11 Ocak 2020 Cumartesi

Patrick Süskind - Koku

Kokulara egemen olan, insanın kalbine egemen olurdu


Patrick Süskind - Koku

On sekizinci yüzyılda Fransa’da, dâhi ve iğrenç kişiler yönünden hiç de yoksul olmayan bu dönemin en dâhi ve en iğrenç kişilerinden biri sayılması gereken bir adam yaşadı. Burada onun hikâyesi anlatılacak. Adı Jean-Baptiste Grenouille; eğer bu ad, de Sade, Saint-Just, Fouche, Bonaparte vb. mendebur dâhi adlarının tersine bugün unutulmuşsa, bu kesinlikle Grenouille’un, kendini beğenmişlik, insan saymazlık, ahlaksızlık, kısacası allahsızlık bakımından bu ünlü ve karanlık adamlarla boy ölçüşemeyeceğinden değil, dehası ve tek hırsı, tarihte iz bırakmamış bir alanla kısıtlı kaldığı içindir: o, varla yok arası kokular dünyası.

Sözünü ettiğimiz dönemde kentlerde, biz çağdaş insanlar için tasarlanması bile güç pis bir koku hüküm sürmekteydi.

Ve tabii Paris’teydi en büyük koku, çünkü Paris, Fransa’nın en büyük kentiydi.
Yılın en sıcak günlerinden biriydi.
Grenouille’un annesi sancılar başladığında Rue aux Fers’de bir balıkçı tezgâhının başında oturmuş, daha önce temizlediği alabalıkların pulunu kazımaktaydı.
…son sancılar gelince, balık temizlediği tezgâhın altına çöküp orada, daha önce beş kez yaptığı gibi, doğurdu, balık bıçağıyla yeni doğmuş nesneyi kendinden ayırdı.
…pis kokunun etkisiyle bayıldı, yana yıkılarak masanın altından caddenin orta yerine düştü, elinde bıçakla uzandı kaldı.
…yeni doğmuş çocuk bağırmaya başlıyor. Arıyor çevredekiler, bir sinek bulutunun altından, balık kafalarının, organlarının arasından bebeği çıkarıyorlar. Çocuk resmî makamlarca sütanneye veriliyor, anne tutuklanıyor.
Çocuk bu sırada üçüncü kez sütanne değiştiriyordu. Hiçbiri ona birkaç günden fazla bakmak istememişti. Çok arsız, diyorlardı, iki çocuğun emeceği sütü emiyor, öbür çocukların sütüne, dolayısıyla kendilerinin, sütannelerin geçimine engel oluyordu…
Çocuktan, Rue Saint-Martin’deki Saint-Merri Manastırı’nda kurtuldular. Vaftiz edildi, Jean-Baptiste adını aldı.

"Benim para filan istediğim yok,” dedi sütanne. "Ben bu piç evimden gitsin istiyorum.”
"İyi ama, niçin be kadıncağız?”
"Onun içine şeytan girmiş.”

Önce burnuyla uyandı. Minicik burun kıpırdadı, ileriye uzandı, delikler açılıp kapandı. Havayı içine çekip ardından kısa kısa üflemelerle yine dışarı bıraktı.
Fırlayıp ayağa kalktı, sepeti masaya koydu. Bu nesneyi başından atmalıydı, olabildiğince çabuk, hemen, şimdi.
O anda ağlamaya başladı çocuk.
Bayan Gaillard diye birini biliyordu; hâlâ ağlamakta olan çocuğu ona teslim etti

Bayan Gaillard, daha otuz yaşına varmamış olmasına karşın, yaşayacağını yaşamıştı.
Çocukken babasından ateş kancasıyla alnına bir darbe yemişti, burnunun hemen üstüne, o günden beri gerek koku duyusunu gerek insan sıcaklığına, insan soğukluğuna olan aşinalığını, hem de her türlü coşkuyu yitirmişti.

Öte yandan... ya da belki özellikle bu yetkin coşkusuzluğu sayesinde acımasız bir düzen ve adalet duygusu vardı Bayan Gaillard’ın.

Grenouille çocuk. İçine kapanmış yaşıyor, daha iyi zamanları bekliyordu. Dünyaya dışkısından başka bir şey verdiği yoktu; ne bir gülümseme ne bir bağırış ne bir göz ışıldaması ne de kendi kokusu. Başka hangi kadın olsa bu gulyabani çocuğu sokağa atardı. Oysa Bayan Gaillard... Koku duymuyordu ki, Grenouille’un kokmadığının farkına varsın…

Buna karşılık öbür çocuklar, Grenouille’un ne menem bir şey olduğunu hemen hissettiler. Yeni bebek daha ilk günden ürkütücü geldi onlara.
Ondan, insanın kendi eliyle ezmek istemeyeceği, kocaman bir örümcekten iğrenir gibi iğreniyorlardı (s. 29).

İki ayağı üzerinde durmaya ancak üç yaşında başladı, ağzından ilk sözcük dört yaşındayken çıktı; birdenbire "balık” deyiverdi

Kokan bir nesnenin adı olmayan sözcükler, yani soyut kavramlar, özellikle de töresel ve ahlaki cinsten olanlar ona zor mu zor geliyordu. Aklında tutamıyor, karıştırıyordu…

Altı yaşına geldiğinde çevresini kokusal açıdan bütünüyle kavramıştı.

Grenouille sekiz yaşındaydı
Saint-Merri Manastırı, gerekçe göstermeksizin yıllık ödemelerini durdurdu.
Irmağa yakın, Rue de la Mortellerie’de Grimal adlı, genç işgücüne -usulünce çırağa, kalfaya değil, ucuz elulağına- ihtiyacı bitmek tükenmek bilmeyen bir tabakçı tanıyordu.
Bay Grimal’e oğlanı teslim aldığını belirten bir kâğıt yazdırdı…

Bay Grimal’e fırlattığı ilk bakışla - hayır, Grimal’in koku halesinden çektiği ilk solukla anlamıştı Grenouille bu adamın en küçük bir itaatsizlikte kendisini öldüresiye dövebilecek biri olduğunu.

…insanca olmaktan çok, hayvanca yaşayış, bir yıl sonra, çok korkulan ve genellikle ölümle biten bir tabakhane hastalığı olan karakabarcığa yakalanmasına yol açtı. Grimal onu çoktan defterden silmiş, yerine birini aramaya başlamıştı
Ama herkesin beklediğinin tersine, Grenouille iyileşti. Hastalıktan geriye yalnızca kulaklarının arkasında, boynunda, yanaklarındaki büyük siyah kabarcıkların, görünüşünü bozup onu zaten olduğundan daha da çirkinleştiren izleri kaldı. Bir de elinde kalan –paha biçilmez bir kazanç-, karakabarcığa bağışıklık oldu, bundan sonra artık, hastalığa yeniden yakalanma korkusu olmadan, çatlamış, kanayan ellerle en kötü derilerin etini sıyırabilecekti.

Kene Grenouille kıpırdamaya başlıyordu. Ufukta bir umudun kokusunu almıştı. Canı ava çıkmak istiyordu. Dünyanın en büyük av yatağı açılmıştı önüne: Paris şehri.

Grenouille’un asıl anlamıyla parfüm kokusunu ilk alışı da buralarda oldu
Gerçi parfümün amacının baş döndürücü, çekici bir etki yapmak olduğunu anlamış, içlerindeki tek tek esansların niteliklerini de öğrenmişti. Ama bu parfümler ona bütün olarak daha çok kaba, hantal, beste gibi olmaktan çok çorba gibi geliyordu; ayrıca elinde aynı temel maddeler olsa bambaşka güzel kokular yapabileceğini de biliyordu (s. 43).

…eve dönecekti ki, rüzgâr burnuna bir şey ulaştırdı; ufacık, farkına güç varılır bir kırıntı, bir güzel koku atomu, hayır, o bile değil, gerçek bir koku olmaktan çok, bir koku sezintisi - yine de kesinlikle daha hiç koklanmamış bir şey olduğunun sezintisi.

Onun gösterdiği yöne, yüreği korkudan çarpa çarpa yürüyordu Grenouille, çünkü kokuyu izlemediğini, kokunun kendisini tutsak aldığını, direnemeyeceği biçimde kendine doğru çektiğini seziyordu.

Grenouille durdu. Hemen anlamıştı yarım millik yoldan, ırmağın ta karşı kıyısından duyduğu kokunun kaynağının ne olduğunu; ne bu pis avlu ne erikler. Kaynak, kızdı.
Genellikle insanların kokusu ya hiçbir şeye benzemez ya da berbat olurdu.
İşte böylece Grenouille, ömründe ilk kez burnuna inanamayıp kokladığı şeyin doğruluğundan emin olabilmek için gözlerini yardıma çağırmak zorunda kaldı (s. 48).

Bu koku karşısında yüz bin kokunun hiçbir değeri kalmıyor gibiydi. Bu, öbür kokuların örnek alıp yerlerini belirlemelerini sağlayan üst ilkeydi. Salt güzellikti.

Onu gördüğünde korkudan öylesine donakaldı ki, Grenouille rahat rahat ellerini kızın boynuna götürecek zamanı buldu.
…kızın boğazını sıkarken, tek bir kaygısı vardı ki, o da, güzel kokusundan zerre kaybetmemekti.
Başından ayak parmaklarına kadar koklayıp bitirdi kızı, kokusunun son kırıntılarını da çenesinden, göbeğinden, dirseğinin iç tarafından topladı.

Az sonra ölüyü buldular. Bağrışmalar yükseldi. Meşaleler yakıldı. Bekçiler geldi. Grenouille çoktan öbür kıyıdaydı.

Düpedüz bir dehaydı. Artık biliyordu ki, hayatının bir anlamı, bir hedefi, bir amacı vardı: Kokular dünyasında devrim yapmak gibi yüce bir amaç.
Herhangi bir koku yaratıcısı da değil; bütün zamanların en büyük parfümcüsü olacaktı.

O sıralar Paris’te bir düzineyi aşkın parfümcü vardı.
Pont au Change, şehirdeki en kalburüstü işyeri adreslerinden biriydi.
Parfümcü ve eldivenci Giuseppe Baldini’nin mağazasının ve evinin olduğu bina da işte buradaydı.

Mucit değildi. Tutunmuş kokuları özenle hazırlayan biriydi, elindeki iyi yemek reçeteleriyle alışkanlığın verdiği ustalığı birleştirip olağanüstü bir mutfak kurmuş, ama kendisi daha hiç yeni bir yemek yaratmamış bir aşçı gibiydi (s. 58).

"İnsanın felaketi, sessizce odasında, ait olduğu yer olan odasında oturmak istememesinden gelir,” der Pascal. Ama Pascal büyük adamdı.

1681’deki, alay edip geçtikleri, bir yığın yıldızdan başka bir şey olmadığını söyledikleri o büyük kuyrukluyıldız, o işte Tanrı’nın uyarmak için gönderdiği bir alametti, çünkü önceden haber vermişti -şimdi belli oluyordu işte- bu yüzyılın bir çözülme, bir bozulma yüzyılı, felsefi, politik ve dinî bakımdan, insanlığın kendi eliyle yaratıp günün birinde kendi batacağı bir bataklık, içinde bundan böyle ancak şu Pelissier gibi cart renkli, pis kokulu bataklık çiçeklerinin gelişeceği bir çağ olacağını.

Sürgüyü çekip ağır kapıyı açtı
"Ne istiyorsun?”
"Beni Grimal Usta gönderdi, keçi derisini getirdim,”

Grenouille bir parfümeriye, kokuların ayrıntı değil, düpedüz bütün ilginin merkezi olduğu bir yere ilk kez ayak basıyordu.

"Sizde çalışmak istiyorum, Baldini Usta. Sizin yanınızda, sizin işinizde çalışmak istiyorum.”

Grenouille’un işe alınmasıyla Giuseppe Baldini şirketi yükselmeye başladı, ülke çapında, hatta uluslararası düzeyde ün kazandı.

…dünyanın en iyi burnu Grenouille’daydı, ama kokuları maddeye dönüştürüp elle tutulur hale getirme becerisini edinmemişti daha.

Çok sürmedi, damıtma alanında uzman olup çıktı Grenouille.

…camın kokusunu damıtmayı, düz camın, sıradan insanların hiç mi hiç algılayamadığı, killi serin kokusunu damıtmayı denedi.

Böyle uçucu yağı olmayan maddeler söz konusu olduğunda tabii hepten anlamsız kalıyordu damıtma yöntemi. Fizik okumuş olan biz bugünkü insanlar bunu hemen anlayıveririz. Oysa Grenouille için bu bilgi, hep hayal kırıklığı getiren denemelerden oluşan uzun bir zincirin, zahmetle elde edilmiş son halkasıydı.

Başarısızlığa uğradığını açıkça gördüğünde deneyleri bıraktı ve ölümcül bir hastalığa tutuldu (s. 110).

Bir süre sonra Grenouille, içinden taşa tutulup yüz yerinden yaralanmış bir çilekeşe dönmüştü.

Doktor geldi,
Söz konusu olan, çiçek hastalığının frengiye dönük bir çeşidiyle had safhada cerahatli kızamık karışımı bir hastalıktı.
…hastanın gelecek kırk sekiz saat içinde öleceğinden en küçük bir şüphe bile duyulmamalıydı,

O sırada birden açıldı ölümcül hastanın dudakları,
"Söyleyin, usta: Bir maddeden koku elde etmek için ezmeyle damıtmadan başka yol var mıdır?”

"Üç yol daha vardır, oğlum: Biri enfleurage â chaud (Sıcak çiçekleme), biri enfleurage âfroid (Soğuk çiçekleme), biri de enfleurage â l’huile (Yağ içinde çiçekleme). Bunlar birçok bakımdan damıtmadan daha üstündür, bütün kokular içinde en haslarını elde etmede kullanılırlar

"İyi,” dedi Grenouille.
Sonra gözlerini kapadı.

Derisindeki kabarcıklar kurumaya, irin kraterleri tıkanmaya, yaraları kapanmaya başlamıştı bile. Bir hafta içinde iyileşti.

Baldini /  Grenouille’a serbest çalışması için izin vereceğini bildirdi, ancak üç koşulu vardı: Birincisi, şimdiye kadar Baldini’nin çatısı altında yapılmış olan hiçbir parfümü ne kendisi üretecek ne de bunların formüllerini üçüncü kişilere verecekti; ikincisi, Paris’ten ayrılacak ve bu şehre Baldini yaşadıkça bir daha ayak basmayacaktı; üçüncüsü, bu ilk iki koşulu mutlak bir sır olarak saklayacaktı.

Giuseppe Baldini’nin evinin çöktüğü sırada Grenouille, Orleans’a giden yoldaydı.

Onu en çok rahatlatan şey, insanlardan uzaklaşmak olmuştu.

Auvergne Dağları’nda, Clermont’dan beş günlük yol kadar güneyde, Plomb du Cantal adlı iki bin metre yüksekliğinde bir yanardağın doruk noktası
Sonraki günleri dağa yerleşmekle geçirdi

Böylece günler günleri, haftalar haftaları, aylar ayları kovaladı. Böylece tam yedi yıl sürdü bu.

Ben kokmuyor olamam, çünkü her şey kokar.

Plomb du Cantal’ı güney yönünde terk etti.

Marquis de la Taillade-Espinasse, Pierrefort’da, yedi yıl süreyle bir mağarada -yani bütünüyle kokuşma ortamı olan toprakla çevrili olarak- barınmış birinin bulunduğunu haber aldığında sevinçten şaşkına döndü, hemen Grenouille’un kendisine, laboratuvara getirilmesini buyurdu ve esaslı bir incelemeden geçirdi onu.

Konferansın sonunda Taillade-Espinasse onu yine paket edip evine, sarayının çatı katına postaladı.

Beş gün sürdü bu birleşik zehirden arıtma ve canlılık kazandırma kürü.

Siz bir hayvandınız, ben insana dönüştürdüm sizi.
Grenouille’u en çok şaşırtan, bu haliyle inanılmaz derecede normal görünmesi olmuştu. Marki haklıydı

Birdenbire anladı ki, onu normal bir insana dönüştüren güvercin çorbası değil, üfleme hokus pokusu da değil, sadece ve sadece üstündeki birkaç parça giysi, saçının kesimi, bir de o azıcık makyaj maskaralığı olmuştu.

Şimdi ne ölçüde yetenekli olduğunu biliyordu. Kendi dehası sayesinde, kısıtlı olanaklar içinde insanın kokusunu yaratmış, hem de öyle iyi tutturmuştu ki, bir çocuğu bile kandırabilmişti. Şimdi elinden daha neler gelebileceğini biliyordu. Bu kokuyu geliştirebileceğini biliyordu. Öyle bir koku yaratabilecekti ki, insani olmakla kalmayıp insanüstü bir şey olacaktı, bir melek kokusu, öyle dile destana sığmaz güzellikte, o kadar canlı bir koku ki, koklayan büyülenip onu, Grenouille’u, bu kokuyu taşıyanı bütün yüreğiyle sevmeden edemeyecekti (s. 165).

Kokulara egemen olan, insanın kalbine egemen olurdu.

Birkaç hafta daha kaldı Montpellier’de. Epey bir ün kazanmıştı, salonlara çağırıyorlar, mağarada geçirdiği hayat, markinin ellerinde iyileşmesi üzerine sorular soruyorlardı.

Mart başında eşyalarını toplayıp gizlice, (…) yola koyuldu.

Grenouille, Fransa’yı boydan boya geçerek yaptığı yolculuğun ilk aşamasını yedi yılda bitirebilmişti ya, ikincisi yedi gün bile sürmedi.

Büyük çanağın öbür ucunda, belki iki mil uzakta bir şehir, dağların eteğine yapışmış gibi duran bir şehir vardı.
Bu hem gösterişsiz hem kendine güvenir görünen şehir, birkaç on yıldan beri koku maddeleri, ıtriyat, sabun, yağ üretimi ve ticareti konusunda tartışılmaz bir yer kazanmış olan Grasse’tı.

Bahçenin kokuları, gökkuşağının yayları gibi renk renk, ama açık seçik, kesin çizgilerle birbirinden ayrılmış şeritler halinde üstüne dökülüyordu. Ama içlerinde bir tanesi vardı ki, en değerlisi, Grenouille için önemli olanı...
Bahçeden esip gelen koku, vaktiyle öldürdüğü kızın kokusuydu.
Bu kız daha çocuktu. Ama ne çocuk!
Grenouille’dan başka kimsenin farkına varmadığı bu çiçek şimdiden öyle tüyler ürpertircesine harika bir koku yayıyordu ki, bütün görkemiyle gelişince dünyanın dünya olalı koklamadığı bir parfüm olacaktı (s. 180).

Porte des Feneants’a yakın bir yerde, Rue de la Louve’da küçük bir parfüm atölyesi buldu Grenouille, hemen iş olup olmadığını sordu.
Ertesi gün Bayan Arnulfi’nin yanında işe başladı.

Zamanını atölyede geçiriyordu. Druot’ya karşı, bir kolonya reçetesi bulmak için çalıştığını öne sürüyordu.

Serin, küflü, kararmış kokusu hoşuna giden bir pirinç kapı tokmağını birkaç gün sığır yağına buladı Grenouille. Ne görelim, kazıyıp sınadığında, çok hafifçe de olsa düpedüz aynı o tokmak gibi kokuyordu yağ (s. 194).

Aynı yılın mayısında Grasse ile doğusundaki Opio kasabası arasında yarı yolda bir gül bahçesinde on beş yaşında bir kızın çıplak cesedi bulundu.
Kız gerçekten olağanüstü güzellikteydi.
Yasemin hasadı başlayalı çok olmamıştı ki, iki cinayet daha işlendi.
Çifte cinayetten birkaç gün sonra, aynı öncekilerin durumuna sokulmuş bir kız daha bulundu.
…yaz boyu bir genç kız cesedinin bulunmadığı tek hafta geçmedi. Hep de yeni kadın olmaya başlamış kızlardı, hep en güzellerinden, hep o siyah saçlı, ağdalı türden.

Antoine Richis
Laure adında bir kızı vardı.
Richis’nin sahip olduğu en değerli şey ise kızıydı. Tek çocuğuydu, tam on altısına basmıştı, koyu kızıl saçları, yeşil gözleri vardı. Yüzü öyle güzeldi ki, her yaştan kadın erkek konuklar görür görmez büyüsüne kapılır, gözlerini bir daha ayıramaz, kızın yüzünü gözleriyle, sanki dilleriyle dondurma yalıyormuş gibi yalarlardı; bu arada suratlarına, böyle yalama uğraşlarına özgü o budalaca kendini vermişlik ifadesi gelip otururdu (s. 210-211).

…uşağına giyecek, yiyecek hazırlamasını, çünkü gündoğumunda kızıyla birlikte Grenoble’a gitmeye karar verdiğini söyledi.

Antoine Richis’nin kızıyla şehirden çıkışı insanlar üzerinde derinliği garip bir etki yaptı.
Richis’nin Grenoble’a, yani kız katili canavarın bir süredir gezdiği şehre gittiği haberi yayılmıştı.

Richis’nin Grenoble’a falan gittiği yoktu. Kentten şatafatla çıkışı hileydi. Grasse’ın bir buçuk mil kuzeybatısında, Saint-Vallier köyü yakınlarında kafileyi durdurdu. Uşağın eline vekâletnameler, yol pusulaları verip katır kervanını yalnızca yanaşmalarla Grenoble’a götürmesini buyurdu.
Kendisi, Laure ve dadıyla Cabris’ye yöneldi, burada öğle molası verdi, sonra Tanneron Dağları’na dalıp güneye indi.
Saint-Honorat Manastırı’na yerleştirmeyi düşünüyordu kızını şimdilik.

Noterini çoktan oraya çağırmıştı, Baron de Bouyon ile çocukları Laure ve Alphonse’un evlendirilmesi sözleşmesini yapmak üzere.
Laure Richis’nin Baron de Bouyon’un oğluyla izdivacı, Grasselı kız katilinin yenilgisi demek olurdu. Ama daha gerçekleştirilmemişti plan.

…yirmi dört bakirenin haleleri hazır bekliyordu - Grenouille’un vücutları soğuk yağ çiçeklemesine yatırarak, saçlarla elbiseleri digestion, lavage, damıtmadan geçirerek elde ettiği, en değerlisinden esanslardı bunlar. Yirmi beşincisini, en nefis, en değerli olanını ise bugün gidip getirecekti.

Her zamanki gibi yalnızca saçlarıyla elbiselerini alıp götürecekti, çünkü bu kısımlar doğruca alkolde yıkanabiliyordu, bu ise atölyede daha rahat yapılabilirdi.

Aldığı ilk solukla fark etti bir şeylerin yolunda olmadığını. Havada bir yanlışlık vardı. Şehrin koku elbisesinde, binlerce iplikten örülü bir tülde altın iplik eksikti.

Öldü, diye düşündü, daha da korkuncu: Başka birisi benden önce davrandı. Benim çiçeğimi başka biri yolup kokusunu çaldı!

Tam o sırada Druot "Quatre Dauphins”den eve öğle yemeğine geliyordu, laf arasında bu sabah ikinci konsülün on iki katır ve kızıyla Grenoble’a gittiğini anlattı.
…sevgili koku Grenoble yolunun gittiği kuzeybatıdan değil daha çok Cabris yönünden geliyordu

Gökyüzü kapalıydı. Handa yanan ışık kalmamıştı.
Pencere kanadını itip açtı, odaya süzüldü
…yüzükoyun yatıyordu kız, yüzünü, kıvırdığı koluna dayayıp yastığa bastırmıştı, bu durumda başının arkası en uygun bir biçimde topuza hazır bekliyordu.
Vuruş boğuk, hışırtılı bir ses çıkarmıştı.

Şimdi önemli olan bu kokudan olabildiğince çok yakalamak, olabildiğince az kaçırmaktı.
Hızlı makas hareketleriyle geceliği kesip açtı, çıkardı, yağlı çarşafı alıp vücudun üzerine attı.
İyice dibinden kesti saçlarını, geceliğine sarıp küçük bir bohça yaptı. Sonunda bezin artan ucuyla saçsız kafayı örttü, üst üste gelen yerlerini, parmağıyla hafif hafif bastırarak vücuda yapıştırdı. Bütün paketi gözden geçirdi. En ufak bir aralık, en ufak bir delik, vücuda yapışmamış en ufak bir kat yeri kalmamıştı kızın kokusunun kaçabileceği.

Kuşlar ötmeye başladığında -yani ortalık ağarmadan epey önce- yerinden kalkıp işini tamamladı.
…Richis yedide uyandı. Aylardan beri ilk kez harika bir uyku uyumuştu
…kızının oda kapısına ilerlerken hâlâ ıslık çalıyordu.

Gözlerini açtığında Laure’un yatakta çıplak ve ölü ve saçları kazınmış ve göz alan bir beyazlıkta yattığını gördü.

Katil görülmüştü. Anlaşılan, cinayet gecesi Napoule hanının ahırında kalıp ertesi sabah iz bırakmadan kaybolmuş olan o garip tabakçı çırağıydı.
…hancının ekleyeceği bir şey daha vardı: Yanılmıyorsa gözüne, yabancının duruşunda, yürüyüşünde bir güçlük, bir aksaklık çarpmıştı, ayağından yaralı ya da topalmış gibi.
…iki süvari müfrezesi Marsilya’ya doğru katili aramaya başladı

Grenouille tutuklandı.
Atölye arandı, Fransisken manastırının arkasındaki zeytinlikte bulunan kulübe arandı. Bir köşede, saklı bile değildi, Laure Richis’nin kesilmiş geceliği, iç gömleği, kızıl saçları duruyordu. Zemin kazıldığında birbiri ardınca öbür yirmi dört kızın elbiseleri, saçları da ortaya çıktı. Kurbanların öldürüldüğü ağaç topuz, keten yol torbası bulundu.

Grenouille davası son derece hızlı yürüdü

…niçin işlediği sorulduğunda doyurucu bir yanıt veremiyordu. Hep, kızlara ihtiyacı olduğunu, onun için de öldürdüğünü tekrarlıyordu. Niçin ihtiyacı olduğu, hem "ihtiyacı olma”nın da ne anlama geldiği soruluyor - o ise susuyordu. Bunun üzerine işkenceye geçtiler, saatlerce ayaklarından astılar, yedi pint su pompaladılar içine, ayaklarını mengeneye koydular - en ufak bir şey elde edemediler.

15 Nisan 1766’da karar verildi ve sanığa hücresinde okundu: "Parfümcü kalfası Jean-Baptiste Grenouille,” deniyordu, "kırk sekiz saat içinde şehir kapısı önündeki meydana götürülecek, orada yüzü göğe bakmak üzere ahşap bir çarmıha bağlanarak kendisine canlı halde demir bir çubukla, kol, bacak, kalça ve omuz kemiklerini kıracak olan on iki darbe vurulacak, sonra çarmıha sıkıca bağlanarak çarmıhın dikilmesiyle ölümüne kadar orada teşhir edilecektir.”

Grenouille kararı kılını kıpırdatmadan dinledi. Mübaşir son isteğini sordu. "Hiçbir şey,” dedi Grenouille, bir eksiği olmadığını söyledi.

Kentliler olaya büyük bir bayrama hazırlanır gibi hazırlanıyordu.

İdam öğleden sonra saat beşe konmuştu. İlk seyir meraklıları daha sabahtan gelip yerlerini sağlama aldı.

Araba sehpayla tribün arasında durdu. Uşaklar yerlerinden atlayıp kapıyı açtı, katlanan merdiveni indirdi. Polis komiseri indi, arkasından bir karakol subayı ve sonunda Grenouille. Üzerinde mavi bir elbise, beyaz bir gömlek, beyaz ipek çoraplar, tokalı siyah ayakkabılar vardı. Kelepçeli değildi. Kolundan tutan yoktu. Özgür biri gibi indi arabadan.
Derken bir mucize oldu.

Olan şuydu: Cours’daki ve orayı çevreleyen yamaçlardaki on binlerce kişi bir an içinde, demin arabadan inen mavi elbiseli adamın kesinlikle katil olamayacağı inancını hissetti ta derinlerinden.

İdam yerinde dikilen adam, masumluğun ta kendisiydi.

Sevgililerinin çekiciliğine kapılmış küçük kızlar gibiydiler. Küçük katile karşı güçlü bir yakınlık, bir sevecenlik, delice bir çocuk aşkı, hatta Tanrı bilir ya, sevgi duygusu sarıvermişti içlerini.

Bir ağlayış gibi, önlenemeyen, uzun zaman bastırılmış, insanın karnından yükselip karşısında direnen, her şeyi ayrıştıran, eriten ve sürükleyip götüren bir ağlayış gibi bir şeydi.

Onu ilk gördüğünde içinde acıma, yakınlık hissedenler şimdi düpedüz arzuyla tutuşuyor, başta hayranlık, arzu duyan şimdi kendinden geçecek hallere geliyordu.
Sonuç olarak, zamanının en iğrenmeye değer canisinin idamı olarak hazırlanan olay, dünyanın milattan önceki ikinci yüzyıldan bu yana gördüğü en büyük Dionysos ayinine döndü.

Hava hazzın tatlı ter kokusuyla ağırlaşmış, on bin insan hayvanının çığlıkları, hırıltıları, iniltileriyle dolmuştu.
Grenouille yerinde dikiliyor, gülümsüyordu.

Ama dudaklarında dolaşan aslında gülümseme değil, çirkin, alaycı, duyduğu zaferi ve aşağılamayı olduğu gibi yansıtan bir sırıt­maydı. O, dünyanın en pis kokan yerinde kokusuz olarak doğmuş olan, çöpün, çamurun, kokuşmanın içinden gelen, sevgisiz büyümüş, sıcak bir insan ruhu olmadan sırf inatçılığından ve iğrentisinin verdiği güçle yaşayan, ufak, kamburu çıkmış, topallayan, çirkin, herkesin sırt çevirdiği, içi de dışı da mendebur Jean-Baptiste Grenouille kendini dünyaya sevdirmeyi başarmıştı (s. 248-249).

Her zaman özlediği şey, insanların kendisini sevmesi yani, ulaştığı anda dayanılmaz bir şey olup çıkmıştı, çünkü o kendisi sevmiyordu insanları, onlardan nefret ediyordu. Birdenbire doyumu hiçbir zaman sevgide değil, nefrette bulmuş olduğunu anladı, nefrette ve kendinden nefret edilmesinde.

Bir adam koşup geliyordu üstüne doğru.
Richis’ydi bu.
Beni öldürecek, diye düşündü Grenouille.
Kim olduğumu bilip öldürecek beni. Öldürmeli.
Ve kollarını açtı üstüne doğru saldıran meleği karşılamak için.
Ama birden boynuna sarılmamış mıydı Richis,
"Bağışla beni oğlum, sevgili oğlum, bağışla beni!”
Kendi içinde boğulmamak için orta yerinden yarılmak, patlamak istiyordu. Sonunda düşüp bilincini kaybetti.

Kendine geldiğinde, Laure Richis’nin yatağında yatıyordu.
Antoine Richis yatağın yanında bir tabureye oturmuş, bekliyordu. Grenouille’un elini avuçlamış, okşamaktaydı (s. 252).

Grenouille, evde de şehirde de bütün sesler kesilene kadar yattığı yerde kaldı. Kalktığında gün ağarıyordu bile. Giyinip yollandı, çıt çıkarmadan koridoru geçti, çıt çıkarmadan merdiveni inip salonu geçerek terasa çıktı.

Yukarıda, açık araziye çıkmadan önce, meydanın orada bir kez daha insan kokularıyla boğuşmak zorunda kaldı. Bütün meydan da, yamaçlar da, sefili çıkmış bir ordunun konak yerine dönmüştü. Geceki bayramın taşkınlıklarından yorgun düşmüş binlerce sarhoş karaltı ortalığa serilmiş yatıyordu, kimisi çıplaktı, kimisi yarı çıplak, yarı üstlerine yorgan gibi çektikleri elbiselerle örtülüydü.

Grenouille’u gören olmadı. Gören de tanımazdı. Çünkü kokmuyordu artık. Mucize bitmişti.
Meydanın sonuna geldiğinde Grenoble’a giden yola sapmadı, Cabris’ye gidene de sapmadı, tarlalara dalıp bir kerecik olsun arkasına bakmadan, batı yönünde oradan uzaklaştı.

Grasselılar korkunç bir akşamdan kalmalık içinde uyandılar. İçmemiş olanların bile başları kurşun gibi ağır, mideleri ve ruhları kusacak gibi fenalaşmış bir durumdaydı.

Birçoklarına bu karşılaşma o kadar korkunç, o kadar açıklanamaz, her zamanki ahlak anlayışlarına öyle bütünüyle aykırı geldi ki, daha karşılaşma anında belleklerinden sildiler, tabii sonradan da gerçekten bir daha anımsayamadılar.

Şehirde oturanlar o gün evlerinden bir daha ya hiç çıkmadı ya da ancak akşama doğru en acil işlerini görmeye çıktı. Birbirlerine şöyle bir selam verdiler karşılaştıklarında, konuştularsa en havadan sudan şeylerden söz ettiler. Geçen gün, geçen gece olanlar üzerine tek söz bile edilmedi.

…oybirliğiyle ve bir önceki günün olayları, hele Grenouille adı hiç mi hiç anılmadan, "meydandaki tribünün ve idam sehpasının kesinlikle kaldırılarak meydanın ve çevresindeki harap arazinin eski düzenli haline getirilmesi”ne karar verildi.

Grasse çevresinde yirmi beş genç kızı öldüren, kimliği şimdiye kadar bilinmeyen katil hakkında yeni bir dava açılması kararına katıldı. Polis komiserine soruşturmanın derhal başlaması için emir çıktı.
Daha ertesi gün bulundu katil. Eldeki çok bariz ipuçları nedeniyle, Rue de la Louve’da parfüm ustası olan ve kendisine ait kulübede bütün kurbanların saç ve elbiselerinin bulunmuş olduğu Dominique Druot tutuklandı. Başta her şeyi inkâr etmesine kanmadı yargıçlar. Sanık on dört saat işkenceden sonra her şeyi itiraf etmekle kalmayıp olabildiğince çabuk idamını diledi, isteği hemen ertesi gün yerine getirildi.

Çok geçmeden de bütün hayat normale döndü. İnsanlar çalışıp çabalıyor, rahat rahat uyuyor, işleriyle uğraşıyor ve kendilerini dürüst sayıyorlardı.

Grenouille geceleri yol alıyordu. Yolculuğunun başında olduğu gibi şehirlerden uzak duruyor, anayollara yanaşmıyor, gün doğunca uykuya yatıyor, akşamları uyanıp yola devam ediyordu.

Grasse’taki sahne için bir damlacık yetmişti. Geriye kalan, bütün dünyayı büyülemeye yeterdi.
Yalnız bir şeye yetmiyordu bu güç: Kendi kendisinin kokusunu almasını sağlayamıyordu.

Ne kadar iyi yapılmış olduğunu kimse bilmiyor. Ötekiler sadece etkisine köle oluyor, hatta kendilerini etkileyip büyüleyen şeyin parfüm olduğunu bilmiyorlar bile. Gerçek güzelliğini anlamış anlayacak tek kişi benim, çünkü ben yarattım onu. Aynı zamanda büyüleyemeyeceği tek kişi de benim. Parfümün kendisi için anlam taşımadığı tek kişiyim ben (s. 259).

Grenouille, revaklardan çıkıp da aralarına karıştığında önce varlığının hiç farkına varmadılar.
Ama mavi elbiseli küçük adam ansızın belirivermişti, yerden bitmiş gibi, elinde, tıpasını açtığı küçük bir şişecikle.
Ona ulaşmalı, diyordu istenç.
Çevresinde halka olmuşlardı, yirmi otuz kişi, daralttıkça daraltıyorlardı halkayı.
Meleğin üstüne atladılar, yere indirdiler onu.
Elbiselerini, saçlarını, derisini parça parça yolup aldılar üstünden, pençelerini, dişlerini etine geçirdiler, çakallar gibi üstüne saldırdılar.
Yarım saat sonra Jean-Baptiste Grenouille yeryüzünden, bir tek lifi bile kalmamacasına kaybolmuştu.
Yamyamlar yemekten sonra yine ateşin başında toplaştıklarında hiçbirinden tek söz çıkmadı.
Olağanüstü bir gurur duyuyorlardı. İlk kez sevgiyle bir şey yapmışlardı.
…
Das Parfum: Die Geschichte eines Mörders
Türkçeleştiren: Tevfik Turan
Can Yayınları
34. baskı, 2012

5 Ocak 2020 Pazar

Platonov - Muhteşem Vahşi Dünya


Andrey Platonov - Muhteşem Vahşi Dünya

Hayvanlar ve Bitkiler Arasında

(s. 9-35)
Tabiatın loşluğunda bir adam, elinde avcı tüfeği bodur bitkilerin ormanında yürümekteydi.
Bir lokomotifin ıslığı, ince ve uzak, süratin kasırgasıyla yırtılıp ormanda ve siste çınladı…

"Av ya ahmaklıktır ya yoksulluk, İvan Alekseyeviç!" derdi ona babası

Lobskaya Dağı'nda, yoksul yıldızlardan oluşan bir takımyıldız misali dört kulübecikten ibaret bir köy vardı.
Bu köyün evleri küçük, yoksul ve boyasızdı

Tüm aile evde toplanmış oturuyordu. Baba yaklaşık bir ay önce ödül olarak aldığı radyoyu ayarlamakla meşguldü.

"Hatunlar ezelden beri bolluğu sever," dedi İvan Alekseyeviç'in babası, "her şeyleri bol olacak: Sincabı da, çili de, sandıkta kumaşı da - sosyalist deniyor bunlara şimdi... "

Demiryolundaki görevine ilk başladığı sıralarda Fyodorov'un metal ve makineye yaklaşımı hayvan ve bitkilere yaklaşımı nasılsa öyleydi -dikkatli ve öngörülü, bir yandan da onları sırf anlamaya değil, kurnazlıkla onlara üstün gelmeye de çalışan bir tutum. Sonraları bu yaklaşımın az ve yetersiz olduğunu anladı. Metal ve mekanizmaya hayvan yahut bitkiye olduğundan çok daha hassas davranılmalıydı çünkü canlıyı kurnazlıkla yenmek sahiden mümkündü, teslim olurdu sana, yaralayabilirdin, yarası iyileşirdi. Makine ya da raysa kurnazlığa teslim olmuyordu, onları ancak temiz niyetlerle ele geçirebilirdin, yaralayamazdın, yaralan iyileşmezdi: Ölümüne çatlarlardı.
…

Yepifan Savakları

(s. 37-75)
Azak, Kefe ve Konstantinopolis' e gidecek tüccarlar gemilerini tamir ettirdi ve ayrılmaya hazırlanıyor

Voronej Nehri'nin ağzında iki hücreli eğreti bentli bir savak inşa ettim
Bu iş de on altı ayımı aldı. Akabinde başka bir iş geldi.
Nişanlım Anna'ya aşkımı ve hasretimi söyle,
Kardeşin ve dostun, Mühendis William Perry, 1708 senesi

1709 senesinin baharında, seyrüsefer mevsiminin başlamasıyla Bertrand Perry St. Petersburg 'a geldi.

Yirmi yaşındaki nişanlısı Mary Carborund şimdi bluzuna bir leylak dalı iliştirmiş, Newcastle'ın yeşil sokaklarında dolaşıyor olmalıydı.
…bir kadın kocasını beş ya da on yıl, görünmez bir hayale aşk besleyerek bekleyebilir miydi? Düşük ihtimal.

Çar, Don'la Oka arasında kesintisiz bir gemi yolunun oluşturulmasını, böylelikle de tüm Don bölgesinin Moskova ve Volga eyaletleriyle birleştirilmesini istiyordu.

…Thomas Reis' i hatırlar mısın, tatlı Bert'im? İşte o benim eşim oldu. Üzgünsün biliyorum ama Thomas'ın çok tatlı olduğunu itiraf et, üstelik bana sadıktır!
Mary Carborund-Reis

Perry aklını kaçırmış gibi üç kez peş peşe okudu mektubu.

Çardan korkan köylüler canla başla çabalıyordu.

Kader dört yandan saldırıyordu: Yurdunu, sonra Mary'yi kaybetmiş, şimdi de işler çıkmaza girmişti. Bu susuz engin vadilerden canlı çıkamayacağını, Newcastle'ı da Avrupa'yı da, pipolu babasını da, Mary'yi de son bir kez göremeyeceğini biliyordu.

Petro ulakla gizli bir paket gönderdi.
Şu saatten itibaren general değil sivil bir adamsın,

Perry'yi Kremlin'e getirip kuledeki hapishaneye teslim ettiler.
…

Muhteşem Vahşi Dünyada

(s. 77-91)
Aleksandr Vasilyeviç Maltsev, Tobuleyev deposunun en iyi lokomotif makinisti olarak bilinirdi.
Otuz yaşlarında olmasına rağmen birinci sınıf makinist ehliyetine sahipti

…o kısa süre sonra makinist sınavlarını vererek başka bir araçta çalışmaya başladı, bense Drabanov'un yerine Maltsev'in ekibine yardımcı olarak atandım

Maltsev'i hapse attılar.
…

"Yarın on otuzda trenim hareket ediyor. Sessiz oturacaksan seni lokomotife alırım."
Maltsev kabul etti.
Treni Tobuleyev'e kadar yardımım olmaksızın götürdü. İşten sonra Maltsev'le birlikte evine gittim, bütün akşam ve gece oturduk onunla.
…

Afrodit

(s. 93-110)
Afrodit'i hayatta mıydı?
Nazar Fomin / Yeryüzünde, Afrodit'inin hala nefes aldığını ya da göğsünün çoktan soğuduğunu ona gösterebilecek dolaylı bir işaret yahut müphem bir alamet bulunduğuna inanıyordu.

Afrodit savaşın başlarında Almanlardan doğuya kaçan halkın arasına karışarak kaybolmuştu.

Fomin  / kahveye kahvaltıya giderdi.
…kendisine hizmet eden kadının yüzüne bir kez olsun dikkatle bakmamıştı
Sonra / Natalya Vladimirovna'ya, gülümseyerek Afrodit adını takmıştı.
…yirmi yıl karıkoca hayatı yaşadı, onları sadece savaş ayırabildi

…tüm boş zamanlarında karısına uzun mektuplar yazıyor ve Buguruslan tahliyelerine bakan danışma bürosuna yolluyordu
Mutlu barış yıllarının üzerinden çok zaman geçmişti. Zaten devamlı süremezdi bu yıllar, çünkü mutluluğun da ayakta kalabilmesi için değişmesi gerekir.

Öncü birliklerimiz, Fomin'in savaştan önce oturduğu ve çalıştığı güney kentini kuşattı.
Fomin meyve bahçesinden geçerek bir vakitler Afrodit'in kahvesinin bulunduğu yere gitti.
Çocukken oturduğu varoşa gitti sonra Fomin. İnsansızlık ruhunu üşütüyordu; geç kalmış ölüm rüzgârı suskun konutların harabelerinde esmekteydi.
Ev yerinde yoktu ama bank kalmıştı; eskiden Fomin'in pencerelerinin altında dururdu; akşamları bu bankta -önceleri yalnız, sonradan Afrodit'le- otururdu…

Tek insan tüm varoluşun anlam ve amacını kavrayamazdı. Oysa insan kendisini doğuran halka -onun aracılığıyla da doğaya ve dünyaya, geçmiş zamana ve gelecek umuda- sokulduğunda, ruhu beslenmesi gereken gizli kaynağı keşfediyor, böylece davası için gereken tükenmez güce ve yaşamının gerekliliğine dair sağlam inanca kavuşuyordu.

Nazar Fomin önceleri ilçede yangına dayanıklı köy yapılan atölyesini yönetiyordu
Nazar onu kalbine bir görev değil de varoluşunun anlamı gibi buyur etti

İnsanların sadece umutlarla ve kaderlerinin değişeceğine dair beklentiyle yaşadıkları zamanlar olur; ancak geçmişe duyulan hasretin yaşayan nesli avuttuğu zamanlar vardır; bir de mutlu zamanlar vardır ki yeryüzünün tarihi gelişimi insan yüreklerindeki kıpırtıyla denk düşer.

…kısa sürede kasaba konseyinin başkan yardımcılığına seçildi

Kasabada bir elektrik istasyonu kurmayı, elektrik ağını oradan tüm nahiyeye, ilçeye adım adım genişletmeyi tasarlıyordu;
…böylece insan yoksulluk ve acıdan, kemiklerine kadar ezen ama yine de güvenilmez, refah yüzü göstermeyen emeğin ağırlığından kurtulduğunu hissedecekti...

Yetim bir köylü kızını anımsıyordu - Yevdokiya Remeyko
…ikinci sınıf marangoz olarak çoklarından daha gayretli ve istekli çalışmıştı.

Elektrik istasyonunun ömrü pek uzun olmamış, işletilmeye başlamasından yedi gün sonra yanmıştı.
İstasyonu yakan kişiye bakmaya gitti.

Nazar Fomin elektrik istasyonunu, hem de ateşte can verenin iki katı güçlüsünü eski yerinde yeniden kurdu. Bu işe hemen hemen iki sene harcandı. Bu süre zarfında Afrodit, Nazar Fomin'i terk etti; başkasını, Moskova'dan radyo merkezinin montajı için gelen bir mühendisi sevmiş ve ikinci bir evlilik için ona varmıştı.
Ne var ki ayrılmalarından sonra da Nazar Fomin'in gönlü Afrodit'ten geçmedi,

Fakat o zaman Fomin dertlerinin sebep olduğu kederi saklayamıyordu
Hayatı sürüp gidiyordu. Karısı, ikinci eşinin ihanetiyle gururu kırılan Afrodit bir karşılaşmalarında Nazar'a, keder içinde yaşadığını, onu özlediğini, sadece sevinmeyi dileyip görev, sorumluluk nedir bilmeyişinin hayatı yanlış anlamasından kaynaklandığım söyledi.
Ne var ki Afrodit'in yüzünü görünce duyduğu sevinç, ona doğru çarpan kalbin yakınlığı biçare kederini öldürmüştü ve iki küsur yıllık ayrılığın ardından Afrodit'in ona uzattığı eli öptü.

…dünya nasıl derinden değişirse değişsin, Afrodit'in ömrünün tamamıyla yok olmayan belli belirsiz izleri her yere sinmişti.
…zira dünyada iz bırakmadan yok olmak diye bir şey yoktu.
…

Yedinci Kişi

(s. 111-122)

Cepheden yanımıza bir adam geldi.

Ruhu -son nefese dek ölümü reddeden yaşama arzusu- bedeninin kurumuş köşelerinden dışarı uğramıştı
…adı Osip Yevseyeviç Gerşanoviç'ti, 1894 yılında Minsk şehrinde doğup büyümüş

…kötülüğe önce çaresizlikten, sonra inanç ve tatminkarlıkla sarılır oldu insan, dehşetten ölmemek için.
…beşer kendini ve başkalarını yakarak ısınıp yaşayabilme kabiliyetine kavuşturuldu.

Kendisinden yedinci kişi diye bahsediyordu; bir de, el bombasının emniyet pimini çekemediğini…

…eskiden akşam evine iş götürdüğünü, paraya ihtiyacı olduğunu çünkü tam beş çocuk yaptığını…
…artık doyurması gereken kimse kalmadığını, tüm çocuklarının, karısı ve nenesinin Borisovski Toplama Kampı yakınındaki kil mezarda yattığını (…) anlattı.

"Ve yine ölmeyeceğim. Öldüreceğim ama kendim ölmeyeceğim."
Faşist ölüme de kıyamıyor, cimri, yedimize bir ölüm vermişti

Kısa süre sonra yanımıza dört partizan geldi. Meğer Gerşanoviç'i N. adlı partizan tugayının savaşçısı olarak eskiden beri bilirlermiş, bize onun büyük bir bilge ve tugayındaki en becerikli partizan olduğunu söylediler

Borisov önlerinde beş yüz kişiyle birlikte kurşuna dizilmişti. "Kendisini ölüm bir kez olsun alamadı, oysa hayır demezdi,"

Kampın içinden beş tutsak
…nefeslerinin tutunacağı bir şey kalmamıştı içlerinde.

Gerşanoviç svitka'sının altında el bombasının pimini çekti ve bombayı yakın mesafeden dört düşmanın tam üzerine fırlattı.
Ne var ki kontrol kulübesindeki nöbetçi hayatta kalmıştı
Gerşanoviç 'in üzerine atıldılar ve silahsızlandırdılar onu.

…her altı kişiyi tek kurşunla öldürüyorlardı.

"Yedinci ölmüyor," dedi subay. "Kurşunun delme kuvveti daha altıncı kafada ciddi oranda azalmış oluyor…

"Yeni nesil modernize edilmiş alaybozanımızı deneyelim, siz yedinci olacaksınız ama deneme amaçlı sekizinciyi de dikeceğim arkanıza."

…şimdi aklım kurşuna dizilecek sekizincinin kim olduğu sorusu kurcalıyordu

Onbaşı, ikinci sıradaki Gerşanoviç de dahil olmak üzere sekiz kişi saydı,

Onbaşı tutukluları ense enseye dizmeye koyuldu.
"Ben yedinciyim!" diye anımsattı peşinen Gerşanoviç.

"Ölüm geliyor," diye geçirdi aklından Osip Gerşanoviç. "Ne olmuş geliyorsa? Burada fena yaşamıyordum, öbür dünyaya göçünce orada da var olmaya çalışırım… Öldürülen kalbim topraktayken ben ne diye canlı kalayım?”

Müşfik aklı, insanı çaresizlikten korumak için kendiliğinden bayılıvermişti. Gerşanoviç uyandığında alnını yokladı -pürüzsüz ve temizdi. "Kurşun aklımda," diye karar verdi.

…burası onları, sekiz kişiyi kurşuna dizdikleri mahzendi
Subay üzerine eğildi.
"Ölüsün artık!" diye belirtti subay ve şahsi küçük revolverinin namlusunu Gerşanoviç'in alnına dayadı.

"Ateş edin..." dedi. "Burada yaşamım varsa orada da çocuklarım var - her yerde mülküm vardır benim, her yer güzel bana... Burada biz insanlardık, insanlıktık, orada daha da yüce olacağız, insanları doğuran sonsuz tabiat olacağız..."
Kurşun gözüne girdi ve donakaldı Gerşanoviç

Epey zaman sonra cepheden yanımıza geçkin bir partizan geldi ve bize Gerşanoviç'in ölüm hikayesini anlattı.
…

Elektriğin Yurdu

(s. 123-139)
Kışlan meslek okulunun elektroteknik bölümünde okuyor, yazlarıysa Şehir Elektrik İstasyonu'ndaki makine dairesinde staj yapıyordum.
…

Lobskaya Dağı

(s. 141-149)
Eski günlerden birinde Karelyalı bir ırgat Onega Gölü 'nün kıyısından yürümekteydi.
Finlandiya'da inek yetiştiren ve sütten tereyağı yapan bir efendinin yanına işçi girmişti. Orada, zengin ve sıkıcı avluda, efendinin kızını sevmişti ama kız ana baba korkusundan ona ya da bir başkasına sevdalanmaktan çekiniyordu. Ailesinden korkusuna yalnız yaşıyordu bu kız, çirkin ama iyi.

Bir gün, avlu köşe bucak kuytuya kestiğinde, her zamanki gibi yakınlarında aşktan kıvranan Karelyalı ırgatı mahcubiyet ve dehşetle kucaklayıverdi. Kısa süre sonra efendiler, kendi de yanlarında ırgat hayatı süren kızlarının hamileliğini fark etti.

Doğan oğullarının, ninesinin yüzüne koyduğu yastığın altında boğularak öldüğünü söyledi.

Irgat da şimdi şube ya da herhangi bir şey olmayı seve seve kabul ederdi, yeter ki biraz aş versinler- ama kim onu işe alırdı ki?
Var olmaya ihtiyaç duyan ama yabancı insanlara nasıl ayak uyduracağını ve neyle yaranacağım bilemeyen yabancı ırgat çiti düzeltmeye, taşlan toparlamaya, kazıkları doğrultmaya ve çeşitli köhne artıkları yerden temizlemeye koyuldu.
...

Antisexus

(s. 151-164)
…reklam broşürünün metni

İnsanoğlunun savaşlar çağında bastırılan cinsel gücü, savaş sonrası dönemde zapt edilemez şekilde yükselmiştir. Bu durum kısmen de olsa fabrikalarımızda üretimin artmasına ve firmamızın finansal erincine hizmet etmiştir.

Evlilikte hakikatin yerini huzur alır. Her halükarda dünya üzerinde hiçbir filozof hangisinin daha iyi olduğunu kanıtlayamaz.

Gelecek medeniyetindir, kültürün değil: Geleceği ruhen ölü, fikren kötümser insan fethedecektir. Hakiki medeniyetin bayağı düzlüğünde evlilik akıl almaz bir şeydir, Faust tarzının ruhudur; orada aklın alabileceği tek şey, süblimleşip ruha dönüşemeyen ham organik güçlerin fazlalığından mekanik bir kurtuluştur.

Haçlı Seferlerinin geçişi gibi kadınlar da gelir geçer.
…

İki Kırıntı

(s.165-)
Bir zamanlar iki Kırıntı yaşardı. İkisi de küçük, ikisi de karaydı ama farklı babalardan dünyaya gelmişlerdi: biri Ekmekten, diğeri Baruttan. Bir sakalın içinde yaşarlardı, sakal avcının suratında bitmişti,
Öylece yan yana yaşayıp gidiyordu iki Kırıntı
"Gel hadi gücümüzü deneyelim," dedi Barut Kırıntısı.
"Eh," diye düşündü,
"ne edeceğim ben şimdi?" Bir serçe ilişti gözüne. Serçe oturduğu daldan Ekmek Kırıntısına bakıyor, onu gagalamak istiyor ama insandan korkuyordu.
Cesaret bulan serçe daldan kalktı ve avcının alnına kondu. Avcı serçeden uyandı, gözünü açtı, Ekmek Kırıntısını gözkapağından aldı, baktı ona, ağzına atıp çiğnedi: Boşa gitmesin nimet. Serçeyse ekmek zannettiği Barut Kırıntısını bir çırpıda yiyiverdi ve korkudan göğe uçtu.
O sırada Ekmek Kırıntısı insanın içine girdi, onun kanına dönüştü ve kendisi de insan oldu. Barut Kırıntısıysa serçenin içinde tutuştu; serçe ateşten pişerek yere düştü.
…
…
Türkçeleştiren: Günay Çetao Kızılırmak
Metis Yayınları, 2014

Platonov – Dönüş


Andrey Platonov – Dönüş

Kum Öğretmeni


(s. 9-17)
Astrahan ilinin kumlara gömülü, kuytu, küçük bir şehrinde yaşayan yirmi yaşındaki Mariya Narışkina
Mariya çılgın bir coşkuyla babasının coğrafya kitaplarını okuyordu evinde
Mariya da âşık olmuş, intiharı düşünmüştü
Orta Asya çölü sınırındaki Hoşutovo köyüne öğretmen olarak atandı
…suskun bir yoksulluk ve boyun eğmiş bir çaresizlik gördü.
Yılbaşına doğru yirmi öğrenciden ikisi öldü
Köylüler okula karşı kayıtsızdı, bulundukları durumda ona ihtiyaçları yoktu.
Mariya Nikiforovna, okulun yanında bir çam fidanlığı oluşturmayı, böylece çölle kararlı bir savaşa girişmeyi düşünüyordu.
…ne söğütlerden, ne çamlardan hiçbir şey kalmamıştı geriye - göçebelerin atları ve sürüleri her şeyi kemirmiş, ezmiş, kırmıştı. Su kaybolmuştu: Göçebeler geceleri hayvanlarını köyün kuyularına salmış ve suyu son damlasına kadar boşaltmışlardı.
Biz üç yıl çalıştık, sizse üç gün içinde telef ettirdiniz ekinlerimizi hayvanlarınıza...
…gençliğimi bu kum çölüne, vahşi göçebelerin arasına gömüp söğüt çalılarının içinde mi ölmem gerekecek?

İnek

(s. 18-29)
Bozkırda büyümüş gri Çerkessk ineği ahırda yalnız başına yaşıyordu.
Vasya ahırdan çıktı.
…vagonlar hiç ses çıkarmadan geçtiler Vasya'nın önünden.
"Danamız nerede?" diye sordu çocuk babasına.
Kesimcilere sattım onu
İnek artık hiçbir şey yemiyordu; sessizce ve seyrek nefes alıyordu, ağır, zorlu bir dert kavruluyordu içinde
İnek / sütü hepten tükenmişti, somurtkan ve anlayışsız olmuştu
Vasya defterine şöyle yazdı:
İnek acı çekmeye başladı, ama kısa süre sonra trenden öldü. Onu da yediler, çünkü sığır etiydi.

Potudan Nehri

(s. 30-62)
İç savaş sona ermiş, sayısız ayağın ezdiği toprak yolları yeniden ot bürümüştü.
Savaş çilesinden, hastalıklardan ve zafer saadetinden ruhları değişmişti: İlk kez yaşayacakmış gibiydiler, kendilerini, üç-dört yıl önceki hallerini güçlükle anımsıyorlardı,
Eski Kızıl Ordulu Nikita Firsov, Potudan nehri boyunca uzanan tepeden, adı sanı pek bilinmeyen bir ilçedeki evine doğru yürüyordu iki gündür.
Ortalık kararır kararmaz memleketini yeni başlayan, bulanık gecenin içinde gördü
Nikita sıraya yanaşıp babasının penceresini tıklattı
Onu görmüş, tanımıştı artık, ama seyrine doymak için bakmayı sürdürüyordu.

Nikita ona yaklaştı, dikkatle süzdü onu; Lyuba anılarında bile bir mücevherdi onun için
"Beni unuttunuz mu?" diye sordu Lyuba.
"Hayır, sizi unutmadım," diye yanıtladı Nikita.

…yaşamın anlamsızlığı, ayrıca açlık ve yoksulluk fazlasıyla paralamıştı yürekleri ve anlamak gerekiyordu, insanın varoluşu neyin nesiydi - ciddi bir şey miydi, yoksa bir şaka mı?
…ben yatacağım, yoksa çok karnım acıkıyor

O günden itibaren Lyuba'yı hemen hemen her gün ziyaret etmeye başladı

"Gripsin galiba, seni iyileştireceğim," dedi Lyuba. "Ama belki de tifodur! Önemli değil - korkacak bir şey yok!"

İnsanlar tek başlarına hastalık çektikleri ve kendilerini sevecek kimse bulunmadığı için ölürler, sense şimdi benimlesin...

Lyuba hastanedeki insanları iyileştiriyor, Nikita ise köylü mobilyası yapıyordu.

Nikita hayatın belki de baş edemeyeceği kadar büyük olduğunu, sırf kendi çırpınan kalbinde yoğunlaşmadığını anlıyordu - çok daha ilginç, güçlü ve kıymetliydi hayat, kendisi için ulaşılmaz olan başka bir insanda.

Her acı avutulamaz; bazı acılar vardır ki ancak yüreğin, uzun bir unutkanlık ya da gündelik kaygıların dalgınlığında tükenmesiyle biter.

Yaz ortası Nikita'yı köy tüketici birliğinin pazardaki bayiinden ecza malzemesi çaldığı şüphesiyle hapse attılar, fakat soruşturma lehinde sonuçlandı,

"Fena değilsin ya şimdi, benimle yaşamak zoruna gitmez, değil mi?" diye sordu.
"Hayır, fena değilim," diye yanıtladı Nikita. "Seninle mutlu olmaya alıştım artık.

Çöp Rüzgârı

(s. 63-82)

Dünyanın üzerinde sabah kızıllığı gezindi ve pırıl pırıl yeni bir gün, 16 Temmuz 1933 günü başladı.
Günlerden pazardı. Dairenin diğer odasından Zelda adındaki esmer karısı çıktı uyuyan adamın, Rus Asyasından bir Ortadoğulu. Ürkek bir özenle kocasının üstüne yorganını örttü ve uyandırdı onu:
Kalk Albert.
Var olduğunu ve yaşamaya devam etmesi gerektiğini hemen anımsayamadı,
Albert Lichtenberg, karısının bir hayvana dönüşmüş olduğunu gördü
Albert ona bağırdı, onu yanından kovdu.
Albert güneşe baktı ve uzaktaki bir insana gülümser gibi gülümsedi ona.
Katolik manastırının önündeki basamaklara Romalı bir din adamı çıktı
…insanın işeme organına benzer bir tanrı elçisi.
…gün, bir ayrıntı gibi titiz, devlet idamı gibi katı, meçhul birinin merhametini bekler gibi sabırsızlıkla sürmekteydi üzerinde.

Adolf Hitler anıtı

Albert Lichtenberg eski Katolik meydanının ortasında bitap halde dikiliyor, bu hayali krallıkta-şaşkınlık içinde etrafına bakınıyordu

Her tür düşünceye yabancı, bir ölü gibi umarsız, kamyonun radyatörüne yanaştı Lichtenberg.
Ağır asasını kaldırıp makinenin göğsüne. radyatöre vurdu, peteklerini ezesiye. Nasyonal şoför sessizce direksiyondan ayrıldı ve zayıf fizikçinin gövdesini sıkıp, kafasını aynı radyatöre eşit güçle vurdu.
Lichtenberg ayağa kalktı, asasıyla şoförün hayvansı gövdesini dürttü ve makineden uzaklaştı.
(Heykeli selamlayarak) İmparatorlar ölürdü, çünkü muhafız alaylarını besleyen insanlar er geç pes derdi. Sense ölmeyeceksin…

Vücudunun gücünü bütün aklıyla çarpan Lichtenberg bastonunu iki kere anıtın kafasına indirdi, metale zarar veremeyen baston parça parça oldu
Nasyonal-sosyalistler Lichtenberg'in gövdesini zapt ettiler, iki kulağını kopardılar, cinsel organını ezerek yok ettiler, kalan bedenini ise üzerinde yürüyerek çiğnediler.
Lichtenberg acısını soğukkanlılıkla kavrıyor ve kaybolan organları için üzülmüyordu, çünkü aynı zamanda ıstırabının da vasıtalarıydı onlar
…yekpare insan bedeninin vaktinin geçtiğini çoktandır kabullenmişti

Bedenine aldığı yaralardan ve pislikten- deri veremine benzer, yekpare, kara bir intan yayılmış, üzerinde ise gür tüyler bitmiş ve her şeyi örtmüştü. Koparılan kulaklarının yerinde de saçtan çalılar büyümüştü
Neden dilini koparmadıklarına hayret ediyordu, devletin bir ihmalkârlığı olmalıydı
Ben de düşünüyorum ve varım.
Hitler düşünmez, tutuklar sadece,

Uyurken bacağını kemiren bir sıçanı yakalamıştı
Lichtenberg varlığının yoksul kalıntısını koruma ihtiyacı hissetti
Küçük hayvanı tüylerine varana kadar yedi

(Mahkûm kampına götürüldü)
Kamp sahasında tek bir ağaç vardı. Lichtenberg köklerinin dibine küçük bir in kazdı ve kalan meçhul ömrünü geçirmek için oraya yerleşti.

Lichtenberg'i çalışmaya göndermiyorlardı, çünkü o ancak yerde sürünebiliyordu.
…
Hakim, Lichtenberg'e kurşuna dizileceğini bildirdi, zira beden ve akıl gelişimi Alman ırkçılık teorisi ve devlet kuramının öngördüğü seviyeye uymuyordu

Lichtenberg'in solundaki refakatçi subay, güçlü bir mekanizma için kazılmış bir çukurun kenarına denk gelmişti,
Lichtenberg ansızın itiverdi onu,
Subay aşağıda kayboldu,
Lichtenberg doğruldu ve Gedviga'nın bedeniyle aynı mezarın içinde ebedi huzura çekilmiş olması gereken yerden uzaklaştı
Sabah Lichtenberg tanımadığı bir işçi kasabasına vardı
Evin içinde kimse yoktu, tozlu bir yatağın içinde ölü bir erkek çocuğu yatıyordu.
Bu ölü ya da sürgün kentin en son evinin içinde ise bir kadın oturuyor.
Ucuz beşiği sonsuz bir enerjiyle sallayıp duruyor
Beşiğin içinde, küçük bir ikiz yastığın üzerinde iki ölü çocuğun kararmış kafaları, gözleri açık, yüzleri birbirine dönük şekilde duruyordu
Albert kadının yanına gitti ve şimdi et haşlayacağını, uyumamasını söyledi
Lichtenberg ateşi olabildiğince güçlendirdi mutfakta, eline bir pala aldı ve kılla kaplı kasıklarından daha sağlıklı olan sol ayağını kesmeye koyuldu.
İki saat sonra bütün çorba suyunu çekmiş, et kendi yağıyla kızarmış, ateş ise sönmüştü.
Polis ve yol arkadaşı evde, yüzünü eşit derecede ölü iki çocuğun yattığı beşiğe gömmüş ölü kadını buldular.
Mutfak ocağında besleyici ve henüz sıcak etle dolu tencereyi gören yorulmuş polis akşam yemeği yemek üzere oturdu.
Zelda yerde ne olduğunu bilmediği, gözleri yere dönük bırakılmış ölü bir hayvan gördü.
Zelda ve polis, insan yaşamının sonuna kadar tüketildiği boş kasabayı terk ettiler.
…

Dönüş

(s. 83-110)
Muhafız alayı yüzbaşısı Aleksey Alekseyeviç İvanov terhis edilmiş, ordudan ayrılıyordu.
Yakın arkadaş ve yoldaşları İvanov'la birlikte demiryolu istasyonuna geldiler
Tren rötar yaptı.
Ertesi gün arkadaşları İvanov'u tekrar yolcu ettiler
Sonra İvanov ikinci kez gara gitti; dünkü trenin halen gelmediğini öğrendi.
Kulübenin önündeki sırada astarı vatkalı iş ceketi ve kalın başörtüsü ile bir kadın oturmaktaydı.
Kadın yüzünü İvanov'a döndü, o zaman tanıdı onu İvanov. Bir genç kızdı bu, adı "Maşa - hamamcının kızı" idi,
İnsanın yüreğini avutup şenlendirebilecek tek şey başka bir insanın yüreğiydi.
İvanov ve Maşa ordunun dışında yetim kalmış gibi hissediyorlardı kendilerini

İvanov Maşa'ya yanaştı, onu yanağından yoldaşça öpmesine izin vermesini rica etti.
"Küçük bir öpücük... " dedi İvanov. "Tren iyice gecikti çünkü, sıkıldım beklemekten."
"Yalnızca tren geciktiği için mi?" diye sordu Maşa ve dikkatle baktı İvanov'un yüzüne.

Maşa İvanov'dan uzaklaştı.
"Şöyle bir öpeceğim Maşa, dikkatli olacağım... Amcanız olduğumu farz edin."
"Farz ettim bile... Babam olduğunuzu farz ettim, amcam değil...

Daha sonra İvanov, Maşa'nın saçlarının ormanda dökülmüş güz yaprakları gibi koktuğunu itiraf edecekti kendisine

Geceleyin tren geldi ve İvanov ile Maşa'yı onların oralara, memleketlerine götürmek üzere yola koyuldu. İki gün birlikte gittiler,
İvanov'un ilgisi şaşırtmış ve etkilemişti Maşa'yı.

İki gün sonra İvanov yoluna devam etti, memleketine doğru. Maşa yolcu etti onu garda. İvanov alışkanlıkla öptü onu ve hayalini ebediyen anımsayacağına söz verdi şefkatle.
Maşa gülümsedi ve yanıt olarak şöyle dedi:
"Ne diye ebediyen anımsayasınız beni? Buna gerek yok, hem zaten unutacaksınız... Ben sizden hiçbir şey istemiyorum ki, unutun gitsin beni."
Tren geldi ve vedalaştılar. İvanov gitti ve yalnız kalan Maşa'nın ağladığını görmedi, ne de olsa o kimseyi unutamazdı,

Lyubov Vasilyevna, İvanov'un karısı, üç gün üst üste, batıdan gelen bütün trenleri karşılamaya çıkmıştı.
Dördüncü gün Lyubov Vasilyevna, gündüz gelirse babalarını karşılasınlar diye gara çocukları Petka ile Nastya'yı gönderdi, gece trenini karşılamaya ise yine kendisi çıktı.
İvanov altıncı gün geldi. Oğlu Pyotr karşıladı onu
"Babam sen misin?" diye sordu Petruşka,
Niye böyle az eşyan var
İvanov karısına yaklaştı, sarıldı ona
İvanov evdeki tüm nesneleri sırayla inceledi
Evin yerleşik, öz kokusunu çekiyordu içine - ağaç çürüğünü, çocuklarının vücutlarının sıcaklığını, ocak kömürlüğünden gelen yanık dumanı.
Maşa, hamamcının kızı ne yapıyordu acaba şimdi, sivil hayata uyum sağlayabilmiş miydi? Yolu açık olsundu...
İvanov evde herkesten çok Petruşka'nın çabaladığını gördü.
"Nastka, maşrapanın içindeki patates kabuklarını boşalt, kaba ihtiyacım var...”
İvanov böyle bir oğlunun olduğunu bilmiyordu ve şimdi oturduğu yerden onun aklına şaşırmaktaydı.

"Nerede çalışıyorsun?" dedi İvanov, anlamamıştı.
"Tuğla fabrikasında, preste.

…bir şeyler İvanov'un dönüş sevincini bütün yüreğiyle hissetmesine engel oluyordu - herhalde ev yaşantısından fazlasıyla uzaklaşmıştı ve en yakınlarını, öz ailesini bile anlamakta güçlük çekiyordu.

İvanov, kendisi yokken ailesinin nasıl bir hayat sürdüğünü tam olarak bilmiyor ve Petruşka'nın kişiliğinin neden böyle olduğunu henüz açıkça anlayamıyordu.
Bir an önce işe girişmeli, yani para kazanmak ve çocukları doğru yetiştirmesinde karısına yardım etmek için çalışmaya başlamalıydı - o zaman her şey yavaş yavaş iyiye doğru giderdi ve Petruşka diğer çocuklarla birlikte koşturur, kitabını okurdu, elinde maşa, ocağın başında emirler yağdırmaktansa.

"Böreğine yağ süreyim ister misin?"
"İstemem, tok oldum ben... "
"Böylece ye madem... Neden ittin böreğini?"
"Sem yon amca gelir. Ona bıraktım. Börek sizin değil, kendim yemedim onu. Yastığımın altına koyacağım, yoksa soğur... "
"Kimmiş bu Semyon amca?" diye sordu İvanov karısına.
Lyubov Vasilyevna ne diyeceğini bilemiyordu, şöyle dedi:
"Bilmem ki kim... Çocukların yanına gelip gidiyor, karısıyla çocuklarını Almanlar öldürmüş, bizim çocuklara alıştı, oynamaya geliyor onlarla."
"Bu Semyon amcanın sizinle oynadığı oyuncaklar nerede?"
"Bunlar oyuncak-kitaplar," dedi Nastya babasına.

…iki yıldır ailesini ziyaret eden bu Sem yon Yevseyeviç kimin nesiydi ve kime geliyordu bu adam -Nastya'ya mı, yoksa alımlı karısına mı...

"Baba, sen de yarın mıntıka şurasına ve askerlik şubesine uğrasan fena olmaz, hemen kayda geçirilirsen daha çabuk alırız senin gıda kartlarını."
"Uğrarım," diye kabullendi baba boyun eğerek.

"Onun sevgisine ihtiyacımız yok," dedi baba. "Ben kendim severim çocuklarımı. .. Yabancıların çocuklarını sevmiş, bak sen!..”

"Kimin nesi bu senin Semyon? Yeter beni lakırdıya tuttuğun," dedi baba öfkeyle.
"İyi bir insan."
"Seviyor musun onu yoksa?"
"Alyoşa, ben senin çocuklarının annesiyim... "

"Ben seni seviyorum Alyoşa. Ben anneyim, kadın oluşum çok eskidendi, bir tek seninle, ne zamandı anımsamıyorum bile."

"Mesleği ne, nerede çalışıyor?"
"Fabrikamızda malzeme teminatında çalışıyor."
"Anlaşıldı. Dolandırıcı."

Gece gündüz demeden çalıştım ben, lokomotif ocaklarına konulması için ateşe dayanıklı tuğla yaptık. Yüzüm zayıfladı, çirkinleştim, herkese yabancıyım, dilenci gelip sadaka istemez benden. Ben de zorlandım, çocuklar evde yalnızdı. Bazen eve bir gelirdim ocak yanmıyor, yiyecek bir şey yok, içerisi karanlık, çocuklar mutsuz, ev işlerini öyle hemencecik öğrenmediler, Petruşka da küçüktü... O zamanlar Semyon Yevseyeviç gelip gitmeye başladı evimize. Gelip çocuklarla otururdu…

"Ya bu Semyon seviyor muydu seni?" diye sordu baba.
"Herhalde seviyordu. Şefkatle bakıyordu bana, görüyordum, benim neyim var ki güzellik mi kaldı? Acı bir hayatı olmuş Alyoşa, birini sevmesi gerekiyordu."
"Bir kere öpüverseydin onu, madem böyle bir durum gelişti aranızda," dedi baba kibar bir sesle.
"Yok daha neler! Ama kendisi iki kere öptü beni, ne kadar istemediysem de."
"Yanağımdan öptü sadece, dudağımdan değil."
"Bunun önemi yok - nerden öptüğünün."
"Hayır, önemi var Alyoşa... Ne anlarsın ki sen neler çektiğimizden?"

"İşte evdeyim," dedi. "Savaş bitti, sense yüreğimden yaraladın beni... Madem öyle, yaşa Senka ve Yevseyka'larınla! Beni rezil kepaze ettin, ama ben de insanım, oyuncak değil..."

Çocukları uyandır, çabuk uyandır! Uyandır dendi sana! Nasıl bir anneleri olduğunu anlatacağım onlara! Bilsinler!

“Her şeyi bal gibi de anlıyorum," diye yanıtladı Petruşka ocağın üzerinden. "Sen kendin anlamıyorsun. İşimiz gücümüz var. Yaşamamız gerek, sizse aptallar gibi kavga ediyorsunuz... "

(Petruşka) Gün iyice aydınlandığında uyandı ve çok uyudu da sabahtan beri evde hiçbir iş yapamadı diye korktu.
Bu sırada babaları garda oturmaktaydı.
Maşa'yı bıraktığı şehre gitmeye karar vermişti,

Sevgi dediğin de zaten yokluk ve kederden oluşurdu; insan hiçbir şeyin yokluğunu çekmese ve kederlenmese başka bir insanı sevmezdi ki hiç.

…iki çocuk
…geçidi geçen yolcu trenine baktılar
…o iki çocuk trenin en azından son vagonuna yetişebilmişler miydi acaba?
Bunların kendi çocukları olduğunu biliyordu artık,
Şimdi Petruşka ve Nastya trenin çok arkasından koşuyordu, rayların yanındaki kumlu yol boyunca; Petruşka yine küçük Nastya'nın elini tutuyor, ayakları koşmaya yetişemediğinde peşinden sürüklüyordu onu.
İvanov eşya torbasını vagondan toprağa fırlattı, sonra vagonun alt basamağına indi ve çocuklarının peşi sıra koştukları o kum yola indi trenden.
…

Fro

(s. 110-136)
Uzağa gitmişti, hem de uzun süreliğine, neredeyse dönmemecesine.
Gecenin arifesinde dünyadaki her şey fazlasıyla açık seçik, göz kamaştırıcı ve düşseldi -bu nedenle dünyanın kendisi hiç yokmuş gibi geliyordu insana.

"Frosya!" dedi baba, kocasını uzak yola uğurlayıp istasyondan dönen kızına.
…
Fyodor nerede peki,
Baba bir an bocaladı.
"Gelmeyecek," dedi ihtiyar. "Gitti o... "

Frosya içeri aldı onu, yere oturdu, karşısına; çocuğun ellerini kendininkilerin içine alıp seyre daldı müzisyeni: Bu insan olmalıydı Fyodor'un hakkında onca tatlı sözler söylediği o insanlık.
…

Yuşka

(s. 137-144)
Çok eskiden, evvel zaman içinde, sokağımızda görünümüne bakılırsa yaşlı bir adam oturuyordu.
Adı Yefim idi ama tüm insanlar Yuşka diyorlardı ona.
Yuşka demirhane sahibinin dairesinde, mutfakta yaşıyordu.
Yuşka ne çay içiyor, ne şeker alıyordu, su içiyor, aynı kıyafeti hiç değiştirmeden uzun yıllar giyiyordu…
Çocuklar Yuşka'nın canlı olduğu halde kendilerine kızmamasına şaşıyor ve tekrar sesleniyorlardı ihtiyara:
"Yuşka, sen gerçek misin değil misin?"

Yuşka hep sustuğu, kendilerini korkutmadığı ve kovalamadığı için canları sıkılıyor, zevk almıyorlardı oyundan. Ye ihtiyarı daha da kuvvetle itiyor, çevresinde bağrışıp duruyorlardı, kötülükle karşılık versin, eğlendirsin diye kendilerini.
Gel gör ki Yuşka onlara dokunmuyor, karşılık vermiyordu.
Evlerde anne babalar, derslerine çalışmayan, laflarını dinlemeyen çocuklarına şu sözlerle sitem ediyorlardı: "Sen de tıpkı Yuşka gibi olacaksın, bak gör!...

"Ölsen daha iyiydi Yuşka," diyordu kız. "Ne için yaşıyorsun ki?"
"Anam babam doğurdu beni, onların keyfi öyle istemiş," diye yanıtlıyordu. "Ölemem ben, hem babana demirhanede yardım ediyorum."

…hastalığı yüzünden Yuşka her yaz bir aylığına demircinin yanından ayrılıyordu.
Toprağa eğiliyor, nefesinden bozulmasınlar diye Üzerlerine solumamaya çalışarak çiçekleri öpüyor…

Yuşka kırk yaşındaydı, ama hastalık çoktan ezmiş, vaktinden önce yaşlandırmıştı onu, insanlara çökmüş gibi görünmesi ondandı.
…bir yıl boyunca kazanıp biriktirdiği hepi topu yüz rublesini ayrı bir torbaya koyuyor, o torbayı da koynuna, göğsüne asıyor ve kim bilir nereye, kim bilir kime gidiyordu.
Bir akşam hava karardıktan sonra her zamanki gibi demirhaneden eve yürüyordu.
Oradan geçen neşeli, Yuşka'yı da tanıyan biri takıldı ona…
Adam öfkesinin bütün gücüyle elini savurup Yuşka'yı göğsünden itti, beriki sırtüstü düştü.
Bir süre öylece yatan Yuşka sonunda yüzüstü döndü ve bir daha ne kıpırdadı ne de kalktı.
"Ölmüş," diye iç geçirdi marangoz.
Sonra gömüp unuttular Yuşka'yı. Ne var ki Yuşka'sız insanların hayatı daha da kötüleşmişti. Artık bütün kin ve alaylarını kendi aralarında tüketiyorlardı,

Havanın bozulduğu karanlık bir gün demirhaneye genç bir kız girdi ve demirciye Yefim Dmitriyeviç'i nerede bulabileceğini sordu.
"Yuşka," diye fısıldadı genç kız.

Yefim Dmitriyeviç küçükken Moskova'da bir ailenin yanına yerleştirdi beni, sonra yatılı okula verdi... Her yıl beni görmeye gelir ve bir yıl yetecek para getirirdi, yaşayayım ve okuyayım diye. Artık büyüdüm, üniversiteyi de yeni bitirdim, ama Yefim Dmitriyeviç bu yaz beni görmeye gelmedi.

Yuşka'nın hastalığını biliyordu, doktorluk öğrenimi görmüştü; buraya da onu yeryüzündeki herkesten çok seven. Kendisinin de yüreğinin bütün sıcaklığı ve ışığıyla sevdiği kişiyi tedavi etmeye gelmişti.
…

Üçüncü Oğul

(s. 145-150)
Bir taşra şehrinde ihtiyar bir kadın öldü.
Oğullar
İçlerinden ikisi denizci, biri Moskova'da artistti; kızı olan fizikçiydi, komünistti; en küçükleri tarım mühendisliğinde okuyordu; en büyükleri ise uçak fabrikası atölyesinin müdürüydü

"Nineme üzülüyorum," dedi torun. "Herkes yaşıyor, gülüyor, bir tek o öldü."

Üçüncü oğul aniden dikleşti, karanlıkta elini uzattı ve tabutun kenarına dokundu, ama tutunamadı, tabutu masanın üzerinde biraz sürükledi. kendisi ise yere düştü. Başı, yabancı bir baş gibi taban tahtalarına çarptı, ama oğul hiç ses çıkarmadı; kızı bağırdı sadece.
…

Nikita

(s. 152-160)
Annesi, sabah erkenden evden çıkıp tarlaya çalışmaya gidiyordu.
Kulübenin ve bütün avlunun tek sahibi beş yaşındaki Nikita'ydı.

Yalnız kalan Nikita bütün sessiz kulübeyi dolaştı
Artık bilmediği bir şeyler öğrenmek istiyordu.
Fıçının içinde birisi, küçük bir insan yaşıyor olmalıydı…

"Baban eve döndü, Nikituşka," dedi anne ve gözyaşlarını sildi önlüğüyle.
…
Türkçeleştiren: Günay Çetao Kızılırmak
Metis Yayınları, 2. Baskı, 2013

22 Aralık 2019 Pazar

Belgelerle Lozan


Sevtap Demirci - Belgelerle Lozan

Çeviren: Mehmet Moralı



Önsöz

…bu kitap (…) doktora tezimdir.



…emperyal devletlerin Türkiye için öngördüğü projenin sonuçsuz bırakıldığı (Lozan Barış Antlaşması)

…


Giriş

Ekim 1918 Mondros mütarekesi

Ağustos 1920 Sevr Antlaşması


(Hindistan Yolu dolayısıyla Curzon)

Savaşın sonu (…) İngiltere; Mezopotamya, doğu Akdeniz ve Hindistan’da yükümlülüklerini genişletmişti.

Bu coğrafi bölge içinde Türkiye (…) İngiltere için yaşamsal bir önem kazanmıştı (s. 14).


Türkiye’nin (…) Avrupa’yla normal ilişkilerin tesis edilmesinden kazanacağı çok şey (…) vardı.


Konferansla ilgili (akademik) çalışmalar (…) aynı fikirleri farklı biçimlerde tekrar eden çalışmalardır (s. 15).


(Önemli bazı kaynaklar, s. 16-17)

Busch; Mudros to Lausanne

Howard; The Partition of Turkey

Evans; United States Policy and the Partition of Turkey

Sonyel; Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika

Bilsel; Lozan

Dışişleri Bakanlığı; Türk Dış Politikasında 50 yıl; Lozan 1922-1923

Kürkçüoğlu; Türk-İngiliz İlişkileri



Konferansın Arka Planı

Şark Meselesi

Konunun özü, Osmanlı İmparatorluğunun toprak bütünlüğünü korumaktaki aczidir (s. 23).


Ocak 1919’da başlayan Paris Barış Konferansı Osmanlı topraklarının nihai kaderi üzerine (…) sert tartışmalara tanık olmuştu (s. 25).


12 Şubat 1920’de Londra’da

18 Nisan 1920’de San Remo’da (…) antlaşmanın neredeyse eksiksiz bir taslağı ortaya çıkmıştı (s. 26).


İngiltere’nin Ortadoğu politikası, Ocak 1919’dan başlayarak (…) Kedleston Markisi Curzon ve (Curzon’un öncülüğünü yaptığı) Hükümet Doğu Komitesi tarafından yürütüldü.

Curzon’un Ortadoğu politikasının anahtarı, Ortadoğu’daki İngiliz çıkarlarının yalnızca “yayılmacı bir güç ve panislam düşüncesinin merkezi olarak Türkiye’nin yok edilmesinin sağlanmasıyla gerçekleşebileceği yolundaki sarsılmaz inancıydı (s. 30).


(Mustafa Kemal’in Milli Mücadelenin lideri konumuna gelmesi)

Sevr’in imzalanması, Yunan askerinin İzmir’e ayak basması ve İstanbul’un işgali…



(Milli mücadelenin sürdürülebilmesi için) Ankara hükumeti (…) desteğe gereksinim duyduğunun tamamen bilincindeydi ve bu destek de muhtemelen Fransızlar ile İtalyanlardan gelecekti.

Hem kuzey Afrika sömürgelerinde Müslümanların huzursuzluk çıkarabileceği saplantısına kapılan hem de İngilizlerin Boğazları denetim altına almalarına ve genelde orta Asya’daki hakimiyetlerine kızan Fransızlar ve antlaşmadan elde ettiklerinden tatmin olmayan İtalyanlar Sevr Antlaşmasının değiştirilmesine hazırdılar (s. 36).



Mart 1921

Bolşeviklerle bir dostluk antlaşması imzalandı.



Rus ittifakı Ankara’nın dış politikadaki kilit taşıydı.

1919’daki Büyük Millet Meclisi’nin yaptığı destek çağrısı, halifeliği Hıristiyan dünyasının karşısına çıkarmakta başarılı olmuş gibi duruyor…



1 Mart 1921’de Afganistan’la imzalanan antlaşma, emperyalist güçlerin saldırılarına karşı bir ittifak kurma arzusunun açık bir göstergesiydi (s. 39).



Çanakkale Krizi (1922)

19 Eylül’de Fransızlar, ardından da İtalyan’lar, birliklerini Çanakkale’den ve Boğaz’ın Asya kıyısından çekerek, askerden arındırılmış bölgeyi geçecek Türk birliklerinin karşısında İngiliz kuvvetlerini yalnız bırakınca, Müttefiklerin birlik görüntüsü tümden kayboldu (s. 45-46).



Yunan ordusu varlığı, İngilizlerin (…) Çanakkale’de tutunmasını sağladı (s. 47).



Çanakkale’nin düşmesi durumunda İngiltere hem insanını ve saygınlığını kaybedecek hem de Çanakkale Boğazını kullanma olanağını yitirecekti (s. 49).



Lloyd George’un devrilmesiyle, Yunan taraftarlığı İngiliz politikasının bir unsuru olmaktan çıkmıştı ve bu politika artık Avrupa merkezli olmaktan çok Ortadoğu merkezli hale gelmişti (s. 56).



Konferansa Doğru

1920’lerde (…) iktisadi durum ciddi bir siyasi dönüşmüştü.

…küresel büyük güç statüsünün maliyeti…



Yakındoğu sorunu konusunda İngiltere’nin önünde iki seçenek vardı; Türklerle dost olmak ya da büyük sopayı sallamak (s. 64).



İngiltere’nin Türkiye ile barış yapmayı arzu etmesinin bir diğer nedeni, Müslüman faktörüdür.

Türkiye’nin halifeliği Hıristiyan dünyasına karşı savunduğuna inanan Hint Müslümanlarının Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye’ye hayranlık beslediği ve desteklediği biliniyordu (s. 66).



(27 Temmuz) 1922’deki bir memorandumda General Townsend İngiltere’nin karşısındaki Müslüman tehdide dikkat çekiyor ve bu büyük İslam silahını kullanarak İngiltere’ye saldırmaya kalkışmayan Mustafa Kemal’e karşı daha ılımlı bir yaklaşım öneriyordu (s. 67).



Dolayısıyla, İngiltere açısından bir sonuca varmanın tek yolu diplomasiydi.



Curzon, uyumlu bir politika belirlemek üzere bir ön toplantı önerdi.

Politikasının başarısı Fransızların desteğine çok fazla muhtaçtı.

Ana konuların hepsinde Fransız hükûmetinin ortak bir cephe oluşturmayı kabul etmemesi durumunda Curzon’un konferansa gelmeyeceğine kani olan Pioncare (…) memorandumu nihayet ilkesel olarak kabul etti.

18 Kasım’da (…) Fransızlar Boğazların askerden arındırılması, Suriye sınırları, batı Trakya ve antlaşma sonuçlandırılana kadar İstanbul’un işgali gibi konularda İngiltere’nin görüşünü kabul etmişti (s. 69).



19-20 Kasım

Curzon, Mussolini’nin (…) desteğinin (…) ne alacağına bağlı olduğuna inanmıştı.

İtalya, doğuda dünyaya savaştaki zaferinin ödülü olarak gösterecek hiçbir şeye sahip değildi. Curzon’a göre Mussolini konular hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu (…) Curzon’un edindiği izlenim, İtalyanların yurttaşlarına gösterecek bazı avantajlar elde etmeleri durumunda fazla güçlük çıkarmayacakları yönündeydi (s. 70-71).



Curzon, müttefiklerin birliği sürdüğü sürece İngiltere’nin avantajlı durumunu koruyabileceğine inanıyordu (s. 72).



(Konferans öncesinde müttefik mutabakatı)

Boğazlardan geçiş serbestliği tüm müttefikler tarafından kabul edilmişti.

Suriye, Irak ve Filistindeki manda bölgelerinde değişikliğe izin verilmeyecekti.

Tazminatlar; Türkiye’den tazminat talep edilecek ve Türkiye’nin Yunanistan’dan tazminat talebi reddedilecek (s. 72-73).



Osmanlı borçları, kapitülasyonlar ve imtiyazlar Fransızların daha çok ilgi duyduğu konular gibi görünüyordu.

İtalyanlar ise esas olarak on iki ada, kapitülasyonlar ve kabotaj konularına yoğunlaşıyorlardı.

Genelkurmay, güçlü bir Türkiye’nin ille de İngiltere için bir tehlike oluşturmayacağı görüşünü ifade ediyordu (19 Ekim 1922 müttefiklerin antlaşma tasarısı hakkında İngiliz Genelkurmayının memorandumu, s. 74-75).



Türkiye on yıl içinde dört büyük savaş yaşamıştı.

Askeri harekatlar çok pahalıya patlamıştı. İktisadi anlamda yeniden yapılanma ve gelişme şarttı.

Üstelik Türkiye (…) Osmanlı İmparatorluğunun borçlarından sorumlu tutuluyordu.

Curzon, iktisadi yardımı Türkiye’ye karşı tehdit olarak kullanmaktan kaçınmadı (s. 76).



İktisadi kalkınma gereksinimi, Türkiye’nin Lozan politikasının belirlenmesinde büyük bir rol oynayacaktı (s. 77).



Lozan konferansı, müttefiklerin yenilen düşmanla eşit koşullarda karşılaşması (…) bakımından savaş sonrası akdedilen antlaşmalar arasında eşsiz bir konumdadır (s. 80).



Türk heyetinin Lozan’daki amacı (…) nirengi noktaları (…) Mudanya ateşkesiydi.



Milli mücadelenin taleplerinin temsil eden (…) Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmek…

Mali ve iktisadi denetimin kaldırılması…



Lozan’ın seçimi Türkleri istihbarat açısından da dezavantajlı bir konuma getirdi (s. 84).



İngiliz istihbarat örgütü

Önemli anlarda gizli kaynaklardan elde ettiğimiz bilgi paha biçilmez değerdeydi ve bizi rakibin elini bilen bir briç oyuncusu konumuna sokuyordu (Rumbold) (s. 86).



1 Kasım

Saltanat kaldırıldı.



Çiçerin 3 Kasım’da Meclis’i kutladı.



İsmet Paşa anılarında erteleme konusunda bilgilendirilmediğinin altını çizse de Rumbold tam tersini söylemektedir (s. 89).



Müttefikler açısından olası bir mahcubiyeti engellemek üzere İsmet Paşa’yı bir haftalığına Fransa’ya davet etti. Bu hareket Curzon’u endişelendirdi (s. 90).



Konferans: Birinci Evre

Curzon (…) tüm önemli toprak ve askeri komisyonların yönetimini ele geçirdi ve bu sayede konferansın zamanlamasını denetleme olanağına kavuştu (s. 98).



Curzon (…) konferansın diğer komisyonlarının çalışmalarına başlayabilmesinin bu birinci komisyonun ilerleme kaydetmesine bağlı olduğunu ileri sürdü. Böylece (…) kendi politikasını diğer temsilcilere kabul ettirebilirdi.



Curzon, Türklerin itirazlarını, tam eşitlik taleplerini sağlamaya veya ulusal gururlarını okşamaya yönelik sıradan nitelikte diye tanımlıyordu (s. 99).



Müttefikler arası birlik İngiltere’nin Yakındoğu politikasının ana ilkesiydi.

Curzon’un bu uyumu sağlaması İngiltere’nin çıkarlarını korumak için yaşamsal öneme sahipti.

Müttefikler arasında böyle bir görüş birliği yoktu ama Curzon hiç olmazsa böyle bir birliğin var olduğu izlenimini uyandırmıştı (s. 100).



Curzon’un Türklerle mücadele ederken (…) İngiltere açısından ikincil önemdeki bazı konularda müttefiklerin taleplerinin ateşli bir savunucusu olarak ve Türklerin reddedeceği mantıksız önerilerde bulunarak stratejisini yürüttü.

…bunlar da Türk heyetini her zamankinden daha inatçı olmaya zorluyordu.

Curzon Türklerin uzlaşmaz tavrına dikkat çekiyor ve dünya kamuoyunun sempatisini kazanmaya çalışıyordu.

(Curzon) Musul konusunda bir kilitlenmenin kaçınılmaz olduğu görüldüğünde (…) sığınmak için azınlıklar ve insani sorunları kullandı (s. 102).



İstanbul’un işgali, müttefikler açısından Türk heyetini konferansın akışını hızlandırmaya zorlayan bir manivela olmuştu (s. 104).



Türk devleti de Yunanistan dışında müttefikler ile hiç savaş halinde olmamıştı ve barış antlaşması gerçek anlamda yalnızca Yunanistan açısından gerekliydi.

İsmet Paşa’nın en önemli avantajı müttefik birliğinin kırılganlığıydı (s. 105).



(İsmet Paşa) Rusya Musul konusunda Türkiye’yi destekliyor olmasına rağmen Boğazlar konusunda İngiliz tezini destekledi (s. 108).



(Trakya ve özellikle batı Trakya) Ankara’nın temel sorunu olarak görülmedi (Şimşir, 1990; No. 34, 26-27 Kasım 1922 – Rauf Bey’den İsmet Paşa’ya…)



İsmet Paşa (…) 27 Kasım’da, Musul sorunu gündeme gelmeden önce, Curzon’la özel olarak buluştu ve konuyu ayrıntılarıyla görüştü.

Curzon, Türklere petrolden pay verilirse Musul taleplerinden vazgeçebileceklerine inanıyordu (s. 113).



Türkiye, Musul’da desteklerini alma umuduyla Amerikalılara Chester İmtiyazı olarak bilinen petrol imtiyazını verdi (s. 114).



İktisadi ve mali komisyon

Ana konular Osmanlı borçları ve savaş tazminatlarıydı…



(5 Aralık) Rıza Nur

Boğazlar konusunda İngiliz tezini destekleme önerisinde bulunmakla kalmamış Türkiye’nin Musul’u alması koşuluyla İngiltere’nin istediği koşullarda bir barış antlaşması imzalamayı da önermişti (s. 120).



İsmet Paşa 1 Şubat’taki son oturumda Boğazlar sözleşmesinin nihai metni olarak benimsenecek olan taslağı kabul etti (s. 128).



4 Ocak 1923

Paris’teki Tazminat Konferansının başarısızlıkla sonuçlanması ve ardından Almanya’nın büyük madencilik ve sanayi bölgesi olan Ruhr’un 11 Ocak’ta Fransız birliklerince işgal edilmesi Curzon’un birleşik cephesini ciddi bir sarsıntıya uğrattı.

İngilizlerin yasadışı, son derece sakıncalı olarak gördüğü Fransız işgali müttefik cephesinde önyargılı bir etkiye yol açmış ve Curzon’u muazzam bir baskı altına sokmuştu.

Fransızlar Lozan’daki tavırlarını değiştirdiler ve derhal barış yapılması için bastırdılar (s. 130).



Musul konusu Curzon ile Bonar Law arasında da bir hayli tartışmaya yol açtı (s. 134).



Curzon’un taktikleri hakkında ABD’li gözlemci Grew’un yazdıkları:

Gerçekten akıllı bir adam, sanıyorum ki, onun konferansın en başından beri sürdürdüğü bu tehditkâr taktikleri benimsemezdi. Türklerin karakter yapısı hakkında pek bir şey bilmiyorum ama inanıyorum ki gerçekten akıllı ve uyumlu bir adam daha az alaycı ama daha saygılı yaklaşımlar benimserdi (s. 139).



Rauf Bey 27 Ocak’ta

Müttefiklerin antlaşma taslağının kabul edilemez maddelerden oluştuğuna kani oldu…

Mustafa Kemal antlaşmanın kabulü durumunda uğranacak kayıplar ile olası bir askeri bir harekatın kazançlarının çok dikkatli bir şekilde tartılması gerektiğini belirtti (s. 140). 



İngilizlerin hazırladığı taslağı İsmet Paşa’nın kabul etme imkanı yoktu…



General Harington 28 Ocak’ta, eğer Türkler antlaşmayı imzalamazsa İngiliz güçlerinin konumlarını koruyabileceklerini varsaymak hatadır diyordu (s. 146).



Ankara’nın aklından geçen, askeri bir çözüm değildi (s. 147).



4 Şubat’ta İsmet Paşa Curzon’un Musul konusundaki önerisini kabul etti ama adli ve iktisadi hükümleri reddetti.



Bompard ve Garroni, Curzon’un da desteğiyle İsmet Paşa’yı talepler ve tehditlerle öyle bir bombardımana tuttular ki İsmet Paşa soğukkanlılığını yitirdi ve onları tehdit etti; Ankara’ya gideceğim ve halkıma Curzon’un başkanlığındaki konferansın savaş istediğini söyleyeceğim (s. 148).

Bu noktada Türk heyeti odayı terk etti.



Konferansta Ara Dönem

Misak-ı Milli’den taviz verdiği için TBMM’nde sert eleştiriler varken basın daha ılımlıydı.

Basın, kabahati Fransız ve İtalyanlara yükleyip Türk-İngiliz yakınlaşması olarak gördükleri durumdan duydukları memnuniyeti ifade etti (s. 157).



Vakit gazetesi 6 Şubat

Roller aniden değişti ve Fransızlar ile İtalyanlar, mütarekeden beri sürdürdükleri dostluğa aldırmadan Türklere karşı tehditkâr ve tahakkümcü bir tavır takındılar. Karanlık günlerde İngiltere Türkiye’nin ölümcül düşmanı gibi görülüyordu; bugün iki ülke arasında tartışmalı bir konu yok. Yunanistan’la aramızdaysa sadece tamiratlar sorunu var. Dünyaya göre barışın önündeki engel Londra değil Paris.



Tevhid-i Efkar ve Akşam de Fransızların tavrını haince olarak niteliyordu (s. 158).



6 Mart’ta Mustafa Kemal:

“Heyetimiz, onlara yüklenen görevi tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiştir. Ulusumuzun ve meclisin vakarını korumuştur. Barış konusunun başarılı bir şekilde neticelenmesini istiyorsanız, heyetin işini sürdürebilmesi için onu moral olarak da desteklememiz gerekir (s. 168).



29 Mart 1923’te Hıyanet-i Vataniye kanununda değişiklik görüşülmeye başlandı.

Değişiklik 15 Nisan’da kabul edildi (s. 171).



Chester Projesi 9 Nisan 1923’te onaylandı.



Chester projesi müttefiklerin üçünün de rahatsız etti (s. 175).



Netice: İngiltere Musul bölgesinde askeri harekata başladı.

Askeri harekat vilayetteki Kürtleri etkisizleştirmeyi hedefliyordu. Gerekçesi de bir Kürt yanlısı blok oluşmasını engellemek, Türklerin bölgedeki faaliyetlerini etkisizleştirmek ve nihayet Türkleri vilayetten atıp İngiliz hakimiyetini Musul vilayetinin Sevr sınırlarına kadar uzatmaktı. Sonuç Lozan’da konferansın ikinci evresi başlamadan bir gün önce elde edildi.

Bu askeri harekatla İngiltere kendi yönetimi altındaki topraklarla ilgili kararların kendine ait olduğunu öne sürdüğü topraklar üzerinde artık hiçbir denetime sahip olmayan Ankara hükümeti yerine İngiltere’ye sorularak alınması gerektiğinin altını çizmiş oluyordu. Türkiye bu toprakların meşru sahibi olarak vilayette imtiyaz verme yetkisine sahipti ama İngiltere bunun illa da geçerli olmayabileceğini kanıtlayacak askeri güce sahipti.

Ankara Lozan antlaşmasının 3. (2) maddesi uyarınca oluşan statükoyu ihlal ettiği için İngiliz hükümetini protesto etti (s. 183).



İngiliz askeri harekatı bir savaşa neden olabilirdi ama Ankara sessiz kaldı (s. 184).



Lozan’ın ikinci toplantıları öncesi Curzon’un davetiyle müttefikler 21-28 Mart tarihleri arasında Londra’da toplandılar (s. 185).



Konferans: İkinci Evre

Rumbold 5 Mayıs’ta: İsmet’in barış konusundaki aşırı istekliliği, bence başarımızın en güçlü güvencesidir (s. 201).



İsmet Paşa’nın yetki isteyen iki telgrafına karşın antlaşmayı imzalama izni hükumetten değil Mustafa Kemal’den gelmişti.

İsmet Paşa: Hükümetten teşekkür beklemiyorum ama tarih çabalarımızı kaydedecektir (s. 230).



İngiltere antlaşmayı onaylayan son ülke oldu.

6 Ağustos 1924 / aynı gün Musul sorunu milletler cemiyetine havale edildi (s. 232).



Sonuç

…

Biyografiler

Adnan Adıvar

Bekir Sami Bey

…

…

Alfa Yayınları, 4. Baskı, 2017

14 Aralık 2019 Cumartesi

Amras - Watten


Thomas Bernhard - Amras Watten

Hastalığın özü hayatın özü kadar karanlıktır.
Novalis
 
Ebeveynimizin intiharından sonra (…) banliyömüz Amras'ın sembolü olan kulede kilitli kalmıştık.
…akıl hastanesine yollanmayıp (…) birçok insanın, benim de bildiğim o korkunç kaderini paylaşmak zorunda kalmayışımızı sadece dayımızın nüfuzuna borçluyuz.
Ebeveynimizden farklı olarak biz hala ölmemiştik...

Walter'in doğuştan, annesinden miras kalan, kemik şişliğinin ilerlettiği, onu zaman zaman yıldırım misali tüketen, son aylarda tamamen kesilen, şimdiyse kulede, başımıza gelen şeyin feci baskısıyla tekrar nüksedebilecek nöbetlerinden korkmuştuk ...

…öyle geliyordu ki sanki benim doğabilimim bizim için ebeveynimizle ölmüş, sanki ebeveynimizle beraber intihar etmişti ... sanki Walter'in müziği de o zamandan beridir ölüydü…

Ebeveynimizle, tam da onlar bizi asla şaşırtmadıkları, bizi hep kendi halimize bıraktıkları için, onların terbiyesi olmadan değil tabii, çok serbest ve bu yüzden de katı bir terbiyeyle, çok içten bir bağlantısı olan çocukluğumuz ... bu haftalarda hiç olmadığı kadar hatırımızdaydı ...

Halen sağ olduğumuza şaşırıyorduk ... halen var olduğumuza, yeniden var olmaya cesaret edebilmemize, ebeveynimizle beraber dünyadan göçüp gitmemiş olduğumuza ... halen dönüşümle meşgul olmayışımıza ... Ölmeye hazırdık ... tamamen ebeveynimizin hükmüne güvenmiş, babamıza kulak kesilmiştik ... Ölümümüz hakkında kendimizden emindik ... ölemedik

…kardeşim epilepsi koltuğuna, ben de, adeta ceza gibi, onun yanına, köpek pozisyonunda oturur oturmaz, kardeşim rahatlıyordu ...

Walter'e her yardım edişim beni zayıflatıyordu ...

Cambaz kadın
Bilimler beni bozmamış olsa, onun ortasında dünyamı durdurabilirdim. Daha söz konusu bile olmamışken onu teorilerim için kullanabilir, istismar edebilir, sonuca vardırabilirdim. Buna onun da benim de aklımız ermiyordu ...

Trajedi, hep sadece bir trajedi denemesi olmuş trajedinin trajedisi.

…beynimin harekete geçme yoksulluğundan kaçtığımı görüyordum ... sürekli ve daima o köylü suratının, yanaşmaların, zayıf ve genç suratın arkasında ... gezindiğim yerin arka planında ... ön planı … geziyor ve gezer gibi yapıyordum ... gezecek halim yoktu artık,

Walter'in 'Cümleleri'
Ölümün maddesi olan şey...

Bütün yaşam: ben ben olmak istemiyorum, Ben olmak istiyorum, ben olmak değil...

Benim talihsiz baharım ...

Bir erkek kardeş daimi bir oyunbozandır.
Ölüm tek kelimeyle canımı ısırıyor ve beni ayağa kaldırmıyor.

…kardeşimin cenazesi nihayetinde, Innsbruck kilise makamlarının istememesine rağmen yapıldı (s. 46).

…kimse ölümcül hastalığa yakalandığının farkına varmıyor ... yoksa hayat dayanılmaz olur

Penceremin önündeki ölü karganın uzun süreli manzarası.
Hızla geri savrulan bir dal korkutur seni ... senin için ölümcül olan o yerde günlerce sancı.
…

WATTEN
Bir Miras

Vasimin ölümünden sonra benimle amcaoğlum arasında yarı yarıya paylaştırılan Oelling arazisinin satışından (…) büyükçe bir meblağ geçti elime,

(paranın bir buçuk milyonunu yeni tahliye olmuş ceza mahkûmlarının umutsuz durumlarını inceleyen bir doktora bağışladı)

Korkutucu bir tekdüzelikle son yirmi yıl şu yolu yürüdüm: baraka, çürük çam, çakıllık, çürük çam, baraka.
Her gün çakıllığa, çarşambaları watten oynamaya.

Kalabalık kendini ona yüzde yüz teslim etmiş bir insanı yabancı bir cisimmiş gibi acımadan dışarı atar. Kalabalığı işitince kalabalığa ait olmuyorum, kendimi işitince, kendime ait oluyorum. Kalabalık beni dışarı attığından, benim için hala cazipken kendi içimde bir ölüm aramaktan başka şansım yok.

Söylenen her şey yalan, hakikat bu, saygıdeğer beyefendi, bu lakırdı müebbet zindanımızdır. Zaman zaman kendime ciddiyetle diyorum ki, her şey yalnızlıkla, yalnızlaşmayla, kendimle bir aldatmaca sadece. Hakikatten yalana, yalandan da hakikate varıyorum, kendimden alçalmaya varmam gibi. Amacın, diyorum kamyoncuya, ne olduğunu sormaktan çoktan vazgeçtim, çünkü baştan beridir biliyordum ki bu sorgular ancak çaresizliğe, belli şartlarda da alçaltıcı bir daimi çılgınlığa çıkar. Daima sormak daimi çılgınlık demektir (s. 75).

Sanayi her şeyi göz için ve kitlelerin kötü zevki için yapıyor, anlıyor musunuz! Hem, görüyor musunuz, ayakkabılarımdaki tokalar da, iki üç defa açıp kapadıktan sonra koptu, bu yüzden yeni toka yaptırdım (s. 81).

İnsan sanır ki filozof, nesnesinin yani felsefenin üstesinden gelebilir, oysa onun, nesnesinden hiç haberi yoktur. Ama aslında hiçbirimiz nesneler hakkında bir şey bilmeyiz. Tabiat bir kimseden önce davranınca (…) tabiat birini bitirince, bitirmek zorunda olunca, göz açıp kapayana dek canlı birini ölü birine dönüştürünce, ki bu bir şey ifade etmez, (…) Sana her şeyi açıklayıp ömrün boyunca içini rahatlatabilir, ama son tahlilde hiçbiri bana bir şey açıklayamadı, en ufak şeyi bile açıklayamadı, hiçbiri içimi rahatlatmadı, en gülünç meselede bile rahatlatamadı, aksine, diyorum, gerçekten de zamanla gittikçe büyüyen bir huzursuzluğa kapıldım. Tabiatıyla artık kimseye hiçbir şey sormuyorum (s. 85).
…
Türkçeleştiren: M. Sami Türk
Yapı Kredi Yayınları, 2013