3 Temmuz 2019 Çarşamba

Osman Ağa ve Giresun Alayının Milli Mücadeledeki Yeri (1919-1923)


Osman Ağa ve Giresun Alayının Milli Mücadeledeki Yeri (1919-1923) - YLT
Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, 1996

Mondros Müterakesi imzalanıp Boğazlar ve Karadeniz İtilaf Devletlerine açılınca itilaf güçleri büyük bir yoğunlukla buralara girdiler ve önemli gördükleri bazı yerleri işgal ettiler. Bu arada Pontusçular, Trabzon, Amasya, Samsun, Sinop ve Giresun bölgelerinde ayaklanma çalışmalarına hız verdiler (s. 12).

(Mondros’tan sonra) Yunan ilerlemesi sırasında Karadeniz'de Yunan ablukası çok şiddetli bir şekilde devam etti.

Rumlar, İnebolu'dan tutunuzda, Batum’a kadar uzanan Karadeniz kıyılarında, Trabzon merkez olmak üzere, bir Rum-Pontus devleti kurmak istiyorlardı.
Rum çeteleri Türk unsurlara karşı her türlü mezalimde bulunurlarken Rum ileri gelenleri bu olayları desteklemiş ve hatta alkış bile tutmuşlardır.

1917 Aralığında yapılan Erzincan Mütarekesi ile Sovyet Hükümeti, Doğu Anadolu ve Karadeniz mıntıkasındaki birlikleri geri çekmeyi kabul etmişlerdi. Bu olaylardan sonra Doğu Anadolu'da Ermenilerin Türklere karşı giriştiği mezalim başladı.

1918 Şubat'ında Erzincan Mütalerekesi'nin artık tanınmayacağım bildiren II. Kafkas Ordusu Komutanı Vehip Paşa 12 Şubat’ta ileri harekâta başladı.

Trabzon Muhafaza-i Hukuk-i Milliyet Cemiyeti'nin Giresun'da Topal Osman'la anlaşmasından sonra özellikle 1920'den itibaren Giresun ve Trabzon mıntıkasında Rum çetesinden bahsedilmez olmuştu.

Sakarya Savaşı öncesinde ordunun arka cenahının-cephe gerisi-boşaltılması çok tehlikeli olabilirdi. Zira Yunan taarruzu ile harekete geçerek ve Türk kuvvetlerini arkadan vurup, dağıtılması için iyi yetiştirilmiş çeteler önemli noktalara yerleştirilmişti.
Bu bölgede huzuru ve görevini temin etmek için Osman Ağa'nın komutasındaki 42'nci Piyade Alayından faydalanmak cihetine gidilmiştir. Sözü edilen Alay, 16 Nisan 1921'de Ümit Vapuru ile Samsun'a intikal etmiş ve burada XV. Tümen'den donatılmış, Ankara'dan gelen bu kuvvete daha sonra 49'ncu alay adı verilmiştir.

Okuması-yazması olmayan Osman Ağa, bütün yaptıklarının, ülkenin yararına olduğu inancındaydı.
…


Necmettin Sadık Sadak Gazeteci ve Siyasi Kimliği (1890-1953)


Necmettin Sadık Sadak Gazeteci ve Siyasi Kimliği (1890-1953) - Doktora tezi 
Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011


Necmettin Sadık Sadak, 1890’da Isparta’da dünyaya gelmiştir. Babası Sadık Şehabettin Bey Avrupa’da büyümüş ve Avrupa kültürü almış, hukuk eğitimi görmüş önce avukat sonra hakim olmuştur. İlkokula Afyon’da başlamış Edirne’de tamamlamış, ortaokula İzmir’de başlayıp Konya’da bitirmiştir. Liseyi İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nde tamamlamıştır.
Fransa’da Lyon Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde yükseköğrenimini tamamlamış, Eğitim Bilimleri diploması almıştır.
İlk eşi Fransız Adrien Delon (Belkıs Bilgiçler) ile burada tanışmış ve evlenmiştir.
Pedagoji ve sosyoloji üzerine tezini tamamlayarak 1914 yılında yurda dönen Necmettin Bey, Eğitim Bakanlığı Telif ve Tercüme Heyeti’ne davet edilmiş, ayrıca İstanbul Darülfünun’unda sosyoloji kürsüsü profesörü Ziya Gökalp’in yardımcısı olmuştur.
İkdam Gazetesi sahibi Ahmet Cevdet Bey’in teklifiyle İkdam’ın başyazarı olarak kısa bir süre çalıştıktan sonra Vakit Gazetesine geçmiştir.
20 Eylül 1918’de Akşam Gazetesi’ni kurmuştur. 1918 yılı sonlarında kurulan Wilson Prensipleri Cemiyeti üyeleri arasında yer aldı. Cemiyet dağıldıktan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı mücadelenin büyük destekçilerinden biri olmuştur.
1923 yılında İsmet Paşa başkanlığındaki heyetle birlikte Türk basını adına Lozan’a giden gazeteciler arasında Ali Naci Karacan’a eşlik etmiş, konferansla ilgili gelişmeleri günü gününe “Lozan’dan Mektuplar” başlığı altında gazetesine göndermiştir.
Gökalp’in ölümü üzerine adı geçen kürsüde daha sonra profesörlüğe getirilmiştir. Türkiye’de ilk İçtimaiyat Enstitüsünü, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde “İçtimaiyat Darülmesaisi” adı altında kurmuştur.
Sporla da ilgilenen Sadak, 1925-1926 yılları arasında Galatasaray Kulüp Başkanlığı yapmıştır.
1928’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Sivas milletvekili olarak girmiştir. 1950 yılma kadar bu sıfatla mecliste yer almıştır. 1947’de kurulan Haşan Saka hükümetinde Dış İşleri Bakanlığına getirilmiştir.
1936’da Milletler Cemiyeti Türkiye Daimi Temsilcisi olarak görev yapmaya başlamıştır.
1947’de İstanbul’da Caddebostan’da bulunan ve sosyete kesiminden üyeleri olan Cercle d’Orient - Büyük Kulüp’ün kurucularındandır.
Kansere yakalanan Sadak, 21 Eylül 1953 vefat etmiştir.


Tahran Konferansı
Bu konferansta Türkiye’ye baskı amacıyla Boğazlar statüsünün değiştirilmesi konusu ortaya atılmış ancak görüş birliğine varılamamıştır. Sadak’a göre Boğazlar meselesi, bu harpte artık bütün önemini kaybetmiştir. İki sebeple: Biri Sovyet Rusya’nın Almanya ile savaşması ve İngiltere’nin Rusya ile birlik olmasıdır (s. 39).

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşmasına göre silahtan arındırılmış olan Boğazlarda, uluslararası bir komisyonun varlığı ve bu komisyonun başkanının bir Türk olması kabul edilmişti.
Boğazlar statüsünün bu durumu Türkiye’nin egemenlik haklarını kısıtlamaktaydı. Lozan anlaşmasının Boğazlar’a getirdiği statüyü değerlendiren Sadak, pek çok görüşün aksine Türkiye’nin bu anlaşmayı büyük harbin yenilenleri gibi istemeyerek zor altında değil, yenenler gibi isteye isteye imzaladığını belirttikten sonra, Türkiye’nin Boğazlar’ı silahlandırmak istemesinden şüpheye düşmemek gerektiğini, Türkiye’ye dost olanların, güven göstermelerini ve bu konunun Kemalist Türkiye için bir onur meselesi olduğunu ifade etmiştir.

Sadak, milli politika itibariyle Montrö Sözleşmesi’nin, Boğazlar üzerinde Türk hakimiyetini tamamladığını, milletler arası politika itibariyle de Türkiye’nin kudret ve nüfusunu bir kat daha artırdığını vurgular (s. 50).

12-13 Kasım 1940’da Berlin’de Sovyet Rusya’yı Mihver devletlerine katmak amacıyla yapılan görüşmelerde Türkiye’nin Sovyet nüfuzu altında bırakılmasını ve Türk Boğazlarını kontrol etme yetkisinin verilmesini istemiştir. Hitler bu şartı kabul etmemiş ve sonuçta işbirliğinin imkânsız hale geldiğini anlayarak Sovyetlere savaş ilan etmiştir. Hemen sonrasında da ve Boğazlar üzerindeki Sovyet isteklerinden Türkiye’yi haberdar etmiştir.
Sovyet Rusya, önce dostça tavırlar takınarak saldırmazlık bildirisi yayımlamış ve 1925 Antlaşması’nın yürürlükte olduğunu ilan etmiştir. Bu dostça tavır Stalingrad galibiyetine kadar sürmüştür.
Müttefiklerin Türkiye’yi savaşa sokma baskısı savaş boyunca devam etmiştir.
Savaş sona erdikten sonra Sovyet Rusya 1925 paktını feshettiğini açıklayarak, Türk Büyükelçisi Selim Sarper’e, Boğazların birlikte yönetilmesini, bunun için Ruslara bu bölgede üs verilmesini ve dahası Kars ve Ardahan’ın Sovyetlere iadesini istemiştir.
Sovyet Rusya Boğazlar hakkındaki isteklerini ortaya koyduğu Potsdam Konferansından bir yıl sonra, 8 Ağustos 1946’da Türkiye’ye bir nota vererek Boğazların Türkiye ile ortaklaşa savunulması isteğinde bulunmuş, aldığı ret cevabı ile de 24 Eylülde aynı isteklerini tekrarladığı bir nota daha vermiştir (s. 53).
…

Musul'un İngilizler Tarafından İşgalinin Türk Basınına Yansımaları


Musul'un İngilizler Tarafından İşgalinin Türk Basınına Yansımaları - YLT 
Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006

Bu araştırmanın amacı, Mondros Ateşkes Antlaşması’yla başlayan Musul’un işgal sürecinin 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşması’nın imzalanmasına kadar geçen sürede, basına yansıyan haberlerle birlikte ele almaktır.

Osmanlı’nın İngiltere karşısında yer yer başarılar elde etmesi İngiltere’nin beşeri bir öç alma isteğinin ötesinde, incinmiş olan sömürgeci duygularının tatmini ve imparatorluğunda estirdiği etkili göz dağı havasının yeniden kurulabilmesi için Türkiye’nin örnek yani ezici bir biçimde yeniden cezalandırılması gerekiyordu
İngiltere'nin çoktan tesis etmiş olduğu sömürge imparatorluğunun, Osmanlılar kanalıyla parçalandırılmak isteğinin mevcudiyeti, İngiliz Hükümetlerini daima, iki taraflı politika oyunlarına sevk etmiştir. Bu oyunun amacı şu idi: İstanbul Boğazlarına ve Ortadoğu'ya doğrudan doğruya sahip olmasına imkan bulunmadığına göre, dünyanın bu bölgesini bir barut fıçısı üzerinde yaşamaya mahkum etmek (s. 41).

1878’de, İngiltere Osmanlı Devleti’nin parçalanması sürecinde kendi payını toplamaya başlıyordu. Bundan sonra İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne karşı politikası, bu devletin parçalanma ve yıkılmasını kaçınılmaz sayarak, stratejik değeri olan Osmanlı topraklarını ya kendisi ele geçirmek, ya da bu topraklar üzerinde kendisine bağlı devletlerin kurulmasını destekleyip kışkırtmak olacaktır.

1900’lerin başından itibaren İngiltere’nin Osmanlı toprakları üzerindeki politikasının temel taşı (…) Asya Türkiye’si üzerindedir.

İngiliz Kralı Edward VII. ile Rus Çarı Nikola II’nin, Reval'de ve bir Rus zırhlısında buluşmalarının görünen nedeni, Makedonya işini bir yola koymaktı. Oysa, bu mülakatın gerçek nedeninin, İngiliz'ler ile Rusların Osmanlı Devleti üzerinde nihai bir anlaşmaya varmak istemeleri olduğu anlaşılmaktadır.
“İstanbul şehri, İstanbul ve Çanakkale Boğaz'ları ile Marmara Denizi’nin Batı kıyıları ve Midye Enez çizgisine kadar Güney Trakya ile, İstanbul Boğazı'nın doğu kıyısı, Sakarya Nehri ve İzmit Körfezi'nin sonradan tespit edilecek bir noktası arasında kalan topraklar, Marmara Denizi’ndeki adalar Rusya'ya ilhak edilecek; ve Rusya da, İngiltere ile Fransa'nın Asya Türkiye'sindeki özel haklarını ve ayrıca Osmanlı egemenliğinden ayrılacak Arap ülkelerini bağımsız bir varlık kabul edeceğine” / s. 43

I. Dünya Savaşı başladığı zaman Osmanlı ülkesi ile ilgilenen bütün sömürgeci Devletler (Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, İtalya) bu ülkelerdeki nüfuz bölgeleri üzerinde anlaşmış bulunuyorlardı. Her devletin nüfuz bölgesinin nereleri olduğu, gerek kendi aralarında gerekse Osmanlı Devleti ile yaptıkları birçok ikili anlaşmaya bağlanmıştı. Böylece Osmanlı Devleti kendi topraklarında yapılan bu paylaşımların bazılarından habersiz, bazılarını da kendi yaptığı ikili anlaşmalarla bu devletlere vermişti (s. 44).

9 Mayıs 1916 da imzalanan Sykes-Picot antlaşmasıyla; “ Fransa bütün Suriye’ye, Musul’a, Kilikya, Adana ile Orta Anadolu’nun Sivas’a kadar uzanan bölgeye, İngiltere; Musul ve Fransa’ya ayrılan alanlar dışındaki topraklarla birlikte bütün Irak’ı, Hicaz, Necit ve İran sınırından Kızıldeniz’den Akabe’ye kadar olan bölgeleri ve Filistin’in güneyine düşen sınır bölgelerini alıyordu. Filistin uluslararası bir bölge olacaktı. Fransız ve İngiliz bölgelerinin her biri, iki ayrı alana bölünüyordu. Bunlardan biri ilgili devletin doğrudan doğruya denetimine alınarak, öbürü ise ilgili devletin kanatları altında kurulacak bir Arap Devleti yönetimine bırakılıyordu.”

İngiltere, Yunanistan’ı Türkiye’ye karşı kullanınca, Fransa, bu durumun kendisi için yeni güçlükler doğuracağını görmüştü. İngiltere’ye bağlanacak bir Yunanistan’ın İngiltere’nin Yakın Doğu’daki üstünlüğünü perçinleyeceği açıktı.

Fransa bu etkenlerle Anadolu milliyetçilerine yanaşır. Böylece, Kurtuluş Savaşı’nda İngiltere, Yunanistan’ı desteklerken, Fransa’da Anadolu Hareketinin arkasında yer alıyordu.

İtilaf Devletleri, İtalya’yı müttefik olarak yanlarında savaşa sokmak amacıyla, 26 Nisan 1915’te Londra’da yapılan antlaşmalarla Türkiye’den bir pay verdiler. İtalya’ya Antalya ve çevresi verilirken, İzmir hinterlandı ve Konya çevresi de veriliyordu. Aldıklarına karşılık İtalya, bir ay içinde savaşa katılacaktı, gerçekten İtalya 20 Mayıs 1915’te Avusturya’ya savaş ilan etmiştir (s. 73).
…

Osmanlı Devleti Almanya’dan bir gün sonra, 6 Ekim’de Wilson’a mütareke için başvuruda bulunmuş ancak bir cevap alamamıştır.
Kutü’l-Amare savaşında tutsak edilen İngiliz Generali Townshend aracılığı ile İngilizlerle temas sağlanarak teklif kabul edilmiştir. İngiliz Amirali Carltrope, 23 Ekim’de sadrazama çektiği telgrafta mütareke görüşmelerinde bulunmak üzere Mondros’a derhal bir heyet gönderilmesini istemiştir.
Görüşmeler 30 Ekim 1918’de 25 maddelik antlaşmanın imzalanmasıyla sona ermiştir (s. 84).

Mondros Mütarekesinin resmi metni bütünüyle yayınlanarak, kamuoyu itidale, huzur ve sükûnu bozmaya yönelik davranışlara girişmemeye davet edilmiştir.

Türkiye’nin bir idam fermanı olan Mondros Mütarekesi kamuoyuna bir başarı olarak sunulmuştur. Mütarekeyi imzalayan Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin “ikinci adamı” Rauf Orbay’ın aydınlattığı İstanbul basını, mütarekeyi övgü dolu sözlerle karşılamıştır.

Mütareke imzalandığı tarihlerde 400 bin olan Ordu mevcudu 50.000’e indirildi. Elindeki ağır silahlar alındı ve alınmasına devam edildi.

3 Kasımda İngilizler Musul’a, 6 Kasımda Çanakkale ve aynı tarihlerde Fransızlar İskenderun limanına geldiler.

İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gemilerinden meydana gelen 61 parçalık gemi ve 3500 askeri karaya ve boğaz istihkamlarına çıkmayı beklemektedir. Bu arada Beyoğlu Hıristiyanları sevgi gösterileri yapıyor “Zito Venizelos” diye bağırıyorlardı. 13 Kasım da büyük bir filo, İstanbul limanına demir attı.

İtilaf Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak maksadıyla önceden hazırladıkları gizli planlarını açıkça uygulamaya koyuluyorlardı.
İtilaf Devletleri, işgalleri altındaki bölgeleri genişletmek amacıyla birbirleriyle adeta yarışa çıkmışlardı (s. 91).

İngilizlerin her an bir ileri harekata girişeceklerini 6. Ordu Komutanı ikaz etmesine rağmen, İstanbul’dan Başkomutanlık karargahından gelen şifre telgraflarda; “ Musul’un elimizde kalması zaruri olmakla beraber, İngilizler ileri hareketlerinde ısrar ederlerse fiilen taarruz edinceye kadar ateş açılmaması ve onlar taarruz ettikleri takdirde protesto edilmesi ” emredilmişti (s. 94).

Cephedeki 6. Ordu birlikleri, ordu emriyle her türlü askeri harekata son vermişler ve aldıkları yerlerde durmuşlardı. Fakat buna rağmen, özellikle Arap aşiretleri, İngilizlerin tertip ve tesirleriyle harekete geçtiler. Bu çapulcular Musul’un doğusundaki ve batısındaki yollar üzerinde tecavüzlerde bulundukları gibi, Musul’un batısındaki Telafir erzak ambarlarını da yağma etmek istediler. Orduca bunlara karşı gerekli tedbirler alındığı sırada, İngilizler ahaliye zulüm yapıldığı iddiasıyla müdahaleye başladılar.

3 Kasım 1918 günü sabahı İngiliz kıtaları Musul şehrini kuşatmak maksadıyla ordugâhlarından hareket ettiler.

General Marshall, Musul’u zorla işgal etmeye kalkıştığında 6. Ordunun ne yapacağını bilmek istiyordu.
Ali İhsan Paşa şu cevabı verdi: “ ben son zamanda yekdiğeri ile ebedi dost olmaları gereken iki millet arasında tekrar harbin başlamasına sebep olmayı arzu etmem. Protesto ederek askerimi geri çekerim. Tabi her şeyimi beraber alıp götüreceğim ve Musul’un 10 km kuzey ve kuzeybatısına çekerim”
8 Kasım da Musul Hükümet konağına İngiliz bayrağı çekmişler ve hükümet aynı gün İngilizlerin gösterdiği çizgiye kadar çekilme emri vermiştir. 30 Kasım’a kadar milyonlarca liralık askeri malzeme İngilizlere bırakılarak Musul toprakları terk edilmiş ve askerler terhis edilmeye başlanmıştır (s. 103-104).

Misak-ı Milli Kararlarına Göre Musul Vilayeti’nin Durumu
Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarının hangi prensiplere dayanılarak belirlendiği konusu gündeme geldiğinde, hiç düşünmeden “ Misak-ı Milli Beyannamesi’ne göre ” cevabı verilir. Çünkü Misak-ı Milli ile milli ve bölünmez bir Türk vatanının sınırları, Milli Mücadelenin ana ruhu, Türk dış politikasının hedefleri, devletin bağımsızlığı, milletin geleceği ve devamlı bir barışın sağlanması için yapılabilecek en son fedakarlıklar tespit edilmiştir (s. 108-109).

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığında Musul 6. Ordu Kumandanı Ali İhsan Paşa’nın elinde bulunuyordu.

17 Kasım 1918’de Şeyh Mahmut ismindeki bir şahıs İngiliz himayesinde bir “Kürt Hakimliği” kurmuştu. İngilizlerin muvafakat ve teşvikiyle kurulan bu idarenin nüfuz sahası, ilk zamanlarda büyük çoğunluğu Türk olan, Süleymaniye, Kerkük, Tuzhurmato, Kıfri, Zohap, Sina, Bane, Revandiz, Dohuk, Nebiyunus, Erbil ve Altınköprü dolaylarına kadar uzanıyordu. İngilizler buralarda Türkçe konuşmayı yasaklayacak kadar bu şeyhi destekliyorlardı (s. 120-121).

6. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa, diğer ordu komutanları gibi kurtuluş için bazı tedbirlere başvurmuş bulunuyordu. Kendi dediğine göre fazla silah ve cephaneleri Elazığ, Malatya ve Sivas taraflarına göndermişti (s. 124).

6. Ordunun 13. Kolorduya tahvil üzerine eski ordu komutanı Ali İhsan Paşa’nın İstanbul’a gelmesi emri verilmişti. Ali İhsan Paşa’nın Haydarpaşa’ya gelmesini müteakip İngilizler tarafından alınarak İngiliz sefarethanesine tutuklu olarak götürüldüğünü haber verdiler (s. 128).

Osmanlı padişahı Vahdettin, tahtını ve hanedanını kurtarmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Bilhassa İngilizlere yaranmak için ne mümkünse yapıyordu.

Bunun için, Tevfik Paşa Kabinesi 11 Kasım 1918’de işbaşına gelir gelmez harp suçlularını cezalandırmak yoluna gitti. Tevfik Paşa’nın 11 Kasım 1918 ile 4 Mart 1919 tarihleri arasında kısa süren sadaretinde, yalnız görevinden izinsiz uzaklaşmak ve yurt dışına kaçmak suçlarından Enver, Cemal ve İsmail Hakkı Paşalar, askerlikten terk, birer yıl hapis ve medeni haklardan düşürülmekle cezalandırıldılar.

Kilikya’da gerginliğin artması üzerine İstanbul’daki İtilaf diplomatik temsilcileri, merkezi hükümet üzerinde daha çok baskı yapmaya başladılar. İşgal Kuvvetleri Başkomutanı General Milne, İstanbul Hükümetine verdiği notada Anadolu’daki Yunan Ordusunun karşısında mevzi alan ulusal kuvvetlerin İtilaf Yüksek Konseyinin onayladığı hattan 3000 metre geri çekilmesini istiyordu (s. 134).

İtilaf Kuvvetleri 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgale başladılar.
Aynı gün, İngilizler Şehzadebaşı Karakolu’nu basarak Türk askerlerini şehit etmişler, Meclis-i Mebusan’ın akşam oturumunda da meclisi basarak Rauf ve Vasıf Beyleri tutuklamışlardır (s. 135).

İşgal Kuvvetleri yayınladıkları beyanname ile işgalin geçici olduğunu, saltanatın nüfuzunu kuvvetlendirmek istediklerini, taşrada isyan çıktığı takdirde İstanbul’un Türklerden alınacağını ve herkesin İstanbul’un emrine girmesi gerektiğini duyurmuşlardır (s. 136).

Güneydoğu Anadolu’da durumun kendi aleyhine döndüğünü anlayan İngilizler gelişmeleri kendi lehlerine çevirmek için Türk-Kürt ayrılığını yaratarak halkı birbirine düşürmeye çalışıyorlardı. Bu amaçla 1919 yılında Binbaşı Edward Noel’i bölgeye gönderdiler.
Binbaşı Noel’in görüştüğü aşiret reisleri kanlarının son damlasına kadar işgalcilere karşı savaşacaklarını söylemişlerdi.

Sevr Antlaşması
İngiltere’de basının tepkisi temelde olumluydu.
Manchester Guardian barış koşullarının olanaksız olduğunu söylüyor Westminster Gazette, Müttefiklerin çözmeye muvaffak olamadığı sorunları maskelemek amacıyla kaleme alınmış hatipçe bir metin yorumunu yapıyordu (s. 150).

Musul, yüzyıllardır Büyük Devletlerin mücadelelerine tanıklık etmiştir. Bunun nedenleri arasında; Birincisi; bölgenin sahip olduğu zengin petrol yataklarıdır.

Lozan Barış Konferansı’nda halledilemeyen bir sorun olarak, dokuz ay içinde görüşmek üzere ertelenmiş ve 5 Haziran 1926’da Türkiye ile İngiltere arasında yapılan Ankara Antlaşması ile Irak’taki İngiliz manda idaresine terk edilmiştir.

…


Hüseyin Cahit Yalçın'ın Sürgün Hayatı ve Sürgün Edebiyatına Olan Tesirleri


Hüseyin Cahit Yalçın'ın Sürgün Hayatı ve Sürgün Edebiyatına Olan Tesirleri - YLT 
Dumlupınar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2003

Lozan Konferansında Hüseyin Cahit’in Sergilediği Tavır
Lozan’a gazeteci olarak giden Hüseyin Cahit, bir yandan görüşmeleri takip ederken, diğer yandan da gazetesine konferans ile ilgili bilgiler veriyordu. Ayrıca konferansa müşavir olarak götürülen ve Maliye Nazırlığı yapmış olan Cavit Bey de Dûyûn-u Umumiye işleriyle vazifelendirilmiş, Hüseyin Cahit de Dûyûn-u Umumiye konusunda bilgisi olduğu için, Cavit Bey’e yardımı olabileceği düşüncesiyle, bir nevi danışmanlık vazifesini üstlenmiş gibiydi.

Hüseyin Cahit, İngilizlerin sert bir tavır içinde olduğunu, Fransızların ise İngilizlere nazaran daha yumuşak ve ılımlı bir ahval gösterdiklerini ifade etmektedir (s. 98-99).
…


Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri


Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri - YLT 
Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010

Lozan Konferansı’nın Toplanması
Konferansın önce 13 Kasım’da toplanacağı bildirilmişti.
İngiliz Baş Murahhası Lord Curzon’un gecikmesi dolayısıyla konferans geç açıldı.

Türk Heyeti’ne Lozan’a gitmeden önce hükümet tarafından 14 maddelik şu talimat verildi.
“Doğu Trakya sınırı 1913 sınırı olmalıdır.
Batı Trakya’da halk oylamasına başvurulmalıdır.
Anadolu’ya yakın Ege adaları Türkiye’ye verilmelidir.
Boğazlar ve Gelibolu da yabancı askerlerin varlığı kabul edilmemelidir.
Güneyde Suriye sınırı daha güneye alınmalı, Irak sınırı ise, Kerkük, Musul ve Süleymaniye’yi Türkiye’ye bırakacak şekilde çizilmelidir.
Kapitülâsyonlar ve Türk topraklarında bir Ermeni yurdu kurulması teklifleri reddedilmelidir. Bu konuda ısrarlar olursa tartışmalar kesilmelidir.
Azınlıklar meselesi mübadele ile çözülmelidir.
Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan ülkeler arasında hakça bölünmelidir.
Osmanlı hissesi Yunanistan’dan alınacak tazminata karşılık tutulmalı, bu mümkün olmazsa, borcun 20 yıl süre içinde ödenmesi sağlanmalıdır.
Duyun-u Umumiye idaresi kaldırılmalıdır.
Ayrılacak ülkeler için Misak-ı Millî’nin ilgili maddesi geçerli olacaktır”. / s. 113

Başlangıçta İtilaf devletleri, bu konferansın Sovyetler’i ilgilendirmediğini söyleyerek, konferansa Ruslar’ı çağırmadılar. Bunun üzerine 3 Ekim 1922’de, Moskova Antlaşması hükümlerine aykırı olarak Sovyet Rusya’ya haber vermeden, Türk Hükümeti’nin Trakya’yı İtilaf Devletleri’nin işgaline bıraktığını vurgulayan Sovyet yetkilileri, Yakındoğu meseleleri ve özellikle Boğazlar ile ilgili konularda alınacak olan kararlarda önceden karşılıklı görüşerek, uzlaşarak, ortak bir dış politika uygulamaları gerektiğini Ankara Hükümeti’ne hatırlatmıştır. Sovyetler Birliği Lozan’da, Türkiye ile bir taraftan işbirliği içerisinde olmak isterken, diğer taraftan da Lozan’a çağrılmayışlarından dolayı Türkiye’yi suçlamıştır. Sovyet elçisi Aralov, Türk Hükümeti’nin izlediği dış politika ile ilgili olarak Sovyet Hükümeti’nin rahatsız olduğu hususları şu şekilde ifade etmiştir:
“Hükümetim, Türkiye Hükümeti’nin Sovyet notasını desteklemeyişine ve Mudanya Konferansı’na katılmayı kabul ettiğini, Trakya'nın ve Boğazlarla İstanbul’un işgaline razı olduğunu haber vermeyişine fevkalade şaşmış bulunuyor. Böylece dış politika uyuşumu yürütülmemiş, bunun sonucu olarak da İtilaf Devletleri, özellikle de İngiltere için uygun bir durum ortaya çıkmış bulunuyor. İtilaf Devletleri bu yoldan yürüyerek, Türkiye’yi olduğu kadar Rusya’yı da zayıflatmaya çalışmaktadır. Özellikle bu önemli anlardaki hareket uyuşmazlığına şaşmış bulunmaktayız. Hükümetim, Türk Ordusu’nun kazandığı büyük zaferin istenilen sonuca vardırılamayacağından korkmaktadır.”

Sovyetler Birliği yalnız Boğazlar sorununun görüşülmesine katılmaya çağrılmıştı.

Lozan Konferansı’nda “Boğazlar konusu”, üzerinde en çok tartışılan konulardan biri olmuştur.

Boğazlar, Avrupalı devletler için büyük önem taşıyordu. Çünkü Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin Boğazları kapaması, İtilaf devletlerinin Rusya’yı kaybetmelerine ve savaşın iki yıla yakın uzamasına sebep olmuştu.

Çiçerin, Türk boğazları meselesiyle ilgili olarak “Karadeniz’e sahildar devletlerin katıldığı bir konferansta ele alınması” hakkındaki eski Sovyet iddiasını yenilemekteydi.
Bolşevik Rusya’da yönetim değişmiştir, fakat hala Çarlık Rusyasının zihniyeti devam etmektedir (s. 51).

İsmet İnönü’ye göre, Ruslar kendi güvenliklerini sağlamak ve kendilerini İngilizlerden korumak için boğazların tam anlamıyla bir Türk hakimiyetine girmesini istiyordu.

4 Aralık’ta, Lozan Konferansı’nda Boğazlar Meselesi’nin ilk görüşmeleri başladı. Konferansta boğazlar konusunda üç temel görüş çatışmıştır; İngilizlerin yönlendirdiği müttefikler, geçiş serbestliği, boğazları askerlerden arındırma ve uluslararası kontrol önermiştir. Buna karşılık Ruslar, kesin Türk egemenliği, savaş gemilerine ve askeri uçaklara kapalılık formülünde ısrar etmiştir. Türk heyeti ise, boğazları askerden arındırma ve kontrolden vazgeçmeyi kabul etmekle beraber İstanbul ve Marmara’nın güvenliğini şart koşmuştur (s. 116).

Curzon Rusların teklifini: “Karadeniz’i Türkiye’nin sadık bekçiliği altında bir Rus gölü haline koymak” diye nitelendirerek reddetti.

Çiçerin: “Şu anda Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’la hiçbir anlaşmaya varılmamış, Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’la görüşmelerde bulunulmamış, görüşme girişimleri bile olmamıştır. Bu koşullar altında Boğazlar sorununa ilişkin bir kararın varlığı söz konusu olamaz. Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’sız böyle bir karar yoktur ve var olmayacaktır. Eğer sözleşme, Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’sız imzalanacak olursa, bu devletler tam serbestliklerini ve davranış özgürlüklerini ellerinde tutacaklardır. Eğer birtakım devletler bu sözleşmeyi Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’sız imza ederlerse, boğazlar sorunu açık kalır ve açık kalacaktır.” / s. 117

Konferansta, Türk tezinden çok Sovyet ve İngiliz tezleri çatışmıştı.
Konferansta Türk Heyeti, Sovyet Rusya’dan ziyade İngilizlerin tezini desteklemiştir. Türk Heyeti’nin İngilizlerin çözüm koşullarını desteklemesindeki en önemli etken, hızla artan Rus gücüdür. İngilizler, Karadeniz’de Türklerin, Sovyet gücü karşısında güvenliğini sağlama garantisi vermiştir.
Sovyet Hükümeti, Türkleri, İngiliz emperyalizminin boyunduruğu altına sokacak bir teslimiyetçilikle suçladı.

Türk tarafı başlangıçta Boğazlar meselesiyle ilgili olarak, kendi tarafında yer alan ve menfaatlerini savunan Sovyetler Birliği’yle ortak hareket etmiştir. Fakat daha sonra Rusların Boğazlarla ilgili düşüncelerini anlayınca, İngiliz tarafına yakınlaşmıştır.
Konferansta, Türk-Rus ilişkilerini etkileyen en önemli olay, Rusların Türklerden Ermenilerin lehine toprak talepleridir.

Türk heyeti, Lord Curzon’un tehditleri üzerine tekrar bir savaşı göze alamadığı için de mecburen İngilizlerin tezini kabul etmiştir.

Lenin, iktidara geldiğinde Çarlık Rusyasının diğer devletlerle yaptığı gizli anlaşmaları açıklayarak, onları geçersiz saydığını ilan etti. Bu olaydan sonra da Türk-Sovyet ilişkilerinde yeni bir sayfa açılmış oldu ve iki devlet arasındaki karşılıklı iyi ilişkiler bu olaydan sonra gelişmeye başlamıştır. Daha sonra da Türk-Sovyet ilişkileri, Moskova Antlaşması’yla dostluğa dönüşmüştür.

Lenin, 14 Ocak 1918’de Sosyalist Devrimci Parti üyesi Fanya Kaplan isminde bir kadının saldırısına uğramış ve silahla yaralanmıştı. Suikastçilerden korkan Lenin, hastaneye gitmemiş ve vücuduna isabet eden kurşunlar çıkarılamamıştır.

1923 yılından başlayarak, SSCB’de Stalin adım adım kendi yönetimini kurdu. Partiyi ele geçirdi ve devleti gizli haberalma örgütü yardımıyla yönetmeye başladı.

1925’te Fransa ve Almanya arasında imzalanan Lokarno Anlaşması’yla Almanlar, Sovyetleri siyasi arenada yalnız bırakmıştı. Hem Sovyetler Birliği’nin hem de Türkiye’nin bu anlaşmayı tehdit olarak algılaması doğal olarak bu iki devletin birbirine yakınlaşmasını ve 1925 yılında Türk-Sovyet Saldırmazlık ve Tarafsızlık Anlaşması’nın imzalanma sürecini hızlandırmıştı.

1936 yılında Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanması sırasında Sovyetler Birliği’nin gösterdiği tutum sebebiyle Türk-Sovyet ilişkileri bozulmuştur.

Rusların ve Osmanlı Devleti’nin emperyalizmle mücadele sebebi aynı değildi.
Rusya’da Bolşeviklerin başa gelmesiyle yerleşen komünist idare, kendisine düşman olarak kapitalist Batı’yı görüyordu ve sürekli olarak Batı’yla bir rekabet içindeydi. Anadolu’daki Milli Mücadele Yönetimi ise sömürge durumuna düşmemek için Batı’yla karşı karşıya gelmişti.

…her iki ülke de, ortak düşmanlarla savaştıklarından dolayı birbirlerini doğal müttefik olarak kabul ediyorlardı. Milli Mücadele, Sovyetler Birliği açısından çok önemliydi.
İngiltere, Batı Anadolu'yu isteklerini rahatlıkla yaptırabileceği bir devlet olan Yunanistan'a vererek, Ege Denizi'ne hakim olmak ve Doğu Anadolu'da da kendi hâkimiyetinde bir Ermenistan ve Kürdistan kurdurarak, Sovyetleri sıkıştırmak istiyordu.
…