3 Temmuz 2019 Çarşamba

Türk Ortodokslar


Türk Ortodokslar - YLT 
Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2005

Lozan Antlaşması sonucunda Fener Rum Patrikhanesi’nin İstanbul’da kalmasına karşın Türk Ortodoksları mübadele ile Yunanistan’a gönderildiler.

Lozan Konferansı’nda mübadele ile ilgili ilk oturum 1 Aralık 1922 yılında toplandı.

Rıza Nur’a göre
Rumlar aleyhlerinde bulundukları bir millet ile yan yana yaşayamayacakları düşüncesine sahip olduklarından Anadolu’yu terk edip gitmişlerdir. Ancak Kayseri’de sakin olan Türk Ortodoksları için bu durum geçerli değildir. Rıza Nur, Türk Ortodokslarının Türkçe konuşup Türk adetlerine bağlı olduklarını ve aynı zamanda bir Türk kabilesine mensup olduklarını söyleyerek, Türk Ortodokslarını Anadolu’dan göç eden diğer Rumlardan ayırır.

Lozan’da mübadele meselesiyle yapılan görüşmelerden sonra 30 Ocak 1923 tarihinde “Türk ve Rum Nüfus Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” imzalandı. Bu protokole göre; Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyrukluları ile Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyrukluların, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak zorunlu mübadelesine başlanacak.

Papa Eftim önderliğindeki Türk Ortodoksları Milli Mücadelenin başlangıcından itibaren Müslüman Türklerle birlikte hareket etmişler Fener Rum Patrikhanesi’nin propagandalarına karşı koymuşlardı.

…mübadele döneminde sayıları 50.000 olan ana dili Türkçe olup ırken Türk olduklarını iddia eden bu halk mübadeleye tabi tutuldular. Genellikle Anadolu’da Ankara, Niğde, Kayseri, Nevşehir ve Safranbolu’da yaşayan bu halk, kendilerini Mersin’e ulaştırtacak olan trene binmek için ya yaya olarak ya da kağnılar ile Ulukışla’ya gittiler, oradan bindikleri tren aracılığıyla Mersin’e ulaşanlar, Mersin’den Yunanistan’dan gelen gemilerle Ege’nin diğer yakasına taşındılar.

…mübadele sözleşmesi gereği zorunlu olarak göç ettirilen bu halk, içlerindeki Türkiye özlemini Yunanistan’daki yeni iskân edildikleri yerlerde de devam etmiştir.
Karamanlı Hıristiyanlar 13 Ağustos 1924 günü Gelveri (Güzelyurt) den ayrılırlar. Yunanistan’da Kavala’nın dışındaki bataklık bir alana iskân edilirler ve orada Yeni Gelveri anlamına gelen “Nea Karvali” Köyünü kurarlar.

Bu halkı sadece Hıristiyan oldukları için Anadolu’dan ve Trakya’dan Yunanistan’a göndermiştik.

Lozan Konferansı’nda Türk heyetinin uğraştığı en önemli konulardan bir tanesi de Fener Rum Patrikhanesi’nin yurt dışına çıkartılmasıydı. Türk heyeti Fener Rum Patrikhanesi’nin uzaklaştırılmasını istemiş…
Fakat buna karşılık İngiliz ve Yunan heyetleri başta olmak üzere halkları Ortodoks olan Romanya ve Sırbistan heyetleri de patrikhanenin manevi varlığının önemi üzerinde durmakla beraber, patrik İstanbul’u terk ederse Rum Ortodoks cemaatinin dini başkanlarını kaybedeceğini öne sürmüşlerdir.

Papa Eftim gazetelere verdiği demeçlerde Ortodoks halkının Milli Hükümet’e bağlı bir patrik görmedikten sonra Türk Ortodoksları açısından Fener Patrikhanesi’nin varlığı ile yokluğu arasında bir fark olmadığını belirterek, patrik makamında bulunan Meletios’a istifa çağrısında bulunur.

…yapılan oylamada 11 Metropolitin 10’unun oyunun alan Grigorios, patrik seçildi.

Milli Mücadele döneminden itibaren Fener Rum Patrikhanesi’nin Bizans Megali İdea’sını canlandırma faaliyetlerine karşılık olarak bir Türk Ortodoks Patrikhanesi kurarak, tüm Hristiyan Türk vatandaşlarını Fener Patrikhanesi’nin bu politikasından uzak tutmak isteyen Papa Eftim, 14 Mart 1968’te ölür. Onun ölümünden sonra büyük oğlu 24 yıllık diyagos’u Turgut Erenerol “II. Papa Eftim” unvanı ile Papa Eftim’in kaldığı yerden görevini devem ettirir. Turgut Erenerol’un ölümünden 8 Mayıs 1991’de ölümünden sonra Selçuk Erenerol, “III. Papa Eftim” unvanıyla görevi üstlenmişti. Fakat o da 19 Aralık 2003 tarihinde ölmüştür. Bunun üzerine boşalan patriklik makamını “IV. Papa Eftim” unvanıyla patrik olarak Paşa Ümit Erenerol seçilmiş ve halen görevini sürdürmektedir.
…

Türk Basınında Siyasi Bir Gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın


Türk Basınında Siyasi Bir Gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın - YLT

İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1994

Hüseyin Cahit; Daha Lozan öncesinde saltanatın kaldırılması sonucu yazdığı "inkılâb" başlıklı makalesi Ankara hükümetinin müdahalesine yol açar. Yazısında yeni devletin niteliğini tanımlamaya çalışan Hüseyin Cahit, bir dünya devleti ve imparatorluğu olan Osmanlı'dan sonra oluşturulan bu yeni devlete ismini çok çabuk koyar:
“...Şekl-i idaremiz vakayiin ihtiyaçlarına vücuda getirdiği bir hususiyet arz etmekle beraber esas itibariyle bir cumhuriyet olduğu aşikârdır..." / Tanin, 4 Teşrîn-i evvel 1338 (1922).
Fakat bu zamansız tanımlama Ankara hükümetini rahatsız etmiştir. Dönemin matbûât Müdürü Ağaoğlu Ahmet Bey gönderdiği haberde Hüseyin Cahit'i cumhuriyet sözcüğünü kullanmaması yönünde ikaz eder (s. 85).

Lozan barış görüşmeleri başladığı zaman Hüseyin Cahit gazeteci sıfatıyla orada bulunmaktadır.
(iddiaya göre) Hüseyin Cahit'in kardeşi Hüseyin Suat'ın oğlu İsviçre'de mühendislik eğitimi görmektedir. Başarılı bir öğrencidir, ama para sıkıntısı içerisindedir. Söylentiye göre Hüseyin Cahit Türk delegesinden özellikle de İsmet Paşa'dan kardeşinin oğlu için yardım istemiş, ismet Paşa da bu İsteği reddedince ikisi arasında bir kırgınlık meydana gelmiştir (s. 86).

İkinci Lozan görüşmeleri
Hüseyin Cahit Türk delegeleri ile aynı trende İsviçre'ye giderken görüşmelerin basın işleriyle uğraşan Nihat Reşat Bey, İsmet Paşa'nın Tanin'de Rıza Nur'a karşı hücum eden Hüseyin Cahit'le görüşmeyeceği haberini kendisine verir (s. 87).

Hüseyin Cahit'e yöneltilen en ağır suçlama ise Osmanlı borçları görüşülürken Fransız sermayesinin yanında yer aldığı yönündeki iddialardır. Eski Dayinler Vekili olması bu iddianın dayanağını oluşturmaktadır.
Hüseyin Cahit'e bu yöndeki ilk suçlama Tevhîd-i Efkâr başyazarı Velit Ebuziya'dan gelir (s. 88).

Lozan'da görüşmeler sürerken İsmet Paşa ile sürekli çelişen Rauf (Orbay) Bey hükümetten çekilmiş, yerine Fethi Bey (Okyar) başbakan olmuş, bu vesile ile Halk Fırkası kurulmuştur (s. 93).

Hilâfet Tartışmaları ve İstiklâl Mahkemesi
İsmailiye mezhebine mensup Ağa Han ve arkadaşı Emir Ali'nin gönderdikleri bu mektubun yerine ulaşmadan Tanin, İkdam (5 Aralık 1923) ve Tevhid-i Efkâr (6 Aralık 1923)'da yayınlanması siyasi bir krize yol açar.

Hüseyin Cahit, gazetenin siyasi çizgisini "radikal layık cumhuriyetçi" olarak açıklıyor. Bu çizgiye aykırı yazı ya da makaleleri gazetesinde yayınlamadığını ancak bu yazı ya da makalenin "gazetecilik açısından" değerlendirilmesi Onun için temel ölçü olmaktadır. Duruma göre bazen kendisi, bazen de Baha Bey tarafından yazıların incelenerek yayınına izin verildiğini söylüyor.
Mahkeme başkanı (Topçu Ihsan Bey) özellikle Ağa Han'ın kimliği ve kişiliği üzerinde duruyor. Hüseyin Cahit Ağa Han'ın nerede oturduğunu bilmediğini, farklı bir mezhepten olmasının da kendisi için bir önem taşımadığını belirtiyor. Ağa Han'ı gerek mütareke ve gerekse Lozan görüşmeleri sırasında Türk davasına hizmet etmiş birisi olarak tanımlıyor.
Mektubun gazetede yer almasını ise şöyle açıklamaktadır. Mektup Londra'dan posta vasıtasıyla hem Tanin'e hem de diğer gazetelere yollanmıştır (s. 102).

2 Ocak 1924 günü Hüseyin Cahit ve diğer gazeteciler beraat ederler.

Tanin'in muhalefetini Lozan görüşmelerinden başlatmak mümkün. Görüşmeler öncesinde kurtuluş hareketini açıkça desteklemektedir. Fakat şunu belirtmekte fayda var. Hüseyin Cahit'in Tanin'de yürüttüğü muhalefet hiç bir zaman Cumhuriyet'in ilkelerine karşı değildir. Bunu da kendisi sık sık belirtmektedir (s. 178).
…

Türk Basınına Göre Atatürk'ün İstanbul'daki Faaliyetleri (01 Temmuz 1927-10 Kasım 1938)


Türk Basınına Göre Atatürk'ün İstanbul'daki Faaliyetleri (01 Temmuz 1927-10 Kasım 1938) - Doktora tezi 
Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, 2011

T.B.M.M’nin Seçim Kararı Alması
Mustafa Kemal Paşa, 4 Şubat 1923’te Lozan görüşmelerinin kesilmesi üzerine Ankara’ya geri dönmekte olan İsmet Paşa ile 18 Şubat’ta Eskişehir’de buluşarak, onunla birlikte Ankara’ya döner. İsmet Paşa’nın Meclis’e bilgi vermeden önce Mustafa Kemal Paşa ile buluşarak bilgi vermesi Ankara’daki siyasi ortamı germiştir. Meclis’te 27 Şubat 1923’te Lozan görüşmeleri üzerine başlayan oturumlar, 6 Mart 1923’e kadar şiddetli bir şekilde devam eder (s. 4).

1 Nisan 1923’te Aydın Milletvekili Esat Bey ve 120 arkadaşı tarafından önerge verilerek, B.M.M’nin vatan savunması amacıyla toplanarak bunu gerçekleştirdiği vurgulanarak, “Şimdi memleket mesail-i sulhiyeyi terakkiyat-ı iktisadiyeye istihdaf ettiği için, ara-yı millete, yeniden müracaata ihtiyaç hasıl olmuştur” denmiş ve derhal seçim çalışmalarına başlanması istenmiştir (s. 5).

İngiltere’de yaşayan, ‘sözde’ Hint Müslümanları liderlerinden Ağa Han ve Emin Ali’nin 24 Kasım’da Başbakan İsmet Paşaya gönderdiği ve Hilafetin güçlendirilmesini isteyen mektup, daha Başbakanın eline geçmeden, 5 Aralıkta Tanin ve İkdam, 6 Aralıkta Tevhid-i efkar gazetelerinde yayınlanınca, tüm dikkatler bir kez daha muhalif İstanbul basını üstüne toplanır (s. 34-35).

İsmet paşa, Meclis gizli oturumunda yaptığı konuşmada (…) İstiklal Mahkemesi’nin kurulmasını teklif eder.

Tanin, Tevhid-i Efkar ve İkdam gazetelerinin sahipleri ve sorumlu müdürleri, Hüseyin Cahid, Velid Ebuzziya ve Ahmet Cevdet Bey ile Hayri Muhiddin ve Ömer İzzettin Bey’in Hıyanet-i Vataniye ve devletin iç ve dış güvenliğini ihlal ve hükümet şeklini değiştirmek istedikleri gerekçesiyle İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmak üzere göz altına alınmalarına karar verir.

İstanbul gazetecileri, İzmir’de bulunan Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’i ziyaret eder.
2 Şubat 1924’te İzmir’e hareket ederler ve 4-5 Şubat günleri Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ile bir araya gelirler. Ancak, Tevhid-i Efkar gazetesi Başyazarı Velid Ebuzziya, 1 Şubat 1924 günü yayınlanan bir yazısında, söz konusu ziyaretin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’nın isteği üzerine gerçekleşeceğini yazmış olmasından dolayı, Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmez (s. 41).

Gazi Hz. ‘Lozan Sulhu’nun Türk tarihinde bir devrim noktası olduğunu ve Türk milleti için siyasi bir zafer teşkil eden bu antlaşmanın Osmanlı tarihinde emsali bulunmadığını ve milletimizin bununla çok iftihar edebileceğini ve Türk milletinin yüksek bir eseri bulundukları bu antlaşmanın büyük kıymetini takdir etmesi lazım gelen gençliğin bunu mazide imzalanmış antlaşmalarla mukayese etmesi icap ettiğini’ söyledi… /  Cumhuriyet Gazetesi, 28.07.1927, s.1 ve 2 (s. 80)

1935
Musollini’nin ölçüsüz ve saldırgan tavırlarına karşı hükumet, muhtemel bir Anadolu çıkartması seçeneğini göz ardı etmemektedir. Ayrıca konuya ilişkin Atatürk’ün değerlendirmesi şu şekildedir: ‘ Bizim için sulh esastır; tarafımızdan harbe girişmek, hatta harbi temenni etmek katiyen varit değildir. Fakat Musollini bize taaruz etmek cinnetine kapılırsa, sahillerimize bir çıkarma yaparak gelmelerini temenni ederim. Sahillerimiz açıktır; arazi itibariyle müsait gördükleri herhangi bir bölgeye her zaman çıkarma yapabilirler, buna mani olmayız. Yalnız asıl çıkarma yeri belli olduktan sonra bütün kuvvetlerimizi toplayıp üzerlerine gider, gelenleri behemahal denize dökeriz. Bu suretle yurt korumadaki eşsiz azim ve kudretimizi, cihana bir kere daha göstermiş oluruz. Fakat böyle bir şey yapamazlar çocuk! Türkiye’ye karşı bir harekete karar verirlerse, ilkin Arnavutluk’a asker çıkarmak ve orayı işgal etmekle işe başlayacaklardır. Bunu kolayca yapabilecekleri aşikardır. Ondan sonrada Bulgarlarla işbirliği teminine ve Bulgarlarla beraber Boğazlara inmeye, diğer Balkan devletleriyle irtibatimizi kesmeye gayret edeceklerdir. Bence taaruzu oradan beklemek ve tedbirlerimizi ona göre alıp mütemadiyen uyanık bulunmamız gerekir.’ Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, 4.Baskı, İstanbul, Y. K. Yayınları, 2008, s.504. / s. 386
…

İstanbul Belediyesi tarafından iki ayda bir çıkarılan İstanbul belediye mecmuasının son çıkan sayısındaki yazılar arasında, “Yabancı göz ile İstanbul” adile İngilizce bir kitap tefrika edilmeğe başlandı.
Georges Yung isimli bir İngiliz’in eseri olan bu kitap, Fransızcaya tercüme edilmiş ve Fransızcadan da değerli yazıcı arkadaşımız Kemal Ragıp tarafından Türkçeye çevrilmiştir
Georges Yung diplomattır ve mesleki hayatının bir kısmını İstanbul’da geçirmiştir. Türkleri de Türkiye’yi de pekiyi tanımıştır.
Eserin Fransızca müterciminin yazdığı
başlangıçtan şu satırları lütfen okuyunuz:
“Büyük bir düşünce kitaba hakim olmaktadır: Bir Hristiyan beldesi olan İstanbul, günün birinde Hristiyan olacaktır. Başkalarının bir gerileme diye gösterdikleri hadiseler, Yung için ulusal bir rönesans alametidir. Türklerden nefret ettiği için değil, fakat Georges Yunga göre Türkler, İstanbul’da hiçbir zaman kendi yerlerini bulamamışlardır. Türkiye Cumhuriyetinin merkezini Ankara’ya götüren Mustafa Kemal (Atatürk) de bunu pekiyi anlamıştır (s. 407).
…

1934 te Türkiye hükümeti, İngiltere ve Fransa ve İtalya ya yaptığı müracaatta Almanya’nın silahlanmasına müsaade edildiği takdirde, Çanakkale Boğazının tahkimi hakkını isteyeceğini bildirmişti. Sonradan Almanya ile Avusturya sulh muahedelerinin menettiği orduları vücuda getirdiler. Almanya Rendeki gayri resmi mıntıkayı işgal etti.
Neticede, Türkiye, İngiltere ye Milletler Cemiyetinin zayıfladığını ve boğazların emniyet ve selametini koruyamayacağını haber verdi (s. 419).
…

Türk Boğazları olarak da bilinen Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı ve bunun ikisi arasında kalan deniz yolu sürekli olarak büyük güçlerin dikkatini çekmiştir. Bölge dışı ülkeler bu deniz yollarının uluslar arası ticari ve diğer tüm gemi ticaretine açık olmasını, tek bir devlet ya da devletler topluluğunun bu yoldaki geçişleri sınırlayamamasını savunurken, özellikle Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler ya boğazlara sahip olmak istemişlerdir, ya da boğazlardan geçişin Karadeniz’e saldırı ve müdahalelere yol açmayacak düzeyde olmasını tercih etmişlerdir. Bu güçlerin başını Rusya çekmiştir. Önce Osmanlı Devleti, ardından da Türkiye ise boğazların kendi egemenliğinde topraklar ve sular olduğunu savunmuş ve buralarda tam egemenliğini muhafaza etmeye gayret göstermiştir. Ne var ki 1. Dünya Savaşı ve sonrasında Lozan düzenlemeleri Türk yaklaşımının tam tersi bir sonuç doğurmuş, Türkiye Cumhuriyeti Mondros ve Sevr’e göre çok daha arzu edilir bir belgeye ulaşsa da boğazlar bölgesindeki egemenliğine sınırlamalar getirildiğini düşünmüştür. Lozan Barış Antlaşması’na ek Boğazlar Sözleşmesi üç temel ilke üzerine oturmaktaydı: Boğazlar evvela askersiz hale gelecekti. Boğazlar’dan geçiş Türkiye’ye bırakılmıyor, bunun için Boğazlar Komisyonu kuruluyordu ve bu komisyon geçiş düzenlemeleri ve diğer konularda Milletler Cemiyeti’ni bilgilendirecekti. Bu dönemde henüz Türkiye Milletler Cemiyeti’nin üyesi dahi değildir. Türkiye’nin bu bölgedeki güvenliğini ise Milletler Cemiyeti, özellikle de İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya garanti edecekti. Görüleceği üzere Türkiye bu dönemde güvenliğini bu ülkelere teslim edemezdi. Özellikle İngiltere, Fransa ve İtalya Türkiye’yi işgal etmiş ülkelerdi ve İngiltere ile sorunlar hala devam etmekteydi. Güvenliğin ötesindeki mesele ise egemenlikti. Türkiye, kendi topraklarının bir bölümünde asker bulundurup bulunduramayacağı konusunda başka devletlerden izin almış oluyor, bu da asker bulundurmamakla sonuçlanıyordu. Böyle bir durum milli egemenliğine önem veren hiçbir devlet için kabul edilemezdi (s. 434-435).

1930’larda siyasi-askeri dengeler değişmeye başlamıştır ve Türkiye de haklı olarak mevcut gelişmeleri gerekçe göstererek daha 23 Mayıs 1933 Londra Silahsızlanma Konferansı’ndan itibaren Sözleşme’nin değiştirilmesini talep etmeye başlamıştır. Türkiye’nin argümanı eski düzenlemelerin kendi güvenliğini tehdit edecek boyutta olduğu şeklindedir. Bu döneme kadar Milletler Cemiyeti’nin çeşitli alanlardaki garantilerinin de işlemediğinin görülmesi, bizzat Milletler Cemiyeti’nin garantör olması beklenen üyelerinin ihlallerde bulunması Türkiye’nin gerekçelerini güçlendirmiştir.
Türkiye’nin talepleri konusunda izlediği yol ilgili devletlere başvurmak ve onları yeni bir konferans için ikna etmek şeklinde olmuştur. Bu taleplerin ardından 22 Haziran 1936’da Montrö’de bir konferans toplandı. Montrö Boğazlar Sözleşmesi de 20 Temmuz 1936’da imzalanmıştır (s. 435).
…

Mustafa Kemal; “…Lozan Montrö'de tedviç olunmuştur. Lozan tamdır. Ve tamamiyetini daima tarihte okutacaktır. Fakat onu mustarip eden ufak bir şey, Boğazlar vardı.... İşte o Montrö'de hallolunmuştur. Eğer Türk yüksek hassasiyeti bununla alâkadarsa mutlak sevinmektedir. Seviniyor ve sevinmelidir.” / s. 439
…

Resmi Tebliğ: Çanakkale ve İstanbul Boğazları mıntıkasında şimdiye kadar mevcut olan gayri askeri mıntıka kaldırılmış ve bu mıntıka Türk ordusu tarafından 21 Temmuz 1936 Salı günü öğleye kadar fiilen işgal olunmuştur (s. 443).
…

Nyon Konferansı
Nyon’daki görüşmeler esnasında su yüzüne çıkan görüş ayrılığı, davette, Orman Çiftliği ve bira fabrikasının işletilmesi bahsinin açılması ile geri dönüşü olmayan bir yola girecektir. İkinci Tarih Kurultayı nedeniyle İstanbul’daki programda bulunması gereken Atatürk ve İnönü, 18 Eylül 1937’de trendeki görüşmeyi müteakip, Atatürk’ün isteğiyle, mesai arkadaşlığına son vereceklerdir.
…

1936 yılının Temmuz ayında, İspanya’da sağcılar ile solcular arasında çıkan iç harbi, bir buçuk seneye yakın bir zamandan beri devam edip duruyordu. Evvelce de söylediğim gibi bu harbi alttan alta hazırlayıp körükleyen ve destekleyenler, iki ayrı ideolojiye sahip yabancı devletlerdi.
Gemilere taarruz hadiseleri bizim kıyılarımıza, hatta kara sularımıza da sirayet etmiş 1937 senesi Ağustos ayında biri Çanakkale Boğazı açıklarında, diğeri de yine o havalide kara sularımızın içinde iki İspanyol gemisi torpillenmişti (s. 601).


Sevr Antlaşmasının Hakimiyet-i Milliye ve İkdam Gazetelerine Yansımaları


Sevr Antlaşmasının Hakimiyet-i Milliye ve İkdam Gazetelerine Yansımaları - YLT 
Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010

Ateşkesten çok, tam manasıyla bir işgal ve paylaşım karakteri taşıyan Mondros Ateşkes Mütarekesi’nin imzalanmasından kısa bir süre sonra gerçekleşen işgaller, başlangıçta antlaşmanın kamuoyunda oluşan “…korkulan, elverişsiz ve tehlikeli bir mahiyetten uzak ve oldukça müsait telakki edilecek bir karakter taşıdığı” intibaını yıkacak mahiyetteydi.

Mondros Ateşkes Mütarekesi’ni imzalamasından sonra müttefik devletler yenilen devletlere imzalattırılacak barış anlaşmalarının hazırlanması için 18 Ocak 1919’da Paris Barış Konferansı’nı toplamışlardır. Konferansın kararlarına hâkim olan sadece beş devletti: Amerika, İngiltere, Fransa, Japonya ve İtalya. Bu devletlerin başbakan ve dışişleri bakanlarından meydana gelen bir “Onlar Konseyi” (Conseil des Dix) kuruldu.

17 Haziran 1919'da Damat Ferit Paşa, Paris'te Onlar Meclisi’ne Osmanlıların savaş konusunda kabahati olmadığı, kabahatin Almanlarda ve İttihatçılarda olduğu hakkında açıklamalar yaptı.
Konferansta, Osmanlı Heyeti’nin hiçbir şey olmamışçasına esas itibariyle savaş öncesi sınırlarını istemesi, müthiş bir haddini ve kendini bilmezlik olarak yorumlandı.
23 Haziran tarihli yeni bir muhtıra (…) bir taraftan Wilson ilkelerine uyarak Arap topraklarına özerklik verilebileceğini ilan ederken diğer taraftan da yine Wilson ilkelerine dayanarak belirlediği yeni sınırlarının kabulünü istemekteydi.

Misak-ı Millî
22 Ocak 1920 tarihli gizli oturumunda ele alınmış, üzerinde çok az değişiklik yapılarak 28 Ocak 1920 tarihinde kabul edilmiştir. Gizli oturumda kabul edilen Misak-ı Millî esasları 17 Şubat 1920 tarihinde dünya kamuoyuna ilan edilmiştir.

Misak-ı Millî, İstiklal Harbi sırasında Türk milletinin maksatlarını özetleyen ve Millî Mücadele’nin başından sonuna kadar değişmeyen bir programın adı olmuştur.

Misak-ı Milli’nin tüm dünyaya ilan edildiği dönemde toplanma aşamasında olan Londra Konferansı’nda üzerinde durulan ağırlıklı konu Osmanlı mirasının paylaşımı olmuştur.
Bunun üzerine Hint Müslümanları da ülkelerinde ve temsilcileri aracılığıyla Londra’da yazılar yayınlayarak ve gösteriler düzenleyerek tepki göstermişlerdir.

Sevr Antlaşması’na göre
Osmanlılar, antlaşma hükümlerine saygı göstermezler ve uymazlarsa, İstanbul da ellerinden alınacaktı.
Boğazlar, savaş zamanında bile bütün devletlerin gemilerine açık bulundurulacak ve kendisine mahsus bayrağı ve bütçesi olan bir Avrupa Komisyonu tarafından kontrol edilecekti.
Türk silâhlı kuvvetleri, Müttefik komisyonlarının kontrolü altında bulunacaktı.
Antlaşmanın uygulanmasına başlandıktan bir yıl sonra Kürtler, Doğu Anadolu'da bağımsız bir kuruluş meydana getirmek isterlerse ve onların bu istekleri, Cemiyet-i Akvam tarafından kabul edilip Osmanlılara tavsiye edilirse Osmanlılar bu tavsiyeyi yerine getireceklerdi.
Van, Erzurum, Bitlis ve Trabzon illerinin bulunduğu alanda, bir Ermenistan Devleti Kurulacak, Bu devletin sınırlarının ta'yini Amerika Reisicumhuru’nun hakemliğine bırakılacaktı.
Oniki Ada, İtalyanlara, Akdenizdeki öteki adalar da Yunanlılara bırakılacaktı.
İzmir şehri ile Tire, Ödemiş, Akhisar ve Bergama'yı da içine alan bir bölgedeki Osmanlı hâkimiyeti hakkının icrası Yunanistan'a bırakılacak, yalnız Osmanlı hâkimiyetine işaret olmak üzere, İzmir kalelerinden birine Türk bayrağı çekilecekti.

Birinci Londra Konferans’ında Boğazlar bölgesinde Marmara kıyıları hariç tüm İstanbul, Osmanlı Devleti’ne bırakılmıştı. Ancak San Remo Konferansı sırasında İstanbul’la ilgili haberler basında yer almaya devam etmiştir. Chicago Tribuna Gazetesi Türk barışını konu aldığı bir makalesinde İstanbul’la ilgili olarak müttefiklerin aldığı kararda İstanbul’un 10 km ve bir hinterlant ile İngiliz, Fransız, İtalyan ve şekil aldıktan sonra Rusya ve isterse Amerika’dan oluşan bir ulusal idare altına alınacaktır. Yunanistan, Romanya, Gürcistan, Ermenistan ve Türkiye’ye de bir oy hakkı verilecektir. Bu uluslararası idarenin basında ikişer sene arayla büyük hükümetlerden biri mandatör olacak ilk iki sene İngiltere’ye ait olacaktır. İkinci sene kimin olacağı ise belirtilmemiştir.

Türk kamuoyunda üzerinde en çok durulan mesele İstanbul ve bununla ilgili olarak hilafet ve boğazlar meselesi olmuştur.

5 Temmuz tarihli “Türk Sulhü: Papalığa Benzetiyorlar” başlıklı başyazıda San Remo kararlarıyla İstanbul ve Boğazların, içinde Yunanlılar, Romanyalılar ve Japonlarında bulunduğu bir heyet tarafından yönetileceğine dikkat çekilerek, halifenin hiçbir salahiyeti kalmayacağını ve “halifeyi Boğaziçi’nde hudutları sarayının duvarlarına aşamayan bir esir vaziyetine getirdikten sonra, ona papaya verildiği kadar muhafız tayin” edileceği belirtiliyor (Hakimiyet-i Milliye, 5 Temmuz 1920, no: 43.).

Lloyd Georg’un İstanbul gazetelerinde de yer alan 4 Ocak 1920 tarihli İstanbul ve Boğazlar hakkındaki nutkunda özetle; İstanbul ve Boğazların uluslar arası bir komisyona havale edileceği, Fransa ve İngiltere’nin boğazlar üzerinde hâkimiyetinin olacağı, Türk Hükümetinin yeni merkezinin Anadolu’da bir yere nakledileceği, Sultan’ın, Müslümanların halifesi olarak tanınacağı ve İstanbul İslam’ın dini payitahtı kalacağı belertiliyordu. 20 Ocak 1920 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesinin başyazısında (“Türkiye Mukadderatı ve Boğazlar”, Hakimiyet-i Milliye, 20 Ocak 1920 no:3) bu nutkun eleştirisi yapılmış, Mustafa Kemal Paşa, gazetelere ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne gönderdiği 11.1.1920 tarihli telgrafta bu durumu protesto etmiştir.

Lloyd George’un ‘Boğazlar, İstanbul ve Halife-Sultan’ hakkındaki Pall Mall Gazete’ye verdiği beyanatın 4 Ocak 1920’de Türk basınında yer almasından itibaren İstanbul ve buna bağlı meseleler yoğun olarak yer almış ve tartışılmıştır. Zira bu demeçte Lloyd George, İstanbul ve Boğazlara uluslararası bir statü verilmesi gerektiği, Türk Hükümetinin Anadolu’ya gönderileceği, padişahın tüm Müslümanların başkanı olduğu düşüncesiyle İstanbul’un salt bir dinî merkeze dönüştürülebileceği şeklinde beyanlarda bulunuyordu.

Londra’da /
Bütün devletler, boğazların uluslar arası bir hale gelmesi konusunda anlaşmışlardı. 5 Mart tarihli Londra çıkışlı bir yazıda müttefiklerin Karadeniz Boğazı ve Marmara sahillerinde Türkiye’nin kuvvetlerinin bulundurulmasını reddettiği haberi yer alıyordu. Ayrıca boğazlardan geçiş, uluslararası bir kurul tarafından güven altına alınacak ve bu kurul barış ve savaşta Boğazların açık ve serbest bulundurulması konusunda Sultan adına tam bir yetkiye sahip olacaktı.
…


Suphi Nuri İleri, Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri ve Gazeteciliği


Suphi Nuri İleri, Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri ve Gazeteciliği - Doktora tezi
Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007

1887–1945 yılları arasında yaşayan Suphi Nuri İleri, önemli olayların ve bazı tarihi dönüm noktalarının olduğu bir zamanda yaşamıştır.

1887 yılında Gelibolu'da doğan Suphi Nuri’nin babası, Meclis-i Ayan üyesi Mustafa Nuri Efendidir.
Suphi Nuri’nin annesi Nefise Hanım ise, Cezayir Valisi, Mesnevi-i Şerif Sarihi, Güney Arnavutluğun tanınmış ailelerinden Dino Ailesine mensup, Abidin Paşanın kızıdır.
Suphi Nuri’nin büyük kardeşi Türk çağdaşlaşmasında, inkılâpçı fikirleriyle ön plana çıkan ve önemli rol oynayan Celâl Nuri (İleri/1882–1938), küçük kardeşi ise karikatürleri ile döneminin problemlerini gazete sütunlarına aktaran ressam ve İstanbul Radyosu’nun kurucusu Sedat Nuri İleri’dir.
Suphi Nuri’nin eşi Leyla Hanım ise dayısı Rasih Bey ile Saffet Gazi Turhan Hanım’ın kızıdır. Leyla Hanım’ın kardeşleri Ali Ekrem, Ali, Arif, Abidin ve Ahmet Dino’dur. Bu kardeşler Türkiye’nin meşhur ressamlarındandır.

Suphi Nuri, ilköğrenimini Saint Benoit Koleji ve ortaöğrenimini Galatasaray İdadi’sinde (Mekteb-i Sultani) tamamlamıştır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde başladığı hukuk öğrenimini, Paris'e giderek Paris Siyasi Bilimler Akademisi’nde devam ettirmiş ve Paris Hukuk Fakültesi’nden doktora payesi alarak tamamlamıştır.

Suphi Nuri İleri, Birinci Dünya Savaşında cephenin havasını teneffüs etmiş, devrinin önde gelen ne kadar şair, yazar, devlet adamı varsa birçoğunu yakından tanıma fırsatı bulmuş önemli bir kişidir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İstanbul'a dönen Suphi Nuri, yazarlık hayatına başlamıştır.
Anadolu’yu silahlandırmak için birkaç arkadaşıyla birlikte İtalya’ya gitmiş, oradan yüklüce miktar silah alarak İzmir’e getirmeye muvaffak olmuşlardı.
Suphi Nuri, İsviçre’ye gitmiş ve Ekim 1920’ye kadar Mustafa Kemal adına gayr-i resmi temaslarda bulunmuştur.

Gazeteci sıfatıyla Lozan konferansının ikinci devresine katılmış, konferans müddetince gazetesine günlük makaleler göndererek oradaki gelişmeleri aktarmıştır (s. 26).

Şeyh Sait İsyanı’nı dolaylı olarak teşvik ettikleri gerekçesiyle Elazığ İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmıştır.

Siyasi bir yazısı dolayısıyla 1945 yılında Hasan Ali Yücel tarafından öğretmenlik görevinden alınmış, gazetelere yazılar yazarak hayatını devam ettirmeye çalışmıştır.
6 Aralık 1945’te vefat etmiştir.

Mudanya Ateşkes Antlaşması büyük bir başarıydı. Ayrıca “İngiliz bayrağının asıldığı yer bir daha başkasının olamazmış” sözü çürütülmüş, Mudanya Mütarekesi ile Türk ordusu silah kullanmadan boğazlardan geçerek Edirne ve Trakya’ya ulaşmıştı. Türk Halkı’nın bunca zaferler arasında bu savaşsız zaferi de unutmaması gerekiyordu (Suphi Nuri, Sevres ve Lausanne (Sevr ve Lozan), Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi Yayınları, İstanbul 1934, s. 41.).

Suphi Nuri’ye göre İngiltere başbakanı olan L’loyd George, Mudanya Mütarekesinden sonra bir konuşma yaparak İngiltere’nin Türklerle ilgili üç gayesinden birincisinin boğazların serbestisi olduğunu, ikincisinin harbin Avrupa’ya yayılmaması ve üçüncüsünün ise felaketlerin İstanbul ve Yunanistan’a sıçramaması olduğunu söylemişti (Suphi Nuri, “L’loyd George’un Nutku”, İleri, No. 1689, 18 T.evvel 1338/18 Ekim 1922, s. 1.).

Lozan’da 22 Kasım 1922’de İsmet Paşa’nın Batı Trakya’da halkoyuna başvurulması isteği büyük tepkilere neden olmuş, özellikle Balkan ülkeleri Türklerin tekrar Meriç’in batısına geçecekleri korkusuna kapılmışlardır.  Özellikle Sırbistan ve Romanya, Batı Trakya hakkında Türkiye’ye muhalefet etmekteydiler. Bu muhalefetin en önemli nedeni de Türklerin Avrupa’da yeniden yerleşmesine mani olmak istemeleriydi. Bunun yanında Lozan’da konferans devam ederken İstanbul’da bazı yabancıların yalan haberlerle kamuoyunu germeye çalışarak sözde, Lozan konferansının iyi bir şekilde sonuçlanmayacağını ve bütün Avrupa’nın birleşerek Türklere savaş açacağı haberlerini yayıyorlardı (s. 127).

Lozan’da Sovyetlerin tek dostu Türkiye idi. Boğazlar meselesinde Türk ve Rus heyeti ortak bir görüşle, boğazların ve Karadeniz’in yalnız ticaret gemilerine açık olmasını ve herhangi bir milletin harp gemilerine kapalı bulundurulmasını teklif etmişlerdi (s. 129-130).

Suphi Nuri, Lord Curzon’un: “Hak, hürriyet, istiklâl, müsavat kelimelerinden bir şey anlıyamıyorum. Türk milleti, Türk hududları, Türk istiklâli, Türk ve İslâm müdafaası ne demek? Biz buraya bunun için gelmedik. Bizim maksadımız Boğazlardan serbestçe geçmek, Musul petrollerini işletmek, gümrüklerimizden tebaamıza ziyan getirmemek, tebaamıza Türklerden fazla hukuk temin etmek, ekalliyetleri (azınlıkları), Hristiyanları müdafaa eylemek. İşte bu kadar” dediğini belirtmektedir (Suphi Nuri, “Curzon, İsmet Paşa”, İleri, No. 1749 16 K.evvel 1338/16, Aralık 1922, s. 1.).

…İngiltere’nin siyasetinde hak, hukuk, barış gibi mefhumlar yoktu ve tamamen çıkar üzerine kuruluydu. Suphi Nuri, Lozan’da görüşmelerin çıkmaza girmesini Avrupa devletlerinin entrikalarına bağlamakta: “Biz hürriyet ve istiklâl istiyoruz, onlar ise esir muamelesi yapmak istiyorlar ve eğer Lozan’da sulh olmaz ise bunun bi’lcümle maddi ve manevi mesuliyyetini Avrupa’ya atfedeceğiz” diyordu (Suphi Nuri, “Lozan-Ankara”, İleri, No. 1751 19 K. evvel/19 Aralık 1922, s. 1.).

Suphi Nuri: “Eğer, Türkler Lozan’dan hak ve adalet taleb edeceklerine süngüleriyle bu gayeleri elde edeydiler hiç kimse sesini çıkaramaz ve herkes emr-i vakiyi alkışlardı” demiştir. Yine: “Bu dünyada meğerse yalnız silah kuvvetine ehemmiyet veriliyormuş. İsmet Paşa ordusunun başında iken Avrupa için sözü mesmu bir kumandan idi. Bugün aynı İsmet Paşa, bir vakit için kumandanlığını bırakarak, hakkın lisanıyla mütekellim olmaya başladı. Fakat bu hak sözünü kimse anlamıyor, diplomat ve murahhas İsmet Paşa, ordu kumandanı İsmet Paşa kadar ehemmiyetle telakki edilmiyor” diye serzenişte bulunmuştur (Suphi Nuri, “Ne Ziyan Ederdi”, İleri, No. 1761, 29 K.evvel 1338/29 Aralık 1922, s. 1.).

Osmanlı Devleti, tahvil çıkarmak suretiyle en fazla Fransa’dan borç almıştı. Lozan Konferansında Fransa ile Türkiye arasında bu kuponlar meselesi çok tartışılmıştır (s. 144).

Boğazların tahliyesi konusunda müttefikler problem çıkarmaya çalışıyorlardı. Müttefikler, Boğazlar konusunun antlaşma metnine, kendi parlamentolarının onayından sonra dâhil edilmesini istiyorlardı. İsmet Paşa bu teklifi kabul etmemiş ve bu sebeple konferans biraz daha uzamıştı (s. 147).

“İsmet Paşa’nın zaferine bayıldım. Hakkından ve kuvvetinden emin olan on milyonluk bir millet Lozan’da aylarca müttefikler ile mücadele etti ve nihayet muzaffer oldu. Bu hakikati görmüyor musunuz? Bravo Türklere” / Suphi Nuri, “Lozan’da Faizler İtilafı Akd Edildikten Sonra”, İleri, No. 1956, 15 Temmuz 1339/1923, s. 2.

Lozan’da millî gayeye ulaşılmıştı. Türkiye’nin Lozan’da elde ettiklerini, yalnız kuru bir istiklâl olduğunu söyleyen Suphi Nuri: “Terakki ve inkişafsız istiklâlden fayda gelmez” diyerek medeniyetin yalnız siyasetten ibaret olmadığını, bunun için ekonomik yönden kalkınmanın da şart olduğunu söylemekteydi (Suphi Nuri, “Mali Siyasetimiz”, İleri, No. 2185, 17 Mart 1340/1924, s. 1.).

Suphi Nuri, Paris Hukuk Fakültesinde doktorasını yapmış ve Fransız terbiyesi almış, Fransız taraftarı bir gazetecidir. Lozan Konferansı’ndan gönderdiği makalelerde, genellikle Fransa lehinde görüşler belirtmiştir (s. 341-342).
…