24 Ağustos 2019 Cumartesi

Lozan Barış Antlaşması ve İran

Masoumeh Daei - Lozan Barış Antlaşması ve İran
Hem Musul meselesinin Osmanlılar tarafından gündeme getirilmesi nedeniyle, hem de İran Devleti’nin Osmanlı ile ortak sınır konuları müzakere edileceği için İran, resmen konferansa katılma isteğinde bulunmaktaydı.
Ne var ki (…) davet edilmedi.

Nasturiler 19. yüzyıla gelindiğinde Güneydoğu Anadolu (Hakkâri), Kuzey Irak (Musul) ve İran Azerbaycanı’nın batısı (Urmiye) arasındaki dağlık sınır bölgesinde (…) göçebe ve yerleşik olmak üzere iki kısma ayrılmış bir biçimde yaşamışlardır. Göçebeler Hakkâri bölgesini, yerleşik hayatı isteyenler de İran’ın kuzeybatısındaki verimli tarım alanlarını tercih etmişlerdir.
Nasturiler, öteki Ortodoks olmayan gruplar gibi Ermeni milleti içinde sınıflandırılmışlardır.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlanmasıyla sayıları 200.000’e ulaşan (…) Asuri kavmi Van ve Urumiye gölleri çevresinde yaşamaktaydılar. Osmanlı toprağında yaşayan Asurilere Cilo denilirdi. Van Gölü güneyinde yaşayıp, Süryani kilisesine bağlı idiler.

Birinci Dünya Savaşı başlangıcında Ermeni ve Asuriler Rus devletini tutmuşlardır.
Asuriler, 1915 sonbaharda Salmas şehrine girdiler.

Asuri reisi Marşimon’un, Rusya, Amerika, Fransa ve İngiltere ile bağlantıları olup, aynı zamanda Londra devlet adamlarını Azerbaycan Hıristiyanları hakkında bilgilendirmek ve birtakım faaliyetler ve yalan raporlar vermek amacıyla Pol Marşimon isminde birisini kendi temsilcisi olarak Londra’ya göndermişti.

Nasturilerin Birinci Dünya Savaşı içindeki saldırgan tutumları 1917’de vuku bulan Bolşevik İhtilali sonucu Rusya’nın savaştan çekilmesi ile bir süreliğine durmuştur.
İngiltere’nin Kafkasya’daki konumunu korumak istemesi (…) Nasturilerin işine gelmiştir.
19 Aralık 1917’de yapılan Urmiye Konferansı’nda Ruslarla ortak bir plan çizen İngilizler; Nasturilere, yardımları karşılığında (Türklere karşı) savaş bitince bağımsızlık verileceğini de Yüzbaşı George F. Gracey aracılığıyla ifade etmişlerdir.
Birinci Dünya Savaşı sonlarında, 17 Mart 1918’de Marşimon, Kürt reisi İsmail Ağa Sımko tarafından hile ile öldürüldü ve yerine Urumiye’de, faal Asuri Hıristiyan komutanlarından ve İngiltere tarafından himaye olan Petros Ağa geçti. (…) Müslümanların direkt öldürmelerinden sorumlu olmuştur.

Bağımsızlık sözü Yüzbaşı Gracey tarafından Ağustos 1918’de de yinelenmiştir. Bu vaatlere kanan Nasturiler, Şubat-Ağustos 1918 arasında 4000 kişilik birlikleriyle Başkale-Savcubulak arası bölgede Osmanlı askerleriyle savaşmışlardır.

Petros Ağa’nın liderliği altında olan Ermeni, Asuriler savaş sonunda yenildikten sonra, gene İngiltere tarafından kullanılarak, verdikleri vaatlere rağmen Kuzey Irak’a götürülerek asker ismiyle İngiltere’nin Kürtlere karşı aleti olmuş ve Şeyh Mahmut, Barzaniler ve Zibarilere karşı savaşmışlardır.

Hem Musul Meselesi’nin Osmanlılar tarafından gündeme getirilmesi nedeniyle, hem de İran Devleti’nin Osmanlı ile ortak sınır konuları müzakere edileceği için İran, resmen Tahran’da İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcilerine ve yurt dışında yani İstanbul, Londra, Paris ve Roma’daki kendi temsilcileri vasıtasıyla Avrupa’ya konferansa katılma isteğini bildirdi. İngiltere, Fransa ve İtalya Büyükelçilikleri, İran Devleti’nin, Osmanlı ile savaşa girmediği, Karadeniz kıyılarında da hukuku olmadığından dolayı ve İran ile Irak- Arap hudut meselesinin de konferansın konusu olmaması nedeniyle İran Devleti’nin Lozan Konferansı’na davet edilmeyeceğini konferansın kapsamı dışında olduğunu bildirdiler. Halbuki savaşa katılmayan İspanya ve İsviçre gibi devletler davet olunmuşlardı…

…konferansta Curzon tarafından General Petros Ağa ismiyle tanıtılmış, konferansa katılması sağlanmış ve konuşmasında; Asurilerin bağımsızlık iddialarını beyan etmiştir. (…) İran Devleti bu hadiseye yeni kurulan Beynü-nehreyn hükümetini resmi olarak tanımayarak tepki göstermiştir.

İngiltere’nin asıl hedefi Türkiye-İran-Irak arasında bir tampon devlet oluşturulmasıdır. Bu hedefin Ağa Petros’un egemenliğinde Hakkâri ve Urmiye’nin birleştirilerek gerçekleştirilmesi düşünülmüştür. Bu olmaz ise Musul’un kuzeyine mesela İmadiye’ye yerleşebilecekleri tasarlanmıştı.
…görüldüğü üzere hedef Nasturilerin bağımsız olması değildir. İngiltere’nin Ortadoğu’daki çıkarlarının korunması için düşünülen bir devlettir.

Bu doğrultuda Nasturiler (…) İngiltere’nin bölgedeki çıkarlarına hizmet etmişlerdir. Ancak hizmet süresini doldurduklarında kendi hallerine bırakılmışlardır.

Lozan’a baktığımızda, İngiltere’nin doğuda yeni bir savaşı planladığını görüyoruz. / (s. 15-23)
…
…
90. Yılında Lozan ve Türkiye Cumhuriyeti Sempozyumu Bildirileri, 2 Cilt, Yayına Hazırlayanlar: Duygu Türker - Murat Saygın - Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara-2015

Sovyetler Birliği’nin Lozan Konferansı’ndan Beklentileri

Cemil Hasanlı - Sovyetler Birliği’nin Lozan Konferansı’ndan Beklentileri
Lozan Barış Konferansı’nda Sovyet yönetimi Türkiye’yi Batı ile mutabakata varmaktan çekindirmeye çalışırken Karadeniz konusunda ortak projeler sunarak Ankara üzerine açıktan veya dolaylı baskılar yapıyordu.
1923 yılı Ocak ayında Çiçerin Moskova’ya gönderdiği raporlarda Boğazlar konusunda Türklerin Batı ülkeleriyle gizli şekilde anlaştığını yazıyordu.
Çiçerin, Rusya’nın “tüm manevralarına rağmen Türklerin Boğazlar sorununu İngilizlerle birlikte çözmek istediklerini” yazıyordu.

Lozan Konferansı’na ilişkin mutabakat, 20-24 Eylül 1922’de Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı R. Poincaré, Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon ve İtalya’nın Paris Büyükelçisi K. Sforts’un Paris’teki görüşmeleri sırasında sağlanmıştır.
Sovyet yönetimi, Boğazlarla ilgili Moskova’nın resmi tutumunu ifade edecek bir rapor hazırladı:
Raporda Boğazların serbestliği bağlamında kıyılardaki istihkâmların lağvedilmesinin Türkiye açısından elverişli olmadığı ve böyle bir durumda İngiltere’nin Karadeniz’de hükümran olacağı vurgulanmıştır.
Türkiye, Boğazların merkezidir ve onun Boğazlar üzerinde egemenliğinin korunması gerekir.

Rusya Federasyonu Hükümeti, Ukrayna ve Gürcistan temsilcilerini de kendi delegasyonuna katabileceği ifade edilmiştir.
Fakat Britanya Başbakanı Lloyd George ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon kendi ülkeleri üzerinde kontrolü bulunmayan hükümetlerin konferansa davet edilmemesi konusunda ısrar ettiler.
Konferans 20 Kasım 1922 tarihinde açıldı. Sovyet delegasyonu, Aralık ayının 1’inde Lozan’a varabildi.

4 Aralık’ta Türk delegasyonu başkanı İsmet İnönü konuşmasında Boğazların İstanbul’un güvenliğini ihlal etmeden dünya ticareti için açık olması gerektiğini, fakat savaş gemilerinin ve uçaklarının serbest şekilde Boğazlardan geçişine karşı olduğunu ifade etti.
İsmet Paşa’nın bu tutumunu Çiçerin “Türklerin İngiltere’den korkmalarıyla” ilişkilendiriyordu.
Konferans sırasındaki resmi olmayan temaslarda Çiçerin, İsmet İnönü’nün Boğazlar konusunda Antant’a taviz vermeye hazır olduğunu tespit etmiştir.

7 Aralık’ta Politbüro, Boğazlar konusunda Ankara’ya sert bir nota verilmesi konusunda karar aldı.
8 Aralık’ta keskin bir nota gönderildi.
Aynı gün İsmet İnönü Lozan’da yaptığı konuşmada Müttefiklerin gemilerin Boğazlardan geçişini ihtiva eden önerilerine karşı olmadığını beyan etti.
Aralık ayının 9’unda Rusya, Ukrayna ve Gürcistan delegasyonu konferansa ilişkin ortak itiraz notası sundular (itirazın nedeni yapılan gizli görüşmelerdi).

Türkiye’ye baskı yapmak için Batı ülkeleri, (…) Ermeni meselesinin gündeme getirilmesi için gizli müzakerelere başlamıştı.
25 Ocak 1923 yılında Politbüro, Dışişleri Komiserliğine Ermeni temsilcileriyle görüşmek, mutabakata vararak SSCB’nin kendilerine toprak vermeye hazır olduğunu beyan etmek talimatı verilmişti.

Rusların raporuna göre, Ermeni talepleri geri çekilmezse Türklerin Chester’le görüşmeleri durduracakları yönünde açıklamada bulunmaları, Batı ülkelerini bu fikirden vazgeçmeye zorladı.

Lozan Konferansı’nın 20 Aralık tarihli oturumu sonrası Türklerle görüşmeler delegasyon üye ve başkanları arasında şahsi müzakereler seviyesine indirildi.
Ocak ayında Çiçerin Moskova’ya gönderdiği raporlarda Boğazlar konusunda Türklerin Batı ülkeleri ile gizli olarak anlaştığını yazıyordu.

Çiçerin’in 10 Ocak tarihli raporu: “Lozan’da Antant her konuda Türklere tavizde bulunuyor. İşgal rejimi fiilen ortan kalkıyor, Milletler Cemiyeti azınlıkların durumunu kontrol etmek amacıyla özel temsilci atamayacağını ifade ediyor. Türkiye gerçek anlamda bir galibe dönüşüyor.”

Lozan sonrası G. Çiçerin’in değerlendirmeleri: “Eğer Kemalcilerin siyaseti yeniden Batıya, ayrıca İngiltere’ye yakınlaşma yönünde devam ederse, Müslüman Şarkın geri kalan kısmının Türkiye’nin oportünist (fırsatçı) siyasetinden nefret etmeleri çok önemli olacaktır” (s. 3-14)

…

…
90. Yılında Lozan ve Türkiye Cumhuriyeti Sempozyumu Bildirileri, 2 Cilt, Yayına Hazırlayanlar: Duygu Türker - Murat Saygın - Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara-2015

22 Ağustos 2019 Perşembe

Lozan, Bir Antiemperyalizm Masalı Nasıl Yazıldı? - Özet


Tolga Ersoy - Lozan, Bir Antiemperyalizm Masalı Nasıl Yazıldı?

"Lozan; Bir Antiemperyalizm Masalı Nasıl Yazıldı?" başlığını taşıyan bu kitap çalışmasında, resmi tarih tarafından ulusal bağımsızlığın önemli bir aşaması olarak değerlendirilen Lozan Anlaşması'nın, öncesi ve sonrasıyla tarihsel süreci incelenmiş ve resmi tarih tezlerinin aksine, Lozan Anlaşması'nın, yeni konjonktürel durumda, "yeni" devletin emperyalist ilişkilerdeki konumunun belirginleştirildiği ve yeni bağımlılık biçimlerinin geliştirildiği, dolayısıyla savunulanın aksine emperyalist bir nitelik taşıdığı, tarihteki olaylar ve gelişmeler değerlendirilerek kanıtlanmaya çalışılmıştır.

Giriş
"Lozan Barış Anlaşması" (…) çağdaş bir hurafe yaratma girişimi olarak değerlendirilebilir.

Cemil Bilsel yaklaşık bin sayfalık çalışmasında, karanlığı, hastalığı ya da zıtları ortaya sermek yerine, onları yok saymayı temel inceleme yöntemi olarak geliştirir.
(Bilsel’in kitabının) önemi Lozan'ın nasıl anlatılacağının sınırlarını çizmesinde ve bu şekliyle de ideolojik bir müdahalede bulunmasında yatar.

Nutuk'ta diğer birçok konuya göre çok daha az yer ayrılmakla birlikte öneminin arttırılarak yüceltilmesi için gerekli komut şu sözlerle verilmektedir:
"Sayın Baylar, Lozan Barış Anlaşmasındaki hükümleri, öbür barış önerileriyle karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu anlaşma (…) Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal utku yapıtıdır."

Lozan kendi başına ve olası sonuçlarıyla değerlendirilmek yerine, yarı-sömürge ve çöküntü halindeki Osmanlı yönetiminin yaptığı ya da yapmak zorunda kaldığı anlaşmalarla karşılaştırılmaktadır (s. 13).

Lozan, (…) "eskiden" kalan sorunların düzeltilerek ya da onarılarak, devletin yeni dünya düzeninde yerini almasını tanımlamaktadır.

Resmi tarih yazımı, Lozan'ı, "yeni devletin" ya da TBMM'nin, (…) "Batı" tarafından tanınması vurgusunu ısrarla yapmaktadır.

Antiemperyalist olduğu söylenen bir savaşın ardından emperyalistlerce tanınma isteği nasıl bir mentalitenin ürünüdür?

Misak-ı Milli'de anılan sınırlar sadece Yunanistan'la korunmakta, Suriye'de Fransa, Irak’ta ve dolayısıyla Musul petrolleri üzerinde İngiltere sömürgesine onay verilmektedir.

1923 'le birlikte uluslararası sermayenin Türkiye Cumhuriyeti'ne ilgisi hangi dinamiklere bağlı olarak gelişti…
Kuşkusuz, Türkiye ve benzeri ülkelere kolaylaştırılmış yatırımlar yapan ya da değerinin birkaç katına "devletleştirilen" yabancı sermaye ve bu sermaye ile ilişki içindeki yerli sermayenin söz konusu "krizi" daha az hasarla atlatması rastlantı olarak değerlendirilemez (s. 15-16).

…bu çalışma için yola çıkışta temel tezimizi; "Lozan Konferansı ve Anlaşması ile 1.İzmir İktisat Kongresinin, emperyalizmle uyuşma ve kapitalizmle entegrasyon programı olarak, devletin yeni kurgusuyla devamını sağlayan politikalar için bir süreci ve bir dönüm noktasını oluşturduğu" şeklinde belirtebiliriz (s. 16).

Mondros'tan Lozan'a
1913 'de kendileri tarafından atanan bir başbakana, Mahmut Şevket Paşa 'ya düzenledikleri bir komplo-darbenin ardından iktidara gelen İttihat ve Terakki yalnızca, neredeyse yüzyıl sürecek olan "tek parti geleneğini" başlatmadı...
(Bu geleneğin önemli bir parçası) bir dış destekle korunması oluşturmaktadır.
(İttihat ve Terakki’nin Mondros’a kadar ki destekçisi Almanya idi)
(Savaşın sonunda) Bağdat Demiryolu ile "doğu"ya açılmayı düşleyen "Alman emperyalizmi kaybetti (bunun yerine) İngiltere ve Fransa'nın Anadolu'nun yağmalanması projesi devreye girdi.
10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevres Anlaşması ile de, paylaşımın niceliği belirlenmeye çalışılıyordu.
Yunanistan dışında diğer "batılı" devletleri de fazla memnun etmeyen anlaşma, doğal olarak, hukuki bir geçerlilik kazanamadı.
…herkesin ölü/sakat doğduğunu kabul ettiği Sevres, Türkiye'de "yeni kurulan devlette", sonraki yıllarda, hatta günümüzde politik belirleyiciliğini ya da ideolojik bir argüman olma özelliğini koruyabilmiştir.

Mondros Mütarekesi'nin hemen ardından İngiltere Musul'u işgal etmeye başlar. İşgalin sürdüğü günlerde, 17 Kasım 1918 tarihli bir röportajda Mustafa Kemal Minber Gazetesi'ne verdiği demeçte "bütün Osmanlı milletinin İngilizlerden daha hayırhah bir dost olamayacağı kanaat ile mütehassıs olmaları pek tabiidir" der.
…emperyalist bir müttefik arayışı… / s. 19

Sivas Kongresi'nde manda tartışmaları sonucunda, Amerikalı gözlemci general Harbord' a mandanın kabul edildiğini belirten bir memorandum verilir…

Sivas Kongresi'nin ve Erzurum Kongresi'nin yedinci maddeleri (…) özetle işgal olmaksızın güçlü bir devletin geniş kapsamlı (sağlıktan ekonomiye) himaye ve yardımını istemekte ve böylesine bir durumu onaylar görünmektedir (s. 20).

Bu aşamada bir soruyu tekrarlamak gerekiyor; emperyalizme karşı gerçekten bir savaş var mıdır?
Misak-ı Milli olarak adlandırılan (ve kimi zamanlarda feda edilebilen) sınırların ana hatlarının savaşsız çizilmesi önemlidir (s. 21).

…bir çakıl taşını bile kimseye vermeyiz diyenler… (…) Hatay ya da Musul devletin bekası için zorunlu fedakarlıklar olarak sunulabilmektedir.

1914'de Almanya ile emperyalist bir pazarlık yapılmış, bu pazarlık 1918'de karşıt emperyalist güçlerce boşa çıkarılmış ve bu durum da Mondros'ta tescil edilmiştir. İzleyen yıllar toplu pazarlığın bölgesel pazarlıklara evrilerek savaşın devam ettirildiği yıllardır. 1920'den 1923'e ya da Lozan'a ulaşana dek geçen süreyi bu bağlamda değerlendirmek olanaklıdır.

1921'den 1926'ya dek, beş yıl gibi tarih için oldukça kısa olan bir sürede bu "demokrasi meclisinde" hiçbir muhalife yer kalmamıştır. Böylece, İttihat Terakki'den devralınan ve günümüze dek ulaşan "merkezi umumi," kontrolü dışı muhalefete tahammülsüzlük geleneğinde önemli bir aşama kaydedilmiş olmaktadır.
…ulusallık hedefi, emperyalizmle uyuşma ve kapitalizmle entegrasyon programının bir parçası olarak gelişmektedir.
Fransa ve İtalya ile savaşılmaksızın uzlaşı sağlanmıştır.

Lozan 'Barış Konferansı' fiili paylaşıma nihai noktayı koyup onaylatmak, yenik Osmanlı'ya hesap sormak üzere toplanmıştı. Oysa, Lozan Anlaşması yedi düvele karşı sonunda kazanılmış bir diplomatik zafer olarak sunula gelmiştir.

Tartışmalar ve Anılarda Lozan Süreci
Lozan'a "ne" ile ve "kim" ile gidilecektir.
…Lozan 'a gidiş, bu bağlamda yedi düvele karşı kazanılmış savaştan çok, kapitalist batı dünyasında niteliği tartışmalı bir oyuncu olma isteğini açığa çıkarıyor.

Lozan'a kimin gideceği konusundaki mücadele, Bakanlar Kurulu Başkanı (Başbakan?) Rauf Bey ile Mustafa Kemal arasında şekillenir.
Mustafa Kemal'e göre, saltanat yanlısı olan, Mondros Anlaşması'nda imzası bulunan Rauf Bey böylesine bir görüşme süreci için yeterli değildir.

Mustafa Kemal tarafından önerilen katılımcılar listesi, birkaç günlük tartışmalar sonucunda onanacaktır. Meclisteki tartışmalar daha çok dayatmaya yöneliktir.

Rıza Nur'un "kalem" görevindeki Nihat Reşat, verilen görevleri yerine getirmeyen, çoğu kez "zamanını kadın peşinde koşarak" harcayan ve yabancı tüccarlara imtiyaz sağlanması için aracılık yapan ve bu yolla para kazanmayı düşünen bir adam olarak tanımlanırken, diğer "kalem" Ruşen Eşref de sürekli içki içen ve iş yapmak yerine gezmeyi tercih eden bir adamdır…
…birçok spekülatör de bu ekipte yer almakta ve görüşmelerin seyri üzerinden bilgi sızdırarak borsalardan para kazanmayı ummaktadırlar (s. 38).

"Yakındoğu anlaşmazlıklarına son verecek bir barış konferansı" sunusu ile başlayan Lozan Konferansı'nın İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya'nın çağrısı ile başlandığı ve Türkiye'nin bu konferansa "görüşmeci" sıfatı ile çağrıldığı unutulmamalıdır (s. 40).

Lozan görüşmelerinin birinci bölümünün değerlendirildiği meclis oturumları, 21 Şubat -7 Mart 1923 tarihleri arasında gizli olarak yapılır.
…en sert söylem, Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey'den geliyordu. Ali Şükrü Bey'in eleştirileri yine onun sözleriyle "Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan muazzam zafer Lozan' da heba edilmiştir" şeklinde özetlenebilir (s. 46).

Ali Şükrü Bey "bir gün ansızın ortadan kaybolur."

Meclis kapatılarak yeni bir meclis oluşturma kararı alınır.
Daha sonraki yıllarda da sıkça görüleceği gibi "seçim" göstermeliktir.

2 Ağustos 1923 'te yani Lozan Anlaşması'nın imzalandığı günden sonra açılan yeni mecliste, birinci meclisin muhalefet grubundan kimsenin seçilememiş olması anlamlıdır.
Yeni meclisin ilk görevi de, herhangi bir tartışmaya girişmeksizin, Lozan'ın kabulü olacaktır.

4300 Kere 40 Kilometre Hariç Antiemperyalizm: Chester!
Amerikalı Amiral Colby M. Chester'ın adıyla anılan ve Anadolu'da demiryolu ve çevresindeki madenleri işletme imtiyazını içeren bir projenin adıdır Chester. Amerikan emperyalizminin Anadolu ile ilgilenmeye başladığı yıllarda, 1911'de gündeme getirilen proje, Doğu Anadolu' da Sivas 'tan Van' a uzanan ve yan hatlarla da Musul-Kerkük'e ve Adana-Yumurtalık'a bağlanan bölgede demiryolu yapımını öneriyor, karşılığında da demiryolu çevresindeki alanlarda petrol dahil tüm madenleri işletme ayrıcalığını almayı talep ediyordu.

Nisan 1923'de ikinci tur Lozan görüşmelerinin başlamasından birkaç gün önce TBMM' de kabul edilen oğul Chester'ın benzer yeni projesi (…) Doğu Anadolu'da yaklaşık olarak uzunluğu 4300 kilometre olan demiryolu hattı döşenecek ve bu hat elde edilemeyeceği o günlerde net bir şekilde anlaşılan Musul'u da içine alacaktı.
Chester şirketi demiryollarının iki yanında toplam kırk kilometrelik alandaki tüm madenlerin işletme haklarına sahip oluyor ve egemenliği böylesine zedeleyecek bu hakla birlikte, gerekli görüldüğü taktirde gündeme getirilecek olan yeni demiryollarını yapma ve işletme hakkını da elde ediyordu. Bu hak 99 seneliğine Chester şirketine veriliyordu.

İngiltere'nin Musul'u elde etmesiyle (…) önemsizleşen ve hükümet tarafından 25
Kasım 1923 'ten sonra geçersiz sayıldı…/ s. 51-52

Dönemin Maliye Bakanı Mahmut Esat Bey: Chester projesi, Türkiye'nin ecnebi sermayesine, ne kadar müsaade göstermiş olduğunu ifade edebilecek bir şahittir (s. 57).

…bu imtiyazın diplomatik sonucu öbür müttefiklerinde Lozan'da buna karşılık pay isteminde ve daha çok istekte bulunmaları oldu (s. 59).

Bir yandan batı işgalini reddedip, diğer yandan batıya açılma adına onun sermayesinin imtiyazlar karşılığında ülkeye girmesinin yolunu açmak, yeni devleti eskisinden farklı kılacak bir yaklaşım değildir.

Chester Projesinin Lozan'da Türk tarafı tarafından kullanılan bir koz olduğu söylenerek, imtiyazların çok ötesinde yönetimin emperyalist ilişkilere yaklaşımı gizlenmeye çalışılabilir (s. 62).

(az gelişmişlik çok gelişmişliğin nedeni ve az gelişmişliğin sürekliliği de bu bağlamda çok gelişmişliğin garantisidir)

İzmir İktisat Kongresi; İmtiyazlı, Sınıflı...
Kapitalizmin baskısı onların özel bilincine galebe çalacak ve istemeye istemeye de olsa, kadim yöntemlerden azar azar uzaklaşacaklardı. Artık eski yaklaşımların, eski yöntem ve araçların işe yaramadığı düşüncesi, zamanla Osmanlı egemen sınıfının adamlarının bilincine kazınacaktı…
Kapitülasyon dönemecinin ardından gelişen süreçte, 19. yüzyıldan itibaren bağımlılığın tüm argümanları peş peşe ortaya çıkacaktır. Bunlar aynı zamanda azgelişmişliğin sürekliliğinin de göstergeleridir.
…unutulmaması gereken nokta, kapitülasyon programının 19. yüzyıldan itibaren anlamını, gelişen kapitalizm için kaybetmeye başladığı ve "yeni programlarla" sömürgeleşmenin desteklendiğidir (s. 66).

20. yüzyıl Türkiye tarihi "Bağımlık tarihi," tekrarları değil sürekliliği anlatıyor.

Mustafa Kemal Paşa: Yurdumuzda büyük kapitalistler yoktur, bunun için biz onların düşmanı değiliz. Hatta biz yurdumuzda milyonerlerin, hatta milyarderlerin türemesine çaba göstereceğiz…

İsmet Paşa, dışsal baskıyı tanımlıyor ve batı kapitalizmin arazi, mali, iktisadi ve idari sorunlarla ilgili dayatmalarını yerine getirmenin "bağımsızlığı kurtarabilmek için" tek koşul olduğuna dikkat çekiyordu.

Lozan görüşmelerinin tıkanmaya doğru gidişi ile kapitalistlerin Türkiye'nin yeni yönetimi hakkındaki kuşkuları birleşince, bu kuşkuların giderilmesi gereği ortaya çıkar (s. 75).

Lozan görüşmelerinin 4 Şubatta kesilmesinden on beş gün sonra İzmir'de yeni yönetimin iktisadi tavrının belirleneceği bir kongrenin düzenleniyor olması çok önemlidir.

TBMM'nin bile haberi olmadan, neredeyse birkaç kişinin düşüncesinin eseri olarak alelacele toplanmasına karar verilen kongreye Misak-ı Milli hudutları içinde kalan 375 ilçeden (kazadan) seçilmiş meslek temsilcilerinden katılımı öngörülmekte ve yaklaşık 3500 kişilik bir katılım beklenmekteydi.
…katılım sayısı beklentinin ancak 1/3'ine ulaşarak 1135'de kalmış ve katılım daha çok Batı Anadolu ve İstanbul çevresinden gerçekleşmiştir
Ankara'nın doğusundan ise katılım, neredeyse yoktur…

İzmir iktisat Kongresi, ...yeniden inşa sürecinin nasıl olması gerektiğini saptamayı amaçlamaktadır.
…yeni bir uyum programı (…) bu fikir, kongreden önce çeşitli şekillerde dile getirilmiş ve benzer görüşler kongrede ısrarla tekrarlanmıştır. Israrın iki ana nedeni vardır: birincisi; yabancı sermayeyi olumlamak, ona düşman değil, mecbur olunduğunun altını çizmek, ikincisi ise, birincisinden ayrı düşünülmeyecek bir biçimde, yaratılmaya çalışılan sınıfa-burjuvaziye güvence vermek (s. 78).

İkdam gazetesi, kongre ile düşmanların "yabancı sermaye düşmanlığı ile ilgili" olumsuz propagandalarına yanıt verileceğini yazarken; Akşam gazetesi 7 Şubat 1923 sayısında Chester'ı örnek vererek, yabancı sermayeye düşman olunmadığını vurgulama çabası içindedir.

Ticaretin millileştirilmesi amacıyla kurulan Milli Türk Ticaret Birliği (…) kongreye sunduğu raporda, yabancı sermayeye karşı olmadığını ancak tekelleşmenin önlenmesi gerektiğini dile getirir.

Mustafa Kemal 16 Ocak 1923'te İzmit'te yaptığı konuşmada: Memleketimizi az bir zamanda mamur etmek için milletimizin yetersiz kaldığı işlerde yabancı sermayesinden, vesaitinden, ihtisasından istifade etmek, hakiki menfaatımız iktizasındandır…

İktisat Vekili Mahmut Esat (Bozkurt) Bey: …memleketimizde meşru bir surette kazanmak ve yaşamak isteyen yabancı sermayesine, kanun ve nizamlarımıza tabii olmak üzere, Türkiyelilerden fazla bir imtiyaz, bir hile ardında koşmamak şartı ile memleketimizde her türlü teshilatı (kolaylığı), hatta diğer milletlerin gösterdiği teshilattan fazla kolaylıkları irae etmeye (göstermeye) her zaman hazırız. Yalnız yabancıların bizi asri ve medeni bir millet olarak tanımaları ve ona göre bize karşı vaz' -ı hakikatlerini (gerçek vaziyetlerini) almaları lazımdır.

…kongre, açılışından on altı gün sonra, 4 Mart 1923 'de "Misak-ı İktisadi"nin açıklanmasıyla sona erer.

Misak-ı İktisadi'nin ilk iki maddesi bağımsızlığı tanımlar, üçüncü madde ise, iktisaden yükselmek gereğini ifade eder. Dördüncü madde Türk halkının çalışkanlığını överken, bir sonraki maddede yurdun zenginliği anlatılmaktadır. İzleyen maddeler "Türkiye halkının" hırsızlıktan dürüstlüğe, dine-milliyete bağlılıktan çalışkanlığa birçok konuda olumlu özelliklerinin övülmesine ayrılmıştır. Bu söylemler arasına ise, 9.maddede “ecnebi sermayesine aleyhtar olunmadığı”nın adeta sıkıştırılması ise, ilginç ve bir o kadar da açıklayıcıdır. Son maddede ise, çocuklarımızın bu esaslara göre yetiştirilmesinden bahsedilmektedir (s. 83).

İçinde ülkenin izleyeceği ekonomik politikalara ilişkin elle tutulabilir herhangi bir şey yoktur.

…sosyal ve ekonomik uyum içinde devlet eliyle özel girişimci yaratılması Kemalist düzen için ekonomik bir kural oluyordu (s. 178).

…işçilerin sendika kurma ve grev hakları da yasaklanmaktadır. Kapitalizmin istediği "siyasal istikrar" için böylece önemli bir adım atılmış olmaktadır!

Kongre kapitalizmle uyum programının gereğince sömüren sömürülen ya da ezen ezilen ilişkisinin, popülist olmayan söylemle dile getirirsek, sınıflar arası ilişkinin korunması için gerekli açılımların yapılmasını sağlamıştır (s. 89).

Kongre'de, Türkiye'nin emperyalist sistem içinde kalmaya devam edeceği açıkça ilan edilmektedir.

Bütün her şey, Türk halkını ve Türk ulusunu batı uygarlık düzeyine yükseltme teranesi içinde yerini alacaktı.

Türk bağımsızlık savaşının zorunlu olarak sömürgeciliğe karşı verilmiş olması Kemalistlerin yabancı sermayeye karşı bir tavra kaymalarını gerektirmedi.

Kongre bu bağlamda yıllar sonra, belki de ancak 2000'li yıllarda tamamlanacak olan "Türk burjuva devrimi" içinde bir dönemeci oluşturuyordu (s. 94).

Lozan'da Ne İmzalandı?
Lozan Anlaşması'nın imzalanmasından sonra New Conventional adlı bir İngiliz gazetesinin yorumu:
Gerçekten Türkiye, teorik bakımdan bağımsız bir hükümet oldu. Lakin bu, ticaret ve sanatta kabiliyetsiz ve sermayeden yoksun ahaliyi bilenlerce malumdur ki, bu bağımsızlığın ömrü pek kısa olacak ve eski durumu bir başkası üzerine alacaktır.

Türkiye yöneticileri, Lozan'da açıkça kapitalist sistem içinde kalacaklarını ilan etmişler…

Kapitülasyonlar: ismen kaldırılmış, ancak gerekli hukuki düzenlemeler için belirli bir süre emperyalist ülkelerden danışmanlık hizmeti alınması karara bağlanmıştır!

Boğazlar: Barış zamanı serbest geçiş zorunluluğu getirilmiş, boğazların askerden arındırılması ve boğazlardan geçişi düzenleyen uluslararası bir kurulun oluşturulması gündeme getirilmiştir. Savaş zamanı geçişlerde ise, Türkiye'nin egemenlik alanını alabildiğine daraltan "Türkiye tarafsızsa serbest geçiş" gibi maddeler anlaşmada yer alabilmiştir (s. 99).

Kapitülasyonlar, Osmanlının bir dünya imparatorluğu olduğu çağlarda, Fransa'dan başlamak üzere Avrupalı devletlere lütfettiği ayrıcalıklar olarak tanımlanır. (bu şekilde tanımlanmasının nedeni) çöküşün nedenlerinin, zorunlulukların ve bağımlılığın gizlenmesi için gösterilen primitif bir ideolojik çabadan başka bir şey olmadığı söylenebilir.

…kapitülasyonlar bir tür, maliyeyi -padişah bütçesini ya da sarayın maddi gücünü- koruma refleksi olarak da değerlendirilebilir (s. 100-101).
Kapitülasyon alanının genişlemesi kapitalizmin genişlemesine ve gelişmesine paralel bir seyir izlemiş ve ayrıcalıklar alanına 18. yüzyılda Rusya da dahil olmuştur.

1914'te Türkiye'nin bütün iktisadi faaliyetinin yayı, ecnebiler elinde idi (…) Kapitülasyonlar, hakikaten imparatorluğu sırf ecnebi hesabına çalışan, bütün karını ecnebi ellerine ve keselerine boşaltan bir müstemleke haline koymuştu.
…
Yeni olduğu iddiasındaki bir yönetim için (…) kapitülasyon tanımlamasından (…) kurtulmak, önemlidir. Şimdi sorun, bu ilişkilerin hangi adla ve nasıl sürdürüleceği ve geliştirileceğidir (s. 102-103).

Lozan'ın ilk devresinde kapitülasyonlarla ilgili her görüşmenin oldukça sıkıntılı geçtiği ve batılı devletlerin kuşkularının yatıştırılmasının mümkün olmadığı da anılardan anlaşılmaktadır. (…) Tartışmalar daha çok, batılı tüccarların ya da sermayenin yeni devletteki hukuki sorunları üzerine yoğunlaşmaktadır. (…) Özetle, sermaye rahat dolaşabileceği bir alan aramaktadır (s. 103).

(İsmet Paşa’nın ısrarla üzerinde durduğu konu) "kapitülasyonların ilgası" ibaresini anlaşmaya koydurmaktır.

“Müttefik" devletlerinin istedikleri teminatları aldıktan sonra (…) bütün tarafların kabulü ile kapitülasyonlar kaldırılmış olmaktadır.

Güvencelerin en büyüğü Türkiye'nin kapitalist sistem içinde kalacağına dair geliştirmeye çalıştığı ilkel söylem ve bu söylemine uygun eylemliliğidir.

Yabancı sermayeyi bu bağlamda rahatlatan ise, resmi tarihin bize sunduğu gibi salt 28. madde değil, bu maddeyi biçimlendirecek olan Lozan Ticaret Sözleşmesi idi.
Bu sözleşmeye göre, Türkiye Cumhuriyeti beş yıl süre ile yapacağı ithalatta 1916 yılında belirlenmiş -ya da eski devlet tarafından belirlenmiş- vergi tarifesine bağımlı kalmaktaydı. Diğer taraftan yerli sanayii, yabancı sermayeye karşı korunmayacaktı (s. 106).

Sonuç olarak kapitülasyon kelimesinden kurtulunsa bile kapitülasyonlar çeşitli isim ve uygulamalarla kendisini sürdürme yolunu bulmuş olmaktadır. 1929'a kadar gümrük tarifesi ile desteklenen yabancı sermayeye, 30'lu yılların faşizminde, "devletleştirme" adıyla sermaye aktarımında bulunulmuş ve savaşın ardından 50'li yıllardan itibaren ülke emperyalist pazarlara kayıtsız şartsız açılmış, son olarak da kapitülasyonlardan hiç de farklı olmayan tahkim yasası ile yabancı sermayeye verilen hukuki güvence tazelenmiştir.

Nasıl ki kapitülasyonların ismen kaldırılması, uzun vadedeki sonuçlarıyla incelendiğinde bir şey ifade etmiyorsa, aynı şekilde Düyun-ı Umumiye'nin ismen kaldırılmasının da, anlaşmanın diğer maddeleri ve ek sözleşmeler göz önüne alındığında bir şey ifade etmediği görülecektir (s. 107-108).

…anlaşma, tüm maddeleriyle ve tarihsel süreçteki sonuçlarıyla birlikte ele alındığında, batının ya da emperyalist dünyanın "azami Türkiye Cumhuriyeti kurgusu" ortaya çıkmaktadır ve yöneticiler de, kurulan yeni dünya düzeninde ancak bu kurgu ile var olabileceklerini kanıksamış gözükmektedirler.

…"borçlar" sorunu, yeni olduğunu iddia eden Türkiye Cumhuriyeti'nin, bu borçların çok önemli bir kısmını on yıllar boyu ödemeyi kabul etmesiyle ancak çözümlenecektir.
…yeni olduğunu iddia eden ve eskiyi neredeyse tümüyle reddeden bir yönetimin, eskiye ait bağıtlan kabullenmesi, yeninin yeni, eskinin de eski olmadığının bir göstergesi değil midir?

…borçlar sorununun, görüşmelerin önemli bir bölümünü kapladığı açıktır.
Türk Hükümeti altın ya da İngiliz lirası üzerinden ödemeye yanaşmazken emperyalist başkentlerde ödemenin İngiliz parası ile yapılması dayatılmaktadır. Tekrarlarsak, sorun, borçların ödenmemesi değil, nasıl ödeneceği noktasında yoğunlaşmaktadır (s. 110).

Kâğıt üzerinde İstanbul Hükümetini ve onun Düyun-ı Umumiye gibi bağlaşıklılıklarını tanımayan T.B.M.M Hükümeti, onun sorumluluklarının üstlenilmesini bir başarı olarak sunabiliyor… / s. 114

Böylece Türkiye, ilerleyen yıllarda yıllık taksidi 5.809.3 12 TL olan (bu miktar bütçe harcamalarının %13-18'ini kapsamaktadır) borcu nedeniyle kamusal yatırımlan yapamamakta ve bu durum sınıfsal tercihlerle birleşince, günden güne katlanarak artan yoksulluk ve sefalet ortaya çıkmaktadır (s. 115).

Mustafa Kemal: "Misak-ı Milli şu hat, bu hat diye hiçbir vakitte hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve Heyet-i Celile'nin isabet-i hazarıdır. Yoksa haritası mevcut bir hudut yoktur."

"Misak-ı Milli", Lozan konferansındaki Türk tarafı için bağlayıcı bir unsur oluşturmamıştır.

(Lozan’da) Osmanlı'nın küçülmesiyle boşalan yerler doğal ve zorunlu olarak emperyalist güçlere bırakılıyordu.

Lozan'ın niteliğini, hiçbir örnek, Musul Sorunu kadar net bir biçimde deşifre edemez. (…) Misak-ı Milli söylemine de ters düşen bir şekilde, bölge, Fransa ve İngiltere emperyalizminin çıkarlarına terk edilmiştir (s. 119).

Musul'un, emperyalizmin Ortadoğu'ya hakim olması için önemli bir simge olma özelliği vardır.
Musul'u bu yüzden salt petrolle özdeşleştirmek, "emperyalizmin Ortadoğu'yu kontrolü sorunu"na ilişkin ayrıntıların gözden kaçmasına neden olabilir.

Kafkaslarda Sovyet düzeninin kurulmasından sonra Batı emperyalizmi için set sorunu Kafkasya'dan Türkiye'ye kayar. Türkiye seddinin ise iki hassas noktası vardır: Boğazlar ve Musul petrolleri (s. 122).

Bölgedeki denetim, kuşkusuz, petrol tekellerinin güvenliği için düşünülmektedir.

Boğazlar
Lozan'da Boğazlar konusunun üzerinde önemle durulmasının nedeni emperyalistlerin Sosyalist Sistemi abluka altında tutmak istemesi oluşturur.
…görüşmeler sürecindeki açık politika anlayışı ve bu anlayışın bölge üzerindeki emperyalist oyunları açığa çıkarması nedeniyle Sovyet temsilcisinin ölümünü de içeren birtakım gelişmeler sonucunda "sorun" kısmen çözüme kavuşmuştur!

…anlaşma bir taraftan Türkiye'nin Boğazlar üzerinde ki inisiyatifini kısıtlarken, diğer taraftan da Rusya'yı Karadeniz'e hapsedecek kısıtlamaları içermektedir. Çözümsüz ve tartışmalı birçok yanı olan "Boğazlar" konusunun çözümü de, böylece, diğer birçok "sorunda" olduğu gibi, ilerleyen yıllara bırakılmış olmaktadır.

Bonapartizm Evrilirken!
Lozan'ın "sokaktaki vatandaş" ya da adına parti kurulan halk için anlamı nedir?
…yeni devlet yönetiminin ne kadar halkçı olduğunun bir göstergesi olarak sunulan aşarın kaldırılması ile oluşan zarar, niteliği ve niceliği ne olursa olsun, kapitalizmi benimsemiş tüm ülkelerde olduğu gibi, halkın sırtına yükleniyor ve diğer vergilerdeki oranlar arttırılarak sermaye aktarımının aksamamasına ya da yoksullaşmanın giderilmemesine özen gösteriliyordu.
…aşarın boşluğunu doldurmak amacıyla kullanılan şeker, gazyağı gibi tüketici vergileriyle yoksullaşma daha geniş alanlara yayılıyordu.
Tarım lehine yapılan düzenlemeler ise, yoksul köylüyü değil, "ağalan" ilgilendirmekteydi. Bu düzenlemelerin, ağaların, Mübadele Anlaşmasıyla ülkeyi terk eden Rumlardan geriye kalan sahipsiz topraklara el koymalarını sağlayarak varsıllıklarını arttırmalarını ve kendilerine "halkçı" parti içinde yer vererek siyasal güvenceye kavuşturulmalarını amaçladığını görmekteyiz (s. 135-136).

…daha Lozan görüşmeleri sürerken, Sovyet devriminin ardından Rusya'da devletleştirilen batılı kapitalist şirketler, Türkiyeli ortaklar aramaya başlıyordu. Kurucularının önemli bir kısmı milletvekili ve tüccar olan İthalat ve İhracat Anonim Şirketi, İngiliz şirketleriyle kapitülasyonları aratmayan bir ortaklık sözleşmesine gidiyor, ancak zaman içinde bu girişim başarısızlığa uğruyordu.
Sınıf yaratma yolunda kapitülasyonları göze alan bu girişimin başını Ali Çetinkaya, Kılıç Ali, Salih Bozok gibi yönetime yakın -eski ve ancak Mustafa Kemal'e biat etmiş İttihatçı- isimlerin çekmesi ise, hedefe ulaşma yolundaki etik kaygıların (!) görülmesi açısından oldukça önemli.
1924 tarihinde kurulan Elektrik Tesisat Şirketinde 1929 yılına gelindiğinde hisselerin 23/24 'ü yabancılara ait olmakla birlikte, yerli hisseler Halit Ziya Uşaklıgil, İzzet Melih Devrim gibi yeniye yakın "eski" İstanbul aristokratları arasında paylaşılıyordu (s. 138-139).

Türkiye Kibrit İnhisarı'nda ise (…) yabancı ortakların Türkiye temsilciliğini yapma görevinin Celal Bayar, Yunus Nadi gibi isimler tarafından üstlenilmiş olması önemlidir.

1929 yılı itibariyle Türkiye'de önemli bir kısmı ortaklık olmak kaydıyla 200'e yakın yabancı şirket bulunmaktadır.
…sanayinin gelişmesi bahanesiyle 1924 yılında, sanayicinin kullanacağı hammaddeye gümrük bağışıklığı tanınması, bu şirketlere verilen imtiyazlara bir örnek olarak ele alınabilir.

Yabancı sermayenin monopol yaratmasından korkulmadı. Örneğin, tuz, petrol ve benzin monopolü Amerikan firmasına, kibrit ve çakmak monopolü Türk-Amerikan firmasına, alkol ve içki monopolü bir Polonya firmasına verildi.
…bu dönemde (1929-1930) yabancı şirketlerden zarar edenleri, yüksek fiyatlar ödenerek 'millileştirildi'. Böylece yabancılar kriz koşullarında iflastan kurtulmanın yolunu bulmuş oldular (s. 142).

…anılan dönemde, bu yaklaşımla yabancı sermayeye aktarılan değerin dökümü; 236.558.400 İsviçre Frankı, 204.576.000 Fransız Frankı, 4.862.100 Sterlin ve 4.862.100 Türk Lirası şeklindedir (s. 145).

Lozan; İdeolojinin Neresinde?
Lozan Anlaşması'nı Türkiye açısından önemli kılan unsur, onun ideoloji oluşturmadaki yadsınmaz etkisidir.

Eski, yeni düzene uygun hale getirilmiş yenilenmiştir ve yenilenme süreci, doğal olarak işe yaramayan parçaların-kurumların ortadan kaldırılmasını ve yerine konanların her anlamda korunması ve sorgulanmaksızın desteklenmesini içermektedir (s. 148).

Ulusal bağımsızlıkla ekonomik bağımsızlığın bir birinden ayrı şeylermiş gibi göstermenin ilk adımının Lozan'da atıldığını ve bu yaklaşımın günümüze değin korunması için yoğun bir çaba gösterildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Sonuç
Cumhuriyet'in kapitalist kalkınma modelini benimsemesinin (…) Lozan'a ve Lozan sürecine dayandığını kabul etmek zorundayız.
Bu haliyle Lozan Anlaşması, uluslararası emperyalist sisteme bağımlılığın yeniden gözden geçirildiği, bağımlılık isteminin "yeni" konjonktürde onandığı emperyalist bir metin olarak da değerlendirilebilir (s. 152).

(Lozan’la birlikte) Pazar olmaya ve bağımlılık ilişkisi geliştirmeye hevesli Türkiye, "hasta" ve sorunlu sömürgenin yerini almış ve bu göreceli değişiklik ilişkilerin yeniden tanımlanmasını sağlamıştır (s. 153).

Tartışma
"Bilim" ya da "bilimsellik" yaftasını tekelinde tutan akademiler, üniversiteler adlarının altında ne varsa hepsini boşaltacak şekilde organize olmuş soysuzlaştırmayı, indirgemeciliği ve kısırlaştırmayı barındırmakta.

Bu binaları mesken edinen "bilim adamlarının" başlıca görevi ideolojinin kendisini yeniden üretmesine yardım edecek, egemenliği-eşitsizliği haklılaştıracak düşünsel faaliyetlerde bulunmaktan ibarettir.
Neyin karşısında tarafsızdır bilim adamı? İşte her türden eşitsizliğin ve egemenlik ilişkisinin karşısında doğrudan taraflılıklarını "bilimsel tarafsızlık" soytarılığı ile gizlemeye çalışırlar.

…tezim başvurumun ardından geçen 13 aylık bir süre sonucunda reddedilmiştir (Ömer Bozkurt ve Birgül Ayman-Güler'in red oylarıyla).

(red gerekçeleri)
…inceleme Lozan Anlaşması üzerine bir tarih çalışması değildir; birincil tarihsel kaynaklar kullanmamıştır. (…) Böyle bir yöntemin alana ilişkin "bilgi"ye katkıda bulunması söz konusu edilemez.

…yapılan okuma, "Lozan'ın emperyalizmle uyuşma ve kapitalizmle entegrasyon programı olduğu" savı üzerinden yapılmıştır.
Kuruluş bir "antiemperyalist mücadele sonunda değil, emperyalist pazarlıklar" sonucunda gerçekleşmiştir.

Tez, 1922 yılı gibi (…) bir dönemi, dönemin analizi içinde değil, 2000 yılından bakarak değerlendirmeye çalışmaktadır. Lozan'ın yer aldığı dönem, çalışmada karakterize edilmemiş; açıklanmamıştır.
Aday, tezin temel kavramı olan "antiemperyalizm" kavramını tanımsız bırakmıştır.

Aday tezini, belgelere dayanarak kanıtlamaya çalışmak yerine, belli ölçütlere göre seçildiği izlenimi veren yorumlara başvurmaktadır.
…
Yanıt
Emperyalistlerle imzalanan "barış" yeni emperyalist açılımları doğrudan ya da potansiyel olarak içeriyorsa ya da sonuçlarıyla emperyalizmin -şu ya da bu şeklinin- bölgede yeni hareket alanları kazanmasına doğrudan olanaklar sağlıyorsa bu emperyalizme biat anlamına gelir. Bu bağlamda "biat"ın tercümesi "emperyalist rol ve kazanımlara hazırım" şeklindedir.

Her iki tez kurulu üyesi de daha ilk paragrafta dile getirdiğim ve alıntıladığım tarih yöntemini ve göndermemi görmezlikten gelmeyi tercih ediyor; bu Bernal'in "Kara Atena"yı yazarken geliştirdiği bir yöntemdir.

Üniversitelerin-akademilerin ilkokul mentalitesinden kurtulması gerekiyor.

Bilimsel nesnelliğin kendisi taraftır. Bu bağlamda "tarafsızlık", egemenlerin yasakladığını bırakın savunmayı tartışmayı dahi düşünmemenin-düşünememenin-düşündürmemenin ''bilimsellik'' yaftası altında bir baskı aracı olmasının ötesinde ne gibi bir anlam taşır?

Halkın yüzde kırkı Lozan imzalandığı gün ya da Lozan'ın onuncu yıldönümünde geceyi aç geçiriyordu. Bugün de bu oranın aynı olması size neyi ifade ediyor.
Alanımdan; sağlıktan örnekleyim; sağlıkta yirmi-otuz yıl önce bağımsızlıklarına kavuşmuş birçok ülkeden kat be kat gerideyiz.
O halde Lozan ne tür bir bağımsızlığı ne tür bir egemenliği tanımlamakta.

Lozan nasıl ki, kapitalizmle bir entegrasyon programı ve emperyalizmin düzeninde yer sahibi olabilmenin küçük bir ifadesi ise bugünkü IMF-AB-ABD anlaşmaları da aynısıdır.

…bu kadar uzun bir yanıtla ilk defa ve hatta bir yanıtla ilk defa karşılaştığınızı düşünüyorum. Ve hatta ilk defa bir tezle karşılaştığınızı düşünüyorum.
…

Sekseninci Yılında Lozan
Lozan; Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı - Dünya Savaşı? - sonucunda kurulmaya çalışılan 'yeni dünya düzeninde' Ortadoğu'nun 'ne olacağı' sorusuna verilen yanıtlardan birisidir…

Lozan, Türkiye için nedir? Lozan; kurulmaya çalışılan 'yeni dünya düzeninde' Türkiye'nin de rol kapma isteğinden başka bir şey değildir, Türkiye'nin kapitalist-emperyalist dünyada var olma isteğinin, bu 'dünyaya' sözleşmeler yoluyla biat etmesinin onanmasından başka bir şey değildir…
…

Türkiye Üzerinde Emperyalist Pazarlık
22 Kasım 1922
Internationale Presse-Korrespondenz
14 Kasım 1922, Sayı 218, s.1554-1555 / Komintern Belgelerinde Türkiye Kurtuluş Savaşı, Kaynak Yayınları

1903 yılına kadar Türkiye yalnızca İngiltere ve Fransa'nın himayesi altındaydı.
Alman sermayesinin Bağdat yoluyla çomak sokmasından sonra mali sermayenin rekabeti alevlendi.
Türkiye'nin 1903-1914 yılları arasında yaptığı 12 dış borçlanmadan en büyüğü Almanya iledir.
Alman sermayesi on bir yıl içinde bankalar ve demiryolları gibi bazı önemli 'kumanda mevkilerini' ele geçirmesini bildi.

Türk hükümeti emperyalist savaş döneminde Alman sermayesi dışında kalan tüm yabancı sermayeye el koydu. Alman sermayesi, tüm Osmanlı İmparatorluğu'nu tekeli altına aldı, tek hakim haline geldi.

Amerikan sermayesi daha savaş sırasında Türkiye'de mali şebeke ağını örmeye başlamıştı.
1919-1921 yılları arasında Amerikan petrolü Anadolu pazarında tek satıcılık hakkına sahip olarak egemen oldu.

Fransa Türkiye'ye aşağı yukarı 3 milyar Frank yatırdı. Bu Türkiye'ye yatırılan tüm yabancı sermayenin yüzde 60.31'ini oluşturmaktadır

Fransa'nın bu yüzde 60.31 'inin zaferi Kemal' in birliklerini İstanbul'a sevk etti.
…

T.B.M.M Zabıtlarında Lozan Tartışmalarından ve Eleştirilerden Örnekler
SALAHATIİN BEY: Efendim gönderilecek murahhaslar kimin murahhaslarıdır? Kimin namına gidiyor ve kim gönderiyor?
Bunu soruyorum...
HÜSEYİN RAUF BEY: Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve onun Heyeti Vekilesinin... Yani hükümet olarak gerek harice ve gerekse dahile karşı malum olan Büyük Millet Meclisinin emniyet ve itimadını haiz Hükümetimiz namına gidiyor.
SALAHATTİN BEY: Meclisi Ali Hükümete ait muamelatı vekilleri vasıtasiyle temşiyet eder. Harb, sulh, muahede akdi gibi mesaili azime için Meclisi Ali izin verir ve o veche dairesinde murahhasları intihap ederek gönderir. Bugün memleketin mukadderatı atiyesini tayin edecek sulh murahhaslarıdır. Bu kadar azim mesuliyeti olan bir vazifeye Meclisi Alinin itimadına mahzar olmaksızın Hükümet nasıl murahhas tayin eder ve nasıl mesuliyeti üzerine alır.
HÜSEYİN RAUF BEY: Heyeti Vekile o kuvveti ancak Meclisi Alinizden almıştır.
SALAHATTİN BEY: Biz onu vermedik.
…
ZİYA HURŞİT BEY: Kabul ettiğimiz kararname, Teşkilatı Esasiye, hepsi bunµ toptan hakkı müdafaa edecek olan zatı Meclisi ali tayin eder ve Meclisi Ali intihap eder ve bunlarda milletin itimadını haiz olduklarını göstererek gider ve milletin haklarını müdafaa ederler. Başka türlü bunların tayin ve tasdik suretiyle bunların, milletin haklarını müdafaa edebilmeleri imkânı yoktur. Meclisi Alinin arasının tecellisi lazımdır.
…

ALİ ŞÜKRÜ BEY: Beyefendiler; esas bozuk olunca onun üzerine kurulacak bina çürük olur. Binaenaleyh müzakeratın esası çürüktür. Çürük olduğu için bu müzakerat bir şey intaç etmez. Sebebi: Efendiler, bütün illet bir noktadadır. O da Meclisimiz icrai ve teşrii salahiyeti haiz bir meclistir. Fakat hükümetimiz adeta kabine usulü vechile siyaset tedvir etmek istiyor. Yani yaptığı projeyi bizden saklıyor. Bu da bir siyasettir. Fakat maalesef Meclisimizin bugünkü vaziyetiyle kabili telif değildir. Ben ircaı salahiyete haiz olduğum halde böyle gizli olarak hükümetin değil, hükümetin etrafında toplanacak büyük bir zümrenin dahi yapacak olduğu işten mes'uliyet kabul edemem...
Maalesef o süngünün temin ettiği zaferi yeşil masa başında daima kayıp eder. Buyurdular ki filhakika tarih tekerrürden ibarettir...
Şimdi, bendeniz korkarım ki, şuraya konan ve ehemmiyetsiz görünen bu mevad ileride ecdat ve ahfadımız için yeni bir kapitülasyon teşkil edecektir...
Efendiler bu memleketin muhtacı hal ve ıslah olduğuna bugünkü hali perişanımız şahittir. Bunu görmeyen kimse yoktur. Fakat efendiler bütün dünya muvacehesinde şu postu evvela kurtarmak lazımdır. Bu işi yapmak ve bunu temizlemekten evvel kalkar, gönlü bir takım ıslahat yapmak için şunu yapacağım bunu yapacağım demek İngiltere'nin eline müthiş bir silah vermek demektir. Buna binaen heyeti murahhasamız muvaffak olamamıştır.
…

Rosa Luxemburg ve Berlin-Bağdat Demiryolları
Osmanlı Devleti (…) demiryollarının gayri safi kazançları için de teminat vermek zorunda olacak…
…sömürülen, köylülerin eline devlete verilen miktarlardan sonra, kendi geçimleri için yalnızca birkaç ekin sapı bırakan bir köy ekonomisinin kurak topraklarından, demiryolları için gerekli olan ulaşım ve kar düzeyini sağlamak doğal olarak mümkün değil…
Beklenen kapitalist karın oluşması için kapanması gereken açık, Osmanlı Hükümeti tarafından 'kilometre teminatı' adı altında, demiryolu şirketine her yıl düzenli olarak ödeniyordu.
İşte, Avrupa sermayesinin yürüttüğü kültürel çalışma kanalıyla, Türkiye'nin iktisaden kalkındırılmasının iç mekanizması...
…

Lozan'a Chester Telgrafları
13 Temmuz 1923/ Başbakan H. Rauf Bey' den İsmet Paşa'ya
Chester imtiyazı meclisten geçmiştir.
Regie General'in Samsun-Sivas imtiyazı meclis kararıyla Amerikalılara verilmiş ve feshedilmiştir. Bundan dolayı tazminat veya yeni imtiyaz vermeye hazırız. Karadeniz bölgesinde beş yıllık rüçhan hakkı da verebiliriz.
Armstrong Vikers şirketine de benzer haklar tanıyabiliriz.
…

Milli Türk Ticaret Birliği'nin Yabancı Sermaye Önerileri
Ecnebi sermayesinin iştirakiyle yapılabilecek işlerin tayini. Bu işlere ecnebi sermayesinin iştiraki derecesi ve bunların tabi olacağı ahkam:
a) Seyrisefain, merakib-havaiye, hususat-ı sınaiye ve imtiyazlı bankacılığa mütedair işlerde umum tediye edilmiş sermayesinin % 75'i,
b) Orman işleri, sermayesi 1000000 lirayı tecavüz eden hususatı sınaiyeye dair şirketlerde umum tediye edilmiş sermayesinin % 51'i
c) Maden, şimendifer vesair şirketlerde, umum tediye edilmiş sermayesi 5.000.000 lirayı geçen teşebbüsatta tediye edilmiş sermayenin % 41'i
d) Sermaye-i umumisi 100.000.000 lirayı geçen şirketlerde umum tediye edilmiş sermayenin % 31'i
…

1929'da Türkiye'de Yerli ve Yabancı Şirketlerin Durumu

Ödenmiş Sermaye
1929 Kârı
Türk Şirketleri
78.239.000
11.673.000
Yabancı Şirketler
77.913.000
11.025.000

Mecliste "Borçlar Sorunu"Üzerine Yapılan Tartışmalardan
HAKKI HAMİ BEY: Tecili düyun dediğimiz zaman mukabil borcumuzun da tecili teklif vaki olmuş da ret mi edilmiştir? Yoksa kabul etmeyecekler de bir sene de tesviyemi ettirecekler? Ve yahut hiç mi teklif edilmemiştir?
HASAN BEY: Kabul etmeyeceklerini bildiğimiz için bunu şifahi konuştuk. Hususi konuştuk. Delegelerle aramızda... Kabulüne imkân görmediğim için resmen teklif etmedim.
SALAHATTİN BEY: Memleketin bu parayı vereceğine tediye edeceğine nereden inandınız? Yani memlekette inkişafı iktisadi olmadan, memleket tamir edilmeden, yanan evler, yıkılan yerler düzelmeden memleketin eski iradı verebileceğini nereden biliyorsunuz?
HASAN BEY: Düyunu Umumiyeye mahsus olan varidatı kendilerine verince onlar, sizden başka bir şey istemiyorlar.
…

Misak-ı Milli ve Lozan
1)Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Arap çoğunluğun oturduğu ve işgal altında bulunan toprakların geleceği halk oyu ile saptanmalıdır. Osmanlı-İslam çoğunluğunun bulunduğu toprakların bütünü ayrıma tabi olamaz.

Lozan'da bu "ilke" neredeyse tümüyle ihlal edilmiştir. Birçok Arap toprağı üzerindeki sömürgeler gerek Lozan Anlaşması ile gerekse daha önce yapılan Ankara Anlaşması gibi ikili anlaşmalarla tanınmış ve Arap toprakları üzerindeki emperyalist egemenlik onanmıştır.

2) Oylama ile anavatana katılan iller için serbest oy tekrarı korunacaktır.

Birinci "ilkenin" ihlali bu ilkenin de doğrudan ihlali anlamına gelmektedir.

3) Batı Trakya'nın hukuki durumu bölge halkının bağımsız bir şekilde kullanacakları oylara bağlı olmalıdır.

Lozan'da Batı Trakya Yunanistan egemenliğine bırakılmıştır. Sözü edilen oylama ya da referandum gibi olgular o tarihten sonra ciddi olarak gündeme getirilememiştir.

4) İstanbul ve Marmara'nın güvenliğinin sağlanması için boğazların ticaret ve ulaşıma açık tutulması hakkındaki kararlara Osmanlı Devleti katılmalıdır.

Boğazlar konusu Lozan'dan sonra Montrö anlaşması ile emperyalist devletlerin isteklerine uygun bir şekilde çözülmüştür.

5) Diğer devletlerin katılmasıyla kabul edilen "azınlıklar hukuku" ilkelerine uyulmalıdır.

Lozan'da azınlıklar sorununa getirilen çözüm dayatmacıdır.

6) Modern bir Osmanlı devletinin idamesi için her alanda tam bağımsızlık esastır. Herhangi bir alanda· bunu olumsuzlayacak hiçbir baskı kabul edilemez. Borçların ödenmesinde de bu ilke esas alınmalıdır.

Tam bağımsızlık ideolojik bir argümandan retorik olgusuna indirgenmiş ve Osmanlı üzerindeki birçok dayatma kabul edilerek yeni dünya düzeninde emperyalizmle ittifak kurulmasına gidilmiştir (s. 199-200).

Komintern'in Lozan Değerlendirmesi
İngiltere'nin ve Fransa'nın Yakın Doğu siyasetleri ana hatları: İngiltere başlıca düşmanları olan emperyalist Almanya ile Rusya'nın uğradığı yenilgiden de yararlanarak Boğazları ve İstanbul'u ele geçirmeyi, böylece Türkiye'yi parçalayarak onu Balkanlar'da ve Anadolu'da kendi egemenliğine sokmayı amaçlıyor; bunun yanı sıra Asya'daki sömürgeleri üzerindeki etkisini de güvence altına almayı amaçlıyor. Fransa, Türkiye'nin bölünmesini istemiyor. Çünkü alacaklarını ve Türkiye'ye yaptığı yatırımları korumayı düşünüyor; Türkiye'yi iktisadi ve mali açıdan ele geçirerek onu sömürgeleştirmek istiyor.

Türkiye tam bağımsız bir devlet olma isteğini dile getirir getirmez (…) İngiltere ile Fransa arasındaki bu düşmanlık da derhal geri plana düştü.
İngiltere, Almanya'nın Fransa tarafından sömürülmesi konusunda ödün veriyor, buna karşılık Fransa İngiltere'nin Boğazlar ve İstanbul'u işgal etmesini kabul ediyor (s. 201).

Millileştirme ve Yabancı Sermaye
1929 yılı itibariyle Türkiye' de çalışan yabancı şirketlerin sayısı 103 olarak bildirilmektedir.

Türkiye'de millileştirilen yabancı şirketlere örnekler (s. 203)
Tarih
İsim
Sahibi
Satın alma bedeli
1928
Mersin-Adana Demiryolu
Britanya
204 milyon İsviçre Frangı
1931
Mudanya-Bursa Demiryolu
Britanya
50 bin Türk lirası
1932
İzmir Rıhtım Şirketi
Fransa
7 .827 .690 Fransız Frangı
1933
İstanbul Türk Anonim Su Şirketi
Britanya
1.3300.183 Fransız Frangı
1935
İzmir-Aydın Demiryolu
Britanya
1.825.840 sterlin

Kim Kimdir?
Ali Şükrü Bey: …meclisin üstünlüğü, kişi tahakkümü gibi konularda etkin muhalefet yürüttü. Lozan sürecinde Mustafa Kemal'le sert tartışmalara girdi. Mustafa Kemal'in muhafız komutanı Topal Osman tarafından öldürüldü.

Yusuf Hikmet Bayur: Osmanlı sadrazamlarından Kamil Paşa'nın torunu. Lozan konferansında Türk heyetine danışmanlık yaptı.

Cemil Bilsel: 1933'de Lozan'ı anlatan kitabı yazdı ve hemen ardından 1934'de İstanbul Üniversitesi Rektörü olarak atandı.

Mahmut Esat Bozkurt: Lozan'da hukuk eğitimi yaptı. 1922-23 yıllarında İktisat Vekilliği yaptı. İzmir İktisat Kongresi'ni düzenledi.

George Nathaniel Curzon: Hindistan Genel Valiliği ve 1919-24 yıllan arasında Dış İşleri Bakanı olarak görev yaptı. 1925’te öldü.

Şükrü Kaya: Lozan görüşmelerinin başında danışman olarak sürece katıldı.

Rıza Nur: İtilafçı kanattan mebus seçildi. Ahrar Fırkasını kurdu. 1925 tarihinden sonra Atatürk 'le olan çatışması sonucu aktif siyasetten uzaklaştırıldı.

Rauf Orbay: Balkan Savaşı'ndaki başarılarından ötürü "Hamidiye Kahramanı" olarak anıldı. 1923'den sonra TCF'nın kuruluşuna katıldı. Baskıların artması üzerine yurt dışına giden Rauf Orbay bu dönemde İzmir Suikastı nedeniyle gıyaben yargılandı. On yıl sürgün cezası aldı.

Raymond Poincaire: 1913'de cumhurbaşkanı oldu. 1920'den sonra Başbakan ve Dış İşleri Bakanı olarak görev yaptı ve Lozan sürecine katıldı.

Yusuf Kemal Tengirşenk: Lozan’dan önce SSCB ile Moskova Anlaşması'nın, Fransa ile Ankara Anlaşması'nın imzalanmasında Heyet Başkanlığı yaptı. Ancak Lozan görüşmelerine katılması engellendi.
…

Özet
"yeni" Türkiye Cumhuriyeti (…) bağımlılık ilişkilerinin yeniden ve yeni adlarla düzenlenmesi şeklinde oluşturulmuştur.
…en başat örnek, Düyun-ı Umumiye sorumluluğunun yeni devlet tarafından üstlenilmesidir.

Lozan Anlaşması sonucunda eskimiş ve artık batılı kapitalist devletler için önemi kalmamış bazı "sorunlar" halledilmiş ancak; yabancı sermaye ilişkileri, Ortadoğu'nun sömürülmesi, Boğazlar, borçlar gibi, Birinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist ülkeler tarafından kurulmaya çalışılan "yeni dünya düzeni" kurgusu için önemli sorunlar emperyalistlerin neredeyse birebir olmak üzere istediği biçimde çözümlenmiş ve Türkiye Cumhuriyeti de böylece yeni dünya düzenin de yerini almıştır (s. 210).
…

Sorun Yayınları, 2. Baskı, 2004


Karşılaştırmalı Lozan ve Sevr Barış Antlaşmaları


Deniz Bozkurt - Karşılaştırmalı Lozan ve Sevr Barış Antlaşmaları

Sevr Barış antlaşmasında parçalanan Osmanlı toprakları üzerinde iki devlet kurulması kararlaştırılmıştı: Ermenistan ve Kürdistan.
Ermenistan fikrinin baş savunucusu Fransa bile askeri ve maddi olarak Ermenistan'ı sahiplenmek istememiştir.

İngilizlerin önerisi, Kürdistan'ın bir aşiretler federasyonu olmasıydı. Sınırları Ermenistan'ın güneyinden Fırat'ın doğusuna uzanacaktı. Fransa'nın ısrarları üzerine Kürdistan'ın Türk egemenliği altında özerk bir devlet olmasına karar verildi.

Sevr'de Kürdistan: Madde 62, 63 ve 64.
Sevr'de Ermenistan: Madde 90, 91, 92 ve 93
Sevr'de Azınlıkların hakları: Madde 140, 141, 142, 146 ve 149

Lozan’da azınlıklarla ilgili maddeler: Madde 37, 38, 39 ve 41

Boğazlar - İstanbul ve Saltanat
Boğazlar ve İstanbul 1. Dünya Savaşının kilit noktalarıdır. İstanbul'un fethi, Hıristiyan Avrupa'nın inanmak istemediği bir gerçektir. Hıristiyanlığın yüzyıllardır başkenti sayılan Constantinopolis, Müslüman Türklerin iradesine girmiş, boğazlar trafiği de Osmanlı'nın kontrolüne geçmiştir. Haçlı seferleri İstanbul'u geri almak için yapılmış bir Hıristiyan ittifakıdır ve sadece İstanbul için bile tüm Avrupa ittifak yapmaya hazırdır.

Kuzeyde büyük Rus İmparatorluğunu kontrol etmenin yolu boğazlardan geçmektedir.

Boğazların ve İstanbul'un sadece bir devletin kontrolü altına verilmesi mümkün değildi, müttefiklerden hiçbiri bunu göze alamazdı. Öte yandan Halifenin ve Saltanatın merkezi olan İstanbul'da Hilafeti dışlayacak bir politika, tüm İslam dünyasında karmaşaya neden olacaktı.

Sevr’e göre Boğazlar müttefikler tarafından kurulacak bir komisyonun kontrolüne verilecektir. Bu komisyon adeta boğazlar üstüne kurulmuş bir devlettir.

Sonuç olarak Halife ve Saltanat İstanbul'da, tüm yetkilerden arındırılmış şekilde, kalmaya devam edecek böylece (…) İngilizler yaptırımlarını Halife aracılığıyla ve onun emri gibi Müslüman sömürgelere ileteceklerdir.

23 Nisan l920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmuştur, Sevr ise 10 Ağustos 1920'de Osmanlı Hükümeti tarafından imzalanmıştır.

Lozan'da üzerinde en çok tartışılan konulardan biri de kuşkusuz boğazların durumu olmuştur. Burada üç ana görüşten söz edilebilir; Sovyet Rusya, Boğazların ticaret gemilerine mutlak açık ancak, savaş gemilerine kapalı tutulmasını savunuyordu. ABD ve Japonya dahil olmak üzere müttefikler ise boğazların hem ticaret hem de savaş gemilerine açık tutulması taraftarıydı. Üçüncü görüş ya da Türk görüşü, İstanbul ve Marmara'nın emniyeti için denizden ve karadan gelebilecek her türlü saldırıya karşı bir güvence verilmesi, savaş gemilerinin geçişlerine sınırlama getirilmesi, barış ve savaş durumlarında ticaret gemilerine geçiş serbestliği (s. 13).

Sonuç olarak (Lozan’da) Boğazlar, milletler Cemiyetinin oluşturacağı bir komisyonun yönetiminde olacaktır.

Sevr'de İstanbul ve Boğazlar: Madde 36-61
Lozan’da İstanbul ve Boğazlar: Madde 1, 2, 10-18

Sevr antlaşmasında mübadele ile ilgili hüküm Madde 143.'te şöyle belirlenmiştir:
“…Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesinden itibaren 6 ay zarfında Yunanistan ile Türkiye, Yunanistan'a terk edilen veya Osmanlı'da kalan arazide bulunan, Türk ve Rum ırklarına mensup ahalinin kendi istekleriyle ve karşılıklı olarak göç etmeleri hakkında özel bir anlaşma imzalayacaklardır.”

…
Umay Kültür Sanat Merkezi Yayınları, Ankara 1998


19 Ağustos 2019 Pazartesi

Lozan Konferansı'nın Türk basınına yansımaları


Ebru Gür - Lozan Konferansı’nın Türk Basınına Yansımaları

…İstanbul basınından Milli mücadeleyi tüm gücüyle destekleyen Vakit, İleri ve İkdâm gazeteleriyle, Anadolu basınından milli mücadeleye öncülük eden ve T.B.M.M.’nin yarı-resmi yayın organı diyebileceğimiz Hâkimiyet-i Milliye gazetesinden Lozan Barış Anlaşması’nı takip etmeye çalıştık.

İleri gazetesi; Celâl Nuri ve kardeşi Suphi Nuri tarafından 1 Ocak 1918 ile 2 Aralık 1924 yılına kadar İstanbul’da yayımlanan, Milli mücadeleyi destekleyen bir siyasi gazetedir

İkdâm gazetesi, başyazarı ve kurucusu olan Ahmet Cevdet tarafından 1894-1928 yılları arasında İstanbul’da yayımlanmıştır.

Vakit gazetesi Filip tarafından 1875 yılında kurulmuştur. Başyazarı Mehmet Said’dir. 26 Ekim 1917 tarihinden sonra gazeteyi Hakkı Tarık Us, Asım Us ve Ahmet Emin Yalman çıkarmaya başlamıştır. Ahmet Emin Yalman, 1920 yılında İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilince gazetenin yönetimi Asım Us’a kalmıştır.

Hâkimiyet-i Milliye gazetesi Mustafa Kemâl isteği üzerine Sivas’ta yayımlanan İrade-i Milliye gazetenin bir devamı olarak 10 Ocak 1920 yılında yayımlanmaya başlamıştır.

Misak-ı Milli
Misak-ı Milli kurtarılmak istenen vatan sınırlarını belirlemiş, azınlık hakları, kapitülasyonlar, boğazlar vb. konularda Lozan’a kadar izlenecek politikayı belirlemiştir (s. 4-5).

Mudanya Mütarekesi’nden yaklaşık bir hafta sonra İtilâf Devletleri, yeni bir savaşa meydan vermemek bunun tehlikelerini izole etmek için, T.B.M.M. Hükümetini ve diğer devletleri yapılacak olan barış konferansına 27 Ekim 1922 tarihli bir nota ile çağırmışlardır.

Devletlerin ortak notası Ankara Hükümeti’nin İstanbul temsilcisi Hamid Bey’e ve İstanbul Hükümeti Dışişleri Bakanı olan İzzet Paşa’ya verilmiştir.
Konferans yeri gazetelerde tartışma konusu olmuştur. Gazeteler, toplanılacak yerin Türkiye topraklarında olması gerektiğini vurgulamışlar…
Neticede tarafsız bir yermiş gibi görünen İsviçre devletler tarafından konferansın yapılacağı yer olarak seçilmiştir.

Gazeteler İtilaf devletlerinin İstanbul Hükümetini davet etmesini öfkeyle karşılanmış… (1 Kasım 1922 tarihli gazeteler)

Mustafa Kemâl ve hükümet almış olduğu bir kararla saltanatı ilga etmiş ve böylece Türk delegeleri de oluşturularak Lozan’a hareket edilmiştir.

Müttefik devletlerin 27 Ekim notasına mukabil, Ankara Hükümeti’nin devletlere verdiği muhtırada Türk milletini sadece T.B.M.M.’nin temsil edileceği belirtilmiştir.

Rauf Bey (Orbay), kürsüye gelerek bu günün bayram olmasını teklif etmiş ve meclis bu teklifi alkışlarla kabul ederek tebliğ bir dua ile celseye son verilmiştir…

Hâkimiyet-i Milliye, Bâb-ı Ali’yi hıyanet ve fesat ocağı olarak nitelendirmiş ve alınan kararı “Tarihi Celse” şeklinde telâkki etmiştir.

Saltanatın kaldırılmasından sonra Tevfik Paşa kabinesi istifa etmiş ve Refet Paşa bu makamı devralmıştır.

Lozan’a Gidecek Olan Türk Delegelerinin Oluşturulması
Türk basını baş delege olarak İsmet Paşa’nın seçilmesini tasvip etmiş, onun olumlu özelliklerini ve Lozan’da neler yapabileceğini hep bir ağızdan yazmaya başlamışlardır.

Konferansta Türkiye’nin taleplerini Mustafa Kemal; “İstiklalimizin kayıtsız-şartsız tasdikini istiyoruz. Milli hudutlarımız dahilindeki toprakların bize verilmesinde ısrar edeceğiz. Ondan sonra bu topraklar dahilinde tamamıyla müstakil yani kâpitülasyonsuz bir Türkiye yaşamasını istiyoruz” sözleriyle özetlemiştir (s. 18).

İsmet Paşa: “Konferansta murahhaslarımızın hatt-ı hareketi Meclis-i Alliyenizce şimdiye kadar kabul edilen antlaşmalar ile Misak-ı Millimizden ibarettir.”

Türk delegeleri, Lozan’a gitmek için 4 Kasım’da Ankara’dan özel bir trenle İstanbul’a gelmek için hareket etmiştir.

Mudanya zaferinden kısa bir süre Lyod George’nin politikasının iflas etmiş olduğunu anlayan İngiltere’de koalisyon hükümetinin ortağı Muhafazakar Parti hükümetten ayrılmış netice itibariyle desteksiz kalan L. George istifa ederek yeni seçimlerin yapılması kararlaştırılmıştır.
Lord Curzon, seçimlerden önce 9 Kasım 1922’de Londra’daki büyük nutkunda özellikle L. George’ye karşı ağır sözler söylemiştir. Bu nutkunda L. George’yi “aktör” ve “siyaset heveslisi” kelimeleriyle tahkir etmiştir.
Lord Curzon’un büyük seçim propagandalarıyla 15 Kasım 1922’de yapılan seçimleri muhafazakar parti kazanmış ve Dışişleri Bakanlığına da Lord Curzon getirilmiştir.
İngiltere konferansla çok ilgiliydi. Bunun başlıca sebebi şüphesiz Musul yani Irak sınırı ile boğazlardı.

Lord Curzon, Türkiye’nin Misâk-ı Milli belirlenen en asgari taleplerini “müttefiklere karşı bir hakaret“, “Avrupa’ya karşı da bir meydan okuma “ şeklinde telakki etmiştir (Hâkimiyet-i Milliye, 23 Kasım 1922, No:669, s.2.; İleri, 10 Kasım 1922, No: 1712, s.1.; Vakit, 10 Kasım 1922, No:1764, s.1.).
Fransa, Türkiye’yi geleneksel Fransız politikası adını verdikleri politikayla dost bir yüz sergileyerek Türkiye’den menfaatlerini alabileceklerine inanmışlardır. Konferansta Fransa özellikle borçlar, kapitülasyonlar ve ayrıcalıklarla ilgilenecektir.

Türk basınında yazarlar gerek Lozan Konferansı öncesi Fransa’dan olumlu bir şekilde bahsetmiştir.

1.Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı yeni rejimlerden biri de İtalya’da faşizm olmuştur. Mussolini’den önceki İtalyan başkanlarının Türkiye politikasında genel olarak kuvvetli bir Yunanistan görmektense bağımsız bir Türkiye görmek istediklerini gözlemlemek mümkündür. Mussolini; “İtilaf devletlerinin Türkiye’ye karşı ortak bir cephe oluşturmasını, Yunanistan’ı yenen Türkiye’nin bütün İtilaf devletlerini yenmiş sayılmayacağını, gerekirse boğazlarda Türkiye’ye karşı ortak savunma yapılmasını” istemiştir.

İtalya konferansta kapitülasyonlar, adalar ve kabotaj sorununa ağırlık verecektir.

Rusya dahil olmadığı halde alınacak kararların Rusya’nın tanımayacağını beyân etmiştir.

Amerika, Osmanlı İmparatorluğu ile savaş halinde olmadığı için konferansa gözlemci olarak katılma kararı almıştır.
Amerika Hükümeti, Yakın Doğu’da Amerikalıların menfaatleri olduğunu ve gözlemci sıfatıyla memurlar göndereceğini, azınlıkların himayesi, mekteplerinin vaziyeti, boğazların serbest olması gibi Amerika’yı alakadar eden konularda yakından ilgili olduğunu” bildirilmiştir.

Yunanistan tarihi süreç içerisinde geleneksel politikasını “Megali İdea” esasları üzerine kurmuştur. Yunanlıların İzmir’e dökülmesiyle birlikte büyük bir hezimete uğrayan Türklerin en büyük düşmanı Yunanistan bu emelinden asla vazgeçmemiştir.

Bulgaristan’ın konferansta yalnız Boğazlar rejimi ile Trakya sınırının belirlenmesi ile müzakerelere katılmasına müsaade edilmiştir.

…Romanya’nın Lozan Konferansı’na menfaatini muhafaza edileceğinden emin bir halde müttefiklerle tam bir birlik dairesinde iştirak edeceğini beyân etmiştir. Romanya’nın tek amacının Balkanlarda tam bir sükûnet temini olduğunu da sözlerine ilâve etmiştir.

Lozan’da barışın yapılması noktasında istekli gözüken devletler, kendi menfaatleri noktasında savundukları fikirlerin yanında genel itibariyle hemfikir oldukları noktalarda birlikte hareket etmeyi önermişlerdir.

İngiltere, Fransa ve İtalya’ya uzun bir muhtıra göndererek konferanstaki barış şartlarını tespit etmiştir.
Lord Curzon’un barış şartları şöyleydi: “Batı Trakya’da Türklerin istediği plebisit yapılmasıyla ilgili Türk istekleri reddedilmeli, Trakya sınırı 1915’te imzalanan Türk-Bulgar Anlaşmasına göre olmalı, Boğazlar sorunu açıkça görüşülmeli ve askerden arındırılarak denetlenmeli, kâpitülasyonlar kaldırılmamalı, Ege Denizi’ndeki adalar bağlaşıklara verilmeli, Suriye ve Irak sınırı aynen muhafaza edilmeli, Türkiye kendi askerlerinin gömüldükleri mezar yerleri bağlaşıklara verilmeli, Türklerin Yunanlılardan istediği savaş tazminatı reddedilmeli, Türkiye’den savaş tazminatı istenmeli, Mudanya Bırakışması sert bir biçimde uygulanmalı, Lozan onaylanmadıkça işgal kuvvetleri İstanbul’dan çekilmemeli, Türkiye’deki azınlıkların hakları güvence altına alınmalı, Türk askeri bilhassa Doğu Trakya’daki kuvvetler sınırlandırmalı, anlaşmanın mâli hükümleri bağlaşık uzmanları arasında kararlaştırılmalı, Türkiye savaştan önce bağlaşıklara verilen ayrıcalıkları tanımalı ve Mudanya’dan bu yana hükümsüz ilân ettiği sözleşmelerin hâlâ yürürlükte olduğunu kabul etmeli.” Ayrıca Poincara özellikle adlî ve malî kapitülasyonların sürdürülmesinden ve Ege Denizi’ndeki adaların Türkiye’ye verilmesinden yana olduğunu, Musul konusunda İngiltere’yi destekleyeceğini, karşılıklı olarak savaş tazminatından vazgeçilmesini, Osmanlı Devleti tarafından verilen ayrıcalıkların güvence altına alınması ve Doğu Trakya’nın askerden arındırılmasını istiyordu. Mussolini ise Batı Trakya’da plebisite karşı olduğunu ve kapitülasyonların başka nam altında korunması gerektiğini ifade ediyordu (s. 36-37).

Lozan Konferansı Öncesi Türkiye aleyhine sistematik bir biçimde çeşitli propagandaların yapıldı:
Bu propaganda genellikle, “Türkiye’nin Mudanya Anlaşması ile belirlenen sınırı geçecekleri, İstanbul’da kendilerine düşmanlık eden unsurlara karşı intikam politikası güdecekleri, yabancı okulları kapatacakları ve barış konferansı sonuçlanmadan İstanbul’a ve Çanakkale’ye yürüyerek şehri ve boğazları alacakları” iddiaları şeklinde kendini göstermiştir (Ali Naci Karacan, Lozan, s.76.).

4 Kasım 1922 tarihli “Times” gazetesinde çıkan bir haberde, T.B.M.M. Hükümeti’nin sözde Anadolu’daki tüm Hristiyanları ihraç edeceğini tahrikkâr bir lisanla yazıp bu konuda kamuoyu oluşturma çabalarına girdi…

İngiltere’nin konferansı ertelemek istemesi taleplerine karşın Fransa ve İtalya Hükümeti konferansın biran evvel başlamasını istediklerini gazetelerden çıkan haberlerden öğrenmek mümkündür.

Devletlerin daha konferans başlamadan sözlerinde durmayıp konferansı ertelemeleri Türk basınında da sert yazılar yazılmasına ve çeşitli endişelerin doğmasına sebebiyet vermiştir.

İsmet Paşa (İnönü), konferansın ertelenmesinden faydalanmaya çalışarak Fransa Hükümeti’nin daveti üzerine yanında Münir, Tevfik ve Atıf Beylerle birlikte Paris’e gitme kararı almıştır. Fransa başbakanı ve Dışişleri Bakanı olan Poancara ile karşılıklı nabız yoklamaya yönelik bir takım temaslarda bulunmuştur.

…konferans başlamadan Türk basınında dikkatimizi celbeden hususlardan biri Fransızlara karşı beslenilen güvendir. Bu güven yazarlar tarafından sadece konferansın kesilme sürecine kadar devam edecek, daha sonra bu güvenin yerini ümitsizlik olacaktır.

Konferans İsviçre Konfederasyonu Başkanı M. Haab’ın nutku ile açılmış (…) barışın akdedilmesi gerektiği temennisinde bulunmuştur.
(ardından)  Lord Curzon söz alarak: “akd edilen konferansın hüsn-ü suretle senelerden beri şarkta devam eden hal-i harb nihayet bulacak ve beşeriyet sulh ve sükûna kavuşacaktır.”

İsmet Paşa (İnönü) cevaben Fransızca bir nutuk okumuştur. …istiklalimizi kazanmak için Mondros’tan bu yana yapılan milli mücadelemizden, Anadolu’da yapılan tahribatlardan, masraflarımızdan bahsetmiştir. İsmet Paşa (İnönü) nutkunda, Türkiye’nin barışı biran evvel temin için büyük çaba göstereceğini ve Türkiye’nin kayıtsız şartsız tam bir bağımsızlık istediğini özellikle vurgulamıştır.

Konferans için İngilizce, Fransızca ve İtalyanca olarak üç resmi dil kabul edilmekle beraber tercümelerle vakit kaybedilmemesi için herkesin bildiği Fransızcanın kullanılması kararlaştırılmıştır.
İsmet Paşa’nın komisyonlardan birinin başkanlığının Türklere bırakılması, genel sekretere bir Türk yardımcısının verilmesi Türk delegeleri sayısının ikiden üçe çıkarılması gibi ilk teklifleri kabul edilmemiştir (s. 48-49).

Balkan devletleri birlik halinde İngiltere, İtalya ve Fransa ile birleşip Türkiye’nin haklı taleplerine karşı çıkmışlardır. Meriç’in sınır olmasını, Karaağaç’ın Yunanistan’da kalması konusunda fikir birliği içine girmişlerdir.

Lord Curzon, konuşmasında Batı Trakya’da oylamaya başvurulması teklifinin Türklerin buralarda çoğunlukta bulunduğundan dolayı ileride buraları Türkiye’nin geri alabilme tehlikesini doğuracağından müttefiklerin Türkiye’ye bu hakkı vermeyeceklerini dile getirmiştir.

Gazeteler incelendiğinde bu konuda (Batı Trakya konusu) Türk delegelerine sonsuz güvenildiği gözlemlenmektedir. Yazarlar devletleri bu konuda gerçekçi ve mantıklı davranmaya davet etmiş bu hususta birtakım uyarılarda bulunmuşlardır. Türkiye’nin buraları ilhâk amacı gütmediğini, amacının buralardaki soydaş ve dindaşlarını Yunan, Bulgar zulmünden kurtarmak olduğunu izah etmek isteyen yazarlar, istenilen Karaağacı’nda Türkiye’nin güvenliği açısından önemini vurgulamışlardır (s. 57).

Musul konusunda Türk tezi
1.Musul vilayetinde çoğunluk Türk’tür.
2.Coğrafi ve siyasi bakımdan bu vilayet Anadolu’nun ayrılmaz bir parçasıdır.
3.Hukuken henüz Türkiye’nin bir parçası olan buralar hakkında İngiltere’nin imzaladığı anlaşmalar geçersizdir.
4.Musul, İngilizler tarafından mütarekeden sonra işgal edilmiştir. Bundan dolayıdır ki aynı hale maruz kalmış diğer Türk toprakları gibi Türkiye’ye verilmelidir.

Lord Curzon, 1921’de Emir Faysal’ın Irak Krallığına seçilmesine Musul’un da katıldığını ve 1922’de Irak ile İngiltere arasında yapılan anlaşmaya göre her iki tarafın Irak’tan hiçbir toprak vermemeyi yükümlendiğini bildirmiş ve Musul’un Türkiye’ye verilmeyeceği yolunda Arap halkına vaatte bulunulduğunu, Musul tarafından seçilmiş olan Irak kralına ve Milletler Cemiyetinin rızası olmaksızın manda yönetimi altındaki Irak toprağı Türkiye’ye verilemeyeceği için Milletler Cemiyetine karşı İngiltere’nin yükümlülükleri olduğunu söylemiştir (s. 59).

Curzon, Türkiye’nin Musul’u alması halinde Türk sınırının Bağdat’tan ancak 60 mil uzaklıkta olacağını bunun da Irak için güvensizlik yaratacağını söylemiştir.

Musul meselesinde günün basınında önemli bir tartışma konusu İngiltere’nin Cemiyet-i Akvama müracaat isteğiydi. Gazeteler bu hususta uzun uzadıya yazılar yazmışlar ve İngiltere’nin gerçek amacını ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Suphi Nuri (İleri)’de yazmış olduğu makalesinde Cemiyeti Akvam’da İngiltere’nin bariz bir ağırlığının olduğunu bu nedenle bu kararın Türkiye aleyhine olacağını ifade ederek bu konuda bir takım uyarılarda bulunmuştur (s. 63).

Mustafa Kemâl Paşa, İzmir İktisat Kongresi’nde Lozan Konferansı’nda Musul’a ilişkin gazetecilerin sorusuna; “…Biz Musul’u bir vatan meselesi şeklinde addediyoruz. Onlar ise bir petrol meselesi olarak düşünüyorlar…” (İkdâm, 3 Şubat 1923, No: 9298, s.1.) şeklinde cevap vererek bu konudaki Türkiye’nin gerçek amacını ortaya koymuştur (s. 66).

“Times”, 23 Ocak 1923 tarihli nüshasında “Türkler ve Musul” başlığı altında yazdığı bir baş makalesinde; Musul meselesinin İngiltere için bir namus ve itibar meselesi olduğunu belirtirken, “Daily Chronicle” gazetesi de (…) “Türklerin Musul hakkındaki dik kafalılıkları devam ediyor… Musul’dan çıkacak olursak bunu Türk tehdidi altında değil, kendi rızamız ile yapmalıyız. Kendi menfaatimiz ve Araplara verdiğimiz teminat ile sıkı sıkıya alakadar olan bu meselelere hariçten cebri bir muamele ile hareket edecek olursak Şark-i Kârib’deki yerimiz ebediyen mahvolacaktır.” (…) şeklindeki sözleri günümüzde İngiltere ve Amerika öncülüğündeki Büyük Ortadoğu Projesi’ne ışık tutmaktadır (s. 67).

İtalyan “Chicago Tribune” gazetesi 31 Ocak 1923 tarihli nüshasında İngiltere’nin bu bölge üzerindeki emellerini; “…İngiltere’nin Türkiye’ye karşı amacı, Musul petrol kaynaklarını ele geçirmek ve İstanbul’u yeni bir Cebel-i Tarık haline koymak arzusundan ibarettir…” şeklindeki çarpıcı sözlerle ortaya koymuştur (s. 68).

Adalar
Türk heyeti Gökçeada ve Bozcaada’yı 1914 Londra Konferansı kararına dayanarak, Semadirek’i ise Boğazların hukuki durumu nedeniyle, bu adaların bir eşi olarak talep etmiştir. Yunanistan ise Semadirek ve Limni adasını dava dışında tutarken, Bozcaada ve Gökçeada’yı halkı Rum olduğunu iddiasını ileriye sürerek talep etmiştir.
İmroz ve Bozcaada’nın Türk olarak kalması kabul edilmiş ortadaki yani merkezdeki adaların askerden arındırılması ile kendilerine mahalli bir idare verilmesi noktasında uzlaşma sağlanmıştır.

Boğazlar Meselesi
Rusya’nın sıcak denizlere inme ve İngiltere’nin de Doğu Akdeniz ve Hindistan yolunu emniyete alma sevdası bu iki devlet arasında Boğazların durumunu diğer devletlere göre daha önemli kılmıştır.

Türk görüşü, (…) İstanbul ve Marmara Denizi’nin emniyetinin korunması şartıyla İstanbul ve Çanakkale’deki boğazları milletlerarası ticaret gemilerine açık bulundurulacaktı (s. 73).

Boğazların sadece ticaret gemilerine açık ve bütün savaş gemilerine kapalı tutulmasını isteyen Rusya, Türkiye’nin de boğazları tahkim etmesi gerektiğini ileriye sürmüştür.

Boğazların açık olması en kuvvetli deniz devleti lehine eşitliği bozar.

Müttefikler, boğazların hem ticaret hem de harp gemileri için mutlak olarak açık olması, bu açıklığın teminatı olarak boğazların her iki tarafının askersizleştirilmesi ve milletlerarası bir idarenin bu işi idare ve kontrol etmesi şeklinde fikirlerini beyân etmişlerdir.

Ahmet Cevdet (Oran) boğazlar meselesinde Fransa’nın pasif, İngiltere’nin de konferansa tek hakim tavrını eleştirmiştir (“Boğazlar Meselesi,” İkdâm, 27 Aralık 1922, No: 9360, s.1.).

Suphi Nuri (İleri) de boğazlar meselesinin çözümü hakkında Lozan’da Türkler ve Ruslardan hariç diğer devletlerin hayallerle meşgul olduklarını ve boş yere zaman kaybedildiğini vurgulayan bir makale yazmıştır (“Lozan’da Hayal ve Hakikât,” İleri, 6 Aralık 1922, No:1738, s.1.).

Boğazlar meselesinin son oturumu 1 Şubat 1923’te yapılmıştır.

Azınlıklar sorunu başta İngiltere olmak üzere diğer devletlerin Türkiye aleyhine kullandığı önemli bir propaganda aracıydı.
İngiltere dil ve ırk ayrımı yaparak başta Kürtler olmak üzere diğer etnik unsurları da Ermeni ve Rumlar gibi azınlıklar statüsüne koymak istemiştir (s. 83-84).

“Azınlıkların Korunması” ismini taşıyan 37-45. maddelerinin hepsinde Türkiye “gayr-i Müslim” azınlıklar tabirinin kullanılması kararlaştırılmış, mesele böylece Türk tarafının istediği şekilde çözümlenmiştir.

…milli hâkimiyet prensiplerimizle bağdaşmayan tekliflere Türk basınının tepkisi oldukça serttir. Özellikle Cemiyet-i Akvâm meselesi basında bir hayli yer bulmuştur. Cemiyet-î Akvam’ın İngiltere tarafından yönlendirildiğine inanan yazar Suphi Nuri (İleri) endişelerini; “…Bu cemiyetle her nasılsa İngiltere ve sömürgelerinin bir çok reyleri vardır. Yani İngiltere’nin görüşleri galip geliyor. Birde Cemiyet-i Akvâm iki üç senedir diğer memleketlerin azınlıklarını himaye ile mükellef olduğu halde Avrupa’da yaşayan yüzbinlece müslümanı Sırpların ve Romanyalıların, Bulgarların ve Yunanlıların zulümlerinden kurtaramadı. Bugün Sırbistan’da yaşayan Müslümanların hakk-ı hayatları tehlikededir… İşte bu tür memleketler Sırbistan, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan Cemiyet-i Akvâma dahildirler. Bu cemiyet bu memleketlerde yaşayan azınlıkları yani Müslümanları korumaya mecburdur. Biz Cemiyet-i Akvâma sorarız. Şimdiye kadar Müslüman azınlıkları müdafaa için ne yaptı?” / İleri, 29 Aralık 1922, No: 1761, s.1.

Ahmet Şükrü (Esmer): “…Namuslu ve vahdetli hiçbir Türk hiç bir Müslüman sulh konferansında düşmanlar tarafından müdafaa edilecek bir vaziyette bulunmuş değildir…” / Vakit, 7 Ocak 1923, No: 1822, s.2.

Ermenilere toprak verme çalışmaları
Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Kafkasya’nın güneyinde merkezi Erivan olan bir Ermenistan Devleti kurulmuştur. Ermenistan ile Türkiye arasındaki sınırlar 2 Aralık 1920 tarihli Gümrü Anlaşmasıyla belli olmuştur.
Ermeniler Lozan’da bir Ermeni bürosu açarak isteklerini Lozan Konferansı’na sunmuşlardır: 22 Eylül 1922’de Milletler Cemiyeti’nce Anadolu’da bir Ermeni Ocağı’nın öngörülmesi gerekçesini öne sürerek Lozan’da faaliyetlerde bulundular.
Lord Curzon, Ermenilerin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu kastederek “kendi topraklarında oturmak özleminde bulunmasını doğal saydığını” ve onlara kuzeydoğu Anadolu’dan ve Çukurova’dan bir parça arazinin Ermenilere verilmesi gerektiğini söylemiştir.
Lord Curzon’a cevap olarak Türkiye’deki tüm arazilerin çoğunluğunun Türklerin oluşturduğunu belirttikten sonra Türkiye’den daha büyük araziye sahip olan batının topraklarında Ermenilere bir yurt verilmesinin daha uygun olacağını kaydetmiştir.
  
Lozan’da bu mesele hakkında özellikle Ermeni Cemaatinin temsilcileri ve Ermeni misyonerlerin faaliyetleri göze çarpmaktadır.
Türk basınından yazarlarda bu misyonerlere dikkat çekerek bunların Amerika delegeleri üzerindeki baskılarından söz etmişlerdir (s. 94).

Mübadele
Yunanistan Rum göçüne karşı mübadeleyi istiyor fakat bir yandan da “Megali İdeası”na bir darbe indireceğinden mübadeleyi istemiyor…

Yunanistan’ın İstanbul’da bulunan Rumların mübadelesini kabul etmemesini yazar Ahmet Şükrü (Esmer) İstanbul’daki Rumların mübadeleye tabi tutulduğu takdirde Yunanistan’ın İstanbul üzerindeki malûm olan iddiasından vazgeçmesi anlamına geleceğinden, bu konuda ısrar edildiğini belirtmiştir (Vakit, 7 Aralık 1922, No: 1791, s.3.).

İngiliz gazeteleri, İstanbul Rumlarının mübadeleye tabi tutulmasıyla İstanbul ticaretinin felce uğrayacağı iddialarında bulunmuştur.

Mübadele Mukavelesi 30 Ocak 1923’de imzalanmıştır. İstanbul’un Rum ahalisi ve Batı Trakya’nın Müslüman ahalisi mecburi mübadelenin dışında tutulmuştur.

Bu anlaşma her iki ülke tarafından farklı uygulamaya sahne olmuştur. Türkler bunu harfiyen uygulayarak tüm vatandaşlara eşit muamele yapmış, Yunanistan ise Batı Trakya’da kalan Türkleri ezerek bir asimilasyon çabasına girmiştir.

Tazminat Meselesi
Yunanistan başta olmak üzere diğer devletler Türkiye’yi yakıp-yıkmadıkları yetmiyormuş gibi bir de işgal masrafı ve tebaalarının zarar ve ziyanları için Türkiye’den tazminat istemeye yeltenmişlerdir.

İsmet Paşa (İnönü) Vakit gazetesinin Lozan muhabirine; “…Harp esnasında ecnebi tebaanın gördükleri zarar ve ziyanı tazmin etmeye hazırız. Ancak devletlerle bi’l-mukabele mütareke ahkâmına katiyen karşı olarak memleketimizi vâki olan işgalleri zamanında Türkler tarafından görülen zarar ve ziyanları ödemelidirler…” / Vakit, 29 Aralık 1922, No: 1813, s.1

Fransa delegesi Bompard sık sık Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin yenilgisinden bahsederek, savaş masraflarını vermek mecburiyetinde bulunduğunu iddia etmiştir.

Fransa’nın savaştan sonra mükâfat olarak Suriye gibi en zengin bir vilayetimizi aldığını ifade eden gazeteler bu anlamda Fransa’yı açgözlü olmakla itham etmiştir.

Kapitülasyonlar
Amerikan temsilcisi Child, Avrupa’nın bu konuda birlik halinde olduğunu ve Amerika’nın da Avrupa’ya bu konuda katıldığını belirtmiştir. Müttefikler, kapitülasyonları başka bir ad altında kurtarmaları mümkün olmayınca bir geçiş dönemi (intikal devresi) olmasını istemişlerdir.

Mustafa Kemâl İngiliz “Morning Post” gazetesinin Ankara muhabiriyle yaptığı mülâkatında, kapitülasyonlarla ilgili Türk tezini şu sözlerle açıklamıştır: “…Türkiye’de yaşayan ecnebilere istiklalimize muhalif özel imtiyaz bahşedemeyiz. Onları kendi tebaamızla eşit tutmaya ve aynı hukuktan faydalandırmaya hazırız. İngiltere, Fransa, Amerika’da malûm olmayan bir takım hukuku veremeyiz. Türkiye’nin her hususta müstakil olduğu bütün dünyaya malûm olmalıdır…” / İkdâm, 27 Aralık 1922, No: 9360, s.1.
…

(Musul, kapitülasyon, Karaağaç, maliye, Yunan tazminatı meseleleri çözüme kavuşturulmamışken) …müzakerelerin ardından müttefiklerin eski zihniyetlerinden vazgeçmemeleri, özellikle Türkiye’yi iktisadî ve malî sahada bir esarete sokmak istemeleri, buna mukabil Türkiye’nin “Misâk-ı Milli” den taviz vermek istememesi neticesinde konferans dağılmıştır.

…özellikle iktisadi mesellerle de gerginlik had safhaya ulaşmıştı.

Mustafa Kemâl Eskişehir gezisindeki nutkunda; Türkiye’nin samimi bir şekilde barıştan yana olmasın rağmen, karşı taraf savaş isterse şimdiye kadar olduğundan Türkiye’nin daha kuvvetli bulunduğunu belirterek devletlerin bundan zararlı çıkacağını iddia etmiştir (Vakit, 18 Ocak 1923, No: 1833, s.1.).

…gazeteler, müttefiklere yüklenmişler, konferansın çıkmaza girmesinden İngiltere ve Fransa’yı sorumlu tutmuşlardır (s. 123).

Vakit gazetesinden Ahmet Şükrü (Esmer), devletlerin Türkiye ile ayrı ayrı barış yapmasını tavsiye etmiştir (Vakit, 2 Şubat 1923, No: 1848, s.2.).

Vakit gazetesinden Ahmet Emin (Yalman) de münferit barışın yapılması gerektiğine inanmıştır. Bu konuda İngiltere’yi eleştiren yazar, Fransa ve İtalya ile İngiltere’den bağımsız bir barışın yapılması gerektiğinin altını çizmiştir (Vakit, 27 Ocak 1923, No: 1842, s.1.).

…müttefikler 31 Ocak 1923 günü Türkiye’ye barışın esaslarını içeren bir anlaşma tasarısı sunmuşlardır.
Hakimiyet-i Milliye gazetesi müttefiklerin Türkiye’ye sunduğu bu sözleşme tasarısını şöyle maddelemiştir:
1. Karaağaç Yunanlılara bırakılıyor
2. Karadeniz ve Akdeniz arasında Türk, Yunan, Bulgar hududunun her iki taraftaki mıntıkalar askeri kuvvetlerden arındırılıyor
3. Trakya’daki kuvvetlerin adedi beş bine indiriliyor
4. Irak hududu Cemiyet-i Akvam tarafından tayin olunuyor
5. Türkiye’ye iade olunan İmroz ve Bozcaada’lardan başlıca diğer Akdeniz adaları üzerinde Yunan hâkimiyeti tasdik olunmuştur. Yunanistan, Sakız, Sisam, Bingariye adalarını askerden tecrid edecektir. Türkiye İtalya lehine Ege Denizi’ndeki 12 adanın hukukundan feragat eder
6. Türkiye kendisine ayrılan arazi hakkında mevcut kararlar ve müstakileyi tanıyacaktır.
7. Evvelce ilân edilen şartlar altında boğazların serbestisi, Akdeniz ve boğazları sahilden 15 km derinliğinde asker kuvvetinden tecridi, Türklerin İstanbul’da on iki bin asker bulundurabilmesi, Türk başkanlığı altında uluslar arası komisyonun boğazlardan geçişi tanzim etmesi, Boğazlara ilişkin ahkâmın ihlâli halinde Cemiyet-i Akvâm kararıyla devletlerin birlikte müdafaa etmeleri bu hükümlerdendir.
8. Türkiye azınlıklar hakkında batı devletleri muahedetında bulunan hükümleri Cemiyet-i Akvam zımmani altında kabul eder.
9. Evvelce neşredilen şartlar hakkında Türkiye ile Yunanistan arasında ahalinin mübadelesi mecburidir.
10. Kapitülasyonlar esas itibariyle lağvedilmiştir. Muahed namede adliyeye, vergilere, ticarete ve gümrüklere ait işler için bir intikâl devresi sokulmuştur. Yabancı yargıçlar beş yıl süre ile Türk yargıçlarıyla beraber görev yapacak, gümrük tarifesinin beş sene müddetle 1916 tarifesinden ibaret olması, ithalat yasağının kaldırılması muahede hükümlerindendir.
11. Kasım 1914’teki Duyûnun Türkiye ile Osmanlı İmparatorluğunu istihlâf (birinin yerine geçme) eden hükümet arasında dağıtılacaktır. Bu taksim Duyun-u Umumiye Meclis İdare’si tarafından tesbit olunacaktır. Türkiye 37 sene zarfında 15 milyon altın lira ödeyecek ve Yunanistan hiçbir tazminat talebinde bulunmayacaktır. Muahede, Duyun-u Umumiye İdare’sini Türkiye içinde ikinci bir devlet vaziyetine koymakta adli, mali ve iktisadi istiklalimizi def etmektedir.” / Hakimiyeti-i Milliye, 31 Ocak 1923, No: 717, s.1.

İsmet Paşa (İnönü), Türkiye’nin milli hâkimiyet prensibiyle bağdaşmayan bu projeyi asla kabul edilmeyeceğini basın yoluyla tüm dünya kamuoyuna duyurmuştur.

Her yönden milli istiklâl prensiplerimize aykırı olan bu projeyi gazeteler; “Yeni bir Sevr Muahedenâmesi (İkdâm, 31 Ocak 1923, No: 9295, s.1.),” “Eser-i marifetleri olan muahede metnine dair tafsilât gelmiştir. Bu kabul edilecek bir muahede değildir (Hâkimiyeti- Milliye, 31 Ocak 1923, No: 717, s.1.),” şeklindeki cümlelerle kesin bir dille reddettiklerini ifade etmişlerdir.

Bu tasarı dış basında da büyük bir akis yaratmıştır. Türkiye’nin bunu kabul etmemesi halinde olabilecek tüm olumsuz gelişmelerin sorumlusunun Türkiye olacağını belirten bu gazeteler projeye övgüler yağdırmışlardır.
“Times” sanki alay edercesine bu anlaşma tasarısı hakkında; “ Düvel-i muazzamın hiçbiri tarafından Türkiye’ye şimdiye kadar bu derece müsaid şartlar teklif edilmemiştir. Bugün bu şartlar hemen hemen kâinatın manevi yardımıyla beraber bütün düvel-i muazzama tarafından teklif edilmektedir. Eğer Türkiye bu şartları reddederse neticelerden mesûl tutulacaktır” şeklinde yayın yapmıştır (s. 131).

4 Şubat 1923’te Türkiye tarafından müttefiklere karşı bir anlaşma tasarısı sunulmuştur.
Türk delegelerinin hazırlamış olduğu mukabil projede; sınırlar, Trakya, adalar ve boğazlarla ilgili koşulları, Karaağaç, Meriç demiryolu, İmroz ve Bozcaada, Gelibolu garnizonu ve Anzakların mezarları hususlarında devletlerin önerileri kabul edilirken, Musul meselesi de bir yıl süre ile ertelenip İngiltere ile Türkiye arasında görüşülmesi, adlî kapitülasyonlar konusunda devletlerin görüşleri milli hakimiyetimizle bağdaşmadığından kabul edilmemiştir. Mali ve ekonomik meseleler de sonradan görüşülmek üzere anlaşmadan çıkarılması teklif edilmiştir (s. 133).

Yazar Ahmet Emin (Yalman), konferansın dağılmasının sebebini dört esas noktadan tayin etmişti: Bunlardan birinin şahsi meseleler olduğunu, ikincisinin bir devletle olan hesabın ayrı ayrı görüşülmemesi, birbirine zıt olan arzu ve menfaatlerin genel ve bütün halinde Türk görüşüyle uyuşturulmak istenmesini yani; “İngiliz taassubu ve imha siyaseti, Fransız menfi siyaseti, muayyen ve gayr-i muayyen İtalyan emelleri ve Büyük Yunanistan hayalinin hortlak şeklinde gölgeleriyle birleşince bir hamlede sulhun güneşini doğuracak sebep çok güçtür” şeklinde açıklayan yazar üçüncü sebebinde devletlerin Türkiye’nin hayat kuvvetine inanmamaları, memleket içerisinde karışıklık bir iç savaş beklemelerine yani Türkiye’nin zayıf halinin ortaya çıkacağına inanmalarını göstermiştir. En son sebebinde tüm devletlerin Türkiye’ye karşı birlik oluşturmalarını, Lozan şehrinin Türkiye’ye uzak, yabancı ve düşman olmasının dolayısıyla İsmet Paşa’nın hükümet ve memleket kamuoyuyla sıkı bir temas halinde bulunmayışının etkisinin olduğunu belirtmiştir (“Lozan’da İsmet İnönü”, Vakit, 1 Şubat 1923, No: 1847, s.1.). (s. 138)

İngiliz basını konferansın dağılmasının sebebini İsmet Paşa olarak göstermiştir.
“Morning Post” alınacak ortak kararın Fransa ile İngiltere arasında Ren ile Akdeniz’i de içine alan bir karar olması gerektiğini belirterek her iki ülkenin çıkarları olan yerleri kastetmek istemiştir (s. 142).

(Konferans kesintiye uğrayıp da yurda döndükten sonra) İstanbul’dan sonra İsmet Paşa (İnönü), Eskişehir’de İzmir’den dönen Mustafa Kemâl ile buluşmuş ve birlikte Ankara’ya dönmüşlerdir. İsmet Paşa’nın meclisten önce Mustafa Kemâl ile görüşmesi Ankara’da bazı mebusların tepkisine yol açmıştır.
24 Şubat’tan 6 Mart’a kadar mecliste hararetli tartışmalar meydana gelmiştir. İkinci gruptan milletvekilleri Lozan’da Misâk-ı Milli’nin yeterince savunulmadığı görüşünü ileri sürmüşlerdir.

Müttefik devletler, Türk mukabil tasarısını tedkik etmek, aralarındaki mevcut problemleri asgari düzeye indirmek ve neticede ortak bir karara varmak için 21 Mart 1923’te Londra’da bir toplantı düzenlemeye karar vermişlerdir.

İleri gazetesi yazarlarından Suphi Nuri (İleri) de Türkiye’nin Londra Konferansı’ndan barış beklediğini aksi durumda hiçbir devletin savaşı göze alamayacağını en kötü ihtimalin barışı uzatmak olacağını ifade ederken bundan en fazla devletlerin zarar göreceğini izah etmeye çalışmıştır (“Londra İçtima,” İleri, 21 Mart 1923, No: 1844, s.1.).

“Daily Mail” gazetesi 22 Mart 1923 tarihli nüshasındaki bir baş makalesinde bir neticeye varılmazsa savaş çıkabileceğini ve bu konuda Türkiye’nin blöf yapmadığını vurgulamıştır (s. 162).

Londra’da toplanan müttefikler nihayet 31 Mart 1923’te kararını açıklamışlar ve notalarında Türkiye’nin mukabil tasarısını birçok yerden kabul edilemez bulmuşlardır.

Müttefiklerin 31 Mart tarihli notalarına Türkiye, 8 Nisan 1923’te Türkiye’nin kararını açıklayan bir nota cevabı göndermiştir.

Türkiye notasında, konferansın ilk döneminde uzlaşmaya varılan noktalarla uzlaşılmamış noktaları ayrı ayrı belirtmiştir. Buna göre; Musul sorunu eğer barış anlaşmasından sonra bir sene içinde çözülmezse Milletler Cemiyeti’ne başvurulması, Karaağaç’ın Yunanlılara bırakılmasının, Boğazlar ve azınlıklar konusunda da belirlenen koşulların kabul edileceği belirtilmiştir. Kapitülasyonların kaldırılması ve Osmanlı Genel Borcu’nun, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmış olan devletler arasında paylaştırılması üzerindeki Türk talebi aynen tekrar edilmiştir (s. 167).

…neticede yarım kalan Lozan Konferansı’nın tekrar toplanılmasına karar verilmiştir.
Türkiye yeni müzakerelerin başlamasına kadar ki geçen süreyi iyi değerlendirmeye çalışmış: İzmir İktisat Kongresi ve Amiral Chester’e kendi adını taşıyan bir takım imtiyazlar verilmesi ve seçim kararı alınarak meclisin dağıtılması gibi…

Chester İmtiyazı 9 Nisan 1923 tarihinde T.B.M.M. tarafından tasdik edilmiştir.

Bu projeye en fazla tepki gösteren daha önce bu imtiyazların kendilerine verildiğini iddia eden Fransa idi.

Türkiye bir yandan Lozan’da Amerika’nın yardımını almak için bu imtiyazla uğraşırken diğer yandan da diğer devletlerin sert muhalefetiyle karşı karşıya kalmış bu da ikinci dönem Lozan Konferansı öncesi gergin bir havanın oluşmasına neden olmuştur.

Meclisin feshi
Yazar Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) meclisin fesh kararının bir ihtilaf neticesinde değil de hem birinci grubun hem de ikinci grubun isteği doğrultusunda gerçekleştiğini ifade etmek istemiştir (“İkinci Merhale”, İkdâm, 4 Nisan 1923, No: 9358, s.2.).

Yazar Mehmet Asım (Us) ise alınan bu kararı “Mukaddes Karar” olarak nitelendirmiştir.

…Türk basını, Lozan’da yapılacak olan anlaşmanın bu mecliste tasdik edilemeyeceğinden, T.B.M.M. Hükümeti’nin almış olduğu bu kararı desteklemişler ve bunun memleket için müspet etkisinden söz etmişlerdir. Böylece Lozan’da Türkiye’nin daha güçlü argümanlarla çıkacağına inanmışlardır (s. 181).

Lozan’da İkinci Dönem
İlk dönem “komisyon” diye geçen oturumlar ikinci dönem Lozan müzakerelerinde adını “komite” ye bırakmış, bu komitelerden birincisine İngiliz başdelegesi Sir Horace Rumbold, ikincisine Fransa başdelegesi General Pelle ve üçüncüsüne de İtalya başdelegesi Montagna’nın başkanlık etmesi kararlaştırılmıştır.
Konferansın ilk günleri barış nutukları ve iyimser bir havada başlamıştır.

Tamirat konusu:
İsmet Paşa; “Tamirat yerine arazi tavizatını kabul etmekle sulh namına büyük bir fedakârlık gösterdik.” / İkdâm, 28 Mayıs 1923, No: 9409, s.1.

Osmanlı genel borcu daha çok Fransızları ilgilendiriyordu.
Fransızlar ise kendi paralarının hızla değer kaybına uğradığını bildiğinden dolayı bu hesaplamanın uluslararası para standartı haline gelen pound sterlini ya da altın cinsinden hesaplanmasını istemiştir.

Hâkimiyet-i Milliye bu meselenin konferans müzakerelerinin en katî safhasını teşkil ettiğini belirterek konunun önemini vurgulayan yazılar neşretmiştir (Hâkimiyet-i Milliye, 12 Haziran 1922, No: 837, s.1.).

Ahmet Cevdet (Oran) ise müttefiklerin Türkiye’den faizlerin altın olarak istenilmesinin iktisadî şartlar gereğince asla mümkün olmadığını, asıl amacın Türkiye’yi iktisaden kendilerine bağımlı bir hale getirmek olduğu iddiasını ileriye sürmüştür (“Altın Faizler Meselesi”, İkdâm, 12 Mayıs 1923, No: 9395, s.1.).

Yunan tamirat meselesinde Türkiye’ye karşı verilen vaatlerin bu meselede yerine getirilmemek istenmesi basında müttefikler aleyhine ateşli yazıların yazılmasına sebebiyet vermiştir.

Rus Delegesi Vorovski’nin Öldürülmesi
Türk basını, bu cinayetin siyasi mahiyette olduğunu ifade ederken, İsviçre basını bunun aksini iddia etmiştir.

Lozan Anlaşması’nın imzasından önce barış için uzlaşmaya varıldığı haberi gazete manşetlerinden “Nihayet İtilâf! Sulh Lozan Afağından Görüldü (Vakit, 10 Temmuz 1923, No: 2003, s.1),”
“İmtihandan Çıkış (Vakit, 18 Temmuz 1923, No: 2011, s.1.),”
“Sulh İçin artık İmzadan Başka Yapacak Bir şey Kalmadı. Neticede Her İki Taraf Memnundur. 24 Temmuz Milletler Arasında Türklerin Yeni Devir İnkişafını Başlatacak (Vakit, 19 Temmuz 1923, No: 2012, s.1.),”
“Oldu mu? - Oldu Oldu? (Vakit, 22 Temmuz 1923, No: 2015, s.1.),”
“Nihayet (Hâkimiyet-i Milliye, 11 Temmuz 1923, No: 861, s.3.),”
“Beklediğimiz Netice (Hâkimiyet-i Milliye, 18 Temmuz 1923, No: 868, s.1.),”
“Sulh (İkdâm, 10 Temmuz 1923, No: 9452, s.1.)” sözleriyle okuyuculara aktarılmıştır (s. 227-228).

Hakkı Tarık (Us): “…30 Ekim 1918 ile Temmuz 1923 arasında geçen her gün Türk vatanından binlerce delikanlının üzerine birkaç kürek kara toprak attı. Unutmamalıyız ki bugün karıştığımız sulh, dünyanın en pahalı bir sulhu olarak elimize geçmiş bulunuyor. Yapılacak muahedenin her kelimesinde bir şehidimizin kanından bir damla olacaktır (“Nihayet İtilâf…”, Vakit, 10 Temmuz 1923, No: 2003, s.1.).”

İkdam gazetesi: “…Sulh bize yeni bir alemin kapılarını açıyor. Biz bu yeni aleme, yeni girmekle beraber o yeni alemin yabancısı bulunuyoruz. Zira o yeni alemi biz kendi idrak ve şuurumuzla hazırladık. Ve bu uğurda en aziz kanlarımızı akıttık. Bugün o yeni aleme girerken, bize o alemi kazandırmak için başta Mustafa Kemâl olmak üzere, milleti ikaz etmek için ve milli hareketi şevk ve idare eden bütün millet kahramanlarına minnet ve şükran arz etmeyi bir vazife biliriz. Ve bu uğurda canların feda etmiş olan kahraman şehitlerimize derin bir minnetle hatırlar ve onların mukaddes ruhlarına fatihalar ithâf ederiz (İkdâm, 10 Temmuz 1923, No: 9452, s.1.).”

İsmet Paşa: “Altı aydır burada çalışıyoruz. Müsavat dairesinde muamele gördük. Türkiye diğer devletler milletleri gibi medeniyet ve terfi namına çalışacaktır. Diğer devletler de aynı samimiyet ile hareket edeceğinden şüphem yoktur… Reislere, mütehassıslara iktihâm ettikleri müşkülattan dolayı hukuk mütehassıslarına ve baş kâtibe teşekkür ederim (Vakit, 22 Temmuz 1923, No: 2015, s.2.).”

Dr. Rıza Nur: “…Artık bundan sonra milletin uhdesine tertib eden vazife, devleti asri surette ikmâl etmektir. Bugün milletin esas hayatı iktisadiyattır. İktisadiyatın tezgâhtarı ise bankalar ve şirketlerdir. Bu işleri bilecek insanları yetiştirmek bugün milletimiz için en mühim ihtiyaçlardandır. Bunları yaparsak ve sükûnetle çalışırsak on sene sonra devletimiz çok kuvvetli bir devlet olur… (Vakit, 29 Temmuz 1923, No: 2019, s.2.)”

Lord Curzon, varılan neticeyi olumsuz bulmakla beraber, başta İngiltere olmak üzere müttefiklerin bu anlaşmayla az zararla çıktığını ifade ederek iyimserliğini muhafaza etmeye çalışmıştır.
“…Türkiye harbi kazanmış olsaydı, bize bundan daha ağır şartlar kabul ettiremezdi…(…) Ben Lozan’a gittiğim zaman ticaret gemilerinin serbestisinden fazla bir şey istihsâl edeceğimden şüphe ediliyordu. Halbuki boğazlardan ecnebi harb gemilerinin ve tayyarelerinin serbest geçişini istihsale muvafık oldum. Artık Karadeniz yalnız Rusya’nın malı olmayacaktır… (İleri, 11 Ekim 1923, No: 2026, s.1.).”

Lyod George: “…Lozan bir yol değildir. O ancak mesafeleri gösteren dikili bir taştır. Hiç kimse bu muahedenin şerefli bir sulh olduğunu iddia edemez. Hatta o sulh bile değildir. Eğer yeniden doğan Türk ile iş görülseydi ümitli olmaya imkân bulunurdu. (...) …1915 senesinin ilk aylarında Fransa, Rusya ve bizim aramızda akdedilen birtakım itilâflarla birikmiş, Türkiye’nin çoğu kesiminin harp nihayetinde parçalanması kararlaştırılmıştı… Sevr Muahedesinin hükümleri güzelce tatbik edilmiş olsaydı, milyonlar Türk idaresinden kurtulmuş olacaktı… (Vakit, 2 Ağustos 1923, No: 2023, s.1-2.).”

Yunan eski Dışişleri Bakanlarından G. Streit’in 1928 yılındaki ifadesi: “Lozan Anlaşması, bütün devletlerin boyun eğmelerini saptayan bir belgedir (Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Devirden Devire, C: 1, Ankara, 1974, s.115.).”

Lozan Barış Anlaşması’nın İslâm Devletlerindeki Yankıları
Afgan sefiri Ahmet Han, basına vermiş olduğu demecinde, artık Avrupa’da Müslümanlara eski gözle bakılmaması, herkesin müsavat dairesi içerisinde yaşanılması gerektiğini izah etmeye çalışmıştır (Vakit, 24 Temmuz 1923, No: 2017, s.2.).

Mısır basını da Lozan Anlaşması münasebetiyle, muahede metnini gazetelerinde yayımlamışlar, Anadolu’nun dört bir tarafında olan kutlamalara yer vermişlerdir (İkdâm, 10 Ağustos 1923, No: 9480, s.2.).

Tunuslular adına Mustafa Kemâl’e, TBMM’ne, Türk ordusuna, bütün kumandanlara ve bütün Türk milletine en samimi tebriklerini takdim ederek dualar yağdırmışlardır (Hâkimiyet-i Milliye, 4 Eylül 1923, No: 904, s.3.).

Rusya’daki Müslümanlar arasında da büyük bir sevincin yaşanmasına sebep olmuştur (İkdam, 10 Ağustos 1923, No: 9480, s.1.).

Hintli Müslümanlar yani bugünkü Pakistanlılar da Türk zaferini en içten dileklerle kutlamışlardır (İkdâm, 16 Temmuz 1923, No: 9458, s.1.).

Mustafa Kemâl Lozan Anlaşması’nın mecliste tasdikinden önce bir nutuk sunmuştur:
“…Sulh konferansında tesadüf edilen müşkülat dört senelik harbden sonra dörtyüz senelik mirasın tasfiyesinden ibaretti. Vaziyeti hülâsa etmek gerekirse şarkta Trabzon ve Adana’yı ihtiva edecek olan Ermenistan’dan eser kalmamıştır. Ermeniler tabii hudutları dahilinde bırakıldı. 93 seferinde anavatandan cebren ayrılan evliye-i selâse tekrar sancağımız altına alınmıştır. Şimalde Pontus Hükümeti, taraftarlarıyla beraber bertaraf edilmiştir. Cenubda nüfuzlarla Türkiye’yi parçalamak ümitleri tamamen kırıldı. Türkiye’yi parçalamanın hayal olduğu kabul ettirildi. Cenubda Adana ile diğer esaretten kurtarılmıştır. İzmir, Bursa, Paşaeli, Edirne ve bütün cihanın iştahını çeken güzel İstanbulumuz kurtulmuştur. Bundan başka bizi diğer milletlerden geri bırakan siyasî, adlî, malî ve iktisadî zincirler kırılmış, parçalanmıştır. Muvaffakiyetimiz bize sulh sahasında doğru bir yol açmıştır… (Vakit, 14 Ağustos 1923, No: 2035, s.1-2.).”

Lozan’ı eleştiren Mersin Mebusu Niyazi Bey özellikle güney hudutlarının Lozan Anlaşması ile emniyet altına alınmadığına veryansın etmiştir. (Misâk-ı Milli’ye atıfla) “…unutmayalım ki davanın müdafaası için bizimle çarpışan kardeşlerimiz bugün ağlıyorlar… (Vakit, 22 Ağustos 1923, No: 2043, s.1.).”

İstanbul mebusu Hamdullah Suphi Bey: (Güney hududundan söz ederek) “…Oradakiler Türklerin en hassas, en milli, milliyetperver kısmını teşkil ederler. Bazı muahedeler vardır ki bizim gibi bedbaht, mağdur milletler onu yalnız elleriyle imzalarlar, kalpleriyle değil! ... Lozan’ın güney Türklerini ayıran kısmını biz kalplerimizle imzalamadık… (Vakit, 22 Ağustos 1923, No: 2043, s.2.).”

Saruhan mebusu Vasıf Bey: “…Boğazlar mukavelenâmesinin 4. maddesinde bazı gayr-i askeri mıntıkalar, tamamen bize ait olan topraklarımızdaki müdafaa-ı hakkımız tehdid edilmektedir. Boğazların beyn’el-milel ticaret için serbestisi kabul etmiştik. Fakat hâkimiyet-i siyasetimizin kuvve-i teyidiyesi olan müdafaa hakkımızı terk etmemiştik… (…) Batı Trakya’daki Türklerin mübadeleye tabî tutulmasına rağmen İstanbul’daki Rumların yerlerinde bırakılmaları da çok elemdir. Türk tebaasında bulunan bütün anasır, hâkimiyetimiz altında hür ve mesud olarak yaşamak hakkına mâliktir. Fakat tebaanında vazifelerini anlaması, bilmesi lâzımdır. İstanbul’daki Rumlar tebaa değil, mukeddesatımıza, mevcudiyetimize ihanet eden canilerdir. Türk kalbi bunları nasıl affedebilir… (Vakit, 23 Ağustos 1923, No: 2044, s.1.).”

T.B.M.M.’nde Lozan Anlaşması aleyhine konuşmalar yapan kişiler bu anlaşmanın Misâk-ı Milli hükümlerini sağlayamadığından şikâyet eden genellikle sınır bölgelerin mebuslarıdır (s. 278).

Türk basını, Lozan Anlaşması’nın tasdik haberini büyük bir mutlulukla kamuoyu ile paylaşmıştır. İkdâm gazetesi, anlaşmanın tasdik olunmasının ilk neticesinin yurdun işgal kuvvetlerinden tahliyesi olduğunu belirtmiştir.

Sonuç
…yazarların ilgi ve sempati duydukları devletlere karşı Lozan Konferansı boyunca daha ılımlı sözler sarfettiğini söylemek mümkündür. Örneğin, Ahmet Emin (Yalman) Amerika’yı, Suphi Nuri (İleri) Fransa’yı diğer devletlere oranla sert yazılar yazmaktan imtina etmişlerdir. Bunun dışında tüm yazarlar İngiliz ve Yunanlılara karşı savaş açmışlar, en sert üslûplarını kullanmışlardır (s. 292).

…
Yüksek Lisans Tezi, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006