlayacak durumda olanlar için yazılır.
Birine anlamadığı bir şey söylemenin mânâsı yoktur –onu anlamayacağını ekleseniz bile. (Sevdiğiniz biri söz konusu olduğunda bunu sık sık yaparsınız).
Ruhu apaçık sergilemeyi istemek büyük bir ayartma.
Bir kitaba nasıl başlayacağımı tam olarak bilmiyorsam, bunun sebebi, bir şeyin hâlâ açık olmamasıdır. Zira felsefenin özgün verileriyle, yazılı ve sözlü cümlelerle, sanki kitaplarla başlamak isterim.
Kişi kendi zamanının ilerisindeyse yalnızca, gün gelir zaman onu yakalar.
Müzik bir anlamda bütün sanatların en incelmiş olanıdır.
Bu dünyada (benim dünyamda) hiçbir trajedi yok, onunla birlikte de trajediden (sonuç olarak) ortaya çıkan bütün bir sonsuzluk eksik.
Kitabımı küçük bir çevre için yazdığımı (eğer buna çevre denebilirse) söylediğimde, bu çevrenin benim görüşümce insanlığın seçkin tabakası olduğunu değil, benim yüzümü döndüğüm çevre olduğunu, çünkü bu insanların (başkalarından daha iyi ya da daha kötü olduklarını değil) bana yabancı olan başkalarına karşıt olarak sanki benim yurttaşlarım olduğumu, benim kültürel çevremi oluşturduğunu söylemek istiyorum.
Dinsel delilik, dinsizlikten kaynaklanan deliliktir.
Bir itiraf, yen, hayatın bir parçası olmalıdır.
İfade etmek istediğimi ifade etmekte her zaman ancak yarı yarıya başarılı oldum. Aslında o kadar bile değil, belki yalnızca onda bir. Bunun bir mânâsı olmalı. Yazılarım birçok durumda ‘kekeleme’den başka bir şey değil.
Yahudiler arasında ‘dahi’ olan, yalnızca azizlerdir. En büyük Yahudi düşünür bile yetenekli olmanın ötesine geçemez (örneğin kendim).
Bir başkasının işini o kişinin kendisinin anladığından daha iyi anlamak. Yahudi zihninin tipik özelliğidir.
İnsan Sokratik diyalogları okuduğunda şu duyguya kapılıyor: ne korkunç bir zaman kaybı! Hiçbir şeyi kanıtlamayan ve hiçbir şeye açıklık getirmeyen bu argümanların amacı ne?
Başkasının derinlikleriyle oynama!
Gerçekten kalemimle düşünüyorum, zira birçok durumda elimin ne yazdığını kafam hiç bilmiyor.
Bugün felsefe öğreten, başkasına verdiği yiyeceği, onun beğenisine uygun olduğu için değil, beğenisini değiştirmek için verir.
Yüz bedenin ruhudur.
Sanatta şunun kadar iyi bir şey söylemek güç; hiçbir şey söylememek.
Aslında ancak şiir yazar gibi felsefe yazmak gerektiğini söylediğimde, felsefeye ilişkin olarak nerede durduğumu özetlediğime inanıyorum.
Cehennem dehşeti tek bir günde yaşanabilir; bu kadar zaman bol bol yeter bunun için.
Hayatta gördüğün sorunun çözümü, sorunsal olanı ortadan kaldıran bir yaşama tarzıdır. Hayatın sorunsal olması, senin hayatının, hayatın biçimine uymaması mânâsına gelir. Öyleyse hayatını değiştirmen gerekir ve hayatın o biçimine uyduğunda, sorunsal olan ortadan kalkar.
Düşünceler de kimi zaman olgunlaşmadan düşer ağaçtan.
Dil, bir inceliktir; başlangıçta eylem vardı.
Kimse kendi kendisine sadık kalarak kendisinin değersiz olduğunu söyleyemez.
Kişinin kendi hakkında kendi olduğundan daha doğru bir şekilde yazması imkansızdır.
Ancak sevgi dirilişe inanabilir. Dirilişe inanan sevgidir. Kurtarıcı sevgi dirilişe bile inanır; dirilişe bile tutunur. Kuşkuya karşı savaşan, sanki kurtuluştur. Ona tutunmak bu inanca tutunmak olmalıdır.
Önce kurtul ve kurtuluşuna sıkıca yapış (kurtuluşuna tutunmayı sürdür) o zaman tutunduğun şeyin bu inanç olduğunu göreceksin. Demek ki bu ancak bu dünyaya yaslanmayı bırakıp kendini semanın çengeline asarsan mümkündür.
Delilikte kilit parçalanmamıştır, yalnızca değişmiştir; eski anahtar artık onu açamaz, ama farklı bir şekilde düzenlenmiş anahtar açabilir.
Kendini aldatmamak kadar güç bir şey yok.
Felsefe yarışını en yavaş koşabilen kazanır.
Deha ‘yetenek ve karakter’ değil, kendini özel bir yetenek biçiminde gösteren karakterdir.
Doğruyu ancak doğru içindeyken evinde olan söyleyebilir; hâlâ yalan içinde yaşayan, yalanın içinden doğruya doğru uzanmaktan fazla bir şey yapamaz.
Önceki başarılarla yetinmeki karlı bir havada uzun bir yürüyüş yaparken oturup dinlenmeye benzer. Uyuyakalırsın ve uyurken ölürsün.
Cesaret her zaman özgündür.
Piyano çalmak, insan parmaklarının dansı.
Deha, yetenekte cesarettir.
Hem yalanından vazgeçmeye gönülsüz olup hem de doğruyu söyleyemezsin.
Bulutlar inşa edemezsin. Düşlediğin geleceğin asla gerçekleşmemesinin sebebi budur.
Birinin sevgisini zaten kazanmışsan, hiçbir özveri bunun için fazla yüksek değildir; ama o sevgiyi satın almak için her özveri fazla büyüktür.
Hoş olan güzel olamaz.
Deha bize yeteneği unutturan şeydir.
Deha, düşüncenin eyleme dönüşmüş şeklidir, düşüncenin kendini dolaysızca ortaya koymasıdır, bu ancak şu yolla olabilir; eylemdeyken düşüncenin geri çekilmesi ve bu geri çekilmeyle birlikte kendini ortaya çıkarması. Eylemin, üzerinde düşünce olmaksızın gerçekleşebilmesidir, yani eyleyen kişinin düşünmeyi bırakıp kendini ve eylemini düşünceye bırakması.
Schopenhauer’a çok ham bir zihin denebilir. Yani bir inceliği var ama belli bir düzeyde bu aniden sona eriyor ve Schopenhauer en ham insan kadar ham oluyor. Gerçek derinliğin başladığı yerde o bitiyor.
Paçavra olan, paçavra olarak bırakılmalıdır.
Mucize, sanki Tanrı’nın yaptığı bir jesttir.
Bir ıstırap çığlığı tek bir insanın çığlığından daha büyük olamaz.
Ya da, hiçbir ıstırap, tek bir insanın hissedebileceğinden daha büyük olamaz.
Hıristiyan dini yalnızca yardıma ihtiyacı olanlar içindir, yani yalnızca sonsuz bir ıstırap içinde olanlar içindir.
Hıristiyan inancı –öyle sanıyorum ki- bu nihai ıstırapta bir sığınaktır.
İnsanlar arasındaki nefret, kendimizi birbirimizden koparmamızdan gelir. Çünkü başkasının içimizi görmesini istemeyiz, zira oranın görünümü güzel değildir.
Ancak din kibiri ortadan kaldırabilir, her köşe bucağa nüfua edebilir.
İnsan, insan ruhunun en iyi resmidir.
Bütün bir hayatı doldurmaya ne kadar küçük bir düşünce yetebiliyor.
Ben diz çöküp dua edemem, çünkü sanki dizlerim tutulmuştur. Yumuşarsam çözüleceğimden korkarım.
Kimi zaman bir cümle ancak doğru tempoda okunursa anlaşılabilir.
Ben bir okul kuramam, çünkü gerçekten taklit edilmemek istiyorum. En azından felsefe dergilerinde yazıları yayınlananlar tarafından.
Kader, doğa yasasının antitezidir.
Bilgi gridir. Hayat ve din ise renk doludur.
Çok şey bilen için yalan söylememek güçtür.
Mimari, bir şeyi yüceltir (çünkü kalıcıdır). Öyleyse, yüceltilecek bir şeyin olmadığı yerde mimari olamaz.
Bakışlarımın ilerlediği yerde ben dururum.
İnsanlar içlerindeki bütün kötülükleri körlük sayabilir.
Acının modası geçti.
Hırs, düşüncenin ölümüdür.
Bir şeyi bilip de bilmiyor gibi davranmak güçtür.
Budalalığın vadilerinde, zekânın kıraç yüksekliklerinden daha fazla ot yetişir filozoflar için.
Dindarlık alanında kalmak isteyenin mücadele etmesi gerekir.
Çeviren: Doğan Şahiner
Metis, Kasım 2009
Wissen(Alm): Bilmek
Videre(L): Görmek
Her şeyden kuşkulanmaya çalıştığımızda, herhangi bir şeyden kuşkulanacak kadar ilerleyemezsiniz. Kuşku oyununun kendisi kesinliği varsayar.
Kuşku inançtan sonra gelir.
Tam bir kesinlikle eylemde bulunurum. Fakat bu kesinlik benim kendimindir.
Neyi biliyorsam ona inanırım.
‘Kesin’ sözcüğüyle, tamamen ikna olmayı, hiç kuşku bulunmamasını ifade ederiz ve böylelikle başkalarını ikna etme arayışına gireriz. Bu öznel kesinliktir.
Yeryüzünün var olması, inancımızın kalkış noktasını oluşturan bütün resmin bir parçasıdır.
Söylediklerimiz mânâsını yaptıklarımızın geri kalanından alır.
İyi temellendirilmiş inancın temelinde, temellendirilmemiş inanç yatar.
Biliyorum = Ona bir kesinlik olarak aşinayım.
Bilgi, nihayetinde kabul etmeye dayanır.
Bütün psikolojik terimler, dikkatimizi gerçekten önemli olan şeyden uzaklaştırır yalnızca.
Bir dil oyunu ancak insan bir şeye güvenirse mümkündür (‘güvenebiliyorsa’ demedim).
Kuşkunun kendisi ancak kuşkunun ötesindeki bir şeye dayanır.
Dil oyunu temellere dayanmaz. O makul ( ya da makul değil) değildir.
Bilme kavramı, dil oyunu kavramıyla bir çift oluşturur.
Herkesin kendi adını en büyük kesinlikle bilmesi, insan adlarıyla oynanan dil oyununun bir parçasıdır.
Dil ancak kendine rağmen bir temelden söz edebiliyorsa(ancak bu yolla bir temelden söz edebiliyoruz), o temelden ancak ve sadece dile bağlı olarak bilgi sahibi isek, o bir temel değildir, ki bir temel olarak işaret ettiklerimiz bu alanın dışında değildir.
Birbiriyle uzlaştırılamaycak iki ilkenin gerçekten karşı karşıya geldiği yerde, iki taraf da diğerini budala ve sapkın ilan eder.
Sebeplerin bittiği yerde kandırma başlar.
Sonu olmayan bir kuşku, kuşku bile değildir.
Kültür ve Değer
Trajedi, Yahudice olmayan bir şeydir.
İyi olan, kutsaldır da. Tuhaf ama bu benim etik anlayışımı da özetliyor.
Şeyler gözümüzün önündedir, herhangi bir örtüyle gizlenmemiştir. –Din ile sanatın ayrıldığı yer burasıdır.
Kültürün ortadan kalkmasının insan değerinin ortadan kalkması anlamına gelmediği, yalnızca bu değeri ifade etmenin bazı araçlarının ortadan kalkması anlamına geldiği benim için açık olmakla birlikte, Avrupa uygarlığının akışını duygudaşlıkla düşünmediğim, eğer bu uygarlığın amaçları varsa bunları anlamadığım olgusu değişmiyor. Bu yüzden, aslında yerkürenin çeşitli köşelerine dağılmış dostlar için yazıyorum.
Bir merdivenle ulaşılabilecek hiçbir şey beni ilgilendirmiyor.
Bir kitap yalnızca birkaç okuyucu için yazılmışsa, bu, tam da o kitabı yalnızca birkaç kişinin anlamasında kendini gösterecektir. Kitap onu anlayanlarla anlamayanları otomatik olarak ayırmalıdır. Önsöz de yalnızca kitabı anlayacak durumda olanlar için yazılır.
Birine anlamadığı bir şey söylemenin mânâsı yoktur –onu anlamayacağını ekleseniz bile. (Sevdiğiniz biri söz konusu olduğunda bunu sık sık yaparsınız).
Ruhu apaçık sergilemeyi istemek büyük bir ayartma.
Bir kitaba nasıl başlayacağımı tam olarak bilmiyorsam, bunun sebebi, bir şeyin hâlâ açık olmamasıdır. Zira felsefenin özgün verileriyle, yazılı ve sözlü cümlelerle, sanki kitaplarla başlamak isterim.
Kişi kendi zamanının ilerisindeyse yalnızca, gün gelir zaman onu yakalar.
Müzik bir anlamda bütün sanatların en incelmiş olanıdır.
Bu dünyada (benim dünyamda) hiçbir trajedi yok, onunla birlikte de trajediden (sonuç olarak) ortaya çıkan bütün bir sonsuzluk eksik.
Kitabımı küçük bir çevre için yazdığımı (eğer buna çevre denebilirse) söylediğimde, bu çevrenin benim görüşümce insanlığın seçkin tabakası olduğunu değil, benim yüzümü döndüğüm çevre olduğunu, çünkü bu insanların (başkalarından daha iyi ya da daha kötü olduklarını değil) bana yabancı olan başkalarına karşıt olarak sanki benim yurttaşlarım olduğumu, benim kültürel çevremi oluşturduğunu söylemek istiyorum.
Dinsel delilik, dinsizlikten kaynaklanan deliliktir.
Bir itiraf, yen, hayatın bir parçası olmalıdır.
İfade etmek istediğimi ifade etmekte her zaman ancak yarı yarıya başarılı oldum. Aslında o kadar bile değil, belki yalnızca onda bir. Bunun bir mânâsı olmalı. Yazılarım birçok durumda ‘kekeleme’den başka bir şey değil.
Yahudiler arasında ‘dahi’ olan, yalnızca azizlerdir. En büyük Yahudi düşünür bile yetenekli olmanın ötesine geçemez (örneğin kendim).
Bir başkasının işini o kişinin kendisinin anladığından daha iyi anlamak. Yahudi zihninin tipik özelliğidir.
İnsan Sokratik diyalogları okuduğunda şu duyguya kapılıyor: ne korkunç bir zaman kaybı! Hiçbir şeyi kanıtlamayan ve hiçbir şeye açıklık getirmeyen bu argümanların amacı ne?
Başkasının derinlikleriyle oynama!
Gerçekten kalemimle düşünüyorum, zira birçok durumda elimin ne yazdığını kafam hiç bilmiyor.
Bugün felsefe öğreten, başkasına verdiği yiyeceği, onun beğenisine uygun olduğu için değil, beğenisini değiştirmek için verir.
Yüz bedenin ruhudur.
Sanatta şunun kadar iyi bir şey söylemek güç; hiçbir şey söylememek.
Aslında ancak şiir yazar gibi felsefe yazmak gerektiğini söylediğimde, felsefeye ilişkin olarak nerede durduğumu özetlediğime inanıyorum.
Cehennem dehşeti tek bir günde yaşanabilir; bu kadar zaman bol bol yeter bunun için.
Hayatta gördüğün sorunun çözümü, sorunsal olanı ortadan kaldıran bir yaşama tarzıdır. Hayatın sorunsal olması, senin hayatının, hayatın biçimine uymaması mânâsına gelir. Öyleyse hayatını değiştirmen gerekir ve hayatın o biçimine uyduğunda, sorunsal olan ortadan kalkar.
Düşünceler de kimi zaman olgunlaşmadan düşer ağaçtan.
Dil, bir inceliktir; başlangıçta eylem vardı.
Kimse kendi kendisine sadık kalarak kendisinin değersiz olduğunu söyleyemez.
Kişinin kendi hakkında kendi olduğundan daha doğru bir şekilde yazması imkansızdır.
Ancak sevgi dirilişe inanabilir. Dirilişe inanan sevgidir. Kurtarıcı sevgi dirilişe bile inanır; dirilişe bile tutunur. Kuşkuya karşı savaşan, sanki kurtuluştur. Ona tutunmak bu inanca tutunmak olmalıdır.
Önce kurtul ve kurtuluşuna sıkıca yapış (kurtuluşuna tutunmayı sürdür) o zaman tutunduğun şeyin bu inanç olduğunu göreceksin. Demek ki bu ancak bu dünyaya yaslanmayı bırakıp kendini semanın çengeline asarsan mümkündür.
Delilikte kilit parçalanmamıştır, yalnızca değişmiştir; eski anahtar artık onu açamaz, ama farklı bir şekilde düzenlenmiş anahtar açabilir.
Kendini aldatmamak kadar güç bir şey yok.
Felsefe yarışını en yavaş koşabilen kazanır.
Deha ‘yetenek ve karakter’ değil, kendini özel bir yetenek biçiminde gösteren karakterdir.
Doğruyu ancak doğru içindeyken evinde olan söyleyebilir; hâlâ yalan içinde yaşayan, yalanın içinden doğruya doğru uzanmaktan fazla bir şey yapamaz.
Önceki başarılarla yetinmeki karlı bir havada uzun bir yürüyüş yaparken oturup dinlenmeye benzer. Uyuyakalırsın ve uyurken ölürsün.
Cesaret her zaman özgündür.
Piyano çalmak, insan parmaklarının dansı.
Deha, yetenekte cesarettir.
Hem yalanından vazgeçmeye gönülsüz olup hem de doğruyu söyleyemezsin.
Bulutlar inşa edemezsin. Düşlediğin geleceğin asla gerçekleşmemesinin sebebi budur.
Birinin sevgisini zaten kazanmışsan, hiçbir özveri bunun için fazla yüksek değildir; ama o sevgiyi satın almak için her özveri fazla büyüktür.
Hoş olan güzel olamaz.
Deha bize yeteneği unutturan şeydir.
Deha, düşüncenin eyleme dönüşmüş şeklidir, düşüncenin kendini dolaysızca ortaya koymasıdır, bu ancak şu yolla olabilir; eylemdeyken düşüncenin geri çekilmesi ve bu geri çekilmeyle birlikte kendini ortaya çıkarması. Eylemin, üzerinde düşünce olmaksızın gerçekleşebilmesidir, yani eyleyen kişinin düşünmeyi bırakıp kendini ve eylemini düşünceye bırakması.
Schopenhauer’a çok ham bir zihin denebilir. Yani bir inceliği var ama belli bir düzeyde bu aniden sona eriyor ve Schopenhauer en ham insan kadar ham oluyor. Gerçek derinliğin başladığı yerde o bitiyor.
Paçavra olan, paçavra olarak bırakılmalıdır.
Mucize, sanki Tanrı’nın yaptığı bir jesttir.
Bir ıstırap çığlığı tek bir insanın çığlığından daha büyük olamaz.
Ya da, hiçbir ıstırap, tek bir insanın hissedebileceğinden daha büyük olamaz.
Hıristiyan dini yalnızca yardıma ihtiyacı olanlar içindir, yani yalnızca sonsuz bir ıstırap içinde olanlar içindir.
Hıristiyan inancı –öyle sanıyorum ki- bu nihai ıstırapta bir sığınaktır.
İnsanlar arasındaki nefret, kendimizi birbirimizden koparmamızdan gelir. Çünkü başkasının içimizi görmesini istemeyiz, zira oranın görünümü güzel değildir.
Ancak din kibiri ortadan kaldırabilir, her köşe bucağa nüfua edebilir.
İnsan, insan ruhunun en iyi resmidir.
Bütün bir hayatı doldurmaya ne kadar küçük bir düşünce yetebiliyor.
Ben diz çöküp dua edemem, çünkü sanki dizlerim tutulmuştur. Yumuşarsam çözüleceğimden korkarım.
Kimi zaman bir cümle ancak doğru tempoda okunursa anlaşılabilir.
Ben bir okul kuramam, çünkü gerçekten taklit edilmemek istiyorum. En azından felsefe dergilerinde yazıları yayınlananlar tarafından.
Kader, doğa yasasının antitezidir.
Bilgi gridir. Hayat ve din ise renk doludur.
Çok şey bilen için yalan söylememek güçtür.
Mimari, bir şeyi yüceltir (çünkü kalıcıdır). Öyleyse, yüceltilecek bir şeyin olmadığı yerde mimari olamaz.
Bakışlarımın ilerlediği yerde ben dururum.
İnsanlar içlerindeki bütün kötülükleri körlük sayabilir.
Acının modası geçti.
Hırs, düşüncenin ölümüdür.
Bir şeyi bilip de bilmiyor gibi davranmak güçtür.
Budalalığın vadilerinde, zekânın kıraç yüksekliklerinden daha fazla ot yetişir filozoflar için.
Dindarlık alanında kalmak isteyenin mücadele etmesi gerekir.
Çeviren: Doğan Şahiner
Metis, Kasım 2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

