14 Eylül 2019 Cumartesi

Erol Ulubelen - İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye


İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye - Erol Ulubelen

Çağdaş Yayınları, 1982

30 Nisan 1908
Türkiye'deki en iyi elemanlar orduda bulunur, zayıflık sivil idarededir.
1908 İhtilaline Çeşitli Devletlerin Tepkiler:
İngiliz gazeteleri: Yeni hükümetin başarısı olanaksızdır. Türkler için parlamenter hayat gülünç bir şeydir.

Avusturya Basını: Türkiye'nin kuvvetlenmesi Avusturya'nın çıkarlarına aykırıdır, özellikle sarayın ticaret meselelerindeki hissi davranışını yeğleriz.

Bu hareketin özelliklerinden biri de Türkiye'yi bir türlü düzene sokamayışıdır. Parasal durum çok bozuktu, yardım almak için Fransa'ya yöneldiler,
İngiltere'den ise çürümekte olan donanmalarını düzeltmek için bir amiral istediler.
Orduyu düzene koymak için Alman generali von der Goltz getirildi.

Ruslar Türkiye'deki yeni durumu beğenir gibi görünmelerine karşın gerçekte beğenmediklerini sanıyorum. Çünkü eski sistemin Türkiye'yi batıracağını biliyorlardı, bu da Slav ırkı için çok iyi olacaktı. Diğer taraftan kuvvetli bir Türkiye'nin Rusya’da yaşayan Müslümanlar arasında çok etkili olacağını biliyorlar, böyle bir durum Ruslar için iyi olmaz.

Alfred de Bilinski, “The Living Age” yazarı: Abdulhamid, ben kullarımın mutlak hakimi olduğum süre, isterse imparatorluk tek bir vilayet kalıncaya kadar küçülsün, diyordu. İnce bir hesapla imparatorluğu yok olmağa sürükledi, ölümüyle birlikte her şey bitecek, imparatorluk batacaktır.
Tarihin hiç bir devrinde hiç bir kimse (Apres moi le deluge) lafını Abdulhamid kadar bağlılıkla uygulamadı (s. 76).

1911, Lord Salisbury
Türkler daima Türk kalacaklar, hiç bir zaman Avrupalılaşmayacaklar bir tek özellikleri iyi asker olmalarıdır.
Türk bütçesinin kötü durumunu maliye bakanı Cavit bey açıkladı o da Türk değil Yahudi.

21 Temmuz 1910
Eğer 1909 senesi baharında İstanbul'da olaylar patlak verip Türk ordusu ikiye ayrıldığı vakit Bulgarlar Türkiye'ye hücum etselerdi, İstanbul'a kadar gitmemeleri için hiç bir neden yoktu. Bugün ise Türkler Edirne'yi koruyabilirler. Burası ikinci bir Plevne olabilir.

Trablusgarp Harbi
Roma’da elçi olan Hakkı Paşa Türk – İtalyan ilişkilerini geliştirecek hiç bir şey yapmadı. Abdülhamid devrinde bir donanma gösterisi kâfi geldiği halde Genç Türkler yeni bir silah keşfettiler: Boykot...

İtalyanlar Türklere karşı milli prestijlerini kurtarmak ve Akdeniz’de Fransız üstünlüğüne engel olmak için büyük devletlere Trablusu işgal edeceklerini bildirdiler.

Trablustaki bütün Türk kuvveti 6 bin kişiden ibarettir. Türkiye’ye hiç bir haber vermek niyetinde değiller.

İngiliz basım İtalya’nın hareketini çok iyi karşıladı ve her zaman İtalya’nın yanında oldu.
…

Robert Gilbert Vansittart’tan Lord Curzon'a (Vansittart, 1920-1924 yılları arasında Curzon’un özel sekreteridir):
Türklerle yapılacak sulh 4 esas içerir:
1 — İstanbul ve Boğazlar.
2 — Anadolu ve Küçük Asya.
3 — Ermenistan.
4 — Suriye, Mezopotamya ve Arabistan.
1 — İstanbul’un müslümanlardan temizlenmesi: İstanbul’a girmesine izin verilmeyerek Türkleri İstanbul’u almakla kazandıkları o esrarengiz kuvvet silinecektir (s. 211).

14 Şubat 1920
Londra Konferansı:
Boğazlar uluslararası olmalıdır.

İtalyan delegesine göre: Türkler İstanbul'dan çıkartılırsa bütün İslâm dünyası ayaklanır. Boğazlan 30.000 askerle işgal edelim, boğazlar işgal edilirse Türkler merhametimize kalır.

1 Mart 1920
Lord Curzon, Boğazlar ve Marmara denizini içine alan bir örgüt kuruyor, ancak, Yunanistan ve Romanya gibi küçük devletleri de bu örgüte alalım, belki ilerde Bulgaristan’ı da alırız... Boğazlarda kesin olarak Türk bayrağı bulunmayacaktır.

…


Laurance Evans - Türkiye'nin Parçalanması ve ABD Politikası (1914 - 1924)


Laurance Evans - Türkiye'nin Parçalanması ve ABD Politikası (1914 - 1924)

Türkçeleştiren: T. Alaya, N. Uğurlu, Ö. Uğurlu
Örgün Yayınevi, İstanbul 2003

Wilson İlkeleri (s. 77 vd.)
Wilson, Türkiye ile ilgili barış koşullan ve "ezilen uluslar" konusunda bir yargıya varmakta biraz güçlük çekti.

Osmanlı İmparatorluğu'nun bugünkü parçasının egemenliği sağlanmalı fakat bugün Türkiye'nin yönetiminde bulunan öteki uluslara kesin ve her türlü kurudan uzak bir yaşama güvenlimi ve kendi gelişmelerini istedikleri gibi yürütecek kesin ve engelsiz fırsatlar olanağı verilmeli…

On dört nokta söylevi, politikanın bir genel anlatımı idi. Bu nedenle Wilson’un dış politikasını kesin olarak anlatır sayılamaz. Söylevde ileri sürülen toprak konulan, stratejik hesaplara dayandığından, bu noktalar halka açıklanmamıştı…

Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili on iki nokta hakkında memorandum şöyle diyor:
Boğazlar ve İstanbul, ad olarak Türk kalsalar bile; uluslararası bir denetim altında tutulmalıdır. Bu, ortak bir denetim ya da Milletler Cemiyeti'nin görevlendireceği bir devlet eliyle yapılabilir. Anadolu Türklere ayrılmalıdır, Yunanlıların yönetimi altında bulunan kıyı bölgeleri, özel bir uluslararası denetim altına konulabilir, mandater olarak Yunanistan seçilebilir.
Ermenistan'a, Akdeniz'de bir liman verilmesi ve bir mandater devlet gösterilmesi zorunludur. Fransa, bu görevi üzerine almak isteyebilir, fakat Ermeniler İngilizleri yeğ tutuyorlar.
Suriye, İngilizler ile yaptıkları anlaşma nedeniyle, derhal Fransa'ya ayrılmıştır bile.
İngiltere'nin Filistin, Mezopotamya ve Arabistan için, en iyi mandater devlet olduğu kuşkusuzdur…
Anadolu için bütün mandater devletlerin bağlı olacaktan bir genel güvenlik yasası yazılıp barış anlaşmalarına eklenmelidir…

(Osmanlı toprakları üzerinde yapılan paylaşım planları, pazarlıklar vs. ABD parçalanması sonrasında Osmanlı toprakları üzerinde işgalde filen yer alırsa bundan öncelikle Ermeniler fayda sağlayacaktı; çünkü Türk topraklarının doğusu, Trabzon ve İskenderun’dan denize ulaşacakları şekilde onlara verilecekti, ABD fiilen işgalde yer almayarak Ermenileri hayal kırıklığına uğratmış oldu.)

Yunan ilerlemesine İtilâf Devletleri antlaşmayı imzalamaya Türkleri zorlamak amacıyla izin verildi. Mustafa Kemal haziranda Boğazlara doğru ileri hareketine girişti, ancak bu, İtilâf Devletleri hatlarını zorlamak için yapılmış bir gösteri dışında ciddî bir girişim değildi. İzmit'teki İngiliz birliklerinin tuttuğu yerlere biraz ateş açılmış ve saldırı birlikleri zorluk çekmeden geri çekilmişlerdi.

İngiliz ve Fransız başbakanları antlaşmayı imzaya zorlamak için Türklere yapılacak baskı üzerinde konuşmak üzere Hythe'de buluştular. Bu buluşmada Venizelos’da vardı.
İzmir bölgesindeki Yunan işgali alanlarında 100 bin kişilik, iyi yetiştirilmiş ve denenmiş Yunan birlikleri vardı.
Venizelos (…) bu birliklerin kullanılmasını önerdi (Öneri kabul edildi).
19 Temmuzda Mustafa Kemal İtilaf Devletlerine karşı savaşa çağıran bir bildiri yayınladı.
23 Temmuzda Saltanat Meclisi Barış Konferansına gönderilmek üzere üç delege atadı.

Kral Konstantin’in Atina’ya dönmesi Sevr Antlaşması’nın uygulamaya konmasını zorlamak konusunu İtilâf Devletleri için yorulmaya değmez bir sorun durumuna getirmişti.

Yunanlılar aleyhinde yapılacak değişikliklerle Barış Antlaşmasının Türkler lehine daha yumuşak bir hâle getirilmesi ve bu şekilde kabul ettirilmesi denendi.
İzmir bölgesinin, yerel özerklik altında bir Hristiyan vali tarafından yönetilmek üzere, Türk egemenliği altına bırakılmasını önerdiler.
Bu öneriler, tümüyle, hem Yunanlılar hem de Milliyetçiler tarafından reddedildi.

Yunanlılar, buna, Anadolu'da yeni bir saldırı ile karşılık verdiler ve Milliyetçiler de Bolşeviklerle bir antlaşma imzaladılar. Aynı zamanda Fransızlar ve İtalyanlar, Milliyetçilerle görüşmeye giriştiler.

1921 Nisanından sonra Yunanlılar, askerlik ve maliye bakımından zorluklar içindedir. Bundan kısa bir süre sonra İtilâf Devletleri, kavgada tarafsız kalacaklarını ve Boğazlar bölgesini de tarafsız bölge sayacaklarını bildirdiler.
Tarafsızlık kararından sonra Yunanlıların yürüttüğü deniz saldırıları yine Müttefiklerin desteği ve himayesi ile odu: Yunanlılar, Türk kıyılarını abluka altına alarak ve Milliyetçilerin elinde bulunan kıyılara gitmekte olan gemileri durduruyorlar. Oysa, İstanbul'daki İtilâf Devletleri Denetim Kurulunun ve Boğazlar Bölgesinin koruyucu kanatlan altında getirdikleri yardım araçlarım, İngilizlerin göz yummasıyla, denizden Bursa'ya taşımışlardır (s. 358).

Bu arada, İtalyanlar ve daha az olmak üzere Fransızlar, Türk Milliyetçilerine gizlice destek olurlarken İngilizler de Yunanlıları desteklemektedirler.

Yunanlılar, 14 Ağustosta yeniden Ankara üzerine yürümeye başladılar ve önceleri oldukça ilerlediler. Ayın sonunda Sakarya ırmağına ulaşmışlardı, fakat burada, hüküm etlerinin merkezini kurtarmak için inatla çarpışan Türk ordusunun sert direnişiyle karşılaştılar. Eylülün ortasında Yunan gücü tükenmiş ve Türkler, bütün hatlarını, olduğu gibi, ellerinde tutmuşlardı.

Yunanlılar her ne kadar yenilmişse de atıldıkları mevzilerinde tutmaktaydılar.

(Sakarya’dan sonra) söylentilere göre Fransızlar, Kilikya’nın geniş bir bölgesini, oralardaki savaş araçlarıyla birlikte Milliyetçilere bırakarak, boşaltacaklardır. Buna karşılık istedikleri, ekonomik çıkarlar ve Suriye sınırlan boyunca Türk-Fransız ilişkilerinin düzeltilmesidir.

20 Ekim 1921 tarihinde imza edilen antlaşma, iki ülke arasındaki savaş durumuna son vermişti. Antlaşma şunları kapsıyordu: Kilikya'nın Fransızlar tarafından boşaltılması; Suriye sınırlarının Türkiye lehine düzeltilmesi; bu anlaşmaya ekli bir notayla Fransızlara sağlanan demir, gümüş ve krom ve öteki ekonomi çıkarlar karşılığı olarak Türklerin egemenlik ve bağımsızlığının da desteklenmesi.

1922 Ocak ayında: Fransız kabinesi düştü ve ne Yunanlılar, ne de Curzon'a dost olan Poincare, Başbakanlığa geldi ve Dışişleri Bakanlığını da üzerine aldı.
(Aynı dönemde) Mussolini'yi iktidara getiren bunalım başında, İtalyan kabinesi de düştü; Curzon'un toplamak istediği konferans ertelendi.

Yunan Başbakanı, boşaltma hazırlıklarını yapmasını başkomutana emretti. Curzon, diplomatik destek vaadini tekrarladı ve ilgili taraflara çağrılar gönderdi. Yunan çekilişi ertelendi ve mart ortalarında Londra'da konuşmalara başlandı.

22 Mart 1922’de Paris’te bir konferans toplandı. Konferansın amacı Sevr’i yürürlüğe sokmaktı.
Konferans, 26 Martta sona erdi ve Sevr Antlaşmasındaki değiştirme önerileri, ertesi gün Atina ve Ankara'ya gönderildi.

İstanbul'a göre, İtilâf Devletlerinin en son korkutma taktiği, Milliyetçiler inatlarını sürdürürlerse, İstanbul'u Yunan işgali altına aldırmak tehdidiydi.

Haziran başlarında, Yunan donanması Samsun'u bombardıman etti. Fakat bu, Milliyetçilerden çok Pontus Rumlarına zarar verdi, çünkü şimdi Türkler tarafından kendilerine daha sert davranılmaya başlandı.

İtalya, uzlaştırıcı bir rol üzerine aldı. Amiral Bristol’un öğrendiğine göre, İtalya, 10 Ağustosta, Milliyetçilerin Roma'da temsilcisi olan Celâlettin Şerif kanalıyla Ankara'ya bir nota gönderdi. Bunda, Ankara hükümetine altı soru yöneltilmişti: 1. Barış için en azından istekleriniz nelerdir?
2. Azınlıklar için Türkiye'nin tanıyabileceği haklar ve bu konuda İtilâf Devletlerine gösterebileceğiniz uygun garantiler nelerdir?
3. Kapitülâsyonların kaldırılması hâlinde Türkiye'nin, bunun karşılığında verebileceği tazminat nedir?
4. Kapitülâsyonlar kaldırıldığı takdirde Türkiye, etki alanlarında (nüfuz bölgelerinde) değişiklik yapacak mıdır?
5. Barış elde edilirse Ankara hükümetiyle sultan arasındaki iç ilişki nasıl olacaktır?
6. (Bu bir gizli maddedir) Bir barış antlaşmasında, petrol ayrıcalığı bakımından İtalya ne alabilecektir?

Ağustos ayında Türk ordusu saldırıya geçtiğinde Yunan ordusu perişan bir halde geri çekilmeye başladı.
(İzmir) Şehirdeki Hristiyanlar panik hâlinde şehri terk etmek istiyorlar. Yunan ordusu İzmir'e ulaşınca çok ciddi kanıklıklar çıkması mümkündür ve İşittiğine göre (konsolos) şehri yakmak istiyorlar.

Türkler şimdi, Boğazlar Bölgesi dışındaki bütün Asya Türkiye'sini denetimleri altında bulunduruyorlardı. Budununu, ancak, Anadolu'da bir İtilâf Devletleri istilâsı, Anadolu'ya İtilâf Devletlerinin el koyması değiştirebilirdi. Bu dununa uygun olarak, İzmir "felâketinden" bir ay sonra, Milliyetçilerle Yunanlılar arasında bir silâh bırakışması İmzalandı ve bunun arkasından da Doğu sorunlarına kesin bir biçim vermek üzere, kasımda, Lozan'da bir konferans toplanması kararlaştırıldı. Bu, İngilizler tarafından Türklere baskı yapmak üzere harcanan son bir çabadan sonra, ancak kabul edildi. Bu baskı, Anadolu Hristiyanlarının korunması plânını kapsıyordu ve bu plân İtilâf Devletleri ve Amerika tarafından, önce diplomatik baskı yapılması ve beklendiği gibi bu kabul edilmediği takdirde, Hristiyanların sürgün edilmelerini önlemek üzere, silahlı güç kullanılması yoluyla yürürlüğe konulacaktı (s. 381-382).

Lozan (s. 384 vd.)
Milliyetçilerin zaferi, 22 Eylülde, artık açıkça belli olmuştu; şimdi savaş, diplomatik alana geçmişti. itilâf Devletleri, askeri alanda savaşı bırakmışlardı, fakat politik ve ekonomik silâhlarda güçlüydüler, Türkiye, görüşmelerle varılacak anlaşmadan ve Avrupa ile normal ilişkilerin kurulmasından çok şey kazanacak, fakat askeri zafer üstüne oturup Avrupa'ya kafa tutmaktan çok şey kaybedecekti.

Türkler, kendi amaçlarım Misakı Millîlerinde açıkça ortaya koymuşlardı. Bu, Türk ulusunun yerleşmiş olduğu topraklarda egemen olması ve bu konudaki azim ve cesaretlerini İtilâf Devletlerinin askerî gücüne kafa tutarak daha şimdiden göstermiş bulunuyorlardı.

Yunan yenilgisi, Konstantin’in saygınlığını yok etmişti ve kendisi, eylül sonunda bir darbe ile düşürülmüştü. 1916'dan beri İngiltere’yi yöneltmiş olan Lloyd George hükümeti de, İzmir hezimetinin kurbanı olmuştu.

Türklerin İzmir'e girmelerinden bir gün önce Londra elçiliği, Yakın Doğu durumu üzerine yapılan bir kabine toplantısındaki görüşmelerin özetini telledi. Başvekil, Boğazların serbestliği taraflısıydı. Bu, Lloyd George'a göre, savaşın sağladığı ana kazançtı; korunması gerekirdi. Mademki Yunanlılar İstanbul'dan kovulmuşlardı, Türkler de İstanbul'dan çıkarılmalıydı.
“Boğazlardaki durum, Yunanlıların yenilmesine değil, Mondros Mütarekesi'ne ve Sevr Antlaşmasına dayanmaktadır." diyorlardı.
Kabine, Türklerin Trakya’ya tekrar yerleşmelerinden Bulgarlar ve Sırpların duydukları korku üzerinde de durdu…

(Barış sürecinde) Güçlük İngiliz psikolojisinden gelmektedir. Bugünkü duruma, 1918 yılı durumu gözüyle bakıyorlar. Oysa onun üzerinden dört yıl ve bir de Türk zaferi geçmiştir.

Bunalım, Yunanistan'da Konstantin hükümetinin düşmesiyle haşladı. İtilaf Devletlerinin zayıflığın gösteren bu işaret üzerinde. Mustafa Kemal, kendi birliklerini İngilizlerin Çanakkale'de tel örgülerle korunan ana mevzilerine doğru ileriye sürdü,

Fransa ve İtalya, Türklerin Boğazları ve İstanbul'u asker gücüyle işgal etmelerini istiyorlardı. Boğazların serbestliğinden kendilerinin yaradan, serbestlik ölçüsüyle sınırlıydı bu da silâh gücü yerine diplomasi ile ekle edilebilirdi.

İngiliz komutanı General Harington Mustafa Kemal’in blöfünü anladı ve Çanakkale'de Türklerin çok sayıdaki birlikleri karşısında kendi mevzilerinde kalmaya devam etti.

11 Ekimde General Herington başkanlığında bir delegasyon, Türklerle Yunanlılar arasında bir silah bırakışması yapmak için Mudanya'da İsmet Paşayla buluştu.

6 Ekim’de Londra elçiliği ileri gelenlerinden biri, Ankara hükumetinin Londra'daki diplomatik ajanı Reşat Bey’le bir konuşma yaptı. Görüşmenin konusu, hemen hemen bütünüyle Reşat Bey'in, kendi hükümetinin tutumunu açıklaması oldu. Millî hükümet, Yunan ordusunun orada tekrar toparlanıp örgütlenmesi olasılığına karşı, Trakya'nın hemen işgalini istiyordu. Bu kabul edilmezse İtilâf Devletleri Yunanistan'a çekilmelerini emretmeli ve bölgeyi, geçici olarak, kendileri yönetmelidir.
Boğazlara gelince, Türkiye'nin genel düşünceleri şunlardır: Her iki yakada otuzar mil genişliğinde bir alan, bütün ilgili devletlerin ve Rusya’nın da içinde bulunacağı uluslararası bir kurulun denetimi altında, bütünüyle askerden arınmalıdır. Milletler Cemiyeti denetimi, cemiyetin, İngiliz etkisi altında bulunması bakımından, uluslararası bir nitelik göstermediği için kabul edilemez. Askerden arınma sonunda İstanbul savunmasız kalacağından, devletler, şehre Türklerin sahipliğim garanti etmek yolunda kendilerini bağlı saymalıdır. Kapitülâsyonlar kaldırılmalıdır, özellikle ekonomik ayrıcalıkla ilgili olması bakımından bunda zorunluk vardır. Türkiye'nin ekonomik yapısının düzeltilmesi, bugünkü kısıtlamalar altında ve öncelikle gümrük resimleri üzerindeki kısıtlamalar yüzünden mümkün değildir.
Konsolosluk mahkemeleri, Türk adliyesi uygun biçimde örgütlendirilip düzeltilinceye kadar sürebilir.
Boğazların devamlı olarak İngiliz işgali altında bulundurulmasını asla kabul edemeyeceklerini bildiren Reşat, biraz ihtiyatla, bu konuda Rusya'nın kendilerini tamamıyla destekleyeceğini de dolaylı olarak anlatmıştır (s. 400).

Bu dönem devam ederken Yakın Doğu Şubesi, Yakın Doğu Antlaşmasının Amerikan çıkarlarını etkileyip etkilemeyeceği konusunda bir inceleme hazırladı ve 11 Ekimde Allen Dulles’in hazırladığı bir plân. Dışişleri Bakanına gönderildi.
Türkiye'de Amerikan çıkarlan yedi noktada toplanıyordu: Kapitülâsyonlar, Türkiye mâliyesinin uluslararası denetimi, ticaret, misyoner eğitim ve çalışmaları, istekler, Boğazlar, azınlıklar (s. 404-405).

Boğazlardan geçiş serbestliği: Bunun iki yönü vardı: Savaş ve barış dönemleri koşulları. "Barış döneminde ticaret gemilerinin geçmesi sorununu çözmekte pek az güçlük çıkabilirdi." diyordu Dışişleri Bakanı. "İstanbul ve Trakya Türkiye’nin eline geçerse Boğazlarda serbest geçiş hakkının devamı, savaş gemilerine düşen bir iş olacaktır. Bu durumda da Amerikan çıkarlarının korunması için İstanbul'a
Amerikan savaş gemileri gönderilebilir. Hatta bu gemiler, yalnız Rusya ve Türkiye'nin denetimi alfanda olmayan Karadeniz’e de geçebilir. Savaş zamanında ise, Boğazlar rejimi, tamamıyla farklı bir durum gösterir ve ancak büyük devletler işe karışmışlarsa, savaş zamanına ilişkin geçiş serbestliği konusunda, Amerika’nın herhangi bir anlaşmaya girmesini öğütlememekteyim.”

Sultanın 1922 Kasımında bir İngiliz destroyerine binerek kaçışı, Ankara hükümetinin Türkiye adına konuşma hakkına sahip tek ses olduğunu mühürleyen son ve kesin olaydır.
…

Asım Us - Gördüklerim, Duyduklarım, Duygularım


Gördüklerim, Duyduklarım, Duygularım - Asım Us, İstanbul 1964

Tanin Gazetesi
Osmanlı İmparatorluğunun İkinci Meşrutiyet devri, Tanin gazetesi ile başlamış ve Tanin gazetesinin kapanması ile sona ermiştir.

Tanin gazetesinin başlaması, matbaacı Ahmet İhsan'ın “Serveti Fünun”u etrafında toplanan kalem erbabı arasındaki fikir birliğinin bir eseri olmuştur.

Tanin’in sermayesini Hüseyin Kâzım temin etmiş olduğuna göre, ikinci Meşrutiyet İnkılâbı üzerine gündelik bir gazete çıkarmak fikrinin iptida ondan gelmiş olduğu anlaşılır.

Tevfik Fikret'in Sultani müdürlüğü zamanında Maarif Nazın Emrullah Efendi idi. Bir aralık Nezaret ile arası açılıyor ve istifasını veriyor. Emrullah Efendi, Tevfik Fikret’in yerine Salih Zekiyi tayin ediyor.
Tevfik Fikret, bu muameleyi İttihat ve Terakki idaresinin bir zulmü telâkki etmiş ve o zaman mebus olan Hüseyin Cahit'e hitaben ağır bir mektup yazmıştır.

Fikret’in babası Abdülhamit zamanında Veliaht Reşat Efendinin adamı imiş.

Vakit Gazetesi
Ahmet Emin Yalman ile birlikte müşterek imzalı bir arzuhal verdik. Çıkaracağımız gazetenin adı “Haber" olacaktı.
…o zaman Matbuat Müdürü olan Hikmet (Nâzım Hikmet'in babası) ten bana bir telefon geldi:
“Asını, bir gazete imtiyazı istiyorsunuz. Vereceğiz. Fakat ben gazetenin adını beğenmedim. Daha güzel bir isim var. «Vakit» ismini kabul ediniz.

Vakit çıkmağa başladığı sırada harbin Türkiye için en acı safhaları artık meydana çıkmağa başlamıştı. Çanakkale zaferi İstanbul'u kurtarmış olmakla beraber, diğer hudutlardan her gün fena haberler geliyordu.

İttihat ve Terakki Hükümeti içinde asıl mes’ul mevkide olanlar ortadan çekildiği için onların yerine rastgele ele geçen İttihatçılar harp mes’ulü olarak Bekir Ağa Bölüğüne toplanıyordu. İngiliz polisi ile Hürriyet ve İtilâf Hükümetleri işbirliği yapıyordu.
Harp içinde Ermeni ihtilâlcilerinin Türk ordusunu arkasından vurmak için yaptıkları hareketler ve Rus ordusunun yardımı ile doğu vilâyetleri halkına yapılan zulümler unutulmuştu. Sadece tehcir facialarının mes'ulleri aranıyordu.

Milli Mücadelenin Başlangıcı
Millî Mücadelenin meraklı safhalarından biri Mustafa Kemal'in Mütareke içinde ecnebi işgali altında olan İstanbul’dan ordu müfettişi selâhiyeti ile Samsun’a çıkmasıdır.
(14 Mayıs tarihli Damat Ferid görüşmesi hakkında anı ve değerlendirmelere yer veriliyor)

Kurtuluş Günleri
Ordunun Balıkesir istikametinden Çanakkale’ye doğru giden birliklerine verilen emir şu idi:
“İleri hareket esnasında İtilâf Devletleri askerlerine tesadüf edilecek olursa silâh atılmaksızın bir çevirme hareketi ile bunların arkasına geçilecek ve bu suretle Çanakkale’ye varılacak.”

Çanakkale’ye yakın bir noktada yol bir köprüye gelip dayanmıştı. Köprü ecnebi İşgal kuvvetleri tarafından tutulmuştu. Bu köprüden silâh almaksızın çevirme hareketi ile geçmek mümkün değildi. Bu durum anlatılarak Başkomutanlıktan talimat istendi. Cevap olarak şu emir verildi:
"Köprüyü bırakınız, dereden geçiniz.”

(Yunan işgalcilerinin Ege genelinde çıkardıkları yangınlar ve sair eylemleri hakkında malumat veriliyor)

Gazetecilik Hatıralarımdan
Lozan Konferansında (s. 80 vd.)
1922 ilkbaharındayız.
…Doktor Nihat Reşat Belger yanımıza geldi:
“Arkadaşlar, Paşadan emir aldım. Hüseyin Cahit Yalçın ile temas etmiyeccğim. Ona konferans haberlerini vermeyeceğim. Malumatınız olsun” dedi.
Doktor Nihat Reşat, matbaacı Ahmet İhsan ile beraber konferansta basın ve yayın işlerini idareye memur edilmişlerdi.
Tanin Başyazarı, İstanbul'da trene binmezden evvel İsmet İnönü ile karşılaşmış.
Selâm vermiş. Fakat İnönü onu görmemezliğe gelmiş.

Trende İnönü İle Mülâkat
Paşam. Cahit Bey bir Türk gazetecisidir. Konferansa dair verdiği haberlerin Türk görüşü olması lâzımdır. Bizim matbuat bürosu ona konferans haberlerini vermezse, yabancı kaynaklardan aldığı haberleri yazmak mecburiyetinde kalır.
Bu da nihayet bizim zararımıza olur. Müsaade ederseniz Doktor Nihat Reşat'ın konferansa dair vereceği malûmatı biz Hüseyin Cahit Beye verelim.
İnönü bu teklifi derhal kabul etti.

Rıza Nur: O hain herif, Osmanlı Bankasının parası ile Tanın gazetesini çıkarıyor! Ecnebilere hizmet ediyor!

Atatürk’e Ait Başka Hatıralar
Çanakkale harbinde Mustafa Kemal’le ilgili malumat…

Serbest Cumhuriyet Fırkasının Kuruluşu
İmparatorluk devrinden Cumhuriyete intikal eden Düyunu umumiye meselesi Paris Sefiri Fethi Okyar'ın Serbest Cumhuriyet Fırkası kurmasında birinci derecede rol oynamıştır.
1928 senesinde alacaklılar ile bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma ile alacaklılar. Cumhuriyet Türkiyesinin hissesine düşen borçlardan tenzilât yapıyorlardı. Türkiye de taksitlerin altınla ödenmesini kabul ediyordu.
…taksitlerin ödenmesi zamanı 1929 cihan iktisadi buhranı sırasına tesadüf ediyordu.
Bunun üzerine İnönü hükümeti 1928 anlaşmasının tatbikinin imkânsız olduğuna karar verdi.
Fethi Okyar kendisinin imzalamış olduğu anlaşmanın tatbik edilmesini istiyordu.
Fethi Okyar mes’ul bir devlet adamı olarak artık Paris Sefaretinde duramazdı. İstifa etmek zorunda kalacaktı. Atatürk onun prestijini kurtarmak için bir çare düşünmüş ve Serbest Cumhuriyet Fırkası lideri olarak Büyük Millet Meclisine getirmek kararını vermiştir.

Hatay Meselesi

Mali Dertlerimiz
Siyaset istikbali görmek ve ona göre tedbir almak sanatıdır.

Hürriyet ve Demokrasi Yolunda Tetkikler
…

Onur Öymen - Silahsız Savaş


Onur Öymen - Silahsız Savaş / Boğazlar konusunda özet

Remzi Kitabevi, 4. Baskı 2003
Diplomatik mücadeleler yoluyla başarı kazanılmasının Türkiye Cumhuriyet tarihindeki en önemli örneği Lozan Antlaşması'dır.

Gerek büyük strateji, gerek diplomatik strateji devlet adamlarının sorumluluğunda geliştirilir. Diplomatlar bu stratejilerin oluşturulmasına yardımcı olurlar. Özellikle izlenecek taktikler konusunda diplomatların, bilgi, beceri ve deneyimlerinden yararlanılır.

...
Sadece Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'da Yunanlıların, şehirlerde 54.200, şehirlerin dışında ise 88.000 binayı tahrip ettikleri Lozan' da Türk delegasyonu tarafından açıklanmıştı (s. 169).

Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda İngiliz ordusunun toplam mevcudu 5,5 milyona ulaşmıştı.
1918 yılında devlet harcamaları 2.579 milyon sterline ulaşmıştı. Devlet gelirleri ise 889 milyon sterlinden ibaretti. 1914 ile 1918 yılları arasında dış borçlar 11 misli artmıştı. Faiz ödemeleri 1913 yılında genel bütçe harcamalarının % 13'ü iken 1920'lerin sonunda % 40'a yükselmişti.

1699 tarihli Karlofça Antlaşması'ndan 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması'na kadar geçen süre içinde Türk diplomasisi yeterince başarılı sonuçlar alamadıysa bunun sebebi Türk diplomat1arının bilgi ve tecrübe eksikliği değildi. Bu yıllar içinde Türkiye çok değerli devlet adamları ve diplomatlar yetiştirmişti. Ama onların arkasında diplomatik mücadelelerini destekleyecek yeterli güç yoktu. Ordu zayıflamış ve bazı istisnalar bir yana bırakılırsa bütün bu dönem içinde üst üste yenilgilere uğramıştı. Osmanlı İmparatorluğu'nun son iki yüz yıllık tarihi, aynı zamanda etkili bir askeri ve ekonomik güce dayanmayan diplomasinin başarılı olamayacağının belgesidir (s. 182-183).

Lozan Diplomatik Savaşı (s. 349-377)
(Mudanya ateşkesinden önce) Atatürk'ün emriyle İzmir'i düşmandan alan ordular kuzeye, Çanakkale'ye doğru hareket ederler. Çanakkale'nin hemen güneyindeki Ezine'ye derhal bir süvari birliği gönderilir. Ama askerlere verilen kesin bir talimat vardır: Karşı taraf ateş açsa bile onlar karşılık vermeyecektir. Çünkü Atatürk'ün hedefi yeni bir silahlı çatışma çıkartmak değildir (s. 351).

Mudanya'da Türklerin en önemli talebi, Meriç sınırına kadar Yunan askerlerinin derhal bu bölgeyi terk etmesiydi.

Bu sonuç (Mudanya ateşkesi) İngiliz Muhafazakar Partisi içinde çalkantılara yol açtı. Parti üyelerinin çoğu Lloyd George'u ve Churchill'i ülkeyi savaşın eşiğine getirmekle suçladılar.
20 Ekim 1922'de Lloyd George başbakanlıktan istifa eder.
Türklere karşı Çanakkale'de yeni bir savaş başlatılmasını savunan Lloyd George ve Churchill, 15 Kasım'da yapılan seçimlerde büyük bir yenilgiye uğrar. İngiliz halkı Türklerle savaş istememektedir.

Lloyd George 19 Ekim 1922 tarihinde Avam Kamarası'nda yaptığı konuşma: İnsanlık tarihinde dâhiler pek ender görülür. Fakat kötü talih, Tanrı bir dâhiyi Türkiye'de dünyaya getirdi ve biz onunla çarpışmak zorunda kaldık. Mustafa Kemal gibi bir dâhiyi yenmemiz imkânsızdı (Chronique de I'Histoire, Atatürk, s. 89.).

Lozan Barış Konferansı'nda taraflardan birini İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Sırp-Hırvat-Sloven Devleti, öbür tarafı ise Türkiye oluşturuyordu. Boğazlar'la ilgili çalışmalara Türkiye'nin önerisi üzerine Sovyetler Birliği ve Bulgaristan da davet edilmişlerdi. Amerika Birleşik Devletleri ise gözlemciydi. Türkiye bütün bu devletlerle tek başına mücadele edecekti.

Amerikan Gözlemcisi Grew'in anlattığına göre, 27 Aralık 1922 tarihinde Müttefik ülkeler temsilcileri bir toplantı yaparak kapitülasyonlar konusunda Türklere karşı birleşik bir cephe kurulmasına karar vermişlerdi.

İsmet Paşa Batı Trakya'nın Türkiye'ye verilmesini talep etmediğini ancak bu bölgede halkın çoğunluğunu oluşturan Türklerin kendi kaderlerini tayin hakkına kavuşturulması gerektiğini belirtiyordu.

…savaş sırasında (Balkan Savaşları) İttihat ve Terakki hükümeti Bulgarlarla gizli bir anlaşma yapmış ve Türk birlikleri bu bölgeden çekilmişti. Lozan'da, Venizelos, Batı Trakya'yı Türklerden değil, Bulgarlardan aldık diyordu. Bu İsmet Paşayı zor durumda bıraktı.

Lozan'da müttefikler, diğer pek çok konuda olduğu gibi, bu meselede de Yunanlıları desteklediler.

Bonar Law: “Musul için savaşa girmemeliyiz. Ayrıca, Fransızlar bizim yanımızda yer almak istemez göründüklerine göre Sevr Antlaşması'ndan geride kalanların Türkiye'ye zorla kabul ettirilmesi için de Türklerle kendi başımıza çarpışmamalıyız.” O günlerde İngiliz basınında da hakim olan görüş buydu.
Daily Express: “Musul'un tek bir İngiliz askerinin kemik/erine değmeyeceğini,” belirtiyordu.
Atatürk 1923 yılının Ocak ayında: "Musul için savaşmak doğru mudur?" dedikten sonra şehrin silah zoruyla alınabileceğini, ancak Batı'da Yunan orduları yığınak yaparken Türkiye'nin Musul'da bir savaşı başlatmasının doğru olmayacağını savunuyordu.

Boğazlar Meselesi
Lord Curzon Boğazlar bölgesinin askerden arındırılmasını ve Milletler Cemiyeti'nin denetimi altına konulmasını istiyordu.

İngilizler Konferansta taktik olarak, kendilerinin önem verdikleri bir konuda Türklerin itirazıyla karşılaştıklarında işi kopartmıyorlar, daha ilerideki oturumlara bırakıyorlar, bu arada diğer devletlerin Türklere karşı taleplerini bütün güçleriyle destekleyerek Türk heyetini yıpratmaya çalışıyordu. İsmet Paşa bu oyunu gördü ve önce İngilizleri doğrudan ilgilendiren sorunları çözmeye karar verdi. İşte Boğazlar meselesi bunlardan biriydi. Gerçekten İngilizler kendilerini yakından ilgilendiren sorunlar çözüldükçe diğer müttefiklerini desteklemek için fazla çaba göstermediler. İsmet Paşa'nın taktiği başarılı olmuştu (s. 369).
…

2 Eylül 2019 Pazartesi

Geçti ömrüm, yine hâlâ ben o bin derd ileyim


Geçti ömrüm, yine hâlâ ben o bin derd ileyim
Söyle dermanını ey sevgili, aşkın bileyim
Böyle hicran eleminden nice bir inleyeyim
Söyle dermanını ey sevgili aşkın bileyim





Beste: Selâhattin Pınar
Güfte: Vecdi Bingöl
Makam: Nihavend