7 Mart 2017 Salı

Din ve Toplum: Modernleşme Bağlamında Din ve Sekülerleşme

Modernleşme Bağlamında Din ve Sekülerleşme
Batıda, 16. yüzyılda Rönesans düşüncesiyle başlayan, 17. yüzyıl Kartezyen felsefe ile gelişen, 18. yüzyıl Aydınlanma ve 19. yüzyıl pozitivizm anlayışlarıyla doruk noktasına ulaşan kültürel oluşuma genelde modern kültür (veya modern Batı Medeniyeti) adı verilmektedir.
Modern öncesi ve dışı kültürlerde herhangi bir şey, olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi düşünülüyordu. Merkezde Tanrı vardı. Modern dönemde merkezde insan vardır. Şeylerin nasıl olması gerektiğine de o karar verir.

DİNİN MODERNLEŞMESİ SORUNU
Modern din, kamusal alandan özel alana çekilmiş, dolayısıyla da kurumsal yapılarından vazgeçmesi istenen bir din anlayışıdır. Mümkün olduğunca başkalarıyla paylaşım alanları azaltılmış kişisel bir insan-Tanrı ilişkisi sistemidir.
Modern kültür bu gelişmeyi içselleştirip meşrulaştırabilmek için özellikle modernleşme kuramları çerçevesinde bir seri teori üretti. Bu kuramlar dinî hiçbir yerde işin içine sokmadan toplumların dönüşümünden söz ediyor, hemen her şeyi kaldırdıkları ilahi iradenin yerine konulmuş bir evrimle açıklıyorlardı.
P. Berger, modernleşme kuramları bireyin yaşam alanlarını çoğul hâle getirerek bütün kesinlikleri yıkmaya çalışıp, ortaya çıkan bu çoğulculuğun da dinin yaşama ortamını ortadan kaldırdığını ileri sürer. Çoğulcu bir ortamda gruplar kendini var kılabilmenin mücadelesini veriyorlar ve bu da sekülerleştirici bir sürecin yaşanmasını sağlıyordu.

MODERN DİN ANLAYIŞINA TEPKİLER
Fundamentalizm: Sözlük anlamı köktenciliktir. ABD de 19. yüzyıl sonlarında modern kültüre karşı ortaya çıkan bir Hristiyan hareketin adıdır. Zamanla bir çığ gibi büyüdü ve 1920’li yılların sonunda uluslararası Fundamentalizm kongreleri düzenledi. Bu gün Amerika’da Fundamentalist Hristiyan sayısının 80 milyon civarında olması hareketin ne kadar etkin olduğunu göstermektedir.
Gerçekten de fundamentalizmin doğrudan siyasal olmayan bir dizi talebi vardır.
Ne var ki ABD de devlet, “devlet Hristiyanlaşsın, dinî hukuk yürürlüğe konsun” gibi yaftalarla fundamental hareketi kirletmiş ve siyasal bir hareket olarak ilan etmiştir. ABD’de dinin sınırı, sınaî kapitalist yapıya ters düşmediği yere kadardır.
Kavram zamanla bütün dinî gelişmeler ve bu arada İslam için kullanılmak istenmiş, bir dönem İslam fundamentalizmi çok ciro yapan kavramlardan birisi hâline gelmiştir.

DİN VE GELENEK İLİŞKİSİ
Batı’da başından itibaren bir kurtuluş yolu olarak anlaşıldığı için gelenek (tradition) sıklıkla dinin yerini almış, kutsal kitap dâhil her dinsel olan şey bir gelenek olarak var olmuştur. Dolayısıyla dinin kendine has bir otantikliğinin de anlamı olmamıştır. Batıdaki fundamental akımların dini değerleri gelenek başlığı altında savunmaları biraz da bu nedenledir.
Batının religion dediği ve bizim din olarak çevirdiğimiz kavram aslında geleneğin karşılığıdır. Doğu’da bu anlamda bir dinî gelenek söz konusu değildir. Budistlerin Dharması, Taocuların Tao’su, İslam’ın ed-Din’i birer dindirler.
Gelenekçi olarak bilinen Nasr ve Guenon gibi düşünürlere göre din geleneğe dayanır ama insanı Allah’a bağlayan daha asli ve daha sahih (otantik) bir bağdır. Yine gelenekçi çizgide yer alan Frithjof Schuon’a göre din gelenekten değil, gelenek dinden doğar.
Ülgener’in de belirttiği gibi dinden doğan veya toplumsal ihtiyaç gereği ortaya çıkan nice olgu zamanla dinin de pekiştiriciliğiyle bir gelenek hâlini alabilmektedir. Ama buna rağmen unutulmamalıdır ki din gelenekle özdeş değildir.
Guenon-Nasr çizgisine göre gelenek asıldır, özdür; onun için bu alan dinler arası ortaktır. Şeriat, Talmut, Manu, Terevada zahiri olguları dinî; Tasavvuf, Kabbala, Advaita, Mahayana gibi batıni olgular ise geleneği temsil etmektedir.
Din de sürekliliğini gelenekleşebilmeye borçludur. Burada problem, geleneğin din yerine konulmasında kendini gösterir. Bir din, yapı veya değer olarak geleneğe indirgendiği zaman yanlış olur. Çünkü gelenek nasıl algılanırsa algılansın doğası itibarıyla dünyevi bir şeydir. Ama din aşkın bir kökene sahiptir. Genelde geleneğin süreklilik sağlayıcı bir zihniyet mekanizması, dinin ise onun içinde şekillenen bir değerler sistemi olduğunu düşünebiliriz.
İslam dünyasında geleneğe farklı uçlarda yaklaşımlar vardır. Mesela Ali Şeriati “Gelenek alt edilmeden İslami hiçbir sorun çözülmez” derken, S. H. Nasr “Geleneğin dışında istikametimizi gösterecek hiçbir şey yoktur” demektedir. İlkece ikisi de doğru olmakla birlikte, birisi pratikten hareketle yapıya, diğeri teoriden çıkışla değersel işleve bakmakta ve tek yönlü kalmaktadırlar.

GELENEKSEL DİN OLGUSU
Geleneksel din kavramı kategorik bir durumu ifade etmektedir. Özellikle 19. yüzyıl sonrasında dinin modern kültür ortamlarında yorumlanmasıyla ortaya çıkan anlayışın karşısına dikilen bir din olgusudur.
Ali Şeriati gibi devrimci çizgideki İslamcı düşünürlere göre geleneksel din (İslam), mutlak atmamız gerekli bir tortudur.
Batı’da Hristiyan dünyasında hayli geniş bir çevreye ve sözgelimi Evanjelist bir kesime göre geleneksel din asıl dindir. Dinin modern algısı onun yozlaştırılması demektir. Buna karşılık İslam dünyasında geleneksel din/İslam, genel kabul görmüş bir din anlayışı değildir.
Selefi anlayış köklere bağlı kalmayı öneren ama bu kökleri dine nispet edilen gelenekte değil, kutsal metinlerde ve ilk dönem uygulamalarında gören bir yaklaşımdır.

İSLAM VE SELEFİLİK
Doğu toplumlarının Hıristiyan Batı karşısında geri kalması üzerinde kafa yoran din adamlarının bir kısmı sorunun İslam’dan kaynaklanamayacağını, geri kalmışlığın nedeninin İslam’ın yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını düşündüler. İslam, tarih boyunca batıl ve hurafeler yüzünden bu hale gelmişti.  Bu durumdan çıkmanın yolu da İslam’ı yeniden anlamaktı.

Modern İslam tezini savunan bir gurup toplumsal gelişmelere ayak uyduramayan İslam’ın bu çıkmazdan kurtarılması için Batı değerleriyle İslam’ı uzlaştırmayı önerdi. İslam’ın akla önem veren ve ilerlemeyi savunan bir din olduğu yolundaki söylemler Modern İslam tezinin en gözde argümanlarıdır.
Bu eğilim özellikle Batı ile ilişki hâlinde olan Mısır ve Hint alt kıtası Müslümanları arasında yaygınlık kazandı. Yaklaşım bu hâliyle dünyevi tarafı ağır basan, pratiğe yönelik fonksiyonel bir anlayıştı ve dinden daha çok toplumsal gelişme kaygılarını taşıyordu.
Modern İslam tezlerine karşı geleneksel kanat, İslam toplumlarında görülen eksiklikle belli bir perspektifin yargısıdır, İslam’ın modernite açısından yorumlanmasından dolayı böyle eksiklikler kurgulanmaktadır. Gelenek taraftarlarına göre sorun birikimde, onun kullanılmaması veya yanlış kullanılmasındadır.

Selefiyecilik, sözlük anlamı itibarıyla daha öncekilerin yolunu izlemek anlamına geliyorsa da, bu öncekiler, bütün bir geleneği içine almamakta, tarihsel birikimi atlayarak dinî ilk uygulamalardan alıp getirmeyi teklif etmektedir. Hatta buna bir dönem “Asrı Saadete” (Hz. Peygamberin mutlu zamanına) dönüş” adı verilmişti.

MODERN TOPLUMLARDA DİN
Modern toplum, bireyin yalnızlaşması ve kitleselleşme, hareketlilik, her sosyal sektörün yüksek derecede örgütlenmesi, dünya görüşü sistemlerinin çoğulculuğu, oturma ve çalışma yerlerinin ayrılması, kentleşme, sosyalleşme, tabiat ve toplumun yönetilebilirliği, kısaca bilinçli olarak yürütülen değişme gibi bir düzineye yakın özellikler taşıyan toplumdur.
Modern toplumlarda dinin iki sosyal algılanış düzeyi vardır. Genel olarak bir kimlik görevini yerine getirme, dinî pratiklere bağlı olarak bir din cemaatinin üyesi olma. İkinci boyut örgütselliği ve özel olarak da eylemsel davranışları gerektirmektedir. Modern yapılanmaya bağlı olarak zayıflayan kısım da genelde bu boyuttur.
Modern toplumun üretim süreçlerinin dine ihtiyacı yoktur; çabası ve hedefleri maddeyle sınırlıdır. Pozitivist düşüncenin dinin sanayileşmeyle birlikte ortadan kalkacağı tezi karşılık bulmamış aksine din, gündelik hayatın hemen her alanında kendini göstermeye devam etmiştir (dinî görüntünün plajdan dahi geri kalmamasını dünyevileşme süreci olarak okumak gerekir).
Modern kültür ortamında dinî kimliklerin şekillenmesinde küçük dinî cemaatlerin önemi (ve de sayıları) artmaktadır.

DİNİN SEKÜLERLEŞMESİ SORUNU
Seküler sözcüğünün, Latince sexus (cinsellik)’ten geldiği ve evlenip dünya ile de ilgilenebilen ruhban anlamı taşıyan seculer’in zamanla aldığı biçim olduğu söylenebilir. Türkçeye çevirisi de dünyevileşme olarak yapılmaktadır.
P. Berger’e göre günümüzde dinlerin mutlak dünyevileştiğine ilişkin yaygın kanaat, bir grup Batılı seküler enternasyonal aydının ısrarla sürdürdüğü tezlere dayanmaktadır.
Modern kültür, kadim kültürden farklı olarak evreni din ve dünya olarak iki farklı kategoriye ayırır. Dolayısıyla iki farklı anlam alanı vardır. Kişi hangisine yakın ise diğerine olan mesafesi artar. Böylece din hayatı ve dünya hayatı arasında asetik bir gerilim ortaya çıkar. Bu gerilimin dünya lehine çözümlenmesi (bunu genellikle akıl yoluyla başarır) sekülerleşme olarak telakki edilir.

Din ve dünya ilişkisini anlatmada kullanılan bu kavramların tarihî dördüncü yüzyıla kadar iner. Bu tarihlerde Hristiyanlığın yegâne temsilcisi olan Katolik mezhebine göre tüm insanlar ikiye ayrılıyorlardı: Müminler ve paganlar.
Müminler de kendi arasında Klerje ve laikler olarak ikiye ayrılıyordu. Klerje, din adamı ruhban demekti ki işi din ve mabet hizmetleri olan, kendini Tanrıya adamış kimselerdi. Laikler ise din adamı olmayan bütün müminlerdi. Laik kavramının yüzyıllarca din dışılıkla hiçbir ilişkisi olmadı, 18. yüzyıla kadar rahip olmayan Hristiyan anlamında kullanıldı.
Klerje de kendi arasında ikiye ayrılıyordu: Regülier ve seküler. Batı dillerinde kurallı, düzenli anlamına gelen regülier, burada da etimolojik anlamıyla uyumlu olarak, bütün işi düzenli bir biçimde din hizmetleri olan din adamı demekti.
Kerjenin seküler tipi, dinî hizmetlerinin yanında dükkânını çalıştırır, bağ ve bahçesiyle ilgilenirdi.
18. yüzyıldan itibaren bu kavramlardan özellikle sekülerlik ve laiklik, tarihî niteliklerinden farklı anlamlar kazanmışlardır. Bunlardan laiklik, yükselen ulus devletleri kilise karşısında otonom hâle getirip korumak üzere, siyasetin din dışılığı anlamında yeniden konumlandırılmış, sekülerlik ise genel bir kültürel dünyevileşme ilkesi olarak alınmıştır.
Sorun, din ve dünya ikilemi olarak ortaya yanlış konmuştur. Guenon’un da belirttiği gibi “din alanı”nın dışı veya karşıtı “dünyevi olan” değil, din dışı veya din karşıtıdır. Yani dünyevi ile din dışı aynı anlamda değildir.

SAKRAMENTALİZM (KUTSALLAŞTIRMACILIK) SORUNU
Kavramın merkezinde yer alan kutsal (sakrament), genel olarak varlığı tartışma dışı olan uyumsuzluk hâllerinde ise cezai yaptırımlarla korunan, aşkın fakat kuralsal bir olgudur.
Sosyolojide kutsal üzerinde en çok duran düşünürlerden birisi olan Durkheim, bu kavramla dinî açıklama bağlamında ilgilenmiştir.
Weber ve izleyenlerinin öne sürdüğü bir teze göre insanlığın başlangıçlarında pek çok nesne kutsallığın kapsamı içinde idi. Zamanla pek çoğu kutsalla bağlarını kopararak dünyevileşmiştir.
Kutsallık sürecinde birer unsur olarak zaman ve mekânın önemli bir yeri vardır. Eliade’ye göre dinî kutsalda insan, “merkezdeyim” diye düşünür; modern tavırda ise “ben merkezim” diye ilan eder. Dinî kutsal mekânın merkezinde çoğu kere bazı şehirler ve özellikle orada yer alan mabetler vardır.

Nakıp el-Attas’a göre, İslam’ın yegâne sorunu dünyevileşme değil, aynı zamanda gereksiz kutsallaştırmalardır.
---
Din ve Toplum
Editör: Prof. Dr. Yasin Aktay
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın no: 2991
Kasım 2015, Eskişehir

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder