7 Mart 2017 Salı

Din ve Toplum: Toplumsal Yapı, Değişim ve Tabakalaşma Bağlamında Din

Toplumsal Yapı, Değişim ve Tabakalaşma Bağlamında Din

Bireyin toplumda karşılaştığı örgütlü veya norm hüviyetini kazanmış ilişkiler ya da bileşenler bütünü, “toplumsal yapı”yı oluşturur. Toplumsal değişim ise toplumsal yapının zaman içinde geçirdiği dönüşümleri işaret eder. Toplumsal tabakalaşma da toplumdaki değişik katmanlar arasındaki ilişkilerin tasnif edilmesini içerir. Toplumsal tabakalaşmaya anlamını veren husus, toplumsal yapıdır. Bu anlamda toplumsal tabakalaşma, toplumsal yapı içindeki eşitsiz ilişkileri inceler.

Klasik Tabakalaşma Teorileri
Marx, bir toplumsal yapıyı üretim ve mübadele ilişkileri olarak çözümler. Bir toplumda üretim ilişkilerinin niteliği o toplumun yapısını belirlediği gibi, toplumsal tabakalaşmayı oluşturan yapısal farklılaşmaları da belirler. Toplumsal tabakalar (işçi sınıfı ve sermaye sahipleri iki farklı toplumsal tabaka olarak düşünülebilir) birer sınıftır ve birbirlerine karşı çatışma halindedirler. Aralarındaki eşitsizlikten dolayı çatışma kaçınılmazdır ve Marx’a göre toplumsal yapıyı oluşturan diğer bütün kurumlarda da bu eşitsizlik gözlenir (Bu açıdan bakınca devrim şart diyor Marx).
Weber’e göre “sınıflar”, Marx’taki gibi çatışmacı bir temelde değil, aynı ekonomik karakteristikleri taşıyan toplumsal gruplar olarak tanımlanır. Weber’in toplumdaki eşitsizlikleri incelerken asıl ilgisi iktidarın ve hâkimiyet ilişkilerinin örgütlenme biçimlerini göstermektir. Maddi kaynakların dağılımından kaynaklı eşitsizlik ve iktidar oluşumlarının yanı sıra toplumsal statüyü de bir tür iktidar olarak tespit eder Weber ve buna toplumsal iktidar adını verir. Siyasi iktidarı etkileme gücüne sahip (elitler, aristokratlar vs.) kimseleri de siyasal iktidar sahibi olarak tespit eder. Dolayısıyla Weber’de toplumsal tabakalaşmayı belirleyen üç ayrı gurup vardır: birincisi ekonomik ilişkilerde kendini gösterir. Diğeri kişiye saygınlık kazandıran statüdür. Son olarak da siyasi örgütlenmeler.
Durkheim için toplum ve toplumsal yapı, akılcı şekilde kavranılabilen bir ahlaki normlar manzumesidir. Din (aslında “kutsal”), Durkheim için toplumu kavramanın önemli bir aracıdır. Toplumsal yapı, mekanik dayanışmada olduğunun tersine benzerlikler üzerinden değil, farklılaşmalar temelinde oluşur. Durkheim, toplumdaki farklılaşmanın ve katmanlaşmanın toplumdaki dayanışmanın yapıcı bir unsuru olarak değerlendirir.

DİNİN TOPLUMSAL TABAKALAŞMAYA ETKİLERİ
Dinin toplumdaki mevcut eşitsizlikleri ve farklılaşmaları meşrulaştırma tarzlarına dair gösterilen en yetkin örnek, kast sistemidir.
Hindistan’a ait bir uygulamaymış gibi söz edilse de Eski Mısır, Yunan site devletleri, Roma İmparatorluğu, Afrika ve Polinezya yerlileri gibi antik dünyanın birçok toplumunda ve Amerika’daki kölelik uygulamaları gibi modern dönemlerde görülen bir sistemdir. Kelimenin kökeni Portekizcedir ve “ırk” ya da “soy” anlamına gelir. Kast sistemi, özelde Hindulara özgü bir sisteme, genelde ise kişilerin belirli bir toplumsal düzeyde dondurulduğu, hiyerarşik bir toplumsal örgütlenme tarzı anlamına gelir. Kastlar arasında inanç olarak geçişkenlikler mümkün iken toplumsal olarak mümkün değildir. Kast sistemine anlam veren inanç, günümüzdeki şekliyle Hinduizm’dir. Dolayısıyla Hinduizm, kast sistemini meşrulaştıran ve onaylayan ideolojik bir inanç olarak görünmektedir.

Hintlilerin kast sistemini ifade etmek için kullandıkları kelimelerden en önemlileri “varna” ile “jati”dir. Varna”lar kast sistemini oluşturan dört büyük tabakanın her birisine verilen genel ad iken “jati”ler her bir tabakadaki alt katmanları ifade etmek için kullanılır. “Varna”, “sınıf, statü, renk” anlamına gelir.
Hindu kast sisteminde dört büyük “varna” vardır.
1. Brahmanlar: Bunlar, entelektüel tabakadır. Brahmanizmin en önemli dinî kaynakları olan Vedaları okuma ve yorumlama yetkisi bu tabakaya aittir. Bilginler ve rahiplerden oluşur.
2. Kişatriyalar: Bu tabaka da prensler, prensesler ve soylu savaşçılardan oluşur. Genelde üst düzey memurlar da bu tabakada yer alır.
3. Vaişyalar: Tüccarlar, iş adamları ve toprak sahibi çiftçilerden oluşan bir tabakadır.
4. Sudralar: Bu tabaka da işçiler ve kölelerden oluşur. Aslında herhangi bir mesleği olmayan hünersiz kişilerdir.
Bu dört “varna” dışında, bir de “dokunulmazlar” addedilen “parya”lar vardır. Aslında “parya”lar da bir “varna” oluşturmaktadırlar ancak toplumun bütün kötü ve kirli işlerini yapmakla yükümlü bu kişiler, bu özelliklerinden dolayı “dokunulmaz” olarak adlandırıldığından kast dışı bir kategorileştirilmeye tabi tutulmuşlardır.
Jati”ler ise “varna”lar arasındaki konumları ve statüleri belirleyen ve sayıları yüzleri bulabilen alt katmanlardır. Her bir “jati”nin geniş bir aile ya da kabile oluşturduğu söylenebilir. Her bir “jati”nin kendisine özgü bir yargı sistemi de mevcuttur.
Varna doğan kişinin yaşayacağı hayatın biçimini/şeklini belirler. Jati ise hayatın içeriğini belirler.
Karma ve reenkarnasyon inancı, kast sisteminin itiraza mahal vermeden işlemesini sağlayan önemli unsurlardır. Karma, kişinin yazgısıdır. kişiye kendisine uygun bir kastta doğduğu inancını verir. Reenkarnasyon inancı, hayatını jatiye uygun olarak yaşayan kişinin bir sonraki yaşamında daha üst bir kastta doğma şansına sahip olduğunu anlatır.
Varna ve jati arasındaki ilişkileri düzenlemek üzere kirlilik ve mesafe kavramları karşımıza çıkar. Kirlilik, kişinin kastına uygun davranmamasından doğar. Alt kasta mensup birinin yaptığı yemeği yemek kirlilik olarak kabul edilir. Buna karşın üst kasttan birinin yaptığı yemeği yemekte bir sakınca yoktur.
Çoğunlukla, aynı “jati”de bulunanlar aynı mekânda, aynı mahallede ya da sokakta yaşarlar. Dolayısıyla, toplumsal katmanlar arasında sadece hiyerarşik değil, fiziki de bir mesafe oluşmuştur.
Günümüzde kast sisteminde bazı gevşemeler görülse de kendini modern şartlara uyarlamaktadır.

Dinî Grupların Seküler Tabakalaşması
Sütunlaşma”, Hollanda için, temelde farklı hayat tarzlarının kabulüne dayalı geniş bir uzlaşma olarak tanımlanmaktadır. Farklı hayat tarzları derken kastedilen ise ülkedeki iki büyük dinî grup olan Protestanlar ve Katolikler ile bunların dışında, daha çok siyasal anlamlar içeren sosyalist ve liberallerdir.
7. yüzyılda Katolikleşen ülkede Protestanlığın ortaya çıkışıyla birlikte hatırı sayılır bir kesimin bu mezhebi benimsemeye başlaması, ülkeyi bir bölünmeyle karşı karşıya bırakmıştır. Protestan kesimin, İspanya’nın etkisinden kurtulmak için giriştiği bağımsızlık mücadelesi, ülkede “din savaşları” tehlikesini de beraberinde getirmiştir. Ancak, Orangeli William (William van Orange) yönetimindeki Protestanlar, 10 yıllık bir savaştan sonra, “Din Barışı” adı altında imzalanan bir anlaşmayla, Katolikleri de yanlarına çekmiş ve İspanyollara karşı bağımsızlığın ilan edilmesini bu şekilde sağlanmıştır. William’ın Katolikler ile Protestanları bu şekilde birleştirmesi, sütunlaşmanın ilk nüvesi olarak görülmektedir.
Sütunlaşmanın şekillenmesinde, özellikle sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkan yeni toplum katmanlarının da devreye girmesi rol oynamıştır. Katolikler ile “kleine luyden” (küçük esnaf) adı verilen Protestan kökenli küçük tüccarın, işçinin ve çiftçinin “özgürleşmesi”nin sağlanması için sütunlaşma elzem olarak görülmüştür.
Nihayette, Hollanda “ulus”unun dört ayrı “sütun”dan oluştuğu kabulüne dayalı bu mutabakatta, her bir grup bir diğeriyle ilişkiye girmek zorunda kalmadan kendi kurumlarını kendi kaynaklarıyla oluşturma hakkını elde etmiş ve toplum içinde ayrı bir tabaka hâline gelmiştir.
Ulusu kuran temel direkler olarak benimsenen bu “sütun”lar da iki dinî grup olan Katolikler ve Protestanlar ile iki siyasal grup olan sosyalistler ve liberallerdir. Bu mutabakatta, her bir “sütun”un, kendi okulunu, hastanesini, radyosunu-gazetesini-TV’sini, sendikasını, siyasal partisini hatta dükkânlarını kurma hakkında sahip olması normal karşılanmakta hatta teşvik edilmektedir.
Sütunlaşma, toplum katmanlarının “birlikte ama temas etmeden yaşama” modelidir. Sütunlaşma örneğinde, dinî ve ideolojik karşıtlıkların pasifleştirilmesini ama ayrıca çoğulcu bir topluma katılım modelini buluruz.
1960’lı yıllardan itibaren Hollanda göç almaya başlamış ve toplumsal yapıda değişmeler gözlenmiştir. Özellikle Müslümanların topluma entegrasyonu ciddi bir sorun halini aldı. Sütunlaşmanın çözülmeye başladığı bu dönemde Hollanda kendini, eskiye kıyasla daha fazla, Hıristiyan değerler etrafında tanımlamaya başladı ve yine bu dönemde radikal sağ söylemler dillenmeye başladı.

TABAKALAŞMA VE DİN İÇİ HİYERARŞİLER
Din, toplumsal yapıda muhtevasını ve mesajını bir şekilde sunabilecek mekanizmalar bulabilmekte ve bunu toplumsal katmanlara ulaştırabilmektedir.

Din sosyolojisi toplumsal tabakalaşmayı iki kategoriye ayırır: Birincisi dinden bağımsız olarak toplunda zaten varolan tabakalar diğeri ise doğrudan dinin etkisiyle oluşan tabakalardır. İlk grup “doğal gruplar” adını alırken diğeri “özellikle dinî gruplar” nitelemesiyle anılır.

Her dinin bir mesajı vardır ve bu mesajın insanlara ulaştırılması için çeşitli mekanizmalara ihtiyaç duyulur. İslam’da akidedeki belirli farklılıklarla birlikte Sünni ve Şia ekolleşmesi böyle teşkil etmiştir.
Dinin mesajını alan insanların dini ritüelleri eşgüdüm içerisinde devam ettirebilmeleri için, Hıristiyanlarda olduğu üzere, ruhban sınıfı ortaya çıkmıştır. Diğer dinlerde de aynı amaca hizmet eden oluşumlar vardır.
Kutsal metinlerin yorumu üzerinden kıymeti kendinden menkul çeşitli guruplar (tarikat ve cemaatler gibi) ortaya çıkabilmektedir.
Her din, kendi inancı dışındaki insanlara, anlamı aşağı yukarı “kafir” olan adlar yakıştırır.
Yahudiler kendilerinden olmayanları “gentile,” “goy” ve “nkhri” gibi sözcüklerle kategorize ederler. Yahudilerin Orta Avrupa ve daha doğuda yaşayanlarına Eşkenazi (Aşkenazi), İspanya’da yaşamış olanlarına Sefarad denilir. Doğuda yaşayanların dillerinde cermenik unsurlar bulunur ve bu şiveye “yidiş” adı verilir. İspanya’da yaşayanların dillerinde Latin tesiri bulunur ve buna da ladino adı verilir.

Hıristiyanlıkta kilise, din içi hiyerarşinin, toplumsal tabakaların odak noktasıdır. Kilise, havari Petrus tarafından kuruldu. Katolik mezhebi kendilerini Petrus kilisesinin devamı kabul eder. Teslis (Tanrı’yı hem bir hem üç olarak kabul etmek) inancına kesin olarak bağlıdırlar. İsa onlar için hem insan hem de Tanrı’dır. Kilise, ruhaniyetini “Kutsal Ruh”tan alır. Kilisenin başı olan “Papa” Kutsal Ruh’tan ötürü yanılmaz kabul edilir.
Ortodokslara Kutsal Ruh, Baba’dan neşet eder (Katoliklerde aynı zamanda İsa’dan neşet eder). Kilisenin başı olan Patrik, yanılmaz değildir fakat onun statüsü de ruhani kabul edilir.
Protestanların kilisesi ruhaniyeti reddeder. Onlara göre Kitab-ı Mukaddes’le vaftiz olan kişi arasına hiçbir kurumun girmesi gerekmez. Kendi aralarına Lutherci ve Kalvinist olarak iki kola ayrılırlar (Anglikan Kilisesi de yine bu reform ekolündendir). Kalvinister kutsal kitaba çok bağlıdırlar. Kiliselerinde resim ve şekle izin vermezler (put karşıtı oldukları için). Lutherci ekol ise seküler liberal dünyada kabul görmüş bir kilisedir. Anglikan Kilisesi Britanya’ya özel bir kilisedir.
İslam inancında yorum farklılıklarına bağlı olarak mezhepler ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda mezhepler üç farklı saikle ortaya çıkar: Siyasi, itikadî ve ibadete dayalı farklılaşmalar…

Mezhep ayrışmalarının asıl nedeni siyasidir (insan her zaman güç peşinde olmuştur). Şia mezhebi hilafetin Hz. Ali’nin hakkı iken diğerleri ondan önce halife oldu diye önceki halifeleri reddeder. Sünni İslam’la aralarındaki temel ayrışma bu olmakla birlikte pratiklerde bazı farklılıklar gözlenir.

İslam akaidinin yorumuna bağlı olarak Murcie, Mutezile, Cebriye, Kaderiye gibi farklı mezhepler ortaya çıkmıştır. Ehli Sünnet denilen çizgi diğerlerine baskındır. Bu kategoride de alt başlıklar oluşmuştur: Maturidilik ve Eş’arilik gibi. Görmezden gelinen bir başlık da Selefiliktir. Radikal, cihadist kan dökme heveslisi sapıklar bu başlıktan beslenirler.

İbadete dayalı farklılaşmalardan kaynaklanan mezheplerin hepsi Ehli Sünnet kategorisindedir. Hanefilik, Şafilik, Malikilik ve Hanbelilik ile Cefarilik ve benzeri mezhepler bu kategoridendir. Bu mezheplerde içerik aynıdır (hepsinde namaz, zekât, oruç vs. vardır). Aralarındaki farklılık biçimle sınırlıdır. 
---
Din ve Toplum
Editör: Prof. Dr. Yasin Aktay
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın no: 2991
Kasım 2015, Eskişehir

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder