15 Mart 2012 Perşembe

Cheryl K. Bove - Iris Murdoch'u Anlamak - Notlar

Cheryl K. Bove - Iris Murdoch'u Anlamak - Notlar

Understanding Iris Murdoch, University of South Carolina Press, 1993

 


Önsöz

Edebiyat gelenekler üzerine kurulur fakat yazarlar sürekli yeni anlatı biçimleri inşa eder. Bu seri, okurun bu yeni edebi biçimlere alışmasını sağlar.

 

Birinci Bölüm: Modern Gerçekçi

Iris Murdoch, Britanya'nın yaşayan, eleştirmenlerce en çok beğenilen yazarları arasında yer alır. Kara Prens ile James Tait Black Memorial Ödülü'nü, Kutsal ve Saygısız Aşk Makinesi ile Whitbread Ödülü'nü ve Deniz, Deniz ile Booker McConnell Ödülü'nü kazanmıştır. Toplamda yirmi dört roman, beş oyun, dört felsefe kitabı, bir kısa öykü, bir şiir kitabı, felsefe ve estetik denemeleri ile bir opera librettosu kaleme almıştır.

 

1919'da Dublin'de doğan yazar, Oxford'daki Somerville College'da Latin ve Yunan dilleri, edebiyat, tarih ve felsefe eğitimi almıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hazine Müsteşarlığı'nda ve Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi'nde (UNRRA) idari görevlerde bulunmuştur.

Belçika'da bulunduğu dönemde Jean-Paul Sartre'ın varoluşçu felsefesiyle tanışmış, daha sonra Fransız mistik Simone Weil'in etik yazılarından etkilenmiştir. Cambridge Newnham College'da Sarah Smithson Felsefe Öğrenciliği'ni kabul etmiş ve Ludwig Wittgenstein'ın mantıksal pozitivizminin etkili olduğu bu çevreden sonra Oxford St. Anne's College'da felsefe öğretmenliği yapmıştır. Iris Murdoch Britanya'nın yaşayan, eleştirmenlerce en çok beğenilen yazarıdır.

 

Murdoch, 19. yüzyılın büyük gerçekçilerinden (özellikle Dostoyevski, George Eliot ve Tolstoy) ilham alarak İngiliz realist geleneğinde yazar.

Onun roman anlayışında en belirleyici öge "gerçek ve özgür karakterler" yaratma arzusudur.

Ahlak felsefesi ve karakter yaratımı bir Platoncu olarak konumunu yansıtır. Simone Weil'in "dikkat" (attention) kavramı aracılığıyla bireylerin egolarından sıyrılarak başkalarına odaklanmalarını ve böylece hakikate yaklaşmalarını savunur. Egoizm, Batı bilincindeki manevi boşluk ve dilin yetersizliği, modern bireyin başkalarını yalnızca benliğin uzantısı olarak görmesine neden olur.

İnsan varoluşunun rastlantısal ve olumsal özellikleri tüm Murdoch romanlarında ana temadır. Kara Prens romanındaki Bradley Pearson karakteri bu durumu şöyle tanımlar: "Hayat korkunçtur, metafiziksel anlamı yoktur, şansla, acıyla ve yakın ölüm ihtimaliyle mahvolmuştur."

Tanrı inancının kaybı "meleklerin zamanı" olarak adlandırılan bir fetret dönemi yaratır. Karakterler geçmişlerinin şimdiki yaşamları üzerindeki belirleyici etkisini yaşarlar; milli kimlik, tarihsel miras ve dilsel yabancılaşma iletişim kopukluklarına ve yalan yapısına yol açar. İyiliğin Egemenliği adlı eserinde erdemi, gerçeği ve sevgiyi birbirine bağlayarak benlikten uzaklaşmayı ahlaki gelişimin temeli sayar. Erdem söz konusu olduğunda çoğu zaman açıkça anladığımızdan daha fazlasını anlarız ve bakarak büyürüz.

 

İkinci Bölüm: Ahlak Felsefesi ve Estetik

Sartre: Romantik Rasyonalist (1953)

Murdoch'un yayımlanan ilk eseri, Jean-Paul Sartre'ın varoluşçuluğunun ve estetiğinin eleştirel bir incelemesidir. Sartre'ın romandaki ideolojik ve politik propaganda amacını eleştirir.

Sartre'a hayranlık duymakla birlikte, onun roman sanatı bakımından başarısız olduğunu öne sürer. Sartre'ın "bir romancı için ölümcül olan bir sabırsızlığa sahip" olduğunu ve "insanların absürt, indirgenemez benzersizliğine ve onların birbirleriyle ilişkilerine dair hiçbir anlayışı" bulunmadığını belirtir.

 

İyiliğin Egemenliği (1967)

Bu eser "Mükemmellik Fikri", "'Tanrı' ve 'İyi' Üzerine" ve "İyinin Diğer Kavramlar Üzerindeki Egemenliği" başlıklı üç makaleden oluşur. Murdoch, davranışçı ve varoluşçu insan anlayışını eleştirerek dikkate ve içsel vizyona dayalı bir ahlak modeli geliştirir.

Freud'un benmerkezci ruh tanımını kabul eder ve egonun yenilmesi gerektiğini savunur. Tanrı'nın yokluğunda odak noktası olarak "İyi" kavramını koyar; büyük sanat ve alçakgönüllülük ahlaki mükemmelliğin araçlarıdır. Ölümün kabulü, kendi hiçliğimizin kabulüdür.

 

Ateş ve Güneş: Platon Sanatçıları Neden Sürgün Etti? (1977)

Murdoch, Platon'un Formlar Teorisi ve Mağara Alegorisi bağlamında sanata yönelik güvensizliğini inceler. Platon'un aksine Murdoch, büyük sanatın yanılsama perdelerini delip bireyleri hakikate yönlendirebileceğini savunur. Murdoch'a göre "Sanat, sahip olduğumuz en eğitici şeydir" ve Shakespeare gibi büyük sanatçılar insan hayatındaki zorunlulukları gösterir.

 

Acastos: İki Platonik Diyalog (1986)

Sanat ve Eros: Sanat Üzerine Bir Diyalog ve Tanrıların Üstünde adlarını taşıyan iki diyalogdan oluşur. Sokrates, Platon, Acastos ve arkadaşları sanat, din ve ahlakın doğasını tartışırlar. Diyalogda Sokrates şu sonuca varır: "Birbirimizi gerçekten sevmekle, belki de tüm çalışmalarımızdan daha fazlasını öğreniyoruz." Tanrıların Üstünde diyalogunda ise geleneksel Tanrı inancı olmadan ahlakın nasıl sürdürülebileceği ele alınır.

 

Üçüncü Bölüm: Erken Büyük Eserler (1954-1962)

Ağın Altında (1954)

Murdoch'un yayımlanan ilk romanı, beceriksiz yazar Jake Donaghue'nun Londra ve Paris'teki pikaresk ve varoluşsal maceralarını konu alır.

Wittgenstein figürü olan Hugo Belfounder, dilin hakikati tahrif ettiğini savunur. Hugo'nun ifadesiyle: "Dil onu gerçekte olduğu gibi sunmanıza izin vermiyor. ... Bütün dil yalanlar üreten bir makinedir."

Roman sessizliğin saflığını ve konuşmanın yüzeyselliğini vurgular.

 

Çan (1958)

Gloucestershire'daki bir Benedictine Anglikan manastırına bağlı laik Imber Court topluluğunu konu alır. Michael Meade, Dora Greenfield ve Toby Gashe arasındaki ilişkiler, manastırın kayıp ortaçağ çanının bulunmasıyla trajik bir boyuta ulaşır. Başrahibe, insani başarısızlıklar karşısında dengeli bir sevgi anlayışı sunarak şöyle der: "Sevmeyi ancak severek öğrenebiliriz. Tüm başarısızlıklarımızın sonuçta aşkta başarısızlık olduğunu unutmayın. Kusurlu aşk kınanıp reddedilmemeli, mükemmelleştirilmeli."

 

Resmi Olmayan Bir Gül (1962)

Fanny Perone'nin cenazesiyle başlayan roman, Hugh Peronett, oğlu Randall ve gelini Ann etrafındaki karmaşık aşk ilişkilerini ve tutkuları işler. Tintoretto'nun çıplak Susannah Banyosu tablosu etrafında gelişen ikonografi, karakterlerin kendi fantezileri ve başkalarının manipülasyonları nedeniyle özgürlüklerini yitirmelerini gösterir.

 

Dördüncü Bölüm: Orta Dönemin Başlıca Eserleri (1968-1973)

Güzel ve İyi (1968)

Whitehall memuru John Ducane ve Theo Gray aracılığıyla ahlak felsefesi ve estetik bütünleştirilir. Bronzino'nun Bir Alegori tablosu ikonografik zemin oluşturur. Gunnar'ın mağarasında ölüme yakın bir deneyim yaşayan Ducane şu aydınlanmayı yaşar: "Sevgi tek adalettir. Affetmek, uzlaşmak, kanun değil". Theo Gray ise güzel ile iyi arasındaki devasa mesafeyi görerek Budist manastırına dönmeye karar verir.

 

Oldukça Onurlu Bir Yenilgi (1970)

Gündelik hayatta iyi ile kötünün mücadelesini alegorik bir düzlemde işler. Şeytan figürünü temsil eden biyokimyacı Julius King, insan egoizmini kanıtlamak için Rupert ve Hilda Foster'ın evliliğini ve Simon ile Axel'in mutlu eşcinsel ilişkisini bozmaya çalışır. Julius, "her insanın kendisini astronomik olarak komşusunu sevdiğinden daha fazla sevdiği" iddiasını sinsi planlarıyla sınar. İyilik figürü Tallis Browne ise alçakgönüllülüğü ve özverili sevgisiyle öne çıkar.

 

Kara Prens (1973)

James Tait Black Ödülü kazanan bu eserde 58 yaşındaki eski memur ve yazar Bradley Pearson, arkadaşı Arnold Baffin'i öldürmekten haksız yere suçlanır. Apollo/Marsyas miti ve Hamlet göndermeleriyle dolu roman, erotik aşk (Eros) ve acı çekme aracılığıyla egonun yok edilerek büyük sanatın üretilmesini konu alır. Romanın sonunda şu ifade yer alır: "Sanat sonuçta önemli olan tek gerçeği söyler. İnsani şeylerin onarılabileceği ışıktır. Ve sizi temin ederim ki sanattan sonra hiçbir şey yoktur."

 

Beşinci Bölüm: Daha Sonraki Büyük Eserler (1978-1980)

Deniz, Deniz (1978)

Booker Ödüllü roman, eski tiyatro yönetmeni Charles Arrowby'nin deniz kenarındaki Shruff End'e çekilerek ilk aşkı Hartley'i takıntı haline getirmesini ve kaçırmasını anlatır. Tiyatro büyüsü, fantezi ve kıskançlık deniz canavarı egoizmin tezahürleridir. Charles'ın Budist kuzeni James Arrowby ise gücün terk edilmesi gerektiğini vurgulayarak şöyle der: "İyilik, güçten vazgeçip dünyaya olumsuz etki etmektir."

 

Rahibeler ve Askerler (1980)

Manastırdan ayrılan eski rahibe Anne Cavidge ve Polonyalı sürgün Wojciech Szczepanski'nin (Kont) hikayesidir. Anne, İsa Mesih'in göründüğü mistik bir vizyon deneyimler. Vizyonda İsa ona şu yalın emri verir: "Doğruyu yap, yanlıştan sakın." Anne, tüm tesellilerden ve insani aşktan vazgeçerek kendisini başkalarına hizmete adar.

 

Altıncı Bölüm: Son Eserler (1983-1989)

Filozofun Öğrencisi (1983)

Ennistone kaplıca kasabasında geçen roman, ünlü filozof John Robert Rozanov ve onun şiddet yanlısı eski öğrencisi George McCaffrey etrafında döner. Quaker alçakgönüllülüğüne sahip William Eastcote iyiliğin canlı kanıtı iken, Peder Jacoby Tanrı'sız bir çağda dinin fetret dönemini temsil eder.

 

İyi Çırak (1985)

Arkadaşı Mark Wilsden'ın ölümüne istemeden neden olan Edward Baltram'ın yaşadığı derin suçluluk duygusu ve kurtuluş arayışını konu alır. Üvey kardeşi Stuart Cuno ise Tanrı'sız bir dünyada mutlak ahlaki bir yaşam sürmeye çalışır. Edward, başkalarını sevmeyi ve sorumluluk almayı öğrenerek iyileşir.

 

Kitap ve Kardeşlik (1987)

Oxford mezunu bir grup arkadaşın, Marksist bir yazar olan David Crimond'a verdikleri finansal desteği ve değişen ideolojik görüşlerini değerlendirmelerini anlatır. İyilik figürü Jenkin Riderhood, başkalarına hizmet ederken hayatını kaybeder.

 

Gezegene Mesaj (1989)

Eski bir matematikçi olan Sefarad Yahudisi Marcus Vallar'ın şifacılık ve paranormal güçler kazanması etrafında din ve ahlak sorgulanır. Alfred Ludens, Vallar'ın peşinden giderken varoluşun tesadüfi yapısını kavrar. Yazarın romandaki temel mesajı şudur: "Kişi iyi olmaya çalışmalıdır - boşuna. ... Hayatımız kaos ve moloz üzerine kurulu ve yapabileceğimiz tek şey iyi olmaktır."

 

Yedinci Bölüm: Diğer Romanlar ve Oyunlar

Kumdan Kale (1957)

Okul öğretmeni Bill Mor ile genç ressam Rain Carter arasındaki aşkı konu alır. Resim ustası Bledyard, iyilik ile hakikati bağdaştırarak Platoncu anlamda temsil sanatının tehlikelerine dikkat çeker.

 

Kesik Bir Kafa (1961) ve Tiyatro Uyarlaması (1964)

Eşlerin sürekli yer değiştirdiği esprili bir Restorasyon komedisi ve Freudcu teori hicvidir. Martin Lynch-Gibbon, karısı Antonia, onun analisti Palmer Anderson ve antropolog Honor Klein arasındaki ensest ve ilkel güç ilişkileri işlenir.

 

Kırmızı ve Yeşil (1965)

1916 Paskalya Ayaklanması döneminde Dublin'de geçen tek tarihi romanıdır. Milliyetçilik, cinsel uyanış ve tarih takıntısı karmaşık aile içi ilişkiler üzerinden ele alınır.

 

Hizmetçiler ve Kar (1970)

Gücün kötüye kullanılması, feodal baskı ve şiddet temalarını işleyen özgün bir tiyatro oyunudur.

 

Kazara Bir Adam (1971)

Alkollü iken bir kız çocuğunu öldüren bencil Austin Gibson Gray'in merkezinde olduğu, hayatın tesadüfi ve kasvetli yapısını sergileyen bir romandır. Austin hayatı şöyle özetler: "Hayat sefalet ve karışıklıktır, o... sefalet ve karışıklıktır."

 

Üç Ok (1972)

Orta Çağ Japonya'sında geçen politika, özgürlük ve güç hiyerarşisini konu alan bir oyundur.

 

Kutsal ve Saygısız Aşk Makinesi (1974)

Whitbread Ödüllü eser, Titian'ın Kutsal ve Saygısız Aşk tablosundan esinlenir. Psikoterapist Blaise Gavender'ın evli hayatı ile metresi arasındaki ikili yaşamı işlenir.

 

Bir Kelime Çocuğu (1975)

Yetim büyüyen ve dil becerilerine rağmen insanlarla iletişim kuramayan Hilary Burde'un geçmişteki hatalarını ve kısırlığını konu alır. Kensington Bahçeleri'ndeki Peter Pan heykelinde çocukça egoizm sembolize edilir.

 

Henry ve Cato (1976)

Korku ve acı çekmeyle yüzleşen Henry Marshalson'ın mistik bir farkındalık yaşayıp bunu sürdürmekten korkarak vasat bir hayatı seçmesini anlatır.

 

Hizmetçiler (Opera - 1981) ve Kara Prens (Oyun - 1989)

Sırasıyla William Mathias'ın bestelediği opera librettosu ve Aldwych Tiyatrosu'nda sahnelenen oyun uyarlamalarıdır.

 

Sekizinci Bölüm: Gotik

Büyücüden Uçuş (1956)

Esrarengiz güç figürü Mischa Fox ve onun karanlık yardımcısı Calvin Blick üzerinden gücün yıkıcılığı ve başkalarının kontrolü altına girme arzusu işlenir.

 

Tekboynuz (1963)

Gaze Kalesi'nde hapsedilen Hannah Crean-Smith etrafında gelişen tam bir Gotik romandır. Yunan Até (acının otomatik olarak başkasına aktarılması) kavramı işlenir. Denis Nolan, acıyı başkalarına aktarmadan üstlenen saflığın ve kefaretin simgesidir.

 

İtalyan Kız (1964) ve Tiyatro Uyarlaması (1968)

Aile evine dönen Edmund Narraway'in aile sırları, acı çeken göçmenler ve hizmetçi Maggie ile Oedipal ilişkisi anlatılır.

 

Meleklerin Zamanı (1966)

Terk edilmiş, savaştan zarar görmüş bir Londra cemaatinde ateist Anglikan rahip Carel Fisher'ın karanlık dünyası ve ensest ilişkisi Gotik ögelerle sunulur.

 

Bruno'nun Rüyası (1969)

Ölmekte olan Bruno Greensleave'in ölüme yaklaşırken egoist sevgilerini fark etmesi ve aşkın gerçek anlamını keşfetmesi anlatılır. Bruno şöyle der: "Aşkın nasıl olması gerektiğini ancak ölüm karşısında bu kadar net görebildik mi?"

 

Dokuzuncu Bölüm: Sonuç

Cheryl Browning Bove'un değerlendirmesine göre Iris Murdoch'un estetiği ile ahlak felsefesi birbirinden ayrılamaz. Murdoch, geleneksel Tanrı anlayışının yerine "İyi" kavramını koysa da Yahudi, Hristiyan ve Budist ilkelerin sentezinden oluşan evrensel bir maneviyatı savunur.

Bireylerin egolarından sıyrılarak başkalarına ve sanata adil bir "dikkat" göstermeleri ahlaki gelişimin tek yoludur. 19. yüzyıl gerçekçi geleneğine bağlı kalarak özgür ve çeşitli karakterler yaratır.

Murdoch'a göre insan hayatını doğru anlatmanın komik bir tarafı vardır: "İnsan hayatını bir romanın ya da en azından geleneksel romanın yaptığı gibi tasvir edecekseniz komik olmaktan kaçınamazsınız çünkü insan hayatı öyle eğlenceli". Murdoch'un kırk yıllık yazarlık kariyerindeki temel mesajı son derece nettir: "Mesaj şu; her şey tesadüfidir. Derin temeller yok. Hayatımız kaos ve moloz üzerine kurulu ve yapabileceğimiz tek şey iyi olmaktır."

…

 

14 Mart 2012 Çarşamba

Jean – Raimond – İngiliz Edebiyatı

Jean – Raimond – İngiliz Edebiyatı

  1. Bölüm
Ortaçağ Edebiyatı

Anglo-Sakson edebiyatı özellikle şiir açısından çok zengindir.
Dinsel şiir ve din dışı şiir
Bu şiirin en güzel örneği, 3.000 dizelik Beowulf’tur. (s. 7)

Konusu iskandinav destanlarından alınan bu şiriin birinci bölümünde, çok güçlü genç “Geat” (Güney İsveç dilinde) prensi Beowulf, kralın savaşçılarını parçalayıp yutan canavar Grendel’i ve bir denizin dibindeki mağarasında bulduğu bu iğrenç canavarın annesini öldürür.
İkinici bölümde, Beuwulf’un eski bir hazineyi koruyan bir ejderha tarafından talan edilen ülkesinde yarım yüzyıl hüküm sürmüş olduğunu görürüz. Sadık dostu Wiglaf’tan yardım gören Beowulf göğüs göğüse korkunç bir mücadeleden sonra canavarı yere serer. Ağır yaralar alan yiğit kahraman sadık dostunun kollarında can verir. (s. 8)

Geoffrey Chaucer (1340?-1400)
Canterbury Hikâyeleri’nde Ortaçağ alegorisi yerine yaşayan bir insanlığı anlatmayı tercih eden şair, Shakespeare’e yol göstermiştir.
Giriş bölümünde otuz kadar hacı, Southwark’da Tabard Hanı’nın önünde toplanmıştır ve Thomas Becket’ın Canterbury’deki mezarına bir hac ziyareti hazırlığı içindedirler. Hancı da seyahate katılmaktadır ve yolda vakit öldürmek için herkesin bir hikâye anlatması önerisini getirir. Bu hacılar dönemin sosyal sınıflarının farklılığını yansıtırlar. (s. 10)

  1. Bölüm
Rönesansın Başlangıcından Elizabeth Dönemi Altın Çağına

İngiliz rönesansına özgü hümanizmayı Thomas More’un (1478-1535) Ütopya’sından daha iyi anlatan bir yapıt yoktur. (s. 14)

İngiliz düzyazısını geliştiren en büyük isimlerden biri Francis Bacon (1561-1626)
Gözünü hırs bürümüş bu filozofun ahlakında bir patavatsızlık bir küstahlık vardır. (s. 17)

Henri Fluchere’in “cehennemden geçişin çok kişisel bir tanıklığı” biçiminde tanımladığı Shakespeare’in Soneler’i İngiliz lirik şiirinin doruklarından biridir.
Spenser’ın güçlü alegorik şiiri Periler Kraliçesi
Yaklaşık 35.000 dizeden oluşur.
Kutsallığı (Kızılhaçlı Şövalye), iffeti (dişi şövalye Britomart), dostluğu (Triamond ve Cambell arasındaki dostluk), adaleti (Artegal), nezaketi (Sire Calidore) anlatır. (s. 20/21)

Dinsel oyunlar laikleşirken soytarılık ve kaba güldürüye fazlasıyla yer veren “interlüd” adlı kısa oyunlar ortaya çıkar. Thomas More’un karanlık dostu John Heywood (1497?-1580?) kısa sürede bu türün üstadı olur. (s. 22)

Sahnenin önünde perde yoktur, dekor da yoktur ya da çok hafiftir, aksesuvar da çok sınırlıdır. Basit bir tabelayla gösterilir oyunun oynandığı yer. Shakespeare oyunlarının sözsel büyüsünün en önemli amacı, gelişmiş teknik olanakların eksikliğini kapatmaktır. (s. 24)

Shakespeare
Nisan 1564’te, Warwickshire’da, Stratford-upon-Avon’da doğmuştur.
Tarihin ilginç bir rastlantısı, Shakespeare 23 Nisan 1616’da, dünya edebiyatının bir başka devi Cervantes’le aynı günde ölmüştür. (s. 28)
14 komedi
10 öykü (?)
13 trajedi
Hayatının ilk dönemlerinde tarihsel dramlar ve komediler öne çıkar.

Shakespeare’in yazdığı ilk komedi, büyük olasılıkla Yanlışlıklar Komedyası’dır(1591). (s. 31)

…yazarlığının ikinci döneminin en önemli yapıtları dört büyük trajedidir:
Hamlet, Othello, Kral Lear ve Macbeth

Trajik bir kahraman olan Hamlet bir türlü yakalayamadığı gerçeğin peşindeki insanın metafizik sıkıntısını anlatır. (s. 35)

(Shakespeare’in çağdaşlarından) Satirik bir yazar olan Ben Jonson, Londra’nın kenar mahallelerinin hareketli yaşamını gerçekçi bir üslupla yansıtmayı başarmıştır. (s. 39)

  1. Bölüm
Metafizik Şairlerden Restorasyon Tiyatrosuna

Gençliğinde pagan bir şair olarak tanınan ve daha sonra ünlü bir vaiz olan Donne, aslıbda bir rönesans şairidir. (s. 41)

Donne …her zaman şehvetle birlikte görülen aşk, ölüm düşüncesinden ayrılamaz. (s. 42)

Kutsal kitap şairi, Püriten şair John Milton (1608-1674) soylu ve yüce kişiliğiyle 17. Yüzyıl İngiliz şiirine egemen olmuştur. (s. 45)

Adem’le Havva’nın günahı ve cennetten kovulma üstüne bir dram kaleme almayı düşünür. Kaybedilmiş Cennet tasarısı böyle ortaya çıkar.

İhtişama yönelik bir düşgücünün güçlü esinlemesi, ritmi son derece etkileyici olan bu şiire can verir. Göğün en yüksek katı ya da Empyrius, Kaos ya da Uçurum, yeryüzü, cehennem, Milton’ın Kutsal Kitap’tan ve astronomi bilgileriyle birlikte Yunan felsefesinden etkilenerek yazdığı Kaybedilmiş Cennet evreninin dört unsurudur. Bu dünyadaki figürlerden beşi önemlidir: Yehova, Tanrı’nın oğlu, Şeytan, Adem ve Havva.
Adem ile Havva’nın günahtan önceki saf aşkını ve günahtan sonraki daha karışık ve daha eksiksiz aşkını anlatan içoğlanları şiirin en çarpıcı bölümleridir. (s. 47)

(Restorasyon Dönemi)
…dönemin en ünlü düzyazı yazarı, hüç kuşkusuz, John Bunyan’dır (1628-1688). (s. 49)

  1. Bölüm
Klasizm, Neoklasizm, Ön-romantizm

Daniel Defoe da (1660-1731) romana gazetecilikle başlamıştır. (s. 55)

…kesinlikle bir çocuk kitabı görülmemesi gereken Gulliver’in Seyahatleri özellikle dönemin siyasal, sosyal ve dinsel yaşamına anıştırmalarla süslenmiş bir yergi yapıtıdır.
On beş santimetre boyundaki erkeklerin ve kadınların bulunduğu Liliput Adası’nda, Lemuel Gulliver, sonunda kendisini kadiri mutlak bir tanrı gibi görmeye başlar.
Devlerin yaşadığı Brobdingnac’ta, kendisini sefil ve kötü, küçük bir böcek gibi gören Lemuel Gulliver, dev yaratıkların ellerindeki bir oyuncaktan başka bir şey değildir.
…gülünç filozoflar ve bilginlerle karşılaştığı Laputa adlı uçan ada; ölümsüzlüğe mahkûm edilmiş hastalıklı ihtiyarlar, Struldbrugglar’ı tanıdığı Luggnagg Krallığı.
Gulliver’in ziyaret ettiği son ülke gene düşsel bir yerdir ve buradaki efendiler akıllı atlar Houynhnm’ler, uşaklar da insan biçiminde iğrenç yaratıklar olan Yahoo’lardır.
“Pierre, Jean ve Thomas’ı samimi bir şekilde sevsem de, insan denen hayvandan nefret ediyorum.” Swift (s. 57)

Pope’un en iddialı şiiri İnsan Üzerine Bir Deneme (1734), bir beylik felsefi konular mozayiğidir ve kısmen deizm adı verilen doğal dinin savunuculuğunu yapan Bolingbroke’tan alınmıştır. Pope’un “varolan her şey iyidir” dediği İnsan Üzerine Bir Deneme’nin dört mektubunun  içerdiği evrensel uyum düşüncesine karşı, Voltaire ünlü “Lizbon Felaketi Şiiri’ni yazmıştır (s. 1755). Pope’un dehası felsefi düşüncelerinden çok hiciv şiirinde görülür. Horatius’un hicvini örnek almıştır. (s. 60)

  1. Bölüm
Romantizm

Coleridge
Yaşlı Denizcinin Şiiri tuhaf bir dünyaya götürür bizi; bu dünyada güneş de, ay da, onları değiştiren endişe verici bir tuhaflıkla taçlanmışlardır. Doğaüstücülük işaretleri taşıyan bir yere yerleşmiş olan bu baladda etkili bir dinsellik, “tanrısallığa” yakın bir tinsellik sezilir . Ama şaşırtıcı unsur insani unsuru dışlamaz bir şiirde. Cesaretle dolu bir gemide kalan yaşlı denizcinin yalnızlığı Tanrı ve yakınları tarafından terk edilen bir insanın imgesini yansıtır. Gizem sadece gökyüzünde ve denizde değildir, insanın derinliklerindedir. (s. 80)

(Byron)
Yunan bağımsızlığı için mücadele eden bu şairin Missolonghi’deki ölümü onun romantik imajını iyice pekiştirir. (s. 82)

(Jane Austen / 1775-1817)
En popüler yapıtı Aşk ve Gurur … beş perdelik bir komediyi anımsatır. İronisi hiçbir zaman edep kurallarını aşmayan ve satirle karışmayan yazar, söz konusu romanında ender rastlanan eleştiren gözlem gücüyle kendisine göre çok önemli bir meseleyi, ideal evlilik sorununu işler. (s. 89)

Browning en ünlü şiiri Yüzük ve Kitap’ı (1868) sekiz yılda yazmıştır.

Thackeray’ın Henry Esmond (1852) adlı eseri Kraliçe Anne döneminin çok renkli bir freskidir; Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi (1859) adlı eseriyse Devrim öncesi Paris’inin çok güçlü bir tablosu niteliğindedir. (s. 101)

(Conrad)
Kahramanlarının gezileri ‘benin karanlıkları’ndaki yolculuğun sembolik ifadesidir. Büyük bir “bilinç cehennemleri” araştırmacısı olan Conrad, derinlikler psikolojisine temas eden öyküler aracılığıyla insan yaşamının karmaşıklığını dile getirir. Bir günahın ve sonuçlarının öyküsü olan Lord Jim, olaylara belli bir görüş açısından bakan bir romandır: bu yapıtta her şeyi bilen bir yazarın kesinlemelerinin yerini Marlow adlı kararsız bir anlatıcının varsayımları almıştır; öte yandan, romandaki bilinçli parçalanma, olaylara ve kahramana bir kaleydoskoptan bakmaya götürür insanı. (s. 114)

  1. Bölüm
Birinci Dünya Savaşı’ndan İkinci Dünya Savaşı’na

1922’de T.S. Eliot’ın Çorak Ülke adlı şiirinin yayımlanması, 1798’de Lirik Baladlar’ın (Coleridge) yayımlanması kadar önemli bir edebiyat olayıdır. “Sanatçının gelişmesi sürekli özveride bulunmasını, kişiliğini sürekli geri plana itmesini gerektirir,” diyen son derece kültürlü bir entelektüelin yapıtı olan, dört yüz küsür dizelik, Fransız, İtalyan ve Alman özdeyişleriyle ve büyük İngiliz şairlerine anıştırmalarla dolu bu şiir, romantizmden kesin bir kopuşun şiiridir. (s. 123)

Huxley’in yapıtları yolundan sapmış bir insanlığın trajik durumunu anlatır. (s. 134)

  1. Bölüm
1945 Sonrası İngiliz Edebiyatı
…Beckett’ten etkilenmiş olmasına rağmen, Harold Pinter (1930) “saçma tiyatrosu” ve gerçekçi tiyatro arasında bir yerdedir; şu farkla ki, o da Arden (John Arden) gibi gerçekçiliğini sembolizme ve şiire açar.
…anlam belirsizliği virtüozü olan Pinter çoğul yorum dediği bir “açık tiyatro” yazarıdır. Çünkü oyunları özellikle yaşam bunalımının şiirsel imgeleridir. (s. 142)

Söylenmeyen, sessizlik üstadı Pinter’da en önemli unsurdur. (s. 143)

Tom Stoppard (1937), tiyatronun sosyal misyonuna inanmaz. Onun oyunları ikinci derecede bir tiyatro alanına da girebilecek oyunlardır ve her oyunun anlaşılabilmesi, parodisi ve aynı zamanda da kopyası olduğu daha eski bir oyunun bilinmesini gerektirir. Rosencrantz ve Guildenstern Öldüler (1967) Hamlet’in modern bir versiyonudur ve bu oyunda başrol Shakespeare oyunlarında görülen, Godot’yu Beklerken’in serserileri gibi konuşan, geri plandaki iki kahramana verilmiştir. (s. 144)

Felsefe formasyonuna sahip olan Iris Murdoch (1919-1999) psikolojik roman geleneği içinde yer alan bir yazardır ve bir yandan da izah edilemeyen ve doğaüstü meselelerle ilgilenir: onun maddi ve maddi olmayanın, gerçeklik ve hayali olanın sınırlarındaki roman dünyası başına her zaman acılı olaylar gelen az ya da çok alegorik kahramanlarla doludur. (s. 151)

Sartre’ın varoluşçuluğundan çok büyük ölçüde etkilenen John Fowles’a göre (1926-2005) her insan kendi otantikliğini aramalı ve bir özgürlük tercihi peşinde olmalıdır. Romanları, Hartley’in romanlarının tersine, teknik açıdan son derece karmaşıktır; 1867-1869 arasına tarihlenen Fransız Teğmenin Karısı (1969) adlı yapıtı şimdiki zamanla (Barthes ve Yeni Roman) yüz yüze gelir; bu yapıt Victoria dönemi romanını taklit eder ve üç amaca yönelik (Charles’ın olası üç tercihine denk düşen) açık bir anlatıdır; yazar, anlatıcı ve okuyucu arasında ince ilişkilerin kurulduğu bir yapıttır. (s. 153)

Çeviren: İsmail Yerguz
Dost Kitabevi Yayınları
Ağustos 2005, Ankara

Florence Dupont – Edebiyatın Yaratılışı

Florence Dupont – Edebiyatın Yaratılışı
Yunan Şarhoşluğundan Latin Kitabına

…coğrafi yolculukların bizi ulaştırabileceği başka yerler kalmadı. Ben’in bir Başkası olduğunu gözlemlememiz için, bir süre sonra, zamanda yapılacak yolculuklardan başka bir şey kalmayacak elimizde. (s. 13)

Bu kitap, Eskiler’in tuhaflığını yeniden ortaya koymaya ve böylece bastırılmış kendi çeşitliliğimiz içinde kendi kendimizi bulmaya yönelik bir çağrı amacı taşımaktadır.

Eskiler’e göre ölümden sonra bir başka dünyada yaşamaya inanmak, barbar Galyalılara uygun bir boş inanç, savaşçıların ölümden korkmaması için rahiplerinin bu saf yürekli insanlar arasında yaydıkları bir masaldır.

Birey, yasa karşısında kendini tek başına tanımlayamadığından Roma bizim kabul ettiğimiz anlamda bir hukuk devleti değildi. Uyuşturucu ve eşcinselliğin kültürün en üst biçimleri ve seçkin kesimlerin ayrıcalığı olduğu (yer ise Atina’dır). (s. 14)

Yazı aracılığıyla insanlar … akla ulaşabileceklerdi. Yazı, böylece Yunanistan’ı, sonra Roma’yı söylenden, usdışından, dinden, boyun eğmişlikten, barbarlıktan, ortaçağdan söküp alabilecekti. Uygarlığın kökenindeki bu mucizenin anıtları da Ilyada ve Odysseia, Sofokles’in tragedyaları, Horatius’un Odlar’ı Vergilius’un Bucolia’sı, Terentitus’un güldürüleri olacaktı. (s. 15)

…eski Yunanistan’da sözsellik ve yazı üzerine düşünmek için Homeros şiirlerinin, özellikle de Odysseia’nın seçilmesi belki de en iyi seçim değildi. Çünkü elimizde bulunan metin, gerçek bir yorumun yazıya aktarımı değil, törenlerde söylenmek üzere yazılı bir metnin ortaya çıkarılabilmesi için ozanların yaptığı yorumlardan oluşan bir kurgudur. (s. 17)

Dilsiz şeyleri, nesneleri, ölüleri, halkı konuşturmaya yarayan yazıt-yazısıyla canlı sözleri saptayıp korumaya yarayan çeviriyazı-yazısını birbirine karıştırmamak gerekir. (s. 18)

Yunan sözlü geleneği nereye kadar uzanmaktaydı? Şiirin çok ötesine. Sözlü gelenek “Yunan Mucizesi”nin merkezindedir. Felsefe, sözlü olarak öğretiliyordu. Pythagoras hiçbir yazı biçimini kabul etmiyordu. Sokrates konuşur, yazmazdı.

Yunan demokrasisi de, temelde sözlü dile dayalı siyasal bir söz üzerine kurulmuştur: Yazı, yalnızca elçi mektuplarında, davalarda tanıklık belgelerinde ve yasaların yayınlanmasında kullanılır. Burada da. Yazılı ve insanoğluna özgü yasalarla sözlü ve ilahi yasalar arasındaki ünlü tarihsel ayrım, düşler ülkesine gönderilmesi uygun olan hoş bir masaldan başka bir şey değildir. (s. 19)

Yazmak ilk eylemdir, amacı da genellikle içerdiği ikinci eylemde, okuma eyleminde ortaya çıkar ve birçok türü vardır. Kötülüklerden korunmak üzere oluşturulmuş bir metin, bir edebiyat metni gibi okunamaz; yoksa bu metnin tarihsel gerçekliği karanlıkta kalmış olur.
Martialis’in Epigramlar’ının 13. Kitabı Roma kitapçılardında çok satılmışsa, bunun nedeni, armağanların xenia’ların eşlik ettiği kısa şiirler derlemesi olmasıdır; Romalılar, Martialis’in kitabını okumak için değil, gerek Martialis’in dizelerini olduğu gibi doğrudan alıntılayıp, gerekse duruma göre değişen öykünmeler yaparak birbirlerine gönderdikleri armağanları şiirsel bir dille ithaf edebilecek gereci buldukları için alıyorlardı. (s. 20/21)

…edebiyat, ufukta bir edebiyat kurumunun sözkonusu olması durumunda vardır. (s. 21)

(Michael Charles) Okumanın, metnin bir parçası olduğunu, onun içinde yer aldığını belirtir. (s. 21/22)

Edebiyat kurumu, kendini göstermeyen yazar ile okuru arasında toplumsal bir sözleşme gerçekleştirir; metne ulaşılmasını yalnızca bu sözleşme sağlar. (s. 22)

Eneides’i yazmak, Vergilius için kuşkusuz Homeros’u edebi olarak yeniden okumanın, kendisini sözcelem öznesi konumuna yerleştirmenin tek yoluydu. (s. 24)

(Symposion) her zaman bir sahiplenme ayini biçiminde gerçekleşir. (s. 39)

Sym-posion: “birlikte içmek”
Dionysos şölenlerinde her çey birlikte yapılır… (s. 40)

…bizim ‘dilsel parça’mız, en önemli bölümü kaybolmuş olan bir şölen sözünden arta kalan her şeydir. (s. 46)

…symposion’u başlatmaya yarayan … bir dizi od vardır.… (proposis) Bu eylem, sözcüğü sözcüğüne “ilk içen olmak, kadehinin yarısını başkasına sunarak içmek” anlamına gelir. (s. 47)

Proposis, kendiliğinden, ilk iki içici arasında son derece sıkı bir yakınlık oluşturur. (s. 50)

Eros, belli bir kişiyi hedeflemeden, gençlerden taşan arzu tanrısıysa, Afrodit de çiftlerin, toplumsallaşmış aşkların, bir başka deyişle salt insanlara özgü olası aşkların tanrıçasıdır: Katıksız şarap gibi, katıksız arzu da insanları şaşkına çevirir, onları hayvanlara dönüştürür. Afrodit, delikanlıların arzusuna bir amaç katar, onları aşka dönüştürür; şölene katılan kadınlardan ya da erkeklerden birisine duyulan bu aşk, kuşkusuz geçicidir. Katılanlar çift olarak içtikleri gibi, çift olarak arzu duyarlar.

Nymphe / nymphio: “çılgına dönmek”  (s. 52)

Symboulos: “Birlikte istemek”

Symposion’a katılan tanrıların birleşmesi, şölenlerin kategorilerine göre sympaizousin: “oynuyorlar, çocuklar yapıyorlar” –sözcüğü sözcüğüne, (birlikte) “erkek çocuk yapıyorlar” eylemiyle dile getirilir. (s. 62)

“Resim, sessiz bir şiir, şiir de konuşan bir resimdir.” Simonides

(Symposion şarkısı, sıcak kültür olarak adlandırmayı önerdiğimiz şeyi e üst derecede örneklendirir. Bu nedenle …bu şarkıyı anlamak son derece güçtür.) Ölü harflerin sessizliği içinde sarhoşluğu kavramak olanaksızdır. (s. 66)

Şölen / flamenko
…birden ortaya çıkan şarkı şöleni başlatır, başkaları da ona katılır. …Burada sözcükler pek önem taşımaz, çünkü şölenin özü sözcüklerde yatmaz. (s. 70)

Symposion şarkısıyla flamenko arasındaki bu benzerlik, sözlü bir kültürün, kendini doğrudan yazılı bir kültürle karşıtlaştıracak dilbilimsel bir tanım içine kapatılamayacağına ilişkin ipuçları verir: Symposion kültürü bir beden, toplumsallık ve haz kültürüdür; bu üçü birbirlerinden ayrılmaz. Bu şölen şiiri, anlam değil, eylemdir. Dolayısıyla, hiçbir yazı-okuma, içinden çıktığı kültürü ne koruyabilir, ne de gelecek kuşaklara aktarabilir. (s. 74)

Yunanlılarda ortak olan kurumlardan yola çıkarak bir Helen toplumu yaratır; bunların en eski şiirleri Delphoi bilicileri, Olimpiyat oyunları ve Homeros şiirleridir. Tarihçiler, bu hareketi Panhelenizm diye adlandırır. (s. 82)

Rhapsodos: “şarkı dikişçileri” ya da “dikiciler.” 

(Tiyatronun Yunanistan’da ortaya çıkması)
Her şey, geleneksel olarak kıyılarda kutlanan Dionysos şölenleri olan Dionysiler’in yer değiştirmesiyle başlamıştır. Peisistratos, bunlar ıkente taşır ve bu kentli Dionysiler, Büyük Dionysiler’e dönüşür. Bu şölenler, Dionysos’un onuruna söylenen bir koro şarkısı olan dithyrambus festivalidir.  (s. 104)

…her tragedya, destan şarkıcısının her ediminde olduğu gibi her zaman tek, her zaman türdeş her zaman ilktir. (s. 110)

Eflatun’un İon başlıklı diyaloğunda, rhapsodos’ların uygulamalarından yola çıkarak, şarkıcı-ozan yerine şiiri metnin çevresine yerleştiren ayrıksı bir kuramla karşılaşılır. Olayın kahramanı Sokrates’in, bu kuramı yeni Atina kültürünü canlandırmak amacıyla mı yoksa yadsımak amacıyla mı geliştirdiğini bilmek güçtür.
Diyaloğa adını veren İon,doğuştan bir rhapsodos, bir Homeros uzmanıdır.
İom, destan ödülünü kazanmıştır.
Sokrates… onu sorgular.
Sokrates, tüm Yunanlıların benimsediği bir görüşten yola çıkar: Ozanlar, şiir zanaatçıları değildir, bir yapım tekniğine sahip olmaksızın Musalar’ın esini altında şarkı söylerler. (s. 119)

Sözcükler, şeylerin sunumudur –mimesis- ve şeyler üzerindeki değerlerini kitle üzerindeki eylemlerinden alırlar.
…tiyatronun ideali de eylemleri sahnelemektir. Gerçeğe benzerle olağanüstüyü birbirine karıştırarak, böylelikle de “korku ve acıma” duygusu uyandırarak iyi bir tragedyayı oluşturacak olan şey, iyi bir öyküdür. (s. 125)

…ölçü, müzikten yoksun, bir metne indirgenmiş şiirin sınıflandırılması amacıyla İskenderiyeli filologların bir buluşudur. (s. 133)

Toprağa ya da kitaplara kök salma arasında bir seçim yapmak gerekir. (s. 138)


Çeviren: Necmettin Sevil
Ayrıntı Yayınları, 2001

Gene H. Bell-Villada – Bir Söz Büyücüsü

Gene H. Bell-Villada – Bir Söz Büyücüsü
Garcia Marquez

Bu çalışma yayınlandıktan hemen sonra Latin Amerika Araştırma Ödülü’ne layık görüldü. (s. 9)

Bir Kaçırılma Öyküsü -> sağlam, nitelikli bir röportaj (s. 11)

20. yüzyılın ikinci yarısı, Latin Amerika romanının çağı olarak anılacaktır. Maurice Nadeau / Raymond Sokolov

(Marquez için)
Gündelik yaşamın gerçekçi hikâyecisi Tolstoy ile hayalci bir romantik ve hicivci olan Dostoyevski’nin özelliklerini kendinde birleştiren Kolombiyalı… (s. 19)

1960 yılında, ABD, yazarı tehlikeli kişi sayarak göçmenleri için tutulan karaliste’ye almıştı.
Başkan Clinton Beyaz Saray’dayken Garcia Marquez’e otuz yıldır uygulanan seyahat yasağını kaldırdı. (s. 20)

Samimiyetsizliğe kaçmadan Latin halkının sıradan hikâyesini (anlatırken) bir tür aşağıdan tarih ortaya çıkararak Latin Amerika’nın gündelik yaşamına şiirsellik, büyü ve saygınlık katmıştır. (s. 23)

Laslie Fiedler gibi Kuzey Amerikalı edebiyat eleştirmenlerinin “roman öldü” türünden söylemlerinin üzerinden fazla zaman geçmedi.
Ama geriye dönüp bakınca şarlatanların, kendi topraklarındaki cılız hasadı, evrensel bir kuraklık sandıkları belli oluyor. (s. 25)

“Gerçeklik domates fiyatıyla sınırlı değildir.” (GM)

Gerçek sadece günlük olaylardan ve ekonomik sıkıntılardan değil, aynı zamanda halk efsanelerinden, inançlardan ve evde yapılan ilaçlardan da oluşur –sadece ‘olgu’lardan değil, sıradan insanların bu olgular hakkında söylediklerinden ya da düşündüklerinden de. (s. 31)

Yüzyıllık Yalnızlık -> siyaset hakkında önemli bir romandır; iç savaşları, grevleri, askeri baskıları ele alır.

O (Marquez) edebiyatın önde gelen mizahçılarından Rabelais geleneğini en iyi uygulayanlardan biridir.

Romantik aşkın saplantılarını, kaçışlarını, sevinçlerini, acılarını, kaprislerini ve hayallerini bugün pek az yazarın başaracağı biçimde işler.

Romanda (YY), gayrımeşru Aureliano Babilonia’nınki kadar büyük bir yalnızlıkla kıyaslanabilecek pek az örnek vardır. (s. 33)

Garcia Marquez, kendisini tanımladığı şekilde ‘gerçekçi bir yazar’ ve yaşadığı dünyanın lirik bir tarihçisidir de. (s. 34)

Marquez’in yazdıkları, o ülkenin en iyi ihracatıdır. (s. 35)

Romanlarının büyük bölümü, Karayip Denizi kıyısında ya da kıyıya yakın yerlerde bulunan hayali ya da belirsiz kasabalarda ve köylerde geçer. (s. 36)

Karayip Kolombiyasının halkına costenos denir. (s. 37)

Garcia Marquez’in yarattığı siyah karakterler tipik olarak yerel farklılıkları, değişkenlikleri ve tarzları yansıtırlar. (s. 46)

Toprağa el koyma
Büyük toprak sahiplerinin silahlı çeteleri, onların topraklarını daha da büyütmelerine yardımcı oldular.
Bu şekilde ele geçirilen çiftliklerin sayısını Paul Oquist 393.648 olarak verir.
İki milyon köylü topraklarını ve çeşitli tehlikelerle dolu kırsalı terk etmeye zorlanmış, büyük kentlerin görece huzurlu ama köksüz yoksulluğuna kaçmıştır. (s. 51)

Garcia Marquez’in en önemli romanlarındaki savaş bölümleri apaçık şekilde on dokuzuncu yüzyılda yer alsa da anlatılan olayları kaçınılmaz olarak daha yakın tarihteki la Violencia renklendirmektedir. (s. 53)

Garcia Marquez hüzünlü ve bozuk sokaklı Araca kasabasında, 6 Mart 1927’de doğdu. (s. 70)

Büyüme yılları, klasik geniş ailenin yaşadığı ve dizi dizi kuzenlerin, yeğenlerin, torunların ve başka uzak akrabaların durmadan girip çıktığı bir evde geçti. (s. 71)

Yaşlı Albay öldüğünde oğlan sadece sekiz yaşındaydı, ama dedesini hep ‘en iyi geçindiğim, en iyi anlaştığım insan’ diye hatırlayacaktı. (s. 72)

İlk öyküsünü(Üçüncü Teslimiyet) yazıp yayımlattığında hukuk fakültesinde birinci sınıf öğrencisiydi. (s. 76)
O sırada El Espectador’un baş eleştirmeni ve edebiyat editörü olan Eduardo Zalamea Borda bir yazısında genç kuşak Kolombiyalı yazarları yeteneksizlik bulduğunu söylemişti.
Zalamea’nın meydan okumasına hemen yanıt veren Marquez de “Üçüncü İstifa” (Türkçe’de Üçüncü Teslimiyet adıyla yayınlandı) adlı bir öykü yazdı, anılarla ve hayalgücüyle canlı kalan bir delikanlının bir bakıma iğrenç bir öyküsüydü bu. On dokuz yaşındaki amatör yazar öyküsünü gönderdi; öykü bir sonraki Pazar günü El Espectador’un edebiyat ekinde, Zalamea Borda’nın “Kolombiya edebiyatının yeni dahisine selam” sunuşuyla yayımlandı.

Okuduğu fakülte belirsiz bir tarihe kadar kapatılınca, hukuk öğrenimi zorunlu olarak kesintiye uğradı.

Öyküsünün El Espectador’da yayımlanması kıyı şeridindeki aydınlar arasında tanınmasını sağlamıştı.
Afro-Kolombiyalı romancı Manuel Zapata Olivella, Cartagena’da yeni kurulan En Universal gazetesinde yazmasını istedi.
Bu, çok hayırlı bir başlangıç olmuştu. (s. 77)

1950 başında, Baranquilla’ya taşındı, kıyı şeridindeki en büyük gazete olan El Heraldo onu işe almıştı. (s. 78)

Baranquilla’da kaldığı Calle del Crimen’de bulunan dört katlı binanın adı El Rascacielos idi. Alt katlarda hukuk büroları vardı; üstte ise genelev.
Fahişeler Marquez’e aile dostu muamelesi yapar, yemeklerini onunla paylaşırlardı. Müteşekkir yazar daha sonra romanlarındaki fahişe tiplemelerini şefkatle ve olumlu duygularla işleyecekti.
O yıllarda Yaprak Fırtınası’nı bitirdi. (s. 79)

Yayın yönetmeni onu ‘Dört Büyükler Konferansı’nı izlemeye gönderdi(18 Temmuz 1955, Cenevre). Avrupa’da iki yıldan fazla, 1957 Aralık ayının sonuna kadar kalacağı aklına gelmemişti. (s. 82)

Dönüş yolculuğu için gönderilen parayı cebina atıp Paris’te kalmaya ve tam zamanlı olarak yazmaya karar verdi. Bir otelin çatı katındaki odasında Kötü Saatte adını vereceği romanı üzerinde çalışmaya başladı. Kitaptaki yan olaylardan biri başlı başına bir konu oluşturdu ve on bir müsveddeden sonra 1957 Ocak’ında Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı roman ortaya çıktı. (s. 82/83)

Mart’ta Baranquilla’ya döndü ve sevgilisi Mercedes Barcha ile evlendi.
Kızın egzotik görünümü yüzünden arkadaşları ona ‘kutsal krokodil’ derlerdi. Garcia Marquez, Hanım Ana’nın Cenaze Töreni adlı kitabını karısının bu takma adına ithaf etmiştir. (s. 84/85)

Evlendikten sonra Yüzyıllık Yalnızlık üzerinde çalışmaya başladı.

1975’te uzun zamandır beklenen Başkan Babamızın Sonbaharı yayımlandı. (s. 90)

Yaşlılık ve güçsüzlük… 1999 yılında Garcia Marquez’e lenf kanseri tanısı kondu. (s. 97)

En parlak anlarından biri, 6 Mart 2007’de Aracataca’da, yazarın sekseninci yaşı dolayısıyla uluslar arası bir kutlama yapıldığında yaşandı. Daha sonraki yıllarında Garcia Marquez ile Küba lideri Fidel Castro arasında yakın bşr dostluk doğdu.

Garcia Marquez en yakın dostlarının Yüzyıllık Yalnızlık’tan öncekiler olduğunu söyler. (s. 98)

İdeolog olmadığı açıktır.
O daha çok uyumsuz bir radikaldir. (s. 105)

“Edebi kültürü küçümseme ve kendiliğinden olana, icat edilene inanma eğilimi var. Aslında edebiyat insanın öğrenmesi gereken bir bilimdir ve yazılan her hikâyenin gerisinde 10 bin yıl yatar. Edebiyatı öğrenmek için mütevazı ve alçakgönüllü olmalısınız. Edebiyatın tamamını incelemek, 10 bin yılı önce neler yapıldığını, insanlık tarihinin neresinde bulunduğumuzu bilmek için, yazma sürecinde olabildiğince mütevazılığa ihtiyaç vardır. Sonuçta edebiyatı üniversitede değil, başka yazarları sürekli okuyarak öğrenirsiniz.” GM (s. 108)

“Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazarken öyle mutluydum ki. Rüyalarımda edebiyatı icat ediyordum.” GM (109)

(Kafka’nın Dönüşüm’ü için) sıradan bir sahneye garip olayları yerleştirmiş ve bu tuhaflıkları sanki gündelik hayatın bir parçasıymış gibi anlatmış… (s. 110)


Çeviren İlknur Özdemir
Kırmızı Kedi Yayınları, Nisan 2011

Fernando Pessoa – Anarşist Banker

Fernando Pessoa – Anarşist Banker

…banker / dostum dalgın dalgın sigarasını tüttürüyordu.
Sohbet … ölü gibi … aramızda yatıyordu.
…sohbeti diriltme çabasıyla aklımdan tesadüfen geçiveren ilk düşünceye sarılıverdim.
“…eskiden anarşist olduğunuzu söylediler.”
“Şimdi de anarşistim.” (s. 7)

Anarşizmin kuramı ile uygulaması bende –evet, banker olan bende; hatta büyük tüccar, vurguncu bile diyebilirsiniz bana- birleşiyor ve kusursuz ifadesine kavuşuyor. (s. 9)

Hiçbir şey miras kalmadı bana
Sahip olduğum tek şey zekâ ve irade (s. 10)

…okuyordum, tartışıyordum ve aptal biri olmadığımdan tatminsizlik içindeydim, kaderime ve bana dayattığı toplumsal koşullara karşı derinden isyan duyuyordum.
…
Bilinçli biriydim. İçimdeki isyanı … anlama yönünde çaba harcadım. Bunun üzerine bilinçli ve inançlı bir anarşist oldum. (s. 11)

Anarşist kimdir? İnsanları doğduklarında toplumsal bakımdan eşitsiz kılan adaletsizliğe isyan eden biri – basitçe ifade edersek özü budur.
Doğa’nın adaletsizliklerini bir yana bırakabiliriz.
Ama toplumdan ve toplumsal uzlaşmalardan kaynaklanan adaletsizliklerden niçin kaçınmaya çalışmayalım?. (s. 12/13)

Tek kötülük, doğal gerçekliklere gelip yapışan toplumsal uzlaşma ve kurgulardır.
Toplumsal kurgular sayesinde şu ya da bu olunur. Peki ya bu toplumsal kurgular neden kötüdür? Çünkü bunlar kurgudur, çünkü doğal değillerdir.
Dolayısıyla, istisnasız tüm kurguların ortadan kaldırılmasını hedefleyen saf anarşist sistemden başka her sistem, kurgudur. (s. 15)

Doğal olan şey içgüdüden kaynaklanandır.
İçgüdüye en fazla benzeyen şey alışkanlıktır. (s. 16)

Devrimci bir rejim savaşçı bir diktatörlüğün ya da daha açık deyişle askeri ve zorba bir rejimin dengidir, çünkü toplumun bir bölümü tarafından tüm topluma dayatılmıştır. (s. 19)

“Anarşist olduğunuzu gayet iyi anlıyorum.
Buna karşılık, anlayamadığım şey tüm bunlardan bir bankerin nasıl doğabildiği…”
“Hiçbir şey hayal edemiyorsunuz.” (s. 22)

Anaşist, özgürlüğü kimin için ister? Tüm insanlık için. Tüm insanlık için özgürlük nasıl elde edilir? Toplumsal kurguları tamamen yok ederek.
Çözümümü hatırlıyor musunuz?
…toplumu burjuva düzeninden kurtarıp özgür toplum düzenine bir çırpıda geçiren, ani, sert, ezici bir toplumsal devrim. (s. 25)

…özgeci ve dayanışmacı varlığın tersi, yani sadece bencil biridir insan. (s. 27)

Zorbalık
…toplumsal kurguların boyunduruğu altında olan insanlara uygulanıyordu. (s. 34)

…birine yardım etmek onun yeteneksiz olduğunu kabul etmek olur. (s. 35)

..özgür bir gelecek için çalışmak istiyorduk ve elde ettiğimiz tek kesin sonuç, zorbalık yaratmak olmuştu. (s. 36)

Zorbalığın üzerine zorbalık binecekse, hiç olmazsa sahip olduğumuzu, en azından alışkın olduğumuzu koruyalım. (s. 37)

Bu durumda ne yapmalı?
Aynı hedefe ulaşmak için çalışmalıyız, ama… ayrı ayrı. (s. 40)

Keşfii derhal yoldaşlarıma açıkladım.
Hepsi ağzımın payını verdi. (s. 42)

Böylece toplumsal kurgularla aramda savaş ilan edildi. (s. 44)

…savaşta düşmanın hakkından nasıl gelinir? İki biçimde; ya öldürürsün, yani yok edersin; ya da hapsedersin, başka deyişle, boyun eğdirirsin ve güçsüz kılarsın. (s. 46)

Toplumsal kurguların ilki, en önemlisi… paradır. (s. 48)

Hangi amaç için olursa olsun, karşılığında doğal, yani bencilce bir karşılık olmadan çalışmak doğal değildir.
…bu sürecin sonunda zengin oldum. (s. 50)

“Kusura bakmayın ama…
Savaştığınızı iddia ettiğiniz bu toplumsal kurguların herhangi bir temsilcisinden farkınız yok.” (s. 53)

…büyük para babalarını değil ama sermayenin kendisini yok edin, hiç para babası kalır mı? (s. 54)

…tek kelimeyle onlar sözde anarşist, bense tek gerçek anarşistim. (s. 58)

(Ekler)
…çocuklar aşırı derecede yemek yer.

…yoğun bir şekilde düşünülen fikirler aynı yoğunlukla hissedilir. (s. 63)

Banker ve büyük tüccar olduysam bu, anarşist inançlarıma rağmen değil onlar sayesindedir. (s. 65)

İnsan yoksulsa ama üzerinde bir burjuva cilası varsa, onlara “küçük insanlar” denir. Çalışıyor ama belli bir rahatlık içerisindeyse, “halktan insanlar” denir. (s. 66)

Sosyalizm de komünizm de nefret rejimleridir.
Sosyalizm ve komünizmin hedefi emekçiyi yükseltmek değil, burjuvayı indirmektir. (s. 72)

Anarşizm, insanın kalbine Doğa’nın yerleştirdiği doğal dinsizliktir. (s. 77)

Çeviren: Işık Ergüden
Can Yayınları, Mart 2006