2 Mart 2013 Cumartesi

Robert Walser – Tanner Kardeşler


Robert Walser – Tanner Kardeşler

Robert Walser’den çok şey okunabilir, ne var ki onun hakkında okunabilecek hiçbir şey yoktur.
Robert Walser’de her şeyden önce hiç alışılmadık, tarifi güç bir aldırmazlık dikkat çeker. Nihayetinde bu önemsizliğin ağırlık, dağınıklığınsa dayanıklılık olduğu Walser’in çalışmalarına ancak dikkatle bakıldığında anlaşılır. (s. 9)

Walser’in çalışmaları aldırmazlığın bütün biçimlerini barındırır. O halde şunu da ekleyelim: tek bir istisnayla. Bu da, başka hiçbir şeye değil de içeriğe önem veren en yaygın aldırışsızlıktır. Walser için çalışmanın “nasıl”ı o denli önem taşır ki, söyleyeceği her şey yazma ediminin anlamı karşısında büsbütün geri çekilir. Söyleyeceklerinin daha yazarken tükendiği söylenebilir.
Daha kalemi eline alır almaz Walser ümitsizliğe kapılır. Her şey ona boşunaymış gibi gelir, her cümlenin görevinin bir öncekini unutturmak olduğu bir kelimeler yığını boşanır. Bir başyapıttaki “bu dar yoldan gelecek” monoloğunu düzyazıya dökerken, o klasik “bu dar yoldan…” sözleriyle başlar; ancak Walser’in Tell’i daha o anda ümitsizliğe kapılır, dengesini kaybetmiş, küçülmüş, kaybolmuş gibi olur ve şöyle devam eder: “bu dar yoldan sanıyprum ki gelecek.” (s. 10/11)

Birinci Bölüm
Bir sabah genç, çocuksu bir adam bir kitapçıdan içeriye girdi ve…
“Kitapçı olmak istiyorum,” dedi. (s. 15)

İnsanları seviyorum.
(Kitapçı) “Sizin hakkınızda delikanlı, uygun bir yerden bilgi alabilir miyim?
Kimden bilgi edineceksiniz ve bunun ne gibi bir yararı olacak? (s. 16)

Şimdiye kadar bulunduğum her yerden,
Kısa sürede ayrıldım, çünkü zinde güçlerimi, dar ve boğucu yazıhanelerde köreltmek hoşuma gitmiyordu, (s. 17)

“Bu genç beye bir uğraş verin!”
Böylece Simon kitapçı çırağı oldu. (s. 18)

Şu sekiz gün içinde kitapçılık denilen işten nefret ettim, (s. 22)

İş Bulma Kurumu’na başvurdu. (s. 24)
“Bir iş arıyorum”
Bizden daha önce de defalarca iş sordunuz, ürkütücü bir süratle iş aradığınızı söyleyesi geliyor insanın.
Tek bir işte kalmaya zamanım yok. (s. 25)

Eğer insanın sağlıklı eklemleri varsa ve başkaca da bir kaygı taşımıyorsa yürüyerek yollara düşmenin ne zararı dokunur ki…

Bir avukatın yanında geçici bir işimiz var, yaklaşık bir aylık bir iş. Size uyar mı?
Tabii ki, beyefendi. (s. 27)

Sabahları sekizde işe giderken, tıpkı benim gibi sabahın sekizinde işe başlamak zorunda olan herkesle aramda güzel bir akrabalık olduğunu hissediyorum. Şu modern hayat koca bir kışla!

İnsan her söyleyeceğini inceden inceye sınasaydı ne çok şey kaybolup giderdi. (s. 28)

Sevmeye değmeyecek insanlar seviliyor işte,
Yoksa değer vermek istediği için mi seviyor insan? (s. 29)

Fakir insanların genellikle atak, çarpan, sıcak kalpleri vardır; zenginlerinse soğuk, geniş, ısıtılmış, kapitone ve perçinli kalpleri! (s. 30)

Simon yeniden büyük ticaret şirketinde çalışmaya başlamıştı. (s. 38)

Bu işte elli yıl boyunca çalışmış olmaktan ne geçiyor o zaman eline? (s. 40)

Peki şimdi, yaşadığı söylenebilir mi onun? (s. 41)

…köprünün üzerinde uzun adımlarla önü sıra yürüyen bir insan Simon’un dikkatini çekti.
“Kardeşim” diye haykırarak yürüyen adamın boynuna atıldı.

Eve birlikte girdiler.
Klara Agappaia, Bu genç adamı gördüğü için çok büyük sevinç duymuş gibi görünmüyordu,
…gülümsemeye çalıştı ama beceremedi. (s. 42)

Bir ressamın gözü ne kadar hızlıysa eli de o kadar yavaş, o kadar hantal.
Geç kaldım.
Bankada “Bir saat geciktiniz! Bir delikanlı bu duruma düşmemeli!” dendi Siman’a.
Peki, düşerse n’olur?
Simon’un tavrı müdüre bildirildi. Müdür bu genç adamı işten çıkarmaya karar verdi.
Bunun bir son bulmasına çok memnum oldum. (s. 44)

“Delikanlı, siz fazla sertsiniz,” dedi müdür. “Kendi geleceğinize zarar veriyorsunuz.”
“Ben bir gelecek istemiyorum, şu âna sahip olmak istiyorum. Bu bana daha değerli görünüyor ve eğer insanın bir şimdisi yoksa o zaman bir gelecek düşünmeyi zaten unutur.” (s. 47)

…eğer kader insana soytarı rolü biçmişse,
…insan belki de bunun için seçilmişse, ciddi bir ifade takınmak neye yarar? (s. 71)

Sebastian genç bir şairdi.
“Duyduğuma göre, hayatınızın özünü yansıtacak bir şiir üzerinde çalışıyormuşsunuz. Daha ortada yaşamış olduğunuz bir hayat yokken, anlatmayı nasıl düşünebiliyorsunuz?” (s. 78)

Sen çoktan yok olup gittiğinde, bir toz zerresi kadar bile kalmadığında yine sana ait olacağım; çünkü bir armağan daima verildiği kişiden daha uzun yaşar, sahibini yitirmenin yasını tutabilsin diye. Ben armağan olmak üzere doğdum, daima birine ait oldum, eğer tek bir gün bile etrafta dolaşıp da kendimi sunabileceğim birini bulamazsam rahatsız olurdum. (s. 82/83)

Bu evde çok uzun kalamayacağız artık. Agappaia her şeyi kumara yatırdı ve kaybetti.
“Benim için çok hoş bir durum. Ben de kendimi değiştirmeyi düşünüyordum zaten.” (s. 99)

Simon, yaklaşık olarak tırmanışın ortalarına doğru, yol ortasında karlara batmış yatan genç bir adam
gördü ansızın. Uyuyan adamı inceleyebileceği kadar aydınlıktı hâlâ orman. Bu adamı çam ormanının ortasında ve böylesine ıssız bir noktada uzanmaya ne itmiş olabilirdi? Adamın geniş şapkası yüzünü boydan boya örtmüştü, çoğunlukla sıcak, gölgesiz yaz mevsiminde, uzanan ve dinlenen insanların uyuyabilmek için kendilerini güneş ışığına karşı korumak üzere yaptıkları gibi. Kış ortasında, insanın burada, karın içinde rahatına bakmak için gerçekten de hiçbir heves duyamayacağı bir zamanda böyle yüzünü örtmek; bunda tekinsiz bir şeyler vardı. Adam hareketsiz yatıyordu ve hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı bile. Simon, adamın bacaklarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini inceledi. Kıyafetleri açık mavi renkteydi, yazlık bir takım elbiseydi bu, çok ince ve lime lime bir takım.
Simon adamın şapkasını yüzünden çekti, yüz don muştu ve korkunç görünüyordu. Simon bu yüzü ansızın tanıdı, Sebastian’ın yüzüydü bu, kuşku yok, bunlar Sebastian’ın hatlarıydı, onun ağzıydı bu, onun sakalı, biraz genişçe, basık burnu, onun gözlerinin şekli, onun alnı ve onun saçlarıydı. Ve burada donmuştu, kuşku yok ve çoktandır yatıyor olmalıydı, burada, yolun kenarında. Karda ayak
izleri görülmüyordu, yani uzun süredir yatıyor olduğu düşünülebilirdi. Yüzü ve elleri çoktan katılaşmıştı ve kıyafetleri donmuş bedenine yapışmıştı. Sebastian, artık taşıyamadığı, büyük bir yorgunluk yüzünden buraya yığılmış olmalıydı. Çok güçlü olmamıştı hiçbir zaman. Daima iki büklüm yürürdü, sanki dik durmayı kaldıramıyormuş, sanki sırtını ve başını dik tutmak canını acıtıyormuş gibi. İnsan ona baktığında, hayatın ve onun soğuk beklentilerinin üstesinden gelemeyeceğini hissederdi. Simon bir çam ağacından çam dalları kesti ve vücudu bunlarla örttü, ancak önce ölünün ceket cebinden ucu çıkmış küçük, ince bir defteri çekip aldı. Şiirler içeren bir defter gibi görünüyordu bu, Simon harfleri ayırt edemiyordu artık. Bu arada gece tamamen bastırmıştı. Çamların arasındaki boşluklardan yıldızlar ışıldıyor ve ay ince, zarif bir
yay içinden bu sahneyi izliyordu. Simon kendi kendine, “Vaktim yok,” dedi usulca, “önümdeki şehre varmak için acele etmem gerek, yoksa bir şair ve hayalperest olan bu zavallı ölü herifin başında biraz daha uzun süre oyalanmaktan çekinmezdim. Ne asil bir tavırla seçmiş kendi mezarını. Karla kaplı, olağanüstü, yeşil çamların ortasında yatıyor. Bu durumu kimseye bildirmek istemiyorum. Tabiat kendi ölülerine göz kulak olur... (s. 120-122)



…ifade takınmak gülünç bir şeydir ve en güzel hayalleri bile bozmaya yeter! (s. 133)

Taşranın en yoksulu bile, şehrin daha az yoksulundan daha az kaygılı; çünkü orada her şey insanın lafıyla ve işiyle ölçülüyor, buradaysa kaygı kaygılanmayı sessizce sürdürüyor ve acı, diğer acılar arasında doğallıkla gözden kayboluyor. (s. 137)

En sona biz kaldık, bu da bize yakışır. (s. 140)

Kendisi neşeli olmayan, başkalarının neşesinden nefret eder. (s. 145)

…insan tüm bir hayatı bir fikir uğruna gözden çıkarabilir mi? (s. 153)

İnsanın mutlu olmayı denediği için mutsuz olabileceğini kendime itiraf edecek cesareti bulamadığımdan ötürü mutsuz olmak istemiyorum. (s. 157)

Gitmişsen gitmişsindir. Hepsi bu. Senin için ağlanacağına inanıyor musun? Söz konusu bile olmaz. (s. 164)

Bu insanlardan birini durdurmak ve ona şöyle demek isterdi: Nereye böyle aceleyle? Ama böylesine kaçıkça davranacak cesareti yoktu. (s. 168)

Şimdiye kadar hayatımı boşa harcadım, hayatım bana daima çok değersiz göründüğü için öyle olmasını istedim. (s. 171)
Paris’teydi ama neden Paris’te olduğunu hatırlamıyordu artık. (s. 197)

Söylesene acı mı verdim sana? Yapma ama! Böylesine güzel bir ölümün yanında acı nedir ki?
“Sessiz ol, rahatsız etme onu, çalışıyor,
Yaratanları rahatsız etmemek gerek. (s. 202)

…ahlaksızlık bir sürü şeyi aydınlatıyor, dünyaya daha derin bakmamızı sağlıyor, insanı daha deneyimli kılıyor. (s. 239)

Bir günahtan yıkanıp arınılmaz mı ve bir cezanın tüm bir hayatı yok etmesi mi gerekir? (s. 243)

Bir varmış bir yokmuş, başka ne yapacaklarını bilemedikleri için dünyanın üzerine dökülen kar tanecikleri varmış. (s. 274)

(çocuk) …bir şey hissetmek için çok küçükmüş… (s. 275)


Türkçeleştiren: Cemal Ener
Can Yayınları, Temmuz 2011



Detlev Claussen – Son Deha


Detlev Claussen – Son Deha
Theodor W. Adorno

Detlev Claussen 1948’de Hamburg’da doğdu. …öğrenimi sırasında Adorno’nun öğrencisi oldu.

Bu kitabın amacı, Adorno’nun metinlerini konuşturmak ve onları…
…özgün halleriyle öne çıkarmaktır.

11 Eylül 1903 doğumlu Adorno, 6 Ağustos 1969’da hayata huzurla gözlerini yumdu. (s. 13)

“Adorno’yu temsil edecek ya da onun adına konuşacak tek kişi yoktur.” Marcuse (s. 14)

(Mendelssohn) Felix’in teyzesi Dorothea Veit (daha sonra Schlegel soyadını alacaktır)…
Şiir ve Hakikat’i okumuş olmak, burjuva kültürünün temelini oluşturuyordu. (s. 16)

Goethe’nin kendisi de kitabın önsözünde biyografi yazmanın olanaksızlığından söz ediyor… (s. 17)

Goethe, Eissler’in mükemmel analizinde, “insanoğlunun evrenini ya da bu evrenin bir kısmını anlamlı ve daha önce benzeri olmayan bir biçimde yeniden yaratma yetisine sahip insanlar kategorisinde” yer alan deha örneğidir. Bu tanım gerçekten de Adorno için de geçerlidir. (s. 19)

“Umutsuzlukta hep bir dönüşsüzlük vurgusu bulunur; ama durum düzelemeyecek olduğu için değildir bu, çürüyüş geçmişi de kendi girdabına çektiği içindir.” Adorno (s. 20)

Deneyimin yitirilmesi deneyimi, eleştirel teorinin ilk motiflerinden biriydi… (s. 21)

…dehşet verici olan, insanın gelecek kuşaklarının olmamasıdır. (s. 24)

…umutsuz ölen kişi bütün ömrünü boşuna yaşamıştır. (s. 27)

Büyülü bir çocukluğa sahip olmak güçsüzlerin gücüdür. (s. 28)

Sadece çocukluğumu geçirdiğim yere geri dönmek istedim ve beni buna iten, insanın yaşamda gerçekleştirdiklerinin, çocukluğunu değiştirerek telafi etme çabasından başka bir şey olmadığı duygusuydu. (s. 29/30)

…dileklerini erteleyenler, elle tutulacak kadar yakın olan mutluluğu göremeyen karamsarlardır. (s. 36/37)
(Benjamin, Horkheimer, Müzik)

Tamamen kuramsal (politik) ve sanatsal –özellikle de müzik yoğun- bir ortamda büyüdüm. (s. 150)

(Müzik, Thomas Mann, ABD, Fritz Lang)

On dokuzuncu yüzyılda Almanlar düşlerinin resmini yaptılar; sonuç her zaman sebzeydi. Fransızlarınsa bir sebze resmi yapmaları bile yetiyordu, ortaya çıkanın bir düş olması için. (s. 292)

…insan somut olarak kendisiyle ilgili ne kadar iddialıysa ve kendini ne kadar önemli buluyorsa, bunları görgül olarak kendisine ve yaptıklarına o kadar az yansıtmalıdır. (s. 354)

“Sanat felsefesi denen şeyde genellikle birinden biri eksiktir; ya felsefe ya da sanat” Schlegel (s. 403)

Yeni olan yeninin kendisi değil yeniye olan özlemdir.
Ütopya olan şey, varolanın olumsuzudur ve ama ona bağımlıdır. (s. 410)

“Tanrı ve azizler felsefe yapmaz.” Platon (s. 434)

---
1924 yılında Frankfurt Üniversitesi'nden Edmund Husserl'in fenomenolojisi hakkında yazdığı doktora teziyle mezun oldu.
1925 yılında Avangard besteci Alban Berg'in yanına gitti. Arnold Schönberg'in müziğine odaklandı.
1927'de Aşkın Zihin Teorisinde Bilinç Kavramı başlıklı profesörlük tezinden uzaklaşmaya başladı.
Enstitü dergisinde Kierkegaard hakkında bir dizi yazı yayınladı. Profesörlük tezi de Kierkegaard hakkında oldu: Kirkegaard, Estetiğin İnşaası
Hitler'in iktidara gelmesinden sonra gönüllü sürgüne çıktı.
1934-1937 yılları arasında İngiltere'de Oxford Üniversitesi'nde çalıştı.
Sosyal Araştırmalar Enstitüsü 1934’te New York’a taşındı. 
1937'de Margaret Karlpus (Gratel) ile evlendi.
1937-1940 yılları arasında ABD'de Princeton Üniversitesi'nde çalıştı.
1942'de ismindeki "W" / Wiesengrund ifadesini gizledi.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya'nın yeniden inşasına katıldı.

---

Türkçeleştiren: Dilman Muradoğlu
Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2012




Arthur Danto – Nietzsche


Arthur Danto – Nietzsche
Hayatı, Eserleri ve Felsefesi

Hayatı:
Nietzsche, 13 Ekim 1844’te küçük bir Alman kasabası olan Röcken’de doğdu. Lutherci Protestan bir aileye mensup babası Karl Ludwig, annesi ise Franziska Nietzsche idi.
1858’e kadar annesi, kız kardeşi, büyükannesi ve iki teyzesi ile birlikte yaşadı.
…çocukluğundan itibaren müzikten hoşlanan bir ruha sahip olduğu söylenir.
1864’te papaz olmaya karar veren Nietzsche, aynı yıl Bonn üniversitesinde klasik filoloji okumaya, 1865-66 yıllarında ise Leipzig üniversitesinde çalışmaya başlar.
Schopenhauer’u İstenç ve Tasarım Olarak Dünya adlı eseri vasıtasıyla tanıması da bu döneme rastlar. (s. 1)

(Nietzsche) …15 yaşındayken Hölderlin’i okumuş… (s. 2)

…yorumcular Nietzsche’nin felsefesini ve eserlerini, onun hayatının belli periyotları ile ilişkilendirip üç döneme ayırarak ele alırlar.
Birinci dönem, Nietzsche’nin ilk yazılarını da kapsayan ve onun Schopenhauer ve Wagner’in etkisinde kaldığı dönemdir (Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu).
Schopenhauer’un pesimist irade felsefesiyle Wagner’in müziği arasında bir ilişki kurma çabasındadır. Schopenhauer’un felsefesine göre evrenin temelinde kör bir irade hüküm sürmektedir. Evren ise insanın tasarımından ibarettir.
Bir tasarımdan ibaret olan evrende, insanın bu kör iradenin etkisinden kurtulmasının yegâne yolu ise, ya dünyadan el etek çekmek suretiyle Budizm’in Nirvana’sına ulaşmak, ya da güzellik ve sanat yoluyla iradenin üzerimizdeki etkisini hiçe indirgemektir. Schopenhauer’un etkisi altındaki Nietzsche, söz konusu kör iradeden kurtulmanın yolunu Wagner’in müziğinde bulur. (s. 3)

Tragedyalar Nietzsche’ye göre; oluşun dayanılmaz ağırlığı altındaki Greklerin sanat vasıtasıyla hayatı çekilir hale getirdikleri eserlerdi.
Nietzsche’nin filozof kariyerinin ikinci dönemi, 1876-1882 yılları arasındaki döneme tekabül eder (Wagner ile arasının açılması).  (s. 4)

Nietzsche’nin din ve ulus kaynaklı geleneksel değerlere karşı olan tavrı arasındaki gerilim, nihayet Wagner’in 1878’de yazdığı Parsifal Operası ile son noktaya ulaşır.
Nietzsche’nin söz konusu operayı Hıristiyan değerlerine bir geri dönüş olarak yorumlaması ve içinde Hıristiyan mistisizminin izlerini bulması, Wagner ile olan yakınlığının sone ermesindeki en önemli etkendir.
Nietzsche’nin ikinci dönemini (İnsanca Pek İnsanca) adlı eseri temsil eder. …ilk dönemindeki Sokrates karşıtı tavrı adeta tersine dönmüş, Sokrates artık yüceltilmeye başlanmıştır.
Bu dönemde Nietzsche’nin felsefesi pozitivist karaktere bürünmüştür.
Copleston’un da işaret ettiği üzere örneğin, Nietzsche bu dönemde iyi ve kötü ayrımını topluma yararlılık-zararlılık ölçütü ile temellendirir. (s. 5)
Nietzsche yine bu dönemde, Sils-Maria’dayken Ebedi Dönüş öğretisini geliştirmiştir. Buna göre, evrende her şeyin bir ebedi döngüsü söz konusudur. Eğer evren hem ileriye hem de geriye doğru sonsuzsa ve evreni oluşturan unsurlar da sınırlı ise, evrende oluşa gelen olaylar, bu sonsuz zaman içerisinde, tıpkı geçmişte defalarca tekrarlandığı gibi ileride de tekrar edilecektir. (s. 5/6)

Nietzsche’nin üçüncü ve son dönemi (Böyle Buyurdu Zerdüşt) adlı eseriyle başlar.
…ana teması “Üstün İnsan” ve değerlerin yeniden değerlenmesidir.
Nietzsche bu dönemde üstinsan kavramını nihilizmi aşma projesinin önemli bir kavramı olarak sunmaktadır.
Nietzsche üstün insanın ahlaki bakımdan konumlandırılmasını da, 1886’da yayınlanan (İyinin ve Kötünün Ötesinde) adlı eseriyle yapmayı dener. (s. 6)

Nietzsche nihilizmin köklerine yönelik jeneolojik araştırması sonucunda, onun köklerinin, Batı metafizik geleneğinin düalist karakterinde ve geleneksel moral temelli ahlak anlayışında bulunduğu sonucuna varır. Yine aynı eserde, Nietzsche, efendi ve köle ahlakı olmak üzere iki çeşit ahlak anlayışının ve değerleme tarzının varlığına dikkat çeker. (s. 7)

Felsefe tarihini klasik ve modern şeklinde ikili bir ayrımla ele alan söz konusu felsefeciler (Leo Strauss, Alasdair MacIntyre vb.) Nietzsche’nin felsefi düşüncelerini geleneği, topluluk nosyonunu, erdem ahlakını terk eden, birey merkezli modern felsefi düşüncenin radikalleşmiş bir versiyonu olarak sunarlar. (s. 9-12)

Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe’de açıkça Parmenides’i yererek, Herakleitos’tan yana bir tutum sergiler. Herakleitos’a referansla Nietzsche, oluşun gerçekte kendisi dışından kendisine atfedilen bütün ahlaki nitelemelerden ari olduğunun altını çizer ve buradan hareketle oluşa özdeşleştirdiği yaşamı iyinin ve kötünün ötesinde onaylar.

Nietzsche, Sokrates’ten beri Batı felsefesinin, oluşun ardında değişmeyen bir töz aramakla meşgul olduğunu ve bu sürecin de nihayetinde nihilizmle sonuçlandığını ifade eder. (s. 13)

Putların Alacakaranlığı’ndaki, “Gerçek dünya sonunda nasıl mit oldu?” başlıklı bölümde Nietzsche, Batı metafizik düşünce geleneğini her biri Platonculuğun değişik şekil ya da versiyonları olan altı döneme ayırmak ve en önemli çalışması olan Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü de bu geleneğin dışında tutmak suretiyle, kendisi ve çalışmalarını söz konusu geleneğin dışında konumlandırır. Buna göre Platonculuk, Platonculuğun değişik bir formu olan Hıristiyanlık, Kant’ın eleştirel felsefesi, Pozitivizm ve Schopenhauer’un irade felsefesi, Batı metafizik düşünce geleneğinin insanlığı nihilizme taşıyan değişik formlarından ibarettir. (s. 13/14)

Dilbilimdeki fiil kavramı insanlığı, eyleyen ile eylemin birbirinden ayrı olan olduğu sanısına sevk etmiş ve bu sanı zamanla a priori bir hakikat hüviyeti kazanmıştır. (s. 15)

Modernizmi Hıristiyan ahlak anlayışının sekülerize olmuş şekli olarak görür. (s. 16)

Hegel, modernite ile birlikte tinin kendisine olan yabancılaşmasının sona erdiği ve insanın özgürlüğüne kavuştuğu kanaatindedir.
…böyle bir tarih anlayışı, Hıristiyanlığın kurtuluş günü nosyonunun sekülerize olmuş şeklini temsil etmektedir. (s. 17)

Nietzsche için tarihin eğer bir anlamı varsa, o da insanların şimdilerini yaşamalarına ve yaratıcılıklarına katkıda bulunmak yönünde olmalıdır.
Nietzsche bütün düşünsel seyri boyunca…
…nihilizmin ötesine geçecek, yüce insani varoluşun gerçekleştirilmesinin imkânlarını araştırmıştır. (s. 18)

…oluşa yönelik vurgusuyla, yaşamı hiçe sayan Hıristiyanlık ve Budizm gibi düşünce ve değer sistemlerinin ötesinde, yaşamın bir bütün olarak onaylandığı, oluşu merkeze alan bir yaşam felsefesi öngörmektedir.
…benliğin dönüştürülmesini mümkün kılmak amacıyla felsefenin merkezine Güç İstemi doktrinini yerleştirmiştir. (s. 19)

Nietzsche’nin üstinsanı…
…sağlığın prototipidir.
Amor Fati kavramı ise insanın önünde duran yeni bir ideal olarak üstinsanın tabiatına işaret etmektedir.
Kader sevgisi olarak amor fati, yaşamın evetlenmesi anlamına gelmekte ve Nietzsche’yi kökenleri Platon’a kadar geri giden metafizik düşünce geleneğinden ve bu geleneğin bir sonucu olarak varılan nihilist çağın kötümser filozofu olan Schopenhauer’dan ayırmaktadır. (s. 20)

Nietzsche’nin yaşama ve oluşa yönelik vurguları, bir bütün olarak yaşamı güç isteminden ibaret olarak görmesi, yaşam karşıtı düşünme biçimlerine yönelik eleştirileri, yaşama yönelik her türlü teorileşmenin bir şekilde yaşam ve oluş karşıtı bir karakter kazanıp insanlığı nihilizme götüreceğine yönelik söylemleri, yaşamı ve oluşu bir çocuğun ve sanatçının eylemleri kadar masum görüp, onları iyinin ve kötünün ötesinde konumlandırması; varoluş felsefesi ve yaşam felsefesi üzerinde kayda değer bir etkiye sahip olmuştur. (s. 23)

Nietzsche’nin gerek fiziki gerekse ahlaki olgularım varlığına yönelik eleştirileri ve her türlü olgu iddiasını bir yorum faaliyeti olarak görmesi, hermeneutik düşünce üzerinde önemli etkilerde bulunmuştur. (s. 24)

Hakikat, canlı varlıkların özel bir sınıfının kendisi olmadan yaşayamayacağı bir yanlış türüdür. (s. 33)

Gözle görünen dünya yegâne dünyadır; “Gerçek dünya” ise sadece bir yalan. (s. 34)

…sadece neden ve sonucun imgesini gördük. Ve bu resim, bizim sabit ardışıklıklardan daha temel bir bağlantı görmemizi imkânsız hale getiriyor. (s. 40)

Rastlantı amaca karşıt olduğundan hiçbir şey bir amaç ya da planın bir sonucu olarak vuku bulmuyorsa, hiçbir şey rastlantıyla ortaya çıkmaz.
Nietzsche determinizm düşüncesini bütünüyle reddeden biriydi. Dolayısıyla, onun bu deyişi gerçekten de karanlık olmak durumundadır. (s. 41)

Nietzsche kendisini öncü bir psikolog olarak görüyor, insan zihni denen büyük ve bakir ormanın ilk kâşifi olduğunu düşünüyordu.
Nietzsche’nin bu bağlamda ilk ve en büyük hedefi ego kavramı olup, temel iddiası da, benlik diye bir kendiliğin var olduğunu kabul etmenin ontolojik bakımdan gereksiz, metafiziksel bakımdan da tehlikeli olduğudur. (s. 43)

Ahlaki kural ve kategorilerimiz dünyayı betimlemeye yaramazlar, fakat daha ziyade dünyada başarılı olmanın, insanların birbirleriyle başa çıkabilmelerinin araçları olurlar. (s. 56)

Ahlaki perspektifin efendi ve köle ahlakı olmak üzere iki temel türü vardır. Bunlardan ikincisi yaratan şey, korku ve yetersizliktir. Verili bir gurup ya da toplulukta, belirli bireyler geri kalanlara, aynı topluluğun diğer bireylerinin yoksun oldukları karakter özelliklerine sahip olmaları dolayısıyla hükmetme eğilimi sergilerler; söz konusu önderlere ve kararlarına itaat etmek zorunda olanlar, bu bireyler kızar, onlardan korkarlar. Bu guruplardan her biri “iyi” sözcüğüne farklı bir anlam yükler. Buna göre önder ve efendiler için “iyi” sözcüğü tam tamına onların sahip oldukları ve kendileri sayesinde gurup ya da topluluk içinde öncelik ve üstünlük elde ettikleri nitelikleri gösterir. Ve “fena”yla (Schlecht) karşıtlık arz eder. Efendilerin bu anlamda iyi olmaları tamamen analitik bir şeydir. Bu anlamda “iyi” olmayan her kimse “fena”dır. Oysa köle için, “iyi” tam tamına “fena”nın efendilerin vokabülerinde taşıdığı anlama sahiptir. Söz konusu “iyi”nin karşıtı, kaplamsal olarak efendilerin dilindeki “iyi” sözcüğüne eşdeğer olan bir terim olarak “kötü”dür (Böse). Efendiler (onlardaki anlamıyla) iyi ve (kölelerdeki anlamıyla) kötü olabilirler, ama iyi ve fena olamazlar. Köleler ise (onların moral vokabülerindeki anlamıyla) iyi ve (efendilerdeki anlamıyla) fena olabilirler, fakat iyi ve kötü olamazlar. Çünkü kötü olsaydılar eğer, köle değil de efendi olacaklardı. İyiler, atılgan girişimcilik, canına susamış ölçüde yüreklilik, kindarlık, şeytansı kurnazlık, yağmacılık, yönetme hırsı gibi özelliklere, genel olarak da kendilerinde takdir ettikleri her şeye iyi deme yönelimindedirler; onlar değer belirleyici olup, dünyaya kendi değerlerini kabul ettirirler. Bu özelliklere sahip olan efendilerden korkan köleler ise, hem bu değerlere ve hem de onlara sahip olanlara “kötü” derken, iyiyi doğal olarak acıma, gönül alan yardımsever bir el, sıcak bir yürek, sabır, çalışkanlık, alçakgönüllülük ile sınırlarlar. Öte yandan köleler güçsüz oldukları için dünyaya kendi değerlerini empoze edemezler. Bu nedenle Bu nedenle, onların ahlakları daha önce de gösterildiği üzere güçten ziyade zayıflığa dayanır. (s. 58/59)

Başkalarının acı çekişini görmek mutlu kılar insanı, başkalarına acı vermek daha da mutlu: Bu çetin bir sözdür, ama eski, güçlü, insani, çok insani bir ilkedir. Maymunlar bile imza atabilir altına: Bu çok tuhaf zulümleri tasarlamakla insanları öncelediler, onların “başlangıcı” oldular. Zulümsüz şenlik olmaz. (s. 62)

…dışarıya boşaltılamayan bütün içgüdüler içe dönüktürler.
(içselleştirme / Verinnerlichung) (s. 63)

Esas talihsiz ve uğursuz olan vakıa, dahası, türün en yetkin temsilcilerinin çoğunluk ayakta kalmayı başaramamaları ya da ancak sosyal uyumsuzlar olarak ayakta kalabilmeleridir. O şöyle kederlenir: Tür bir doğru boyunca, yetkinlik içinde gelişmez; güçsüz her zaman güçlüye egemen olur. (s. 69)

(Şen Bilim) Hakikate inandığımız sürece hâlâ dindar olduğumuzu iddia eder.
…kişinin bu “öte dünya”yı olumladığı sürece, onun karşıtını, yani bu dünyayı bizim dünyamızı olumsuzlaması gerekmez mi? …Günümüzün bile bizleri dahi, metafizik karşıtı tanrısız bizler bile ateşimizi, binlerce yıllık bir inançla, Platon’un olduğu kadar İsa’nın da inancı olan, Tanrı’nın hakikat, hakikatin de tanrısal olduğu inancıyla tutuşturulmuş olan meşaleden almıyor muyuz? (s. 71)

Zerdüşt iyi ile kötüden daha büyük bir güce rastlamadı yeryüzünde.
Zerdüşt insanlığa bir “amaç” temin etmeyi görevi olarak görür; üstinsan öğretisi de işte bu amaca hizmet etmektedir. (s. 74)

Ebedi dönüş düşüncesi kabaca, fiilen vuku bulduğu ve daha birçok kez yeniden vuku bulacağı düşüncesidir. (s. 78)


Türkçeleştiren: Ahmet Cevizci
Paradigma Yayınları, Şubat 2002

22 Şubat 2013 Cuma

Herta Müller – Yürekteki Hayvan


Herta Müller – Yürekteki Hayvan

Sustuğumuzda itici oluyoruz, dedi Edgar, konuştuğumuzda ise gülünç.
Her ölüm bir çuval sanki…
Bizim varlığımızın da hata olduğunu kanıtladılar. (s. 9)

Ülkenin her yöresi yoksuldu, yüzler de öyle, (s. 10)

Talepler zor,
…oysa hedefler daha kolay, (s. 11)

…gözleri, sanki bir çiftten fazlaydı. (s. 12)

Çocuk biliyor: bir yerin kanarsa ölürsün.
Anne çocuğu seviyor. Kurtulamadığı bir bela gibi seviyor. (s. 14)

…suskunluk gelip çattığında, her şey yalan diye düşünüyor çocuk, çünkü gerçek yutulmuştur. Çünkü ağız sözcüğü yemiş ama söylememiştir. (s. 15)

Yaşama katlanamadığın zamanlarda dolabını düzenle. (s. 29)

Edgar, Kurt ve Georg,
Lola’nın ölümünün intihar olmadığından kuşkulanıyorlardı. (s. 36)

Diktatörlüklerde kent yoktur, çünkü gözaltında olan her şey küçüktür. (s. 42/43)

Sevginin bir yanak ya da alın olduğu bir yüz görmek, diye düşünüyordu anneler. O yüzlerde yaşamın artık çocukluk günlerinden daha kötü geçtiğini söyleyen ilk çizgileri görmek.
Oysa bu yüzü artık okşayamayacaklarını ya da ona vuramayacaklarını unutuyorlardı. Ona dokunmanın artık olanaksız olduğunu. (s. 44)

Her birimizin arkadaşı birer parça buluttu
Korku dolu bir dünyada arkadaşlar böyle işte…
Kent öylesine sessizdi ki, ağız şapırtılarını duyuyordum. (s. 66)

…gökyüzü başıma fazla yakındı.
İntihar etmek
Kendimi ele geçirmiştim, yalnızca küçücük bir parçam katılmıyordu bana. Belki de yürek hayvanımdı. (s. 89)

Seveni ve terk edeni yalnız
Tanrı cezalandırmalı (s. 94)

…kendi kendine konuşuyordu.
Ya dua ediyordur ya küfür, demiştim. (s. 109)

Artık ülkede değildim. Almanya’daydım ve Yüzbaşı Pjele’nin ölüm tehditlerini telefonlar ve mektuplarla alıyordum. (s. 126)

Sevginin tekrar boy vermesini istiyordum, tıpkı biçilmiş otlar gibi.
Seveni ve terk edeni
Tanrı cezalandırmalı… (s. 130)

(sevgi) Bu sözcük kendine karşı dürüst değil gibi geliyor bana. (s. 131)

…niye saat kaç diye soruyorsun, dedim.
Çünkü seninle başka bir şey konuşulmuyor, dedi annem. (s. 150/151)

Polis annemi on saat süreyle bürosuna kapatmış. Pencerenin yanına oturmuş annem.
Gelip geçenler olduğunda camı tıklatmış. Yoldan geçen kimse kafasını kaldırıp bakmamış.
Ben de olsam bakmazdım, ne yararı var ki. (s. 160)

Sustuğumuzda itici oluyoruz, dedi Edgar, konuştuğumuzda ise gülünç. (s. 201)

Herta Müller, kitabın başlangıcında ve sonunda aynı ifadeye yer vermiş, anlattıklarından ziyade burada anlat(a)madıklarıdır romana konu olan. Çavuşesku Romanya’sında, baskı altında yaşamaya çalışan insanların yaşayabildikleri kadarıyla hayatlarından parçalar okuyoruz. Romanın karakterleri, kurgusu vs. değil de yazarın dili çok etkileyici; şiire benziyor (ne demek bu) biçim ve çağrışımları nedeniyle bunu şiire benzettik demek doğru olmaz, çok şeyler anlatırken bile daha fazlasından yorulmuş birinin sesini duyar gibi... Böyle okunuyor bu sayfalar. Kısa cümlelerle bunu başarmak (ki bu bir başarı mıdır) şaşırtıcı. Bu olağan bir durum/ anlatı değil, o nedenle şiir gibi demiş olduk. Şöyle bir not daha eklemek lazım; kısa parçalar, anılar anlatılıyor, bazı olayları (mesela ölümler hakkındaki anlatılar) bunu sanki günlük hayatın bir parçasıymış gibi aktarıyor. Okuyucu vurguyu hissederek, ister istemez okudukları karşısında duruyor. Ama metin durmuyor, anlatısına devam ediyor(!). Olayın vahameti çok geçmeden başka imgelerle veriliyor (yukarıdaki alıntılar arasında –özellikle belirtilmediği halde- örnekleri var). Bu ne demek oluyor; metindeki bütün bu dinamikler, tüm bu detaylar, kusursuz bir bütüne ulaştırıyor; Sustuğumuzda itici oluyoruz, dedi Edgar, konuştuğumuzda ise gülünç. Kimsenin yaşamasını istemeyeceği bir trajediyi gerçekçi bir dille anlatarak okuyucuyu o kötü atmosfere sokmadan orijinal (benzerini okumadım, o nedenle orijinal diyorum) bir dille kişisel deneyimlerini edebiyata dönüştürmüş oluyor Herta Müller.

Herztier
Türkçeleştiren: Çağlar Tanyeri
Telos Yayınları, 2. Baskı, Ekim 2009

20 Şubat 2013 Çarşamba

Kant, Schopenhauer, Heidegger - Düşüncenin Çağrısı


Kant, Schopenhauer, Heidegger  - Düşüncenin Çağrısı

Düşünmenin tek derdi hakikattir. (s. 17)

Schopenhauer – Kendi Kendine Düşünmesini Öğrenmek

…bir insan, ancak dört bir taraftan topladığı bilgiyi bir araya getirip bildiği şeyleri, bir doğruyu diğeriyle karşılaştırarak bir araya getirdiği zaman ona tamamen hâkim olur ve onu kendi gücüne – melekesine dönüştürür. (s. 27)

Okumak bir kimsenin kendi düşüncelerinin yerine bir ikameden başka bir şey değildir. Bir insan böylelikle düşüncelerinin dizginini, çekmesi için başkalarının eline verir. (s. 29)

Okumak kişinin kendi kafası yerine başka birisinin kafasıyla düşünmesidir. (s. 32)

Düşünceler de insanlar gibidir; onları canımız istediği zaman çağıramayız, teşrif edip gelinceye kadar onları beklememiz gerekir. (s. 34)

Hakiki değere sahip olan tek şey bir insanın doğrudan kendi kendisine düşündüğüdür. (s. 39)

Eğer bu dünya gerçekten düşünen insanlarla dolu olsaydı, her türden gürültü bu denli evrensel biçimde tahammül görmezdi. (s. 43)

Heidegger – Düşünmek Ne Demektir

…düşünüyorken düşünmenin ne demek olduğunu öğrenmeye başlarız.
Akıl, ratio, düşünmeyle açılır. (s. 47)

Üzerine düşünülecek ne ise ona kulak kesilerek düşünmeyi öğreniriz. (s. 48)

En çok düşünce uyandıran henüz düşünmediğimizdir. (s. 49)

Bilhassa biz bugünün insanları, ancak (öğrendiklerimizi) aynı zamanda ve daima unutursak öğrenebiliriz. (s. 54)

Mitos demek söyleyen sözcük demektir. Grekler için söylemek, açık ve yalın hale getirmek ve görünmesine izin vermektir.
Λόγος da aynısını söyler; μύτηος ve λόγος mevcut felsefe tarihçilerinin iddia ettikleri gibi felsefece karşı karşıya getirilmiş değildir; tersine erken dönem Grek düşünürleri (Parmenides, fragman VIII) μύτηος ve λόγος’u kesinlikle aynı anlamda kullanırlardı.
Modern akılcılığın Platon’dan beri benimsediği önyargıyla μύτηος’un λόγος tarafından ortadan kaldırıldığını düşünürler. Fakat dini olan hiçbir şey hiçbir zaman logosa özgü olan tarafından yok edilmemiştir; o ancak tanrının geri çekilmesiyle yok olmuştur. (s. 57)

Hafıza her yerde her şeyden önce düşünülmeyi talep edenin üzerine düşüncenin toplanmasıdır. Hafıza, hatırlamanın toplanmasıdır. (s. 58)

Öğrenmek demek, yaptığımız her şeyin bizi özsel olarak çağıran neyse ona cevap vermesini sağlamaktır. (s. 63)

Sokrates
Batı’nın en saf düşünürüdür. Bunun için bir şey yazmamıştır. Çünkü düşünce doluluğunu yazıya dökmeye başlayan birisi kaçınılmaz olarak kendileri için çok güçlü olan çekimden (cereyandan) sığınak aramak için koşup duran insanlara benzer. (s. 67)

Heidegger – Düşünmeye Çağıran Nedir?

“Düşünmek ne demektir” ilk olarak ve öncelikle şunu söyler: “düşünme” dediğimiz nedir.
İkinci olarak,
Geleneksel öğreti bizim düşünme adını verdiğimiz şeyi nasıl anlar ve tanımlar. (s. 69)

Üçüncü olarak
Tam hakkıyla düşünebiliyor olmamız için ihtiyaç duyduğumuz (ön koşullar) nelerdir?
Son olarak
Bizi düşünmeye çağıran / emreden nedir? (s. 70)

İçerisinde hakiki anlamda barınılan dilin ve onun alışıldık sözcüklerinin yeri alelade (basmakalıp) tabirler tarafından gasp edilir. Basmakalıp konuşma yaygın konuşma haline gelir. Onunla her yerde karşılaşırız.
…onu yegâne standart olarak kabul ederiz. Dilin eski alışılmış, asli konuşmasına yerleşmek için bu müştereklikten (basmakalıplıktan) ayrılan her şey derhal standarda bir saldırı olarak değerlendirilir. Boş ve saçma bir heves olarak damgalanır. (s. 77)

Kant – Kişinin Düşünerek Yönünü Tayin Etmesi Ne Anlama Gelir
(çok sıkıcıdır bu)

Schopenhauer – Düşünmenin Gereksindiği: Sükûnet

Eğer büyük bir elmas küçük küçük parçalar halinde kesilse, derhal bütün olarak sahip olduğu değeri kaybeder; yahut bir ordu birliklere parçalansa veya bölünse bütün gücünü kaybeder. (s. 107)


Çeviren ve Hazırlayan: Ahmet Aydoğan
Say Yayınları, 2008