11 Haziran 2016 Cumartesi

Robert Walser – Haydut

Robert Walser – Haydut

Haydut romanında anlatıcı daha romanın ilk sayfalarında olay örgüsüyle ilgili vaatlerde bulunur. Roman boyunca bu vaatler devam eder. Anlatıcı verdiği sözleri tutmaz. Okur bunu fark ettikten sonra güvenemediği anlatıcıya rağmen romandaki olay akışından uzaklaşır (doğrusu pek de bir olay akışı yoktur romanda). Nedir o halde burada anlatılan, burjuva toplumunun edindiği alışkanlıklara adapte olamayan, uyumsuz bir elemandır Haydut. Romanın alışılmışın dışındaki tarzıyla Haydut’un sıra dışılığı örtüşür. Haydut’la Walser arasında da paralellikler kurulabilir. Hülasa, bu bir Walser anlatısı.

Notlar
…ürettiğim her şeyi, başta duraksayarak ve derin bir tefekkür içinde, kurşunkalemle karalamaya başladım.
Yaşadığım gerçek azapları yazıhanelere özgü bir kopyalama sistemiyle tutarlı bir biçimde birleşen bu kurşunkalem sistemine borçluyum. (s. 9)

Walser’den günümüze ulaşan bu kurşunkalem metinlerinin tümü, faal yazarlık hayatının son dönemini geçirdiği Bern’de yazılmıştır ve 1924-1933 yılları arasına tarihlenir.

1929 yılında geçirdiği ağır bir ruhsal bunalım sonucunda (…) Waldau Kliniği’nde tedavi altına alındı.

1933 yılında Herisau Psikiyatri Kliniği’ne istemediği halde zorla nakledilmesi, yazmayı nihai olarak bırakmasına neden oldu.

(bundan sonra) 1956’daki ölümüne dek hastanenin verdiği görevleri yerine getirerek yaşadı.

1936 yılında Carl Seelig’le tanıştı.
Kurşunkalem Bölgesi diye nitelediği taslaklar,
Bu taslaklar 526 sayfalık bir tomar oluşturur.
Karınca duasını andıran elyazısını okumak neredeyse imkânsızdır.
1957 yılında, Walser üzerine tez yazmakta olan edebiyat öğrencisi Jochen Greven, el yazmalarının mercek yardımıyla okunabildiğini fark etti.
Haydut romanı, bu yazmalardan deşifre edildi ve 1972’de yayınlandı.

Walser yazı dünyasında, toplumun normatif taleplerine karşı korunabileceği bir kabuk yaratmıştır.

---
Edith onu seviyor. Bu konunun ayrıntıları daha sonra.
Edith o hayırsızla asla ilişki geliştirmeye çalışmamalıydı.

Ona gülecek olursanız, o da hemen size katılır.
Tek bir dostu bile yok.

Onun durmadan bir şeyler düşünmek, adeta dalıp gitmek gibi bir alışkanlığı vardı; kimse bunun karşılığında ona bir şey vermediği halde.

Cüretkâr insanların çoğu cesaretten, gururlu olanların çoğu ise gururdan yoksun olurlar.

Haydut’un bir devlet müşavirinin oğlu olduğunu açıklamak istiyoruz.

Haydut’un iki erkek kardeşi bu şehrin mezarlıklarında yatıyor. (Olaylar Bern’de geçiyor).

Sevenler aptal ve bir o kadar da kurnaz olurla; ama bu ifade yakışıksız kaçtı bize göre. Kendimi sözlerin etkinlikleriyle sınırlayacağım, bir başka deyişle, anlatının akışına boyun eğeceğim.

Ciddiye almamak ciddi bir iştir.

Sağlıklı insanlar (…) bazı riskleri göze almalıdırlar. Yoksa hangi kahrolası akla hizmet için sağlıklı olur ki insan? Sadece günün birinde sağlıktan ölmek için mi?

Okul dediğimiz şey, yaşam ruhu uğruna eğitim ruhunu terk etti.
Öğretmenler artık gerçek birer öğretmen olmaktan ziyade, hayata yakın olmak istiyorlar.
Okular, deyim yerindeyse hayata dalkavukluk etmeye başladılar.

Aşk mutluluktan çok daha fazlasıdır; aşk bir mülktür, bir insanın kendiliğidir, bir başka türlü yapamama halidir.

Bir zamanlar bir kadın, “size inanıyorum” demişti…
Bana inandığı kanaatini taşıyordu ama kanaatler nedir ki? Kanaatler çabucak değişebilir ve inanç kanaate tabidir. Birine böyle bir şey söylemeye hakkımız yoktur.

O kadına (…) bana inanmaktan vazgeçmesini tercih edeceğimi söylemiştim.

Uykuya dalmak için çaba göstermemek gerekiyor. Âşık olabilmek için de, âşık olmamaya gayret etmeli, o zaman birden âşık olur insan.
Size muhteşem tavsiyeleri tamamıyla ücretsiz veriyorum. Onlara uymaya çalışın.

Her şeyin bir açıklığa kavuşturulması, aydınlatılması gerekmiyor.

Haydut
Kendini anlamaktan aciz sersem. O bir gönül böceği işte, ezelden dangalak.
Onu hem evrensel bir vurdumduymaz hem de tüm halkların vicdanı olarak görüyoruz.

---
“Hıçkırıklar” der Benjamin, “Walser’in gevezeliğinin melodisidir.

Yazarın maruz kaldığı toplumsal dışlanmışlık ve damgalanmışlık, Haydut karakterinde daha da yoğunlaşmış bir biçimde ortaya çıkar.
Haydut, beş parasız bir hayırsızdır.
---
Der Räuber
Türkçeleştiren: Cemal Ener
Can Yayınları
Ocak 2016

Uğur Batı - Azraa-Eel Menkıbeleri

Uğur Batı - Azraa-Eel Menkıbeleri
Osmanlı Mahzeninden Hayal Et Kıssaları
 
…tabire değmeyen rüyaların görüldüğü bu asırda…

…her kalbin çarpıntısı, kendi ecelinin ayak sesidir.

Bir kitaptan bahsedilmiş,
Azraa-Eel Menkıbeleri,
666 sayfa,

Azraa-Eel Menkıbeleri’nin bazı sayfaları kayıptır ve bu kayıp sayfalar (…) cin çağırma yolları ile (…) Hz. Süleyman’ın cinlere tebliğini anlatır.

Bu sayfalar (…) Nostradamus ve Gülhaçlılar tarafından ele geçirilmeye çalışıldı…
Ancak sayfaların kendi kendini gizlediği iddia edilir…

Piri Reis

Kilit-ül Bahr Kalesi
Kale, Amr Bin Azraa-Eel’in anlattığı tüm hikâyelerin kalbindeydi.

Cemaziyelevvel 959’da Piri Reis, Hind Okyanusu’na çıktı.
Maskat Kalesi’ni muhasaraya aldı.
Şehri yağmalattı.
(Daha sonra) Hürmüz Adası önüne gelerek karaya asker çıkardı.

Ganimetler elde etti (dolup taşan 23 kadırga).

Basra’ya vardığında soğuk bir şekilde karşılandı.

1554 zilhiccesinde (başı) gövdesinden ayrıldı.

Piri Reis’in haritası
Amerika kıtasının ilk haritasıdır.

Kitab-ı Bahriyye’de Amerika’nın Hicri 870 (1465) yılında bulunduğunu bildirmiştir.

Piri Reis acaba Atlantis’i arıyor olabilir miydi?

Der Beyan-ı Hartı’da birinci cilt sayfa 79’da,
Çizdiği haritanın Süleyman Peygamber’den kendine intikal ettiğini açıklar.

Piri Reis elde ettiği ganimetleri saklamak için kalenin altını ya da mahzenleri seçer.

Kral Süleyman sahip olduğu bilgileri içeren bir vasiyetname bıraktı.
Hahamlar, ağaç kabuklarına işlenen bu vasiyetnameye Süleyman’ın Anahtarı adını verdiler.

Beş köşeli yıldız, Süleyman’ın mührü ve altı köşeli yıldız da babası Davut’un kalkanı olarak bilinirdi.
Mühründe İsm-i Azam yazılıdır.

Belkâ bin Melkan

Yediler / umenâ

…verdiğin tüm cevaplarda “kara” lafını geçir mutlaka…

Tanrı’nın Uriyel’in ağzından Kayin’e son ve en büyük laneti,
“Sen ve senin çocukların, bu diyarda gezdiği sürece karanlığa tutunacaklar. Sadece kan içecekler. Sadece kül yiyecekler. Bir ölü gibi yaşayacaklar, lakin ölmeyecekler. Son günlere kadar dokunduğunuz her şey yok olacak!”

…bir dolunay gecesi, kendiliğinden çanların çalındığı terkedilmiş kilislerin birinin bahçesinde oturup, sırtını bahçe duvarına dayamış ve hararetli bir şekilde çalışan cin ve ifritleri gözlüyordu…

Neyle ölür bilir misin? Ölmüşün kanıyla…

Efsaneler uyku getirir.

Hezarpâre sadrazam…

Drakula

Ölüm gecikir ama yaşlanmaz.

Ulu Tanrı 16.000 âlem yaratmıştır.
O âlemlerden biri Ülker âlemidir.
Bu âlemde insan olmayanlar vardır.
İnsan olmayanlar (…) başka bir âleme geçmeye karar verirler. …asla geri dönmezler.
Nefilimler, bu geri dönmeyenlerdir.
Onlar nun-fe-lamed idiler. Yani düşmüşlerdi.

Kuşçubaşı Eşref

---

Everest Yayınları
Mart 2016


Nazlı Eray - Rüya Yolcusu

Nazlı Eray - Rüya Yolcusu
 
Anılar.
Boş değildir hayat defterim.

…demlenen çayın kokusu dolduruyor mutfağı…

Eski yıllardan (…) yakışıklı bir yüz. Sağır dilsizin Işık.

Işık’ın bana düğün hediyesi (bir gemi maketi).

Nerede bulabilirim ki seni acaba?

İkinci koca. Metin Bey,

Amerika, kuvvetli bir içki gibi çarpmıştı beni.

Anılar, üstüme eski sonbahar yaprakları gibi yağıyorsunuz.
Elimi uzatıyorum, hepinizi tutmak, toplamak istiyorum. Ama bu mümkün değil. Anlıyorum. Bir iki tanenizi rastgele yakalıyorum.

Las Vegas / Kumar makinesi ormanları

-Bir anı cepçiğine girdiniz,
-Nereden biliyorsunuz?
-Ben ayarladım, dedi adam.

…eve geliş nedenim, burada artık var olmayan bu salonda, olmayan kitaplardan birinin içinde yıllarca saklı duran bu anı parçacığını bulmak için…

…gece yarıları koşarak bile gitmeyi düşündüm İstanbul’a

Malaparte / Kaputt ve evi

Tahterevallide iki erkek
Fevzi ile Metin
İki âşık
Hiçbir şey yapmadınız!
Hiçbir şey!
Allah ikinizin de cezanızı versin!
Ne diyeyim size!

Eyüp o zamanlar tenha. Tepeden aşağı sararmış mezar taşları, bir saralının ağzından salya gibi Haliç’e akıyor.

Prag
Bu soğuk korkunçtu. Ama bu bomboş şehir, bu akıl almaz dekor bana bir kitap yazdırmıştı.
Kayıp Gölgeler Kenti

İlkbahar burada çok cömertti.

(Âşıkları, Malaparte ve evi, çok sevdiği Amerika ve tekrarlar, tekrarlar…)

---
Alfa Yayınları

Ocak 2016

Fırat Karagülle - Erken Cumhuriyet Dönemi Romanında Anadolu İmgesi

Fırat Karagülle - Erken Cumhuriyet Dönemi Romanında Anadolu İmgesi
 
Kitap, 1923-1940 yılları arasında yayınlanmış romanları kapsamaktadır.

Birinci bölümde roman kahramanlarının Anadolu coğrafyası ile nasıl tanıştıkları ele alınıyor,
İkinci bölüm sosyal çevre ve ilişkilere odaklanıyor,
Üçüncü bölüm siyasi temaları inceliyor.

Giriş
Cumhuriyet’e kadar münferit bazı eserler dışında Türk edebiyatı mekân olarak İstanbul’la sınırlı kalmıştır.

Mekânın sınırlarını İstanbul dışında bir köye kadar genişleten ilk eser Ahmet Midhat Efendi’nin Bir Gerçek Hikâye adlı eseridir.

Mehmet Celal, Mizancı Murad, Fatma Âliye Anadolu’ya açılan diğer isimlerdir.

Köy hayatı, Nabizâde Nazım’dan başka Ebibekir Hâzım’ın Küçük Paşa adlı eserinde başarıyla anlatılmıştır.

Anadolu’nun çeşitli mekânlarını her yönüyle ele alan ilk yazarımız Refik Halid Karay oldu.

Tanin yazarı Ahmet Şerif 1909 sonrasında 50’den fazla kasaba ve şehri ziyaret etti.

Dergâh mecmuası, Damat Ferit’in himaye ettiği Ümid mecmuasına tepki olarak Anadolu hareketini destekledi.

II. Meşrutiyet’ten sonra edebiyatçıların Anadolu’ya olan ilgisinde artış oldu.

Memleket edebiyatı anlayışı da yine bu sürecin bir sonucudur.

Milli kimlik oluşturma politikalarının bir uzantısı olarak 1930’lu yıllarda köycülük politikaları yoğunlaştı. Köy enstitüleri konuya ilgiyi daha da artırdı.

Sinop ve İzmir dönemin sürgün mekânlarıdır.

Köy ve kasabalar dikkate alındığında kahramanların yetiştikleri bölge olarak Orta ve Batı Anadolu’ya yoğunlaşma görülür.

Server Bedi, Yürü Yavrum Yürü adlı eserinde Anadolu’dan İstanbul’a gelmiş taşralı imajını betimler.

Server Bedi, Kokuyorum adlı eserinde de besleme olarak geldiği eve hanım olan Zehra’nın hikâyesini anlatır.

Dönemin pek çok romanında Anadolu’nun olay örgüsüne bağlanması İstanbul’dan iş amacıyla gelen kahramanlar aracılığıyla sağlanmıştır. Bu kahramanların da pek çoğu sivil veya askeri bürokrasiyi temsil eden kişilerdir.

Burhan Cahit Morkaya’nın Düğün Gecesi adlı eseri İstanbul’un yüksek sosyetesinin romanıdır.

Memduh Şevket Esendal’ın Ayaşlı ile Kiracıları farklı bölgelerden gelen kahramanları ülkenin başkentinde bir araya getirir.

Cemal Ataç, Bir Kız Böyle Düştü adlı eserinde geleneksel yaşamdan Batılı kalıplara geçiş yapan İffet’in maceralarını anlatır.

Refik Halid Karay’ın Çete adlı milli hisleri öne çıkaran romanında işgal güçlerine karşı direnişi konu edinir. Olaylar Hatay ve çevresinde gelişir.

Kahramanların Milli Mücadeleye katılmak üzere Anadolu gitmeleri gerekçesiyle yazılmış çok sayıda romanımız var.
Bu romanlarda İnebolu, Adapazarı, Bursa ve Balıkesir cephe ve asker sevkiyatında işlek bir güzergâh olarak dikkat çeker.

Server Bedi, Seni Seviyorum’da 1. Dünya Savaşı’nı olayların içinde anlatır.
Peyami Safa’nın Sürgün Gölgesinde adlı eseri de Milli Mücadele’yi arka plan olarak kullanır.

Anadolu-İstanbul mukayesesi yapan yenileşme dönemi eserlerinde Anadolu, yokluk, gelişmemişlik imajı içerisinde ele alınır.

Osmanlı dönemini kötülemeyi temel sorunsalı yapmış romanlar için konu, ideolojik argümanlar doğrultusunda araçsallaştırılmış (…) Anadolu’nun ihmali ve geri bırakılması olgusu geçmişin kötülenmesinde sistematik bir söyleme dönüştürülmüştür. (s. 65)

Reşat Nuri Güntekin’in Anadolu’yu ele alan eserlerinde tablo bu anlattığımız gibidir (örn. Yeşil Gece).

 Halide Edip Adıvar’ın pek çok eserinde Anadolu geri kalmışlıkla özdeştir.

Romanlarda ağa/eşraf ile mazlum halk kesimleri ikiliği, Anadolu coğrafyasının tarihsel bir olgusu olarak sunulmuştur.

Kadın-erkek ilişkileri incelendiğinde kadının toplumsal alana uzaklığı, kadının aleyhine işleyen evlilik düzeni, erkeğin otoritesi altında ezilmiş kadın imajı romanlarda öne çıkar.

Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf adlı eseri evlenmeyi Anadolu’nun toplumsal bilincinde önemli karşılığı olan bir hadise olarak sunar.

Etem İzzet Benice’nin On Yılın Romanı
Mekân Bingöl’deki İkipınar köyüdür.
Olaylar 1912’den başlatılır. 1923 öncesi geri kalmışlığı ve sahipsizliğiyle Osmanlı dönemini sembolize eden köy, cumhuriyetin ilk yıllarında geçirdiği parlak bir dönüşümle yeni rejimin sembolü oluverir.

Burhan Cahit Morkaya’nın Dünkülerin Romanı, inkılap hareketinin (1908 İnkılabı) herkesi kucaklar nitelikte olmadığı, aksine merkezle sınırlı kaldığı tezini işler.

“Osmanlı devletinin Şam bahçelerine, Kudüs sokaklarına, Mekke çöllerine ve Arnavutluk dağlarına verdiği emekten bir lokmasını bile alamamış olan Konya üstelik kanını, malını vermiş ve kendisi medrese ile Meram bağlarının oturak âlemleri arasında çürüyüp gitmiştir.” Morkaya… (s. 231)

Osmanlı devletinin Anadolu’ya ilgisini sadece asker ve vergi toplamaya indirgeme, romancılarca çokça kullanılmıştır (Etem İzzet Benice’nin Yakılacak Kitap ve On Yılın Romanı).

Mehmet Rauf’un Halas’ı, İzmir’in işgali sırasında yaşanan bir aşkı konu edinir.
Roman boyunca mütareke günlerindeki İzmir anlatılır.
---
Kitabevi


4 Haziran 2016 Cumartesi

Thomas Bernhard – Bitik Adam - özet

Thomas Bernhard – Bitik Adam
Yirmi sekiz yıl önce
Horowitz’in yanında eğitim görmüştük
…dersleri bitirdiğimizde, Glenn’in artık Horowitz’ten daha iyi bir piyanist olduğu açıktı. (s. 7)

İki yıl sonra Glenn, Salzburg Festivali’nde
Goldberg Varyasyonları’nı çaldı.
Glenn
En çok Bach’ı sevmişti, ikinci olarak da Handel’i, Beethoven’ı küçümsüyordu.
Ciğer hastalığından sanki ikinci sanatıymış gibi söz ederdi. (s. 8)

Stainway’imi bir gün, artık piyanonun bana ıstırap çektirmesini istemediğimden,
Dokuz yaşındaki bir öğretmen kızına armağan ettim. Öğretmen çocuğu kısa sürede Steinway’i çökertti, bu durum bana acı vermedi.
Bir anda piyanodan nefret etmiştim. (s. 9)

Öğretmenlerin taşralı çocuklarının hep yetenekli, özellikle de müziğe yetenekli oldukları söylenir, ama aslında hiçbir şeye yetenekleri yoktur. (s. 10)

Glenn Gould’u tanımasaydım herhalde piyano çalmaktan vazgeçmezdim.
Mönchsberg
Bu dağa intihar dağı da denir, çünkü her şeyden çok intihara elverişlidir ve her hafta en az üç ya da dört kişi kendini oradan derinliklere atar. (s. 11)

Kent aslında insanın aklına gelebilecek en büyük sanat ve düşünce düşmanı,
Zamanla orada her şey kalın kafalılığa dönüşür. (s. 12)

(Glenn) Wertheimer’i hep bitik adam diye nitelemişti.
New York, bir düşünce insanının oraya gelir gelmez tedirgin edilmeden soluk aldığı dünyanın tek kentidir. (s. 16/17)

Steinway benim için onlara karşı, onların dünyalarına, aileye ve dünya karşısındaki dar kafalılıklarına karşı silahımdı. (s. 18)

Glenn, Goldberg Varyasyonları’nın ortasında beyin kanaması geçirmiş. Wertheimer Glenn’in ölümüne dayanamadı. (s. 19)

Almanca öğrenmişti Glenn, daha önce de değindiğim gibi su gibi konuşuyordu. Şivesi ile tüm Alman ve Avusturyalı arkadaşlarımızı utandırıyordu, onlar Almancayı en savruk biçimde konuşuyorlardı.
Dillerine karşı hiçbir duyguları yoktu. Ama bir sanatçının nasıl olur da anadiline karşı duygusu olmaz! Diyordu Glenn sık sık.
Söylediği şeyleri salt düşündüklerinden oluştururdu. Sonuna kadar düşünülmemiş şeyleri söyleyen insanlardan iğrenirdi.
Dinleyicisinden iğrenen dünyaca ünlü tek piyano virtüözüydü. (s. 20)

Bir insana, hiç kimseyle olmadığını gibi bağlı olmak için, yan yana olmanız gerekmez.

Glenn ve Wertheimer öldüler ve benim bu gerçekle başa çıkmam gerekiyor. (s. 26)

Wertheimer düşünceleri geriye kalmaya, toplanmaya, kurtarılmaya, düzenlenmeye değer diye düşündüm. (s. 29)

Her yana yayılan yeni zevksizlik
En güzel otellerimizin bile tamamen proleterleşmesi, diye düşündüm, yaygınlaşıyor. Sosyalizm sözcüğü kadar hiçbir sözcük beni iğrendirmez oldu, bu kavramı ne hale getirdiklerini düşündüğümde. (s. 33)

Yattığımda ölmekten, bir daha uyanamamaktan başka bir isteğim olmuyor, ama sonra gene uyanıyorum ve bu korkunç süreç yineleniyor. (s. 36)

Bir dostumuz olduğunu sanıyoruz, ama zamanla dostumuz olmadığını görüyoruz. (s. 37)

Madrid’den ayrılmayacağımı söylemiş olmam haince bir yalandı,
O benden hayatta kalmanın son olanağını beklemiş
Wertheimer’i alçakça yalnız bıraktım.
…intihar olgunluğuna erişmişti. (s. 42)

Avusturya trenleri perişan, eğer bir tane bulunuyorsa, yemekli vagonlarda en kötü yemekler veriliyor insana.
Musil’in Genç Törless’in Şaşkınlıkları’nı yeniden okumak istedim, ama başaramadım, artık öykülere tahammülüm yok.
Pascal’ın üslubuna duyduğum hayranlık da kısa sürede sönüp gitti. (s. 44)

Chur gerçekten de benim ömrümde gördüğüm en iç karartıcı yerdir.
İnsan Chur’da bir gece bile geçirse, ömür boyu yıkılabilir. (s. 45)

Onu çeken, insanların mutsuzlukları içindeki halleriydi, insanların kendileri değildi. (s. 47)

Bir şey söylüyorum, dedi diye düşündüm ve bambaşka bir şey söylüyorum, böylece tüm yaşamımı yanlış anlamalarla geçirmek zorunda kalıyorum. (s. 50)

Çalışma odama kapanıp pencereden dışarıya diktim gözlerimi, kendi mutsuzluğum dışında başka bir şey görmeden, (s. 53)

Tüm yaşamımız boyunca acemilikten kaçarız, ama o bize hep yetişir ve bizi geçer. (s. 55)

Gülmeyi bilmeyen insan ciddiye alınamaz. (s. 58)

Biz aslında piyano olmak istiyoruz
İyi bir piyano çalıcısı (hiçbir zaman piyanist demezdi!), piyano olmak isteyen biridir ve ben her gün uyandığımda kendime, Steinway olmak istiyorum, Steinway’i çalan insan değil, Steinway’in kendisi olmak istiyorum, diyorum. (s. 59)

Wertheimer’in doğası Glenn’in doğasının tam tersiydi,
Onda o sanat kavrayışı denen şey vardı, Glenn Could’un böyle bir şeye gereksinimi yoktu. (s. 63)

Wertheimer kendisini olağanüstü olarak görmeyi başaramıyordu. (s. 67)

Wertheimer ömür boyu hep kendisini öne çıkartmak istemiş, ama bunu asla başaramamıştı, hiçbir biçimde, hiçbir koşulda. İşte bu yüzden de kendini öldürmek zorunda kalmıştı. (s. 68)

Birçok kişi, mutsuzluğun derinliklerine battığı için aslında mutludur. (s. 74)

Wertheimer mutsuzluğunu yitirmekten korkuyordu ve kendini başka bir nedenden ötürü değil bu nedenle öldürdü. (s. 75)

Wertheimer kız kardeşini ilelebet kendisine bağlamak istedi, dedim, bu bir hataydı. Kız kardeşini delirtti ve bu arada kendi de delirdi, dedim, çünkü insanın kendini öldürmesi deliliktir. (s. 88)

Wertheimer Glenn’in ölümünü bile kıskandı. (s. 103)

Der Untergeher
Türkçeleştiren: Sezer Duru
Yapı Kredi Yayınları
3. Baskı, Eylül 2009