21 Temmuz 2022 Perşembe

A. S. Tritton - İslâm Kelâmı - Notlar

A. S. Tritton - İslâm Kelâmı - Notlar

Mütercim, Mehmet Dağ, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2018

 


Editörden (Mehmet Azimli)

İslam dünyasında oryantalistler genelde "kötü niyetli" ve İslam'ı kötülemeyi amaçlayan araştırmacılar olarak görülmüştür. Bu algıyı haklı çıkaracak örnekler bulunsa da tümevarımsal bir önyargıyla hepsini kötü niyetli saymak ilmi gerçeklerle bağdaşmaz.

 

Oryantalistlerin sağladığı katkılar

Concordance (Hadis İndeksi)

İbn Hişam'ın Sîret’i (Wüstenfeld, 1860)

İbn Sa'd'ın Tabakât’ı (Sachau, 1904)

Taberî'nin Târîḫ’i (Geoje, 1900)

İbnü'n-Nedîm'in el-Fihrist’i (Gustave Fluel, 1872)

Yâkût el-Hamevî'nin Mu'cemü'l-Büldân’ı (Wüstenfeld, 1873)

İbnü'l-Esîr'in el-Kâmil’i (Tornberg)

Makdisî'nin Kitâbü'l-Bed' ve't-Târîḫ’i (Claman)

 

Philip Hitti, Henry Laoust, Adam Mez, Marshall Hodgson ve Thomas Carlyle gibi isimlerin eserleri incelendiğinde, bu çalışmaların büyük oranda ön yargısız, ilmi gerçekleri tespit amacı taşıyan ve adeta "Müslüman bir yazarın kaleminden çıkmışçasına" objektif olduğu görülür.

 

Çevirenin Önsözü (Mehmet Dağ)

A. S. Tritton'ın Muslim Theology adlı eseri, 1947 yılında Luzac Yayınevi tarafından Kraliyet Asya Cemiyeti (The Royal Asiatic Society) adına yayımlanmıştır.

Eser, Kelâm düşüncesinin başlangıcından itibaren düşünsel canlılığın ve yeniliklerin en yoğun yaşandığı H. VI / M. XII. yüzyıla kadar olan evreyi ele almaktadır.

 

BÖLÜM I: GİRİŞ

Kur'an

Kur'an kelamın temelidir. İslâm kelamı hakkındaki her bilginin Kur'an'la başlaması gerekir.

“Allah sizi ve yaptıklarınızı yarattı” (Saffat, 37/95).

Kur'an'da hem insanın seçimlerinde hür olduğu hem de Allah'ın mutlak iradesi birlikte yer alır: “Rabbinizden af dilemek için yarışın ... O, bunu dilediğine verir” (Hadid, 57/21).

 

İman, ilahi tebliğin doğru olarak kabul edilmesi, yani tasdikidir; hayatın ilkesi değildir.

Kur'an'da katı bir ferdiyetçilik yatar: “Herkes kendi yükünü taşır.”

 

Bazı kelamcılar (örneğin Cüveynî) Tanrı-insan ilişkisini son derece aşkınlaştırarak "Allah ne sever ne de sevilir" anlayışını benimsemişlerdir.

 

Ortam

Fetihler başladığında henüz sistemli bir kelam ilmi veya hukuk yoktu; herkes geniş sınırlar dahilinde kendi anlayışına göre doğru olanı yapıyordu.

 

Devlet, memurlarını dindarlıklarına göre değil, yeteneklerine göre seçmiştir.

Abdülmelik hakkında şöyle denir: Halife olduğu haberi geldiğinde, Kur'an onun dizleri üzerindeydi. O, şu sözleri söyleyerek Kur'an'ı bir tarafa bıraktı: “Bu, benimle senin ayrılman demektir.”

Haccac gibi isimler dindar olmamakla birlikte, insanların Allah'tan çok kendine itaat etmesini istemiştir. Araplar kendilerini İslâm'ın aristokrat sınıfı haline getirmiş, mevaliyi (Arap olmayanları) hakir görmüşlerdir.

Devlete muhalif olanlar, devlet katında görev almayı yanlış bulmuşlardır.

 

Allah korkusu ve ebedi ateşte yanma ihtimali zahidler üzerinde büyük bir ağırlık oluşturuyordu.

“Çok kahkaha kalbi öldürür” sözü bu çevreden gelmiştir. Ebu Zerr, kendisini yükseltecek değil, alçaltacak bir eş istediği için zenci bir kadınla evlenmiştir.

 

Dini meselelerin akılla tetkiki muhalefetle karşılanmıştır; bilgi, işitilenlerin tekrarı değil, Allah korkusu olmalıdır. Akla dayanarak konuşanların sözleri sert dille eleştirilmiştir.

 

Netice

Hz. Osman'ın öldürülmesi ve iç savaş "imamet" meselesini doğurmuştur. Sünneti izleyenler "Sünni", Hz. Ali'yi imam kabul edenler "Şii" adını almıştır. Sıffin Savaşı'ndan sonra zaferi bırakanlar "Haricileri" oluşturmuş, buna tepki olarak da kararı kıyamette Allah'a bırakan "Mürcie" doğmuştur.

 

BÖLÜM II: İLK FIRKALAR

Şia

Sünni yazarlar çoğunlukla bunları "Rafızi" olarak adlandırır.

İlk dini-siyasi fikirler Abdullah b. Sebe etrafında döner. İbn Sebe'ye göre Hz. Ali öldürülmemiştir, bulutlardadır; “sesi gök gürültüsü ve yıldırım da kırbacıdır”, asasıyla geri dönecektir. İmamın tabiatüstü niteliği, ölülerin geri döneceği ve mehdi fikri bu fırkaya aittir.

 

Hüseyin'in şehadeti Şiaya büyük bir heyecan gücü kazandırmış, Muhtar'ın "Hüseyin'in intikamı" narası taraftar bulmuştur.

 

Beyan b. Sim'an et-Temimi (ö. 119/737), Allah'ın insan şeklinde olduğunu ve Kur'an'ın yaratılmış olduğunu söyleyenlerin ilkiydi. Cenahiyye fırkası, Allah'ın ruhunun peygamberlerden sonra Abdullah b. Muaviye'ye hulul ettiğini savunmuştur.

Kamiliyye ise Ali'ye, hakkını ilk üç halifeye bıraktığı için kafir demiştir.

 

Hattabiyye (Meymuniyye): Ebü'l-Hattab (ö. 138/755) imama itaat edenler için şeriatın zahiri hükümlerinin kalktığını savunmuş ve düşmanlara karşı yalan tanıklığa izin vermiştir.

Zeydiyye: Hz. Ali'nin torunu Zeyd'e (ö. 122/740) bağlı olanlardır. Daha az faziletli birinin de imam olabileceğini kabul etmişlerdir.

 

Süleymaniyye: İlk iki halifeyi kabul edip Osman'a kafir derler.

 

İmamiye: İmamların keramet gösterebileceğine, peygamber ve meleklerden üstün olduğuna, Musa'nın asasına ve Süleyman'ın mührüne sahip olduğuna inanırlar. İmamilere göre Kur'an tahrif edilmiştir.

 

Havaric

Başlangıçta namaz ve oruç ehli iken sonraları zorbalığa yönelmişlerdir. Kendilerini yegane Müslüman, muhaliflerini ise kafir kabul etmişlerdir.

Ali'yi, halifelik kararını insanlara bıraktığı için terk etmişlerdir; zira hüküm sadece Allah'a aittir.

Amelsiz iman olmayacağını savunurlar; bu yüzden büyük günahlar açıkça küfürdür ve bunları işleyenler ebediyen cehennemde kalır.

Ezarika: Nafi b. Ezrak'a bağlıdırlar. Kendileriyle aynı fikirde olmayan erkekleri ve çocukları öldürmüş, İslâm ülkesini küfür yurdu saymışlardır.

 

Necedat: Necde'nin taraftarlarıdır. Zina ve hırsızlığın şirk olmadığını, ancak küçük günahta ısrar etmenin şirk olduğunu savunurlar.

 

İbadiyye: Abdullah b. İbad'a bağlıdırlar. Muhalif Müslümanları kafir görseler de müşrik saymazlar; onlarla evlenmeyi caiz görürler.

 

Sufriyye: Ziyad b. el-Asfar'a bağlıdırlar. Amelde değil, sadece sözde takiyyeyi caiz görürler.

 

Mürcie

Haricilerin katı tutumuna karşı bir tepki olarak doğmuş ve herkes için ümit olduğunu savunmuştur. İman varsa günahların insana zarar vermeyeceğini ileri sürerler.

Fırkanın düşünürlerinden Yunus'a göre iman; Allah'ı bilmek, sevmek ve teslim olmaktır.

 

Ebu Hanife: İman sadece kalptedir, bölünemez ve ameller imanın bir parçası değildir.

 

Mücessime

Allah'ın insana benzediğini ve bir cismi olduğunu savunurlar. Davud el-Cevaribi Allah'ın uzuvlarının ayrıntılı bir listesini vermiştir. Hişam b. Salim el-Cevaliki'ye göre Allah, beş duyusu ve uzuvları olan insan suretinde bir nurdur.

 

Fırkalar Arasındaki İlişkiler

Dini ihtilaflar aileleri bölmüş ve şiddetli düşmanlıklara yol açmıştır. Sünnilerle Şiiler ve Hariciler arasında derin bir nefret oluşmuştur.

 

BÖLÜM III: KELAMIN BAŞLAMASI

Birinci Evre

İlk olarak kader, Kur'an'ın yaratılmış olması ve ilahi sıfatlar meselesi ön plana çıkmıştır. Hür iradeyi tutanlara "Kaderiyye" denmiştir.

 

Hasan el-Basri (ö. 110/728): Yoğun dindarlığıyla bilinir. İnsanın hürriyetini ve sorumluluğunu savunmuştur; "Günah dışında her şey Allah'ın takdiri ve emriyle" demiştir.

Hasan el-Basri'nin meclisinden ayrılan Wasil b. Ata, büyük günah işleyene "fasık" diyerek intermediate bir konum (el-menzile beyne'l-menzileteyn) önermiş ve Mu'tazile akımını başlatmıştır.

 

Cehm b. Safvan (ö. 128/746): Katı kadercidir; insanın hiçbir kudreti, iradesi ve ameli olmadığını, her şeyi Allah'ın yarattığını savunmuştur.

 

İkinci Evre

Bu evrede kelami kavramlar daha felsefi tanımlara kavuşmuştur. Zaman, mekân, sükun, hareket, ikincil eserler (tevellüd) ve insanın kazanma gücü (kesb) gibi kavramlar tanımlanmıştır.

 

Dırar b. Amr: Sıfatların olumsuzluk yoluyla tanımlanmasını önermiş; insanın fiillerini hem Allah'ın yarattığını hem de insanın kazandığını (kesb) savunmuştur.

 

Hüseyn b. Neccar: Allah'ın zatıyla her yerde olduğunu ve insanın fiillerinin Allah ve insanın ortak gücüyle meydana geldiğini savunmuştur.

 

Bişr el-Merisi (ö. 218/833): Cehm'in görüşlerini ve Mürcie inancını benimsemiş; kabir azabını reddetmiştir.

 

BÖLÜM IV: MU'TEZİLE

Mu'tezile kendilerine "ehlu'l-adl ve't-tevhîd" (adalet ve tevhid ehli) adını vermiştir. Allah'ın birliğini savunmak için sıfatların zatından ayrı varlığını reddetmişler; bu yüzden onlara sıfatları yok sayanlar anlamında "Mu'atılla" denmiştir.

Beş ilke (usûl-i hamse) benimsemişlerdir.

a) Allah; birdir,

b) Adildir,

c) İyiliği mükafatlandırır, kötülüğü cezalandırır,

d) Günahkâr Müslümanlar fasıktır,

e) İnananlar iyiliği destekleyip kötülüğe karşı koymalıdır.

 

Basra Ekolü

Ebü'l-Hüzeyl el-Allaf (ö. 226/235): Sıfatların zatın kendisi olduğunu savunmuştur.

İnsanın yapabileceği şeylerin bir sınırı olduğunu, ahirette ise bütün fiillerin yok olup bir sükun halinin geleceğini iddia etmiştir.

Bölünemeyen cüzü (atomu) kabul etmiştir.

 

Nazzam (ö. 231/845): Atom teorisini reddederek cisimlerin sonsuz bölünebilirliğini savunmuştur. Cisimlerin bir anda yaratıldığını ve sırayla ortaya çıktığını (kumun) iddia etmiştir. Ruhun latif bir cisim olup bedene nüfuz ettiğini savunmuştur. İnsanın tek fiilinin irade olduğunu öne sürmüştür.

 

Bağdat Ekolü

Bişr b. el-Mu'temir (ö. 210/825): İnsanın doğrudan fiilinden doğan ikincil eserlerin de insana ait olduğunu savunan tevellüd teorisini geliştirmiştir.

 

Sümame el-Basri (ö. 213/828): Allah'ın alemi Kendi tabiatıyla yarattığını savunmuştur.

 

Ma'mer b. Abbad (ö. 215/830): Allah'ın sıfatlarını sonsuz manalar zinciriyle açıklamıştır. Allah'ın sadece cevherleri yarattığını, arazları ise cisimlerin meydana getirdiğini iddia etmiştir. İnsanın sadece irade ettiğini, diğer dolaylı fiillerin bedenin tabiatıyla ortaya çıktığını savunmuştur.

 

Muhalefet

Mu'tazile'nin rasyonalizmine karşı duran ve Allah'ı cisim olarak gören Hadisçilere muhalifleri "Haşeviyye" adını vermiştir. Davud ez-Zahiri ve Ahmed b. Hanbel bu çevrenin en önemli isimleridir.

Haris b. Esed el-Muhasibi (ö. 243/857) ise kelam yöntemlerini kullanarak Sünniliğin felsefi öncülüğünü yapmıştır.

 

BÖLÜM V: TEPKİ

İbn Küllab (ö. 240 sonrası) Sıfatların ezelde Allah'ın zatında yer aldığını, ne O'nun kendisi ne de başkası olduğunu savunmuştur.

Kur'an'ın lafzi okunması ile Allah'ın zatındaki kelamı (nefsi kelam) arasında ayırım yapmış; kelamın kadim, Arapça Kur'an'ın ise yaratılmış olduğunu ileri sürmüştür.

 

Muhammed b. Kerram (ö. 255/869): Allah'ın ağırlığı olan, yukarı yönden arşa dokunan bir cevher olduğunu ileri sürmüştür. İmanı kalple değil, sadece dille tasdik olarak tanımlamıştır.

 

Bölüm VI: ARA DEVRE

Bu devirde kelamcılar dilsel ve mantıksal formülasyonlarla yeni teoriler aramışlardır. Fuvati, cismin sükunetini yeryüzünün altından yukarıya doğru bir gerilme (itimad) yaratılmasıyla açıklamıştır.

 

Saymeri, Allah'ın bilgi ile alim olmadığını savunmuştur.

 

Ebu Musa el-Murdar, dindarlığıyla "Mu'tezile'nin rahibi" adını almıştır.

 

Cahız (ö. 255/869), hocası Nazzam'ın öğrencisidir. Akıl ile dinin kardeş olduğunu, aklın tabii gelişimle Allah'ı bulabileceğini savunmuştur. Günahkarların cehennem ateşinin tabiatına dönüşerek orada kalacağını ileri sürmüştür.

 

Ahmed b. Hait ve Fazl el-Hadesi ise tenasühü (ruh göçünü) ve biri kadim Allah, diğeri yaratılmış İsa olmak üzere iki rabbi (düalizm) savunarak İslâm'dan sapmışlardır.

 

Şelmegani, uluhiyetin insan bedeninde hulul ettiğini iddia etmiştir.

 

BÖLÜM VII: İKİNCİ MERHALE

Şahham

Ebû Ya'kûb Yûsuf eş-Şahhâm

Yokluğun (ma'dum) da bir şey olduğunu, ferdiyeti ve sıfatları bulunduğunu savunan ilk kişidir.

Bir nesne yaratılmadan önce de yoklukta ferdiyeti ve nitelikleri mevcuttur; Allah var olmayan ve asla yaratılmayacak olan nesneleri ve arazları da bilir. Yaratma eylemi, bu var olmayan sıfatlara varlık verilmesinden ibarettir.

 

Allah'ın sıfatlarını Zatî, Fiilî ve Müşterek (her iki sınıfa girenler) olarak üçe ayırır. Örneğin Kerîm kelimesi Tanrı'nın karakterini nitelerken zatî, "yüce bir verici/bağışlayıcı" anlamına geldiğinde fiilî bir sıfat olur. Fiilî sıfatlar kadim (ezeli) değildir.

 

Cübbai

Ebû Ali el-Cübbâî

Allah'ın rızası ile iradesini ayırmış; insanın kendi fiillerini yarattığını (kesb kavramının reddiyle) savunmuştur.

Tabiatta zorunlu bir sebep-sonuç düzeni yoktur (örneğin ateş pamukta bulunsa da onu yakmayabilir; yakma Allah'ın fiilidir).

Okunan Kur'an'ın yaratılmış bir araz olduğunu, ancak Allah kelamının baki olduğunu kabul etmiştir.

 

Ebû Hâşim el-Cübbâî

Ebû Ali el-Cübbâî’nin oğlu olan Ebû Hâşim, babasıyla birlikte Mu'tezile'nin en etkili kollarından Behşemiyye ekolünün kurucusudur.

Sıfatları rasyonelleştirmek amacıyla "haller" (ahvâl) teorisini geliştirmiştir. Haller; ne var ne de yok olan, ne kadim ne de hadis olan niteliklerdir.

Sebepli (Muallel) Haller: Bilgi, kudret ve hayat gibi bir sebebe/mahale bağlı olanlar.

Sebepsiz (Mücerret) Haller: Doğrudan zattan çıkanlar (cevherin yer işgal etmesi gibi).

Günah işleme gücü yitirildiğinde tövbe geçersizdir.

 

Ebü'l-Hüseyn el-Hayyât

Kitâbü'l-İntisâr adlı eseriyle tanınır.

Allah "mevcud" anlamında bir şeydir ancak mahiyeti yoktur. Her şeyi Zat'ı ile bilir; kudreti bilgisiyle aynı ölçüdedir.

 

Ebü'l-Kāsım el-Ka'bî

Allah'ın iradesini müstakil bir sıfat olarak kabul etmemiş; onu Allah'ın yaratıcı enerjisiyle bir tutmuştur.

Atomların miktarının olmadığını, farklı cinslerde olduğunu ve asla arazlardan soyutlanamayacağını söyler. Atom birleşmelerini geometrik olarak açıklar (2 atom çizgi, 3 atom düzlem, 4 atom piramit/prizma oluşturur). Boşluğun (vakum) varlığını reddeder.

 

İnsanın iki eceli olduğunu ileri sürer: Tabii ölüm ve saldırı sonucu ölüm (katl). Öldürülen maktulü "ölü" saymaz, çünkü öldürme katilden, ölüm ise Allah'tandır.

 

Ebû Bekir el-İhşîd

İhşîd, fiillere ahlaki değerini veren şeyin "amaç/niyet" olduğunu savunmuştur. Günahı tamamen terk etme niyeti olmasa bile, sonuçlarından pişmanlık duyan kişinin tövbesinin geçerli sayılacağını belirtir.

 

Netice

Bilgi, tutarlı ve gerçeğe uygun inanç olarak tanımlanmıştır. Zan bilgi sayılmaz. İnsanın Allah'ı bilmesi akla dayandığında zaruri (zorunlu) değil, kazanılmış (kesbî) bir bilgidir.

 

Mu'tezile ve İslam felsefesi fikirleri Endülüs'e taşınarak Yeni-Eflatuncu unsurlarla harmanlanmıştır.

 

İbn Meserre

Mu'tezilî düşünceyi Empedokles'e atfedilen Yeni-Eflatuncu felsefeyle birleştirmiştir. Allah'ın Arş'ının alemi yönettiğini savunur.

İlahî sıfatlar tek bir varlığın farklı isimlerinden ibarettir.

 

İsmail b. Abdullah er-Ru'aynî

İbn Meserre ekolünden kopan radikal bir figürdür. Bedenin dirilişini (ba's) reddetmiş, sadece ruhun/nefsin devamlılığına ve hükmün ölümden hemen sonra başlayacağına inanmıştır.

Özel mülkiyeti reddetmiş, komünizan/paylaşımcı bir anlayışla sadece yiyecek kadar mülkiyeti meşru saymıştır. Mut'a nikahına izin vermiş ve kendi cemaati dışındakileri Müslüman kabul etmemiştir.

 

BÖLÜM VIII: SÜNNİLİK

Eş'ari (ö. 324/935)

Mu'tazile meclisinden ayrılarak rasyonel kelam metotlarıyla geleneksel inancı (Hadis ehlinin akidesini) savunmuştur.

 

Sıfatlar konusunda, Allah'ın zatında yer alan yedi ezeli sıfatı (ilim, irade, kudret, hayat, kelam, sem, basar) kabul etmiştir.

Fiillerin yaratılmasında, tek yaratıcı kudretin Allah olduğunu, insanın ise bu fiili kendi kudretiyle kazandığını (kesb) savunmuştur.

 

Allah’ın iradesi tek ve evrenseldir; var olan her şey O'nun iradesiyle gerçekleşir. Kötülük de Allah’ın iradesiyle yaratılır ancak O'nun rızası dışındadır. (Bu nokta Maturidîlikten ayrıldığı ana hususlardandır).

 

Kelamın nefste yer alan ezeli bir mana (nefsi kelam) olduğunu iddia etmiştir.

Allah evreni her an yeniden yaratmaktadır.

 

Maturidi

Eş'arî'den farklı olarak, fiili sıfatların (yaratma vb.) da kadim olduğunu, imanın artıp eksilmeyeceğini, akılla Allah'ın bilinebileceğini ve gücün yetmeyeceği tekliflerin insana yüklenemeyeceğini savunmuştur.

 

Ebu Bekir el-Bâkıllânî (ö. 403/1013)

Eş'arî kelâmını metodolojik ve felsefî açıdan sistemleştiren isimdir.

Âlemin sürekli yeniden yaratıldığını, nesnelerin kendi kendine devamlılık (bekā) niteliği olmadığını savunur.

 

Ebu'l-Abbâs el-Kalânisî

İbn Küllâb'ın çizgisine yakın bir Eş'arî kelâmcısıdır.

Allah'ın zâtı, sıfatları ve nefsi kelâmı üzerine özgün yorumlar getirmiş; yokluğu (fenâ) Allah'ın yarattığı bir araz olarak açıklamıştır.

 

İbn Fûrek (ö. 406/1015): Kelâmda bilgi teorisi ve dil analizleri (isim-müsemmâ-tesmiye ayrımı) üzerinde durmuştur.

 

Ebû İshak el-İsfereyînî (ö. 419/1027): Mutezile ile (özellikle Kadı Abdülcebbâr ile) yaptığı tartışmalarla tanınır.

Allah'ın adalet anlayışı, fiillerdeki hikmeti ve peygamberlerin ısmeti hususunda sert ve net Eş'arî tavrı sergilemiştir.

 

İmamü'l-Haremeyn el-Cüveynî

Nizamülmülk tarafından Nişabur'daki Nizamiye Medresesi'ne başmüderris olarak atanmıştır.

Madde ve suret teorisinin cevher ve araz anlayışının farklı bir ifadesi olduğunu savunmuştur.

el-İrşâd en önemli kelâmî eserlerindendir.

 

Sıfatların Sınıflandırılması:

Nefsî Sıfatlar: Zatla kaim olan, bir illete dayanmayan olumlu (sübûtî) sıfatlar.

Manevî Sıfatlar: Allah'taki bir illete/manaya bağlı sıfatlar.

Haberi/Sabit Sıfatlar: Yed (el), ayn (göz) ve vech (yüz) gibi nasslarda geçen sıfatlardır. Vech, O'nun varlığı (zâtı) anlamına gelir.

 

BÖLÜM IX: SON MERHALE

Abdülcebbar b. Ahmed el-Hamedani (415/1024)

Sahib Abbad, onu himayesine alarak Rey kadısı tayin etmiştir (367/977). Sahib ölünce Abdülcebbar, onun tövbe etmeden öldüğünü ilan etti; bu, çirkin bir nankörlük gösterisi olarak kabul edildi. Abdülcebbar önceleri Eş'ari'ye tabiyken, daha sonra Mu'tezili oldu; Şiiler arasında belli bir üne ulaştı.

 

Ebü'l-Hüseyn Muhammed b. Ali el-Basri (436/1044)

Mu'tezileyi şiddetle eleştirdi. Abdülcebbar'ın öğrencisiydi.

 

Ali b. Muhammed el-Maverdi (450/1058)

Dinin temeli ve alemin desteği olan akla övgüsü, Edebü'd-Dünya ve'd-Din adlı eserinin ilk bölümünde görülür. İbadetler iki sınıfta toplanır:

Aklın yüklediği ve vahyin tasvip ettiği;

Vahyin yüklediği, akla da aykırı olmayan ibadetler.

 

Ebu Muhammed Ali b. Ahmed b. Hazm (456/1064)

Kelamda hakim olan eğilimlere karşı mücadele etti; bu mücadelede yenik düştü ve halefleri olmadı. Zahiri fıkıh ekolüne bağlandı ve bu ekolde öğrendiği ilkeleri dine tatbik etti. Dinin tamamı Kur'an ve hadiste yer alır; bu kaynakların ötesinde yer alan her şey kötü bir bid'attir

 

Allah cisim değildir; çünkü zorunlu olarak bilinir ki cismi meydana getiren cisim değildir.

Allah, hiçbir şekilde aleme benzemez, dolayısıyla O'nun bilgisi ve diğer sıfatları insanınki gibi değildir.

Allah'a sadece Kur'an'ın tasvip ettiği isimler verilebilir.

 

İman; inanmak, söz ve fiildir. İmanın sadece inanmak olması saçmadır; çünkü hiç kimse sürekli olarak inandığı şeyin zıddını söylemez. Bir insan, iyilikte geliştiğinde imanda da gelişir; çünkü iyi ameller imanın parçasıdır, onların bulunmaması imanın da yok olması demektir.

 

Gazali

Hüccetü'l-İslâm olarak anılan Gazâli, felsefe ve tasavvufu kelâm meselelerine yansıtmış, hem eski geleneklere bağlı kalmış hem de yenilikçi adımlar atmıştır.

Allah'ın sıfatları ve fiillerinin sadece vahiyle kavranabileceğini, felsefenin Allah'ın varlığını kanıtlayamayacağını savunur.

 

İnsanın iki ruhu olduğunu; bunlardan birinin bedenle öldüğünü, diğerinin ise cismani olmayan, Allah tarafından üflenen ve bedenden sonra da baki kalan cevher niteliğindeki ruh olduğunu belirtir.

 

İbn Teymiyye (ö. 728/1328)

Gazâli'den etkilenmiş; sıfatların inkarı, Eş'ari kelâmı ve Şii imâmet görüşünü bir araya getirmeye çalışmıştır.

Sünniliği Hariciler, Mu'tezile, Mürcie ve Cehmilik arasında "orta yol" olarak tanımlar.

 

Muhammed Abduh

Modern kelâmcılardan biri olarak hür düşüncede Mu'tezile'ye yaklaşmıştır. Aklın ve dinin kardeş olduğunu, bir çatışma anında aklın karar vermesi gerektiğini ve insanın vahyî beklemeden aklıyla iyiyi kötüden ayırabileceğini ileri sürer.

 

BÖLÜM X: (EK)

Şecere

Şii Fırkaları

Harici Fırkaları

…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder