3 Temmuz 2019 Çarşamba

I.Dönem TBMM'de Erzurum Millet Vekilleri ve Faaliyetleri


I.Dönem TBMM'de Erzurum Millet Vekilleri ve Faaliyetleri - YLT

Atatürk Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, 2017


İngiltere Başbakanı Lloyd George ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Londra Konferansı’nda İstanbul‘un İtilaf kuvvetleri tarafından işgal edilmesini teklif ettiler.
İngiliz başbakanının beyanı 4 Ocak 1920 tarihinde bütün İstanbul gazetelerinde yayımlandı. Bu beyanat, Anadolu’da büyük bir tepki ile karşılandı. Lloyd George’un bu beyanatı, Erzurum’da 15 Ocak 1920’de düzenlenen bir miting ile protesto edildi. Mitingden sonra İtilâf Devletleri‘ne gönderilen protesto telgrafında, Boğazların beynelmilel hale getirilmesinin Türklerin siyasî hayatı ve dünya barışı için bir son olacağı, hükümetle hilâfetin ayrılamayacağı belirtiliyordu (s. 21).

1920 seçimlerinde Erzurum’dan seçilen milletvekilleri:
1-Celalettin Arif Bey
2- Asım Vasfi Bey
3- Hüseyin Avni Bey
4- İsmail Bey
5- Mehmet Nusret Efendi
6- Mustafa Durak Bey
7- Süleyman Necati Bey
8- Zihni Bey
9- Mehmet Salih Efendi

TBMM açıldıktan sonra Mustafa Kemal Paşa (Ankara) (110) oyla birinci Başkanlığa, Celâlettin Arif Bey (Erzurum) (109) oyla ikinci başkanlığa, Abdülhalim Çelebi Efendi I. başkanvekilliğine seçildi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi iki genel seçimle teşkil edildi, İstanbul’dan çağırılan üyeler 1919 yılı sonunda yapılan bir genel seçimle seçildiler. Fakat Meclis, çeşitli sebeplerden ötürü tam sayısını dolduramadı. Bu nedenle 19 Mart 1920’de yeni bir genel seçim yapıldı.

Celalettin Arif Bey, 1875 yılında Erzurum'da dünyaya geldi. İlköğrenimini Mahalle Mektebinde bitirdikten sonra öncelikle Soğukçeşme Askeri Rüştiyesini ardından da Mekteb-i Sultaniyi(Galatasaray Lisesi) bitirdi. 1895 yılından sonra Fransa’ya giderek burada hukuk ve siyasal bilgiler öğrenimi gördü. Ayrıca Paris Hukuk Fakültesinde doktora tahsili gördü ancak doktorasını tamamlayamadı.
İngilizce, Arapça ve çok iyi seviyede Fransızca biliyordu.
1901 yılında Mısır’a giderek Kahire’de avukatlık hayatına başladı.
II. Meşrutiyet’in ilanından sonra da İstanbul’a döndükten sonra Hukuk Mektebi ile Mülkiye Mektebinin Hukuk-i Esasiye bölümlerinde muallimlik yapmaya başladı.
Avrupa’da iken tanıştığı Prens Sebahattin Bey’in kurmuş olduğu Âdem-i Merkeziyet Cemiyeti’nin bir uzantısı olarak kurulan Osmanlı Ahrar Fırkasının kurucuları arasında bulundu ve bu cemiyetin çalışmalarına katıldı.
Celalettin Arif Bey, Osmanlı Ahrar Fırkasının 30 Ocak 1910 yılında kapanmasının ardından İttihat ve Terakki Fırkası saflarına geçti.
1914 yılında baro başkanlığına seçildi.
Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından Vilayet-i Şarkiyye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’yle de temasa geçerek bu cemiyetin çalışmalarına bizzat katıldı.
Dr. Esat Paşa’nın kurucusu olduğu Milli Kongre çalışmalarına katıldı. Daha sonra 6 Mart 1919 yılında kurulan Vahdet-i Milliye Heyeti kurucuları arasında yer aldı.
Ali Rıza Paşa kabinesi kurulduktan sonra yapılan mebus seçimlerinde hem İstanbul’dan hem de Erzurum’dan gıyaben aday gösterildi.
Seçimlerden sonra ilk birleşimde 72 mebusun hazır bulunduğu görüldü. Celalettin Arif Bey sayesinde Meclis açılabildi.
51 oy alan Celalettin Arif Bey meclisin Muvakkat Reisi seçildi.
Felah-ı Vatan Grubu idari heyetinin başında yer alan Celalettin Arif Bey ile arkadaşlarının Meclisteki en önemli çalışmalarından birisi Misak-ı Milli Programının hazırlanmasına yardım etmek oldu.
Salih Paşa Hükümeti kurulduktan sonra İtilaf Devletleri türlü bahanelerle 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal etti.
Celalettin Arif Bey, 23 Nisan 1920’de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisine Erzurum milletvekili olarak katıldı ve ertesi gün yapılan seçimde yeni oluşturulan bir makam olan Meclis ikinci başkanlığına getirildi.
3 Ocak 1921’de Dışişleri Komisyonu Başkanlığına seçildi.
12 Mayıs 1921’de İtalya ve Fransa ile barış ortamı hazırlama görevi verildi.
26 Aralık 1921’de Cami Bey’in yerine Roma Temsilciliğine atandı ve 7 Ocak 1922’de Meclisten ayrıldı.
Lozan Konferansı’na katılan Celalettin Arif 24 Temmuz 1923’de Lozan şehrinden ayrılarak Roma’ya geri döndü.
Roma’ya döndükten sonra İtalya Başbakanı Musosolini’ye bir veda ziyaretinde bulunarak Roma Temsilciliğinden ayrıldı ve Paris’e yerleşti. Paris’te bir otele yerleşerek meslek hayatını, bazen Yunanistan bazen de Sırbistan’a giderek buralarda girdiği davalarla devam ettirdi. Hayatının geriye kalan kısmını Paris’te geçiren Celalettin Arif Bey, geçirdiği beyin kanaması nedeniyle 18 Ocak 1930 yılında vefat etti.

Celalettin Arif Bey
Lozan Konferansı’na katılan Celalettin Arif Bey Türk delegelere papalık ile ilişkilerin arttırılması bununla birlikte de İslam âlemi ile diyalog kurularak birlikte hareket edilmesi yönünde telkinlerde bulundu. Fakat bu sözleri delegeler tarafından dikkate alınmayan Celalettin Arif Bey, 24 Temmuz 1923’de Lozan şehrinden ayrılarak Roma’ya geri döndü.
Celalettin Arif Bey, Roma’ya döndükten sonra İtalya Başbakanı Musosolini’ye bir veda ziyaretinde bulunarak Roma Temsilciliğinden ayrıldı ve Paris’e yerleşti. Paris’te bir otele yerleşerek meslek hayatını, bazen Yunanistan bazen de Sırbistan’a giderek buralarda girdiği davalarla devam ettirdi. Hayatının geriye kalan kısmını Paris’te geçiren Celalettin Arif Bey, geçirdiği beyin kanaması nedeniyle 18 Ocak 1930 yılında hayatını kaybetti (s. 60).

Hüseyin Avni Bey (s. 61 vd.)
Hüseyin Avni Bey, 1887 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. İlk ve ortaöğrenimini Kiğı Rüştiyesinde tamamladı. Ardından 1901’de Erzurum Mülkiye İdadisinde ve Ziraat Mektebinde eğitim aldı. Lise eğitimini İstanbul Vefa Sultanisinde tamamladı. Son olarak ta 23 Eylül 1912 tarihinde İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdi. 29 Kasım 1913’te İstanbul Barosu’na kaydoldu ve avukatlık yapmaya başladı.
20 Temmuz 1914’te askere alındı. Doğu Cephesinde 50. Alay 3. Bölük’te Ruslara karşı dört yıl savaştı. Kars’taki Milli İslam Şurası’nda Fahri Hukuk Müşavirliği yaptı. Vilayat-ı Şarkiyye-i Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyetinin Erzurum şubesinin kurucuları arasında bulundu. 23 Temmuz 1919’daki Erzurum Umumi Kongresi’ne Doğu Beyazıt delegesi olarak katıldı. 19 Ocak 1920’de İstanbul Mebusan Meclisinin son dönemi için yapılan seçimlerde Erzurum Mebusu seçildi. Ayrıca Misak-ı Milli’yi imzalayan mebuslar arasında da yer aldı.
Kasım 1922’de TBMM birinci reis vekili seçildi. Bu görevini Meclisin dördüncü toplantı yılının sonuna kadar yürüttü. 10 Mayıs 1921’de Müdafaa-i Hukuk Grubunun kurulmasında muhalefetteki II. Grupta yer aldı.
93’ü gizli celsede olmak üzere 409 kere söz alan Hüseyin Avni Bey, 1. TBMM kürsüsünde en çok konuşan mebus olarak ön plana çıktı.
Hüseyin Avni Bey, I. Meclisteki görevi sona erdikten sonra II. Meclise seçilemedi ve İstanbul’a geri döndü. İstanbul’a döndükten sonra da tekrar avukatlık yapmaya başladı.
17 Kasım 1924’te İstanbul’da kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kuruluş çalışmasında bulundu ve yönetim kurulunda da görev aldı. Daha sonra 17 Haziran 1926’da İzmir Suikastı ile ilgili olarak tutuklandı. Ancak Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucunda 26 Ağustos 1926’da suçsuz bulunarak beraat etti.
1945 yılında Nuri Demirbağ’ın kurduğu Milli Kalkınma Partisi’nin idari Heyetine katıldı.
23 Şubat 1948’de İstanbul'da vefat etti.

İsmail (Arslan) Bey (s. 68 vd.)

Mehmet Nusret Son (s. 70 vd.)

Mehmet Salih Efendi (s. 77 vd.)

Mustafa Durak Bey (s. 85 vd.)

Süleyman Necati (s. 94 vd.)

Zihni (Orhon) Bey (s. 103 vd.)

Ziyaettin Gözübüyük (s. 105 vd.)

…

Hüseyin Avni Bey'in Hayatı ve Siyasi Faaliyetleri


Hüseyin Avni Bey'in Hayatı ve Siyasi Faaliyetleri - YLT
Trakya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018

Hüseyin Avni Bey 1887 yılında Erzurum’un Kümbet Köyü’nde doğdu.
Darülfünun’da Hukuk eğitimi aldı. I. Cihan Harbi’nin çıkmasıyla Doğu Cephesi’nde görev aldı daha sonra üsteğmen rütbesiyle terhis edildi.
Kars İslam Şurası’nda daha sonra Erzurum’da kurulan milli cemiyetlerde görev aldı. Halkı milli birlik ve beraberlik konusunda bilinçlendirmek için toplantı ve mitinglerde yer alarak milli kurtuluşun savunuculuğunu yaptı. Son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne Erzurum Mebusu olarak katıldı. Milli sınırları belirleyen Misâk-ı Milli’yi imzalayan mebuslardan biri oldu. İstanbul’un işgal edilmesiyle kurtuluş yolu aramak için Anadolu’ya geçti ve Ankara’da kurulacak olan Büyük Millet Meclisi’ne yine Erzurum Mebusu sıfatıyla girdi.
Mecliste ilk teşkilatlı muhalefet olan İkinci Grup’un kurulmasına öncülük etti. Tek kişi hâkimiyetini reddettiği, hâkimiyet-i milliye prensibini ön plana çıkardığı sert konuşmaları mecliste onun muhalif olarak tanınmasına sebep oldu. Birinci meclis dağıldıktan sonra aktif siyaseti bırakan Hüseyin Avni Bey, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasıyla tekrar siyasete döndüyse de bu uzun sürmedi. İzmir Suikastı’nda yargılandı. Siyasetten mecburen ayrıldıktan sonra İstanbul’da asıl mesleği olan avukatlığa döndü. Uzun bir dönem avukatlıktan sonra Milli Kalkınma Partisi ile tekrar siyasete dönmeyi hedeflediyse de başarılı olamadı. Daha sonra basın yoluyla muhalefeti tercih ederek “Mes’uliyet” adında haftalık dergi çıkardı. Türk demokrasisine yaptığı katkılarla onurlu bir muhalefetin sınırlarını belirledikten sonra 1948 yılında İstanbul’da vefat etti.

Hüseyin Avni Bey’in (…) meclis üstünlüğü meselesi onun mecliste yaptığı eleştirilerin temel sebebini oluşturmuştur. Milletin kaderini belirleyecek meselelerin mecliste oybirliği ile alınan kararlarla sağlanması yerine Heyet-i Vekile’nin kararlar alıp uygulamaya çalışması Hüseyin Avni Bey’in eleştirdiği noktalardan biri olmuştur (s. 60).

18 Eylül 1922’de, Batı Anadolu’da tek bir Yunan askeri kalmadı. Türk ordusunun komuta kademesi, İtilaf Devletleri ile silahlı bir çatışmaya meydan vermeden Boğazlara yanaşmak kararında idi. Bu bağlamda II. Süvari Tümeni’ne Edremit’ten Çanakkale’ye gitme emri verilmişti. Çanakkale’ye gidecek birliklere İtilaf Devletleri ile herhangi bir çatışmaya girilmeyeceği bildirilmişti. Her iki taraf arasında “Çanakkale Olayı” adı verilen askeri ve diplomatik gelişmelerin yaşanacağı süreç başlamıştı. Bundan sonra silahlı çatışmanın yerini iki taraf arasında gergin bir bekleyişe bırakmıştır (s. 60-61).

Ali Şükrü Bey Lozan Müzakereleri sırasında maddelerin Misâk-ı Millî’den uzak olduğunu her konuşmasında dile getirerek mecliste tansiyonun yükselmesine sebep olmakta idi.
Musul meselesinin müzakereleri esnasında Mustafa Kemal Paşa sözünü kesip müdahale eden Ali Şükrü Bey’in üzerine yürümüş mecliste gergin bir hava oluşmuştu. Tan Gazetesi sahibi Ali Şükrü Bey özellikle din konusunda ödün vermeyen bir politika izleyerek Halifelik yanlısı broşür bastırdı.
Mecliste yoğun tartışmalarla süren seçimlerin yenilenmesi kararının görüşüldüğü 27 Mart 1923’te Ali Şükrü Bey ortadan kaybolmuş, 2 Nisan 1923’te cesedi bulunmuştu.
Ali Şükrü Bey’in kaybolması, yakın arkadaşı olan Hüseyin Avni Bey’de derin bir tesir bırakmış “Ey kâbe-i millet! Sana da mı taarruz? Ey arayı millet! Sana da mı taarruz? Ey milletin mukaddesatı! Sana da mı taarruz? (Lanet sesleri) (Bu millet ölmez, zihniyet ölmez, fikir ölmez sesleri)” sözleriyle bu memlekette düşünceleri yüzünden bir adamının başına gelebilecekler karşısında feryat etmiştir (s. 96).

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu İlk Meclis adlı eserinde Hüseyin Avni Bey’in, “Ali Şükrü’yü öldüren bilekleri kıracağız; o bilekler isterse sırmalı paşa bilekleri olsun” sözlerini söylediğini ancak daha sonra meclis tutanak dergilerinden çıkartılmış olmasından dolayı yerini bulamadığına dikkat çekmiştir (s. 97). / Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, İlk Meclis, 1990, s. 129.

Bu olaydan sonra Meclis fazla çalışamamış ve 1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesine karar verilmiştir.

Lozan Barış Müzakereleri hakkında meclisteki tartışmaların sonuçsuz kalması, milletin kaderini etkileyen konuları tehlikeye sokma ihtimalini de ortaya çıkarması dolayısıyla meclis seçim kararı ile kendini yenileme kararı almıştı. Bu seçimlerde Hüseyin Avni Bey de dahil olmak üzere muhalifliği ile bilinen hemen hiçbir mebus İkinci meclise girememiştir.
…

Gazeteci, Siyasetçi ve Fikir Adamı Olarak Hüseyin Cahit Yalçın


Gazeteci, Siyasetçi ve Fikir Adamı Olarak Hüseyin Cahit Yalçın - Doktora 
Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, 1998

Hüseyin Cahit 1875 yılında Balıkesir’de doğdu.
…oniki yaşında bir roman denemesinde bulunmuş, onaltı yaşında ilk romanı Nadide’yi yayınlamıştır.
İttihat ve Terakki listesinden İstanbul mebusu seçilerek Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na giren Hüseyin Cahit, üç dönem sürdürdüğü parlamenterliği sırasında Meclis Başkanvekilliği görevinde bulunmuştur.

Malta’daki sürgün hayatı ve sonrasında bulunduğu Avrupa’da “Oğlumun Kütüphanesi’’ adını verdiği çeviri çalışmaları ile Türk fikir hayatına önemli katkılarda bulunmuştur.

Hüseyin Cahit Yalçın, İstanbul’a döndükten sonra tekrar çıkardığı Tanin’de Ankara hükümetine destek verecek yerde onu eleştirme yolunu seçmiş; hilafetin kaldırılması girişimine karşı tutumu yüzünden ve sonrasında Ankara hükümetine karşı organizasyonlar içinde yer almaktan dolayı İstiklal Mahkemelerinde 3 kez yargılanmış, ikisinden beraat ederken, birinde ömür boyu sürgün cezasına çarptırılmıştır.

Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet İnönü’nün davetiyle CHP’den milletvekili seçilen Hüseyin Cahit, TBMM’de 5 dönem parlamenterlik yapmıştır.

Ulus Başyazarı olarak muhalefet ve iktidar dönemlerinde DP’ye karşı şiddetli eleştirilerde bulunmuştur. Bu yüzden 1954 yılında 79 yaşında iken, iki yılı aşan hapis cezasına çarptırılmış ancak üçbuçuk aylık mahkumiyetin ardından bu cezası yaşlılık ve sağlık gerekçeleri ile Bakanlar Kurulu’nca affedilmiştir.

Hüseyin Cahit, kavgacı kişiliği ve yalnızlığı sevmesi yüzünden çok yakınındaki bir iki kişi dışında fazla dostu olmayan bir kişidir.

…
31 Mart olayı Tanin’in yayınında inkıtaya sebep oldu. Hüseyin Cahit’in 31 Mart sonrasında Selanik’e gitmek üzere İstanbul’dan kaçışı ile birlikte gazetesi de yayınlanamadı.

Mondros Mütarekesi üzerine İngilizler, İstanbul’a girdiğinde, Ermeni hafiyelerle birlik olup insan avı başlattılar. Aralarında Hüseyin Cahit’in de bulunduğu birçok kişi sorgusuz sualsiz yakalanarak “Bekirağa Bölüğü” adı verilen cezaevine konuldu (s. 139).

İddiaya göre 31 Mart’tan sonra Hareket Ordusu İstanbul’a girince Yıldız Sarayı yağmalanmıştı. Hüseyin Cahit’in de antika iki saat ve iki hokka takımım aldığı ileri sürülüyordu. Yalçın, ispatlanamayan bu iddialarla ilgili olarak “Bu tür işlerle efkârı bulandırmaktan fayda umuyorlardı.” demektedir (s. 141).

Malta dönüşündeki Avrupa seyahatlerinden sonra İstanbul’a gelen Hüseyin Cahit, 27 Ekim 1922’de Tanin’i yeniden çıkarmaya başladı.

Hüseyin Cahit, Malta dönüşü İstanbul’a gelmeden önce bir süre kaldığı Menton’da Cavit Bey, İsmail Canbolat, Rahmi ve Kemal Bey’ler ile yaptıkları toplantılarda İttihat ve Terakkî’yi yeni bir programla diriltmeyi planlamışlar ve bu amaçla bir gazete çıkarmayı kararlaştırmışlardı. Tanin’in yeniden çıkışı, bir anlamda bu amaca yönelikti.

Lozan Konferansı’nda Türkiye’yi temsil edecek Basın heyeti içinde Tanin adına Hüseyin Cahit de bulunuyordu (s. 168).

Rıza Nur’un iddiasına göre Hüseyin Cahit, Lozan’da okuyan yeğenine devlet bursu bağlanmasını talep etmiş, kendisinin girişimiyle İsmet Paşa buna engel olmuştu.

Hüseyin Cahit’in asıl eleştirdiği Lozan delegelerinden Rıza Nur’dur. Yalçın, Rıza
Nur’un, Türk delegasyonunun itibarına yakışmayacak şekilde davrandığım, sürekli içki içtiğini ileri sürmekte ve tekrar delege olarak görevlendirilmemesini talep etmektedir (s. 171).

İkinci Lozan görüşmelerine giderken Rıza Nur’un İttihatçıların yeni bir örgütlenme içine girdiği yolundaki eleştirilerine Hüseyin Cahit sert bir cevap vermişti. Bu tartışma, Lozan görümlülerini izleyecek gazeteciler arasında bulunan Hüseyin Cahit’e karşı başta Atatürk olmak üzere bir güvensizliğin oluşmasına yol açmıştı (s. 172).

Hüseyin Cahit, Lozan konferansının tamamlanmasından sonra Tanin’de yaptığı değerlendirmede, konferansın, Millî Mücadelede kazanılan zaferi tamamladığını ifade ederek, koca imparatorluktan küçük bir vatan kalmışsa da bir başarı kazanıldığını belirtmiştir (s. 173). / Tanin, 10-11 temmuz 1339 (1923)

1924’te İstanbul İstiklal Mahkemesinde yargılanırken “Millet Lozan Muhahedesi imzalandığı zaman zehirlenmesin diye o muahedeyi bile alkışladım. Fakat bir gün millet o muahedenin ne kadar hatalı olduğunu, ne kadar hukukunun zayie uğradığım soracaktır” demiştir.

Cumhuriyetin ilanım “Yaşasın Cumhuriyet” başlıklı yazısında değerlendiren Hüseyin Cahit, eleştirini ifadeden geri durmuyor, Cumhurbaşkanının aynı zamanda Meclis’e de başkanlık edeceği yolundaki Anayasa hükmüne karşı çıkıyordu.
Hüseyin Cahit’in eleştirileri bununla kalmıyor, daha önce de vurguladığı gibi parti başkanlığı ile cumhurbaşkanlığının aynı kişide toplanmasına karşı çıkıyordu (s. 174).

Hüseyin Cahit, Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy’un ordudan istifaları üzerine Tanin’de yazdığı “Ordu ve Siyaset" başlıklı başyazıda, zorba, istediği gibi egemenlik yürüten, mutlakiyetçi bir hükümdar gibi kendi isteğinden başka bir kanun başka bir yasa tanımayan bir cumhurbaşkanı istemediğini belirtirken, soyut görünen bu eleştirilerle doğrudan Atatürk’ü kastediyordu (s. 175).

Tanin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın İstanbul Teşkilatı’nın aranması haberinin gazetede “baskın” diye verilmesi yüzünden Takrir-i Sükun Kanunu’na dayanarak 16 Nisan 1925 tarihinde kapatıldı (s. 52).
Hüseyin Cahit, Çorum’da “mutlu bir sürgün” hayatı geçirirken, İzmir Suikasti, kendi deyimiyle “bir top gibi patladı”.

Kararda, Cahit Bey’in bu mahkemeden beraat ettiği, ancak serbest bırakılmayarak, sürgün cezasını çekmek üzere Çorum’a gönderileceği kaydedilmişti.
…

Eşref Edib Fergan'ın Hayatı ve Türk Basın Tarihindeki Yeri


Eşref Edib Fergan'ın Hayatı ve Türk Basın Tarihindeki Yeri - YLT 
Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011



Eşref Edib, Batı Trakya’da, Selanik vilayetine bağlı bir sancağın merkezi olan Serez’de, Türkistan muhaciri bir ailenin çocuğu olarak 1882’de dünyaya geldi.
Serez müftüsü İmâdüddin Efendi’den din bilgisi ve Arapça dersleri aldı. Hukuk doktorası yaparak öğrenimini tamamladı. Ebu’lula’nın sohbetlerine katıldı. İttihat ve Terakki’ye yakın, dini değerleri öne çıkaran bir grupla ilişki içinde oldu.
Milli Mücadele yıllarında Mehmed Akif’le birçok zorlukları göğüslemiş, Milli Mücadeleye tam destek vermişlerdir. …bu süreçte, Sebilürreşad ilk olarak 27 Kasım–15 Aralık 1920 tarihleri arasında Kastamonu’da, sonra da 3 Şubat 1921’den itibaren Ankara’da “Kurtuluş Savaşının tek mecmuası olarak” yayımlanır.
Takrir-i Sükûn kanunuyla Milli Mücadele de büyük payı olan dergi kapatılır. Eşref Edib ise, tutuklanarak İstiklâl Mahkemelerine sevk edilir.
15 Aralık 1971’de vefat etti.
Yaşadığı dönemin, ehemmiyetli olan dergilerini yöneten Eşref Edib, yazılarının çoğunu imzasız yazmıştır.
…

Lozan Antlaşmasının imzalanmasından önce Mayıs 1923’te Sebilürreşad, İstanbul’a geri döner. Kazanılmış olan bağımsızlığın İslâmi bir devlet sisteminin kurulmasına hizmet etmediğinin, aksine tüm işaretlerin “Batılılaşmanın” devam edeceğini göstermesinin anlaşılması üzerine, buna karşın şiddetli polemikler yayınlar, fakat bu yazılarda Mustafa Kemal ismini kesinlikle zikretmez (s. 40).

Sebilürreşad’a göre, maddi ihtiyaçların, duyguların ve teknik bilginin değişmesiyle birlikte Batı’nın gayeleri de değişmiştir. Batı toplumu gelişme ve ilerlemesini takip etmemiş aksine; arkasından giderek onlara tabi olmuştur. Bir toplumun sosyal gelişmesi bir gayeye göre tespit edileceği yerde kendisi değişmeye, gelişmeye tabii olursa bundan o gayenin sosyal ve tabii gerçeklere ve ihtiyaçlara uyum sağlamadığı ortaya çıkar.

Buna karşın İslâm, insan yaratılışına en uygun düzeni getirmiştir. Fıtrata uymayan bir özelliği yoktur, İslâm mağrur ve iddialı olan Akılcılık görüşünün vehimlerinden ve yanlış nazariyelerinden insanlığı kurtarmıştır (s. 40).

Lozan antlaşması sonrasında İslâmcı kesimin meclisten ve etkin odaklardan tasfiye edilme teşebbüslerinden Sebilürreşad da büyük ölçüde etkilenir ve nihayet Şeyh Said isyanı bahane edilerek çıkarılan “Takrir-i Sükûn” kanunuyla birlikte Milli Mücadele de büyük payı olan dergi kapatılır (6 Mart 1341/1925).

Eşref Edib ise, tutuklanarak İstiklâl Mahkemelerine sevk edilir. Şark İstiklâl Mahkemesi Üyesi Ali Saib (Ursavaş), Eşref Edib’in aleyhine, meclis konuşması yapmış bir milletvekilidir.
Eşref Edib, Sebilürreşad’ın yayımını durdurmak şartıyla mahkemece serbest bırakılır (13 Eylül 1925).

Sebilürreşad dergisinin 1925 yılında kapanmasının ardından yayın hayatına bir müddet ara vermek zorunda kalan Eşref Edib, bu sükûn halini 1940 yılında bozacaktır. Tabiî ki bu tarihin sebeb-i mucizesi, çıkması gündemde olan İslâm Ansiklopedisine karşı muhalif tavır ya da bu ansiklopediye bir alternatif oluşturma çabasıdır (s. 52).

Mayıs 1948’de tekrar Sebilürreşad’ı yayımlamaya başladı.

Eşref Edib, Said Nursi hakkında üç kitap yayınlamıştır. Bu kitaplarda, Said Nursi’ye ve gelişmekte olan Nurculuk davasına çok sempatik bakıldığı ortadadır.

1967 yılında yayınladığı, Kara Kitap yüzünden 163. Maddeye dayanılarak mahkemeye verildi (1969), daha sonra beraat etti.

…

Cumhuriyetin İlanına Doğru Rejim Tartışmalarının Basındaki Yansımaları (Akşam, Hakimiyet-i Milliye, Tanin, Tevhid-i Efkar)


Mehmet Saki Çakır - Cumhuriyetin İlanına Doğru Rejim Tartışmalarının Basındaki Yansımaları (Akşam, Hakimiyet-i Milliye, Tanin, Tevhid-i Efkar) - YLT

Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011
Lozan Barış Konferansı’na Ankara Hükümeti’yle beraber İstanbul Hükümeti de çağırılınca ülkedeki yönetim ikilemi giderilmesi gerekçe gösterilerek saltanat kaldırılmıştı.

Lozan Barış Antlaşması imzalanınca artık Mustafa Kemal, Milli Mücadele’nin başından beri kafasında olan cumhuriyeti getirme faaliyetlerine başlamıştır (s. 2).

Lozan Antlaşması Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu antlaşmayla Misak-ı Millî hudutları içerisinde Türk hükümetinin otoritesi tanınmıştır (s. 9).

1923 yılında İsmet İnönü ile birlikte Lozan’a giden Necmeddin Sadak (Akşam) Antlaşmanın imzalanmasından sonra Akşam gazetesinde Türk Diplomasisinin başarısını vurgulayan yazılar yazılmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra inkılâpların gerçekleştiği yıllarda, inkılâpların ve Atatürk İlkelerinin ulusa benimsetilmesi konusunda çaba sarf etmiştir (s. 14).


Mustafa Kemal Milli mücadele’den önce var olan cumhuriyeti ilan etme arzusunu basına alenen ilk olarak Neue Freie Presse muhabirine açıklamıştır.
22 Eylül 1923’de yapılan röportaj Neue Freie Presse’de 2 Ekim 1923 tarihinde yayınlamasına rağmen Türk basınında ilk olarak 23 Eylül 1923 tarihli İkdam gazetesinde “Ankara, 22” kaydıyla yer almıştır.
“hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İcra kudreti, kanun yapma salahiyeti, milletin yegâne hakiki temsilcisi olan mecliste tecelli etmiş ve toplanmıştır.”
Bu iki maddeyi bir kelimede özetlemek mümkündür: “cumhuriyet”. Yeni Türkiya’nın yenileşme işi daha nihayet bulmamıştır. Ancak yolun sonuna kadar gidilmelidir. Harpten sonra Türk Teşkilat-ı Esasiye’sinin gelişmesi henüz kati bir şekil almış sayılamaz.
Değişiklikler ve düzeltmeler yapmak ve daha mükemmel bir hale getirmek elzemdir. Tamamlanmasına başlanan bu iş henüz bitmemiştir. Kısa bir zaman zarfında Türkiya’nın bugün fiilen almış bulunduğu şekil kanunen de tespit edilecektir. Yakın gelecekte bu meseleye ait hükümet teklifleri meclise arz edilecektir. Bu tekliflerin bütün maddeleri Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun gelişmesine ve tamamlanmasına ait bulunacaktır. Bütün Avrupa ve Amerika’daki cumhuriyetler nasıl esas itibariyle yekdiğerinden ayrı değilse ve aralarındaki fark nasıl yalnız şekle ait bulunuyorsa, Türkiya’nın da bu cumhuriyetlerden farkı sırf bir şekil meselesidir. Diğer cumhuriyet usulüyle idare edilen memleketlerde olduğu gibi, bizim de hâkimiyete sahip bir parlamentomuz vardır. Yalnız bizde Büyük Millet Meclisi hem kanun yapma hem de icra salahiyetine sahiptir. Başka yerde olduğu gibi, bizde de vekiller kendi vekâletlerine ait işlerden mesuldürler. Başka yerlerde yeni Türkiya Devleti İcra Vekillerinin Millet Meclisi elinde bir oyuncak olduğu zannediliyor; bu, hatadır. Vekillerin mesuliyetine ve vazifesine ait mesele de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılacak değişiklerle tespit edilmiş olacaktır. Netice itibariyle reisicumhurdan, hükümet reisinden ve mesul vekillerden müteşekkil bir hükümet teşkil edeceğiz.
Yeni Türkiya’nın payitahtı meselesine gelince, bunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkar: Ankara, Türkiya Cumhuriyeti’nin payitahtıdır.” / Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 16 (1924), Kaynak Yayınları, İstanbul 2005, s.117, 118.

Röportajdan sonra alevlenen cumhuriyet ile ilgili haberler, yorumlar tartışmalar hemen her gün Eylül ayının sonuna kadar muhalif gazetelerde yer almıştır.

Röportajdan sonra ‘cumhuriyet’ fikrine sıcağı sıcağına Hüseyin Cahid Yalçın etraflıca değinmiştir. Hüseyin Cahid bu yazısında cumhuriyeti genel anlamda desteklemiştir. Mustafa Kemal’in de cumhurbaşkanı olmasını istemiş ancak kendisinin parti üstü bir sıfatla ilişkilerde bulunması gerektiğine dikkat çekmiştir (Hüseyin Cahid, “Türkiye Cumhuriyeti”, Tanin, S. 341, 25 Eylül 1339, s.1.).

Akşam gazetesi Türkiye’deki cumhuriyetin diğer cumhuriyetlere nazaran farklı olacağından söz etmektedir. Meclis başkanı aynı zamanda devlet başkanı olacağından ayrıca bir başkan seçemeye gerek olmadığını ve ilk reis-i cumhurun da Gazi Mustafa Kemal olacağını yazmıştır (Akşam, S. 1784, 26 Eylül 1339, s.1.).

Tevhid-i Efkar gazetesinin Başyazarı Velid Ebuzziya, Türkiye’nin cumhuriyet usulü ile idare edileceği haberini aldığında hayretlere kapıldığını “cumhuriyet Bahsi de Nereden Çıktı” başlığındaki yazısında belirmiştir (Tevhid-i Efkar, S.808-3836, 25 Eylül 1339, s.1.).
Velid Ebuzziya ayrıca rejim tartışmasını yasaklayan vatan hainliğiyle ilgili maddenin de garip kaldığına dikkat çekmiştir. Rejimin tartışılmasını engelleyen kanun maddesi ise şöyledir:
“Saltanatın ilgasına ve hukuku hâkimiyet ve hükümranının gayrikabil, terk, tecezzi ve ferağ olmak üzere Türkiya halkının mümessili hakikisi olan Büyük Millet Meclisi’ne şahsiyet-ı maneviyesinde münderic bulunduğuna dair 1 Teşrinievvel 1338 tarihli karar hilafında veya Türkiya Büyük Millet Meclisi’nin meşruiyetine isyanı mutazammin kavlen veya tahriren veya fiilen an kasdin muhalefet veya ifsadat veya neşriyatında bulunan kesan hain-i vatan addolunur.” / s. 25
Velid Ebuzziya Tevhid-i Efkâr’da 23 Eylül 1339 tarihinde yayınlanan Acizlerini Örtmek İçin başlıklı yazısında laik/garpçı kesimin muhafazakârlar hakkındaki haksız düşüncülerini eleştirmiştir. Yazara göre memlekette son on yılda türemiş olan bu liberal kesim ülke yönetiminde ciddi yerlere gelmişlerdir. Ülkenin gelişiminde herhangi bir katkıları olmamakla beraber çoğunluğu muhafazakâr olan milletin geleneklerine de zarar verdiklerini iddia etmektedir.
“Bizde liberal geçinen zümrenin diline dolaştırdığı bir iddia vardır: bu zümrenin mütefekkir ve muharrir kısmı sık ısk “biz laik bir idare tesis edeceğiz hükümeti dinden ayıracağız memleketi, milleti garplılaştıracağız. Seviye-i içtimaiyemizi asrileştireceğiz. Hâlbuki bizim bu amal-ı terakkiperveranemize muhafazakârlar mani oluyorlar. Her neye teşebbüs etsek önümüze çıkıyorlar. Din kuvvetiyle mesaimizi akim[kısır] bırakıyorlar. Hâlbuki bu eski kafalı ananeperver cahil ve mutaassıp güruh olmasa memleketin irfanı, seviye-i içtimaiyeyi yükselteceğiz. Şöyle yapacağız böyle yapacağız fakat ah bu mutaassıplar!.. Ah bu hacılar!.. Ah bu hocalar!..” (Tevhid-i Efkar, S. 806-3834, 23 Eylül 1339, s.1)

…düşünülen cumhuriyetin Avrupa ülkelerindeki cumhuriyetlerin benzeri olacağını haber yapan Akşam gazetesi, çok geçmeden farklı bir şekilde Türkiye’deki cumhuriyetin diğer ülkelerdeki gibi olmayacağını dair bir manşet atmıştır:
“Reis-i devlet meclisin reisi olacağından, ayrıca reis intihaba mahal olmayacaktır.
Bizdeki şekl-i cumhuriyet diğer cumhuriyetlere nazaran farklıdır. Bizde yalnız bir Meclisi Mebusan bulunacak ve reisi cumhur her devre-i intihabiye nihayetinde[seçim devrinin bitiminde] değişecektir.”
Bu çelişki, karmaşık bir durumun ortada olduğunu açıkça gösteriyor. Tevhid-i Efkar’a göre(iddianın gerçek sahibi Cevdet Bey) Akşam gazetesindeki bu çelişkinin perde arkasındaki sebebi, Ağaoğlu Ahmed ile Ziya Gökalp arasındaki anlaşmazlıktır. İddiaya göre, tepeden tırnağa kadar batılılaşmak taraftarı olan Ağaoğlu Ahmed Bey ile ‘Turancı’, ‘kızıl Almancı’ ve ‘Ergenekoncu’ yani halis şarkçı Ziya Gökalp anlaşamamışlar ve nihayet böyle garip bir cumhuriyet meydana çıkarmışlardır (s. 30).

5 Ekim günü Mustafa Kemal başkanlığında toplanan özel bir Mütehassıslar Encümeni, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılacak değişiklikleri görüşmeye başlamıştır.
Tevhid-i Efkâr, Teşkilat-ı Esasiye’de yapılan değişiklik çalışmalarını sürekli eleştirmiştir. 13 Eylül’de, “Şekli ve Unvanı Devleti Değiştirmekten Fayda Olmaz” başlıklı yazıda yapılan değişikliklerin gereksiz olduğu nedenleriyle birlikte işlenmiştir. Bununla birlikte üzerinde çalışılan hükümet şeklinin bir benzerinin olmadığı ve ideal cumhuriyet standartlarına da uymadığından söz edilmiştir (Tevhid-i Efkar, S.826-3854, 13 Teşrinievvel (Ekim) 1339, s.1.).

Hükümet henüz ikinci ayını doldurmamışken mecliste, Ali Fethi başkanlığındaki hükümete yöneltilen ağır eleştiriler sonrasında Şer’iye, Adliye, İktisat ve Dâhiliye vekilleri değişmişti. Hükümetin meclise sunduğu kanun tekliflerinin de birçoğu ya reddedilmiş ya da değiştirilerek kabul edilmişti. Muhalif İstanbul basını da hükümeti ekonomik sorunlara çözüm üretmemekte eleştiriyordu.
6 Ekim Cuma günü Heyet-i Vekile topluca istifa etmeye karar vermişlerdir.
…bu krizin giderilmesi için vekiller Mustafa Kemal’in görüşünü açıklaması için takrirler vermişlerdir. Mustafa Kemal biraz mühlet isteyip sonrasında cumhuriyeti ilan etme kararı vermiştir (s. 49-50).