A.
S. Tritton - İslâm Kelâmı -
Notlar
Mütercim, Mehmet Dağ, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2018
Editörden (Mehmet Azimli)
İslam dünyasında oryantalistler genelde "kötü
niyetli" ve İslam'ı kötülemeyi amaçlayan araştırmacılar olarak
görülmüştür. Bu algıyı haklı çıkaracak örnekler bulunsa da tümevarımsal bir
önyargıyla hepsini kötü niyetli saymak ilmi gerçeklerle bağdaşmaz.
Oryantalistlerin sağladığı katkılar
Concordance (Hadis İndeksi)
İbn Hişam'ın Sîret’i (Wüstenfeld, 1860)
İbn Sa'd'ın Tabakât’ı (Sachau, 1904)
Taberî'nin Târîḫ’i (Geoje, 1900)
İbnü'n-Nedîm'in el-Fihrist’i (Gustave Fluel, 1872)
Yâkût el-Hamevî'nin Mu'cemü'l-Büldân’ı (Wüstenfeld, 1873)
İbnü'l-Esîr'in el-Kâmil’i (Tornberg)
Makdisî'nin Kitâbü'l-Bed' ve't-Târîḫ’i (Claman)
Philip Hitti, Henry Laoust, Adam Mez, Marshall Hodgson ve
Thomas Carlyle gibi isimlerin eserleri incelendiğinde, bu çalışmaların büyük
oranda ön yargısız, ilmi gerçekleri tespit amacı taşıyan ve adeta
"Müslüman bir yazarın kaleminden çıkmışçasına" objektif olduğu
görülür.
Çevirenin Önsözü (Mehmet Dağ)
A. S. Tritton'ın Muslim Theology adlı eseri, 1947 yılında
Luzac Yayınevi tarafından Kraliyet Asya Cemiyeti (The Royal Asiatic Society)
adına yayımlanmıştır.
Eser, Kelâm düşüncesinin başlangıcından itibaren düşünsel
canlılığın ve yeniliklerin en yoğun yaşandığı H. VI / M. XII. yüzyıla kadar
olan evreyi ele almaktadır.
BÖLÜM I: GİRİŞ
Kur'an
Kur'an kelamın temelidir. İslâm kelamı hakkındaki her bilginin
Kur'an'la başlaması gerekir.
“Allah sizi ve yaptıklarınızı yarattı” (Saffat, 37/95).
Kur'an'da hem insanın seçimlerinde hür olduğu hem de
Allah'ın mutlak iradesi birlikte yer alır: “Rabbinizden af dilemek için yarışın
... O, bunu dilediğine verir” (Hadid, 57/21).
İman, ilahi tebliğin doğru olarak kabul edilmesi, yani
tasdikidir; hayatın ilkesi değildir.
Kur'an'da katı bir ferdiyetçilik yatar: “Herkes kendi yükünü
taşır.”
Bazı kelamcılar (örneğin Cüveynî) Tanrı-insan ilişkisini son
derece aşkınlaştırarak "Allah ne sever ne de sevilir" anlayışını
benimsemişlerdir.
Ortam
Fetihler başladığında henüz sistemli bir kelam ilmi veya
hukuk yoktu; herkes geniş sınırlar dahilinde kendi anlayışına göre doğru olanı
yapıyordu.
Devlet, memurlarını dindarlıklarına göre değil,
yeteneklerine göre seçmiştir.
Abdülmelik hakkında şöyle denir: Halife olduğu haberi
geldiğinde, Kur'an onun dizleri üzerindeydi. O, şu sözleri söyleyerek Kur'an'ı
bir tarafa bıraktı: “Bu, benimle senin ayrılman demektir.”
Haccac gibi isimler dindar olmamakla birlikte, insanların
Allah'tan çok kendine itaat etmesini istemiştir. Araplar kendilerini İslâm'ın
aristokrat sınıfı haline getirmiş, mevaliyi (Arap olmayanları) hakir
görmüşlerdir.
Devlete muhalif olanlar, devlet katında görev almayı yanlış
bulmuşlardır.
Allah korkusu ve ebedi ateşte yanma ihtimali zahidler
üzerinde büyük bir ağırlık oluşturuyordu.
“Çok kahkaha kalbi öldürür” sözü bu çevreden gelmiştir. Ebu
Zerr, kendisini yükseltecek değil, alçaltacak bir eş istediği için zenci bir
kadınla evlenmiştir.
Dini meselelerin akılla tetkiki muhalefetle karşılanmıştır;
bilgi, işitilenlerin tekrarı değil, Allah korkusu olmalıdır. Akla dayanarak
konuşanların sözleri sert dille eleştirilmiştir.
Netice
Hz. Osman'ın öldürülmesi ve iç savaş "imamet"
meselesini doğurmuştur. Sünneti izleyenler "Sünni", Hz. Ali'yi imam
kabul edenler "Şii" adını almıştır. Sıffin Savaşı'ndan sonra zaferi
bırakanlar "Haricileri" oluşturmuş, buna tepki olarak da kararı
kıyamette Allah'a bırakan "Mürcie" doğmuştur.
BÖLÜM II: İLK FIRKALAR
Şia
Sünni yazarlar çoğunlukla bunları "Rafızi" olarak
adlandırır.
İlk dini-siyasi fikirler Abdullah b. Sebe etrafında döner.
İbn Sebe'ye göre Hz. Ali öldürülmemiştir, bulutlardadır; “sesi gök gürültüsü ve
yıldırım da kırbacıdır”, asasıyla geri dönecektir. İmamın tabiatüstü niteliği,
ölülerin geri döneceği ve mehdi fikri bu fırkaya aittir.
Hüseyin'in şehadeti Şiaya büyük bir heyecan gücü
kazandırmış, Muhtar'ın "Hüseyin'in intikamı" narası taraftar
bulmuştur.
Beyan b. Sim'an et-Temimi (ö. 119/737), Allah'ın insan
şeklinde olduğunu ve Kur'an'ın yaratılmış olduğunu söyleyenlerin ilkiydi. Cenahiyye fırkası, Allah'ın ruhunun
peygamberlerden sonra Abdullah b. Muaviye'ye hulul ettiğini savunmuştur.
Kamiliyye ise Ali'ye,
hakkını ilk üç halifeye bıraktığı için kafir demiştir.
Hattabiyye (Meymuniyye):
Ebü'l-Hattab (ö. 138/755) imama itaat edenler için şeriatın zahiri hükümlerinin
kalktığını savunmuş ve düşmanlara karşı yalan tanıklığa izin vermiştir.
Zeydiyye: Hz. Ali'nin
torunu Zeyd'e (ö. 122/740) bağlı olanlardır. Daha az faziletli birinin de imam
olabileceğini kabul etmişlerdir.
Süleymaniyye: İlk iki
halifeyi kabul edip Osman'a kafir derler.
İmamiye: İmamların
keramet gösterebileceğine, peygamber ve meleklerden üstün olduğuna, Musa'nın
asasına ve Süleyman'ın mührüne sahip olduğuna inanırlar. İmamilere göre Kur'an
tahrif edilmiştir.
Havaric
Başlangıçta namaz ve oruç ehli iken sonraları zorbalığa
yönelmişlerdir. Kendilerini yegane Müslüman, muhaliflerini ise kafir kabul
etmişlerdir.
Ali'yi, halifelik kararını insanlara bıraktığı için terk
etmişlerdir; zira hüküm sadece Allah'a aittir.
Amelsiz iman olmayacağını savunurlar; bu yüzden büyük
günahlar açıkça küfürdür ve bunları işleyenler ebediyen cehennemde kalır.
Ezarika: Nafi b. Ezrak'a
bağlıdırlar. Kendileriyle aynı fikirde olmayan erkekleri ve çocukları öldürmüş,
İslâm ülkesini küfür yurdu saymışlardır.
Necedat: Necde'nin
taraftarlarıdır. Zina ve hırsızlığın şirk olmadığını, ancak küçük günahta ısrar
etmenin şirk olduğunu savunurlar.
İbadiyye: Abdullah b.
İbad'a bağlıdırlar. Muhalif Müslümanları kafir görseler de müşrik saymazlar;
onlarla evlenmeyi caiz görürler.
Sufriyye: Ziyad b.
el-Asfar'a bağlıdırlar. Amelde değil, sadece sözde takiyyeyi caiz görürler.
Mürcie
Haricilerin katı tutumuna karşı bir tepki olarak doğmuş ve
herkes için ümit olduğunu savunmuştur. İman varsa günahların insana zarar
vermeyeceğini ileri sürerler.
Fırkanın düşünürlerinden Yunus'a göre iman; Allah'ı bilmek,
sevmek ve teslim olmaktır.
Ebu Hanife: İman sadece kalptedir, bölünemez ve ameller
imanın bir parçası değildir.
Mücessime
Allah'ın insana benzediğini ve bir cismi olduğunu
savunurlar. Davud el-Cevaribi Allah'ın uzuvlarının ayrıntılı bir listesini
vermiştir. Hişam b. Salim el-Cevaliki'ye göre Allah, beş duyusu ve uzuvları
olan insan suretinde bir nurdur.
Fırkalar Arasındaki İlişkiler
Dini ihtilaflar aileleri bölmüş ve şiddetli düşmanlıklara
yol açmıştır. Sünnilerle Şiiler ve Hariciler arasında derin bir nefret
oluşmuştur.
BÖLÜM III: KELAMIN BAŞLAMASI
Birinci Evre
İlk olarak kader, Kur'an'ın yaratılmış olması ve ilahi
sıfatlar meselesi ön plana çıkmıştır. Hür iradeyi tutanlara "Kaderiyye" denmiştir.
Hasan el-Basri (ö. 110/728): Yoğun dindarlığıyla bilinir.
İnsanın hürriyetini ve sorumluluğunu savunmuştur; "Günah dışında her şey
Allah'ın takdiri ve emriyle" demiştir.
Hasan el-Basri'nin meclisinden ayrılan Wasil b. Ata, büyük
günah işleyene "fasık" diyerek intermediate bir konum (el-menzile
beyne'l-menzileteyn) önermiş ve Mu'tazile akımını başlatmıştır.
Cehm b. Safvan (ö. 128/746): Katı kadercidir; insanın hiçbir
kudreti, iradesi ve ameli olmadığını, her şeyi Allah'ın yarattığını
savunmuştur.
İkinci Evre
Bu evrede kelami kavramlar daha felsefi tanımlara
kavuşmuştur. Zaman, mekân, sükun, hareket, ikincil eserler (tevellüd) ve
insanın kazanma gücü (kesb) gibi kavramlar tanımlanmıştır.
Dırar b. Amr: Sıfatların olumsuzluk yoluyla tanımlanmasını
önermiş; insanın fiillerini hem Allah'ın yarattığını hem de insanın kazandığını
(kesb) savunmuştur.
Hüseyn b. Neccar: Allah'ın zatıyla her yerde olduğunu ve
insanın fiillerinin Allah ve insanın ortak gücüyle meydana geldiğini
savunmuştur.
Bişr el-Merisi (ö. 218/833): Cehm'in görüşlerini ve Mürcie
inancını benimsemiş; kabir azabını reddetmiştir.
BÖLÜM IV: MU'TEZİLE
Mu'tezile kendilerine "ehlu'l-adl ve't-tevhîd"
(adalet ve tevhid ehli) adını vermiştir. Allah'ın birliğini savunmak için
sıfatların zatından ayrı varlığını reddetmişler; bu yüzden onlara sıfatları yok
sayanlar anlamında "Mu'atılla" denmiştir.
Beş ilke (usûl-i hamse) benimsemişlerdir.
a) Allah; birdir,
b) Adildir,
c) İyiliği mükafatlandırır, kötülüğü cezalandırır,
d) Günahkâr Müslümanlar fasıktır,
e) İnananlar iyiliği destekleyip kötülüğe karşı koymalıdır.
Basra Ekolü
Ebü'l-Hüzeyl el-Allaf (ö. 226/235): Sıfatların zatın kendisi
olduğunu savunmuştur.
İnsanın yapabileceği şeylerin bir sınırı olduğunu, ahirette
ise bütün fiillerin yok olup bir sükun halinin geleceğini iddia etmiştir.
Bölünemeyen cüzü (atomu) kabul etmiştir.
Nazzam (ö. 231/845): Atom teorisini reddederek cisimlerin
sonsuz bölünebilirliğini savunmuştur. Cisimlerin bir anda yaratıldığını ve
sırayla ortaya çıktığını (kumun) iddia etmiştir. Ruhun latif bir cisim olup
bedene nüfuz ettiğini savunmuştur. İnsanın tek fiilinin irade olduğunu öne
sürmüştür.
Bağdat Ekolü
Bişr b. el-Mu'temir (ö. 210/825): İnsanın doğrudan fiilinden
doğan ikincil eserlerin de insana ait olduğunu savunan tevellüd teorisini
geliştirmiştir.
Sümame el-Basri (ö. 213/828): Allah'ın alemi Kendi
tabiatıyla yarattığını savunmuştur.
Ma'mer b. Abbad (ö. 215/830): Allah'ın sıfatlarını sonsuz
manalar zinciriyle açıklamıştır. Allah'ın sadece cevherleri yarattığını,
arazları ise cisimlerin meydana getirdiğini iddia etmiştir. İnsanın sadece
irade ettiğini, diğer dolaylı fiillerin bedenin tabiatıyla ortaya çıktığını
savunmuştur.
Muhalefet
Mu'tazile'nin rasyonalizmine karşı duran ve Allah'ı cisim
olarak gören Hadisçilere muhalifleri "Haşeviyye" adını vermiştir.
Davud ez-Zahiri ve Ahmed b. Hanbel bu çevrenin en önemli isimleridir.
Haris b. Esed el-Muhasibi (ö. 243/857) ise kelam
yöntemlerini kullanarak Sünniliğin felsefi öncülüğünü yapmıştır.
BÖLÜM V: TEPKİ
İbn Küllab (ö. 240 sonrası) Sıfatların ezelde Allah'ın
zatında yer aldığını, ne O'nun kendisi ne de başkası olduğunu savunmuştur.
Kur'an'ın lafzi okunması ile Allah'ın zatındaki kelamı
(nefsi kelam) arasında ayırım yapmış; kelamın kadim, Arapça Kur'an'ın ise
yaratılmış olduğunu ileri sürmüştür.
Muhammed b. Kerram (ö. 255/869): Allah'ın ağırlığı olan,
yukarı yönden arşa dokunan bir cevher olduğunu ileri sürmüştür. İmanı kalple
değil, sadece dille tasdik olarak tanımlamıştır.
Bölüm VI: ARA DEVRE
Bu devirde kelamcılar dilsel ve mantıksal formülasyonlarla
yeni teoriler aramışlardır. Fuvati, cismin sükunetini yeryüzünün altından
yukarıya doğru bir gerilme (itimad) yaratılmasıyla açıklamıştır.
Saymeri, Allah'ın bilgi ile alim olmadığını savunmuştur.
Ebu Musa el-Murdar, dindarlığıyla "Mu'tezile'nin
rahibi" adını almıştır.
Cahız (ö. 255/869), hocası Nazzam'ın öğrencisidir. Akıl ile
dinin kardeş olduğunu, aklın tabii gelişimle Allah'ı bulabileceğini
savunmuştur. Günahkarların cehennem ateşinin tabiatına dönüşerek orada
kalacağını ileri sürmüştür.
Ahmed b. Hait ve Fazl el-Hadesi ise tenasühü (ruh göçünü) ve
biri kadim Allah, diğeri yaratılmış İsa olmak üzere iki rabbi (düalizm)
savunarak İslâm'dan sapmışlardır.
Şelmegani, uluhiyetin insan bedeninde hulul ettiğini iddia
etmiştir.
BÖLÜM VII: İKİNCİ MERHALE
Şahham
Ebû Ya'kûb Yûsuf eş-Şahhâm
Yokluğun (ma'dum) da bir şey olduğunu, ferdiyeti ve
sıfatları bulunduğunu savunan ilk kişidir.
Bir nesne yaratılmadan önce de yoklukta ferdiyeti ve
nitelikleri mevcuttur; Allah var olmayan ve asla yaratılmayacak olan nesneleri
ve arazları da bilir. Yaratma eylemi, bu var olmayan sıfatlara varlık
verilmesinden ibarettir.
Allah'ın sıfatlarını Zatî, Fiilî ve Müşterek (her iki sınıfa
girenler) olarak üçe ayırır. Örneğin Kerîm kelimesi Tanrı'nın karakterini
nitelerken zatî, "yüce bir verici/bağışlayıcı" anlamına geldiğinde
fiilî bir sıfat olur. Fiilî sıfatlar kadim (ezeli) değildir.
Cübbai
Ebû Ali el-Cübbâî
Allah'ın rızası ile iradesini ayırmış; insanın kendi
fiillerini yarattığını (kesb kavramının reddiyle) savunmuştur.
Tabiatta zorunlu bir sebep-sonuç düzeni yoktur (örneğin ateş
pamukta bulunsa da onu yakmayabilir; yakma Allah'ın fiilidir).
Okunan Kur'an'ın yaratılmış bir araz olduğunu, ancak Allah
kelamının baki olduğunu kabul etmiştir.
Ebû Hâşim el-Cübbâî
Ebû Ali el-Cübbâî’nin oğlu olan Ebû Hâşim, babasıyla
birlikte Mu'tezile'nin en etkili kollarından Behşemiyye ekolünün kurucusudur.
Sıfatları rasyonelleştirmek amacıyla "haller"
(ahvâl) teorisini geliştirmiştir. Haller; ne var ne de yok olan, ne kadim ne de
hadis olan niteliklerdir.
Sebepli (Muallel) Haller: Bilgi, kudret ve hayat gibi bir
sebebe/mahale bağlı olanlar.
Sebepsiz (Mücerret) Haller: Doğrudan zattan çıkanlar
(cevherin yer işgal etmesi gibi).
Günah işleme gücü yitirildiğinde tövbe geçersizdir.
Ebü'l-Hüseyn el-Hayyât
Kitâbü'l-İntisâr adlı eseriyle tanınır.
Allah "mevcud" anlamında bir şeydir ancak mahiyeti
yoktur. Her şeyi Zat'ı ile bilir; kudreti bilgisiyle aynı ölçüdedir.
Ebü'l-Kāsım el-Ka'bî
Allah'ın iradesini müstakil bir sıfat olarak kabul etmemiş;
onu Allah'ın yaratıcı enerjisiyle bir tutmuştur.
Atomların miktarının olmadığını, farklı cinslerde olduğunu
ve asla arazlardan soyutlanamayacağını söyler. Atom birleşmelerini geometrik
olarak açıklar (2 atom çizgi, 3 atom düzlem, 4 atom piramit/prizma oluşturur).
Boşluğun (vakum) varlığını reddeder.
İnsanın iki eceli olduğunu ileri sürer: Tabii ölüm ve
saldırı sonucu ölüm (katl). Öldürülen maktulü "ölü" saymaz, çünkü
öldürme katilden, ölüm ise Allah'tandır.
Ebû Bekir el-İhşîd
İhşîd, fiillere ahlaki değerini veren şeyin
"amaç/niyet" olduğunu savunmuştur. Günahı tamamen terk etme niyeti
olmasa bile, sonuçlarından pişmanlık duyan kişinin tövbesinin geçerli
sayılacağını belirtir.
Netice
Bilgi, tutarlı ve gerçeğe uygun inanç olarak tanımlanmıştır.
Zan bilgi sayılmaz. İnsanın Allah'ı bilmesi akla dayandığında zaruri (zorunlu)
değil, kazanılmış (kesbî) bir bilgidir.
Mu'tezile ve İslam felsefesi fikirleri Endülüs'e taşınarak
Yeni-Eflatuncu unsurlarla harmanlanmıştır.
İbn Meserre
Mu'tezilî düşünceyi Empedokles'e atfedilen Yeni-Eflatuncu
felsefeyle birleştirmiştir. Allah'ın Arş'ının alemi yönettiğini savunur.
İlahî sıfatlar tek bir varlığın farklı isimlerinden
ibarettir.
İsmail b. Abdullah er-Ru'aynî
İbn Meserre ekolünden kopan radikal bir figürdür. Bedenin
dirilişini (ba's) reddetmiş, sadece ruhun/nefsin devamlılığına ve hükmün
ölümden hemen sonra başlayacağına inanmıştır.
Özel mülkiyeti reddetmiş, komünizan/paylaşımcı bir anlayışla
sadece yiyecek kadar mülkiyeti meşru saymıştır. Mut'a nikahına izin vermiş ve
kendi cemaati dışındakileri Müslüman kabul etmemiştir.
BÖLÜM VIII: SÜNNİLİK
Eş'ari (ö. 324/935)
Mu'tazile meclisinden ayrılarak rasyonel kelam metotlarıyla
geleneksel inancı (Hadis ehlinin akidesini) savunmuştur.
Sıfatlar konusunda, Allah'ın zatında yer alan yedi ezeli
sıfatı (ilim, irade, kudret, hayat, kelam, sem, basar) kabul etmiştir.
Fiillerin yaratılmasında, tek yaratıcı kudretin Allah
olduğunu, insanın ise bu fiili kendi kudretiyle kazandığını (kesb) savunmuştur.
Allah’ın iradesi tek ve evrenseldir; var olan her şey O'nun
iradesiyle gerçekleşir. Kötülük de Allah’ın iradesiyle yaratılır ancak O'nun
rızası dışındadır. (Bu nokta Maturidîlikten ayrıldığı ana hususlardandır).
Kelamın nefste yer alan ezeli bir mana (nefsi kelam)
olduğunu iddia etmiştir.
Allah evreni her an yeniden yaratmaktadır.
Maturidi
Eş'arî'den farklı olarak, fiili sıfatların (yaratma vb.) da
kadim olduğunu, imanın artıp eksilmeyeceğini, akılla Allah'ın bilinebileceğini
ve gücün yetmeyeceği tekliflerin insana yüklenemeyeceğini savunmuştur.
Ebu Bekir el-Bâkıllânî (ö. 403/1013)
Eş'arî kelâmını metodolojik ve felsefî açıdan sistemleştiren
isimdir.
Âlemin sürekli yeniden yaratıldığını, nesnelerin kendi
kendine devamlılık (bekā) niteliği olmadığını savunur.
Ebu'l-Abbâs el-Kalânisî
İbn Küllâb'ın çizgisine yakın bir Eş'arî kelâmcısıdır.
Allah'ın zâtı, sıfatları ve nefsi kelâmı üzerine özgün
yorumlar getirmiş; yokluğu (fenâ) Allah'ın yarattığı bir araz olarak
açıklamıştır.
İbn Fûrek (ö. 406/1015): Kelâmda bilgi teorisi ve dil
analizleri (isim-müsemmâ-tesmiye ayrımı) üzerinde durmuştur.
Ebû İshak el-İsfereyînî (ö. 419/1027): Mutezile ile
(özellikle Kadı Abdülcebbâr ile) yaptığı tartışmalarla tanınır.
Allah'ın adalet anlayışı, fiillerdeki hikmeti ve
peygamberlerin ısmeti hususunda sert ve net Eş'arî tavrı sergilemiştir.
İmamü'l-Haremeyn el-Cüveynî
Nizamülmülk tarafından Nişabur'daki Nizamiye Medresesi'ne
başmüderris olarak atanmıştır.
Madde ve suret teorisinin cevher ve araz anlayışının farklı
bir ifadesi olduğunu savunmuştur.
el-İrşâd en önemli kelâmî eserlerindendir.
Sıfatların Sınıflandırılması:
Nefsî Sıfatlar: Zatla kaim olan, bir illete dayanmayan
olumlu (sübûtî) sıfatlar.
Manevî Sıfatlar: Allah'taki bir illete/manaya bağlı
sıfatlar.
Haberi/Sabit Sıfatlar: Yed (el), ayn (göz) ve vech (yüz)
gibi nasslarda geçen sıfatlardır. Vech, O'nun varlığı (zâtı) anlamına gelir.
BÖLÜM IX: SON MERHALE
Abdülcebbar b. Ahmed el-Hamedani (415/1024)
Sahib Abbad, onu himayesine alarak Rey kadısı tayin etmiştir
(367/977). Sahib ölünce Abdülcebbar, onun tövbe etmeden öldüğünü ilan etti; bu,
çirkin bir nankörlük gösterisi olarak kabul edildi. Abdülcebbar önceleri
Eş'ari'ye tabiyken, daha sonra Mu'tezili oldu; Şiiler arasında belli bir üne
ulaştı.
Ebü'l-Hüseyn Muhammed b. Ali el-Basri (436/1044)
Mu'tezileyi şiddetle eleştirdi. Abdülcebbar'ın öğrencisiydi.
Ali b. Muhammed el-Maverdi (450/1058)
Dinin temeli ve alemin desteği olan akla övgüsü,
Edebü'd-Dünya ve'd-Din adlı eserinin ilk bölümünde görülür. İbadetler iki
sınıfta toplanır:
Aklın yüklediği ve vahyin tasvip ettiği;
Vahyin yüklediği, akla da aykırı olmayan ibadetler.
Ebu Muhammed Ali b. Ahmed b. Hazm (456/1064)
Kelamda hakim olan eğilimlere karşı mücadele etti; bu
mücadelede yenik düştü ve halefleri olmadı. Zahiri fıkıh ekolüne bağlandı ve bu
ekolde öğrendiği ilkeleri dine tatbik etti. Dinin tamamı Kur'an ve hadiste yer
alır; bu kaynakların ötesinde yer alan her şey kötü bir bid'attir
Allah cisim değildir; çünkü zorunlu olarak bilinir ki cismi
meydana getiren cisim değildir.
Allah, hiçbir şekilde aleme benzemez, dolayısıyla O'nun
bilgisi ve diğer sıfatları insanınki gibi değildir.
Allah'a sadece Kur'an'ın tasvip ettiği isimler verilebilir.
İman; inanmak, söz ve fiildir. İmanın sadece inanmak olması
saçmadır; çünkü hiç kimse sürekli olarak inandığı şeyin zıddını söylemez. Bir
insan, iyilikte geliştiğinde imanda da gelişir; çünkü iyi ameller imanın
parçasıdır, onların bulunmaması imanın da yok olması demektir.
Gazali
Hüccetü'l-İslâm olarak anılan Gazâli, felsefe ve tasavvufu
kelâm meselelerine yansıtmış, hem eski geleneklere bağlı kalmış hem de
yenilikçi adımlar atmıştır.
Allah'ın sıfatları ve fiillerinin sadece vahiyle
kavranabileceğini, felsefenin Allah'ın varlığını kanıtlayamayacağını savunur.
İnsanın iki ruhu olduğunu; bunlardan birinin bedenle
öldüğünü, diğerinin ise cismani olmayan, Allah tarafından üflenen ve bedenden
sonra da baki kalan cevher niteliğindeki ruh olduğunu belirtir.
İbn Teymiyye (ö. 728/1328)
Gazâli'den etkilenmiş; sıfatların inkarı, Eş'ari kelâmı ve
Şii imâmet görüşünü bir araya getirmeye çalışmıştır.
Sünniliği Hariciler, Mu'tezile, Mürcie ve Cehmilik arasında
"orta yol" olarak tanımlar.
Muhammed Abduh
Modern kelâmcılardan biri olarak hür düşüncede Mu'tezile'ye
yaklaşmıştır. Aklın ve dinin kardeş olduğunu, bir çatışma anında aklın karar
vermesi gerektiğini ve insanın vahyî beklemeden aklıyla iyiyi kötüden
ayırabileceğini ileri sürer.
BÖLÜM X: (EK)
Şecere
Şii Fırkaları
Harici Fırkaları
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder