24 Ağustos 2019 Cumartesi

Sevr Barış Antlaşması’ndan Lozan Barış Antlaşması’na İstanbul ve Çanakkale Boğazları Meselesine Analitik Bakış

Yüksel Kaştan - Sevr Barış Antlaşması’ndan Lozan Barış Antlaşması’na İstanbul ve Çanakkale Boğazları Meselesine Analitik Bakış
Milli Mücadele esnasında İstanbul Boğazı demek Osmanlı Devleti ve İslam Halifesi’nin merkezi demektir. Boğazlara sahip olmak Osmanlı Devleti’ne sahip olmak olarak düşünülmekteydi.

Çanakkale Boğazı girişinde boğazı kontrol eden adalar (…) Ege Denizi’nde yer alan adaların bazıları da Anadolu kıyılarına çok yakın olması nedeniyle stratejik öneme sahiptir.
İstanbul ve Çanakkale boğazları tarihte Galatlar, Venedikliler ve Cenevizlilerin ticaretinde çok önemli olmuştur.

(Fetih’ten önce) Bizans’a sahip olmak demek Boğazlara sahip olmak ve böylece Doğu ile Batı arasında siyasi, askeri, ekonomi ve ticaret bakımından önemli avantajlara sahip olmak anlamına gelir.

Çanakkale Boğazı’nın güvenliğinin sağlanması, Boğazlardan geliş geçişleri sağlaması, Anadolu kıyılarına yakınlıkları bakımından Ege Adaları stratejik öneme sahiptir.

İtalya 1912’de 12 Adaları ele geçirerek Ege Denizi’ne yerleşebilme imkânı bulur ve bu şekilde Doğu Akdeniz güçler dengesinde yeri ve etkisi olan bir devlet konumuna gelir.

1912’de Yunanistan, Ege Denizi’nde Çanakkale Boğazı’nı tutmak ve bu yolla Rumeli’de yapılacak bir savaşa yapılacak ikmali engellemek üzere, Boğazönü Adaları’nı işgal stratejisi uygulamaya karar verir.

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı sonrasında düzenlenen konferansta, Ege Adaları’nın geleceğini de Avrupalı altı devletin (Almanya, İngiltere, Fransa, Avusturya-Macaristan, İtalya, Rusya) kararına bırakır.

Balkan devletleri ile Türkiye arasında 30 Mayıs 1914’te imzalanan Londra Antlaşması’na göre (…) Yunanistan’ın işgal ettiği İmroz ve Bozcaada dışındaki tüm Doğu Ege adalarının askerden arındırılması, silahsızlandırılması ve askeri amaçlarla kullanılmaması şartıyla, Yunanistan’a bırakır. Karar taraflara bildirilir. Meis, Bozcaada ve Gökçeada’nın Osmanlı Devleti egemenliğinde kalacağını öngören bu karar 13 Şubat 1914’te Osmanlı Devleti’ne bildirilir.


İtilaf Devletleri, büyük bir donanma gücü oluşturarak Aralık 1914 tarihlerinde Ege’ye gelirler. Şubat 1915 tarihinde yeterli hazırlıklar yapılır ve 18 Mart 1915 tarihinde Çanakkale Boğazı’nı geçmek isterler, fakat Osmanlı Devleti’nin aldığı tedbirler ve savaşta gösterdiği başarı nedeniyle hüsrana uğrayarak geri çekilirler. Böylece Boğazların Osmanlı Devleti’nin savunmasında ne kadar önemli olduğu görülür.

1913-1916 yılları arasında Amerika’nın İstanbul Büyükelçisi olan Henry Morgenthau: Boğazların stratejik durumu öne çıkartılarak buralara sahip olmanın dünya yönetiminde kolaylık ve avantaj sağlayacağı vurgulanır.

Wilson İlkeleri
1. ve 12. maddeleri, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarından serbest geçiş ile ilgilidir. Böylece Wilson İlkeleri çerçevesinde Boğazların Osmanlı Devleti’nin denetimi altında olamayacağı görülür.

Sykes, 1 Nisan 1915 tarihinde Herbert’e gönderdiği mektupta şunları yazmaktadır: “Türkiye diye bir şey artık var olmamalı. İzmir Yunanların olacaktır. Adana İtalyan, Güney Toroslar ve Kuzey Suriye Fransız, Filistin ve Mezopotamya (Irak) İngiliz, geri kalan İstanbul’da dâhil Ruslara verilecektir. Ayasofya’da ve Ömer Camii’nde Latin ilahileri okuyacağım. Bunu bütün kahraman uluslar şerefine Galce, Lehçe, Keltçe ve Ermenice okuyacağız” demektedir. Sykes’in bu düşünceleri İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya arasında I. Dünya Savaşı sırasında yapılan Sykes-Picot Antlaşması ile gerçekleşir. Sevr görüşmelerinde bu antlaşma temel alınır.

Lloyd George ve Fransız Başbakanı Clemencau 11 Aralık 1919’da bir araya gelirler. Fransız Dışişleri Bakanlık Genel Sekreteri Berthelot 25 maddelik bir taslak hazırlar.
Türkiye’nin yeni başkenti hakkında bile aralarında anlaşamazlar. Berthelot Konya’yı, Curzon ise Bursa’yı önerir.

Sevr Antlaşması’na eşzamanlı olarak yürürlüğe girmesi kabul edilen ek bir anlaşma imzalanır (Bonin-Venizelos Antlaşması) ve İtalya bu antlaşma ile Rodos ve Meis dışındaki tüm adaları Yunanistan’a verir. İtalya 8 Ekim 1922’de söz konusu antlaşmayı fesih ettiğini açıklar.

Merkezi İslam Cemiyeti, Türklerin hâkimiyetinin Boğazlara bağlı olduğu, bu sebeple Türk hâkimiyetinde kalması gerektiğini savunur.
Hint Müslümanları arasında meydana gelen bu hareketlenmeye karşılık 21 Şubat 1921 tarihinde Londra Konferansı toplanır.
İngiltere kendi sömürgesi olan bölgelerde olumsuz bir etkiyle karşılaşmamak için antlaşma metninde bazı değişiklikler yapar.
Lloyd George bir demecinde, “Biz ne Türk ırkının oturduğu bölgelerde Osmanlı Devleti’nin devamına ne de başkentinin İstanbul olmasına karşıyız; fakat Akdeniz’i Karadeniz’e birleştiren Boğazlarda uluslararası bir yönetim uygulanmalıdır.” açıklamasını yapmaktadır.

Lloyd George Osmanlı Devleti’nin Sevr’i imzalamaya karar verdiği zaman “Turkey is no more” yani “Türkiye artık yoktur” diyerek memnuniyetini göstermektedir.

(Lozan’da) Birinci dönemde Türk tarafı İngiltere ile Boğazlar, İtalya ile ise adalar konularda büyük bir çatışma içine girer.

Müttefiklerin görüşüne göre Boğazlar ticaret ve harp gemilerine mutlak açık olmalı; bu açıklığın teminatı olarak Boğazların iki tarafı askerden arındırılmalı, geçişler milletlerarası yapılanmadan oluşan bir Boğazlar Komisyonu’nun idare ve kontrolünde olmalıdır.

İsmet Paşa ile Rus tarafını temsil eden Çiçerin arasında geçen konuşmalar:
“Lozan’da Boğazlar meselesi konuşuluyor. Çiçerin gelmiş, ha bire beni sıkıştırıyor. Adama teminat vermeye çalışıyorum; bir türlü söz geçiremiyorum... Dedim ki: ‘Bana bak! Ben cepheden geldim. Bizim askerler daha ayakta. Ben buradan dönerim; askerlerin başına geçer, Boğazlar Meselesi yüzünden harbe yeniden başlarım. Ama sen benimle harp edebilecek misin? Eğer, şimdi benimle beraber içeri girince sen harp edebileceğini söylesen bile, senin taleplerini reddedeceğim.’ Çiçerin, ‘Canım, ben burada nasıl böyle şeyler söylerim. Merkeze yazarak, onların muvafakat almam lazım.’ dedi. ‘Öyleyse,’ dedim, ‘Üzerime varma. Sen bu işin sonunu göze alamıyorsun. Musul işinde: ‘İleri gitmeyin, harp çıkarsa biz yokuz’ demiştiniz. Bunda, bu noktaya kadar gelemeyeceksiniz. Biz sizinle dost devletiz. Kıyılar bizde olduktan sonra mesele yok. İçinden gemi geçireceklermiş; bırakmayız onları. Endişe etmeyin.’ Çiçerin razı oldu.” / Necdet Uğur, İsmet İnönü, 2. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1995, s. 49-52

Boğazlar, Türkiye için çok önemlidir. Boğazlar, Türkiye için menfaat değil varlık, egemenlik ve güvenlik meselesidir. Boğazlar, Türk toprakları içindedir ve ülke bunlarla bir birlik olur. / (s. 103-135)
…


90. Yılında Lozan ve Türkiye Cumhuriyeti Sempozyumu Bildirileri, 2 Cilt, Yayına Hazırlayanlar: Duygu Türker - Murat Saygın - Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara-2015

Rus Tarih Yazıcılığında Osmanlı Devleti

oza Abdıkulova - Rus Tarih Yazıcılığında Osmanlı Devleti
Etatizm, sekülarizasyon ve emansipasyon ile ilgili faaliyetleri, Rusça kaynaklarda temel konu olmuştur.

Türkiye, Cumhuriyet döneminde nasıl değişti, Türk modeli neyi ile kendine çekiyor sorusunu araştırmacı E. İ. Urazova şöyle cevaplamaktadır: Türkiye’nin ekonomik yönden prensibi Batı ekonomi sistemine uymaktadır. Bu şunlarla gerçekleşmiştir: 1) Açık ekonomik pazar. 2) Dünyadaki ekonomik yönden yapılan entegrasyonlara aktif olarak katılmak. 3) Sosyal ve siyasi hayatta demokrasiyi temel yol olarak tutmak. Bunların yapılmasında ise en çok Atatürk’ün emeği büyüktür. / (s. 93-101)
…
90. Yılında Lozan ve Türkiye Cumhuriyeti Sempozyumu Bildirileri, 2 Cilt, Yayına Hazırlayanlar: Duygu Türker - Murat Saygın - Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara-2015

SSCB Halk Hariciye Komiseri G. Çiçerin’in Lozan Konferansı Sırasında Moskova’ya Yazdığı Gizli Mektuplarda Sovyet-Türk İlişkileri Meselesi

Musa Qasımlı - SSCB Halk Hariciye Komiseri G. Çiçerin’in Lozan Konferansı Sırasında Moskova’ya Yazdığı Gizli Mektuplarda Sovyet-Türk İlişkileri Meselesi
SSCB Halk Hariciye Komiseri Georgi Çiçerin fonunun bazı materyalleri üzerindeki yasaklar, SSCB parçalandıktan sonra kaldırılmıştır.

İsmet İnönü ile yaptığı sohbetleri yazıya aktardığı mektubunda Lozan Konferansı’nda Boğazlarla ilgili meselenin müzakeresi sürecinden Rusya’nın uzaklaştırıldığını, İsmet İnönü’nün anlaşma taslağını gizli şekilde kendisine verdiğini, gizli tutulmasını rica ettiğini vurgulayarak şöyle devam ediyor: “O, iyi bir askerdir ve genel durumu iyi derecede biliyor, ancak bir diplomat olarak daha çocuktur... Daha çok askerdir, diplomat değil. Aldatması kolayca hissediliyor, yalan söyleyemiyor, yalan söylediğinde kızarıyor”. Harp gemilerinin Boğazlardan geçmesinde kontrolün uluslararası komisyona devredilmesinin Türklerin gözüyle sebeplerini açıklıyor. İngiliz ve Fransız harp gemilerinin Boğazlardan geçmesinin Rusya açısından muhtemel sonuçlarını, İsmet İnönü’ye açıkladığı hakkında bilgi veriyor.

Boğazlardan harp gemilerinin bırakılmasının Rusya’ya karşı düşmanlık eylemi olduğunu hep söylediğini belirten Çiçerin, bu bilginin Ankara’ya Büyükelçi Aralov’a verilmediğini tahmin ediyordu.
Çiçerine göre, Mustafa Kemal Paşa bununla muhalefeti silahsızlaştırıyordu.

Çiçerin’e göre Boğazlara dair son proje, müttefiklerle Türklerin ortak işi gibi görünüyordu.

Boğazlardan gemilerin geçmesine dair uluslararası komisyonun kurulmasını öneren İsmet Paşa, bunun nedenlerini Çiçerin’e anlatmıştı.
İsmet Paşa, sadece askeri gemilerin geçmesini kontrol etmek için uluslararası komisyon kurulmasını öneriyor, komisyonun diğer yetkilerinin olmasını kabul etmiyorlardı.

İsmet Paşa Müttefiklerin Lozan Konferansı’nın çalışmasını durdurmak istemelerini reddederek, “Ya savaş, ya da barış”, “Belirsiz durumun devam etmesi Türkiye’yi yok edecektir” demişti. O, Ankara’da Musul’a dair İngiltere ile görüşmelerin yürütülmesine dair haberi inkâr etmiştir.

İsmet Paşa’nın sözlerine göre, Amerikalılar Ermeni ocağının kurulmasında ısrarlı olmamışlardı. Onlar bu talepte bulunurlarken, Türkler de Chester ile konsessiyalarla ilgili yapılan konuşmaları durdurmuşlardı.

Çiçerin, İsmet Paşa’ya Osmanlı vezirlerinden birinin şöyle bir fikrini söylemişti: Eğer bir gün yabancı gemiler Sultan sarayının önünden geçerse, o zaman Türkiye’nin sonu gelir.

İngiltere, demilitarizasyon kontrolünün olmaması, İstanbul’un ve boğazların toplu güvenliğine garanti verilmesi konusunda Türkiye’ye taviz vermiştir. Fakat bilmiyorum, İsmet Paşa bunu neden benden sakladı. İngiltere Lahey Uluslararası Tribunalını belirlemek talebinden de feragat etmiştir. Türkiye kendi isteğine göre Avrupa hukukçularını davet edebilir. Çiçerine göre, Paris’te İtilaf ülkeleri arasında görüş ayrılığı Türklerin yararına olmuştur; hem İngiltere hem de Fransa Türklere taraf koşuyor, onlara taviz veriyordu.

Çiçerin’e göre Kemalciler, Sovyetleri öncelikle izole halde, ikincisi, Türkiye ile dostluğa götüren ilkesel Doğu politikasına daima sadık kaldığını sanıyorlardı. Bu nedenle de Çiçerin’e göre, Türkler ne isterlerse yapabileceklerini düşünüyorlardı…

Çiçerin’e göre, Curzon’un tüm politikası taviz vermekle Türkiye’yi Rusya’dan ayırmaktı ve İngiltere’nin Boğazlar üzerinde kontrolden vazgeçmesi büyük bir ödündü. Bu, aslında demilitarizasyonu hiçe indiriyordu.

Çiçerin 14 Ocak tarihli mektubunda Litvinov’a, şimdi ben kesin eminim, Türkiye’nin Boğazlara dair pozisyonu konferansa birkaç ay kala belirlenmiştir diye yazmıştır.

Gazeteler Curzon’un İsmet Paşa’ya gönderdiği mektubu yayınlamışlardı. Mektuptan, İsmet Paşa’nın henüz konferans başlamadan önce Musul meselesine dair Curzon’a ayrılıkçı görüşmeler yapmak teklifinde bulunduğu belli oluyordu. Çiçerin, Biz düşünüyoruz ki İngilizler böyle ayrılıkçı görüşmeleri önermişlerdir, İsmet Paşa şu anda da Musul meselesinin Lozan’da çözümünde ve sözleşmeye dahil edilmesinde ısrar ediyor diye yazıyordu.

…kulislerde İngilizler ve Türkler, Musul meselesinin Milletler Cemiyeti mandasında Türk Hükümetine verilmesi konusunda anlaşmaya varmışlardı.

Sovyet Devleti’nin Müslüman dünyasında büyük yere sahip olmasına, Doğu politikasında Türkiye ile bir arada olduğunu göstermekle onu kullanmaya çalışmıştır. / (s. 55-73)
…


90. Yılında Lozan ve Türkiye Cumhuriyeti Sempozyumu Bildirileri, 2 Cilt, Yayına Hazırlayanlar: Duygu Türker - Murat Saygın - Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara-2015

Lord Curzon Ültimatomunun Lozan Konferansı Sırasında Verilmesi Bir Rastlantı Mıydı?

Yegana Gezalova - Lord Curzon Ültimatomunun Lozan Konferansı Sırasında Verilmesi Bir Rastlantı Mıydı?
Lozan Barışı öncesinde İtilaf Devletleri hangi yolla olursa olsun Yakın ve Orta Doğu’da mevzilerini muhafaza etmek ve Karadeniz problemini kendi lehlerine çözmek istiyorlardı.
Lozan Konferansı’nda Sovyet Rusyasının da hedefleri vardı: 19 Aralık 1922 yılında Rusya “Boğazlarla ilgili kuralları” takdim etti. Bu kurallara göre boğazlar tüm ticari gemilerin geçişi için açık, Türkiye haricinde tüm devletlerin askeri gemileri için ise kapalı kalmaktaydı.
8 Mayıs 1923 yılında İngiltere’nin Moskova’daki temsilcisi Hodgson, Dışişleri Bakanı Litvinov’a “Curzon Ültimatomu” adlı memorandumu takdim etti. Ültimatomda İngiliz Hükümeti Rusya’yı Yakın ve Ortadoğu’da İngiliz karşıtı propaganda yapmakla suçluyor ve buna son vermeyi talep ediyordu.
24 Temmuz 1923 yılında Lozan Konferansı’nın son toplantısında Lord Curzon’un projesi temelinde boğazlarla ilgili sözleşme imzalandı.

Bu yıllarda Mustafa Kemal Paşa’nın liderliği ile Türk halkının hız kazanan Milli Kurtuluş Hareketi, büyük devletlerin planlarını bozmuş oldu ve aralarındaki çatışma daha da keskinleşti.
Sovyet Rusyası ile “Dostluk Antlaşması” imzalayan Türk Hükümeti, Fransa, İtalya ve ABD ile de yakınlaşmayı başardı. Söz konusu dönemde, yalnız İngiltere Türk-Yunan savaşında tarafsızlığını ilan etse de, Yunanistan’ı desteklemeye devam etti.

Türk halkının bağımsızlık savaşında kazandığı zaferler, Batılı devletleri Türkiye ile barış görüşmelerine başlamak zorunda bıraktı.

Boğazlar Sorunu’nu kendi projeleri temelinde çözmeye çalışan İngiltere ve Rusya, bu sırada zaten ağır olan uluslararası durumun gerginleşmesine neden oldular ve böylece söz konusu sorunun kesin çözümünü geciktirmiş oldular.

Mondros Mütarekesi’nden sonra İngilizler, Mezopotamya’da üstünlük sağlamışlardı.
Doğudaki konumunu güçlendirmek için İngiltere Yunanistan’a güveniyordu. Britanya Başbakanı Lloyd George’a göre, Ege Denizi’nin hem Avrupa, hem de Asya kıyıları Yunanlıların eline geçerse, İngilizlerin Akdeniz’den Hindistan’a giden yollarının güvenliği sağlanmış olurdu.
(İngiltere bu amaç için) “Büyük Yunanistan” kurmak arzusunda olan Venizelos’tan yararlanmayı yeğlemişti.

Müttefiklerince yalnız bırakılan Yunanistan, kesin bir yenilgiye uğradı. Tam bu dönemde İngiltere ile Türkiye arasında çatışmalar daha da keskinleşmiş oldu. 15 Eylül 1922 yılında Büyük Britanya dominyonlarına – Yunanistan, Yugoslavya ve
Romanya’ya başvurarak muhtemel “Türk tecavüzüne karşı” (!?) Boğazların savunulması için yardım istedi.

İngiltere hükümetinin söz konusu başvurusu ile ilgili Sovyet Rusya’sının verdiği notada şöyle denilmektedir: “Büyük Britanya ve müttefikleri tarafından Türklerin başkentini Türk halkına, milli ordusuna ve Türk hükümetine karşı savunmak, son derece şaşırtıcıdır.”

ABD, İtalya, Yugoslavya ve Romanya’nın da İngiltere’nin başvurusuna karşı tavırları benzer oldu. Böylece, Çanakkale krizi sırasında İngiltere müttefiklerinden hiçbir yardım alamadı.
Sonuçta 11 Ekim 1922 yılında Mudanya’da ateşkes imzalandı.

(Lozan’da) Lord Curzon’un asıl amacı – Türkiye ile Yunanistan arasında barışı tesis etmek, Ankara Hükümetini Rusya, İran ve Afganistan’dan uzaklaştırmaktı. Sovyet Rusyası ise kendi menfaati için Türkiye’nin çıkarlarının savunucusu gibi hareket etme taktiğini seçmişti.

İngiltere, Fransa ve İtalya, Barış Konferansı’na Rusya’yı davet etmemekte ısrarlıydılar.
Rusya’nın itirazı işe yaradı. 27 Ekim 1922 yılında konferansa davet edilen Sovyet Rusyası temsilcileri 22 Kasım’da Lozan’a geldiler.
Çiçerin 1 Aralık’ta geldi ve aynı gün İsmet Paşa ile gizlice görüştü.
Konferansta Rusya Vladimir Lenin tarafından hazırlanmış programı ileri sürdü. Program 3 maddeden oluşmaktaydı:
1. Türkiye’nin milli çıkarlarının temin edilmesi,
2. Hem barış hem de savaş ortamında boğazların tüm askeri gemilere kapalı olması,
3. Serbest ticaret gemiciliğinin temin edilmesi.

Sovyet Hükümetinin Lozan Konferansı’na katılması İngiltere’yi son derece rahatsız etmekteydi. Şöyle ki, Lord Curzon’un hazırladığı İngiliz projesi, ister barış, isterse de savaş durumunda boğazlarda askeri gemilerin bulundurulmasını talep etmekteydi. Ayrıca İngiltere boğazların kıyı şeridi boyunca demilitarizasyonunu talep etmekteydi.
Çiçerin’in beyanatına Curzon bizzat herhangi bir beyanat veya programla cevap vermedi.
Bunun karşılığında Balkan ülkelerinin temsilcileri fiili olarak İngiliz projesini dile getirdiler. Önce Romanya, daha sonra Bulgaristan ve Yunanistan boğazların askeri gemilere kapatılmasını ve denetimin bir devlete verilmesine karşı çıktılar.

Boğazlarla ilgili komisyonun sonraki toplantıları da Rusya ile İngiltere’nin karşılıklı suçlamalarına sahne oldu. Özellikle 8 Aralık’ta İsmet Paşa’nın kısmi değişikliklerle müttefiklerin tekliflerini kabul etmesi. Rus-İngiliz diplomatik çatışmasını güçlendirmekle birlikte Türkiye-Rusya ilişkilerinde de gerginliğe neden oldu.

18 Aralık 1922 yılında Boğazlar rejimi ile ilgili müttefiklerin hazırladığı projeye cevap olarak Rusya tarafı “Çanakkale, Marmara ve İstanbul Boğazları’ndan Gemilerin Geçiş Kuralları”nı takdim etti.
Bu kurallara göre boğazlardan tüm ticaret gemilerinin geçişine izin veriliyor, Türkiye dışında tüm devletlerin askeri gemileri için boğazlar kapalı kalmaktaydı.
Moskova’nın asıl amacı projenin 21. maddesine yansımıştı.
Burada Anlaşmayı imzalayan devletler, şimdiki düzenlemeden sonraki 3 ay müddetinde uluslararası bir anlaşma metni hazırlama ve imzalama konusunda anlaşmaya varmaktadırlar. Bu anlaşma metnine göre Karadeniz, kıyısı bulunan devletler için kapalı deniz gibi kalacaktır.
Rusya’nın (teklifi) sadece Bulgaristan, Romanya ve müttefik devletlerin değil aynı zamanda Türkiye’nin de itirazına neden oldu.

İngiltere Hükümeti, Sovyet Rusyasında başgösteren terör olayları ile ilgili birkaç itiraz notaları gönderdi.
Buna cevap olarak 31 Mart tarihinde Rusya Dışişleri Bakanlığı İngilizlerin notasını “dostluğa ters bir hareket olarak” değerlendiren notayı verdi.
İngiliz elçisi bu notayı kendi hükümetine sunmayı reddetti.
Sovyet Dışişleri (…) başka yollar arayacağını bildirdi. Rusların söylediği bu “başka bir yol” – İngiltere ile yürütülen diplomatik yazışmaların Sovyet basınında yayınlanması oldu.
8 Mayıs 1923 tarihinde Lord Curzon’un Sovyet Hükümetine gönderdiği memorandumu SSCB Dışişleri Bakanlığına sundu. Memorandum diplomatik çevrelerde “Curzon Ültimatomu” olarak ünlendi.
Ültimatom’da SSCB’nin İngiltere’nin bu taleplerini 10 gün içinde yerine yetirmediği takdirde bu ülke ile her türlü ilişkilerin kesileceği kaydedilmekteydi.
İngiltere bu ültimatomu dünyanın tüm öncü basın yayın kuruluşlarında yayınlatmayı başardı.
Sovyet karşıtı en büyük kampanya, ilginçtir ki Lozan’da yaşandı. İsviçre’de yayınlanan neredeyse tüm gazetelerde Sovyet temsilci grubunun ülkeden çıkarılması talep edildi.

Lozan Konferansı’nın ikinci aşamasında Sovyet temsilcisi V. Vorovski diplomatik ayrıcalıklarından ve temsilcilik hukukundan mahrum edildi. 10 Mayıs tarihinde ise Vorovski Lozan’da eski çar askeri Konradi tarafından bilinmeyen bir ortamda katledildi.

Memorandumun verildiği tarihten 15 gün sonra, 23 Mayıs tarihinde SSCB, İngiltere’nin taleplerini gözden geçirmeye hazır olduğunu bildirdi.
İngiltere son derece riskli diplomatik hamle ile SSCB’yi Lozan Konferansı’ndan uzaklaştırmayı başardı.

24 Temmuz 1923 yılında Lord Curzon Projesi temelinde Boğazlar Konvansiyonu imzalandı. 14 Ağustos 1923 yılında Roma’da Sovyet temsilcisi tarafından Lozan Konvansiyonu imzalandı. Fakat Rusya (…) onaylamayı reddetti.
Lozan’da belirlenen Boğazlar rejimi bu sularda ve Karadeniz’de en büyük deniz devletinin-İngiltere’nin hükümranlığı anlamına gelmekteydi. (s. 41-53)
…
90. Yılında Lozan ve Türkiye Cumhuriyeti Sempozyumu Bildirileri, 2 Cilt, Yayına Hazırlayanlar: Duygu Türker - Murat Saygın - Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara-2015

Lozan Barış Antlaşması ve İran

Masoumeh Daei - Lozan Barış Antlaşması ve İran
Hem Musul meselesinin Osmanlılar tarafından gündeme getirilmesi nedeniyle, hem de İran Devleti’nin Osmanlı ile ortak sınır konuları müzakere edileceği için İran, resmen konferansa katılma isteğinde bulunmaktaydı.
Ne var ki (…) davet edilmedi.

Nasturiler 19. yüzyıla gelindiğinde Güneydoğu Anadolu (Hakkâri), Kuzey Irak (Musul) ve İran Azerbaycanı’nın batısı (Urmiye) arasındaki dağlık sınır bölgesinde (…) göçebe ve yerleşik olmak üzere iki kısma ayrılmış bir biçimde yaşamışlardır. Göçebeler Hakkâri bölgesini, yerleşik hayatı isteyenler de İran’ın kuzeybatısındaki verimli tarım alanlarını tercih etmişlerdir.
Nasturiler, öteki Ortodoks olmayan gruplar gibi Ermeni milleti içinde sınıflandırılmışlardır.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlanmasıyla sayıları 200.000’e ulaşan (…) Asuri kavmi Van ve Urumiye gölleri çevresinde yaşamaktaydılar. Osmanlı toprağında yaşayan Asurilere Cilo denilirdi. Van Gölü güneyinde yaşayıp, Süryani kilisesine bağlı idiler.

Birinci Dünya Savaşı başlangıcında Ermeni ve Asuriler Rus devletini tutmuşlardır.
Asuriler, 1915 sonbaharda Salmas şehrine girdiler.

Asuri reisi Marşimon’un, Rusya, Amerika, Fransa ve İngiltere ile bağlantıları olup, aynı zamanda Londra devlet adamlarını Azerbaycan Hıristiyanları hakkında bilgilendirmek ve birtakım faaliyetler ve yalan raporlar vermek amacıyla Pol Marşimon isminde birisini kendi temsilcisi olarak Londra’ya göndermişti.

Nasturilerin Birinci Dünya Savaşı içindeki saldırgan tutumları 1917’de vuku bulan Bolşevik İhtilali sonucu Rusya’nın savaştan çekilmesi ile bir süreliğine durmuştur.
İngiltere’nin Kafkasya’daki konumunu korumak istemesi (…) Nasturilerin işine gelmiştir.
19 Aralık 1917’de yapılan Urmiye Konferansı’nda Ruslarla ortak bir plan çizen İngilizler; Nasturilere, yardımları karşılığında (Türklere karşı) savaş bitince bağımsızlık verileceğini de Yüzbaşı George F. Gracey aracılığıyla ifade etmişlerdir.
Birinci Dünya Savaşı sonlarında, 17 Mart 1918’de Marşimon, Kürt reisi İsmail Ağa Sımko tarafından hile ile öldürüldü ve yerine Urumiye’de, faal Asuri Hıristiyan komutanlarından ve İngiltere tarafından himaye olan Petros Ağa geçti. (…) Müslümanların direkt öldürmelerinden sorumlu olmuştur.

Bağımsızlık sözü Yüzbaşı Gracey tarafından Ağustos 1918’de de yinelenmiştir. Bu vaatlere kanan Nasturiler, Şubat-Ağustos 1918 arasında 4000 kişilik birlikleriyle Başkale-Savcubulak arası bölgede Osmanlı askerleriyle savaşmışlardır.

Petros Ağa’nın liderliği altında olan Ermeni, Asuriler savaş sonunda yenildikten sonra, gene İngiltere tarafından kullanılarak, verdikleri vaatlere rağmen Kuzey Irak’a götürülerek asker ismiyle İngiltere’nin Kürtlere karşı aleti olmuş ve Şeyh Mahmut, Barzaniler ve Zibarilere karşı savaşmışlardır.

Hem Musul Meselesi’nin Osmanlılar tarafından gündeme getirilmesi nedeniyle, hem de İran Devleti’nin Osmanlı ile ortak sınır konuları müzakere edileceği için İran, resmen Tahran’da İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcilerine ve yurt dışında yani İstanbul, Londra, Paris ve Roma’daki kendi temsilcileri vasıtasıyla Avrupa’ya konferansa katılma isteğini bildirdi. İngiltere, Fransa ve İtalya Büyükelçilikleri, İran Devleti’nin, Osmanlı ile savaşa girmediği, Karadeniz kıyılarında da hukuku olmadığından dolayı ve İran ile Irak- Arap hudut meselesinin de konferansın konusu olmaması nedeniyle İran Devleti’nin Lozan Konferansı’na davet edilmeyeceğini konferansın kapsamı dışında olduğunu bildirdiler. Halbuki savaşa katılmayan İspanya ve İsviçre gibi devletler davet olunmuşlardı…

…konferansta Curzon tarafından General Petros Ağa ismiyle tanıtılmış, konferansa katılması sağlanmış ve konuşmasında; Asurilerin bağımsızlık iddialarını beyan etmiştir. (…) İran Devleti bu hadiseye yeni kurulan Beynü-nehreyn hükümetini resmi olarak tanımayarak tepki göstermiştir.

İngiltere’nin asıl hedefi Türkiye-İran-Irak arasında bir tampon devlet oluşturulmasıdır. Bu hedefin Ağa Petros’un egemenliğinde Hakkâri ve Urmiye’nin birleştirilerek gerçekleştirilmesi düşünülmüştür. Bu olmaz ise Musul’un kuzeyine mesela İmadiye’ye yerleşebilecekleri tasarlanmıştı.
…görüldüğü üzere hedef Nasturilerin bağımsız olması değildir. İngiltere’nin Ortadoğu’daki çıkarlarının korunması için düşünülen bir devlettir.

Bu doğrultuda Nasturiler (…) İngiltere’nin bölgedeki çıkarlarına hizmet etmişlerdir. Ancak hizmet süresini doldurduklarında kendi hallerine bırakılmışlardır.

Lozan’a baktığımızda, İngiltere’nin doğuda yeni bir savaşı planladığını görüyoruz. / (s. 15-23)
…
…
90. Yılında Lozan ve Türkiye Cumhuriyeti Sempozyumu Bildirileri, 2 Cilt, Yayına Hazırlayanlar: Duygu Türker - Murat Saygın - Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara-2015