20 Eylül 2012 Perşembe

Fyodor Dostoyevski – Ölüler Evinden Notlar


Fyodor Dostoyevski – Ölüler Evinden Notlar

(Dostoyevski) Petraşevski gurubunun üyesi olmakla suçlanarak tutuklanmıştı; tutuklanmasının bir nedeni de bu toplantılarda Çernişevski’nin Gogol’e yazdığı ve onu duyarsızlıkla, dine sığınmakla suçladığı bir mektubu okumasıydı. (s. 14/15)

Sibirya genel olarak soğuk olsa da memurluk çok sıcaktır.
Genel olarak toprak cömerttir.
Aleksandr Petroviç Goryançikov
Burada anlatılan şeyler, dağınık bir şekilde de olsa, Aleksandr Petroviç’in yaşadığı on yıllık kürek mahkûmluğunun hikâyesiydi. (s. 24)

Kampımız kalenin kıyısındaydı, kale de tabyanın hemen yanında. Tahta çitin aralığından Tanrı’nın ışığına bakarsın: Görebilir misin herhangi bir şey?
…aynı tabya… …aynı nöbetçiler… …aynı küçük gök parçası…
İnsan her şeye alışan bir varlık ve bence onun için en iyi tanım bu. (s. 31)

On yıllık kürek cezam boyunca bir kez, bir dakika bile tek başıma kalamayışımda korkunç ve acı verici ne var? … Fakat buna da alışmak zorundaydım! (s. 33)

Tutuklu tutkuyla sever parayı ve ona her şeyden çok, neredeyse özgürlüğe eşdeğer önem verir. (s. 66)

Kampa girdikten üç gün sonra çalışmaya gitmem emredildi.
…insanın kendi acısını sevmeyi isteyerek, bütün mutsuzluk zirvelerinde aslında bir haz olduğunu bilerek, kendi yarasını kasten kurcalama ihtiyacı duymasına kadar varan o kötücül duyguya kapılmadan duramamıştım. (s. 103)

Bu yaşamla uzlaşmak olanaksızdı, ama onu gerçekleşmiş bir olgu olarak kabul etmenin vakti çoktan gelmişti. (s. 136)

Kamptaki hayatımın ilk gününden itibaren özgürlüğü hayal etmeye başladım.
Özgür insan elbette umut eder.
Kapatılmış insan için böyle olmaz. (s. 137)

Tanrı varsa para da vardır. (s. 161)

Kan içmeye susamış kaplan gibi insanlar vardır. Bu gücü, İsa’nın yasasına göre kardeş olarak yaratılmış olanların beden, kan ve ruh üzerindeki bu sınırsız egemenliğin gücünü bir kez tadan biri; üzerinde Tanrı suretini taşıyan bir başka varlığı en yüksek aşağılamayla alçaltma fırsatını ve iktidarını yaşayan biri artık kendi duyguların hâkim olmaktan ister istemez çıkar. Tiranlık alışkanlıktır; olgunlaşır, sonunda bir hastalık olur. (s. 256/257)

Kalbim özgürlüğün büyük sezgisi yüzünden boğuk ve güçlü şekilde atmaya başlamıştı. (s. 372)

Türkçeleştiren: Sabri Gürses
Can Yayınları, Ağustos 2012

Andre Gide – Theseus


Andre Gide – Theseus

İnsan öncelikle kim olduğunu anlamalıdır; daha sonra mirasının bilincine varıp ona sahip çıkması lazım gelir. (s. 11)

İnsanın kazanmak zorunda olduğu ilk ve en önemli zaferler, tanrılara karşı olmuştur. (s. 14)

(Kraliçe Pasiphae)
“Tanrılara dönelim,” diye devam etti. “Daima onlara dönmek gerekir…” (s. 31)

Sen ancak benim sayemde, benim aracılığımla, bende kendini bulacaksın. (s. 34)

(Daidalos)
Zamanında senin selefin Herakles’le epeyce görüşmüşlüğüm vardır. Salağın tekiydi, kahramanlıktan başka bir haltı yoktu. (s. 37)

Seni bir iple Ariadne’ye bağlayacağım.
Bu ip senin geçmişle olan bağındır. Ona dön. Kendine dön. Çünkü hiçbir şey yoktan var olamaz, gelecekte ne olacaksan, hepsi geçmişinden, şu anki halinden destek alacaktır. (s. 41)

(Ikaros)
İlk kim başladı…
İkilik kabul edilemez
Tanrısı olanın, savaşı da vardır. Tanrılar yoktur, tanrı vardır. Tanrının saltanatı barıştır. Her şey tek içinde erir ve kaynaşır.
İnsanoğlu tanrısal olana bir şekil vermek için onu belli bir yere yerleştirmeye, bir şeye indirgemeye mecburdur.
Tanrı sonsuzdur; tanrılar yereldir. (s. 43/44)

Senin yapman gereken şey Atina’yı kurmak, orada aklın egemenliğini sürdürmek. (s. 46)

(Minotauros’a karşı) İnsan ancak nefretin yardımıyla iyi dövüşebilir; ama ben ondan nefret edemiyordum. Hatta bir zaman onu seyre dalıp kaldım. (s. 51)

Sizi yiyip bitiren o lanet para hırsı size mutluluk getirmiyor, çünkü doğrusunu söylemek gerekirse o hırs doymak bilmez. (s. 61)

İnsanın özgür olmadığını, asla özgür olamayacağını ve özgür olmasının da iyi bir şey olmadığını düşünüyordum. (s. 64)

İnsanlar tanrılara seslenirken çoğu zaman kendilerini üzecek dileklerin yerine getirildiğini bilmezler. (s. 68)

Bu hissedilmez dünya (duyularımızla kavrayamadığımız demek istiyorum) gerçek olan tek dünyadır. Gerisi, bizi aldatan ve Tanrısal Olan’a bakışımızı çarpıtan bir yanılsamadır. (s. 70/71)

Ben Atina’yı karım ve oğlumdan daha çok sevdim. Onu kendi şehrim yaptım. Benden sonra benim düşüncelerim ölümsüzce orada yaşayacak. (s. 72)

Türkçeleştiren: Aysel Bora
Can Yayınları, Ağustos, 2012

19 Eylül 2012 Çarşamba

Andre Gide - Dar Kapı

Andre Gide - Dar Kapı


 



…bu hikâyeyi yaşarken çok emek harcadım ve bütün erdemimi tükettim.

 

Babamı kaybettiğimde on iki yaşında bile değildim.

Annem / Luxembourg yakınlarında Bayan Ashburton'un da bizimle beraber kalacağı küçük bir daire kiraladı.

 

Bir kitap aramak için salona girmiştim.

Yengem oradaydı.

"Neden bu kadar çabuk gidiyorsun? Jerome! Yoksa seni korkutuyor muyum?"

 

Alissa Bucolin çok güzeldi; ama henüz bunu fark edecek durumda değildim.

Ondaki her şey soru ve bekleyişti... Bu sorunun beni nasıl ele geçirdiğini ve hayatıma dönüştüğünü anlatacağım size.

 

Papaz Vautier o gün, hiç kuşku yok ki kasıtlı olarak vaaz konusu için Hazreti İsa'nın şu sözlerini seçmişti: "Dar kapıdan girmeye çabalayınız."

 

Vaazın sonlarına doğru öyle gergindim ki, biter bitmez dayımın kızını görmeye çalışmadan oradan kaçtım: Gururdan, kararlarımı sınamak isteyerek (çünkü karar almıştım) ve onu, ondan uzaklaşmak suretiyle hak edeceğimi düşünerek.

…

 

Mutluluktan çok, onu elde etmek için harcayacağım sonsuz çabanın peşindeydim; mutluluk ve erdemi birbirine karıştırıyordum.

Alissa'ya olan aşkım beni bu yöne gitmeye zorluyordu.

 

Alissa, İncil'in bana bahsettiği o çok değerli inciye benziyordu

 

Birbirimizi unutup Tanrı'ya dua ettiğimiz zamanlardan daha çok yaklaşmamız mümkün mü sanıyorsun birbirimize?

 

Anneciğim, biliyorsun ki Alissa ile evlenmek istiyorum.

Tanrı sizi korusun çocuklarım! Tanrı her ikinizi de korusun.

 

Onunla beraber yaşamak bana o kadar güzel görünüyor ki, buna cesaret edemiyorum...

 

Gün onunla bir kere bile yalnız başınayken karşılaşamadan geçip gidiyordu.

 

Dinle Jerome, bu akşam seninle konuşamayacağım... Son anlarımızı boşuna harcamayalım...

Beni itiyor, yavaşça kendinden ayırıyordu ve bu hareket son vedalaşmamız oldu.

…

 

Bir kadınla tartışmaya başladın mı kaybettin demektir...

 

Hava sonbahar ile doluydu.

…

 

Söz verdiğim gibi her pazar ona uzun bir mektup yazıyordum.

Diğer günler arkadaşlarımdan uzaklaşıp yalnızca Abel'le görüşüyor, Alissa'nın hayaliyle yaşıyordum.

 

Eve döndüğümde teyzem:

"Koca aptal!" diye bağırdı. "Hayatı böyle boşa harcamaya izin var mı sanıyorsun?

 

Akşam oluyordu, denizin sisi şehri saklıyordu. Ağaçlarda hiç yaprak yoktu, toprak ve gökyüzü son derece üzgün görünüyorlardı...

 

(Abel) "O seni seviyormuş meğer! Bunu bana söyleyemez miydin?"

…

 

İnsana güvenen insanın vay haline.

Desteğini insandan alan

İnsanın haline ne yazık!

 

"Büyük Şair" sıfatı hiçbir şey demek değildir, önemli olan sade bir şair olmak...

 

Gerçek ve sürekli zaferi dileyen kişi, geçici zaferi hesaba katmaz, geçici olanı yürekten hor görmeyen kişi tanrısal olanı gerçekten sevmediğini gösterir.

 

Kalbim neden bir türlü kendimi koruyamadığım, anlaşılmaz bir melankoliyle doluyor?

 

Lütfen özellikle benim seninle konuşmamı bekleme, geçmişi burada tamamladığımı hissediyorum, bunun ötesinde hiçbir şey görmüyorum, hayatım orada duruyor...

…

 

…seni uzaktayken daha çok seviyorum.

…

 

Biz mutluluk için doğmamışız.

Ruh mutluluk yerine neyi tercih edebilir ki!

 

Alissa! Alissa! Sevdiğim kişi sendin. Kendine ne yaptın? Ne hale geldin?

 

Bu inatçılıktı, sadakat olmaktan çıkmıştı artık. Neye sadakat: Bir hataya... En olgunca davranış, yanılmış olduğumu kendime itiraf etmem değil miydi?

…

 

''Alissa! Kiminle evlenebilirim ki? Senden başkasını sevemeyeceğimi biliyorsun."

 

Sevgili Jerome,

Sana çok üzücü bir haber vereceğim: Zavallı Alissa'mız artık yok...

…

 

Alissa'nın Günlüğü

Korkunç bir bencillikle mutluluğu benim fedakârlığımın dışında bir yerde bulmasına gücendiğimi fark ediyorum ve mutlu olmak için benim fedakârlığıma ihtiyacı olmadığını.

 

Üzüntü hiç tanımadığım, nefret ettiğim, ruhumu kurtarmak istediğim bir günah durumudur.

 

Oh Tanrım! Beni çok çabuk erişebileceğim bir mutluluktan koru!

 

Tanrım, sana kalbimi verebilmem için onu bana ver.

 

Bekleyiş beni ne kadar da yoruyor!

 

…temizlik, duvarları süslemeye yetiyor.

 

Tanrı olmayan hiçbir şey bekleyişimin yerini dolduramaz.

…

 

…

Türkçeleştiren: Buket Yılmaz

Timaş Yayınları, 2001

 

 

 

 

 

 

André Gide - Pastoral Senfoni

André Gide - Pastoral Senfoni

 


Üç günden beri durmadan yağan kar yolları kapadı.

Bu zorunlu tutukluluğun bana sağladığı boş zamanı, biraz geriye dönüp, Gertrude ile ilgilenmeye nasıl başladığımı anlatarak değerlendireceğim.

 

Bu kız bir aptal, konuşmaz; söylenen hiçbir şeyi anlamaz.

Yaşlı kadın sağır olduğu için hiç konuşmazmış bu kızla, o da kimseyle konuşmuyor.

On beşinde sanırım.

 

Çocukluktan beri yapmak istediğimiz bir sürü şeyi yapmaktan, sadece etrafımızdakiler “bu işi yapamaz” dediği için, kim bilir kaç kere vazgeçmişizdir...

 

Karım da çocuklarım da kızın kör olduğunu bilmedikleri için, onunla yürürken gösterdiğim aşırı dikkate bir anlam veremediler.

 

Kızın saçlarını keserken ne kadar iğrendiğini görünce elimden geldiğince yardım ettim karıma.

 

…ilk on günün sonunda iyice umutsuzluğa kapıldığımı itiraf etmeliyim. Öyle ki ilk günlerde duyduğum heyecanı düşündükçe pişman olacak, onu buraya getirmemiş olmayı isteyecek kadar ilgimi yitirmiştim.

 

Gertrude’un ilk gülümsemesi beni teselli etmeyi başardı, bütün çektiklerimi yüz kat fazlasıyla ödemiş gibi oldu.

 

Dünya gerçekten bu kuşların anlattığı kadar güzel mi? Peki neden kimse bundan hiç bahsetmiyor?

Evet, Gertrude’cuğum, görebilenler senin kadar iyi anlamazlar kuşları.

 

Gertrude’un iyi tarafı, anlamadığı zaman anlıyormuş gibi yapmamasıydı. Diğer insanlar bunu sık sık yaparak akıllarını yanlış ve belirsiz bilgilerle doldururlar, sonra da yanlış şekillerde akıl yürütürler.

 

Gözleri olan insanlar mutluluğun ne olduğunu bilmezler.

 

Ben güzel miyim?

Senfoni içinde çok çirkin bir ses olup olmadığımı bilmek isterdim.

 

“Görüyor musun! Bu defa ağlamadım.” dedim.

“Hayır, bu defa sıra bende.” dedi.

 

Babacığım / Gertrude’u seviyorum, ona saygı duyuyorum; onu sevdiğim kadar saygı duyduğumu tekrar ediyorum.

 

…kör bir kızla evlenilmez ki. Öyleyse neden birbirimizi sevmeyelim?

…

 

Gertrude’un bütün varlığından etrafa yayılan o eksiksiz ve mükemmel huzur, günahı hiç tanımıyor olmasından kaynaklanıyor. Onda açıklıktan, duruluktan ve aşktan başka bir şey yok.

 

Mutlu bir insandan yayılan aşk etrafa mutluluk saçar.

 

Gertrude’u tekrar gördüm ama onunla hiç konuşmadım. Akşam “tahıl ambarı”ndaki salonda kimse yoktu, ben de odasına çıktım. Yalnızdık. Sıkıca sarılarak uzun süre kollarımın arasında tuttum onu. Kendini geri çekmek için hiçbir şey yapmadı. Yüzünü bana doğru kaldırırken dudaklarımız birleşti...

 

Bahçıvan onun dere boyunca yürüdüğünü, sonra bahçedeki köprüyü geçtiğini, aşağı doğru sarktığını ve birden ortadan kaybolduğunu görmüş.

Gertrude derenin o taraflarında bolca yetişen unutmabeni çiçeklerinden toplamak istemiş,

 

'Eğer kör olsaydınız, hiç günahınız olmazdı.' Ama şimdi görebiliyorum...

 

'Ben, kanunların olmadığı zamanlarda gerçekten yaşıyordum, ama ne zamanki gökten emirler geldi, günah tekrar canlandı ve işte şimdi ben öldüm.'

 

Yazık! Onu bir daha ölü olarak görebilecekmişim meğer. Kâbuslar ve nöbetler içinde geçen bir geceden sonra, bu sabah gün doğarken ölmüş.

 

Ağlamak isterdim. Yazık ki kalbimi bir çölden daha çorak hissediyordum.

…

Türkçeleştiren: Buket Yılmaz

Timaş Yayınları, 1999

 

 

 

 

 

 

 

 

13 Eylül 2012 Perşembe

Julien Gracq – Sirte Kıyısı


Julien Gracq – Sirte Kıyısı

Notlar
Ailem, Orsenna’nın en köklü ailelerindir.
Orsenna Senyörlüğü, (…) çok yaşlı ve çok soylu bir insana benzer. (s. 7)

Birden, yolculuk yapma hevesine kapılarak uzak bir eyalette görev almak için senyörlüğe başvurdum. (s. 8)

…gençler, senyörlüğün ünlü “gözleri”dir. (s. 9)

…senyörlüğün Sirte Denizi’nde konuşlanmış hafif kuvvetlerinde görevlendirildiğim tarafıma bildirildi. (s. 10)

Bildik bir kentten sabahın erken bir saatinde, aşina olmadığınız bir yere doğru hareket etmenin büyülü bir yanı vardır.
Gitmekte olduğum cephede Orsenna savaş halindeydi. (s. 11)

…ülke o cephede üç yüz yıldan bu yana zaten savaştaydı. (s. 12)

(Aldo) …Aramızda bir sorun yok. Beni sinirli kılan, bu yalnızlık. (s. 35)

…Güney serabı. Gelir, geçer. Sirte’de imgelem aşırı çalışır. (s. 43)

(Marino) Biraz önce dengeden söz ettim. Dengenin güven verici yanı, dengeye getirilmiş olan şeylerin hiç kıpırdamamasıdır. (s. 44/45)

Bu dünyada her şey iki kez ölür, ilk kez kendi işlevi içinde, ikinci kez gösterge olarak; ilk kez nelere hizmet ediyorsa onların içinde, ikinci kez, bizden istemeyi sürdürdüğü şeylerin içinde. (s. 45)

(Aldo) Vanessa benim için, gözle görülmeyen bir kristalin derinliğini belirgin kılan o küçük çatlak olmuştu… (s. 51)

Maremma artık ölü bir kent, anılarının üzerin kapanmış yumuk bir eldi… (s. 78)

Sabah sislerinden kendini koru. (s. 82)

Ateş tek başına bir şey ifade etmez, bir göstergeden başka bir şey değildir. (…) …burada insanın başkalarına kendini anlatabilmesi zor. (…) …sizinle konuşmak, içinde yatan bir hasta odanın kapısını açmakla eşdeğer. (s. 87)

Ağzından çıkan her sözcük gerçeği tüketiyordu ama düşçünün anlatısında olduğu gibi, tükettiği kendi gerçeğiydi. (s. 95)

İnsanın kendini başkasına anlatması kolay değil Aldo.
Tanıdığın birini birkaç yıl sonra gördüğünde, yüzüne ölümün gölgesinin indiğini apaçık fark edersin… (s. 96)

Belli sınırlar içinde olmak kaydıyla herkesin konuşmaya hakkı vardır; bilmek ise bazı kişilere tanınmış bir haktır. (s. 129)

Vanessa ilk kez etten kemikten oluşan bir varlığa dönüşmüştü. (s. 132)

Vezzano küçücük bir adadan başka bir şey değildi. (s. 133)

…herkes gizli olana daha yakın durduğu düşünülen kişiye içgüdüsel olarak yaklaşmak istiyordu. (s. 143)

(yaşam) …gün ortasında unutulmuş bir karanlık parçası gibi havada çırpınıyordu. (s. 150)

Üst üste yığılmış yüzyıllar burada köşeleri tek tek aşındırmış, ışıkları süzmüş, her şeyi kemikleşmiş bir toz tabakasıyla örtüp dinginliğin ve uykunun başyapıtına dönüştürmüştü… (s. 151)

İçimde uyanan huzursuzluk beni odanın ortasında dimdik durmaya zorluyordu; eşyalarla aramda algılayamadığım fazladan bir mesafe oluşmuş, (s. 153)

Göz var ama bakış yok. Oysa ben o bakışa gerek duyuyordum. (…) …görmek için bakmak. (s. 157)

…umudumuzun güvencesi, kışın en şiddetli döneminde, zifiri karanlığın içinde ve kurtuluşumuzun çiçeğinin açtığı yer olan çölde verilmiştir bize. (s. 165)

Ne mutlu her şeyi ardında bırakana, ne mutlu kendini güvencesiz teslim edene ve ne mutlu bilinmezlik içindeki teslimiyetin çağırısını yüreğinin ve bağrının en derin yerinde duyumsayana, çünkü dünya onun bakışlarıyla kuruyacak, sonra yeniden doğacaktır. (s. 167)

Zeytinler büyümeden önce olmaz
…şimdiye kadar yaptıklarımı yeniden yapmam gerekiyor, ben artık bunu kaldıramam. (s. 177)

Eksik kalan şeyi artık tamamlayacaktım. (s. 185)

“Marino korkmaz” diye mırıldandı giderek sönen bir sesle. (s. 196)

Artık çok geçti. Yapılabilecek her şeyden daha geçti. (s. 201)

Bir peri masalında birlikte yol alıyorduk ve masalı bir an önce yaşamak için her şeyi başlatan ilk hareketten söz etmeyi daha başlangıçta bir kenara bırakmıştık. (s. 204)

…kalemin ucundan çıkan gıcırtı, iskele kurtların benzeyen hafif sesiyle ağır akan saatleri, art arda yırtıp attığım kâğıtların eşliğinde ilmek ilmek dokuyordu. (s. 208)

Sözcükleri anlamlı parmak hareketleriyle ölçüp biçmiş, sonra bana yönlendirmiş gibiydi; bana yine o anlamı belirsiz, eğlenen gözlerle baktı.
Zaman yüce gönüllüdür derler. Sirte Denizi engindir. (s. 210)

…üç yüz yıl geçtikten sonra yapılan bir ziyaretin pek de aşırılık sayılamayacağı ileri sürülebilir. (s. 214)

Sözcükler karşımdaki yabancının huzurunda birdenbire çok şey söylemeye hazır durumda, kaygan bir yokuşun başında duraksıyormuş gibiydi. (s. 217)

Trajik ölüm herkese nasip olmaz. (s. 219)

Vanessa’ya duyduğum müthiş gerekseme öylesine ikimizin arasında ve doğruyu yanlıştan ayıramaz bir hal almıştı ki ondan insanın adını en çok lekeleyen kuşkudan kendini arındırmasını isteyeceğim andaki duraksamamdan duyduğum sıkıntı, belki de onca şüpheli ve paylaşılmış gize biraz daha ekleyince onun için daha da önemli olacağını hissetmekten duyduğum sevincin verdiği sıkıntı kadar büyük değildi. (s. 221)

Söylenmesi zor bir şeyi anlatmak için sözcük arıyor olabilirdi. (s. 232)

Bir şey gerçekten dünyaya getirilmişse, bu şey rastlantısal olarak gelen bir şey gibi değildir artık; birden, görmek için kendisininkinden başka göz yokmuş gibi gelir insana ve öyle olmaması da söz konusu değildir artık: Her şey iyidir. (s. 235)

Uzak ve kuşkulu şeyler
Sonra? Hiçbir şey yok mu?
Sonra hiçbir şey yok (s. 246)

Var olmak; başka bir yerde olana, daha sonra olacak olana ciddi bir itirazdır. Burada, şu anda var olmak. (s. 247)

Kanda yaşıyorum
Kent, yaşamını halkın damarlarında dolaşan kanda sürdürüyor ya da koşullar zorlandığında soyun kurban edilmesi gerekiyor. (s. 251)

Orsenna, alıştığı düşünme tarzına çok aykırı düşen, elindeki verilerde bilinmeyenin ağır bastığı bir sorun karşısında, aşırı çökmüşlüğün verdiği inatçı bir dar görüşlülükle davranıyordu. (s. 268)

Vatanın bağrından gelen sese kim sırtını dönebilir? Vatanın çağrısına? İnsanların acil bir gereklilik olmadan kendilerini tehlikeye atmaları söz konusu olmadan vatan asla yüksek sesle konuşmaz.
Yönetme sanatının ABC’si, ölüleri ayırt edici biçimde, akla uygun olarak konuşturmaktır. (s. 291)

Yalnızlık
Orsenna kendi çevresinde çöller oluşturdu. Dünya onun için kendi görüntüsünü aradığı ve artık bulamadığı bir ayna. (s. 293)

Ölü olan kim, yaşayan kim? (s. 296)

Türkçeleştiren: Aykut Derman
Yapı Kredi Yayınları
Haziran 2012

Sanki şiir ya da Sirte Kıyısı
Ölüm gibi uykunun da ne zaman geleceği belli olmaz.

Roman, Orsenna adlı hayali şehirde gelişmeye başlıyor. Başka bir ülke ile üç yüz yıl sürmüş savaştan dolayı ülke güvenliği politik önceliğe sahip. Bu günkü Libya ile İtalya arasındaki denize hâkim bir ülkeye aittir hem Sirte hem de Orsenna şehirleri. Sakin, sessiz (hem de çok sessiz, gölgeler dile geliyor sanki) ve doğu yönünden tehlike geleceğine inanan insanların yaşadığı bir ülkedir bu. Romanın ana karakteri ve anlatıcısı Aldo, sarayda görevli soylu biridir. Yaşadığı hayatın rutininden sıkılıp Sirte’ye gider. Sirte’deki görevi sınır birliklerini ve limandaki kuvvetleri denetlemektir. Sirte’de karşılaştığı kişiler arasında en fazla öne çıkan kişi Vanessa adlı kadındır (Vanessa’nın gerçekliği hayaletlerden öteye geçmez, ancak Vanessa figürü bu belirsiz durumuna rağmen Aldo’yu adeta büyüler). Aldo ile Vanessa’nın yaşadığı ilişki romanın içinde, tutku’nun hayatın olağan akışını altüst etmesine dair bir deneme olarak da takip edilebilir.

Sirte Kıyısı tek kelimeyle özetlenebilir mi… “Sanki” bu soruya karşılık olarak söylenebilir. Roman boyunca tedirgin bekleyiş hep canlı kalır (Romanın çok katmanlı dokusu kimi yerde Dino Buzatti’nin Tatar Çölü’nü anımsatıyor, özellikle bekleyiş teması bu benzerlikte öne çıkan başlık olarak takip edilebilir). Neden dolayı endişelidir romanın içeriği, sanki bir düşmandan korkuyor Sirte limanındakiler, ama bu düşman somutlaşamıyor. Romandaki hemen her şey belirsizliğin içerisinde bırakılıyor. Romanın karakterleri de somutlaşmıyor, yazarın benzersiz tasvirleri anlatılan sahneyi çok defa sınırlarının dışına taşırıyor, kişiler ve nesneler belli bir nitelikte sabitlenemiyor, sanki her şey sayısız hayaletiyle birlikte anlatılıyor. Anlatımın bu özel durumu romanı tarifi zor derinliklere ulaştırıyor. Romandaki düşsel dünya ve süre içerisinde kaybolan zaman (olay örgüsünün geri planda kaldığı eserde bu yolla ardışık zaman dizin oluşturulamıyor, böylece zaman değil, Sirte Limanı ülkenin diğer şehirlerinde hissedilen kaygıların varlığı, henüz olmamış olan, buna rağmen sanki kadermişçesine beklenilen endişeyi zaman kavramının yerini tutan izlek haline getiriyor, bu nedenle zaman değil süre daha baskın hale getirilmiş oluyor) Sirte Kıyısı’nın özel nitelikleri olarak sıralanabilir. Zaman ve mekânın sanki gölgeler içerisinde bulanıklaştığı romanda karakterlerde adeta düşten çıkmış gibidirler.

Sirte Kıyısı’nın kendi iç gerçekliğinden söz edilebilir ancak bu durum, gerçeklik sorusu,  romanın belli yerlerinde edebi dilin imkânlarını düşsel bir atmosferde sanki iç içe geçmiş düş kırıntılarını yoğuran ve bunlarla görkemli bir eser ortaya koyan yazarın eserindeki ihtişam karşısında eriyip kayboluyor.