3 Temmuz 2019 Çarşamba

Suphi Nuri İleri, Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri ve Gazeteciliği


Suphi Nuri İleri, Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri ve Gazeteciliği - Doktora tezi
Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007

1887–1945 yılları arasında yaşayan Suphi Nuri İleri, önemli olayların ve bazı tarihi dönüm noktalarının olduğu bir zamanda yaşamıştır.

1887 yılında Gelibolu'da doğan Suphi Nuri’nin babası, Meclis-i Ayan üyesi Mustafa Nuri Efendidir.
Suphi Nuri’nin annesi Nefise Hanım ise, Cezayir Valisi, Mesnevi-i Şerif Sarihi, Güney Arnavutluğun tanınmış ailelerinden Dino Ailesine mensup, Abidin Paşanın kızıdır.
Suphi Nuri’nin büyük kardeşi Türk çağdaşlaşmasında, inkılâpçı fikirleriyle ön plana çıkan ve önemli rol oynayan Celâl Nuri (İleri/1882–1938), küçük kardeşi ise karikatürleri ile döneminin problemlerini gazete sütunlarına aktaran ressam ve İstanbul Radyosu’nun kurucusu Sedat Nuri İleri’dir.
Suphi Nuri’nin eşi Leyla Hanım ise dayısı Rasih Bey ile Saffet Gazi Turhan Hanım’ın kızıdır. Leyla Hanım’ın kardeşleri Ali Ekrem, Ali, Arif, Abidin ve Ahmet Dino’dur. Bu kardeşler Türkiye’nin meşhur ressamlarındandır.

Suphi Nuri, ilköğrenimini Saint Benoit Koleji ve ortaöğrenimini Galatasaray İdadi’sinde (Mekteb-i Sultani) tamamlamıştır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde başladığı hukuk öğrenimini, Paris'e giderek Paris Siyasi Bilimler Akademisi’nde devam ettirmiş ve Paris Hukuk Fakültesi’nden doktora payesi alarak tamamlamıştır.

Suphi Nuri İleri, Birinci Dünya Savaşında cephenin havasını teneffüs etmiş, devrinin önde gelen ne kadar şair, yazar, devlet adamı varsa birçoğunu yakından tanıma fırsatı bulmuş önemli bir kişidir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İstanbul'a dönen Suphi Nuri, yazarlık hayatına başlamıştır.
Anadolu’yu silahlandırmak için birkaç arkadaşıyla birlikte İtalya’ya gitmiş, oradan yüklüce miktar silah alarak İzmir’e getirmeye muvaffak olmuşlardı.
Suphi Nuri, İsviçre’ye gitmiş ve Ekim 1920’ye kadar Mustafa Kemal adına gayr-i resmi temaslarda bulunmuştur.

Gazeteci sıfatıyla Lozan konferansının ikinci devresine katılmış, konferans müddetince gazetesine günlük makaleler göndererek oradaki gelişmeleri aktarmıştır (s. 26).

Şeyh Sait İsyanı’nı dolaylı olarak teşvik ettikleri gerekçesiyle Elazığ İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmıştır.

Siyasi bir yazısı dolayısıyla 1945 yılında Hasan Ali Yücel tarafından öğretmenlik görevinden alınmış, gazetelere yazılar yazarak hayatını devam ettirmeye çalışmıştır.
6 Aralık 1945’te vefat etmiştir.

Mudanya Ateşkes Antlaşması büyük bir başarıydı. Ayrıca “İngiliz bayrağının asıldığı yer bir daha başkasının olamazmış” sözü çürütülmüş, Mudanya Mütarekesi ile Türk ordusu silah kullanmadan boğazlardan geçerek Edirne ve Trakya’ya ulaşmıştı. Türk Halkı’nın bunca zaferler arasında bu savaşsız zaferi de unutmaması gerekiyordu (Suphi Nuri, Sevres ve Lausanne (Sevr ve Lozan), Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi Yayınları, İstanbul 1934, s. 41.).

Suphi Nuri’ye göre İngiltere başbakanı olan L’loyd George, Mudanya Mütarekesinden sonra bir konuşma yaparak İngiltere’nin Türklerle ilgili üç gayesinden birincisinin boğazların serbestisi olduğunu, ikincisinin harbin Avrupa’ya yayılmaması ve üçüncüsünün ise felaketlerin İstanbul ve Yunanistan’a sıçramaması olduğunu söylemişti (Suphi Nuri, “L’loyd George’un Nutku”, İleri, No. 1689, 18 T.evvel 1338/18 Ekim 1922, s. 1.).

Lozan’da 22 Kasım 1922’de İsmet Paşa’nın Batı Trakya’da halkoyuna başvurulması isteği büyük tepkilere neden olmuş, özellikle Balkan ülkeleri Türklerin tekrar Meriç’in batısına geçecekleri korkusuna kapılmışlardır.  Özellikle Sırbistan ve Romanya, Batı Trakya hakkında Türkiye’ye muhalefet etmekteydiler. Bu muhalefetin en önemli nedeni de Türklerin Avrupa’da yeniden yerleşmesine mani olmak istemeleriydi. Bunun yanında Lozan’da konferans devam ederken İstanbul’da bazı yabancıların yalan haberlerle kamuoyunu germeye çalışarak sözde, Lozan konferansının iyi bir şekilde sonuçlanmayacağını ve bütün Avrupa’nın birleşerek Türklere savaş açacağı haberlerini yayıyorlardı (s. 127).

Lozan’da Sovyetlerin tek dostu Türkiye idi. Boğazlar meselesinde Türk ve Rus heyeti ortak bir görüşle, boğazların ve Karadeniz’in yalnız ticaret gemilerine açık olmasını ve herhangi bir milletin harp gemilerine kapalı bulundurulmasını teklif etmişlerdi (s. 129-130).

Suphi Nuri, Lord Curzon’un: “Hak, hürriyet, istiklâl, müsavat kelimelerinden bir şey anlıyamıyorum. Türk milleti, Türk hududları, Türk istiklâli, Türk ve İslâm müdafaası ne demek? Biz buraya bunun için gelmedik. Bizim maksadımız Boğazlardan serbestçe geçmek, Musul petrollerini işletmek, gümrüklerimizden tebaamıza ziyan getirmemek, tebaamıza Türklerden fazla hukuk temin etmek, ekalliyetleri (azınlıkları), Hristiyanları müdafaa eylemek. İşte bu kadar” dediğini belirtmektedir (Suphi Nuri, “Curzon, İsmet Paşa”, İleri, No. 1749 16 K.evvel 1338/16, Aralık 1922, s. 1.).

…İngiltere’nin siyasetinde hak, hukuk, barış gibi mefhumlar yoktu ve tamamen çıkar üzerine kuruluydu. Suphi Nuri, Lozan’da görüşmelerin çıkmaza girmesini Avrupa devletlerinin entrikalarına bağlamakta: “Biz hürriyet ve istiklâl istiyoruz, onlar ise esir muamelesi yapmak istiyorlar ve eğer Lozan’da sulh olmaz ise bunun bi’lcümle maddi ve manevi mesuliyyetini Avrupa’ya atfedeceğiz” diyordu (Suphi Nuri, “Lozan-Ankara”, İleri, No. 1751 19 K. evvel/19 Aralık 1922, s. 1.).

Suphi Nuri: “Eğer, Türkler Lozan’dan hak ve adalet taleb edeceklerine süngüleriyle bu gayeleri elde edeydiler hiç kimse sesini çıkaramaz ve herkes emr-i vakiyi alkışlardı” demiştir. Yine: “Bu dünyada meğerse yalnız silah kuvvetine ehemmiyet veriliyormuş. İsmet Paşa ordusunun başında iken Avrupa için sözü mesmu bir kumandan idi. Bugün aynı İsmet Paşa, bir vakit için kumandanlığını bırakarak, hakkın lisanıyla mütekellim olmaya başladı. Fakat bu hak sözünü kimse anlamıyor, diplomat ve murahhas İsmet Paşa, ordu kumandanı İsmet Paşa kadar ehemmiyetle telakki edilmiyor” diye serzenişte bulunmuştur (Suphi Nuri, “Ne Ziyan Ederdi”, İleri, No. 1761, 29 K.evvel 1338/29 Aralık 1922, s. 1.).

Osmanlı Devleti, tahvil çıkarmak suretiyle en fazla Fransa’dan borç almıştı. Lozan Konferansında Fransa ile Türkiye arasında bu kuponlar meselesi çok tartışılmıştır (s. 144).

Boğazların tahliyesi konusunda müttefikler problem çıkarmaya çalışıyorlardı. Müttefikler, Boğazlar konusunun antlaşma metnine, kendi parlamentolarının onayından sonra dâhil edilmesini istiyorlardı. İsmet Paşa bu teklifi kabul etmemiş ve bu sebeple konferans biraz daha uzamıştı (s. 147).

“İsmet Paşa’nın zaferine bayıldım. Hakkından ve kuvvetinden emin olan on milyonluk bir millet Lozan’da aylarca müttefikler ile mücadele etti ve nihayet muzaffer oldu. Bu hakikati görmüyor musunuz? Bravo Türklere” / Suphi Nuri, “Lozan’da Faizler İtilafı Akd Edildikten Sonra”, İleri, No. 1956, 15 Temmuz 1339/1923, s. 2.

Lozan’da millî gayeye ulaşılmıştı. Türkiye’nin Lozan’da elde ettiklerini, yalnız kuru bir istiklâl olduğunu söyleyen Suphi Nuri: “Terakki ve inkişafsız istiklâlden fayda gelmez” diyerek medeniyetin yalnız siyasetten ibaret olmadığını, bunun için ekonomik yönden kalkınmanın da şart olduğunu söylemekteydi (Suphi Nuri, “Mali Siyasetimiz”, İleri, No. 2185, 17 Mart 1340/1924, s. 1.).

Suphi Nuri, Paris Hukuk Fakültesinde doktorasını yapmış ve Fransız terbiyesi almış, Fransız taraftarı bir gazetecidir. Lozan Konferansı’ndan gönderdiği makalelerde, genellikle Fransa lehinde görüşler belirtmiştir (s. 341-342).
…


Refi' Cevad Ulunay'ın Süreli Yayınlardaki Yazıları

Refi' Cevad Ulunay'ın Süreli Yayınlardaki Yazıları - YLT
Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010

Refi’ Cevad Ulunay 1890 yılında babasının memurluk yaptığı Şam’da doğmuştur. Aslen Konyalı bir aileye mensuptur.
Tanin gazetesinde çalışırken Hüseyin Cahit Yalçın’ın büyük desteğini görmüş, gazeteciliği ondan öğrenmiştir. Bir süre Şehrâh gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yaptıktan sonra 1912’de Alemdâr gazetesini çıkarmıştır.
Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na girmiştir. 1913 Bab-ı Ali Baskını’nda gazetesi kapanmış, 1914 Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi üzerine Anadolu’ya sürgüne gönderilmiştir.
1918 yılında I. Dünya Savaşı sona erince Ulunay, tekrar İstanbul’a dönmüş ve Alemdâr gazetesini çıkarmaya başlamıştır. Bu gazetede Milli Mücadele karşıtı yazılar yazdığı gibi İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin faaliyetlerine de katılmıştır.
Cumhuriyet’ten sonra “Yüzellilikler” listesine alınarak yurtdışına çıkarıldı.
1938’de Yeni Sabah gazetesinde yazılar yazmaya başlamıştır. 1953’ten sonra Milliyet gazetesine geçen yazar ölene kadar bu gazetede yazılar yazmıştır. Yaklaşık 15 yıl yurtdışında çile dolduran yazar yurda döndüğünde muhalif kimliğini bir kenara bırakmıştır. Kartal’da bir çiftlik kurmuş, gazetecilik dışında kalan zamanını burada geçirmiştir.
Mevlana soyundan gelen Refi’ Cevad Ulunay, “Bahâriye şeyhi şâir, bestekâr, ve neyzen Hüseyin Fahreddin Dede’ye intisap etmiş bir Mevlevi’dir.
4 Kasım 1968’de vefat etti.



“Sempatiye Teşekkür Fakat…”, Yeni Sabah, 15 Ocak 1946
Özet: Chicago Radyosu’nda Hugh Dauglas adlı bir kişi boğazlar meselesi hakkında Türkiye’ye sempati duyduğunu belirtmiştir. Yazar Amerika’nın daha önce de Polonya’ya sempati duyduğunu açıkladığını, bunun üzerine Polonya’nın başına gelmeyenin kalmadığını hatırlatır. Aynı durumun Türkiye için de yapılmak istendiğini belirten yazar Türkiye’nin Polonya’ya benzemediği belirtir (s. 164-165).
…

Osman Ağa ve Giresun Alayının Milli Mücadeledeki Yeri (1919-1923)


Osman Ağa ve Giresun Alayının Milli Mücadeledeki Yeri (1919-1923) - YLT
Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, 1996

Mondros Müterakesi imzalanıp Boğazlar ve Karadeniz İtilaf Devletlerine açılınca itilaf güçleri büyük bir yoğunlukla buralara girdiler ve önemli gördükleri bazı yerleri işgal ettiler. Bu arada Pontusçular, Trabzon, Amasya, Samsun, Sinop ve Giresun bölgelerinde ayaklanma çalışmalarına hız verdiler (s. 12).

(Mondros’tan sonra) Yunan ilerlemesi sırasında Karadeniz'de Yunan ablukası çok şiddetli bir şekilde devam etti.

Rumlar, İnebolu'dan tutunuzda, Batum’a kadar uzanan Karadeniz kıyılarında, Trabzon merkez olmak üzere, bir Rum-Pontus devleti kurmak istiyorlardı.
Rum çeteleri Türk unsurlara karşı her türlü mezalimde bulunurlarken Rum ileri gelenleri bu olayları desteklemiş ve hatta alkış bile tutmuşlardır.

1917 Aralığında yapılan Erzincan Mütarekesi ile Sovyet Hükümeti, Doğu Anadolu ve Karadeniz mıntıkasındaki birlikleri geri çekmeyi kabul etmişlerdi. Bu olaylardan sonra Doğu Anadolu'da Ermenilerin Türklere karşı giriştiği mezalim başladı.

1918 Şubat'ında Erzincan Mütalerekesi'nin artık tanınmayacağım bildiren II. Kafkas Ordusu Komutanı Vehip Paşa 12 Şubat’ta ileri harekâta başladı.

Trabzon Muhafaza-i Hukuk-i Milliyet Cemiyeti'nin Giresun'da Topal Osman'la anlaşmasından sonra özellikle 1920'den itibaren Giresun ve Trabzon mıntıkasında Rum çetesinden bahsedilmez olmuştu.

Sakarya Savaşı öncesinde ordunun arka cenahının-cephe gerisi-boşaltılması çok tehlikeli olabilirdi. Zira Yunan taarruzu ile harekete geçerek ve Türk kuvvetlerini arkadan vurup, dağıtılması için iyi yetiştirilmiş çeteler önemli noktalara yerleştirilmişti.
Bu bölgede huzuru ve görevini temin etmek için Osman Ağa'nın komutasındaki 42'nci Piyade Alayından faydalanmak cihetine gidilmiştir. Sözü edilen Alay, 16 Nisan 1921'de Ümit Vapuru ile Samsun'a intikal etmiş ve burada XV. Tümen'den donatılmış, Ankara'dan gelen bu kuvvete daha sonra 49'ncu alay adı verilmiştir.

Okuması-yazması olmayan Osman Ağa, bütün yaptıklarının, ülkenin yararına olduğu inancındaydı.
…


Necmettin Sadık Sadak Gazeteci ve Siyasi Kimliği (1890-1953)


Necmettin Sadık Sadak Gazeteci ve Siyasi Kimliği (1890-1953) - Doktora tezi 
Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011


Necmettin Sadık Sadak, 1890’da Isparta’da dünyaya gelmiştir. Babası Sadık Şehabettin Bey Avrupa’da büyümüş ve Avrupa kültürü almış, hukuk eğitimi görmüş önce avukat sonra hakim olmuştur. İlkokula Afyon’da başlamış Edirne’de tamamlamış, ortaokula İzmir’de başlayıp Konya’da bitirmiştir. Liseyi İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nde tamamlamıştır.
Fransa’da Lyon Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde yükseköğrenimini tamamlamış, Eğitim Bilimleri diploması almıştır.
İlk eşi Fransız Adrien Delon (Belkıs Bilgiçler) ile burada tanışmış ve evlenmiştir.
Pedagoji ve sosyoloji üzerine tezini tamamlayarak 1914 yılında yurda dönen Necmettin Bey, Eğitim Bakanlığı Telif ve Tercüme Heyeti’ne davet edilmiş, ayrıca İstanbul Darülfünun’unda sosyoloji kürsüsü profesörü Ziya Gökalp’in yardımcısı olmuştur.
İkdam Gazetesi sahibi Ahmet Cevdet Bey’in teklifiyle İkdam’ın başyazarı olarak kısa bir süre çalıştıktan sonra Vakit Gazetesine geçmiştir.
20 Eylül 1918’de Akşam Gazetesi’ni kurmuştur. 1918 yılı sonlarında kurulan Wilson Prensipleri Cemiyeti üyeleri arasında yer aldı. Cemiyet dağıldıktan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı mücadelenin büyük destekçilerinden biri olmuştur.
1923 yılında İsmet Paşa başkanlığındaki heyetle birlikte Türk basını adına Lozan’a giden gazeteciler arasında Ali Naci Karacan’a eşlik etmiş, konferansla ilgili gelişmeleri günü gününe “Lozan’dan Mektuplar” başlığı altında gazetesine göndermiştir.
Gökalp’in ölümü üzerine adı geçen kürsüde daha sonra profesörlüğe getirilmiştir. Türkiye’de ilk İçtimaiyat Enstitüsünü, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde “İçtimaiyat Darülmesaisi” adı altında kurmuştur.
Sporla da ilgilenen Sadak, 1925-1926 yılları arasında Galatasaray Kulüp Başkanlığı yapmıştır.
1928’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Sivas milletvekili olarak girmiştir. 1950 yılma kadar bu sıfatla mecliste yer almıştır. 1947’de kurulan Haşan Saka hükümetinde Dış İşleri Bakanlığına getirilmiştir.
1936’da Milletler Cemiyeti Türkiye Daimi Temsilcisi olarak görev yapmaya başlamıştır.
1947’de İstanbul’da Caddebostan’da bulunan ve sosyete kesiminden üyeleri olan Cercle d’Orient - Büyük Kulüp’ün kurucularındandır.
Kansere yakalanan Sadak, 21 Eylül 1953 vefat etmiştir.


Tahran Konferansı
Bu konferansta Türkiye’ye baskı amacıyla Boğazlar statüsünün değiştirilmesi konusu ortaya atılmış ancak görüş birliğine varılamamıştır. Sadak’a göre Boğazlar meselesi, bu harpte artık bütün önemini kaybetmiştir. İki sebeple: Biri Sovyet Rusya’nın Almanya ile savaşması ve İngiltere’nin Rusya ile birlik olmasıdır (s. 39).

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşmasına göre silahtan arındırılmış olan Boğazlarda, uluslararası bir komisyonun varlığı ve bu komisyonun başkanının bir Türk olması kabul edilmişti.
Boğazlar statüsünün bu durumu Türkiye’nin egemenlik haklarını kısıtlamaktaydı. Lozan anlaşmasının Boğazlar’a getirdiği statüyü değerlendiren Sadak, pek çok görüşün aksine Türkiye’nin bu anlaşmayı büyük harbin yenilenleri gibi istemeyerek zor altında değil, yenenler gibi isteye isteye imzaladığını belirttikten sonra, Türkiye’nin Boğazlar’ı silahlandırmak istemesinden şüpheye düşmemek gerektiğini, Türkiye’ye dost olanların, güven göstermelerini ve bu konunun Kemalist Türkiye için bir onur meselesi olduğunu ifade etmiştir.

Sadak, milli politika itibariyle Montrö Sözleşmesi’nin, Boğazlar üzerinde Türk hakimiyetini tamamladığını, milletler arası politika itibariyle de Türkiye’nin kudret ve nüfusunu bir kat daha artırdığını vurgular (s. 50).

12-13 Kasım 1940’da Berlin’de Sovyet Rusya’yı Mihver devletlerine katmak amacıyla yapılan görüşmelerde Türkiye’nin Sovyet nüfuzu altında bırakılmasını ve Türk Boğazlarını kontrol etme yetkisinin verilmesini istemiştir. Hitler bu şartı kabul etmemiş ve sonuçta işbirliğinin imkânsız hale geldiğini anlayarak Sovyetlere savaş ilan etmiştir. Hemen sonrasında da ve Boğazlar üzerindeki Sovyet isteklerinden Türkiye’yi haberdar etmiştir.
Sovyet Rusya, önce dostça tavırlar takınarak saldırmazlık bildirisi yayımlamış ve 1925 Antlaşması’nın yürürlükte olduğunu ilan etmiştir. Bu dostça tavır Stalingrad galibiyetine kadar sürmüştür.
Müttefiklerin Türkiye’yi savaşa sokma baskısı savaş boyunca devam etmiştir.
Savaş sona erdikten sonra Sovyet Rusya 1925 paktını feshettiğini açıklayarak, Türk Büyükelçisi Selim Sarper’e, Boğazların birlikte yönetilmesini, bunun için Ruslara bu bölgede üs verilmesini ve dahası Kars ve Ardahan’ın Sovyetlere iadesini istemiştir.
Sovyet Rusya Boğazlar hakkındaki isteklerini ortaya koyduğu Potsdam Konferansından bir yıl sonra, 8 Ağustos 1946’da Türkiye’ye bir nota vererek Boğazların Türkiye ile ortaklaşa savunulması isteğinde bulunmuş, aldığı ret cevabı ile de 24 Eylülde aynı isteklerini tekrarladığı bir nota daha vermiştir (s. 53).
…

Musul'un İngilizler Tarafından İşgalinin Türk Basınına Yansımaları


Musul'un İngilizler Tarafından İşgalinin Türk Basınına Yansımaları - YLT 
Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006

Bu araştırmanın amacı, Mondros Ateşkes Antlaşması’yla başlayan Musul’un işgal sürecinin 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşması’nın imzalanmasına kadar geçen sürede, basına yansıyan haberlerle birlikte ele almaktır.

Osmanlı’nın İngiltere karşısında yer yer başarılar elde etmesi İngiltere’nin beşeri bir öç alma isteğinin ötesinde, incinmiş olan sömürgeci duygularının tatmini ve imparatorluğunda estirdiği etkili göz dağı havasının yeniden kurulabilmesi için Türkiye’nin örnek yani ezici bir biçimde yeniden cezalandırılması gerekiyordu
İngiltere'nin çoktan tesis etmiş olduğu sömürge imparatorluğunun, Osmanlılar kanalıyla parçalandırılmak isteğinin mevcudiyeti, İngiliz Hükümetlerini daima, iki taraflı politika oyunlarına sevk etmiştir. Bu oyunun amacı şu idi: İstanbul Boğazlarına ve Ortadoğu'ya doğrudan doğruya sahip olmasına imkan bulunmadığına göre, dünyanın bu bölgesini bir barut fıçısı üzerinde yaşamaya mahkum etmek (s. 41).

1878’de, İngiltere Osmanlı Devleti’nin parçalanması sürecinde kendi payını toplamaya başlıyordu. Bundan sonra İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne karşı politikası, bu devletin parçalanma ve yıkılmasını kaçınılmaz sayarak, stratejik değeri olan Osmanlı topraklarını ya kendisi ele geçirmek, ya da bu topraklar üzerinde kendisine bağlı devletlerin kurulmasını destekleyip kışkırtmak olacaktır.

1900’lerin başından itibaren İngiltere’nin Osmanlı toprakları üzerindeki politikasının temel taşı (…) Asya Türkiye’si üzerindedir.

İngiliz Kralı Edward VII. ile Rus Çarı Nikola II’nin, Reval'de ve bir Rus zırhlısında buluşmalarının görünen nedeni, Makedonya işini bir yola koymaktı. Oysa, bu mülakatın gerçek nedeninin, İngiliz'ler ile Rusların Osmanlı Devleti üzerinde nihai bir anlaşmaya varmak istemeleri olduğu anlaşılmaktadır.
“İstanbul şehri, İstanbul ve Çanakkale Boğaz'ları ile Marmara Denizi’nin Batı kıyıları ve Midye Enez çizgisine kadar Güney Trakya ile, İstanbul Boğazı'nın doğu kıyısı, Sakarya Nehri ve İzmit Körfezi'nin sonradan tespit edilecek bir noktası arasında kalan topraklar, Marmara Denizi’ndeki adalar Rusya'ya ilhak edilecek; ve Rusya da, İngiltere ile Fransa'nın Asya Türkiye'sindeki özel haklarını ve ayrıca Osmanlı egemenliğinden ayrılacak Arap ülkelerini bağımsız bir varlık kabul edeceğine” / s. 43

I. Dünya Savaşı başladığı zaman Osmanlı ülkesi ile ilgilenen bütün sömürgeci Devletler (Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, İtalya) bu ülkelerdeki nüfuz bölgeleri üzerinde anlaşmış bulunuyorlardı. Her devletin nüfuz bölgesinin nereleri olduğu, gerek kendi aralarında gerekse Osmanlı Devleti ile yaptıkları birçok ikili anlaşmaya bağlanmıştı. Böylece Osmanlı Devleti kendi topraklarında yapılan bu paylaşımların bazılarından habersiz, bazılarını da kendi yaptığı ikili anlaşmalarla bu devletlere vermişti (s. 44).

9 Mayıs 1916 da imzalanan Sykes-Picot antlaşmasıyla; “ Fransa bütün Suriye’ye, Musul’a, Kilikya, Adana ile Orta Anadolu’nun Sivas’a kadar uzanan bölgeye, İngiltere; Musul ve Fransa’ya ayrılan alanlar dışındaki topraklarla birlikte bütün Irak’ı, Hicaz, Necit ve İran sınırından Kızıldeniz’den Akabe’ye kadar olan bölgeleri ve Filistin’in güneyine düşen sınır bölgelerini alıyordu. Filistin uluslararası bir bölge olacaktı. Fransız ve İngiliz bölgelerinin her biri, iki ayrı alana bölünüyordu. Bunlardan biri ilgili devletin doğrudan doğruya denetimine alınarak, öbürü ise ilgili devletin kanatları altında kurulacak bir Arap Devleti yönetimine bırakılıyordu.”

İngiltere, Yunanistan’ı Türkiye’ye karşı kullanınca, Fransa, bu durumun kendisi için yeni güçlükler doğuracağını görmüştü. İngiltere’ye bağlanacak bir Yunanistan’ın İngiltere’nin Yakın Doğu’daki üstünlüğünü perçinleyeceği açıktı.

Fransa bu etkenlerle Anadolu milliyetçilerine yanaşır. Böylece, Kurtuluş Savaşı’nda İngiltere, Yunanistan’ı desteklerken, Fransa’da Anadolu Hareketinin arkasında yer alıyordu.

İtilaf Devletleri, İtalya’yı müttefik olarak yanlarında savaşa sokmak amacıyla, 26 Nisan 1915’te Londra’da yapılan antlaşmalarla Türkiye’den bir pay verdiler. İtalya’ya Antalya ve çevresi verilirken, İzmir hinterlandı ve Konya çevresi de veriliyordu. Aldıklarına karşılık İtalya, bir ay içinde savaşa katılacaktı, gerçekten İtalya 20 Mayıs 1915’te Avusturya’ya savaş ilan etmiştir (s. 73).
…

Osmanlı Devleti Almanya’dan bir gün sonra, 6 Ekim’de Wilson’a mütareke için başvuruda bulunmuş ancak bir cevap alamamıştır.
Kutü’l-Amare savaşında tutsak edilen İngiliz Generali Townshend aracılığı ile İngilizlerle temas sağlanarak teklif kabul edilmiştir. İngiliz Amirali Carltrope, 23 Ekim’de sadrazama çektiği telgrafta mütareke görüşmelerinde bulunmak üzere Mondros’a derhal bir heyet gönderilmesini istemiştir.
Görüşmeler 30 Ekim 1918’de 25 maddelik antlaşmanın imzalanmasıyla sona ermiştir (s. 84).

Mondros Mütarekesinin resmi metni bütünüyle yayınlanarak, kamuoyu itidale, huzur ve sükûnu bozmaya yönelik davranışlara girişmemeye davet edilmiştir.

Türkiye’nin bir idam fermanı olan Mondros Mütarekesi kamuoyuna bir başarı olarak sunulmuştur. Mütarekeyi imzalayan Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin “ikinci adamı” Rauf Orbay’ın aydınlattığı İstanbul basını, mütarekeyi övgü dolu sözlerle karşılamıştır.

Mütareke imzalandığı tarihlerde 400 bin olan Ordu mevcudu 50.000’e indirildi. Elindeki ağır silahlar alındı ve alınmasına devam edildi.

3 Kasımda İngilizler Musul’a, 6 Kasımda Çanakkale ve aynı tarihlerde Fransızlar İskenderun limanına geldiler.

İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gemilerinden meydana gelen 61 parçalık gemi ve 3500 askeri karaya ve boğaz istihkamlarına çıkmayı beklemektedir. Bu arada Beyoğlu Hıristiyanları sevgi gösterileri yapıyor “Zito Venizelos” diye bağırıyorlardı. 13 Kasım da büyük bir filo, İstanbul limanına demir attı.

İtilaf Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak maksadıyla önceden hazırladıkları gizli planlarını açıkça uygulamaya koyuluyorlardı.
İtilaf Devletleri, işgalleri altındaki bölgeleri genişletmek amacıyla birbirleriyle adeta yarışa çıkmışlardı (s. 91).

İngilizlerin her an bir ileri harekata girişeceklerini 6. Ordu Komutanı ikaz etmesine rağmen, İstanbul’dan Başkomutanlık karargahından gelen şifre telgraflarda; “ Musul’un elimizde kalması zaruri olmakla beraber, İngilizler ileri hareketlerinde ısrar ederlerse fiilen taarruz edinceye kadar ateş açılmaması ve onlar taarruz ettikleri takdirde protesto edilmesi ” emredilmişti (s. 94).

Cephedeki 6. Ordu birlikleri, ordu emriyle her türlü askeri harekata son vermişler ve aldıkları yerlerde durmuşlardı. Fakat buna rağmen, özellikle Arap aşiretleri, İngilizlerin tertip ve tesirleriyle harekete geçtiler. Bu çapulcular Musul’un doğusundaki ve batısındaki yollar üzerinde tecavüzlerde bulundukları gibi, Musul’un batısındaki Telafir erzak ambarlarını da yağma etmek istediler. Orduca bunlara karşı gerekli tedbirler alındığı sırada, İngilizler ahaliye zulüm yapıldığı iddiasıyla müdahaleye başladılar.

3 Kasım 1918 günü sabahı İngiliz kıtaları Musul şehrini kuşatmak maksadıyla ordugâhlarından hareket ettiler.

General Marshall, Musul’u zorla işgal etmeye kalkıştığında 6. Ordunun ne yapacağını bilmek istiyordu.
Ali İhsan Paşa şu cevabı verdi: “ ben son zamanda yekdiğeri ile ebedi dost olmaları gereken iki millet arasında tekrar harbin başlamasına sebep olmayı arzu etmem. Protesto ederek askerimi geri çekerim. Tabi her şeyimi beraber alıp götüreceğim ve Musul’un 10 km kuzey ve kuzeybatısına çekerim”
8 Kasım da Musul Hükümet konağına İngiliz bayrağı çekmişler ve hükümet aynı gün İngilizlerin gösterdiği çizgiye kadar çekilme emri vermiştir. 30 Kasım’a kadar milyonlarca liralık askeri malzeme İngilizlere bırakılarak Musul toprakları terk edilmiş ve askerler terhis edilmeye başlanmıştır (s. 103-104).

Misak-ı Milli Kararlarına Göre Musul Vilayeti’nin Durumu
Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarının hangi prensiplere dayanılarak belirlendiği konusu gündeme geldiğinde, hiç düşünmeden “ Misak-ı Milli Beyannamesi’ne göre ” cevabı verilir. Çünkü Misak-ı Milli ile milli ve bölünmez bir Türk vatanının sınırları, Milli Mücadelenin ana ruhu, Türk dış politikasının hedefleri, devletin bağımsızlığı, milletin geleceği ve devamlı bir barışın sağlanması için yapılabilecek en son fedakarlıklar tespit edilmiştir (s. 108-109).

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığında Musul 6. Ordu Kumandanı Ali İhsan Paşa’nın elinde bulunuyordu.

17 Kasım 1918’de Şeyh Mahmut ismindeki bir şahıs İngiliz himayesinde bir “Kürt Hakimliği” kurmuştu. İngilizlerin muvafakat ve teşvikiyle kurulan bu idarenin nüfuz sahası, ilk zamanlarda büyük çoğunluğu Türk olan, Süleymaniye, Kerkük, Tuzhurmato, Kıfri, Zohap, Sina, Bane, Revandiz, Dohuk, Nebiyunus, Erbil ve Altınköprü dolaylarına kadar uzanıyordu. İngilizler buralarda Türkçe konuşmayı yasaklayacak kadar bu şeyhi destekliyorlardı (s. 120-121).

6. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa, diğer ordu komutanları gibi kurtuluş için bazı tedbirlere başvurmuş bulunuyordu. Kendi dediğine göre fazla silah ve cephaneleri Elazığ, Malatya ve Sivas taraflarına göndermişti (s. 124).

6. Ordunun 13. Kolorduya tahvil üzerine eski ordu komutanı Ali İhsan Paşa’nın İstanbul’a gelmesi emri verilmişti. Ali İhsan Paşa’nın Haydarpaşa’ya gelmesini müteakip İngilizler tarafından alınarak İngiliz sefarethanesine tutuklu olarak götürüldüğünü haber verdiler (s. 128).

Osmanlı padişahı Vahdettin, tahtını ve hanedanını kurtarmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Bilhassa İngilizlere yaranmak için ne mümkünse yapıyordu.

Bunun için, Tevfik Paşa Kabinesi 11 Kasım 1918’de işbaşına gelir gelmez harp suçlularını cezalandırmak yoluna gitti. Tevfik Paşa’nın 11 Kasım 1918 ile 4 Mart 1919 tarihleri arasında kısa süren sadaretinde, yalnız görevinden izinsiz uzaklaşmak ve yurt dışına kaçmak suçlarından Enver, Cemal ve İsmail Hakkı Paşalar, askerlikten terk, birer yıl hapis ve medeni haklardan düşürülmekle cezalandırıldılar.

Kilikya’da gerginliğin artması üzerine İstanbul’daki İtilaf diplomatik temsilcileri, merkezi hükümet üzerinde daha çok baskı yapmaya başladılar. İşgal Kuvvetleri Başkomutanı General Milne, İstanbul Hükümetine verdiği notada Anadolu’daki Yunan Ordusunun karşısında mevzi alan ulusal kuvvetlerin İtilaf Yüksek Konseyinin onayladığı hattan 3000 metre geri çekilmesini istiyordu (s. 134).

İtilaf Kuvvetleri 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgale başladılar.
Aynı gün, İngilizler Şehzadebaşı Karakolu’nu basarak Türk askerlerini şehit etmişler, Meclis-i Mebusan’ın akşam oturumunda da meclisi basarak Rauf ve Vasıf Beyleri tutuklamışlardır (s. 135).

İşgal Kuvvetleri yayınladıkları beyanname ile işgalin geçici olduğunu, saltanatın nüfuzunu kuvvetlendirmek istediklerini, taşrada isyan çıktığı takdirde İstanbul’un Türklerden alınacağını ve herkesin İstanbul’un emrine girmesi gerektiğini duyurmuşlardır (s. 136).

Güneydoğu Anadolu’da durumun kendi aleyhine döndüğünü anlayan İngilizler gelişmeleri kendi lehlerine çevirmek için Türk-Kürt ayrılığını yaratarak halkı birbirine düşürmeye çalışıyorlardı. Bu amaçla 1919 yılında Binbaşı Edward Noel’i bölgeye gönderdiler.
Binbaşı Noel’in görüştüğü aşiret reisleri kanlarının son damlasına kadar işgalcilere karşı savaşacaklarını söylemişlerdi.

Sevr Antlaşması
İngiltere’de basının tepkisi temelde olumluydu.
Manchester Guardian barış koşullarının olanaksız olduğunu söylüyor Westminster Gazette, Müttefiklerin çözmeye muvaffak olamadığı sorunları maskelemek amacıyla kaleme alınmış hatipçe bir metin yorumunu yapıyordu (s. 150).

Musul, yüzyıllardır Büyük Devletlerin mücadelelerine tanıklık etmiştir. Bunun nedenleri arasında; Birincisi; bölgenin sahip olduğu zengin petrol yataklarıdır.

Lozan Barış Konferansı’nda halledilemeyen bir sorun olarak, dokuz ay içinde görüşmek üzere ertelenmiş ve 5 Haziran 1926’da Türkiye ile İngiltere arasında yapılan Ankara Antlaşması ile Irak’taki İngiliz manda idaresine terk edilmiştir.

…