14 Mart 2012 Çarşamba

Amin Maalouf – Semerkant

Amin Maalouf – Semerkant

Roman, 11 yüzyılın tanınmış âlimi Ömer Hayyam’ın (görmek istediği) Semerkant yolculuğuyla başlar. Semerkant’ta tanıştığı bir Kadı’nın tavsiyesiyle şiirlerini bir kitapa toplamaya azmeder. Şairane ve bilge tavırları onu devletin en üst kademelerine kadar yükseltir. Dönemin Büyük Veziri Nizamülmülk’ün Divan’ında görevlendirilir. Tanıştığı herkesin takdirini toplar, dost edindikleri arasında Hasan Sabbah’da vardır.
Nizamülmülk’ün verdiği bir görev için Vezir’e, Hasan Sabbah’ı önerir. Hasan Sabbah bu sayede sarayda çalışmaya başlar. Hasan Sabbah, zaman içinda Sultan (Melikşah) ile Vezir’in arasını bozmaya/açmaya çalışır. Büyük Vezir bu oyuna gelmez; Hasan Sabbah’ı zor bir duruma düşürür. Sultan tarafından ölüm emri verilen Hasan Sabbah'ın cezası, Ömer Hayyam’ın ricasıyla hafifletilerek sürgün olarak değiştirilir.
Hasan Sabbah’ın Büyük Selçuklu Devleti’ni içten içe zayıflatacak olan faaliyetleri bundan sonra başlar.
Ömer Hayyam, eserini yazmaya, Hasan Sabbah ise terör ve katliamlara devam eder...

Kitabın ikinci bölümünde 19. Yüzyılın son yıllarında, Benjamin Omer adlı bir Ömer Hayyam hayranı, Hayyam’ın eserinin izini sürmektedir.

(Notlar)

Atlantik’in dibinde bir kitap var. Anlatacağım işte onun öyküsü.
Titanic gemisi battığında, en ünlü kurbanlarından biri de, Ömer Hayyam’ın Rubaiyat’ının elyazması tek örneği idi.
Onu, doğduğu Asya topraklarından söküp alan ben değil miyim? Ben, Benjamin O. Lesage
Bin yıllık güzergahını değiştiren, çağımın küstahlığı değilse, nedir? (s. 9)

Bu uzun Cabir
İbn-i Sina, Cabir’i kendi halefi sayar.
“Bu adam bir sarhoş, bir zındık, bir feylosof!”

Söylendiği gibi bir zındık mısın?
Bir’in iki olduğunu asla söylemedim.
Ben, imanı Yargı korkusu, duası da secde etmek olanlardan değilim. Nasıl mı dua ederim? Güle bakarım… yaratılışın güzelliğine hayran kalırım…
Yüce Tanrı sana… en değerli şeyi vermiş: Zekâ, belagat, sağlık, güzellik, öğrenmek arzusu… (s. 20)

(Ebu Tahir) “Bu kitabı sakla” (s. 21)

Bir kadıya yapılacak en güzel övgü, onun meziyetlerini saymak değildir, sorumlu olduğu, yönettiği kişilerin dürüstlüğüdür. (s. 23)

Efendimiz hep aynı şeyleri duymaktan bıktığını söylüyor. Başka söyleyecek şeyi olmayan çekilsin. (s. 29)

Cihan peçesini kapatmadan önce daha da yükseltmiş ve bir bakış fırlatmıştı. Ömer, bu bakışı yakaladı, içine çekti ve orada kalmasını istedi. Kalabalığın kavrayamayacağı bu kısacık an, bir sevgili için upuzun bir sonsuzluktu. (s. 30)

Zamanın iki yüzü, iki boyutu var. Uzunluğu güneşe, genişliği tutkulara uyarlanmış. (s. 31)

Tuğrul Bey, Halifeden kızı Seyyide Hatun’un elini isteyince…
“Şu Türk, yurdundan yeni fırlamış! Daha düne kadar ataları, bilmem hangi puta tapan ve bayraklarına domuz resmi koyduranlardan gelme şu Türk! Bir halifenin, soyluların soylusu bir adamın kızını nasıl ister?” (s. 40)

Sultan buyurdu ki:
“Ellerinden imparatorluklarını alıyorum. Razı geliyorlar. … Sarayını, kendini, haremini koruman için yalvarıyor. Ama iş kızını istemeye geldiğinde, isyan edip, onurunu korumak istediğini söylüyor. Uğruna savaşmak istediği tek yer, bir bakirenin kıçı mı?”
Git söyle, bu kızı alacağım. (s. 42)

Harzemli Yusuf, bir günde Maverahünnehir’in kahramanı haline gelmişti.
Bunca sıkıntıya sebep olan Yusuf’u merak ettiği için, onu Sultanın huzuruna çıkardılar. (s. 46)

Yusuf
Giysileri arasında saklı duran hançerini Sultan’a sapladı.
Alp Arslan dört gün, dört gece can çekişti. (s. 47)
Semerkant’ta savaş önlendiği için bayram edilmekteydi. (s. 48)

(Ömer Hayyam) Hayatımın paylaşmak istemez misin?
(Cihan) Hayatını paylaşmak mı? Paylaşacak bir şey yok! (s. 54)

Ali Sabbah’ın oğlu Hasan. Kum doğumlu, Rey’de öğrenci, İsfahan yolcusu. (s. 57)

İsfahan, nısf-ı Cihan! Yani: İsfahan, dünyanın yarısı. (s. 60)

(Nizam) “Seni bekliyordum” dedi.
Seni dinlemek istiyorum.

En büyük emelim bir rasathane kurmaktır.
Senden çok hassas bir görev yapmanı isteyeceğim.
Seni Sahib-i Haber olarak atayacağım.
Şu ya da bu eyaletin kadısı ya da valisi, yoksulun sırtında küpünü dolduruyor mu diye nasıl bileceğiz? Adamlarımız aracılığı ile! Çünkü zarara uğrayanlar korkularından şikâyet edemezler. (s. 64)

Binli yılların başında çağı etkilemiş üç İranlı vardır: Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah.
Bu üç adam ilk kez İsfahan’da Büyük Vezir’in Divanında buluşmuştur. (s. 66)

Hasan Sabbah, Büyük Vezir’in vazgeçemediği yardımcılarından biri oluverdi. (s. 67)

(Alpaslan) Dört bir yana muhbir yerleştirecek olursan, sana sadık olan gerçek dostların bundan kuşkulanmayacak, düşmanların ise tetikte, önlemlerini almış olacaklardır. Zaman geçtikçe, muhbirleri etkilemeye çalışacaklar, gün gelecek dostlarının aleyhine, düşmanlarının lehine raporlar almaya başlayacaksın. İyi olsunlar, kötü olsunlar, sözler birer ok gibidirler. Bir kaçını bir arada firlattın mı, birisi mutlaka hedefi bulur. Sonunda, kalbini dostlara kapatır, düşmanlarına açarsın. Yanına gelip kurulanlar, düşmanların olur. O zaman gücünden geriye ne kalır.

Hasan, Sultan’ın vezirden nefret etmesi için elinden geleni yapmaktaydı. (s. 68)

Sadakat, yalancı ağızlardaki kadar doğru olamaz. (s. 69)

Askerlerine onu tutuklamalarını söylemiş ve anında idamını emretmişti.
Ömer ilk kez söz aldı:
Efendimiz merhamet etsinler.
Hasan Sabbah sürgün edilecek ve ömrünün sonuna kadar uzak beldelerden birinde yaşayacaktır. (s. 75)

(Ömer Hayyam) “Öç almaya mı geldin?”
(Hasan Sabbah) “Ben kişisel bir öç peşinde değilim, benim peşinde olduğum, Türk egemenliğini yıkmak!” (s. 82)

Öğretecek hoca olmadıkça din işe yaramaz.
Bizler Allah’tan başka Tanrı yoktur derken, hemen ardından Muhammed O’nun Resulüdür diye ekliyoruz. Neden? Çünkü Tek bir Tanrı var derken, kaynağını belirtmeyecek olursak yani bir gerçeği bize öğretenin adını vermezsek, anlamı kalmaz. (s. 85)

Onlara Batınî deniliyordu, yani gizli işlerin adamları!
Katliam, karşılıklı öldürme eylemleri, her kentte, her kasabada, her köyde cereyan ediyor ve Selçukluların barış düzeni aşınmaya yüz tutuyordu. (s. 87)

Hasan Sabbah’ın hayatını Hoca Ömer kurtardı. Onu öldürmemizi engelledi. Şimdi bizi öldürmesini engelleyebilecek mi bakalım?

Selçuklu bayrağının Semerkant üzerinde dalgalanmasının zamanı geldi. (s. 89)

1089 ilkbaharında, ikiyüz elli bin kişilik bir ordu
Önce Buhara’yı ele geçirdi sonra Semerkant’a yöneldi.
Savaş iki hafta bütün şiddetiyle devam etti.
Sadece Hasan, kaçmayı başardı.
Kazanan Nizam oldu.
Hasan Sabbah
Bu yenilgiden önemli bir ders çıkarttı.
İnsanlığın o güne kadar tanıdığı en korkunç terör örgütünü kurdu. Bu örgüte Haşhaşiler Tarikatı denildi. (s. 92)

Alamut. Kaya üzerinde bir kale. Altı bin ayak yükseklikte.
Yerli deyişe göre Alamut: “Kartal Yuvasıé demek. (s. 93)

Sultan, Nizam’a
Bilesin ki bundan böyle, gerekli kararları verme hakkı bana aittir.
Nizam
Külahının kaderi, benim hokkamın kaderine bağlıdır. (s. 95)

(Nizam’a) Sultan’dan kırk gün önce öleceksin. (s. 99)

Selçuklu İmparatorluğu, dünyanın en güçlü devleti olduğu dönemde, bir kadın iktidarı eline alma cüretini gösterebilmişti.
Bizde savaşan erkeklerdir, ama kime karşı savaşacakalrını kadınlar söyler.
Melikşah… huzuru Terken’in kollarında bulurdu. (s. 100)

Nizam, elin hareket ettiğini gördüğü anda, hançer giysisini, etini delip ciğerine saplandı.
Ölmek, öldürmekten önemlidir. (s. 103)

Öcü alınmadıkça ağlamayın.
Melikşah’ın tutumu garipti
İş toplantıları kesiliverdi, günler cirit ve av, geceler içki alemleri ile geçmeye başladı. (s. 106)

18 Kasım 1092 günü, Melikşah öldü.
Alelacele, bir yolun kenarına gömülüverdi.
Terken, çevresi kuşatılan İsfahan’a çekilmek zorunda kalmıştı. (s. 108)

Kendini savunurken hilelere başvurmuştu. (s. 110)

(Vartan) “Seni öldürme görevi bana verildi.” (s. 115)

Hayyam, 1114 yılında Horasan’ın başkenti Merv’dedir. (s. 121)

Sultanlar ve Halifeler bile kendilerini savunmaktan vazgeçtiler. Hasan sana bir haber ya da bir hançer göndermek isterse, emin ol sana ulaşır. (s. 123)

“Kitabın senden önce Alamut’un yolunu tuttu.”

(Hayyam) gözlerini bir daha açmadı. 4 Aralık 1131 idi. Seksen dört yaşındaydı. (s. 127)

“Ayağa kalk, uyumak için
Önümüzde sonsuzluk var!

1870 yılında, Hayyam modası daha henüz başlamıştı.
Onbeş yaşımdayken onun hakkında ne varsa okumaya koyuldum. (s. 140/141)

Eski kıtaya 1895 yılında, yaz sonunda gittim. Büyükbabam, beni ölmeden önce son bir kez görmek istiyordu. (s. 142)

“Gel sana kuzenim Henri’yi tanıtayım.
Victor Henri de Rochefort-Luçay, demokrasilerde tanınan adıyla Henri Rochefort. (s. 143)

Olağanüstü birini tanımıştım. (söz konusu kişi Cemaleddin Afganî’dir) (s. 145)

Önem verdiği birkaç kitap gösterdi. “Semerkant Elyazması” (s. 146)

İran Şahı 1889’da sergi için Avrupa’ya geldiğinde, Cemaleddin’e İran’a dönmesini önerdi. (s. 147)

(Rubaiyat) “ne zaman elinize geçti?”
“On dört yıl önce” .. ben bir gezgin feylosoftum. Yükümlü olmamak için evlenmemiştim. O adamın beni adım adım izlemesini istemiyordum. Her şeyi, dükkânını, aileni, pis bir para işi için terk etmeye değer mi? diye sordum. Yüzünü astı, dışarı çıktı. Altı ay sonra tekrar geldi.
Şu kitaba bak. Kaç para eder dersin?
Hayyam’ın gerçek kitabı. Paha biçilemez.
Öyleyse senin olsun, dedi. Sana, Mirza’nın parasını geri almak için değil, onuruna yeniden sahip olmak için geldiğini hatırlatır. (s. 154)

Mirza Rıza’ya Üstad’ın mektubunu verdim.

Mirza Rıza, Şahı öldürdü. Üzerinde Cemaleddin’in mektubunu bulmuşlar. İçinde senin de adın geçiyor. (s. 165)

Bu noktadan sonra, kaçış yolunda yaşananlar anlatılıyor.
İran, o dönemde siyasi çalkantılar içinde sarsılıyor. Maalouf, Benjamin’in kaçışıyla birlikte dönemin siyasi gündemini de romana dahil ediyor.


Çeviren: Esin Talu Çelikkan
Yapı Kredi Yayınları, 4. Baskı, Mart 1997

Jacques Attali – Uyanmışlar Tarikatı

Jacques Attali – Uyanmışlar Tarikatı

Romanın kahramanları
Muhammed İbn Rüşd, (Averroes)
Musa bin Meymun, (Maimonide)
Her ikisi de terk ettikleri Kurtuba ve Fas arasında yaşadılar (1149 – 1165)

…hayattaki ve kahramanlarımızın eserindekilerin hepsi bize, onların halihazırdabin yılı aşan bir tarikatın, olağanüstü bir sırrını bildiklerini düşündürmektedir.

Şehir (Kurtuba) … Lizbon’u ele geçiren Portekiz Kralı I. Alfonso’nun Hıristiyan orduları tarafından kuşatıldı. Emir, Muvahidler’den yardım istedi.
İlk şüpheler, boğazı geçen muvahid ordularının Lisane limanını ele geçirip, onları çiçeklerle karşılayan Yahudileri ve Hıristiyanları zorla Müslümanlaştırmalarıyla ortaya çıktı. (s. 14)

Lisane’nın alınmasından birkaç hafta ve ilkbaharın başlangıcına işaret eden büyük eğlencelerden üç gün sonra, Kurtuba etrafındaki kuşatma halen devam ederken, şehir korkunç bir sarsıntı ile sallandı.

Sarsıntı, dünyanın en büyük camiisini temelleri üzerinde sallanmıştı. Bin on üç tane direğin elli yedi tanesi çatlamış, on dokuz sahanlıktan üçü kısmen çökmüş, minarelerinden birinin merdiveni yıkılmıştı.

…bir araya gelen şehrin ileri gelen din adamları (büyük kadı İbn Rüşd, baş papaz Diego de Santa Maria ve büyük haham Moşe ibn İshak ibn Meymun), kurbanların Tanrı’nın Cennetine gitmeleri için hep birlikte dua etmelerini istemişlerdi.
…bazı rahipler ve birkaç imam, birlikte yapılan bu anma törenlerinin yerinde olmadığına dair dedikoduyu yaymışlardı: Onlara göre, sarsıntıya, yaptıkları büyülerle Yahudiler neden olmuşlardı. Büyük En Hor Sinagogu’nun felaketten hiçbir şekilde zarar görmemesini ve Yahudi mahallesinde hiçbir evin yıkılmamış olmasını bunun delili olarak görüyorlardı.
…sinagogun hahamı Bar Koçba’nın felaketten önceki gün cemaatinden geceyi dışarıda geçirmelerini istediğini söylüyordu. (s. 15/16)

(Meymun) Biz sadece zihnen Tanrı’yla birlikte olduğumuz zaman kendi evimizdeyiz. Bu yeryüzünde hiçbir yerde barış içinde olamayacağız. Bunu ne zaman unutsak, felaket geliyor ve onu bize hatırlatıyor. (s. 26/27)

Hıristiyanların yanında yaşamak, putperestlikle ve sihirle lekelenmiş bir dünyaya yerleşmeyi de beraberinde getirecektir. O halde biz, İslam topraklarında kalmalıyız. (s. 48)

…en büyük kötülüğü yapacağız: Mezarlarımızı bırakarak çekip gideceğiz. (s. 52)

Şehir (Tuleytula) Avrupa demircilerinin başkenti haline geldi (11 ve 12. Yüzyıl).
…demircilerin büyücü için gelmelerinden sonra şehir de her çeşit büyücülüğün merkezine dönüştü. (s. 60)

Keşfetmeden önce öğrenmek gerekir.

İnsan olmanın amacı Yunanlılar için, zihnen olgunlaşmak, sonsuzluğa geçebilmek. (s. 67)

Hindistan’dan gelen fikirlerden şüphesiz onlar da esinlendiler. Onlar buna “Kabbale” diyorlar. (s. 73)

Tanrı’ya en iyi yol  /sağduyu

“Her halükarda o (Aristoteles), İncil’i tanımıştı, bundan eminim! Yaratılış kesinlikle onun Fizik’ine ilham kaynağı oldu. Ezekhiel’in ilahi arabası, bir ihtimal onun Metafizik’inin merkezinde bulunuyor. (s. 104)

Aristo gibi düşünüyorum; dokunmak, duyguların en utanç verici olanı. (s. 125)

Sadece alçak gönüllülükle hayatta kalabilirsin; alçak gönüllülük, kibirin kaderini; insanoğlunun korkunç kibirini yenmeyi sağlayacak tek şey. (s. 137)

Bilesin ki arkadaşın olduğunu söyleyenlerin hepsi arkadaşın değil, onlar sen onlara yararlı olduğun sürece arkadaşın olacaklar. (s. 183)

İlk soru: Size göre, tek Tanrılı üç dini birbirine muhalif eden nedir?

İkinci soru: Kâinatı ne yok edebilir?
-Eğer Tanrı, onu düşünmeyi bırakırsa kainat kaybolur.

İbn Rüşd, Seville’deki hakimlik görevine başladı. İbn Tufeyl’in yardımcısı oldu.
Birkaç yıl sonra ansızın Kurtuba’ya geldi.


Çeviren: İlhan Güllü
Truva Yayınları, Aralık 2005

Fyodor Dostoyevski – Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları

Fyodor Dostoyevski – Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları

(Saul Bellow’un Önsöz’ü)
…hatırlarımıza gerçekte oldukları biçimleriyle, yani kulağa hoş gelsin diye değiştirilmemiş, ilkel halleriyle saygı duymak zorundayız.
…
Çoğunlukla yüksek ideallerimizin hizmetine girdiğimizde … “severim,” deriz ama gerçekte söylemek istediğimiz “sevmem lazım”dır; ya da “saygı duymak benim yararıma olur,” diyeceğimize basitçe “saygı duyuyorum,” deriz veya “Allahım, inanmama yardım et,” diyeceğimize kısaca “inanıyorum,” deyiveririz.  (s. 7)

Paris bir Amerikalı için hem seküler hem de kutsal bir yerdir.
Peki Amerika’daki kutsal şehirlerin adı ne? (s. 8)

…olmadığımız şeylerle ilgileniriz daha çok.
Bu arzu ve körlük karışımı davranışlarımızla içinde yaşadığımız toplumsal düzenin hizmetindeyizdir.
…görevimizdir bu. (s. 10)

Dostoyevski ondokuzuncu yüzyılın Fransız burjuvalarına baktığında soyluluğun ve kibarlığın altında gizlenen iğrenç bir çıkarcılık görmüştü. (s. 11)

Mutsuzluk, medeniyetin Paris’ten aldığı gündelik vergiye benzer biraz.
Paris, dünyanın en kasvetli şehirlerinden biridir.

İyi bir turist kişiliksizdir. Zırhsızdır. (s. 13)

…insan Fransa’dayken diğer bütün ülkelerde olduğundan daha çok yabancı hisseder kendini. (s. 16)

Dostoyevski…
Fransız ve Batılı fikirlere olan inancı yüzünden ölüme mahkûm edilmiş bir Rus’tu. (s. 17)

Burjuva Fransa onda derin bir nefret uyandırdı.

Dostoyevski Fransa’da özgürlüğün sadece cebinde milyonlarca frank bulunan şanslılara air olduğunu ilan etti.
“…Batılının yaradılışında kardeşlik duygusu yoktur. Kişisel bir başlangıç, bir kendini sakınış vardır onun yaradılışında.” Dostoyevski (s. 18)

Bir medeniyetin tarihsel görevi dünyayı kendi görüntüsünde yeniden yaratmaktır. Bir Fransız için Fransa dünyanın ta kendisidir. (s. 20)

Dostoyevski, Avrupalılar, Rusya’yı anlayamaz der. (s. 21)


Birinci Bölüm: Önsöz Yerine

Yurt dışına ilk çıkışım değildir bu. İlk çıkışın çocukluk yıllarıma rastlar. …anne ya da babamın bana Raddiffe’in romanlarından parçalar okuduğu zamanlara. … Sonra bir de kırk yaşımda çıktım işte yurt dışına. (s. 26)

Berlin son derece ekşi bir izlenim bıraktı bende. …bir gün kaldım orada.
Berlin’in Petersburg’a inanılmayacak derecede benzediğini görmemdir bunun nedeni.
Ihlamur ağaçları bile hoşuma gitmedi.
Dresden’e attım kapağı. (s. 27)

Köln’e yollandım. Çok şey bekliyorum Köln Katedrali’nden.
Köln Katedrali için “yüce yanı az” demiştim kendi kendime. (s. 28)

İkinci Bölüm: Trende

Mantık yoktur Fransızda, olmasını da kendisi için mutsuzlukların en büyüğü sayardı. (Fonvizin)
Yabancıları eleştiren bu çeşit sözler … biz Ruslara … pek bir haz verir.
Geçmişteki tatsız bir şeyin öç alma duygusu sezilir bu hazda.
Oysa biri çıkıp da böyle bir duygumuz olduğundan söz etti mi parlarız hemen. (s. 33)

Üçüncü Bölüm: Bütün Bütün Gereksiz

Biz öylesine güzeliz, öylesine uygarlaştık, öylesine Avrupalılaştık ki, yüzümüze bakınca sade Rus vatandaşının midesi bulanıyor! (s. 49)

Toprak, halk diye bir şey yoktur. Ulus belirli bir vergi sistemidir yalnızca. Ruh da tabula rasa! (s. 49/50)

Dördüncü Bölüm: Şimdi de, Geziye Çıkanlar İçin Gerekli Olan “Mantık Yoktur Fransızda” Sözünün Gerçek Olup Olmadığı Üzerine Son Düşünceler

…Kompartımana yeni girip oturan dört yeni yolcuyu tepeden tırnağa süzerken soruyordum kendi kendime: “yok canım, niçn mantıksız olsun Fransızlar?” (s. 59)

On dakika sonra istasyonda durdu tren. Dördü de kalkıp, kompartımanın kapısını hızla çarparak çıktılar.

-Adamların yolculuğu kısa sürdü, diye başladım.
-o kadardı zaten yolculukları.
-Tanıyor muydunuz onları yoksa?
-Onları mı?... Polistiler… (s. 61)

Kimi, Fransız’da mantık yoktur der, kimi de gizi polis olduğunu iddia eder. (s. 62)

Beşinci Bölüm: Vaal

Paris’teyim işe… Ama size özellikle Paris üzerine çok şey anlatacağımı sanmayın.

Yeryüzünün en erdemli, en dürüst kentidir Paris. O ne düzendir öyle! O ne usluluk! İnsanlar arasındaki ilişkiler kesin çizgilerle belirlenmiş, sağlam temeller üzerine oturtulmuştur.
İnsanlar … Rahat ve de mutlu olduklarına kendilerini inandırmışlar da… (s. 67)

Dünyanın dört bir yanından onca insanı buraya toplayıp tek bir sürü yapan o ulu gücü hissediyorsunuz.
“Son” dedikleri bu mu yoksa? (s. 70)

Halk her yerde halktır.
(Londra) Halk değildir asıl gördüğünüz burada. Bilincin, kışkırtılarak planlı programlı yitirilişini görüyorsunuz. (s. 72)

Haymarket
Geceleri bazı sokaklarında binlerce sokak kadınının dolaştığı bir bölümüdür burası kentin.
…göz kamaştırıcı gazinolar var burada. İğne atsanız yere düşmez bu gazinolarda. (s. 73)

İngiliz
Kocaların büyük çoğunluğu karılarını çok kötü dövüyorlar. Sakat bırakıyorlar onları.
Gazetelere geçen yaralanmayla ya da ölümle sonuçlanmış aile kavgalarında ocak demiri sözcüğüne sık rastlanıyor.
İngiliz papazlar, piskoposlar mağrur, mağrur oldukları kadar da zengindirler. Ekmek elden su gölden bey gibi yaşar, gönülleri rahat mı rahat, semirdikçe semirirler. Çalımlarından da yanlarına varılamaz. (s. 76)

Altıncı Bölüm: Burjuva Üzerine

…elden geldiğince çok mal sahibi olmak… Günümüzde Parislinin kitabında ahlak kurallarının oturtulduğu temeller bunlardır. Aslında eskiden de böyleydi…
…erdeme tiyatroda saygı göstermeyi nedense hâlâ seviyor burjuva. (s. 82)

Ruslar bir dükkâna girdiklerinde denizde kum onlarda para olduğu izlenimini yaratmaya pek düşkündürler nedense.

Çok şeyi bağışlamaya hazırdır burjuva, ama hırsızlığı dünyada bağışlamaz.
…açlıktan ölseniz bile çalmaya hakkınız yoktur. Ama erdeminizden çalıyorsanız akan sular durur. Yürekten bağışlarlar sizi. Faire fortune (zengin olmak) istiyorsunuz demektir, mal sahibi olmaya çalışıyorsunuz. Yani doğanın yasasına uyuyor, insanlık görevini yerine getiriyorsunuz. Bu nedenle ceza yasalarında çirkin amaçla –yani bir parça ekmek için- yapılan hırsızlıkla, yüce erdem için yapılan hırsızlık birbirinden kesin çizgilerle ayrılmıştır. Erdem için yapılan hırsızlığın hiçbir cezası yoktur. Teşvik bile edilir. İnanılmayacak derecede de örgütlenmiştir. (s. 84/85)

 Batılının yaradılışında kardeşlik duygusu yoktur. Kişisel bir başlangıç, bir kendini sakınış vardır onun yaradılışında. Bir yükselme tutkusu, herkesten başka olma isteği, kendine herkesten, her şeyden çok değer verme duygusu. (s. 86/87)

Yedinci Bölüm: Bir Önceki Bölümün Devamı

Uşaklık giderek daha da işlemektedir burjuvanın ruhuna.
Bunun asıl nedeni de, burjuva insanının doğasının buna yatkın olmasıdır. (s. 93)

Devlet büyüklerinin gözüne girmek için kıyasıya yarışıyor Frasızlar, uşaklık ediyorlar. (s. 94)
Bir gün bir tabldottaydım. Fransa’da değil, İtalya’da. Ama çok Fransız vardı oturduğum masada.
Garibaldi’den söz ediyorduk. (s. 95/96)
…
Garibaldi için çok şey söylenebilir kuşkusuz. Ama onun adını devlet kasasından para yürütebilecek yaradılışta bir sahtekâr gibi anmak… Evet, ancak bir Fransızın yapabileceği bir şeydi bu. (s. 96/97)

Sekizinci Bölüm: Bribri İle Mabiş

(Burjuva)
Çok duygulandığı ya da karısını aldatmak isteğine kapıldığı zamanlar mabiş (ma biche) diyor. Bunun tersi durumlarda, seven kadın, gönlü aşna fişne çekince ise sevgili burjuvasına bribri diyor.
Bribri de, mabiş de her zaman çoktır Fransa’da. (s. 109)

Edward Hallett Carr - 1862’de Dostoyevski

Haziran 1862’de Dostoyevski yurtdışına ilk gezisini yapmak üzere Petersburg’dan ayrıldı. Berlin, Dresden ve Cologne’den geçerek Paris’e geldi; Londra’da sekiz gün kaldı – İngiltere’ye tek gidişiydi bu –
Herzen’i ziyaret etti, sonra Paris’e döndü, Cenevre’ye gitti, orada Stakrohov ile karşılaştı. İki arkadaş, İtalya’ya geçtiler, Turin, Cenova ve Floransa’yı ziyaret ettiler.
Dostoyevski … ağustosun sonunda Rusya’ya geldi.
…bir hafta kaldığı Floransa’da, Victor Hugo’nun daha yeni çıkmış olan Sefiller’inin dört cildini hırsla okudu, başka hiçbir şeye bakmadı. (s. 123)

Dostoyevski’nin maddi şeylerde gözlem ve betimlemeye yeteneği çok azdı… (s. 124)


Çeviren: Ergin Altay
İletişim Yayınları, 2005

7 Mart 2012 Çarşamba

Ian McEwan – Solar

Ian McEwan – Solar

Birinci Bölüm: 2000

Michael Beard, Nobel ödüllü fizikçi
Kel, kısa boylu, şişman zeki
Beşinci evliliği parçalanıyor.
Kaçamak yapan karısıydı … bir ustayla … görüşüyordu.
Boynuzlanmanın ne kadar karmaşık bir şey olduğunu görmek Beard’ı şaşırtmıştı. Azap çekmek basit bir iş değildi. (s. 9/10)

Önceki dört eşi; Maisie, Ruth, Eleanor ve Karen…
…zayıf ve ürkütücü bir baba örneği teşkil ettiğini çabucak anlayan eski eşleri kendilerini korumak adına hemen kaçmışlardı.
…karısının başka erkeklerle birlikte olması fikrinden heyecan duyan bir koca cinsi de vardı herhalde. (s. 10)
(Masumiyet adlı romanındaki Otto adlı eleman, bu tanıma/tanımlamaya uyan bir erkek tipi)

Patrice’e ihtiyaç duymaktan vazgeçmesi gerekiyordu ama arzu böyle bir şey değildi ki. Onu istemeyi istiyordu. (s. 11)

On metre ötesinde olan karısını düşünerek kendisini tatmin etmeye çalışan, Beard’dan başka bir adam daha var mıydı acaba bu gezegende? (s. 14)

Cenevre’de onursal bir öğretim üyeliği olan ama hiç ders vermeyen Nobel sahibi Profesör Beard… (s. 21)

Ne istediği hakkında hiçbir fikri olmasa da, gördüğü zaman anlayacağını düşünüyordu. (s. 31)

(Tom Aldous) Güneş enerjisi … orada, bizim nasıl kullanılacağını anlamamızı bekliyor… (s. 34)

Bizi önce kömür, sonra da benzin yarattı ama artık bunları yakmanın mahvımıza neden olacağını biliyoruz. Ya yeni bir yakıt bulacağız ya da tükenip dibe çökeceğiz. Yeni bir sanayi devrimi lazım. (s. 35)

Tanrı’nın bize en büyük armağanı kesinlikle şudur, bir yarı iletkene çarpan fotonun elektronu serbest bırakması. (s. 36)

Beard, karısı Patrice’le yatan adamın evine gider. Tarpin, Beard’ın evinde tadilat işleri yapan bir tesisat ustasıdır.)

(Beard)
“Bey Tarpin. Günaydın.”
Ne bok yemeye geldin sen?” (s. 54)

Beard, üstüne atlayamadan, Tarpin kolunu geriye atıp kendisinden daha yaşlı olan erkeğin suratına avucuyla bir tokat atıverdi.
“Bundan sonraki canını yakar,” dedi. (s. 56)

(Beard’ın amacı Tarpin’le konuşup onu karısından uzak durmaya ikna etmekti ne varki Tarpin konuşarak anlaşabileceği biri değildir. İkisi kavga eder, aslında buna kavga demek doğru olmaz, Tarpin Beard’ı bir tokatla döver/sindirir. Sevdiği, daha doğrusu bağımlısı olduğu karısının başka biriyle yatması yeterince kötüyken, karısıyla yatan adamdan dayak yemesi Beard’ı iyice  bunalıma sokar. Depresyondaki Beard, kendisine gelen bir daveti kabul eder, hava değişiminin iyi gelebileceğini düşünmektedir.)

Beard, Kuzey Kutbu’na gitmesi için bir davet aldı. (s. 57)

Yolculuk ederken geçirdiği onca saate rağmen koşulara uyum sağlayabilen bir yolcu değildi. (s. 61)
“Daha önce hiç kar motoru kullandın mı?”
“Elbette,” diyerek yalan söyledi Beard. (s. 68)

…kar motorunun sesi bir anda kesildiğinde uayanarak, içinde bir hafta geçireceği geminin buzlardan çıkarak yükselen karanlık gövdesini tepesinde gördü. (s. 75)

Uzaklardaki Belsize Park yaşamından, bu cansız doğa parçasına gelmek kendi varoluşunun salaklığıyla yüzleştirmişti onu. (s. 81)

Soyunma odasından çok daha büyük olan dünyayı nasıl kurtaracaklardı. (s. 94)

Divandaki adam Aldous’du. (s. 99)

(Evine dönen Beard, davetsiz misafiriyle karşılaşır; karısının Tarpin’le olan ilişkisini hazmetmeye çalışırken, bu defa karşısında Aldous’u görmek, Beard için bile çok daha şaşırtıcı olur. Aldous, Beard’ın yanında çalışmalar yapan genç bir fizikçidir.)

“Bakın, başkalarının bizim için yazdığı rolleri bize zorla oynatmalarına izin vermemeliyiz.” (s.100)

“Evimde ne işin var?” (s . 101)

““Patronun karısıyla sevişmek,” dedi Beard, “fazlasıyla akıl dışı bir şeydir.” (s. 102)

Aldous’un koşusu en fazla iki metre kadar sürdü.
Aldous’un bacakları önünde havalandı.
Başının arkası cam sehpanın yuvarlatılmış köşesine çarptı ve o köşe doğrudan ensesine girdi. (s. 106)

Medyanın ilgisi çok yaralayıcı olacaktı. Seks, ihanet, şiddet, güzel bir kadın, önde gelen bir bilim insanı, ölü bir aşık… (s. 107)

(Tamamen kaza, Beard’ın hiçbir suçu yok ama öyle ya da böyle Aldous’un cesedi kanlar içinde Beard’ın salonunun ortasında yatıyor. Aldous’un o evde ne işi var? Aldous, Beard’ın karısıyla yattığı için o evde. Bu durumda Aldous’un “ayağı kaydı ve düştü, düşerken sehpanın köşesi ensesine saplandığı için öldü” şeklindeki gerçeğe kim inananırdı… Beard iyice düşünüp, kaza sonucu ölmüş olan cesedi, ölüm nedeninin cinayet olduğundan hiçkimsenin şüphe etmeyeceği şekilde yeniden düzenler. Karısının diğer sevgilisi Tarpin’e ait bazı eşyaların yardımıyla, cinayet şüphesinin Tarpin üzerinde odaklanacağından emin olduktan sonra, kendisine dair hiçbir iz bırakmadan evden çıkar. Böylece kimsenin aklına zanlı olarak Beard gelmeyecekti. Zaten Aldous’un ölümü Beard’ın suçu değildi.)   

(Beard)
Dört kez uzun uzun sorguya çekildi.
Kendi oluşturduğu şey çok geçmeden, hem bulanık hem de kesin, gerçek bir anı gibi zihnine yerleşiverdi. (s. 113)

(Tarpin cinayet suçlamasıyla tutuklanır. Mahkeme Tarpin’i mahkûm eder. Aldous’un ölümünden sorumlu tutulan Tarpin, 16 yıla mahkûm olur.)

Aldous’un yapmayı istediği şey bitkilerin üç milyar yıllık deneme - yanılma sürecinde evrimleşerek kusursuzlaşan çalışma şeklini anlayıp sonra da taklit etmekti. (s. 120)

İkinci Bölüm: 2005

(Aldous, Beard’ın asistanıydı, bu nedenle yıllardır üzerinde çalıştığı yapay fotosentez düşüncesi hakkında tuttuğu notların bir kopyası Beard’ın elindeydi.)

Uygarlığın sıcak nefesi

(Cinayet davasının görüldüğü günlerde medyanın ilgisi nedeniyle halk nezdinde itibarı ayağa düşen Beard, Aldous’un notları sayesinde alternatif enerji kaynakları alanında en prestijli isimlerden biri haline gelir. Yıllar önce almış olduğu Nobel fizik ödülü de dikkate alınınca, bilim camiasının parıldayan yıldızıdır Beard!)

“İşiniz nedir?”
“Enerji danışmanlığı.”
“Petrol mü?”
“Hayır. Güneş.”

(Beard) Aşkını hiç kimseye ilan etmemek, uzun zaman önce öğrendiği bir şeydi. (s. 138)

Her şey … bir hükümet programının onursal başkanı olması için gelen daveti … kabul edişiyle başlamıştı. (s.148)

Böylece Imperial College’ın seminer salonunda ilk kez komitesiyle birlikte oturdu. (s. 149)

Yaşamlarının ilk yıllarından itibaren, kadınlar insanlarla ilgiliyken, erkekler eşyayla ve soyut kurallarla ilgilenme eğilimi gösteriyordu. (s. 153)

“Sevişgen bilim insanı”
“Nobelli aşk tavşanı”

Göstericiler arasında yaşlıca beş-altı kadın vardı. İçlerinden biri bir polisin arkasından fırladı, elindeki kese kağıdından bir domates çıkartarak Beard’a fırlattı. Kadın üç metre ötesinde durduğundan kaçacak zaman bulamamıştı.

“Neo-Nazi Profesör Göstericiyi Yere Serdi” (s. 161)

Bir kadın polis Beard’ın koluna dokunarak donuk bir sesle onu saldırıdan tutukladığını söyledi. (s. 162)

Yeryüzüne bir saatten daha az bir sürede düşen güneş ışığı, dünyanın bir yıllık ihtiyacını giderebilir. (s. 175)

(Beard)
“Yaprak suyu ayrıştırıp karbondioksiti içinde tutan bir güneş panelidir. Onu taklit ederek hidrojen elde edebiliriz. Ben de seni özledim.” (s. 193)

“(Beard)
“Ne kadarlık hamilesin?”
(Melissa)
“Yedi haftalık.” (s. 199/200)

“Buna tamamen karşıysan gitmekte serbestsin. Sonradan dönmekte de serbestsin.” dedi Melissa. (s.201)

(Melissa)
“İnsanın aynı Rus bebekleri gibi başka bir insanın içinden çıkması çok garip ve muhteşem bir şey değil mi?
O kadar mutluyum ki. Saçmalıyorum.” (s. 208)

Üçüncü Bölüm: 2009

(Güneş enerjisi elde edebilmek üzere yapımına devam edilen paneller tamamlanmak üzeredir. Beard’ın başında bulunduğu komisyon, açılış tarihini beklemektedir.)  

…hem bir ajandası vardı hem de onu kullanıyordu. (s. 223)

…Gelecek artık geldi…

Rodney (Tarpin) beş hafta önce hapisten çıktı. (s. 265)

(Tarpin hapisten çıktıktan sonra Beard, içten içe korkmaya başlar.)

“Ben kimim”
“Tarpin?”
“Çin’deki kızın mı o?”
Darlene’di, tabii ya. (s. 277)

“Patentlerine karşı dava açacaklarmış.” (s. 284)

(Tarpin)
“Bay Beard, sizinle konuşmam, bir şey söylemem, sizden bir şey istemem lazım.” (s. 289)

(Beard)
“Demek karım için hapse girdin.”
…
“Sekiz yıl boyunca hiç cevap yazmadı.” (s. 291)

(Tarpin)
“Sizden bana bir iş vermenizi istiyorum. Vasıflarım hâlâ yerinde…” (s. 292)

“Yakında görüşeceğiz” dedi Melissa. (s. 296)

“Michael, durum kötü.
…
Müşterim 2000 yılında şu anda sizde olduğunu bildiğimiz yüz yirmi yedi sayfalık bir dökümanın bizzat bir kopyasını çıkarmış.
… bu başvuruların sizin özgün çalışmalarınıza değil, Bay Aldous’un çalışmalarına dayanarak yapıldığına inanmak için çok haklı nedenlerimiz var.” (s. 302/303)

“Elimizde Bay Aldous’un sizinle tanışmadan bir yıl önce yazdığı notlar da var.
…Bay Aldous’un ölümünden ve dosyanın elinize geçişinden aylar ve yıllar öncesine kadar, yaptığınız hiçbir şeyde yapay fotosenteze değinilmediğini, iklim değişikliği ya da yenilenebilir enerjiden bir kez olsun söz edilmediğini tespit ettiğimizden haberiniz olsun. (s. 305/306)

(Beard’dan iş isteyip de alamayan Tarpin, panellerin bulunduğu alana girip, bütün çalışmayı/panelleri paramparça eder.)

O anda en çok istediği şey bir bara gidip önünde bir viskiyle tezgâhta oturmaktı. (s.315)

Romanın sonunda Michael Beard’e Nobel ödülü verilirken İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi’nin yaptığı bir sunumu da romana ekleyen Ian McEwan böylece kurguyu kusursuzlaştırmış oluyor. Bilimsel yazarlık, buna uygun başka / biçimi daha düzgün görünen bir tanımlama bulmak lazım McEwan için.
“Solar” için mizahi roman demek yanlış olmaz. Bilimsel anlatımın yanında eğlenceli / komik üslubuyla diğer McEwan romanlarından ayrılıyor “Solar”.

Çeviren: Kıvanç Güney
Turkuvaz Yayınları, Şubat 2012

2 Mart 2012 Cuma

Charles I. Glicksberg - Avrupa Edebiyatında Trajik Görünüm

Charles I. Glicksberg - Avrupa Edebiyatında Trajik Görünüm

(Henry T. Moore’un Önsöz’ü)

Charles I. Glicksberg’in Trajik Görünüm adıyla yazdığı bu eser, insanı fethetme gayretinin bir ürünüdür.

Glicksberg, araştırmasına modern felsefenin babası Kierkegaard’la başlamaktadır. Kierkegaard … inancının trajik görünümü şekillendirmediğini göstermektedir.

Steiner (The Death of the Tragedy) ve Glicksberg’in kitaplarının büyük ölçüde aynı zemini paylaştığı vurgulanmalıdır.
Her iki kitap da Greklere atıfta bulunur.
Glicksberg, ne marksizmin ne de Hristiyanlığın trajediyi besleyebileceği inancında Steiner’le aynı fikirdedir.
(Man’sa Fate hakkında) Glicksberg şöyle demektedir: “varlığın çare bulunmaz absürdlüğünün yüzeyinde insan asaletinin iradesini ve insan sorumluluğunun etiğini taşıyan trajik görünümün taşıyıcısı.”

Marksizm gibi Hristiyanlık da resmen bir iyimserlik doktrinidir. (s. 7/8/9)

Escape From Freedom’da Eric Fromm’a göre modern insan, ölüm gerçeğinin baskısıyla trajedi fikrini kaybeder.

…insan bugün de İsa’dan beş yüz yıl önce Atina’da olduğu kadar acı çekmektedir.
İnsanın, Bacon’ın zamanından beri tabiatın sırlarını araştırıp ortaya çıkarma girişimi, rasyonel kanunlara olan eski güveni paramparça etmektedir. Yirminci yüzyıl insanı gözle görülmeyen dünya gerçeğine inanmayı bırakmıştır. (s. 12)

İdeolojiler, politik gizemler ve atom çağında yaşamaktayız. İster ilahî olsun ister insani, üstün bir adalet düzeni yoktur. Eğer felaket gerçekleşirse, bu tanrıların gazabı ya da kaderin zulmü olmayacak; tarihin hatası olacaktır. (s. 13)

Otantik trajik görünüm herhangi bir sosyal programa emanet edilemez; o, zamansal ya da tarihi bütün çarelerin etkisizliğini gösterir. O insanın sadece kendisine karşı sorumlu olduğunu keşfetmiştir. (s. 14)

Malraux’nun, Sartre’ın, O’Neill’in ve Camus’nün eserlerindeki trajik görüntü sonunda aklın (insanı) kurtaramayacağı bilgisine ulaşır ve kainattaki düzen hiç de (insanın) kaderiyle ilgili değildir. (s. 15)

Malraux’nun, Camus ve Sartre’ın eserlerinde, yeryüzünde insanın son anlamı olarak tayin edilen absürd kavramı bile insanın kendisinin seçmiş olduğu değerlere dayanan bir ontolojik kararla sonuçlanır. Hayat belki bir tabii kaostur fakat trajik kahraman kendi durumuyla ilgili hiçbir şey yapmamasına rağmen kendi kişiliğini yukarda tutmaya çalışır. Onun çabası ve acısı doğrulanamasa da bir anlam taşır.

Dünyevi ebedi nihilizm insanlık durumuna karşı bir isyan gerekliliğini vurgular.
…Gottfried Benn, bir son savunma olarak sanata döner. Yirminci yüzyılda nihilizmden kaçılamayacağı sonucuna varır. Beyaz ırk sadece çökmüyor, aynı zamanda kötü bir kaderle de kaderlenmiştir.  … Benn, nihilizmi aşamaz. Ona göre edebiyat ancak hayatı dayanılabilir kılan ilaçlardan birisidir. (s. 16/17)

…modern edebiyat Gottfired Benn’in yapmada başarısız olduğu şeyi yapar: Kainatta adaletin yokluğuna karşı protestoda bulunur. Kaderi, bağımlı ve kör olarak resmeder fakat,  insanın talihi için bir evrensel şafkat motifi dile getirir. Bu, bu kitapta ele alınan yazarların söz konusu ettikleri karakteristik bir noktadır. Onlar, hayatın anlamının hayatın kendisi olduğuna inanmaktadırlar.
(Trajik kahraman) …eğer hayatın kutsallığı ve bir değeri yoksa, neyi savunur? (s. 17)

Tanrı’nın ölümünü selamlamakla Nietzsche, bütün metafizik anlamların (Tanrı’nın terk etmiş olduğu bir) dünyadan çekildiğini açıklar. (s. 18)

Yirminci Yüzyılda Trajedi Problemi
Yirminci yüzyıl edebiyatı, Promete’ce meydan okuma ile, Sisyphos’ca umutsuzluk arasında gidip gelen karmaşık bir görünüme sahiptir. (s. 23)

Nihilist kahraman isyan gururuna rağmen, yaşamaya değer hiçbir şeye sahip değildir.
The Sound of Fury’deki Quentin Compson, arzu ettiği veya acısını çektiği şeylerin yalan anlamlar taşıdığının farkındadır. (s. 23)

“Hiç umut yok. Tuzağa düşürüldün. Bütün gökyüzü üzerine çöktü ve yapabileceğin sadece bağırmak.” Jean Anouilh (s. 25)

…İnsan kendisine yabancı olan bir tabiatın önünde yalnız kaldı. …Rilke’nin dediği gibi: çünkü “o, öteki’ydi, insana karşı tarafsız olandı.” (s. 27)

Bugün, ironinin ruhu, trajik görünümün dokusuna katıştırılır. Trajik görünüm… hayatın sınırlandırmalarının ve kaçınılmaz hüsranlarının bilgisine kendi anlayışı çerçevesinde varmaya çalıştı. (s. 27)

İsyan eden kurban…

Albert Camus ölüme bir düşman olarak bakar. Ölümün zorla girdiği bu gezegen bir hapishaneye dönüşmüştür, bundan dolayı insanların mutluluk özlemi, bir sövgüye dönüşmüştür. Mademki ölümün gelişiyle hayat üzerindeki sözleşme hemen sonlandırılabilmektedir, Camus’ye göre suçların suçu, bu küçük düşürülmeye boyun eğmektir. Bu, modern insana acı veren ve trajik görünümün temelinde yatan düalizmdir: insanın sonsuz hayata karşı açlığı, öleceği bilgisiyle gölgelenmiştir. (s. 32)

Hiçliğin yüzeyinde bir hayat.
Hayat… kullanışsız bir tutkudur. (s. 38)

Kierkegaard’ın Absürd Paradoksu
Modern düşüncenin büyük bir çoşkunlukla kavradığı şey, Kierkegaard’ın doğrudan dinî iletimi değildir, daha ziyade onun hiçliğin sınırsızlığı önündeki korku ve titreme krizini yansıttığı takma isimle yazdığı (Johannes Climaticus, Anti-Climacus gibi) ve egzistansiyal ironinin ruhu etrafında düzenlemiş olduğu eserlerinin estetik katkısıdır. (s. 39)

Zamana bağımlılık ve görecelilik zavallılığı içerisinde, yeryüzündeki hayatın absürd ve boş olduğunu, dinin ışığıyla aydınlatılmadığında insan varlığının trajik kötü durumunu ortaya koydu. (s. 40)

Kierkegaard, edebiyatla ya da sanatla ilgilenmez. O, yazmayı bir çeşit dua, ibadet tarzı olarak kullanır.
İbrahim, Tanrı seslendiğinde her şeyi kurban etmeye hazırlanan bir dindar insan örneğidir.
Otantik insan, asla bir trajik figüre dönüşemez. (s. 43)

Kierkegaard, umutsuzluğun, birisinin başına gelen hastalık gibi bir şey olmadığını, insanın kendisinde bulunan bir temel olduğunu göstermeye çalışır.

Kendisini harekete sevk edecek olan bütün isteğini kaybeder; varoluşunun bütün temelleri sarsılır. Ani olarak bir anlam yokluğuyla yüzleşir fakat kendisinin dışarıda gerçekleşen keyfiyetlerden bağımsız olduğunu kavramakta başarısız olur.  (s. 46)

“Ölüm düşüncesi hayatı yoğunlaştırır.” Kierkegaard

Tanrı’nın olduğu yerde trajedi yoktur. (s. 49)

Trajik, umutsuz ya da karamsar olduğu için değil bütün dünyevi çözümleri reddettiği için trajiktir. (s. 50)

Trajiğin İki Filozofu
Birisi, herhangi bir şeye inanmadan yaşayabilir mi? (s. 51)

Trajik yazarlar aklın metodunu varlığın bütünü olarak benimsemeyi reddettikleri müddetçe, bilimsel rasyonalizm gerçeğin korkunç görüntüleri ile uğraşmaktan kaçınır. Bu, oldukça büyük bir hatadır. Nietzsche, analitik zekânın bakış açısından mite yaklaşmayı gerekli görür.  …Trajedi ortaya çıktığında mit ölür. …Mitik bilincin kaybolmasıyla trajedi yok olur. (s. 56)

…Tabiatı insanileştirmede aptalcadır, insan türünün gerçekten var olması için gereken her ne ise yapmak küstahçadır.

Trajik yazarlar söyleme cesaretine sahiptirler ki; “kuşkulu ve kötü olan her şeye evet, o Dioniziendir.” (Nietzsche) Bu yolda sadece trajik ruh nihilizmin sınırlarını aşabilir. (s. 57)

(Karl Jaspers) Modern insan, geçmişte din ve ahlak tarafından kontrol edilen, bugünse serbest bırakılmış olan hayvani içgüdülerin insafına terkedilmiştir. Bugün derinliklerden gelen bu şiddetli tutkulara, insandaki bastırılamaz ihtiyaca karşı koyabilecek tek güç, aşkınlık idealidir, kendini aşabilmedir.
İnsan… o bir hiçtir ama her şeyi yeteneğine sahiptir. Kendi sonluluğunda kendisini sonsuzluğa bağlamaya çabalar. (s. 59)

…insan ruhunun kendi otantik varlığını hür kılabilmesinden önce, nihilizm çölünü geçmek gerekmektedir.

Trajik edebiyatın yaptığı şey, dünyada ve dünyanın dışında yer alan nihaî sırları aramaktadır. Trajik görünüm, kendisini alt etmek isteyen kadere tepki gösteren ve kainata yönelen bir kahramanı dillendirir. (s. 60)

Trajedi … insanı kendi insanlık durumunun sert gerçekliği önünde gösterir.
Bu dünyada kendi evinde olma duygusunu kaybedince, trajik bilgi kendi mirasına konar. (s. 61)

Trajedi, insanın kendisini, insanlığı dünyayı ve kendisine tahsis edilmiş olan kaderi bilmediğini ortaya çıkarır. Düzen arar, fakat sadece kaosu keşfeder; ışığa doğru uzanır, fakat karanlığın derinliklerine dalar. (s. 62)

İnsan ruhu umudunu yitirmez. Bunun sebebi, tam olarak insanın büyüklük emeli beslemesidir ki onun asıl düşüşü oldukça trajiktir.

Gerçek, belirsizlikte, hayatın tahmin edilemezliğinde, korkunç çelişkilerdedir. (s. 63)

Kafka’nın nihilist dünyası, modern çağda trajik görünümün süsüz bir resmini sunar. (s. 64)

Kafka’nın Nihilist Dünyası

…hayat, basit ve olduğu gibidir.
İnsan daima bir duruşmadadır ve sonunda suçludur, anlaşılmazlığını devamlı koruyan bir “adalet” sisteminin kurbanıdır. Kierkegaard’a göre insan daima Tanrı karşısında hatalıdır, Kafka’nın eserindeki kahraman, her hangi bir sebep olmadan izlenmiş, yakalanmış ve bir tarafa atılmıştır. Kafka’nın sembolik anlam taşıyan hikâyesinde aç sanatçı, oruç tutar, çünkü asla sevdiği yiyecekleri bulamayacaktır. Kafka da sevdiği yiyecekleri bulamayan aç bir sanatçıydı – ve manevi anlamda ölüme açtı. (s. 65)

İnsan kayıp ve yabancılaşmış bir şekilde bir hedefi olmaksızın varlığın karanlıklarında dolaşır, fakat o gezinmeye bu şekilde devam ederken, hiçbir zaman yapılabilecek hiçbir şeyin bulunmadığını fark ettiğinde neyi korumuş olduğunu kafası karışık bir şekilde kendisine sormaya başlar.
Bir uyurgezer gibi sonsuz bir rüyanın, rüya içinde rüyanın, labirentvari koridorlarında el yordamıyla yolunu bulmaya çalışır. (s. 66)

Kafka’nın istediği şey yukarıda zikrettiğimiz gibi iç dünyasının marazi taraflarından kendisini kurtarmaktı. “Babama Mektup”ta yüksek bir karaktere sahip olmadığından, kendi zavallı beceriksizliğinden dolayı kendini suçlar.

…Tanrı’nın krallığından kovulmuş bir hacı olarak Kafka, trajik görünümün kutuplaşmalarını, anlamın bütünüyle boş olduğunu gösteren bir dünyadaki spiritüel anlam arayışını şekillendirmeye uygundu. (s. 67)

Kafka’yı modern tarjik görünümün önde gideni yapan şey, bir çözüm teklifi sunmaksızın ortaya koyduğu ontolojik çalışmadır; romanlarında söz konusu ettiği sorular cevaplanamaz; bir bütün olarak insanın üzerindeki hükmü bozmaya yeltenmez.
“Metafizik arzu, tamamen ölüme doğru yönelen arzudur.” (Max Brod)
Onun için gerçek, gecenin karanlığında (onun imaj dünyasında daima gece vardır) gölgelerin yabani dansının bir geçidinin şeklini almıştır ve bu gölgelerin her biri metafizik muammayı ortaya koymuştu. (s. 68)

…paralel yollar sonsuzlukta buluşmayı reddeder, iki artı iki dörde eşit değildir, mantığın kanunları, ceza muafiyeti tarafından ihlal edilmiştir ve hiçlik kesindir.

Kafka’nın kahramanı dünyadaki herhangi bir yere ait olamaz. Onun bilinci artık gerçeğin bir denenmesi olarak hizmet veremez. (s. 69)

Joseph K. … duruşmaya çağrılır.
…mahkemenin ağır mekanizması, yavaş yavaş duruşmayı uzatır, iradesini yok ederek onu ezer. O, bu durumuyla ilgili hiçbir şey yapamaz. Kendisini doğrulayamaz.
Gerçek olmayan varlığın etrafında sürüklendiğinde, oldukça anlaşılmaz ve saldırgan bu dünya ile yüzleşmede yetersiz kalır. Belirsizlik ve sürekli bir olasılıkla karşılaşma onu ürpertici bir güçsüzlük seviyesine indirir; suçlu olduğu duygusuna kapılır. (s. 71)

Kafka, Tanrı’sız bir dünyada bulunmasına rağmen, kendisini ‘dinî’ bir insan olarak kabul etmeye devam eder. Onun edebi kariyeri, bu paradoksal çatışmanın vesikasıdır. (s. 73)

Hiçliğin yüzeyindeki hayat nasıl doğrulanabilir?

Albert Camus ve Absürde Karşı İsyan
“Bu dünyanın nihai bir anlama sahip olmadığına inanmaya devam ediyorum. Fakat onun içindeki bazı şeylerin anlamlı olduğunu biliyorum ve o şey insandır.”  Camus
“Sahip olduğumuz hayat ideasini korumak istiyorsak, insanı korumalıyız.” Camus (s. 77)

Trajik görünümün varlığa doğru giden tek yolunun absürde karşı meydan okuma olduğunu Camus’nün kendi kariyeri inandırıcı bir şekilde göstermektir.
İnsan yalnızdır ve bu yüzden özgür bir ruh hali içerisinde kendi değerlerini seçmekten sorumludur.
Dünya saçmadır fakat, insanın kendisi için seçmiş olduğu kader ya da yeryüzünde gerçekleştirmek için uğraştığı idealleri saçma değildir. (s. 79)

İnsanda acının sürekli kaynağı olan bir çatışma vardır: Sonsuz bir hayat istemek, hayatın ölüm kaderiyle sonlandırılacağı bilgisiyle tezattır. (s. 80)

Hayat anlam oluşturmada başarısız olur. İnsanın trajedisi, bunun böyle olduğunun farkına varmasında yatmaktadır.
Meursault gibi absürd insan geleceğe inanmayı bırakmıştır ve bütün ümitlerinden vazgeçmiştir. (s. 82)

Bir kimse kendini yok etmeden hiçbir şeyi yok edemez. (s. 85)

Caligula ölümü kabul eder çünkü, hiç kimse sadece bütünüyle kendisini kurtaramayacağını anlar ve hiç kimse diğerlerini harcayarak özgür olamaz.
(Camus) Bir Alman Arkadaşa Mektup’ta dünyanın nihai bir anlama sahip olmadığı inancını itiraf eder.
Hiçliğe inanmak da bir şeydir, insanın değersiz oluşuna inanmak da; bütün firsatlardan vazgeçmek ve bunları ahlakın mihenk taşı yapmak da. (s. 86)

Trajik Kahraman
Çağımızın yanlışı, insanın büyüklüğüne olan inancı kaybetmiş olmasındadır.
Modern düşünce, trajik çatışmanın ihtişamını ve tutkusunu taşıyacak kahramanlar yaratmada yetersizdir.

Modern insan, tabiata ve Tanrı’ya yabancılaşmıştır. Spiritüel zayıflığıyla boyun eğdirilmiş, itibarı alçakça düşürülmüştür. Kendi zamanının ruhunun yarattığı bir durum olarak hiçbir şeye inanmama ve amaçsızlık duygusuyla tüketilmiştir. Şüpheyle kuşatılmıştır, içten bölünmüş, sürekli bir iç monologda tutulmuştur.
Kendi kendini doğrulayamayacağından kendisini öne süremez. (s. 92)

Grek trajik yazarları, insan ruhunun boyun eğmez büyüklüğünü tasdik etmişlerdir. Onlar, her şeyin bir karşılığı olduğunu ve bu dünyadan cezasız gidilemeyeceğini biliyorlardı. (s. 93)

(Trajik bilinç) Kendisini suçlu hissediyorsa, Tanrı’nın kanunlarını ihlal ettiği için değil ama, kendi iç şahsiyetinin kutsallığını bozduğu için ya da tamamı ölümün kurbanları olan insanın inançla yoldaşlığını korumada başarısız olduğu içindir ve bu gibi nedenlerden dolayı o ayrıcalıklıdır. (s. 97)

Trajik görünüm, insanın yüksek amaçları (cennetin ufku) ile nesnelerin değişebilirliği arasındaki (ölümü sembolize eden yerdeki çukur) kavgada odaklaşır. Kahraman sonunda anlamaya başlar ki hayat, ufuksuzlukta bir gemi kazasında acı çekmeye mahkûm edilmiştir. (s. 98)

Modern insan fark etmiştir ki onun iradesinden ve aklından daha güçlü şeylerin bir oyuncağı durumundadır. (s. 99)

Paul Bowles da kimliklerini kaybetmiş karakterler üzerindeki çalışmalarıyla ilgi çekmektedir. Onlar tenin yemek, içmek, keşfetmek gibi mutluluklarına rağmen –tensellik, Lawrence Durrell’in fiktif eserlerinde olduğu gibi, ölümün tehdidinin ümitsiz inkârıdır- hayatta temel amaçları yoktur.
“Hayatın bütünü, parçalarının toplamına eşit değildir. O, parçaların herhangi birine eşittir.” Bowles (s. 100)

(Bowles) İnsan bir öz değildir. O, hayatın kullandığı kadardır. (s. 101)

Yirminci yüzyılın trajik kahramanının talepleri, çok fazla hayata ve kendisine yöneliktir. Ya hep, ya hiç. Hepsine sahip olamaz ve herhangi bir şeyle uzlaşmayı reddeder. Hayat onun tek kesin değeridir fakat yine de herhangi bir anda ondan alınabilir. (s. 102)

İdeoloji ve Trajedi
Trajik Görünüm ve Bilimsel Sentez
(Birey) Bilimsel determinizm onu, iradesinin özgür olduğu güvencesinden söküp almıştır.
Sartre, derin bir ironiyle romanlarında ve oyunlarında trajedinin paradoksunda motivasyonun özünün nasıl bulunabileceğini gösterir. Eğer trajik kahraman kontrol edemeyeceği güçler tarafından kötü bir sona baştan mahkûm edildiği konusunda ikna edilirse, kendi kaderiyle kapışmaya asla girişemez. Büyük trajediler, kahramanın moral özgürlüğünü ön plana çıkarma kararıyla ortaya çıkarılmışlardır. (s. 111)

Psikanaliz ve Trajik Görünüm
“İd neredeyse ego oradadır.” Freud
…insanlar, hayatın orta yerinde ölüm tarafından kuşatılırlar. O halde hayat, ölmemek için sevgi dolu olmalıdır. Paul Federn (s. 117)

Sartre’ın sadece bilinçdışı teorisini değil, fakat gerçekte bütün Freudcu determinizmi reddetmesi, varoluşçuluğun hürriyeti içindi. İnsan kendi güdüsünü, riayet edeceği değerleri ve bunlarla şekillendireceği dünyasını kendisi seçer. (s. 118)

Bir insan, sadece her ne ise o değildir, o aynı zamanda olmadığı şeye dönüşebilecek olan, kendisini sürekli yapandır. (s. 119)

Dünyada serbest bırakılmış olan yıkıcı, şeytani güçler ve bireysel psikoloji ile dövüşülmelidir. Modern trajik görünümde, insan bilinci, kendi protestosunu dillendirir, fakat varlığın absürdlüğünü aşmak mümkün değildir. (s. 123)

Nevrozların tuzağına düşmüş olan kahraman hiçbir zaman trajik yüksekliğe ulaşamaz. Bir hayali yakalamak için kör bir şekilde koşturur… (s. 127)

Egzistansiyalizm ve Trajik Görünüm
İnsanın özgürlüğü kaçınılmazdır. (s. 129)

O, vardır fakat onun varlığı doğrulanmış değildir. O anlam yapamaz. Sartre, insanın yeryüzünde varlığının özel bir iş olmadığını tekrar tkrar vurgular. (s. 130)

(insanın) kaçmak için yaptığı her şey boşuna bir güç kaybıdır. (s. 131)

Eğer hayat sınırsız imkânları somut gerçekliklere dönüştürmenin asla kazanılamayacak olan sonsuz bir kavgasıysa, o halde çatışmanın noktası(dayanağı) nedir?

Absürd, varlığın yok edilemez saçmalığının idrakidir ki trajik görünümü yaratmanın imkânını yalanlıyor gibi görünse de hayata trajik bir boyut katar. “Eğer hiçbir şey, bir değere sahip değilse, bir değeri olmayan bilincin sahip olduğu, her hangi bir önem yoktur.” Andre Gorz (s. 132)

…evrensel belirleyicilik üstün gelirse, trajik görünümün açığa çıkmasının imkânı yoktur. (s. 136)

…insanın dünyasında gerçekten çözülmüş olarak yer alan özgürlüğün evrensel problemine değindiğinde trajik görünümü gerçekleştirmeye çok yaklaşır. (s. 137)

(Sartre, Şeytan ve Yüce Tanrı) Yeryüzünde iyi şeyler yapmaya girişmek aptallıktır; iyilik ve kötülük birbirinden ayrılamazlar. Kötülüğün iyi olmak için hareket ettiği fikrindedir.
Yalnız, boş bir gökyüzünün altında, tahammül edilmeyen gerçeği açığa çıkarmak için dövüşecektir. Onun zaferi, yalnızlık kaderiyle yüzleşme ve kozmik umutsuzluğun ağırlığını taşıma arzusundadır. (s. 140)

“Bütün yollar kapalı; daha az kötü olan bir seçenek bile yoktur.” Sartre, Antona Mahpusları
“Muhtemelen bizimkinden sonra başka yüzyıllar olmayacak. Muhtemelen bir bomba bütün ışıkları söndürecek. Her şey ölecek –gözler, hakimler, zaman…” Sartre, Antona Mahpusları (s. 141)

Trajedi ve marksist Sentez
Güneşin altındaki her şey ekonomik ihtiyaca indirgenmiştir. (s. 149)

“Bütün ekonomik sistemlerde insanın trajik varlığı, bölünmüş egosu yüyeceklerle, kaliteli giyeceklerle giderilemez; varlığındaki uyumsuzluk uluslararası düzenlemeyle çözülemez.” Gottfired Benn (s. 153)

“Despotizm olmaksızın asla ne özgürlük ne de eşitlik olabilir, eşit olmanın bağı ancak hayvan sürüsünde vardır.” Dostoyevski, Ecinniler (s. 156)

Dostoyevski’ye göre nihilizm için en son mantıklı şey intihardır. (s. 158)

“Ölmüş bir adalet uğruna etrafımda oluşan adaletsizliklere katılmayı reddediyorum.” Albert Camus (s. 161)

Egzistansiyalizm Marksizme Karşı
Nesneler dünyası anlamdan mahrum olduğunda insan hayatı anlamlıdır. (s. 164)

Varlığın anlamsızlığıyla uğraşan egzistansiyalist insan kendisinin insanlıktan bütünüyle soyutlandığını fark eder. Onun hiçlik miti takıntısı, hayata olan inancını kaybedişini de sembolize eder.
“Hiçlik, kapitalist toplumun bir çöküş mitidir.” Lukacs (s. 165)

Ben’in gizemi hiçliğe bölünecektir.

…egzistansiyalist insan erdemin ruhu olmaksızın varlığın trajik olasılığıyla yüzleşir. (s. 171)

Bilinç kendi mağlubiyetine rıza gösterir.
İnsanları bir arada tutan şey sadece onların metafizik durumlarıdır, varlıklarının sonluluğudur. (s. 172)

Malraux ve Şiddet Miti
…kahramanlar kendileriyle savaşmaktadırlar; kendilik reddedilmesi gereken bıktırıcı bir yüktür.
İnsan ruhunun büyüklüğü bu şekilde tartışılmaz olarak ortaya konur: Hayat eylemine kendisini adaması, felaket getirdiğinde zarar görmüş olsa bile sadakatle bağlılığı. (s. 177)

İnsanların uğruna ölmek istedikleri her şey –kişisel çıkarların ötesinde- daha fazla ya da daha az bir belirsizlik içinde asaletin temelini kuran kaderi tasdik etmeye yöneliktir.
İnsandaki en güçlü motice edici güç, insandan daha fazla olma, insanlık durumuna yükselme, Tanrı’ya dönüşme arzusuyla kendisini tatmin etme arzusudur. (s. 183)

…birinin eliyle ölmek güzeldir. Ölmek edilgenliktir, fakat birinin kendisini öldürmesi etken bir eylemdir. Siyanür içer ve ne yaptığını bilen bir bilinç içerisinde kendisini öldürür; onun ölümü bir şahadettir.
Ölümü istemeyen bir hayatın değeri ne olabilir? (çünkü geriye kalan her şey yeryüzüne ait)

Malraux, insanın metafizik yabancılığına dikkat çeker. Ahlakî olarak yardımsız ve anlamsız bir dünya resmeder –ve o bütünüyle ihanettir. Eylem, sadece eylemin hatırı içindir. Sartre’ın içinde hiçlikle yüzleştiği özgürlük, Malraux’da ölüme giden bir koridordur. (s. 184/185)

Sonuç
Kierkegaard, yoğun bir şekilde varlık onu sonlulukla bağladığında, sonsuzluğu, yükselen zihnini kuşatan acı verici çatışkıların farkındadır ve umutsuzca iki krallığı uzlaştırmanın yollarını arar. Dolaylı bir ifadeyle; “fenomen gerçeklik değildir ama gerçeğin zıddıdır” gibi bir düşüncenin şaşırtıcı iç gerçeğinden doğan ironinin zekice ve zor olan yöntemine bel bağlamaya zorlanır. (s. 188)

İroni yoluyla romantizmin öldürücü hastalığından kendini kurtarır. (s. 189)

Acı, acı değil, başarısızlık da bütünüyle başarısızlık değildir.
…yargıların bir standardı yoktur,
Kategoriler belirsizdir, birden fazla anlama gelebilir ve paradoksal görünmektedir.
İster bir akbabanın ciğerini kemirmesine, ister dev bir yılanın onu sarmasına izin versin, hayatın ironik duygusunu, meydan okuma özgürlüğünü bırakmayacaktır.
Olaylar, gerçekleştirilmesi düşünülen beklentileri başarısızlığa uğratır. Trajik kahramanın takip ettiği ideal amaç, durumlarım keyfiyetiyle ihtimallerin etkisiyle engellenir.
Aklın hayatın efendisi değil, kölesi olduğunu fark eder. (s. 190)

Kutupluluk hayatın kanunudur, paradoks dolaylı ifadenin ruhudur, ironi anlamın kalp atışıdır. His, fikirle kontrol altına alınmıştır, sezgi akılla, ruh bedenin ihtiyaçlarının onur kırıcılığıyla, hayat ölümle, mutlaklık hiçlik gerçeğiyle. (s. 191)

Hayat önemli değildir. Sadece insanın içindekidir, ruhudur önemli olan, geriye kalan her şey yeryüzüne aittir. (s. 192)

Sanat yoluyla bir kurtuluş arayışı, sadece estetik bir aldanmaya dönüşür.
Değerlerin hiçbiri dünyayı kurtaramaz. (s. 195)

Bir şey kesindir: İnsan, kendi bilincinin, varlığın absürdlüğüne karşı çıktığı trajedi sanatının haricinde bir gerçekliğe sahip olabileceğini umamaz. (s. 196)

Hayatın anlamı / mânâlı bir hayattır

Çeviren: Yunus Balcı
Hece Yayınları, Ağustos 2004, Ankara