J. Glenn Gray – Heidegger’in Varlık’ı
(Varlık) …o fevkalade basittir, gerçekten o kadar basittir ki modern karmaşık bilincimiz onu kavrayamaz. Ancak düşünce ve duygunun fazlalıklarından sıyrılmış ya da bunlara hiç bulaşmamış açık yürekli kimseler Varlığın ışığında durmanın ne demek olduğunu bilirler.
Onun varlığı tabirin en geniş anlamında endişedir (Sorge). İnsan Varlığı yaratmaz, fakat ondan sorumludur, çünkü o düşünmedikçe ve hatırlamadıkça Varlığın aydınlanması, sesi, sözü olmaz.
Heidegger için insanın özü …Varlığa açık durma kapasitesidir. İnsanın özü onun dışarıda-durmasında bulunur. Heidegger düşüncesinin bu boyutu tartışılmış olduğu için burada bulunan hakkında konuşmamız gereksizdir.
Hakikat gerçekten varolanın, olan şeyin örtüsünü kaldırmadır.
Felsefe, Varlığın geniş ıssızlığı içinde bir açık alan yaratma ve orada dil ve düşünceden örülü bir yurt inşa etme çabasıdır.
Sanatçılar elçilerdir; onlar Greklerin Hermes’inin hakiki mirasçılarıdır. Hölderlin, Rilke ve Grek tragedya yazarları gibi büyük şairler, kendi düşgüçlerinin ürünü özel bir dünya ile ilgilenmedikleri gibi güzeli dilde ele geçirmekle de yetinmezler. Onlar nesnel hakikatin arayıcılarıdır. Onlar insanlığı tanrısal olan hakkında yeni bir anlayışa getirirler.
Yeryüzünde şairce barınmak gündelik tecrübenin basit ve gösterişsiz şeylerinde tanrısal ve kutsal olanı görmektir. Düşünürlerden farklı olarak şair, ne çözümlemeyle ne de keskin-dakik düşünce disipliniyle ilgilenir.
İnsanın kendi kendine yabancılaşması ve yurtsuzluğu milyonların kaderi haline gelmiştir.
Heidegger insanları tekrar varlıklarının kökenlerine bağlamanın, onlara saygı duyabilecekleri bir şey vermenin yolunu arar.
Martin Heidegger
Hazırlayan: Ahmet Aydoğan
Say Yayınları, 2008
3 Ekim 2011 Pazartesi
Albert Hofstadter – Bütün Bir Ömrü Tek Bir Düşünceye Adamak
Albert Hofstadter – Bütün Bir Ömrü Tek Bir Düşünceye Adamak
Hakikatin özü açıklıkta, saklılıktan sıyrılmada (…) apaçık olmada saklıdır.
Hem vücuda gelen varolanlar hem de namevcut olan (huzurda olmayan) varolanlar saklılıktan çıkmış olan açıklıkta kalma tarzları içinde vardır ve varlıklarını onun içinde sürdürürler. Vücuda gelme olarak Varlık, saklılıktan çıkmış varolma ve öyle kalmadır. Vücuda gelme olarak zaman tam bu şekilde açığa çıkar, kalır, ayrılır ama yine saklılıktan sıyrılmışlığı içinde kalır. Varlık ve zaman, her ikisi de ancak aletheia ile düşünülebilir.
Serbest bırakan, her zaman kendisini saklayan sırdır.
Serbest bırakan bu sır, düşünülmemiş olan güvenilirlik, düşünmenin konusudur; ve insanın Varlığının hakikati her şeyden evvel bu sırra – Varlığın, zamanın, hakikatin ve özgürlüğün hakikatine çobanlık etmeye dayanır. Eğer herhangi bir düşünce yol gösterici düşünce ise o zaman bu sır odur.
Hakikat sözcüğü sırrın ipucunu adlandırır ama yine de ona giden patikayı yürünmemiş bırakır.
Kendisini en başta aletheia isminde saklayan, kendisini saklılıktan sıyrılmada saklayan şey olmalıdır. Das Ereignis sözcüğü bizim aradığımız düşünceyi, Heidegger’in tek yönlendirici düşüncesini adlandırır.
Das Ereignis zaman ve Varlığı birbirlerine ait olmaya bırakır. O sadece onları kendilerine –yani birbirlerine ait oluşlarına- getirmez, fakat onları bu karşılıklı ait oluşları içinde kollar ve tutar.
İnsan ancak Varlığa ait olması içinde insandır ve Varlık ancak insanla karşılıklı aidiyeti içinde Varlıktır.
Varlık vücuda gelmedir. Fakat Varlık insan için tesadüfi ya da istisnai biçimde vücuda gelmez, Varlık onu kaygılandırırken, ona gelirken ancak ondan talepte bulunarak vucüda gelir ve kalır.
Varlık ve insan birbirine özgülenmiştir. Onlar birbirlerine aittir.
Das Ereignis hem Varlığı hem zamanı birbirine ait olmaya bırakan şeydir. O Varlık ve zamanı birbirine ait olmaya bırakmadır. Fakat o Varlık ve zamanı, inşa-iskan ve düşünmeyi birbirine ait olmaya bırakmadır da.
Dil bu birbirine ait olmaya bırakmada bilkuvve amildir; o birbirine ait olmaya bırakmanın salınıp duran yapısı içinde her şeyi tutan ince, nazik, hassas titreşimdir.
Heidegger’in tanrısı yoktur. Ereignis tanrının ötesindeki Tanrı’dır. O bütün varolanların, hatta bütün tanrısal varlıkların ötesindeki Varlık, ya da Varlık-olmayandır ki kendisi varolmaksızın ve varolan olmaksızın hem Varlığı, hem Varlık-olmayanı ve zamanın bütün boyutlarını bahşeder.
Ereignes Varlık ve zamanı görünmeye bırakarak kendisini geri çeken sırdır. O kendini geri tutarken ve geri tutmak suratiyle Varlığı vücuda gelme ve zamanı açılmış olanın alanı olarak tahsis eder.
Ereignes sadece birbirine ait olan varolanların birbirine ait olması değildir. O bu karşılıklı ait olmaya bırakma, ait olmanın karşılıklı olmasına izin vermedir. Onun anlamının ilk veçhesi ait olmayı öne çıkarıyorsa, ikincisi olmaya-bırakmayı vurgular.
Ereignes bir ve aynı şey olan iki şeydir. O birlikte –ait olmaya- bırakmadır, birbirine ait olan her şeyin birbirini sahiplenmesine izin verendir/vermedir ve o birbirine ait olanların birbirine ait olabildiği açık alanı, özgürlüğü verir. O gösterme olarak vücuda geliş ve gelmeyişin, görünmenin ve gözden kaybolmanın, mevcudiyet ya da mevcut olmayış içinde kalmanın olageldiği asli ve kökensel ait olmaya bırakmadır. O bütün bunların olagelmesine, sürüp gitmesine izin verir.
Martin Heidegger
Hazırlayan: Ahmet Aydoğan
Say Yayınları, 2008
Hakikatin özü açıklıkta, saklılıktan sıyrılmada (…) apaçık olmada saklıdır.
Hem vücuda gelen varolanlar hem de namevcut olan (huzurda olmayan) varolanlar saklılıktan çıkmış olan açıklıkta kalma tarzları içinde vardır ve varlıklarını onun içinde sürdürürler. Vücuda gelme olarak Varlık, saklılıktan çıkmış varolma ve öyle kalmadır. Vücuda gelme olarak zaman tam bu şekilde açığa çıkar, kalır, ayrılır ama yine saklılıktan sıyrılmışlığı içinde kalır. Varlık ve zaman, her ikisi de ancak aletheia ile düşünülebilir.
Serbest bırakan, her zaman kendisini saklayan sırdır.
Serbest bırakan bu sır, düşünülmemiş olan güvenilirlik, düşünmenin konusudur; ve insanın Varlığının hakikati her şeyden evvel bu sırra – Varlığın, zamanın, hakikatin ve özgürlüğün hakikatine çobanlık etmeye dayanır. Eğer herhangi bir düşünce yol gösterici düşünce ise o zaman bu sır odur.
Hakikat sözcüğü sırrın ipucunu adlandırır ama yine de ona giden patikayı yürünmemiş bırakır.
Kendisini en başta aletheia isminde saklayan, kendisini saklılıktan sıyrılmada saklayan şey olmalıdır. Das Ereignis sözcüğü bizim aradığımız düşünceyi, Heidegger’in tek yönlendirici düşüncesini adlandırır.
Das Ereignis zaman ve Varlığı birbirlerine ait olmaya bırakır. O sadece onları kendilerine –yani birbirlerine ait oluşlarına- getirmez, fakat onları bu karşılıklı ait oluşları içinde kollar ve tutar.
İnsan ancak Varlığa ait olması içinde insandır ve Varlık ancak insanla karşılıklı aidiyeti içinde Varlıktır.
Varlık vücuda gelmedir. Fakat Varlık insan için tesadüfi ya da istisnai biçimde vücuda gelmez, Varlık onu kaygılandırırken, ona gelirken ancak ondan talepte bulunarak vucüda gelir ve kalır.
Varlık ve insan birbirine özgülenmiştir. Onlar birbirlerine aittir.
Das Ereignis hem Varlığı hem zamanı birbirine ait olmaya bırakan şeydir. O Varlık ve zamanı birbirine ait olmaya bırakmadır. Fakat o Varlık ve zamanı, inşa-iskan ve düşünmeyi birbirine ait olmaya bırakmadır da.
Dil bu birbirine ait olmaya bırakmada bilkuvve amildir; o birbirine ait olmaya bırakmanın salınıp duran yapısı içinde her şeyi tutan ince, nazik, hassas titreşimdir.
Heidegger’in tanrısı yoktur. Ereignis tanrının ötesindeki Tanrı’dır. O bütün varolanların, hatta bütün tanrısal varlıkların ötesindeki Varlık, ya da Varlık-olmayandır ki kendisi varolmaksızın ve varolan olmaksızın hem Varlığı, hem Varlık-olmayanı ve zamanın bütün boyutlarını bahşeder.
Ereignes Varlık ve zamanı görünmeye bırakarak kendisini geri çeken sırdır. O kendini geri tutarken ve geri tutmak suratiyle Varlığı vücuda gelme ve zamanı açılmış olanın alanı olarak tahsis eder.
Ereignes sadece birbirine ait olan varolanların birbirine ait olması değildir. O bu karşılıklı ait olmaya bırakma, ait olmanın karşılıklı olmasına izin vermedir. Onun anlamının ilk veçhesi ait olmayı öne çıkarıyorsa, ikincisi olmaya-bırakmayı vurgular.
Ereignes bir ve aynı şey olan iki şeydir. O birlikte –ait olmaya- bırakmadır, birbirine ait olan her şeyin birbirini sahiplenmesine izin verendir/vermedir ve o birbirine ait olanların birbirine ait olabildiği açık alanı, özgürlüğü verir. O gösterme olarak vücuda geliş ve gelmeyişin, görünmenin ve gözden kaybolmanın, mevcudiyet ya da mevcut olmayış içinde kalmanın olageldiği asli ve kökensel ait olmaya bırakmadır. O bütün bunların olagelmesine, sürüp gitmesine izin verir.
Martin Heidegger
Hazırlayan: Ahmet Aydoğan
Say Yayınları, 2008
Albert Hofstadter – Varlığın Hakikati
Albert Hofstadter – Varlığın Hakikati
Bir anlamda hakikat, bilgi aittir. Epistemolojik anlamda hakikat gerçekliğe, ya da olgusal doğruluğa kabaca uygunluktur.
Doğruluk ya da pratik hakikat teorik hakikatten daha geniş kapsamlı bir kategoridir.
Ontolojik anlamda hakikat, hakiki şeyin varlığına ait olan bir hakikattir.
…ondan varlığın hakikati olarak da söz edebiliriz.
Başka bir ifadeyle varlığın hakikati sadece varlık hakkında bir hakikate olduğu gibi sadece objesini göstermesi bakımından bir temsil-tasarımın hakikati olacaktır; dahası o kendisinde böyle bir teorik hakikatin bir unsurunu barındırır, çünkü anlam doğru biçimde gerçekliği temil eder.
Varlığın hakikati söz konusu varolanın gerçekliğine, sahihliğine, sahiciliğine ve edimselliğine dayanır.
Bir şey gerçek, sahici, sahih ve edimsel olduğu ölçüde onun hakikaten varolduğunu ve hakiki olduğunu hakiki biçimde söyleyebiliriz.
Tanrının isimlerinden biri hakikattir.
Martin Heidegger
Hazırlayan: Ahmet Aydoğan
Say Yayınları, 2008
Bir anlamda hakikat, bilgi aittir. Epistemolojik anlamda hakikat gerçekliğe, ya da olgusal doğruluğa kabaca uygunluktur.
Doğruluk ya da pratik hakikat teorik hakikatten daha geniş kapsamlı bir kategoridir.
Ontolojik anlamda hakikat, hakiki şeyin varlığına ait olan bir hakikattir.
…ondan varlığın hakikati olarak da söz edebiliriz.
Başka bir ifadeyle varlığın hakikati sadece varlık hakkında bir hakikate olduğu gibi sadece objesini göstermesi bakımından bir temsil-tasarımın hakikati olacaktır; dahası o kendisinde böyle bir teorik hakikatin bir unsurunu barındırır, çünkü anlam doğru biçimde gerçekliği temil eder.
Varlığın hakikati söz konusu varolanın gerçekliğine, sahihliğine, sahiciliğine ve edimselliğine dayanır.
Bir şey gerçek, sahici, sahih ve edimsel olduğu ölçüde onun hakikaten varolduğunu ve hakiki olduğunu hakiki biçimde söyleyebiliriz.
Tanrının isimlerinden biri hakikattir.
Martin Heidegger
Hazırlayan: Ahmet Aydoğan
Say Yayınları, 2008
2 Ekim 2011 Pazar
Ian McEwan – Cumartesi
Ian McEwan – Cumartesi
15 Şubat 2003, İngilizler için önemli bir gün çünkü, ülke tarihindeki en büyük protesto gösterilerinden biri yaşanıyor, Irak’ın işgaline karşı bir araya gelmiş olan çok sayıda savaş karşıtı gösterici bu tarihte başkent Londra’da toplanıp, gösteri yapıyor.
Ian McEwan, Cumartesi isimli romanında, 15 Şubat 2003 günü (Cumartesi günüdür) bir sinir cerrahının yaşadıklarını işliyor.
Romanın alt katmanlarını; 11 Eylül sendromu, terör ve savaş olarak sıralayalım.
Romanın baş karakteri Henry Perowne, branşında saygın ve başarılı bir sinir/beyin cerrahıdır. Sakin ve serin kanlı biridir Perowne; önemsemiyor, paniğe kapılmıyor, şaşkınlık geçirmiyor ve de düşlerle pek ilgilenmez, kızı Daisy’nin öneri ve yönlendirmeleriyle edebiyat eksiklerini telafi etmektedir(Daisy, şiirlerini kitaplaştırmış genç bir şairdir); Flaubert ve Tolstoy’un romanları hakkında fikir alış verişlerine tanık oluruz romanın ilerleyen bölümlerinde.
Romanın yazım sürecinde bir hastenede sinir cerrahisi hakkında araştırmalar yapmış olan McEwan, edindiği bilgi ve gözlemlerle karakterinin meslek yaşamını anlatırken, aşırıya kaçmadan, okuyucularına teknik bilgiler vermekten geri kalmıyor.
İyi bir iş, saygın bir kariyer, ev ve arabası olan Perowne, mutlu ailesiyle birlikte sosyo-ekonomik açıdan refah içindedir. McEwan, terör konulu romanında, karakterlerin “endişe”sini anlatırken(aynı endişeyi okuyucuya da hissettirmek için) inandırıcılığı arttırmak amacıyla nisbeten mutlu bir aileyi konu edinmiş.
Henry Perowne, cumartesi gününe çok erken saatte başlar; uykusu kaçmıştır. Pencere kenarında dururken gökyüzünde, alev almış/yanmakta olan bir uçağın yavaş yavaş alçalmakta olduğunu fark eder. Bu uçak sahnesinden itibaren yazar, terör düşüncesini işlemeye başlar; sinir cerrahının aklına gelen ilk olasılık, terör saldırısıdır. 11 Eylül 2001 tarihinden sonra Batı medeniyetinin özel gündemi haline gelen “hayat tarzına saldırı” gerçeği(!) McEwan’ın bu romanıyla birlikte edebiyat kurguları arasında kullanım değeri kazanıyor. İslam karşıtı düşünce ve görüşlerini bildiğimiz McEwan, kahramanın düşüncelerini İslam kaynaklı teröre odaklamıyor. McEwan, kendini politize ederek değerden düşürmüyor, “iyi bir romancı” olarak kalmaya devam ediyor.
Uykusu kaçmış olan Henry Perowne, haber başlıklarını takip edip, düşmekte olan uçağın motoru alev almış bir kargo uçağı olduğunu öğrenir, bu iyi bir haberdir zira terör saldırısı olma olasılığı Henry’nin kafasını fazlasıyla meşgul etmişti. Karısının(Rosalind) yanına dönen Henry, eşiyle sevişerek gerilimini üzerinden atar ve planlanmış günlük programını uygulamak üzere dışarıya çıkar. Cumartesi programında ilk olarak, yakın bir arkadaşıyla squash maçı yapmak vardır.
Şehir merkezi, göstericiler nedeniyle çok kalabalıktır, belli yollar göstericilerle ayrıldığı için ara sokakları kullanan Henry Perowne, yol boyunca terör ve terörün tehdir ettiği hayatlar üzerine düşünmektedir.
Romanın ilk sayfalarında anlatılan düşmekte olan uçak, kara bir gölge gibi romanın/günün tamamına yayılmıştır. Romanın yazım tekniğine dikkatlice bakıp; terör konusunu kabul edilebilir şekilde romanın içinde gündemde tutması, olay örgüsünü asıl temanın etrafında ustalıkla işlemesi bakımından McEwan’ı çok başarılı bulduğumuzu söyleyelim.
Romanın esas olayı burada başlıyor; Henry Perowne, şehir merkezinde küçük bir kaza geçiriyor. İçerisinde üç kişi bulunan bir otomobille çarpışıyor (hatalı olan Henry değil). Henry’nin arabasına çarpanlar onu soymaya çalışıyorlar. Saldırganlardan birinin hareketlerini inceleyen Henry, saldırganın mimiklerinde ve hareketerinde Huntington hastalığının belirtilerini tanımakta gecikmiyor. Kendisini soymaya çalışan Baxter’a hastalığının farkında olup olmadığını soruyor, Baxter’ın kafasını karıştırıyor. Dikkati dağılan saldırgan, soygundan vazgeçip Henry’yi bırakıyor.
Henry, uğradığı saldırıyla zihnini meşgul eder ancak yine de squash maçına gitmekten vazgeçmez. Sıkı bir maç yapar.
Maçtan sonra akşam yemeği için balık satın alır ve huzurevindeki annesini ziyarete gider. Annesinin yanından ayrılıp eve döner, yemek için hazırlıklar yapar. Akşam yemeği önemli; iki çocuğu ve kayınpederiyle birlikte bir arada bir yemek planlamışlardır.
Akşam yemeğinden önce kızı Daisy ile Irak savaşı odaklı fikir teatisinde bulunur. Terör, savaş modern dünyanın için boş hayatlarla dolu bireyleri hakkında devam eder bu sohbet/tartışma.
Romanın son dakika gölü burada geliyor; yemekten önce Baxter sahne alır; elinde bir bıçakla salonda belirir. Diğer bir arkadaşı da yanındadır.
Kayınpeder, Baxter’a, haklı olarak hakaret edince, yüzüne bir yumruk yer. Saldırganlar göründükleri kadar tehlikelidirler. Salon dolusu gerilim, Baxter’ın Daisy’nin soyunmasını istemesiyle tavan yapar. Giysilerini çıkaran Daisy çırılçıplak kalır. Durumu daha da karmaşık hale getiren, Daisy’nin gebe olmasıdır; kimsenin haberi yoktur kızın hamileliğinden, ancak Baxter yüzünden giysilerini çıkardıktan sonra karnındaki şişkinliği gören Hanry, kızının dört aylık hamile olduğunu düşünür (tahmininde yanılmaz).
Daisy soyunduktan sonra onunla konuşmaya devam eden Baxter, şiir yazdığını öğrendiği Daisy’den kendisine şiir okumasını ister.
Daisy, Matthew Arnold’ın bir şiirini okur. Ne olduysa; Baxter şiirden çok etkilenir. Baxter’ın dikkati dağılmışken Hanry şansını dener; Huntington hastalığının tedavisine yardımcı olabilecek bazı yeni tedavi yöntemleriyle ilgilendiğini ve hatta odasında bu yeni çalışmalarla ilgili raporlar olduğunu/bulunduğunu söyler. Baxter, sözü edilen raporları görmek ister, ikisi birlikte üst kata çıkarlar. Aşağıda yalnız kalan arkadaşı Baxter’ı terk eder, evden çıkıp gider.
Çarpılan kapının sesini duyan Baxter, alt kata dönmek ister, merdivenlerde Theo ile karşılaşır. Baxter merdivenlerden yuvarlanıp başını çarpar. Bilincini kaybeder. Saldırgan etkisiz hale gelir böylece.
Baxter hastaneye götürülür. Beyin hasarının tedavisi nedeniyle Henry acil servise çağrılır. Baxter’ın tedavisini/ameliyetını yapar ve evine geri döner. Bu çok uzun sürmüş olan günü karısıyla sevişerek tamamlar.
‘Cumartesi’, 11 Eylül romanları arasında sayılabilir, ne kadar kusursuz görünüyorsa da hayatın kırılganlığını hatırlatıyor okuyuculara.
Güvenlikli bir mesafeden seyredilen felaket. (s. 22)
Tanrıyı inkâr etmek bile manevi bir icraattır. (s. 23)
Hayat, hayat kurtarmaktan öte bir şey olmalı. (s. 33)
İdeal İslam devletinde, katı Şeriat yasaları altında, cerrahlara epey iş düşer. (s. 39)
Radikal İslamcılar nihilist sayılmazlar –onlar dünya üzerinde kusursuz bir toplum istiyorlar ki bu da İslam’dır. Bu insanlar lanetlenmiş bir geleneğe aitler.
…ütopyanın peşinden gidilirse sonunda her türlü aşırılığa izin verilir.
Eğer sonunda herkes sonsuza dek mutlu olacaksa şimdi bir ya da iki milyonu katletmek neden cinayet sayılsın ki? (s. 39)
Ne kadar büyük düşünürsen o kadar saçma görünür. (s. 40)
İstatistiksel olasılıklarla gerçekler aynı şey değildir. (s. 58)
Anımsamada güçlük çekmenin uyuşukluğuna karşı mücadele ederken bile unuttuğunuz şeyin ne olmadığını kesinlikle bilirsiniz. (s. 59)
Tutkuların geniş mekânlara ihtiyacı vardır. (s. 61)
Artık büyük fikirler yok. Dünya, eğer düzelecekse, küçük adımlarla düzelmeli. (s. 75)
Baxter. (s. 88)
İnsanın başarısının ve üstünlüğünün anahtarı, merhametinde seçici olmak. (s. 123)
Televizyon haberlerinin kendisini yerçekimi gibi çektiğini hissetmekte. Zamanımızın bir koşulu bu, dünyamızın ne halde olduğunu duyma ve çoğunluğa, endişe toplumuna katılma dürtüsü.
Herkes korkuyor bundan, ama kolektif düşüncede daha karanlık bir arzu da var, kendi kendini cezalandırmak için duyulan hastalık derecesinde bir arzu ve imansızca bir merak. (s. 169)
Çeviren: İlknur Özdemir
Yapı Kredi Yayınları, Şubat 2007
15 Şubat 2003, İngilizler için önemli bir gün çünkü, ülke tarihindeki en büyük protesto gösterilerinden biri yaşanıyor, Irak’ın işgaline karşı bir araya gelmiş olan çok sayıda savaş karşıtı gösterici bu tarihte başkent Londra’da toplanıp, gösteri yapıyor.
Ian McEwan, Cumartesi isimli romanında, 15 Şubat 2003 günü (Cumartesi günüdür) bir sinir cerrahının yaşadıklarını işliyor.
Romanın alt katmanlarını; 11 Eylül sendromu, terör ve savaş olarak sıralayalım.
Romanın baş karakteri Henry Perowne, branşında saygın ve başarılı bir sinir/beyin cerrahıdır. Sakin ve serin kanlı biridir Perowne; önemsemiyor, paniğe kapılmıyor, şaşkınlık geçirmiyor ve de düşlerle pek ilgilenmez, kızı Daisy’nin öneri ve yönlendirmeleriyle edebiyat eksiklerini telafi etmektedir(Daisy, şiirlerini kitaplaştırmış genç bir şairdir); Flaubert ve Tolstoy’un romanları hakkında fikir alış verişlerine tanık oluruz romanın ilerleyen bölümlerinde.
Romanın yazım sürecinde bir hastenede sinir cerrahisi hakkında araştırmalar yapmış olan McEwan, edindiği bilgi ve gözlemlerle karakterinin meslek yaşamını anlatırken, aşırıya kaçmadan, okuyucularına teknik bilgiler vermekten geri kalmıyor.
İyi bir iş, saygın bir kariyer, ev ve arabası olan Perowne, mutlu ailesiyle birlikte sosyo-ekonomik açıdan refah içindedir. McEwan, terör konulu romanında, karakterlerin “endişe”sini anlatırken(aynı endişeyi okuyucuya da hissettirmek için) inandırıcılığı arttırmak amacıyla nisbeten mutlu bir aileyi konu edinmiş.
Henry Perowne, cumartesi gününe çok erken saatte başlar; uykusu kaçmıştır. Pencere kenarında dururken gökyüzünde, alev almış/yanmakta olan bir uçağın yavaş yavaş alçalmakta olduğunu fark eder. Bu uçak sahnesinden itibaren yazar, terör düşüncesini işlemeye başlar; sinir cerrahının aklına gelen ilk olasılık, terör saldırısıdır. 11 Eylül 2001 tarihinden sonra Batı medeniyetinin özel gündemi haline gelen “hayat tarzına saldırı” gerçeği(!) McEwan’ın bu romanıyla birlikte edebiyat kurguları arasında kullanım değeri kazanıyor. İslam karşıtı düşünce ve görüşlerini bildiğimiz McEwan, kahramanın düşüncelerini İslam kaynaklı teröre odaklamıyor. McEwan, kendini politize ederek değerden düşürmüyor, “iyi bir romancı” olarak kalmaya devam ediyor.
Uykusu kaçmış olan Henry Perowne, haber başlıklarını takip edip, düşmekte olan uçağın motoru alev almış bir kargo uçağı olduğunu öğrenir, bu iyi bir haberdir zira terör saldırısı olma olasılığı Henry’nin kafasını fazlasıyla meşgul etmişti. Karısının(Rosalind) yanına dönen Henry, eşiyle sevişerek gerilimini üzerinden atar ve planlanmış günlük programını uygulamak üzere dışarıya çıkar. Cumartesi programında ilk olarak, yakın bir arkadaşıyla squash maçı yapmak vardır.
Şehir merkezi, göstericiler nedeniyle çok kalabalıktır, belli yollar göstericilerle ayrıldığı için ara sokakları kullanan Henry Perowne, yol boyunca terör ve terörün tehdir ettiği hayatlar üzerine düşünmektedir.
Romanın ilk sayfalarında anlatılan düşmekte olan uçak, kara bir gölge gibi romanın/günün tamamına yayılmıştır. Romanın yazım tekniğine dikkatlice bakıp; terör konusunu kabul edilebilir şekilde romanın içinde gündemde tutması, olay örgüsünü asıl temanın etrafında ustalıkla işlemesi bakımından McEwan’ı çok başarılı bulduğumuzu söyleyelim.
Romanın esas olayı burada başlıyor; Henry Perowne, şehir merkezinde küçük bir kaza geçiriyor. İçerisinde üç kişi bulunan bir otomobille çarpışıyor (hatalı olan Henry değil). Henry’nin arabasına çarpanlar onu soymaya çalışıyorlar. Saldırganlardan birinin hareketlerini inceleyen Henry, saldırganın mimiklerinde ve hareketerinde Huntington hastalığının belirtilerini tanımakta gecikmiyor. Kendisini soymaya çalışan Baxter’a hastalığının farkında olup olmadığını soruyor, Baxter’ın kafasını karıştırıyor. Dikkati dağılan saldırgan, soygundan vazgeçip Henry’yi bırakıyor.
Henry, uğradığı saldırıyla zihnini meşgul eder ancak yine de squash maçına gitmekten vazgeçmez. Sıkı bir maç yapar.
Maçtan sonra akşam yemeği için balık satın alır ve huzurevindeki annesini ziyarete gider. Annesinin yanından ayrılıp eve döner, yemek için hazırlıklar yapar. Akşam yemeği önemli; iki çocuğu ve kayınpederiyle birlikte bir arada bir yemek planlamışlardır.
Akşam yemeğinden önce kızı Daisy ile Irak savaşı odaklı fikir teatisinde bulunur. Terör, savaş modern dünyanın için boş hayatlarla dolu bireyleri hakkında devam eder bu sohbet/tartışma.
Romanın son dakika gölü burada geliyor; yemekten önce Baxter sahne alır; elinde bir bıçakla salonda belirir. Diğer bir arkadaşı da yanındadır.
Kayınpeder, Baxter’a, haklı olarak hakaret edince, yüzüne bir yumruk yer. Saldırganlar göründükleri kadar tehlikelidirler. Salon dolusu gerilim, Baxter’ın Daisy’nin soyunmasını istemesiyle tavan yapar. Giysilerini çıkaran Daisy çırılçıplak kalır. Durumu daha da karmaşık hale getiren, Daisy’nin gebe olmasıdır; kimsenin haberi yoktur kızın hamileliğinden, ancak Baxter yüzünden giysilerini çıkardıktan sonra karnındaki şişkinliği gören Hanry, kızının dört aylık hamile olduğunu düşünür (tahmininde yanılmaz).
Daisy soyunduktan sonra onunla konuşmaya devam eden Baxter, şiir yazdığını öğrendiği Daisy’den kendisine şiir okumasını ister.
Daisy, Matthew Arnold’ın bir şiirini okur. Ne olduysa; Baxter şiirden çok etkilenir. Baxter’ın dikkati dağılmışken Hanry şansını dener; Huntington hastalığının tedavisine yardımcı olabilecek bazı yeni tedavi yöntemleriyle ilgilendiğini ve hatta odasında bu yeni çalışmalarla ilgili raporlar olduğunu/bulunduğunu söyler. Baxter, sözü edilen raporları görmek ister, ikisi birlikte üst kata çıkarlar. Aşağıda yalnız kalan arkadaşı Baxter’ı terk eder, evden çıkıp gider.
Çarpılan kapının sesini duyan Baxter, alt kata dönmek ister, merdivenlerde Theo ile karşılaşır. Baxter merdivenlerden yuvarlanıp başını çarpar. Bilincini kaybeder. Saldırgan etkisiz hale gelir böylece.
Baxter hastaneye götürülür. Beyin hasarının tedavisi nedeniyle Henry acil servise çağrılır. Baxter’ın tedavisini/ameliyetını yapar ve evine geri döner. Bu çok uzun sürmüş olan günü karısıyla sevişerek tamamlar.
‘Cumartesi’, 11 Eylül romanları arasında sayılabilir, ne kadar kusursuz görünüyorsa da hayatın kırılganlığını hatırlatıyor okuyuculara.
Güvenlikli bir mesafeden seyredilen felaket. (s. 22)
Tanrıyı inkâr etmek bile manevi bir icraattır. (s. 23)
Hayat, hayat kurtarmaktan öte bir şey olmalı. (s. 33)
İdeal İslam devletinde, katı Şeriat yasaları altında, cerrahlara epey iş düşer. (s. 39)
Radikal İslamcılar nihilist sayılmazlar –onlar dünya üzerinde kusursuz bir toplum istiyorlar ki bu da İslam’dır. Bu insanlar lanetlenmiş bir geleneğe aitler.
…ütopyanın peşinden gidilirse sonunda her türlü aşırılığa izin verilir.
Eğer sonunda herkes sonsuza dek mutlu olacaksa şimdi bir ya da iki milyonu katletmek neden cinayet sayılsın ki? (s. 39)
Ne kadar büyük düşünürsen o kadar saçma görünür. (s. 40)
İstatistiksel olasılıklarla gerçekler aynı şey değildir. (s. 58)
Anımsamada güçlük çekmenin uyuşukluğuna karşı mücadele ederken bile unuttuğunuz şeyin ne olmadığını kesinlikle bilirsiniz. (s. 59)
Tutkuların geniş mekânlara ihtiyacı vardır. (s. 61)
Artık büyük fikirler yok. Dünya, eğer düzelecekse, küçük adımlarla düzelmeli. (s. 75)
Baxter. (s. 88)
İnsanın başarısının ve üstünlüğünün anahtarı, merhametinde seçici olmak. (s. 123)
Televizyon haberlerinin kendisini yerçekimi gibi çektiğini hissetmekte. Zamanımızın bir koşulu bu, dünyamızın ne halde olduğunu duyma ve çoğunluğa, endişe toplumuna katılma dürtüsü.
Herkes korkuyor bundan, ama kolektif düşüncede daha karanlık bir arzu da var, kendi kendini cezalandırmak için duyulan hastalık derecesinde bir arzu ve imansızca bir merak. (s. 169)
Çeviren: İlknur Özdemir
Yapı Kredi Yayınları, Şubat 2007
30 Eylül 2011 Cuma
Uwe Porksen – Plastik Kelimeler
Uwe Porksen – Plastik Kelimeler
Modern Dilin Zulmü
Günlük dilin matematikleştirilmesi ifadesi, günlük dilin gerçekten matematiğin diline yakınlaştığını ortaya koyarken, ilk anda kendisinden beklenilen, açık, kesin, mantıklı ve kolayca anlaşılabilen bir dil olma özelliğini yitirdiğine, yani tahlikeli bir alan karışmasına işaret ediyor.
Esas itibariyle bilim, değiştirilmiş olarak dilin içinde yerini almış vaziyette, bir piç gibi; genellikle şüphe uyandıran, doktriner, ele geçirici. Günlük dilde ortaya çıktığında matematiğin çarpıtılmış olması gibi, günlük dil de matematikleştirildiğinde çarpıtılır.
Dil, gerçekliği geçersiz hale getirdiğinde aslında onu gerçekdışı yapmış oluyor. Çünkü, hayal ürünü ve boş sözler bile gerçekleşebiliyorlar; işte o zaman gerçeklik korkunç hale geliyor.
İsim, bir tanımlama değildir, bilakis hafıza için bir tutamaktır, isim sadece isimlendirilen şeyin zihindeki konumunu kısmen belirler.
Günlük dilin bilimselleştirilmesi bu kelimeler örneği üzerinde düşünüldüğünde, sömürgeleştirmenin bir şekli gibi gözüküyor.
Tarih, sistematik olarak doğaya dönüştürülmüştür.
Ulus devlet, dilleri kendi topraklarında yeknesaklaştırdıktan ve standartlaştırdıktan sonra, artık onları küçük bir kodun yardımıyla küresel planda şekillendiriyor.
İnsan kendini dille tanıtamaz oldu, sonuç olarak kendini gerçekten ifade edemez hale geldi.
Enformasyon, insanın sürekli kaçırdığı bir şeydir.
Enformasyon, Latince’den alınmış yabancı kökenli yerleşik bir kelimedir. Klasik Latince’de ‘informatio’, ‘ders öğretim, öğretme’ veya ‘simge ve tasavvur’ anlamlarına gelir. Fiil olan ‘informare’ de aynı geniş anlam çeşitliliğine sahiptir. Ortaçağ Latincesi’nde bunlara ‘keşif’i ‘inceleme’, ‘araştırma’ anlamları dahil olur.
Günlük dildeki bilimsel kelimeler artık bilimsel kelimeler değillerdir.
Şekilsiz plastik kelimelerin kullanıcısı olan kişi, bu kelimelerin daha çok kölesidir. Onları kontrol etme imkânı yoktur, sadece onlardaki kapsamlı geniş alanı her yönüyle görme imkânı vardır. Kelimenin, bir sosyal işlevi ve bir alanı vardır. Bir de fiziki olarak günlük dilde her şeyden önce görkemli bir alanı vardır.
Enformasyon çağında insan, bilgiye muhtaç olan bir varlıktır.
Uzak yakına geldiğinde, yakın uzaklaşıyor veya siliniyor. Hayalet gerçek olduğunda, gerçek hayalileşiyor.
Sağlık, her şeyden önce kendisine ait olmayan bir erdemdir; bu eksikliğin gündelik bilincimize dahil edilişi ve bu yüzden bizlerin sürekli olarak hastalıklarımızdan konuşuyor olmamız uygarlığımızın en yeni başarılarındandır.
Ölçü çıtası bizlere kabul ettirildiği andan itibaren kendimizi müşteriye dönüştürebiliriz. Artık hiç kimse sağlıklı değildir.
Üç kolonizatör (bilim ve teknik, ekonomi, yönetim) bu dünyayı birbirlerinden bağımsız olarak elde etmiyorlar, onlar birbirlerine nüfuz ediyorlar. Profesyonellik onların bağlantısını sağlar, uzmanlar organlarıdır.
Dünya bir merdivendir. Onun gözlemevi de en üst basamakta duranın egoistçe bakışıdır.
Soyut dil, dünyayı planlanabilir yapıyor, adeta tasviye ediyor, çizim tahtası gibi kullanılmasını mümkün kılıyor.
Sayut dil aynı zamanda gerçekliğin üzerini örtmeye hizmet ediyor. İnsanların geleceğiyle ilgili hayal gücünün çalışmasını engelliyor. Dolayısıyla onların yaşadıklarıyla ve hissettikleriyle, hayat hikâyeleriyle hiç ilgilenmiyor.
Günlük dil, gittikçe matematikleştiriliyor.
Bilgisayar hadisenin mantıki ifadesidir ve onu tamamlar.
Plastik kelimeler yüksek soyutlama derecesiyle öne çıkarlar. Bu soyut dil tekdüze derli toplu mekânlar yaratıyor ve bireysel bakışı yok ediyor. Matematik en soyut sanattır.
İletişim gibi kelimelerin tarihsel boyutu yoktur, onlarda hiçbir şey yerel ve sosyal bir boyuta işaret etmez. Düzdürler (sığ/basit) ve tadları hiçbir şeye benzemez.
…plastik kelimeler (…) şunu söylüyorlar; sanuçta her şey aynıdır.
Enformasyon iletişimdir. İletişim mübadeledir. Mübadele bir ilişkidir. İlişki bir süreçtir.
Bilim icat eder, teknik istifade eder, insan ise uyar, ayak uydurur.
Bu böyledir maalesef…
Çeviren: Tacettin Şimşek
Açılım Kitap, 2011
Modern Dilin Zulmü
Günlük dilin matematikleştirilmesi ifadesi, günlük dilin gerçekten matematiğin diline yakınlaştığını ortaya koyarken, ilk anda kendisinden beklenilen, açık, kesin, mantıklı ve kolayca anlaşılabilen bir dil olma özelliğini yitirdiğine, yani tahlikeli bir alan karışmasına işaret ediyor.
Esas itibariyle bilim, değiştirilmiş olarak dilin içinde yerini almış vaziyette, bir piç gibi; genellikle şüphe uyandıran, doktriner, ele geçirici. Günlük dilde ortaya çıktığında matematiğin çarpıtılmış olması gibi, günlük dil de matematikleştirildiğinde çarpıtılır.
Dil, gerçekliği geçersiz hale getirdiğinde aslında onu gerçekdışı yapmış oluyor. Çünkü, hayal ürünü ve boş sözler bile gerçekleşebiliyorlar; işte o zaman gerçeklik korkunç hale geliyor.
İsim, bir tanımlama değildir, bilakis hafıza için bir tutamaktır, isim sadece isimlendirilen şeyin zihindeki konumunu kısmen belirler.
Günlük dilin bilimselleştirilmesi bu kelimeler örneği üzerinde düşünüldüğünde, sömürgeleştirmenin bir şekli gibi gözüküyor.
Tarih, sistematik olarak doğaya dönüştürülmüştür.
Ulus devlet, dilleri kendi topraklarında yeknesaklaştırdıktan ve standartlaştırdıktan sonra, artık onları küçük bir kodun yardımıyla küresel planda şekillendiriyor.
İnsan kendini dille tanıtamaz oldu, sonuç olarak kendini gerçekten ifade edemez hale geldi.
Enformasyon, insanın sürekli kaçırdığı bir şeydir.
Enformasyon, Latince’den alınmış yabancı kökenli yerleşik bir kelimedir. Klasik Latince’de ‘informatio’, ‘ders öğretim, öğretme’ veya ‘simge ve tasavvur’ anlamlarına gelir. Fiil olan ‘informare’ de aynı geniş anlam çeşitliliğine sahiptir. Ortaçağ Latincesi’nde bunlara ‘keşif’i ‘inceleme’, ‘araştırma’ anlamları dahil olur.
Günlük dildeki bilimsel kelimeler artık bilimsel kelimeler değillerdir.
Şekilsiz plastik kelimelerin kullanıcısı olan kişi, bu kelimelerin daha çok kölesidir. Onları kontrol etme imkânı yoktur, sadece onlardaki kapsamlı geniş alanı her yönüyle görme imkânı vardır. Kelimenin, bir sosyal işlevi ve bir alanı vardır. Bir de fiziki olarak günlük dilde her şeyden önce görkemli bir alanı vardır.
Enformasyon çağında insan, bilgiye muhtaç olan bir varlıktır.
Uzak yakına geldiğinde, yakın uzaklaşıyor veya siliniyor. Hayalet gerçek olduğunda, gerçek hayalileşiyor.
Sağlık, her şeyden önce kendisine ait olmayan bir erdemdir; bu eksikliğin gündelik bilincimize dahil edilişi ve bu yüzden bizlerin sürekli olarak hastalıklarımızdan konuşuyor olmamız uygarlığımızın en yeni başarılarındandır.
Ölçü çıtası bizlere kabul ettirildiği andan itibaren kendimizi müşteriye dönüştürebiliriz. Artık hiç kimse sağlıklı değildir.
Üç kolonizatör (bilim ve teknik, ekonomi, yönetim) bu dünyayı birbirlerinden bağımsız olarak elde etmiyorlar, onlar birbirlerine nüfuz ediyorlar. Profesyonellik onların bağlantısını sağlar, uzmanlar organlarıdır.
Dünya bir merdivendir. Onun gözlemevi de en üst basamakta duranın egoistçe bakışıdır.
Soyut dil, dünyayı planlanabilir yapıyor, adeta tasviye ediyor, çizim tahtası gibi kullanılmasını mümkün kılıyor.
Sayut dil aynı zamanda gerçekliğin üzerini örtmeye hizmet ediyor. İnsanların geleceğiyle ilgili hayal gücünün çalışmasını engelliyor. Dolayısıyla onların yaşadıklarıyla ve hissettikleriyle, hayat hikâyeleriyle hiç ilgilenmiyor.
Günlük dil, gittikçe matematikleştiriliyor.
Bilgisayar hadisenin mantıki ifadesidir ve onu tamamlar.
Plastik kelimeler yüksek soyutlama derecesiyle öne çıkarlar. Bu soyut dil tekdüze derli toplu mekânlar yaratıyor ve bireysel bakışı yok ediyor. Matematik en soyut sanattır.
İletişim gibi kelimelerin tarihsel boyutu yoktur, onlarda hiçbir şey yerel ve sosyal bir boyuta işaret etmez. Düzdürler (sığ/basit) ve tadları hiçbir şeye benzemez.
…plastik kelimeler (…) şunu söylüyorlar; sanuçta her şey aynıdır.
Enformasyon iletişimdir. İletişim mübadeledir. Mübadele bir ilişkidir. İlişki bir süreçtir.
Bilim icat eder, teknik istifade eder, insan ise uyar, ayak uydurur.
Bu böyledir maalesef…
Çeviren: Tacettin Şimşek
Açılım Kitap, 2011
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

