19 Kasım 2013 Salı

Daha

Hakan Günday – Daha


Dayanılmaz olan tek şey, hiçbir şeyin dayanılmaz olmamasıdır. (Rimbaud)

Sfumato
(Babası anlatıyor, Gaza dinliyor)
Dedim, oğlum Ahad, hayat buraya kadar.

Tek gerçek hayat dersi: Hayatta kal!

Bugün sen de benimle geleceksin!
Kazancını bir yabancıyla paylaşmak istemediği için suç ortağı olmak istiyormuş oğluyla.
…o yaz karnemi alır almaz insan kaçakçısı oldum.

…artık sadece yeni hatalar yapacağım.
Tanrı’dan sonraki en büyük icat olan karakter kadar öngörülemeyen hatalar.

Doğu ile Batı arasındaki fark Türkiye’dir. Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar. (s. 22)

Biz et taşıyorduk, sadece et.

Aruz (İran sınırında malın giriş çıkışını kontrol eden eleman)

Kaçakları Yunanistan’a geçiren teknelerin kaptanları Harmin ve Dordor.

Yüzümün değil de içimin sivilcelenmeye başladığından emindim. Çünkü yavaş yavaş da olsa, kaçaklardan midem bulanmaya başlamıştı. (s. 33)

Sırf birilerinin canı bir ülkeden diğerine gitmek istediği için benim canım çıkıyordu!

Kamyonun kasasına yeni taktırdığımız havalandırmayı…
Çalıştırmadığım için bir Afgan’ın boğularak ölmesine neden olmuştum. 26 yaşındaydı ve bana kâğıttan bir kurbağa yapmıştı.
Adı Cuma’ydı. (s. 33-34)

Sorun da buydu zaten. Herkese, başka hayatların roman gibi gelmesi. Oysa sadece hayattı hepsi.

(Aruz’un oğlu Felat’la Gaza telefonun iki ucundalar)
Lan, nereden tanıyacağım seni dağda? Bir parola bulalım.
Ben çiçek diyeyim sen de…
Ben de Cuma diyeyim.

Bir daha ne Felat’la konuştum ne de askere gittim.

Kişisel bir mesele değildi nefret suçu. Nesnel bir şiddetti.

Ne zaman bir zeminde talaş görsem, bilirim ki orada kir bırakan bir hayat yaşanmıştır.

Kasabanın adı Kandalı’ydı.

Yirmi dört kişilik bir gurup bekliyordu depoda.
Aralarında da dünyanın en güzel kızı.

Nasıl âşık olunur bilmiyordum ama böyle bir şey olmalıydı; soyguna gidecekmiş gibi planlar yapmak. (s. 59)

(leopar desenli giysi)
Aşk, avlanmakla ilgiliydi. Yoksa hangi kadın hayvan gibi görünmek isterdi?

Ona hediyem iyi bir yemek olacaktı.

Annesi olduğunu düşündüğüm kadın
İki heceli bir kelime söyledi ve yüzüme tükürdü.

Başımı ellerimin arasına alıp gözlerimi kapadım ve kim olduğumu anladım.

Onlar benim bir canavar olduğumu düşünüyordu.
İçlerinden birini bana kurban vermeleri on dakikan fazla sürmüyordu.
Artık âşık değildim. (s. 69)

Korkunç bir yaratığa dönüşmem sadece beş yıl sürmüştü.
Başkalarının acısı benim için sadece bir oyundu.

Neden evinde oturmuyordu hiçbiri?

Gideceğin yerde hiçbir değerin yok,
Her türlü acıyı hak ediyorsun. (s. 73)

Asla hatırlamak istemediğim, ancak unutmak için anlatmaktan başka çaremin olmadığı o kadar çok şey yaptım ki… Üstelik bunları da başka şeyleri asla hatırlamamak için yaptım.
Meğer önce yarını unutmak gerekiyormuş. (s. 75)

Sadece kötü adamlardan kaçanlar yoktu… Kaçan kötü adamlar da vardı!
Para istemek için elimi uzattım. Elimi tutup beni kendine çekti.

Dordor’la Harmin’e anlattım.

Hangardakiler Dordor’un teknesine bindiler.
Dordor, şöyle dedi.
“Hepsini öldürdük.”
Öldürülenlerden biri Libya’da bir aşirettendi.
Aruz, bir gece Dordor’u arayıp şöyle dedi.
Hanginiz?
Dordor
66 yerinden bıçaklanarak öldürüldü.
…neyi hatırlamıyorsan bil ki o sağlıklıdır! (s. 81)

Kaçak göçmenin kaçak işçiye dönüştürülerek kaçak mal üretiminde kullanılması, sürdürülebilir ekonomi ve sürdürülebilir kötülük açısından olağanüstü bir avantajdı. (s. 83)

Jandarma yazan mavi arabasıyla yanımda durup camı açtı.
Hayırdır? Misafir mi var?
Gel, bırakayım seni.

Karakol binasının önüne gelip durdu.
Burada bir bekle bakalım sen

Tam iki gece geçirdim o hücrede.

Yakalandık mı?
Ne yakalanması lan…
Yadigâr denilen orospu çocuğu daha çok para istiyor… Anladın mı? (s. 107)

Demek ki kahraman başçavuş Yadigâr amca, sadece bir karakol komutanı değil, aynı zamanda, şirin kasabamıza el birliğiyle kurulmuş ve operatörlüğünü bizim yaptığımız bir suç makinesinin garanti belgesiydi. (s. 109)

Türkiye 43’üncüsü oldum. Başarımın onlarla hiçbir ilgisinin olmadığını çok iyi bilmelerine rağmen, bütün öğretmenlerim kendileriyle gururlanarak beni tebrik etti. (s. 113)

Kaymakam bana ikisi çalışmayan dört düğmeli bir kol saati hediye etti.

Biliyor musun? Demişti Harmin.
Kısırdöngü asla yok olmaz. Sadece genişler, sonra da kendini unutturur. (s. 121)

Dolayısıyla gerçek bir hayat yaşamak istiyorsan, gerçekten de bir amacın olsun istiyorsan, önce ölüm korkusunu atacaksın üstünden. (s. 122)

(depodakiler hakkında sosyolojik tetkikler. Bu bölüm güzel. s.127, 128, 129…)

15 yaşındaydın ve ne vicdanım vardı ne de bir arkadaşım.
Kaşları daima gözlerini eziyor. (s. 129)

…biyolojik gerçekler bir günde değişse ve insan yalan söylediği anda, beyin kanamasından ölse, dünya öyle boşalırdı ki dinozorlara yeniden yer açılırdı. (s. 134)

Yaşlılar kazıklandıklarının tam olarak bilincine varmış ve artık her şey için çok geç olduğunu fark etmiş olan insanlardı. (s. 138)

Rastin’le arkadaşları hapislere girip canlarını verirken, gündelik hayatlarını sürdürme ve olan biteni görmeyip duymama suçlarından cezalandırılan insanları izledim. (s. 157)

Kriz, alternatif bir güç kaynağıdır. Bu kaynaktan yararlanmak adına, liderin, ülkesini sürdürülebilir kriz düzeyinde sabitlemesi şarttır. Bunun için yapılması gerekense, küçük iç çatışmalar yaratmaktır.
Asla bir iç savaş çıkarmadan, yüzlerce iç çatışma üretebilen lider, ülkesini o çok ince çizgi üzerinde yürütebildiği sürece olağanüstü bir güce kavuşur. (s. 170)

Yola bak diye bağırdım.
Ama sadece bana baktı.
Hiçbir zaman emin olamadım.
Kaza mıydı, yoksa intihar mı? (s. 186)

Cangiante
Cesetlerin altında geçirdiğim 317. saatte, üzerimde dolaşan eller hissettim ve ancak o zaman derimin dışına çıktım. Başımın etrafındaki şalı çözdüklerinde, bir sedyedeydim. (s. 237)

Suçlu olup olmadığımın ne önemi vardı? Suçluysam bile, 13 günlük bir cehennemle yıkanmış ve bütün günahlarımdan arınmıştım. (s. 249)

İstanbul’da bir yetiştirme yurduna yerleştirilecek ve okula devam edecektim. (s. 255)

Sonraki yol özel bir okula tam burslu olarak kaydedildim. (s. 266)

Yanlış zamanda delirmiştim. (s. 281)

Chiaroscuro
Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, geleceğe doğru yeterince hazırlanamamış ve geçmişime yakalanmıştım. (s. 289)

Deli olarak girdiğim binadan hem deli hem de bağımlı olarak çıkmıştım. (s. 306)

Meğer bütün bu para altındakini bulanlara bir ödülmüş.
Uzun zaman önce, etleri toprak tarafından kavrulmuş ve kemikten ibaret kalmış iki ceset. (s. 325)

Otelde on ay boyunca yaşadım.
Paramın tükeniş hızını görünce taşınmak zorunda kaldım. (s. 343)

Sokağa çıktığımda titremeye başlıyordum. Sürekli kendi kendime konuşuyor ve bunu durduramıyordum. (s. 345)

…dördüncü yılda bir mucize oldu!
Hiç tanımadığım insanlarla birlikte hiç tanımadığım bir insanı linç ettim. (s. 346)

İki gün geçti ve kapımı kimse çalmadı. Ne tutuklandım ne de biri gelip hesap sordu. (s. 354)

Pasaportun geldi.

Unione
Birazdan Cuma’nın ülkesine girecektim. Az kaldı, dedim geliyorum. (s. 406)

Hayatını aldığım günden beri içimde taşıdığım Cuma’yı evine teslim ettim.
Bakışlarım eğildi ve bir çocuk gördüm. En fazla on beş yaşındaydı.

Çocuk, tüfeğin namlusunu üzerime doğrulttu ve ateş etti. (s. 417)

Doğan Kitap
Ekim 2013

17 Kasım 2013 Pazar

Michel Foucault - Toplumu Savunmak Gerekir

Michel Foucault - Toplumu Savunmak Gerekir

College de France'ta verilen dersler 
(1975-1976)

François Ewald ve Alessandro Fontana yönetiminde, Mauro Hertani ve Alessandro Fontana tarafından Michel Foucault Merkezi için Birlik çerçevesinde hazırlanan baskı

7 Ocak 1976 Tarihli Ders
Nedir ders? - Uyruklaştırılan bilmeler. - Savaşımların tarihsel bilgisi, soykütükleri ve bilimsel söylem. - Soykütüklerin mizası, iktidar. - İktidarın hukuksal ve ekonomik olarak kavranması. - Baskı ve savaş olarak iktidar. - Clausewitz'in aforizmasının tersine dönüşü.

"iktidar nedir?" sorusu tam da bütünü kavrayan kuramsal bir soru olacaktır.
İktidarın çözümlenmesi ya da iktidarların çözümlenmesi, şu ya da bu biçimde ekonomiden çıkarsanabilir mi?
İktidar, somut olarak, her bireyin elinde bulundurduğu ve bir iktidar, bir siyasal hükümranlık oluşturmak için devredebilecek olduğu şeydir. (s. 29)

Siyasal iktidar tarihsel varlık olma gerekçesini ve somut biçiminin ve fiili işleyişinin ilkesini ekonomide bulur.
İktidar, ekonomiye göre her zaman ikinci konumda mıdır? Her zaman ekonomi tarafından erekleştirilip bir anlamda işlevselleştirilir mi? (s. 30)

…politika, savaşın başka araçlarla sürdürülmesidir. (s. 31)

Barışın ve onun kurumlarının tarihi kaleme alındığında, yazılacak olan bu savaşın tarihinden başka bir şey olmayacaktır hiçbir zaman. (s. 32)

14 Ocak 1976 Tarihli Ders
Savaş ve iktidar. - Felsefe ve iktidarın sınırları. - Hukuk ve kraliyet iktidarı. - Yasa, egemenlik ve uyruklaştırma. iktidarın analitiği: yöntem soruları. - Hükümranlık kuramı. – Disiplinci iktidar. – Kural ve norm.

1970-71'den bu yana üzerinde gezinmeye çalıştığım şey, iktidarın "nasıl"ıydı.
İktidar ilişkilerinin gerçeklik söylemlerini üretmek için seferber ettiği hukuk kuralları nelerdir?

…o gerçekliği talep eden ve işleyişi için buna gereksinimi olan iktidar tarafından gerçekliği üretmeye zorunlu kılınırız. (s. 38)

Batıda hukuk kraliyet siparişinin hukukudur. (s. 40)

Hukuka, kanımca, yerleştirilmesi gereken bir yasallık açısından değil, kullandığı uyruklaştırma usulleri açısından bakmak gerekir. (s. 41)

…iktidarın yukarıya doğru bir çözümlemesini yapmak gerekecek, (s. 44)

Hükümranlık kuramı, bedenler ve bedenlerin ne eylediğinden çok toprak ve toprağın ürünleri üzerinde uygulamada olan bir iktidar biçimine bağlıdır. (s. 49)

21 Ocak 1976 Tarihli Ders
Hükümranlık kuramı ve egemenlik kurucular. - İktidar ilişkilerinin çözümleyicisi olarak savaş. - Toplumun ikili yapısı. – Tarihsel-siyasal söylem, kesintisiz savaşın söylemi. - Diyalektik ve diyalektiğin kodlamaları. – Irklar savaşımının söylemi ve bunun transkripsiyonları.

…disiplinlere ve bunlara bağlı olan bütün bilme ve iktidar etmenlerine karşı bir şey ileri sürmek istendiğinde somut olarak ne yapılıyor? Hayatta ne yapılıyor? Yüksek memurlar sendikası ve bunun gibi başka kurumlar ne yapıyorlar? Tam da o hukuku, gerçekte hükümdarlığın hukuku olan şu ünlü biçimsel, burjuva hukukunu yardıma çağırmaktan başka ne yapıyoruz? (s. 53)

Hükümranlık, uyruktan uyruğa yönelen, uyruklar arasındaki siyasal ilişkiyi kuran kuramdır.
…başlangıçta kendisini sayısız iktidarla donatır, bunlar sözcüğün siyasal anlamında güç değil fakat olanaklar, yetkeler, yeterliklerdir. (s. 55)

Uyruk, iktidarın birliği ve yasa… (…) …hükümranlık kuramının etkide bulunduğu öğeler bunlar.

Savaş, siyasetin başka yollarla yürütülmesi olabilir, ama siyasetin kendisi başka yollarla sürdürülen savaş değil midir? (s. 59)

Savaş uygulamaları ve kurumları önce merkezi bir iktidarın elinde toplandı.
Sonuç olarak bu savaşın devletleştirilmesiydi.
…askeri kurumlarla donanmış bir devletin doğuşu, ancak ortaçağın bitiminde görülür. (s. 60)

…hukuk, barış, yasalar çarpışmalardaki kan ve çamurdan doğdu.
Kurumların ve düzenin motoru savaştır.
Başka deyişle savaşı barışın ardında deşifre etmek gerekir.
Dolayısıyla bizler birbirimize karşı savaş içindeyiz;
Tarafsız özne yoktur. Zorunlu olarak birisinin düşmanıyızdır. (s. 62)

…artık "kendimizi topluma karşı savunmalıyız" değil, "kendimize rağmen (…) karşı-ırkın getirdiği bütün biyolojik tehlikelere karşı toplumu savunmalıyız" (s. 73-74)

28 Ocak 1976 Tarihli Ders
Tarihsel söylem ve bunun taraftarları. - Irklar savaşımının karşıtarihi. - Roma tarihi ve Kutsal Kitap'ın tarihi. - Devrimci söylem. - Irkçılığın doğuşu ve dönüşümleri. - Irkın arılığı ve devlet ırkçılığı: Nazi dönüşümü ve Sovyet dönüşümü.

Tarihimiz, jüpiteryen bir tarihtir.
Tarihsel söylem artık hükümranlığın söylemi, hatta ırkın söylemi değil, ırkların, ırkların çatışmasının, uluslar ve yasalar içerisindeki ırklar savaşımının söylemi.
Birileri için zafer olanın ötekiler için yenilgi anlamına geldiği öğrenilecektir. (s. 81)

"ırk" sözcüğü değişmez bir biyolojik anlamla bağıntılı değildir.
…belirli bir tarihsel-siyasal farklılaşmayı işaret eder. (s. 88)

Artık savaş anlamında çarpışma değil biyolojik anlamda mücadele vardır: türlerin ayrışması, en güçlünün seçilmesi, en uyumlu ırkların ayakta kalması vb.

Irkın saflığı izleği, ırklar savaşımının yerini aldığında, ırkçılığın doğduğunu ya da karşı-tarihin biyolojik bir ırkçılığa dönüştürülmesinin gerçekleşmekte olduğunu düşünüyorum.
Irkçılık, tam anlamıyla devrimci söylemdir, ama tersine çevrilmiştir. (s. 92)

"Tarihte Roma'yı övmeyen ne var ki?"

4 Şubat 1976 Tarihli Ders
Yahudi düşmanlığına ilişkin yanıt. - Hobbes'ta savaş ve hükümranlık. - İngiltere' de, kralcılarda, parlamentaristlerde ve Levellers' da (Tesviyeciler) fetih söylemi. - İkili şema ve siyasal tarihselcilik. - Hobbes'un saf dışı bırakmak istediği.

Toplumsal yapı bir sınıflar piramidinden ya da bir hiyerarşiden oluşmuş değildir, tutarlı ve birlikçi bir organizma oluşturmaz, ama yalnızca kesin bir biçimde ayrı olmakla kalmayan birbirine karşıt iki bütünden oluşur. Ve toplumsal yapıyı oluşturan ve devleti işleyen bu iki bütün arasında var olan bu karşıtlık ilişkisi aslında bir savaş ilişkisi, bir sürekli savaş ilişkisidir; devlet, bu savaşın söz konusu iki bütün arasında, görünürde barışçıl olan biçimler altında sürdürülme yolundan başka bir şey değildir. (s. 98)

…uygar bir devlet içerisinde bile yola çıkan birisi evinden ayrıldığında, kapısını özenle kilitlemeyi asla unutmaz, çünkü hırsızlar ve soyulanlar arasında süren kesintisiz bir savaş olduğunu iyi bilir. (s. 99)

Farklılık barış getirir.
Buna karşılık, farksızlık, yetersiz farklılık durumunda (…)Başkalarından, bir başkasından biraz daha zayıf olan bile, yine de pes etmek zorunda kalmamak amacıyla kendisini oldukça güçlü görmek için, en güçlü olana yeterince yakın durur. Dolayısıyla zayıf asla vazgeçmez. Güçlüye gelince ki o yalnızca ötekilerden biraz daha güçlüdür, kaygı duymayacak ve tetikte durmak zorunda kalmayacak denli güçlü değildir hiçbir zaman.

…savaştan kaçınmak isteyen ondan ancak bir koşulla kaçınabilir: savaşmaya hazır olduğunu ve vazgeçmek durumunda olmadığını göstermelidir.

Öyle bir hareket edecektir ki, savaşma noktasında olan öteki, kendi gücünden kuşku duymaya başlayacak ve böylelikle bundan vazgeçecektir. (s. 101)

Savaş durumunu belirleyen, doğal biçimde eşitlikçi rekabetlerin bir tür sonsuz diplomasisidir. (s. 102)

Yaşamı ölüme tercih etme istenci: işte hükümranlığı, kurum ve karşılıklı anlaşma usulüne göre kurulmuş olan hükümranlık kadar hukuksal ve yasal bir hükümranlığı kuracak olan budur. (s. 105)

…iktidar ilişkileriyle uğraşıldığı anda, hukukun alanına, hükümranlığın alanına değil; erkin, egemenliğin alanına girilir. (s. 120)

11 Şubat 1976 Tarihli Ders
Kökenlerin anlatısı. - Troya söylencesi. - Fransa'nın veraseti. - "Franco-Galli". - İstila, tarih ve kamu hukuku. - Ulusal İkicilik. - Hükümdarın bilmesi. - Boulainvilliers'den "Fransa'nın Durumu". Mahkeme kalemi, devlet dairesi ve soyluların bilmesi. - Tarihin yeni bir öznesi. - Tarih ve anayasa.

Hukukun tarihi (…) ihanetlerin, hem de ihanetler üzerine binen bütün ihanetlerin ortaya dökülmesi olacaktır. (s. 140)

1 8 Şubat 1976 Tarihli Ders
Ulus ve uluslar. - Roma fetihi. - Romalıların büyüklüğü ve çöküşü. -Boulainvilliers'ye göre Germenlerin özgürlüğü üzerine. – Soissons vazosu. - Feodalilenin kökenleri. - Kilise, hukuk, devletin dili. - Boulainvilliers' de savaşın üç genellemesi: tarihin yasası ve doğanın yasası; savaşın kurumları; güçler hesabı. - Savaş üzerine gözlemler.

Doğanın eşitlikçi yasası, tarihin eşitlikçi olmayan yasası karşısında zayıftır.
Tarihin yasası her zaman doğanın yasasından daha güçlüdür.
Tarihin gücünün, doğanınkinden daha büyük olması: sonuç olarak, tarihin doğayı bütünüyle örtmesine neden olan budur. Tarih başladığında artık doğa konuşamaz, çünkü tarihle doğa arasındaki savaşta her zaman tarih üstün gelir. Tarih ve doğa arasında bir güç ilişkisi vardır ve bu güç ilişkisi kesin biçimde tarihin yararınadır. Dolayısıyla doğal hukuk yoktur, ancak kaybeden taraf olarak vardır: her zaman tarihin en büyük mağlubudur, o "ötekidir". (s. 167)

25 Şubat 1976 Tarihli Ders
Boulainvilliers ve tarihsel-siyasal bir continuum'un kurulması. - Tarihselcilik. - Tragedya ve kamu hukuku. - Tarihin merkezi yönetimi. - Aydınlanma sorunsalı ve bilmelerin soykütüğü. - Disiplinci bilmenin dört işlemi ve bunların etkileri. - Felsefe ve bilim. – Bilmelerin disipline sokuluşu.

Boulainvilliers için, güç ilişkisi ve iktidarın oyunu, tarihin özünü oluşturur. (s. 179)

Tarih bize savaşta olduğumuz düşüncesini getirdi ve bizler tarih içerisinden birbirimizle savaşmaktayız. (s. 181)

Ayıklama, normalleştirme, hiyerarşileştirme ve merkezileştirme / Disiplinci iktidar.

3 Mart 1976 Tarihli Ders
Tarihsel bilmenin taktik genelleşmesi. - Kuruluş, Devrim ve çevrimsel tarih. - Yabanıl ve barbar. - Barbarın üç süzgeçten geçirilişi: tarihsel söylemin taktikleri. - Yöntem soruları: epistemik alan ve burjuvazinin karşı-tarihselciliği. - Devrimde tarihsel söylemin yeniden canlandırılması. - Feodalite ve gotik roman.

…gotik romanlar, aynı zamanda terör, korku ve gizem dolu olduğu gibi siyasal romanlardır, çünkü bunlar hep haksızlıkların, iktidarı kötüye kullanmaların anlatısıdır; adaletsiz hükümdarların, acımasız ve eli kanlı senyörlerin, küstah din adamları vb'nin hikâyesidir. (s. 218)

10 Mart 1 976 Tarihli Ders
Devrimde ulus düşüncesinin siyasal olarak yeniden geliştirilmesi: Sieyes. - Kuramsal sonuçları ve tarihsel söylem üzerindeki etkileri. - Yeni tarihin iki kavranılırlık çizelgesi: egemenlik ve bütünlenme. - Montlosier ve Augustin Thierry. - Diyalektiğin doğuşu.

XVIII. yüzyılda savaşı siyasal ilişkilerin, başat ve hemen hemen tek çözümleyicisi kılmış olan şey, temelde tarihin söylemiydi. (s. 223)

Monarşinin ulus tanımı:
Ulus, aynı topraklarda yaşayan, aynı dili konuşan, aynı geleneklere sahip bir topluluk, bir kalabalık, bir bireyler topluluğu olduğu için var değildir. Ulusu bu oluşturmaz. Ulusu oluşturan şey, yan yana bireylerden başka bir şey olmayan, bir bütün bile kurmayan ama hepsi, her biri bireysel olarak, kralın bedensel, canlı, gerçek kişiliğiyle hem hukuksal hem de fiziksel belirli bir ilişkide bulunan kişilerin var olmasıdır. Ulusun yapısını oluşturan, uyruklarının her biriyle olan fiziksel-hukuksal ilişkisi içerisinde, kralın bedenidir. (s. 225)

Sieyes bir ulusun var olması için iki şeyin olması gerektiğini söyler: ortak bir yasa ve bir yasama erki. İşte hukuk devleti bu. (s. 226)

Tarih ve felsefe şu ortak soruyu soracaklardır: şimdide tümel olanı taşıyan nedir?
Şimdide, tümel olanın hakikati olan şey nedir? Bu tarihin sorusudur, bu aynı zamanda felsefenin de sorusudur. Diyalektik doğmuştur. (s. 243)

1 7 Mart 1976 Tarihli Ders
Hükümranlık iktidarından yaşam üzerindeki iktidara. – Yaşatmak ve ölmeye bırakmak. - Beden-insandan tür-insana: biyo-iktidarın doğuşu. - Biyo-iktidarın uygulama alanı. - Nüfus. - Ölüm ve özellikle de Franko'nun ölümü üzerine. - Disiplinin ve düzenlemenin işleyişleri: işçi sitesi, cinsellik, norm. - Biyo-iktidar ve ırkçılık. – Irkçılığın uygulama işlevleri ve alanları. - Nazizm. - Sosyalizm.

XIX. yüzyılın en temel olaylarından biri, yaşamın iktidar tarafından göz önüne alınması diyebileceğimiz şeydir: bir anlamda, canlı varlık olarak insan üzerinde bir iktidar kurma, biyolojik olanın bir devletleştirilmesi… (s. 245)

Biyopolitiğin işi nüfusladır…
Biyopolitiğin yöneleceği şey, toplamda kendi zamanı içerisinde ele alınan bir nüfus içinde meydana gelen belirtisiz, rastlantısal olaylardır. (s. 251)

Hastalanma oranını değiştirmek, düşürmek gerekecektir; yaşamı uzatmak gerekecektir; doğum oranını artırmak gerekecektir. (s. 252)

…gözetleme ve terbiyeyle, bireyin bedeni üzerindeki iktidar mekanizmaları uygun hale getirildi - bu disiplini oluşturdu. (s. 255)
(Gözetleme ve terbiye mekanizmaları; okul, hastane, kışla, atölye vs.)

Cinsellik, tamı tamına bedenin ve nüfusun buluşma yeridir. Demek ki disipline dayanır, (s. 257)

Irkçılığı devletin mekanizmalarına sokan, işte bu biyo-iktidarın birden belirimidir.
Gerçekten de nedir ırkçılık? Öncelikle, iktidarın sorumluluğunu yüklendiği o yaşam alanı içerisinde bir kopukluk yaratmanın yoludur: yaşaması gerekenle ölmesi gereken arasındaki kesinti. (s. 260)

Aramızdan ölenlerin sayısı ne kadar çok olursa, ait olduğumuz ırk da o kadar saf olacaktır. (s. 263)

Dersin Özeti
İktidar ilişkilerinin somut çözümlemesini yürütmek için, hükümranlığın hukuksal modelini bir yana bırakmak gerekiyor.
(Çünkü bu model) …yasayı iktidarın temel belirtisi kılar. (s. 271)
(İktidarın özneleri nasıl üretebildiğini incelemek gerekir.
Sonuç olarak iktidarı anlamak için, iktidarın uyguladığı/kullandığı baskı tekniklerini saptamak gerekir.)

Öncelikle incelenmesi gereken, savaştır; soyut ve somut şekilleriyle.
Ortaçağdan bu yana devlet sisteminin evrimine paralel olarak savaş uygulamalarında gözlenen evrim, savaş araçları ve savaş hakkının merkezileşmesidir.

Savaş, bütün iktidar kurumlarının temeli durumuna geldi.
İngiltere'de Coke ya da Lilburne, Fransa' da Boulainvilliers ve daha sonra
Buat-Nançay tarafından parlatılmış olan bu söyleme göre, devletlerin doğuşuna yol açan savaştır. (s. 273)

Hobbes'un herkesin herkesle savaşı dediği şey (…)herkesin, herkes tarafından kendisi için oluşturduğu tehlikeyi ölçtüğü, ötekilerin dövüşme isteğini kestirdiği ve kuvvete başvurduğunda altına gireceği riski değerlendirdiği bir tasarlama oyunudur. Hükümranlık kesinlikle savaşçı bir egemenlik olgusuyla değil, tersine, savaştan kaçınmayı olanaklı kılan bir hesapla kurulur. Hobbes' a göre devleti kuran ve ona biçimini veren savaş-olmayandır. (s. 275-276)

Önemli olan, tarihsel çözümleme ilkesinin ırkların ikiliğinde ve savaşında araştırılmış olmasıdır. Bu ilkeden yola çıkarak ve Augustin ve Amedee Thierry'nın kitaplarının aracılığıyla, XIX. yüzyılda tarihin iki tür çözümü gelişecektir: bunlardan biri sınıf savaşımına, öteki biyolojik çatışmaya eklemlenecektir. (s. 277)

Dersin Konumu
Foucault (…)tımarhaneler, delilik, tıp, hapishaneler, cinsellik, "polis" üzerine yürüttüğü sayısız tarihsel çözümlemede, daha çok iktidarın işleyişini, etmenlerini, "nasıl"ını araştırdı.

(faşizm ve Stalinizm) “Bunları bizim için böylesine şaşırtıcı kılan sayısız nedenden bir tanesi, tarihsel benzersizliklerine karşın tam anlamıyla özgün olmamalarıdır. Faşizm ve Stalinizm öteki toplumların çoğunluğunda zaten bulunan mekanizmaları kullandı ve genişletti. Yalnızca bu değil, fakat iç çılgınlıklarına rağmen bu ikisi, geniş bir ölçüde, bizim siyasal usçuluğumuzun fikirlerini ve yöntemlerini kullandı.” (s. 281)

…"cinsellik", bulgulamayı, deşifre etmeyi bilme koşuluyla, bireylerin gerçeğinin ortaya çıkarılacağı, sırlar odası değildir; cinsellik daha çok, (…)"insan bedeninin
anatomo-politiği" ve "nüfusun biyo-politiği"yle iki biçimli olarak yaşam üzerinde kurulan iktidarın kendisini gösterdiği alandır. (s. 283-284)

İktidarın olduğu yerde, her zaman direniş vardır, biri ötekiyle iç içedir.

Bilmenin ve onun iktidarla olan ilişkilerinin çözümlemesini yapmak istediğimizde strateji kavramı temeldir.

“Sonuç olarak, her çatışma stratejisi iktidar ilişkisi olmayı düşler ve her iktidar ilişkisi, kendi gelişim çizgisini izlediği kadar, direnişlerle kafa kafaya gelse de, muzaffer stratejiye dönüşme eğilimindedir.” (s. 289)

II faut defendre la societe
Türkçeleştiren: Şehsuvar Aktaş
Yapı Kredi Yayınları
Aralık, 2002




disiplinci iktidarın etmenleri

9 Kasım 2013 Cumartesi

Rollo May – Özgürlük ve Kader

Rollo May – Özgürlük ve Kader


Siyasal özgürlük gerçekten kutsanmaya değer.
Ancak, ulusu meydana getiren bireylerin içsel kişisel özgürlüğüne sıkıca bağlı olmayan hiçbir siyasal özgürlük, geçerli kurallara harfi harfine uyanların ulusunda özgürlük ve robotlar tarafından inşa edilmiş hiçbir özgür ulus yoktur. (s. 5)

…yaptığının bilincinde olma özgürlüğü, bizleri insan olarak ayırt eden niteliktir.
Özgürlük, hedeflerimizle nasıl ilişki kurduğumuzdur ve kader de ancak biz özgürlüğe sahip olduğumuz için belirleyicidir. (s. 6)

Özgürlüğün doğası nedir?
Onun doğası belirli değildir. İşlevi doğasını değiştirmek, herhangi bir anda olduğundan başka bir şey olmaktadır. (s. 10)

Özgürlük olmaksızın
Hiçbir değer yoktur.
Değerlerin feda edildiği bu çağda, kendimizi toparlamamız –eğer bunu başarmak zorundaysak- bütün değerlerin kaynağı olan bu şeyle, özgürlüğe ulaşmamıza bağlıdır. (s. 11)

Varoluş ancak özgürlük içinde gerçektir…
Özgür olmak, kendin olmaktır. (s. 14)

Özgür olan, insan varlığının bütünüdür, irade gibi bir parçası değil. (s. 16)

Özgürlük, olanaktır.

İngilizcedeki possibility (olasılık) sözcüğü Latince posse “yetenekli olmak” sözünden gelir ki, bu aynı zamanda power (kuvvet) sözünün de orijinal köküdür. Böylece, dünya parlamentolarında sonu gelmez tartışmalara yol açan, sayısız savaş alanında dövüşülen ve kan yitirilen uzun ve dolambaçlı ilişki, kudret ve özgürlük arasındaki başlar. (s. 17)

Özgürlük daima “mümkün olan”la ilgilidir, bu da özgürlüğe esnekliğini, çekiciliğini ve tehlikelerini verir. (s. 18)

Özgürlük, sadece yitirilecek şeyi olmamanın öbür adıdır. (s. 19)

Özgürlüğümüzü teslim etmenin bedeli
Özgürlük için “gelişme gereksinimi” ve “yaşamda kalmanın da gereksinimi” diyor (Commager). İç özgürlüğümüzü yitirirse, onunla birlikte insanları robotlardan ve bilgisayarlardan ayıran özellikler olan kendimizi yönetme ve otonomimizi de yitiririz. (s. 24)

Özgürlük canlılığını kadere, kader de önemini özgürlüğe borçludur.

Akıl sağlığı hareketinin amacı
Anksiyetesiz yaşamak
Nükleer radyasyonun bulunduğu bir dünyada anksiyetesiz yaşamak… (s. 28)

Akıl sağlığının tanımı, felç edici anksiyete olmaksızın yaşamak, ama yaşamsal varoluşun uyarıcısı bir enerji kaynağı ve yaşam zenginliği olarak anksiyetenin olması şeklinde değiştirilmelidir. (s. 29)

Psikanaliz
Kişinin özgürlüğü deneyimini arttırmak için kaderin farkındalığını arttırma yöntemidir. (s. 35)

Geçmiş değiştirilemez, sadece onaylanabilir ve ondan öğrenilebilir. (s. 50)

Kader kavramı öfkenin yaşanmasını gerekli kılar. Hiç öfkelenmeyen bir kişi, emin olunuz ki kaderle hiç yüzleşmemektedir. Kişi kaderle yüzleşince, içinde öfke otomatik olarak ama bir güç şeklinde yükselir. (s. 66)

Keder, yalnız başına dünyaya bırakılmış olmanın yasıdır.

Yalnızlık bir bağlamda dürüstlüktür. Dürüstlükle kendinizi genel kitleden ayırır, konformizmden kurtulursunuz. Dürüst olmak, kendinizi bireyleştirmek bakımından yalnız olmaktır. (s. 68/69)

Kendine karşı dürüst olmaya cesaret edersen yalnız kalırsın. (s. 69)

…özgür olduğunuzdan emin olduğunuz an onu yitirmiş olursunuz.

Kendimizi daima özgürlüğün ne olduğundan çok ne olmadığını tarif ederken buluyoruz.

Özgürlük sıklıkla ve ısrarla negatif bir özellik olarak anlaşılır.
Onu en yoğun şekilde yitirdikten sonra hissederiz. (s. 73/74)

İnsan istiklal olmadan yaşayabilir ama özgürlük olmadan yaşayamaz. (s. 79)

Paradoks esastır.

İnsan toplumu için özgürlükten daha tahammül edilemez bir şey yoktur. (s. 95)

Bizleri kölen yap, ama bizleri besle

Picasso’nun söylemeye meraklı olduğu gibi, her yaratma işleminden önce bir tahrip işlemi gelir. (s. 101)

Serbest bırakılmış olan bir insan henüz serbest değildir. (s. 105)

Özgürlük bir son değil bir başlangıç ve bir süreçtir. Özgürlük hiçbir zaman statik değildir, hiçbir zaman bir defada kazanılmaz ve bu temel özgürlük her eylemde yeniden sağlamlaştırılması gereken bir iç durumdur. (s. 106)

Batı dünyasında bizler özgürlüğü bireysel bir kendini anlatım olarak yaşarız. Doğu’da ise özgürlük katılım olarak yaşanır. (s. 107)

Doğu toplumlarında özgürlük geleneklerle sağlanır. (s. 108)

Her birimizin özgürlüğü, kaderimizle yüzleşmemiz ve onunla ilişki içinde yaşamamızın derecesiyle doğru orantılıdır. (s. 122)

İnsanın kaderiyle bağlantı kurmada çeşitli yolları vardır. Bunlardan birisi onunla işbirliği yapmaktır.
Bir başka yol kişinin kaderinin farkında olması ve onu kabul etmesidir.
Üçüncü yol kendi kaderine angaje olması. Dördüncü yol ise kişinin kaderini doğrudan doğruya karşılaması ve ona meydan okumasıdır. Beşinci ve en aktif tepki, kişinin kaderle çarpışması ve ona isyan etmesidir. (s. 124/125)

…her şeyi istediğimiz herhangi bir zamanda değiştirebileceğimize inanma eğilimi,
Psikoterapiyle ya da tarikatlarla yaşamlarımızı ve kişiliklerimizi bir hafta sonunda yeniden yapabileceğimize/inşa edebileceğimize inanma eğilimi, yalnızca yaşamın kavranması değil aynı zamanda ona karşı yapılan bir saygısızlıktır. (s. 128)

Eğer kaderin gücünü algılamak istiyorsak, olumsuz talih unsuruyla olumlu kader unsurunu bir arada tutmayı kabul etmeliyiz.

Kader ve özgürlük bir paradoks, bir diyalektik ilişki oluştururlar. (s. 130)

Özgürlük hiçbir zaman kaderin olmaması demek değildir. Karşılaşılacak kader olmasa, ölüm, hastalık… …olmasa biz hiçbir zaman herhangi bir özgürlük geliştiremezdik. (s. 131)

Kibir, kişinin kaderi kabul etmesinin reddidir. Bu, kişinin büyük eylemleri kendi başına yaptığına olan inancıdır. (s. 137)

Ölümsüzlüğü canlandırabilmek için ölümlülük sağlanmalıdır. (s. 141)

Ölüm karşısında, ölümün basit ve kolay olduğu inancıyla direniyorsak, yaşam tatsız ve boş olur ve özgürlük kavramı anlamını yitirir. (s. 143)

Yaşam…
Hepsi çok küçüktür.

“İnsanlar, bir şeye zıt olanın aynı zamanda özdeş olduğunu kavramazlar.” Herakleitos (s. 147)

Ne kadar yükseğe gidebilirsek o kadar düşebiliriz de. (s. 165)

Eğer bizden farklı olan ama benzeri görülmemiş vahşet olanaklarına sahip bir dünyada bir arada varolmak zorunda olduğumuz diğerlerine merhamet ve empati duymak zorundaysak, kendi kaderimizle uzlaşmak esastır. (s. 166)

“Olaylar kendi yollarında ilerler, iyi değildir onlara kızmamız” Euripides

Özgürlüğün ilk işi onu seçmektir. (William James)

Dış dünyayı istediğimiz gibi değiştiremediğimize göre iç dünyayı değiştirebilir miyiz? (s. 183)

Christopher Lasch, narsistik kişiyi şöyle tanımlıyor; Geçmişin hurafelerinden kurtulmuş olarak o kendi var oluşunun gerçekliğinden bile kuşku duyar. Yüzeysel olarak rahat ve hoşgörülüdür, ırkçı ve etnik saflık dogmalarında fayda görmez ama aynı zamanda grup sadakati güvencesini de kaybetmiştir.
Cinsel yönelişleri püriten olmaktan çok serbestçidir, gene de kadim tabularadn arınmış olması cinsel bir huzur getirmemiştir.
Onanma ve alkışlanma ihtiyacında şiddetle rekabetçidir, ustalığa güvenmez çünkü onu bilinçaltından gem vurulmuş tahripkârlıkla bağlantılandırır.
Anti-sosyal dürtüleri derinlemesine barındırırken işbirliği ve takım çalışmasını över. Kural ve düzenlemelere saygıyı, bunların kendisine uygulanmayacağına gizliden inanarak göklere çıkarır. İsteklerinin hiç sınırı olmayan bir aç gözlüdür.
…derhal ödüllenme ister ve durmak bilmez, sürekli doyumsuz ihtiras halindedir. (s. 185/186)

Narsisizm, kendini sevme şeklinde gizlenmiş bir kendinden nefrettir. (Clint Weyand)

Yeni-Narsisizm beraberinde (…) gerçekliğe güvenmemeyi de getirdi.
“Gerçeklik, gün geçtikçe bize kameralarla gösterilen şey olmaya başladı.” (Susan Sontag)

Oynadığımız Kafkavari bir oyundur. (s. 191)

Yeni-narsisizmde kuvvetli bir öfke ve intikam motifi bulunduğu da gerçektir.
Çocukken öğrendiklerimiz sahteye dönüşüyor.

Bir başkasını sevmek denilen şeyle “kendini sevmek” iki farklı şeydir. Bir başka kimseye duyulan sevgi; birbirini güçlendiren, birbirini canlandıran, birbirlerinin farklılıklarına katkıda bulunan, (…) iki ayrı varlığı birleştirmeye yönelik arzudur. Esas olan o halde, iki farklı varlığı kombine etmektir.

Kendinden nefret edersen başkasını sevemezsin.
Bunun tersi, kendini seversen otomatik olarak öbürlerini de seversin, doğru değildir. (s. 196/197)

Yabancılarla seks, seksi yakınlıktan ayırabilmenin en iyi garantisi…

Yakınlaşma olmadan seks yapmanın bir ideal
Olmasının narsisizmin bir dışavurumu olduğuna, (yakınlıktan korku olduğuna) inanıyorum. (s. 199)

Yakınlık, iki insan arasında yalnız bedenlerini değil, aynı zamanda umutlarını, korkularını ve arzularını da paylaşmaktır. (s. 200)

Bir yaşam tarzı olarak yakınlık olamadan seks, efsanedeki Echo’da öngörüldüğü gibi, darılma ve öç almaya motive olur. Narcisus kendini hançerleyerek mahveder ama biz kendimizi, hayati parçalarımızın uzun ve tüketici bir ampütasyonuyla yok ederiz. (s. 212)

Ruhun işitmesi bir yetiyle, kulakla ya da zihinle sınırlı değildir. Bu yüzden bütün yetilerin boşluğunu gerektirir. Ve yetiler boş olunca bütün varlıklar dinler. O zaman asla kulağınızla duymadığınız ya da zihninizle anlayamadığınız tam önünüzde olan şeyin doğrudan yakalanması söz konusu olur. (Thomas Merton) (s. 215)

Şiir
Kelimeler arasındaki boşluklardır.

Ebedi anksiyete özgür insanın kaderidir.

Sessizlikten hangi şeytanın çıkacağını kim bilebilir?

İnsan özgürlük yerine güvenliği seçer.

Özgürlük ve anksiyete paranın iki yüzüdür, biri olmadan öbürü asla olmaz.

Anksiyeteden ancak riske girmemekle, yani özgürlüğümüzü terk etmekle kaçınabiliriz.

Konformizme doğru bir baskı her topluma girmiştir.

Sokrates
İsa
Jeanne d’Arc
İçgörüleri çok rahatsız edici olan, özgürlüğe refakat eden anksiyeteyi çok fazla davet eden kimseler, yeni fikirlerin yapacağı depremin yol açtığı korkudan yakınan kendi kuşakları tarafından ölüme mahkûm edilmişlerdir. (s. 253)

Otantik kâhin, geleceği görme
Özgürlüğü ile birlikte gelen anksiyeteyi yaşar.
Anksiyete hisseder, şarlatan ise etmez. (s. 255)

En iyisi içmektir.
Kültürümüzde anksiyeteden kaçmanın başta gelen yolu budur. (s. 256)

Koltuk değneği olarak kullanıldığında ilaçlar da alkol gibi özgürlüğü ve olanakları engelleme yolu olabilir.
Kişisel özgürlük o zaman buharlaşır.
O zaman insanoğlu, sadece önceden programlanmış yanıtlar veren duygusuz bilgisayara yaklaşmış olur. (s. 257)

B.F. Skinner, Özgürlük ve Şerefin Ötesi

Hangi tür olursa olsun dogmatizmden bir kısır döngü başlar. Kişinin güvenliği dogmatizmi besler ve dogmatizm de giderek güvenlik tarafından güçlendirilir. (s. 267)

Anksiyeteden kaçınılmıştır ama kişi kendi çitleri içinde mahpustur. (s. 268)

İyileşme hastanın kendi hastalığa direnç mekanizmalarının mobilize edilmesine dayanır. (s. 217)

Eğer negatif duygular vücutta negatif kimyasal değişiklikler yapıyorlarsa, pozitif duygular da pozitif kimyasal değişiklikler yapmazlar mı? (s. 273)

Düşman hastalığın kendisi değildir. Daha çok yanlış yaşam tarzıdır. Hastalığa yönelişli olan Batı tıbbı, hastaların doktora geliş nedeni olan septomu bloke edip ayırırken arkasında bin yıllık geleneğiyle Doğu tıbbı, semptom bize ne anlatmaya çalışıyor diye sorar.

Akupunkturun amacı
Vücudun devrelerini vücudun kendini iyileştirmesi için uyarmaktır. (s. 276)

İngilizcedeki spirit sözcüğü Latince “soluk” anlamına da gelen spirare kökünden gelir ve bu aynı zamanda aspire (amaç edinmek), aspiration (istek, özlem), inspire (esinlenmek) ve inspiration (esin) sözcüklerinin de köküdür. (s. 289)

Her insan sevdiği şeyi öldürür.
Kötülüğün kaçınılmazlığı, özgürlük için ödediğimiz bedeldir.
Kötünün inkârı aynı zamanda özgürlüğün inkârıdır. (s. 295/296)

Merhamet bize insan olmanın anlamı üzerine taze bir perspektif sağlar.
Merhametin olmadığı özgürlük şeytanidir. (s. 302)

Merhametin ilk adımı olan sevgi, özgürlüğü zalimleşmekten alıkoyar. (s. 306)

Keder, cevherdeki saf olmayan kısımları ergitip çıkarmaya yarayan bir ergitme fırınıdır. Keder, özgürlüğün kendisi değildir; ama özgürlüğe hazırlanmak için gereklidir.

Bir kimse dibe vurduğu zaman, yani en büyük kedere ulaştığında, ebedi güçlere teslim olabilir; bütün otantik dönüşümlerin dinamiği budur. (s. 309/310)

Freedom and Destiny, 1981
Türkçeleştiren: Ali Babaoğlu
Okuyanus Yayınları
2. Baskı, Mayıs 2011