2 Mart 2013 Cumartesi

Anton C. Zijderveld – Sahnelik Toplum


Anton C. Zijderveld – Sahnelik Toplum
Sosyolojinin Yeniden Tanımlanması

Profesyonel, akademik sosyoloji, gerçekte olduğundan ve olabileceğinden daha fazla bilimsel davranmaktadır.
…gerçeklik hakkında sağduyulu her insanın kendi çabasıyla düşünebildiği şeyleri zor kelimelerle ifade etmektedir. (s. 13)

Asıl görevleri, toplumu keşfetmek olan çoğu sosyolog, bu işlevlerini unuturlar. (S. 14)

Teori kelimesi, ‘görmek’ veya ‘yargılamak’ anlamlarına gelen Yunanca theorein fiilinden gelmektedir. İyi bir teori, eğer eylemi, güncel pratiğin yoğun uğraşlarını bir tarafa bırakıp, kendimize zaman ayırıp; bu pozisyondan hareketle çevremizdeki gerçekliğe dikkatle bakarsak ve daha iyi görmek amacıyla düşünürsek, ancak o zaman ortaya çıkabilir. (s. 16)

…ilk bilimsel devrimi gerçekleştiren Nicholas Copernicus (1473-1543) bilimsel bir teoriyi yargılamak/değerlendirmek için iki kriter kabul ediyordu. İlk olarak o gözlemlerle uyumlu olmalı, ikinci olarak entelektüel olarak çekici olmalıdır. Başka bir deyişle ‘ruhu okşamalıdır.’ Bu ikinci kriteri biz kaybettik. (s. 17)

Ekonomi, insani eylemleri temelde para olgusu ile malların ve hizmetlerin üretim ve tüketimi açısından ele alırken, siyaset bilimi bu eylemlere öncelikli olarak güç olgusu ve üretilen mal ve hizmetlerin paylaşımında söz sahibi olan otorite açısından yaklaşmaktadır. Tarih biliminde insani eylemler, geçmişten hareketle ve bu eylemleri etkileyen ve yönlendiren süreçler açısından incelenir. Bu anlamda geçmiş yeniden kurgulanır ve yorumlanır. (s. 24)

Varoluşçuluk, tümüyle bireyi ve onun özgürlük ve özgünlüğünü vurgulamaktadır. Marksizm ise insanı, temelde özgürlük ve özgürlüğü sömürü mekanizmaları tarafından baskılanan bir sınıfın temsilcisi olarak görmektedir. (s. 28)

…içgüdüler hayvan için ne ise kurumlar da insanlar için odur. (s. 32)

…müze ve mobilya mağazası kurum niteliğindedir.
 Çünkü bu kurumlar bu mekânlarda nasıl hareket edeceğimizi beyan eden eylem kalıpları oluşturmaktadır. (s. 54)

Bir şeyi gerçek olarak tanımlamak onu, sadece önemli, esaslı, değerli ve anlamlı bulmak değildir, aynı zamanda olgusal, nesnel ve hakikat olarak görmek demektir. (s. 55)

Peter L. Berger ve Thomas Luckmann nesnel ve öznel gerçeklik arasında bir diyalektikten bahsetmektedirler.
Dışsallaşma, nesnelleştirme ve içselleştirme. Dışsallaştırma, antropolojik bir sabitedir.
Alman filozof Helmuth Plessneri, bunu insanın ‘dışsal konumu’ olarak adlandırmaktadır.
Dışsallaştırma, Marx’ın praxis olarak adlandırdığı şeyin özüdür.
Kurumlar, biz doğmadan önce var olan ve öldükten sonra da varlığını sürdüren yapılardır.
Bu kurumlar, birlikte anlamlı bir düzen (nomos) oluşturan sembolik bir evren (symbolic universe) yaratmaktadır. (s. 58)

Çevremizi saran tüm bu kurumların faydası ve anlamı nedir? Bu sorular, düzeni (nomos) tehdit edebilir ve anomiye (anlamsızlık ve kuralsızlık) yol açabilir.
Anomiyi denetim altına alabilmek veya ortadan kaldırmak için görevi sembolik evrenin anlam ve faydasını savunmak ve güçlendirmek olan ikincil kurumlar tasarlanmıştır. Bu işlevi geleneksel toplumlarda dini ve büyüsel kurumlar, modern toplumlarda ise bilim ve teknoloji yerine getirmektedir.
(İçselleştirme) dışsallaştırmanın sonucu olarak oluşmuş olan kurumların nesnel gerçekliğinin (yani nomos) birey tarafından devralınmasıdır.
Nesnel gerçeklik öznel gerçeklik olmalıdır. (s. 59)

Galilei
O, bilimsel bir teori için acı çekmek ve ölmenin anlamının olmadığını düşünüyordu.

Günlük eylemlerimizin büyük kısmı rasyonel olmadığı gibi, hatta açıkça irrasyoneldir.
Rasyonel eylem, iyice düşünülmüş bir eylemdir: Belirli bir amaç gözeterek bu amaca ulaşmak için neyin en hızlı, en kolay ve en ucuz olduğunu araştırıyoruz. (s. 91)

…toplumsal sistemde, devlet müdahalesi olmadan, neticede ‘doğal’ bir elit olarak toplumu yönetecek en elverişli ve en iyi olanları yukarı çeken eleme mekanizmaları bulunmaktadır.
…bu, sömürü ve yoksulluğun aşırı biçimlerini ahlaki açıdan haklılaştırmak için ‘bilimsel’ bir temel sağlıyordu. (s. 112)

Din, bilimin öncüsü iken, büyüyü teknik ve teknolojinin öncüsü olarak niteleyebiliriz. (s. 120)

Okul, meslek eğitimi ve üniversite eğitimi sınıf yapısını oluşturan kanallardır.
Oysa statü kavramı daha çok tarihsel ve kültürel bir kategoridir. Burada ilk etapta söz konusu olan yaşam stili, prestij ve otoritedeki farklılıklardır. (s. 124)

Kuzey Amerika’da statü yapısı hiçbir zaman kök salmamıştır. Bu şaşırtıcı değildir, çünkü buradakiler bu kıtada koloniler kurmuşlar ve yeni demokratik bir toplum inşa etmek üzere Avrupa’daki sıkıcı statü rejimine sırt çevirmişlerdi. (s. 126)

Güç, doğal olarak meşruluk olmadan salt kaba şiddet veya terör yoluyla sürdürülemez. Fakat eğer güç sahiplerinin iradesi tabi olanların iradesiyle paralel yürüyorsa çok daha kuvvetli bir hale gelir. Bu durumda güç otoriteye dönüşür. (s. 141)

Otorite, inandırıcı ve kabul edilebilir olmak ister, büyüleyicidir ve saygı uyandırır. Buna karşın güç, insanlar üzerinde iz bırakmak ister ve dayatmadan kaçınmaz. Çoğunlukla korku verici ve korkutucudur. Oysa korku verici ve korkutucu bir otorite düşünülemez. (s. 144)

…dil kullanımı önemli bir statü özelliği olmuştur. (s. 167)

…toplumsal bir konum ve rolün ana özellikleri ile yan özellikleri arasında bir ayrım yapmak anlamlıdır.

-          İnsanların daha çok aşağılama, hakir görme amacıyla birbirlerine isnat ettikleri sözcükler, adlar, sıfatlar (söyleyen kişi nezdinde) gerçeklik değeri taşımasa da sözcüğe muhatap olan kişi kendini o çerçevede konumlandırmaya eğilim gösterir. Bu önemlidir, toplum mühendislerinin işini kolaylaştıran davranış özelliklerimizden birisidir bu.-   

Eşcinselliği bilinen bir diş doktoru kolayca geleneksel bir Rotary Kulübü’ne alınmayacak, fakat eşcinsellerin oluşturduğu bir gurup veya kulübe hemen alınacaktır. (s. 185)

Thomas-teoremi
Eğer bir kişi bir durumu gerçek olarak tanımlarsa bu tanımlama sonuçları itibariyle gerçektir. (s. 187)

Modernleşme; sadece demokratikleşme, sanayileşme, bilimselleşme ve teknolojileşme, kentleşme, bürokratikleşme ve toplumun yasalaşması değil, aynı zamanda sekülerleşmedir. Bu kavramla modern insanın dindar olmadığı anlatılmak istenmiyor, çünkü bu söz konusu değildir. (s. 217)

…toplum, geleneksel yapıdan modern bir yapıya dönüşürken sosyal-kültürel entegrasyon çerçevesi olarak kilise ve aile gibi mahallenin de önemini yitirmesi dikkat çekicidir. (s. 219)

Modern toplum
Anormal olgu
...bunun farkında değiliz, çünkü bir kez bu toplumda doğduk…
Modernitenin özü onun çoğulculuğunda (plüralizm) yatmaktadır. (s. 254)

…modernleşmiş toplumlarda ilerici güdü egemen durumdadır, halbuki daha fazla geleneksel, modern öncesi toplumlarda bunun tersi bir durum vardır; orada geriye yönelik güdü öndedir. (s. 286)

…toplumumuzu sosyolojik olarak incelemek ve anlamak için bir yabancı rolüne girmek zorunludur. (s. 308)


Türkçeleştiren: Kadir Canatan
Pınar Yayınları, Kasım 2007

Henry de Montherlant – Kadınlara Acıyın


Henry de Montherlant – Kadınlara Acıyın

…on iki yaşında bir küçük kız vardı, evdekiler “sessiz kız” derlerdi. (s. 5)

…ne herhangi bir zevk vardı ne de herhangi bir yeteneği. (s. 6)

On beş yaşını üç ay geçtikten sonra evlenebilirlik çağına girdi. (s. 8)

Hep maviler giyer, hiçbir zaman maviden vazgeçmek istemezdi. (s. 9)

…annesi onu görmek için görüşme yerine gelince, küçük kız ağzını bile açmadan yanında oturup dururdu: Onun sevmesi de böyleydi işte. (s. 11)

…ne denli çok görüp çok yaşamış olurlarsa olsunlar, insanlar bir kişiliğin hep tek parça kaldığına inanmakta dayatırlar. Oysa kişilik birliğini yapay yaratıklarda buluruz; doğal kılan her şey tutarsızdır. (s. 12)

Matmazel Dandillot işte böyle durgun bir yaşam sürüyordu. (s. 14)

Bir insanın kendi kabullendiği acı, başkasının kabul ettirdiği acının yanında bir hazdır.

…benim aşkım, aşktan çok, bir kendi kişiliğimde coşma isteğiydi gibime geliyor; sizi zevkimle mutluluğumun bir aracı gibi görüyordum. Gerçek aşk kendi hoşuma gideni değil, sizin hoşunuza gideni aramak, dolayısıyla kendi istediğim şeylerden gönül rahatlığıyla vazgeçmek olurdu. Bu özveriyi göze alamadığıma göre sizi sevmiyorumdur kuşkusuz. (s. 17)

İşte şimdi çırılçıplak, alabildiğine arı, sanki bir gülümsemeden doğmuş. (s. 20)

…karanlıkta bir kadın sevmek, karanlıkta sigara içmek gibiydi. (s. 21)

…kadın ‘bir şeyden dolayı’ dostlukla sevilir, ‘bir şeye karşın’ aşkla sevilir.

Beni sevmediğinizi gösteren büyük bir belirti var: Bana yaşamım konusunda hiçbir soru sormuyorsunuz. (s. 25)

Melekleri bile günaha sokar.

Mutluluk bir insanın razı olduğu andır. (s. 39)

Islak bir kaya üzerinde bir yosun demeti gibi, yorgun yorgun, dostunun omzuna yaslanmştı Solange. (s. 52)

Uzun zamandan beri,
Fransa’yı azıcık iç değeri olan, temiz bir insanın kendini sürgünde bulacağı bir ülkeye dönüştürmeye çalışıyorlar. (s. 54)

…yaşam, yaşamanın ne olduğunu bilmez. (s. 73)

Ahlak yücelikleri ara sıra çukur yerlerin çamurlarına battıkça güzelleşir. (s. 79)

Yazın adamlarının yapmacıklığı mutsuz, dertli geçinmektir. Pascal suratı takınır hepsi de. (s. 88)

…kadınların acı çekmemek için sağlam bir yolları vardır.
Üzgün oldukları zaman aynaya bakmak. Hemen değişiverecektir suratları. (s. 95)

…birbirine benzeyen üç gülümseme vardır: Ölülerin gülümsemesi, mutlu kadınların gülümsemesi, boynu vurulmuş hayvanların gülümsemesi. (s. 106)

Gençlik ancak iyi elde edilemeyen yaratıkları sevmekle, olgunluk çağı da ancak iyi sevilemeyen yaratıkları elde atmakla geçer. (s. 107)

Lambaların petrole gereksinimi olduğu gibi insanların da biraz hayranlığa gereksinimleri vardır, onunla beslenirler. (s. 130)

Mektuplarım bir “görünüş”e yazıldı. Geri verin onları bana. (s. 145)

İnsanlar aldatır. (s. 147)

Erkeğin kininden çok, kadının aşkından korkun. (s. 148)

Bir kadın yosmalıktan uzak olursa büyüler sizi.
Çok geçmeden yosmalaşmaya, oyun oynamaya başlar. Bütün kadınlar durmadan para isteyerek kendilerine verdiğiniz değeri yitirirler. (s. 151)

…bir kediyi öptüğünüzü sanıyorsunuz, ama şöyle biraz daha yakından bakınca bir pireyi öptüğünüzü görüyorsunuz. (s. 152/153)

…sevmediklerimize iyilik etmeye çalışmamalıyız. İyilik etmek kadar doğallık, kendiliğinden gerektiren hiçbir şey yoktur. (s. 167)

Yaralı da olsa birkaç güzel saat yaşayabilirdi. (s. 168)

Yaşadınız, başka türlü yapamadınız da ondan yaşadınız.
Hemen her erkeğin yaşamı varlığını haklı çıkarma gereksinimiyle bozulur. Kadınlar bu yoksunluğu daha az duyarlar. (s. 169)

Başka bir gün…
Belki de ‘başka bir gün’ olmaz. (s. 172)

Birini gerçekten sevdik mi bunu kendisine söylememize gerek yoktur. (s. 189)


Pitié Pour Les Femmes
Türkçeleştiren: Tahsin Yücel
Alkım Yayınları, Nisan 2005

Robert Walser – Tanner Kardeşler


Robert Walser – Tanner Kardeşler

Robert Walser’den çok şey okunabilir, ne var ki onun hakkında okunabilecek hiçbir şey yoktur.
Robert Walser’de her şeyden önce hiç alışılmadık, tarifi güç bir aldırmazlık dikkat çeker. Nihayetinde bu önemsizliğin ağırlık, dağınıklığınsa dayanıklılık olduğu Walser’in çalışmalarına ancak dikkatle bakıldığında anlaşılır. (s. 9)

Walser’in çalışmaları aldırmazlığın bütün biçimlerini barındırır. O halde şunu da ekleyelim: tek bir istisnayla. Bu da, başka hiçbir şeye değil de içeriğe önem veren en yaygın aldırışsızlıktır. Walser için çalışmanın “nasıl”ı o denli önem taşır ki, söyleyeceği her şey yazma ediminin anlamı karşısında büsbütün geri çekilir. Söyleyeceklerinin daha yazarken tükendiği söylenebilir.
Daha kalemi eline alır almaz Walser ümitsizliğe kapılır. Her şey ona boşunaymış gibi gelir, her cümlenin görevinin bir öncekini unutturmak olduğu bir kelimeler yığını boşanır. Bir başyapıttaki “bu dar yoldan gelecek” monoloğunu düzyazıya dökerken, o klasik “bu dar yoldan…” sözleriyle başlar; ancak Walser’in Tell’i daha o anda ümitsizliğe kapılır, dengesini kaybetmiş, küçülmüş, kaybolmuş gibi olur ve şöyle devam eder: “bu dar yoldan sanıyprum ki gelecek.” (s. 10/11)

Birinci Bölüm
Bir sabah genç, çocuksu bir adam bir kitapçıdan içeriye girdi ve…
“Kitapçı olmak istiyorum,” dedi. (s. 15)

İnsanları seviyorum.
(Kitapçı) “Sizin hakkınızda delikanlı, uygun bir yerden bilgi alabilir miyim?
Kimden bilgi edineceksiniz ve bunun ne gibi bir yararı olacak? (s. 16)

Şimdiye kadar bulunduğum her yerden,
Kısa sürede ayrıldım, çünkü zinde güçlerimi, dar ve boğucu yazıhanelerde köreltmek hoşuma gitmiyordu, (s. 17)

“Bu genç beye bir uğraş verin!”
Böylece Simon kitapçı çırağı oldu. (s. 18)

Şu sekiz gün içinde kitapçılık denilen işten nefret ettim, (s. 22)

İş Bulma Kurumu’na başvurdu. (s. 24)
“Bir iş arıyorum”
Bizden daha önce de defalarca iş sordunuz, ürkütücü bir süratle iş aradığınızı söyleyesi geliyor insanın.
Tek bir işte kalmaya zamanım yok. (s. 25)

Eğer insanın sağlıklı eklemleri varsa ve başkaca da bir kaygı taşımıyorsa yürüyerek yollara düşmenin ne zararı dokunur ki…

Bir avukatın yanında geçici bir işimiz var, yaklaşık bir aylık bir iş. Size uyar mı?
Tabii ki, beyefendi. (s. 27)

Sabahları sekizde işe giderken, tıpkı benim gibi sabahın sekizinde işe başlamak zorunda olan herkesle aramda güzel bir akrabalık olduğunu hissediyorum. Şu modern hayat koca bir kışla!

İnsan her söyleyeceğini inceden inceye sınasaydı ne çok şey kaybolup giderdi. (s. 28)

Sevmeye değmeyecek insanlar seviliyor işte,
Yoksa değer vermek istediği için mi seviyor insan? (s. 29)

Fakir insanların genellikle atak, çarpan, sıcak kalpleri vardır; zenginlerinse soğuk, geniş, ısıtılmış, kapitone ve perçinli kalpleri! (s. 30)

Simon yeniden büyük ticaret şirketinde çalışmaya başlamıştı. (s. 38)

Bu işte elli yıl boyunca çalışmış olmaktan ne geçiyor o zaman eline? (s. 40)

Peki şimdi, yaşadığı söylenebilir mi onun? (s. 41)

…köprünün üzerinde uzun adımlarla önü sıra yürüyen bir insan Simon’un dikkatini çekti.
“Kardeşim” diye haykırarak yürüyen adamın boynuna atıldı.

Eve birlikte girdiler.
Klara Agappaia, Bu genç adamı gördüğü için çok büyük sevinç duymuş gibi görünmüyordu,
…gülümsemeye çalıştı ama beceremedi. (s. 42)

Bir ressamın gözü ne kadar hızlıysa eli de o kadar yavaş, o kadar hantal.
Geç kaldım.
Bankada “Bir saat geciktiniz! Bir delikanlı bu duruma düşmemeli!” dendi Siman’a.
Peki, düşerse n’olur?
Simon’un tavrı müdüre bildirildi. Müdür bu genç adamı işten çıkarmaya karar verdi.
Bunun bir son bulmasına çok memnum oldum. (s. 44)

“Delikanlı, siz fazla sertsiniz,” dedi müdür. “Kendi geleceğinize zarar veriyorsunuz.”
“Ben bir gelecek istemiyorum, şu âna sahip olmak istiyorum. Bu bana daha değerli görünüyor ve eğer insanın bir şimdisi yoksa o zaman bir gelecek düşünmeyi zaten unutur.” (s. 47)

…eğer kader insana soytarı rolü biçmişse,
…insan belki de bunun için seçilmişse, ciddi bir ifade takınmak neye yarar? (s. 71)

Sebastian genç bir şairdi.
“Duyduğuma göre, hayatınızın özünü yansıtacak bir şiir üzerinde çalışıyormuşsunuz. Daha ortada yaşamış olduğunuz bir hayat yokken, anlatmayı nasıl düşünebiliyorsunuz?” (s. 78)

Sen çoktan yok olup gittiğinde, bir toz zerresi kadar bile kalmadığında yine sana ait olacağım; çünkü bir armağan daima verildiği kişiden daha uzun yaşar, sahibini yitirmenin yasını tutabilsin diye. Ben armağan olmak üzere doğdum, daima birine ait oldum, eğer tek bir gün bile etrafta dolaşıp da kendimi sunabileceğim birini bulamazsam rahatsız olurdum. (s. 82/83)

Bu evde çok uzun kalamayacağız artık. Agappaia her şeyi kumara yatırdı ve kaybetti.
“Benim için çok hoş bir durum. Ben de kendimi değiştirmeyi düşünüyordum zaten.” (s. 99)

Simon, yaklaşık olarak tırmanışın ortalarına doğru, yol ortasında karlara batmış yatan genç bir adam
gördü ansızın. Uyuyan adamı inceleyebileceği kadar aydınlıktı hâlâ orman. Bu adamı çam ormanının ortasında ve böylesine ıssız bir noktada uzanmaya ne itmiş olabilirdi? Adamın geniş şapkası yüzünü boydan boya örtmüştü, çoğunlukla sıcak, gölgesiz yaz mevsiminde, uzanan ve dinlenen insanların uyuyabilmek için kendilerini güneş ışığına karşı korumak üzere yaptıkları gibi. Kış ortasında, insanın burada, karın içinde rahatına bakmak için gerçekten de hiçbir heves duyamayacağı bir zamanda böyle yüzünü örtmek; bunda tekinsiz bir şeyler vardı. Adam hareketsiz yatıyordu ve hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı bile. Simon, adamın bacaklarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini inceledi. Kıyafetleri açık mavi renkteydi, yazlık bir takım elbiseydi bu, çok ince ve lime lime bir takım.
Simon adamın şapkasını yüzünden çekti, yüz don muştu ve korkunç görünüyordu. Simon bu yüzü ansızın tanıdı, Sebastian’ın yüzüydü bu, kuşku yok, bunlar Sebastian’ın hatlarıydı, onun ağzıydı bu, onun sakalı, biraz genişçe, basık burnu, onun gözlerinin şekli, onun alnı ve onun saçlarıydı. Ve burada donmuştu, kuşku yok ve çoktandır yatıyor olmalıydı, burada, yolun kenarında. Karda ayak
izleri görülmüyordu, yani uzun süredir yatıyor olduğu düşünülebilirdi. Yüzü ve elleri çoktan katılaşmıştı ve kıyafetleri donmuş bedenine yapışmıştı. Sebastian, artık taşıyamadığı, büyük bir yorgunluk yüzünden buraya yığılmış olmalıydı. Çok güçlü olmamıştı hiçbir zaman. Daima iki büklüm yürürdü, sanki dik durmayı kaldıramıyormuş, sanki sırtını ve başını dik tutmak canını acıtıyormuş gibi. İnsan ona baktığında, hayatın ve onun soğuk beklentilerinin üstesinden gelemeyeceğini hissederdi. Simon bir çam ağacından çam dalları kesti ve vücudu bunlarla örttü, ancak önce ölünün ceket cebinden ucu çıkmış küçük, ince bir defteri çekip aldı. Şiirler içeren bir defter gibi görünüyordu bu, Simon harfleri ayırt edemiyordu artık. Bu arada gece tamamen bastırmıştı. Çamların arasındaki boşluklardan yıldızlar ışıldıyor ve ay ince, zarif bir
yay içinden bu sahneyi izliyordu. Simon kendi kendine, “Vaktim yok,” dedi usulca, “önümdeki şehre varmak için acele etmem gerek, yoksa bir şair ve hayalperest olan bu zavallı ölü herifin başında biraz daha uzun süre oyalanmaktan çekinmezdim. Ne asil bir tavırla seçmiş kendi mezarını. Karla kaplı, olağanüstü, yeşil çamların ortasında yatıyor. Bu durumu kimseye bildirmek istemiyorum. Tabiat kendi ölülerine göz kulak olur... (s. 120-122)



…ifade takınmak gülünç bir şeydir ve en güzel hayalleri bile bozmaya yeter! (s. 133)

Taşranın en yoksulu bile, şehrin daha az yoksulundan daha az kaygılı; çünkü orada her şey insanın lafıyla ve işiyle ölçülüyor, buradaysa kaygı kaygılanmayı sessizce sürdürüyor ve acı, diğer acılar arasında doğallıkla gözden kayboluyor. (s. 137)

En sona biz kaldık, bu da bize yakışır. (s. 140)

Kendisi neşeli olmayan, başkalarının neşesinden nefret eder. (s. 145)

…insan tüm bir hayatı bir fikir uğruna gözden çıkarabilir mi? (s. 153)

İnsanın mutlu olmayı denediği için mutsuz olabileceğini kendime itiraf edecek cesareti bulamadığımdan ötürü mutsuz olmak istemiyorum. (s. 157)

Gitmişsen gitmişsindir. Hepsi bu. Senin için ağlanacağına inanıyor musun? Söz konusu bile olmaz. (s. 164)

Bu insanlardan birini durdurmak ve ona şöyle demek isterdi: Nereye böyle aceleyle? Ama böylesine kaçıkça davranacak cesareti yoktu. (s. 168)

Şimdiye kadar hayatımı boşa harcadım, hayatım bana daima çok değersiz göründüğü için öyle olmasını istedim. (s. 171)
Paris’teydi ama neden Paris’te olduğunu hatırlamıyordu artık. (s. 197)

Söylesene acı mı verdim sana? Yapma ama! Böylesine güzel bir ölümün yanında acı nedir ki?
“Sessiz ol, rahatsız etme onu, çalışıyor,
Yaratanları rahatsız etmemek gerek. (s. 202)

…ahlaksızlık bir sürü şeyi aydınlatıyor, dünyaya daha derin bakmamızı sağlıyor, insanı daha deneyimli kılıyor. (s. 239)

Bir günahtan yıkanıp arınılmaz mı ve bir cezanın tüm bir hayatı yok etmesi mi gerekir? (s. 243)

Bir varmış bir yokmuş, başka ne yapacaklarını bilemedikleri için dünyanın üzerine dökülen kar tanecikleri varmış. (s. 274)

(çocuk) …bir şey hissetmek için çok küçükmüş… (s. 275)


Türkçeleştiren: Cemal Ener
Can Yayınları, Temmuz 2011



Detlev Claussen – Son Deha


Detlev Claussen – Son Deha
Theodor W. Adorno

Detlev Claussen 1948’de Hamburg’da doğdu. …öğrenimi sırasında Adorno’nun öğrencisi oldu.

Bu kitabın amacı, Adorno’nun metinlerini konuşturmak ve onları…
…özgün halleriyle öne çıkarmaktır.

11 Eylül 1903 doğumlu Adorno, 6 Ağustos 1969’da hayata huzurla gözlerini yumdu. (s. 13)

“Adorno’yu temsil edecek ya da onun adına konuşacak tek kişi yoktur.” Marcuse (s. 14)

(Mendelssohn) Felix’in teyzesi Dorothea Veit (daha sonra Schlegel soyadını alacaktır)…
Şiir ve Hakikat’i okumuş olmak, burjuva kültürünün temelini oluşturuyordu. (s. 16)

Goethe’nin kendisi de kitabın önsözünde biyografi yazmanın olanaksızlığından söz ediyor… (s. 17)

Goethe, Eissler’in mükemmel analizinde, “insanoğlunun evrenini ya da bu evrenin bir kısmını anlamlı ve daha önce benzeri olmayan bir biçimde yeniden yaratma yetisine sahip insanlar kategorisinde” yer alan deha örneğidir. Bu tanım gerçekten de Adorno için de geçerlidir. (s. 19)

“Umutsuzlukta hep bir dönüşsüzlük vurgusu bulunur; ama durum düzelemeyecek olduğu için değildir bu, çürüyüş geçmişi de kendi girdabına çektiği içindir.” Adorno (s. 20)

Deneyimin yitirilmesi deneyimi, eleştirel teorinin ilk motiflerinden biriydi… (s. 21)

…dehşet verici olan, insanın gelecek kuşaklarının olmamasıdır. (s. 24)

…umutsuz ölen kişi bütün ömrünü boşuna yaşamıştır. (s. 27)

Büyülü bir çocukluğa sahip olmak güçsüzlerin gücüdür. (s. 28)

Sadece çocukluğumu geçirdiğim yere geri dönmek istedim ve beni buna iten, insanın yaşamda gerçekleştirdiklerinin, çocukluğunu değiştirerek telafi etme çabasından başka bir şey olmadığı duygusuydu. (s. 29/30)

…dileklerini erteleyenler, elle tutulacak kadar yakın olan mutluluğu göremeyen karamsarlardır. (s. 36/37)
(Benjamin, Horkheimer, Müzik)

Tamamen kuramsal (politik) ve sanatsal –özellikle de müzik yoğun- bir ortamda büyüdüm. (s. 150)

(Müzik, Thomas Mann, ABD, Fritz Lang)

On dokuzuncu yüzyılda Almanlar düşlerinin resmini yaptılar; sonuç her zaman sebzeydi. Fransızlarınsa bir sebze resmi yapmaları bile yetiyordu, ortaya çıkanın bir düş olması için. (s. 292)

…insan somut olarak kendisiyle ilgili ne kadar iddialıysa ve kendini ne kadar önemli buluyorsa, bunları görgül olarak kendisine ve yaptıklarına o kadar az yansıtmalıdır. (s. 354)

“Sanat felsefesi denen şeyde genellikle birinden biri eksiktir; ya felsefe ya da sanat” Schlegel (s. 403)

Yeni olan yeninin kendisi değil yeniye olan özlemdir.
Ütopya olan şey, varolanın olumsuzudur ve ama ona bağımlıdır. (s. 410)

“Tanrı ve azizler felsefe yapmaz.” Platon (s. 434)

---
1924 yılında Frankfurt Üniversitesi'nden Edmund Husserl'in fenomenolojisi hakkında yazdığı doktora teziyle mezun oldu.
1925 yılında Avangard besteci Alban Berg'in yanına gitti. Arnold Schönberg'in müziğine odaklandı.
1927'de Aşkın Zihin Teorisinde Bilinç Kavramı başlıklı profesörlük tezinden uzaklaşmaya başladı.
Enstitü dergisinde Kierkegaard hakkında bir dizi yazı yayınladı. Profesörlük tezi de Kierkegaard hakkında oldu: Kirkegaard, Estetiğin İnşaası
Hitler'in iktidara gelmesinden sonra gönüllü sürgüne çıktı.
1934-1937 yılları arasında İngiltere'de Oxford Üniversitesi'nde çalıştı.
Sosyal Araştırmalar Enstitüsü 1934’te New York’a taşındı. 
1937'de Margaret Karlpus (Gratel) ile evlendi.
1937-1940 yılları arasında ABD'de Princeton Üniversitesi'nde çalıştı.
1942'de ismindeki "W" / Wiesengrund ifadesini gizledi.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya'nın yeniden inşasına katıldı.

---

Türkçeleştiren: Dilman Muradoğlu
Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2012




Arthur Danto – Nietzsche


Arthur Danto – Nietzsche
Hayatı, Eserleri ve Felsefesi

Hayatı:
Nietzsche, 13 Ekim 1844’te küçük bir Alman kasabası olan Röcken’de doğdu. Lutherci Protestan bir aileye mensup babası Karl Ludwig, annesi ise Franziska Nietzsche idi.
1858’e kadar annesi, kız kardeşi, büyükannesi ve iki teyzesi ile birlikte yaşadı.
…çocukluğundan itibaren müzikten hoşlanan bir ruha sahip olduğu söylenir.
1864’te papaz olmaya karar veren Nietzsche, aynı yıl Bonn üniversitesinde klasik filoloji okumaya, 1865-66 yıllarında ise Leipzig üniversitesinde çalışmaya başlar.
Schopenhauer’u İstenç ve Tasarım Olarak Dünya adlı eseri vasıtasıyla tanıması da bu döneme rastlar. (s. 1)

(Nietzsche) …15 yaşındayken Hölderlin’i okumuş… (s. 2)

…yorumcular Nietzsche’nin felsefesini ve eserlerini, onun hayatının belli periyotları ile ilişkilendirip üç döneme ayırarak ele alırlar.
Birinci dönem, Nietzsche’nin ilk yazılarını da kapsayan ve onun Schopenhauer ve Wagner’in etkisinde kaldığı dönemdir (Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu).
Schopenhauer’un pesimist irade felsefesiyle Wagner’in müziği arasında bir ilişki kurma çabasındadır. Schopenhauer’un felsefesine göre evrenin temelinde kör bir irade hüküm sürmektedir. Evren ise insanın tasarımından ibarettir.
Bir tasarımdan ibaret olan evrende, insanın bu kör iradenin etkisinden kurtulmasının yegâne yolu ise, ya dünyadan el etek çekmek suretiyle Budizm’in Nirvana’sına ulaşmak, ya da güzellik ve sanat yoluyla iradenin üzerimizdeki etkisini hiçe indirgemektir. Schopenhauer’un etkisi altındaki Nietzsche, söz konusu kör iradeden kurtulmanın yolunu Wagner’in müziğinde bulur. (s. 3)

Tragedyalar Nietzsche’ye göre; oluşun dayanılmaz ağırlığı altındaki Greklerin sanat vasıtasıyla hayatı çekilir hale getirdikleri eserlerdi.
Nietzsche’nin filozof kariyerinin ikinci dönemi, 1876-1882 yılları arasındaki döneme tekabül eder (Wagner ile arasının açılması).  (s. 4)

Nietzsche’nin din ve ulus kaynaklı geleneksel değerlere karşı olan tavrı arasındaki gerilim, nihayet Wagner’in 1878’de yazdığı Parsifal Operası ile son noktaya ulaşır.
Nietzsche’nin söz konusu operayı Hıristiyan değerlerine bir geri dönüş olarak yorumlaması ve içinde Hıristiyan mistisizminin izlerini bulması, Wagner ile olan yakınlığının sone ermesindeki en önemli etkendir.
Nietzsche’nin ikinci dönemini (İnsanca Pek İnsanca) adlı eseri temsil eder. …ilk dönemindeki Sokrates karşıtı tavrı adeta tersine dönmüş, Sokrates artık yüceltilmeye başlanmıştır.
Bu dönemde Nietzsche’nin felsefesi pozitivist karaktere bürünmüştür.
Copleston’un da işaret ettiği üzere örneğin, Nietzsche bu dönemde iyi ve kötü ayrımını topluma yararlılık-zararlılık ölçütü ile temellendirir. (s. 5)
Nietzsche yine bu dönemde, Sils-Maria’dayken Ebedi Dönüş öğretisini geliştirmiştir. Buna göre, evrende her şeyin bir ebedi döngüsü söz konusudur. Eğer evren hem ileriye hem de geriye doğru sonsuzsa ve evreni oluşturan unsurlar da sınırlı ise, evrende oluşa gelen olaylar, bu sonsuz zaman içerisinde, tıpkı geçmişte defalarca tekrarlandığı gibi ileride de tekrar edilecektir. (s. 5/6)

Nietzsche’nin üçüncü ve son dönemi (Böyle Buyurdu Zerdüşt) adlı eseriyle başlar.
…ana teması “Üstün İnsan” ve değerlerin yeniden değerlenmesidir.
Nietzsche bu dönemde üstinsan kavramını nihilizmi aşma projesinin önemli bir kavramı olarak sunmaktadır.
Nietzsche üstün insanın ahlaki bakımdan konumlandırılmasını da, 1886’da yayınlanan (İyinin ve Kötünün Ötesinde) adlı eseriyle yapmayı dener. (s. 6)

Nietzsche nihilizmin köklerine yönelik jeneolojik araştırması sonucunda, onun köklerinin, Batı metafizik geleneğinin düalist karakterinde ve geleneksel moral temelli ahlak anlayışında bulunduğu sonucuna varır. Yine aynı eserde, Nietzsche, efendi ve köle ahlakı olmak üzere iki çeşit ahlak anlayışının ve değerleme tarzının varlığına dikkat çeker. (s. 7)

Felsefe tarihini klasik ve modern şeklinde ikili bir ayrımla ele alan söz konusu felsefeciler (Leo Strauss, Alasdair MacIntyre vb.) Nietzsche’nin felsefi düşüncelerini geleneği, topluluk nosyonunu, erdem ahlakını terk eden, birey merkezli modern felsefi düşüncenin radikalleşmiş bir versiyonu olarak sunarlar. (s. 9-12)

Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe’de açıkça Parmenides’i yererek, Herakleitos’tan yana bir tutum sergiler. Herakleitos’a referansla Nietzsche, oluşun gerçekte kendisi dışından kendisine atfedilen bütün ahlaki nitelemelerden ari olduğunun altını çizer ve buradan hareketle oluşa özdeşleştirdiği yaşamı iyinin ve kötünün ötesinde onaylar.

Nietzsche, Sokrates’ten beri Batı felsefesinin, oluşun ardında değişmeyen bir töz aramakla meşgul olduğunu ve bu sürecin de nihayetinde nihilizmle sonuçlandığını ifade eder. (s. 13)

Putların Alacakaranlığı’ndaki, “Gerçek dünya sonunda nasıl mit oldu?” başlıklı bölümde Nietzsche, Batı metafizik düşünce geleneğini her biri Platonculuğun değişik şekil ya da versiyonları olan altı döneme ayırmak ve en önemli çalışması olan Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü de bu geleneğin dışında tutmak suretiyle, kendisi ve çalışmalarını söz konusu geleneğin dışında konumlandırır. Buna göre Platonculuk, Platonculuğun değişik bir formu olan Hıristiyanlık, Kant’ın eleştirel felsefesi, Pozitivizm ve Schopenhauer’un irade felsefesi, Batı metafizik düşünce geleneğinin insanlığı nihilizme taşıyan değişik formlarından ibarettir. (s. 13/14)

Dilbilimdeki fiil kavramı insanlığı, eyleyen ile eylemin birbirinden ayrı olan olduğu sanısına sevk etmiş ve bu sanı zamanla a priori bir hakikat hüviyeti kazanmıştır. (s. 15)

Modernizmi Hıristiyan ahlak anlayışının sekülerize olmuş şekli olarak görür. (s. 16)

Hegel, modernite ile birlikte tinin kendisine olan yabancılaşmasının sona erdiği ve insanın özgürlüğüne kavuştuğu kanaatindedir.
…böyle bir tarih anlayışı, Hıristiyanlığın kurtuluş günü nosyonunun sekülerize olmuş şeklini temsil etmektedir. (s. 17)

Nietzsche için tarihin eğer bir anlamı varsa, o da insanların şimdilerini yaşamalarına ve yaratıcılıklarına katkıda bulunmak yönünde olmalıdır.
Nietzsche bütün düşünsel seyri boyunca…
…nihilizmin ötesine geçecek, yüce insani varoluşun gerçekleştirilmesinin imkânlarını araştırmıştır. (s. 18)

…oluşa yönelik vurgusuyla, yaşamı hiçe sayan Hıristiyanlık ve Budizm gibi düşünce ve değer sistemlerinin ötesinde, yaşamın bir bütün olarak onaylandığı, oluşu merkeze alan bir yaşam felsefesi öngörmektedir.
…benliğin dönüştürülmesini mümkün kılmak amacıyla felsefenin merkezine Güç İstemi doktrinini yerleştirmiştir. (s. 19)

Nietzsche’nin üstinsanı…
…sağlığın prototipidir.
Amor Fati kavramı ise insanın önünde duran yeni bir ideal olarak üstinsanın tabiatına işaret etmektedir.
Kader sevgisi olarak amor fati, yaşamın evetlenmesi anlamına gelmekte ve Nietzsche’yi kökenleri Platon’a kadar geri giden metafizik düşünce geleneğinden ve bu geleneğin bir sonucu olarak varılan nihilist çağın kötümser filozofu olan Schopenhauer’dan ayırmaktadır. (s. 20)

Nietzsche’nin yaşama ve oluşa yönelik vurguları, bir bütün olarak yaşamı güç isteminden ibaret olarak görmesi, yaşam karşıtı düşünme biçimlerine yönelik eleştirileri, yaşama yönelik her türlü teorileşmenin bir şekilde yaşam ve oluş karşıtı bir karakter kazanıp insanlığı nihilizme götüreceğine yönelik söylemleri, yaşamı ve oluşu bir çocuğun ve sanatçının eylemleri kadar masum görüp, onları iyinin ve kötünün ötesinde konumlandırması; varoluş felsefesi ve yaşam felsefesi üzerinde kayda değer bir etkiye sahip olmuştur. (s. 23)

Nietzsche’nin gerek fiziki gerekse ahlaki olgularım varlığına yönelik eleştirileri ve her türlü olgu iddiasını bir yorum faaliyeti olarak görmesi, hermeneutik düşünce üzerinde önemli etkilerde bulunmuştur. (s. 24)

Hakikat, canlı varlıkların özel bir sınıfının kendisi olmadan yaşayamayacağı bir yanlış türüdür. (s. 33)

Gözle görünen dünya yegâne dünyadır; “Gerçek dünya” ise sadece bir yalan. (s. 34)

…sadece neden ve sonucun imgesini gördük. Ve bu resim, bizim sabit ardışıklıklardan daha temel bir bağlantı görmemizi imkânsız hale getiriyor. (s. 40)

Rastlantı amaca karşıt olduğundan hiçbir şey bir amaç ya da planın bir sonucu olarak vuku bulmuyorsa, hiçbir şey rastlantıyla ortaya çıkmaz.
Nietzsche determinizm düşüncesini bütünüyle reddeden biriydi. Dolayısıyla, onun bu deyişi gerçekten de karanlık olmak durumundadır. (s. 41)

Nietzsche kendisini öncü bir psikolog olarak görüyor, insan zihni denen büyük ve bakir ormanın ilk kâşifi olduğunu düşünüyordu.
Nietzsche’nin bu bağlamda ilk ve en büyük hedefi ego kavramı olup, temel iddiası da, benlik diye bir kendiliğin var olduğunu kabul etmenin ontolojik bakımdan gereksiz, metafiziksel bakımdan da tehlikeli olduğudur. (s. 43)

Ahlaki kural ve kategorilerimiz dünyayı betimlemeye yaramazlar, fakat daha ziyade dünyada başarılı olmanın, insanların birbirleriyle başa çıkabilmelerinin araçları olurlar. (s. 56)

Ahlaki perspektifin efendi ve köle ahlakı olmak üzere iki temel türü vardır. Bunlardan ikincisi yaratan şey, korku ve yetersizliktir. Verili bir gurup ya da toplulukta, belirli bireyler geri kalanlara, aynı topluluğun diğer bireylerinin yoksun oldukları karakter özelliklerine sahip olmaları dolayısıyla hükmetme eğilimi sergilerler; söz konusu önderlere ve kararlarına itaat etmek zorunda olanlar, bu bireyler kızar, onlardan korkarlar. Bu guruplardan her biri “iyi” sözcüğüne farklı bir anlam yükler. Buna göre önder ve efendiler için “iyi” sözcüğü tam tamına onların sahip oldukları ve kendileri sayesinde gurup ya da topluluk içinde öncelik ve üstünlük elde ettikleri nitelikleri gösterir. Ve “fena”yla (Schlecht) karşıtlık arz eder. Efendilerin bu anlamda iyi olmaları tamamen analitik bir şeydir. Bu anlamda “iyi” olmayan her kimse “fena”dır. Oysa köle için, “iyi” tam tamına “fena”nın efendilerin vokabülerinde taşıdığı anlama sahiptir. Söz konusu “iyi”nin karşıtı, kaplamsal olarak efendilerin dilindeki “iyi” sözcüğüne eşdeğer olan bir terim olarak “kötü”dür (Böse). Efendiler (onlardaki anlamıyla) iyi ve (kölelerdeki anlamıyla) kötü olabilirler, ama iyi ve fena olamazlar. Köleler ise (onların moral vokabülerindeki anlamıyla) iyi ve (efendilerdeki anlamıyla) fena olabilirler, fakat iyi ve kötü olamazlar. Çünkü kötü olsaydılar eğer, köle değil de efendi olacaklardı. İyiler, atılgan girişimcilik, canına susamış ölçüde yüreklilik, kindarlık, şeytansı kurnazlık, yağmacılık, yönetme hırsı gibi özelliklere, genel olarak da kendilerinde takdir ettikleri her şeye iyi deme yönelimindedirler; onlar değer belirleyici olup, dünyaya kendi değerlerini kabul ettirirler. Bu özelliklere sahip olan efendilerden korkan köleler ise, hem bu değerlere ve hem de onlara sahip olanlara “kötü” derken, iyiyi doğal olarak acıma, gönül alan yardımsever bir el, sıcak bir yürek, sabır, çalışkanlık, alçakgönüllülük ile sınırlarlar. Öte yandan köleler güçsüz oldukları için dünyaya kendi değerlerini empoze edemezler. Bu nedenle Bu nedenle, onların ahlakları daha önce de gösterildiği üzere güçten ziyade zayıflığa dayanır. (s. 58/59)

Başkalarının acı çekişini görmek mutlu kılar insanı, başkalarına acı vermek daha da mutlu: Bu çetin bir sözdür, ama eski, güçlü, insani, çok insani bir ilkedir. Maymunlar bile imza atabilir altına: Bu çok tuhaf zulümleri tasarlamakla insanları öncelediler, onların “başlangıcı” oldular. Zulümsüz şenlik olmaz. (s. 62)

…dışarıya boşaltılamayan bütün içgüdüler içe dönüktürler.
(içselleştirme / Verinnerlichung) (s. 63)

Esas talihsiz ve uğursuz olan vakıa, dahası, türün en yetkin temsilcilerinin çoğunluk ayakta kalmayı başaramamaları ya da ancak sosyal uyumsuzlar olarak ayakta kalabilmeleridir. O şöyle kederlenir: Tür bir doğru boyunca, yetkinlik içinde gelişmez; güçsüz her zaman güçlüye egemen olur. (s. 69)

(Şen Bilim) Hakikate inandığımız sürece hâlâ dindar olduğumuzu iddia eder.
…kişinin bu “öte dünya”yı olumladığı sürece, onun karşıtını, yani bu dünyayı bizim dünyamızı olumsuzlaması gerekmez mi? …Günümüzün bile bizleri dahi, metafizik karşıtı tanrısız bizler bile ateşimizi, binlerce yıllık bir inançla, Platon’un olduğu kadar İsa’nın da inancı olan, Tanrı’nın hakikat, hakikatin de tanrısal olduğu inancıyla tutuşturulmuş olan meşaleden almıyor muyuz? (s. 71)

Zerdüşt iyi ile kötüden daha büyük bir güce rastlamadı yeryüzünde.
Zerdüşt insanlığa bir “amaç” temin etmeyi görevi olarak görür; üstinsan öğretisi de işte bu amaca hizmet etmektedir. (s. 74)

Ebedi dönüş düşüncesi kabaca, fiilen vuku bulduğu ve daha birçok kez yeniden vuku bulacağı düşüncesidir. (s. 78)


Türkçeleştiren: Ahmet Cevizci
Paradigma Yayınları, Şubat 2002