1 Kasım 2016 Salı

Martin Heidegger - Teknik ve Dönüş

Martin Heidegger - Teknik ve Dönüş


Teknik Sorusu
Yol, düşünmenin yoludur. Bütün düşünme yolları (…) dilden geçer.

Teknik, tekniğin özüyle bir ve aynı şey değildir.
Tekniğin özü teknik bir şey değildir.

(Teknik / insan eylemi)

Eski öğretiye göre, bir şeyin özü, o şeyin ne olduğudur.
Teknik, amaçlar için bir araçtır
Teknik, beşeri bir edimdir.

Tekniğin kendisi bir donatımdır. Latince: instrumentum

Teknik, insanın egemenliğinden sıyrılmaya giriştikçe, onu denetim altına almak da bir o kadar zor olur.

Tekniğin araçsal belirlenimi, tekniğin özünü sermez önümüze.
Bu öze ulaşmak için doğru olandan geçerek hakiki olanı aramalıyız.

(araç / neden)

Araçsal olanın egemen olduğu her yerde nedensellik, kausalite, hüküm sürer.

Dört neden olduğunu öğretir felsefe yüzyıllardır:
1) Cousa materialis: kendisinden örneğin gümüş bir kadehin yapıldığı madde, özdek
2) Cousa formalis: maddeyi içine alan form, biçim
3) Cousa finalis: amaç, örneğin kadehi biçim ve özdeğine göre belirleyecek olan kurban ayini
4) Cousa efficiens: kadehi yapan gümüş ustası

Bizlerin neden, Romalıların ise cousa dediği şey, Yunanlarda αϊτιον (aition), bir başkasına borçlu kılan demektir.

…sonlayan, tamamlayan, Yunanca τέλος (telos) demektir ve sıklıkla da “amaç” ya da “erek” diye çevrilmekte, dolayısıyla da yanlış anlamlandırılmaktadır.
Telos, özdek ve görünüş olarak kurban kadehini borçlandıran etmenleri borçlu kılar.

Gümüş ustası üç borçlandırma tarzı üzerinde ölçer/biçer ve onları bir araya getirir. Ölçünme, Yunancada λέγειν (legein), λόγος (logos) demektir ve άποφαίνεσϑαι (apophainesthai), görünüme getirmeye dayanır. (s. 14)

Orada öylece hazır durma (ύποκείσϑαι) vücut bulan bir şeyin bulunuşunu niteler. Borçlandırmanın dört tarzı da bir şeyi görünüme getirir, o şeyi vücut bulmaya bırakır.
Böylece, sürme anlamındaki borçlandırma, sahneye sürmedir.

Her fırsatta sahne arkasından çıkarak vücut bulmaya doğru seyreden her bir şeyin sahneye sürülmesi ποίησις (poiesis), varlığa getirmedir.

Varlığa getirme / açığa çıkartma / άλήϑεια / aletheia

Acaba tekniğin özünün açığa çıkartmayla ilgisi nedir?
Yanıt: bütünüyledir. Çünkü her bir varlığa getirmenin temeli, açığa çıkartmada yatar.

Teknik yalnız bir araç değil, teknik bir açığa çıkartma biçimidir.

Teknik sözcüğü Yunancadan gelmedir. Τεχνικόν (tekhnikon), τέχνη (tekhne)’ye ait olanı dile getirir.
Tekhne, varlığa getirmeye aittir, poiesis’e aittir ve şairane bir şeydir.

Tekhne sözcüğü başlangıçtan Platon’un dönemine kadar έπστήμη (episteme) sözcüğü ile birlikte yol alır.
Bilme, bir şeyi aralar. Aralayıcı olarak da bir açığa çıkartma biçimidir.

Tekhne’deki belirleyici özellik (…) açığa çıkartmada yatıyordur. Tekhne, imal etme olarak değil de açığa çıkartma olarak varlığa getirmedir.

Teknik bir açığa çıkartma biçimidir.

Çağcıl teknikte hüküm süren açığa çıkartma, çağrı anlamındaki görevlendirme niteliğine sahiptir. Çağrı ise, doğada gizli olan enerjinin çözülmesi, çözülmüş olanın dönüştürülmesi, dönüştürülmüş olanın depolanması, depolanmış olanın tekrar dağıtılması ve dağıtılmış olanın da yeniden devreye sokulması yoluyla gerçekleşir.

Ormancı… günümüzde kereste sanayiinin buyruğu altındadır.
Tekniği yürütüyor olması bakımından insan, buyurma işinde açığa çıkartma tarzlarından biri olarak rol oynar.

İdea, duyusal olarak görülebilir olanın duyu ötesi görünümünü tanımlamaz.
İdea, bir biçimde erişilebilir olan her şeyin özünü oluşturan demektir.

Çağcıl tekniğin özü, çatı dediğimiz şeyde gösterir kendisini.
Çatı (…) gerçeğin, kendisini hazır-oluş biçiminde açığa çıkartma tarzıdır.

İnsanı ilkin bir açığa çıkartma yoluna vuran söz konusu toplayıcı yazmaya yazgı diyoruz.
Bu edim, öncelikle yazgısal ise tarihsel olur.

Bütün açığa çıkartış bir saklanış ve gizlenişle ilgilidir.

Tekniğin özü çatıda barınır, çatının hükmü yazgıya aittir.

Yazgı, çatı biçiminde hüküm sürüyorsa, o zaman en büyük tehlikedir.
İnsan o kadar kararlı bir biçimde çatısal çağrının maiyetindedir ki, çatının seslenişini duyamaz bile; seslenilen olarak kendisini gözden kaçırmakla birlikte, özü bakımından ne dereceye kadar kendisine yöneltilmiş olan seslenişin alanında varolduğunu, bu yüzden de yalnızca kendisiyle karşılaşmasının asla mümkün olmadığını bildiren her türlü sözü duymazlıktan gelir.

Çatı, hakikatin yayılma ve hüküm sürme yollarının önünü keser.
Tekniğin özü, bir açığa çıkartma yazgısı olarak tehlikedir.

İnsanı tehdit altında tutan şey, tekniğin öldürücü etkide bulunabilen araç ve gereçlerinden ileri gelmez. Asıl tehdit, insanın özüne çoktan ilişti bile. Çatının egemenliği, daha köklü bir açığa çıkartmayı mesken tutma ve böylece daha asli bir hakikat deneyimleme hakkını insandan esirgeyebilecek olmakla tehdit eder.

“Ancak tehlikenin olduğu yerde çare de büyümektedir.”

Bir şey, büyüdüğü yere kök salar ve oradan yaşam bulur.

Öz, bir şeyin ne olduğudur. Nelik (…) öz sorgusunu yanıtlar.
Bütün ağaç türlerine özgü olan şey, o aynı ağaç-sal olandır.
(Teknik söz konusu olduğunda) çatı sözcüğü herhangi bir gereç ya da alet türünü belirtmiyor.

Açığa çıkartmanın, yani çağırmanın yazgısal bir tarzıdır çatı.

Sokrates ile Platon bile bir şeyin özünü, sürmekte olan anlamında “özünen” olarak düşünmüştür. Ancak onlar sürmekte olanı, hep-olan anlamında düşünür. Hep-olanı ise, olup biten her şeyde kalıcı olarak sonuna kadar dayananda bulurlar. Sonra da bu kalıcı olanı, gerisin geri görünümde (eidos, idea), örneğin “ev” ideasında keşfederler.

Tekniğin özüneni olarak çatı, sürmekte olandır.

Bir zamanlar tekhne adını, yalnızca ve yalnızca teknik taşımamıştır. Bir zamanlar tekhne, ışıldayanın parıltısında hakikati varlığa getiren açığa çıkartmanın da adıydı.

Tekniğin özü, günün birinde teknik olan bütün her şeyi aşarak yalnızca hakikatin olayında özünmeye başlayıncaya kadar, tekniğin zıvanadan çıkmışlığının her yere kurulup sağlamlaşacağını dile getiren olanağa hayret edebiliriz.
Tehlikeye ne denli yaklaşırsak, çareye götüren yollar da o denli aydınlanmaya başlar; bir o kadar da sorucu oluruz. Çünkü sorma, düşünmenin iman etme biçimidir.

Ereignis: Heidegger’e göre “olay” sıradan bir hadise değildir. Olduğu her yerde insanı kendisine ait kılan, onu öz-leyen bir gözleyiş ve gözükmedir.

Dönüş
Tehlikenin, çatının buyurgan tutumuyla kendisini tanınmaz kılmasından dolayı halen ve sürekli olarak görünen o ki, sanki teknik, insanın elinin altındaki bir araçtır. Hakikate ise insanın özü, tekniğin özüne yardım eli uzatmaya buyrulmuştur.

…yazgı özlü bir biçimde varlığın yazgısıdır
Varlık, kendiliğinden rıza göstermekte, hep bir yazgı olarak özünmekte, bundan dolayı da yazgısal bir değişime uğramaktadır.

Özü varlığın kendisi olan teknik, hiçbir zaman insan tarafından alt edilemez.

İnsanın özünün, varlığın özüne ait olduğu ve varlığın özünü korumak üzere varlık tarafından gereksinilen bir öz olduğu kadarıyla büyük olduğunu düşünürüz.
Bu yüzden ilk elde varlığın özünü, düşünmeye-değer şey olarak düşünmek…

Bütün bunlara erişebilmemizin yolu, görünürde hep öncelikli ve acilmiş gibi duran “ne yapmalıyız?” sorusunu sormaktan geçer.

Çatının özü, tehlikedir.
Tehlike olarak varlık,
Bu öze sırt çevirip kendi özünün unutulmuşluğuna yüz verir, böylece eşzamanlı olarak da özünün hakikatine yönelmiş, dönmüş olur.
 Bu yüzden tehlikenin özünde, bir dönüş olanağı gizlidir.

…insanın özü, düşünme yoluyla varlığı koruyarak varlığın özünün başında duran bekçi olmasıdır. İnsan ancak varlığın çobanı olarak varlığın hakikatinin başında beklediği zaman, kuru bir bilme isteğine kapılmaksızın, varlık yazgısının sahneye çıkmasını umabilir.

“Ancak tehlikenin olduğu yerde çare de büyümektedir.”

Tehlikenin yanıbaşında durmaz, tehlikenin kendisi, tehlike olarak durduğunda, çaredir.

Nerededir tehlike?
Tehlike, varlığın kendisi olduğu sürece hiçbir yerde ve her yerdedir.  Kendisinden başka hiçbir bölgeye sahip değildir o (çünkü Varlık).
Tehlike, çatı olarak süreduran varlığın zaman aralığıdır. (s. 51-52)

Dünya olup biter.
Dünyanın dünya olarak olup bitecek olması, şeyin şeyleşecek olması, varlığın özünün yaklaşmakta olan sahneye çıkışıdır (bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan).

Tehlikenin tehlike olarak durduğu yerde, yani özünde, korunmaya dönüş vardır; korunağın kendisi vardır; varlığın kurtarıcısı vardır.

Varlığın yanıbaşında kendisine benzer hiçbir şey yoktur.
Varlık asla ve asla bir neden-sonuç ilişkisi içinde seyretmez.

Salt teknik olan hiçbir şey tekniğin özüne erişemez.
Olanı, düşünerek deneyimlemediğimiz sürece, olacak olana da asla sahip olamayız.

---

Die Technik und die Kehre
Türkçeleştiren: Necati Aça

Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 1998

Friedrich Nietzsche - Şen Bilim

Friedrich Nietzsche - Şen Bilim

Bugüne dek felsefe yaparken tehlikeye atılan, "hakikatten" başka bir şeydi, gelecekti, gelişmeydi, güçtü, yaşamdı.

Tinin en son kurtarıcısı yalnızca büyük acıdır.

"ŞAKA, KURNAZLIK, ÖÇ"
Kovalamaktan, aramaktan yorulduğumdan beri bulmayı öğrendim.

Derin kaz durduğun yeri kaynak onun altında

Vademecum / Beni izle

Yukarı tırman yalnızca ulaşmayı hiç düşünme!

BİRİNCİ KİTAP
…insan varoluşunun komedisi henüz kendi kendisinin "bilincinde" değil; şimdilik daha tragedyanın; ahlaklar ile dinlerin zamanı.
Hayat yaşamaya değer
…koruma içgüdüsü

İnsan ara sıra, neden var olduğunu bilmek, inanmak zorunda. İnsan türü, dönem dönem yaşama güvenmeden -yaşama nedenine inanmadan gelişemez! İnsan türünün değeri ara ara, tekrar tekrar değerden düşürülecek. (s. 41)

Bizim de zamanımız gelecek.

“İnsan zarara uğradığına nasıl sevinebilir, nasıl olur da göz göre göre zarara uğramak isteyebilir; soylu heyecanlara bağlanmak usun bir hastalığı olsa gerek.”

İyi insanlar (…) tinin çiftçileridir.

Düşünme, biçim bakımından bütün onurunu yitirmiş durumda.

Bilim eylemlerin amacını verecek durumda mı? Yoksa değil mi?

Bilinç.- Bilinçlilik organik yaşamın en son, en geç ortaya çıkan gelişimidir.

Yeterince olgunlaşmamış bir işlev organizma için tehlikelidir.

İnsanlar zaten kendilerinde bilinç olduğuna inandıkları için onu edinmeye az çaba harcadılar.

…iyilik etmekle de acı vermekle de insan başkaları üzerinde erk uygular.

Mülk, sahip olduğumuzda değersizleşir genellikle.

İnsan, içinde uyanan yeni bir mülk edinme aç gözlülüğünü “sevgi” diye adlandırır.

Seven bütün kalbiyle istediği kişinin varlığına tek başına sahip olmak ister; onun hem ruhunda hem de gövdesinde koşulsuz bir erk olmayı arzular. (s. 52)

Dünyanın şurasında burasında aşkın sürekliliğinin bir biçimine rastlarız. Bu aşk türünde birbirine sahip olmaya can atma duygusu yerini yeni bir sahip olma isteğine, arzuya bırakır, ikisinin de üzerinde olan daha yüksek bir düşünceyi, ülküyü paylaşma isteğine arzusuna... Ama bu sevgiyi kim biliyor? Kim yaşadı bu seviyi? Onun doğru adı dostluktur.

Bir zamanlar biz yaşamda öylesine yakındık ki artık dostluğumuzu -kardeşliğimizi de- durduracak hiçbir şey yoktu, aramızda yalnızca bir köprücük vardı. Sen ona adım atmak isterken "Köprüden geçip bana gelir misin?” diye sordum sana. Hemen o anda istemez oldun. Bir kez daha gelmeni istediğimde sustun. O zamandan beri aramızda, dağlar, deli ırmaklar, ayırıcı her şey vardı, istesek de birbirimize ulaşamıyorduk. Gelgelelim şimdi sen küçük köprüyü anımsadığında, sözcükler derdini anlatmaya yetmiyor, şaşkınlık içinde hıçkırıyorsun. (s. 54)

…kıskançlık, aç gözlülük; güvensizliğin, şiddetin herhangi bir türü yer almasa gelişip yükselebilir mi? Bunlar olmadan, erdemin gelişip büyümesi bile pek olanaklı değildir.

Hakikatin, bilimin tiranlığı iktidarda olduğu ölçüde yalanın değeri artacak…

Gerçek bir erdeminiz varsa, (ama erdeme yönelik bir dürtücük değil) o erdemin kurbanı olursunuz.

Bir yerde yozlaşma baş gösterdiğinde oraya alacalı bulacalı boş inançlar yayılır; bir ulusun o güne kadarki toplu inancı geri püskürtülür; halk bu boş inançlar karşısında gücünü, rengini yitirir.

…güçlü, varlıklı biri avuçları altınla doldurmaya hazır olduğunu gösterir göstermez, en soylu eller bile açılır.

Para kazanmak için iş aramak -Bugün uygar ülkelerde erkeklerin tümü, bu bakımdan, hemen hemen aynı durumda: Onların tümü için iş, kendinde bir amaç değil bir araçtır. Dolayısıyla, parası iyi olduktan sonra iş seçerken pek de ince eleyip sık dokumazlar. Oysa, az olsa da, haz duymadan çalışmaktansa seve seve ölecek insanlar vardır.

Düşünürler ile bütün duyarlı canlar için can sıkıntısı tinin, mutlu bir yolculuktan, tatlı esintilerden önceki şu rüzgârsız halidir. Ona katlanmaları, onun etkisinin sonucunu beklemeleri gerekir. Daha küçük doğalar bunu hiçbir yolla başaramaz.

Gözler körleştikçe iyinin ülkesi genişler.

İKİNCİ KİTAP
Kadınları baştan çıkaran erkeklerdir. Erkekler kadınlardaki bütün kusurları gidermeli, düzeltilmeli. Çünkü kadın imgesini, kendisi için yaratan erkektir. Kadın bu imgeye göre kendini biçimler.
(Kadın, imgesini kendisi için yaratır)

Kendinde yeterince trajedi, komedi bulan biri için, herhalde en iyisi tiyatrodan uzak durmaktır.

…iyi düzyazı ancak şiirin karşısında yazılır.

Ben yazılarımdan sıkılır, utanırım. Benim için, yazmak daraltıcı, huzursuzluk veren bir gereksinim.

“Ah dostum’. Sonunda bu dünyadan ayrılmak üzereyim, burada kalp ya kırılmak ya da bronz kesilmek zorunda.”

…özgür bir insan iyi de kötü de olabilir, oysa özgür olmayan insan doğada bir lekedir (…) özgür olmak isteyen herkes kendi çabasıyla özgür olmalı, bu özgürlük kimsenin kucağına gökten zembille inmez.

ÜÇÜNCÜ KİTAP
Buddha’nın ölümünden sonra, gölgesi yüzyıllarca bir mağarada göründü -koskocaman, ürkütücü bir gölge. Tanrı öldü

Doğada yasalar olduğunu söylemekten kaçınalım. Orada yalnızca zorunluluklar var.

Ölümün yaşama karşı olduğunu söylemekten kaçınalım. Yaşayan, olsa olsa, ölünün bir türüdür, çok da ender bir türü.

Kaçık adam- Öğle öncesi aydınlığında bir fener yakan, Pazar yerinde koşarken durmadan  "Tanrıyı arıyorum! Tanrıyı arıyorum!" diye bağıran kaçık adamı duymadınız mı? Oradakilerin çoğu tanrıya inanmayanlar olduğu için onun böyle davranması büyük bir kahkahanın patlamasına yol açtı, onu kışkırttılar. "Ne, yolunu mu şaşırmış?" diye sordu biri. Bir başkası "Çocuk gibi yolunu mu kaybetmiş" dedi. “Yoksa saklanıyor mu?’’, "Bizden korkuyor mu?’’, "Yolculuğa mı çıkmış?”, "Yoksa göçmüş mü?” Onlar birbirlerine böyle bağırarak güldüler. Kaçık adam onların arasına sıçrayıp bakışlarıyla onları delip geçerek "Tanrı nerede?" diye sorar, "şunu da söyleyeceğim, onu biz öldürdük –sizlerle ben! Onun katiliyiz hepimiz. Ama bunu nasıl yaptık? Denizi kim içebilir? Bütün çevreni silmemiz için bize bu süngeri kim verdi? Onu güneşinin zincirlerinden kurtarır iken ne yaptık biz yeryüzünde? Nereye gidiyor şimdi dünya, biz nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli, boş yere geriye, öne, yana, bütün yönlere atılıp durmuyor muyuz? Üst alt kaldı mı? Sanki sonsuz bir hiçte yolumuzu yitirmiyor muyuz? Boş uzayın soluğunu duymuyor muyuz? Hava giderek soğumuyor mu? Giderek daha çok, daha çok gece gelmiyor mu? Öğleden önce fenerleri yakmak gerekmiyor mu? Tanrıyı gömen mezar kazıcılarının yaygarasından başka bir ses duyuyor muyuz? Tanrısal çürümeden –Tanrının çürümesinden başka koku duyuyor muyuz? Tanrı da çürüdü. Tanrı öldü! Tanrı ölü! Onu öldüren de biziz!
Bütün katillerin katili olan biz nasıl avunacağız? Dünyayı şimdiye dek elinde tutan, en kutsal, en güçlü olan bizim bıçaklarımızla kana bulandı. Kim temizleyecek bu kanı bizden? Hangi suyla arıtabiliriz kendimizi? Nasıl bir kefalet törenini düzenlesek, hangi kutsal oyunu oynasak? Bu eylemin büyüklüğü bizim için fazla büyük değil mi? Bu ancak eylemi gerçekleştirene yaraşır sayıldığı için bizim tanrı olmamız gerekmiyor mu? Hiçbir zaman daha büyük bir eylem olmadı, şu da var ki, bizden sonra doğacak olan, bu eylem yüzünden şimdiye kadarki tarihlerden daha yüksek bir tarihin bir parçası olacak!"
Kaçık adam burada susar, dinleyenlere bakar: Onlar da suskun, söylenenleri yadırgamış halde ona bakarlar. Sonunda kaçık adam elindeki fenerini yere atar, fener söner, parçalan çevreye dağılır. Sonra "çok erken geldim, daha zamanı değildi. Bu tekinsiz olagelme daha yolda, yolculuğunu sürdürüyor. O daha hâlâ insanların kulağına ulaşmadı. Şimşeğin de gökgürültüsünün de zamanı var. Yıldızların ışığının zamanı var, siz yaptıktan sonra bile, işlerinizin görülmesinin, duyulmasının zamanı var. Bu eylem onlara hâlâ en uzak yıldızdan bile uzak, ama yine de bunu onlar yaptı!" Kaçık adamın aynı gün farklı kiliselere daldığı, içerde Requem aetemam deo'yu söylediği anlatıldı. Dışarı sürülmüş, sorguya çekilmiş; ama o şu yanıtı vermiş hep "Tanrının türbeleri, mezarları değilse nedir bu kiliseler?” (s. 130-131)

İlkin, istemin var olması için haz ile hoşlanmama düşüncesi gerekir.

Tanrı sevilmek istediyse ilk başta yargılamayı bir yana bırakmalıydı…

“Sana iyilik edene yaltaklanma!’

Ulus adlarının genellikle kaba adlar olduğunu unutmayalım. Örneğin Tatar, “köpek" anlamına gelir. Çinliler onları böyle adlandırırdı. "Germans” özünde "kâfir” demektir.

Birinin yönettiği yerde kitleler vardır. Kitlelerin olduğu yerde köle olma ihtiyacını da buluruz. İnsanların köleleştirildiği yerde, az sayıda birey vardır. Sürü içgüdüsünün vicdanı, bu az sayıdaki bireye karşı çıkar.

Dikkat et! Düşünüyor: Çok geçmez bir yalan hazırlamış olur. Bu kültürün bir aşamasıdır, bütün halklar orada durmuştur.

Uyumak isteyenler odalarını karartır ya da sürüne sürüne inlerine girerler.

Düşünceler duygularımızın gölgeleridir.

A: “İnsanı olsa olsa ona denk olanlar över.”
B: “Evet, seni öven, sana "senin denginim” der.

İnsan ancak yanıtlayabileceği soruları işitir.

Ne yaptığımız hiçbir zaman anlaşılmaz. Ama övülür ya da kınanır hep.

Özgürleşmenin mührü nedir?- İnsanın artık kendi kendinden utanmaması.

DÖRDÜNCÜ KİTAP
Acıda, hazdaki kadar bilgelik var. İkisi de türün korunmasına en üst düzeyde katkı yapan etkenlerdendir. Acı olmasa tür çoktan yok olurdu.

Yaşam… Bilginin ta kendisi…

Herkes kendisinin en uzağındakidir.

Bizim kişisel,  en derin acımızı neredeyse hiç kimse kavrayamaz, hemen hemen hiç kimse ona oluşamaz.

Bize açılan şey kendisini yalnızca bir kez açar.
Elbette Yunanlılar "her şeyin iki üç kat güzel olması” için dua ettiler, Tanrılara iyi nedenlerle yakardılar. Çünkü tanrısal olmayan gerçeklik, bize güzeli ya hiç vermez ya da bir kez verir.

BEŞİNCİ KİTAP BİZ KORKUSUZLAR
“Gövde, titriyor musun?
Seni nereye götürdüğümü bilseydin, çok daha fazla titrerdin...”

…insan buyurmayı ne ölçüde az bilirse, o ölçüde buyuran, şiddetle buyuran birine- bir tanrıya, bir prense, bir sınıfa, bir fizikçiye, günah çıkaran bir papaza, bir öğretiye ya da parti bilincine- göz diker.

…insan kendini dile getirerek kendinden kurtulur; “itiraf ettiğinde" insan unutur.

Beni ilgilendiren "kendinde şey” ile görünüş arasındaki karşıtlık hiç değil. Çünkü bu konuyu böyle bir ayrıma karar verecek ölçüde "bilmiyoruz”. Bilgi için, "hakikat” için organımız yok. Biz, ancak insan sürüsünün, türünün çıkarı bakımından yararlı olduğu ölçüde biliyoruz (ya da inanıyoruz ya da düşlemliyoruz.) Burada “yarar" denilen şey bile, sonuçta, yalnızca bir inanç, imgesel bir şey. Belki günün birinde tam da bu belalı aptallık yüzenden yok olacağız. (s. 227)

Biz Almanlar (…) Hegel hiç olmasaydı da Hegelci olurduk.

…güzelleştirme, kibrin kendini kandırması değil mi?

Kadınların seviden ne anladığı:
...onun sevgisi bir inançtır: Kadında başka bir inanç yoktur.
Erkek, bir kadını sevdiğinde, ondan kesinlikle bu seviyi ister,
Bir kadın gibi seven erkek köle olur; oysa kadın gibi seven kadın daha yetkin bir kadın olur.
Kadın mülk edinilmek, sahiplenilmek ister; sahip olma kavramında emişmiş, tutulmuş olmayı ister. Sonuçta o, alan birini ister, kendini vermeyen, kendini sunmayan birini ister,
(Erkek) onun aşkı, sahip olmaktır,
Ama sahip olma isteği hep bir sahip olma ile son bulur.

…bir konuda uzman olan biri, bunun bedelinin onun kurbanı olarak öder.

Felsefe yapmak hep bir tür kan emiciliktir.

Bu kitabın yazarı insan sevmez biri değildir, bugün insandan nefret etmek çok pahalıya patlıyor. (s. 258)

---

Türkçeleştiren: Levent Özşar
Asa Yayınları
2003, Bursa


4 Ekim 2016 Salı

Martin Heidegger - Nietzsche'nin Tanrı Öldü Sözü

Martin Heidegger - Nietzsche'nin Tanrı Öldü Sözü
Ve Dünya Resimleri Çağı


Çevirmenin sözü
Sokrates’ten önce Varlık “bulunma”, hakikat açıklık olarak düşünüldü.
Hıristiyan düşünmesi varolanı Tanrı’nın yaratığı olarak düşündü.
Yeni Çağ metafiziği, Tanrı karşısında özgürleşme girişiminde varolanları öznede temellendirdi. Böylece insanın Varlığının temeli, bilinç oldu.
Nietzsche ile Batı metafiziği, yeni bir döneme girer. Artık varolanın Varlığı güç istemi, hakikat ise adalet olarak anlaşılır.

Nietzsche'nin Tanrı Öldü Sözü
Aşağıdaki inceleme, günün birinde Hiççiliğin özü üzerine soru sormanın olanaklı olabileceği yere giden yolu göstermeyi deniyor.

…metafizik, Nietzsche aracılığıyla, bir anlamda kendini kendi öz-olanaklarından yoksun bıraktığından, onun öteki olanakları da artık görülmez olur. Nietzsche’nin altüst etmesinden sonra metafiziğe kendi özsüzlüğüne, düzensizliğine saplanmaktan başka bir yol kalmaz. Bu tersine çevirmede, duyuüstü, duyulur olanın kararsız bir ürününe dönüştürülür.

Duyuüstünün bu biçimde yerinden edilmesi, saf duyusal olanı, bunun sonucu olarak da ikisi arasındaki ayrımı ortadan kaldırdı.

Duyuüstünün bırakılması anlamsızlıkta doruğa ulaştı. (s. 11)

Nietzsche Batı tarihinin akışını metafizik bakımından, Hiççiliğin serimlenmesi, yükselmesi olarak anladı. Nietzsche’nin metafiziği aracılığı ile enine boyuna düşünmek, şu andaki insanlığın durumunu, yerini düşünmektir.

…düşünmek, Nietzsche için de varolanı varolan olarak göz önüne getirmek demektir. Her metafizik düşünce genelde onto-lojidir, böyle değilse, hiçbir şeydir. (s. 12)

Bilimlerin ortasında düşünme; onları küçümsemeksizin yanlarından geçip gitmek demektir.

Batı düşünmesinin tarihinde, varolan Varlıkla ilişkili olarak düşünülmekte, ancak Varlığın hakikati düşünülmeden kalmaktadır.

Onun (Nietzsche) düşüncesi kendini,  Hiççilik adı altında görür. 
Nietzsche bu akımın yorumunu kısa bir tümcede topladı: “Tanrı öldü.” (s. 14)

Nietzsche'nin sözü, Batı tarihinin iki bin yıldır süregelen yazgısını dile getirir.

…doğru bir yorumlama, hiçbir zaman, metni, yazarının anladığından daha iyi anlamaz. Doğru bir yorumlama, bu metni elbette başka türlü anlar. Ancak bu başka, yorumlanan metin üzerine düşünmede, aynı ile buluşan bir başka olmalıdır.
Nietzsche “Tanrı öldü” sözünü ilk kez, 1882 yılında yayınlanan “Die Fröhliche Wissenschaft” [Şen Bilim] adlı yapıtının üçüncü kitabında yazmıştı. (s. 15)

Genç Hegel "Glauben und Wissen" [inanç ile Bilgi] (1802) adlı yazısının sonunda "Yeni çağın dininin dayandığı duygu şudur; Tanrı öldü..." diye yazar. Hegel'in sözü, Nietzsche'ninkinden farklı bir şey düşünür. Bununla birlikte ikisi arasında, kendini bütün metafiziğin özünde gizleyen, özlü bir bağ bulunur. Paskal'ın Plutarkhos'tan aldığı “Le Grand Pan est Mort" [Yüce Pan öldü!] (Pensees, 695) sözü, karşıt bir temelden çıksa da, aynı alana aittir. Biz önce "Fröhliche Wissenschaft" yazısının 125 nolu parçasındaki tüm metne kulak verelim.

“…Onun katiliyiz hepimiz. Ama bunu nasıl yaptık? Denizi kim içebilir? Bütün çevreni silmemiz için bize bu süngeri kim verdi? Onu güneşinin zincirlerinden kurtarır iken ne yaptık biz yeryüzünde? Nerede gidiyor şimdi dünya, biz nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli, boş yere geriye, öne, yana, bütün yönlere atılıp durmuyor muyuz? Üst alt kaldı mı? Sanki sonsuz bir hiçte yolumuzu yitirmiyor muyuz? Boş uzayın soluğunu hissetmiyor muyuz? Hava giderek soğumuyor mu? Giderek daha çok, daha çok gece gelmiyor mu? Öğleden önce fenerleri yakmak gerekmiyor mu? Tanrıyı gömen mezar kazıcılarının yaygarasından başka bir ses duyuyor muyuz? Tanrısal çürümeden-Tanrının çürümesinden başka koku duyuyor muyuz? Tanrı çok çürüdü. Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü gitti! Onu öldüren de biziz! Bütün, katillerin katili olan biz nasıl avunacağız? Dünyayı şimdiye dek elinde tutan, en kutsal, en güçlü olan bizim bıçaklarımızla kana bulandı. Kim temizleyecek bu kanı bizden? Hangi suyla arıtabiliriz kendimizi? Nasıl bir kefalet törenini düzenlesek, hangi kutsal oyunu oynasak? …”

"Büyük, yeni olayın-Tanrı'nın ölmesinin, Hıristiyan Tanrı’sını inanılmaz kılan Tanrı’nın ölmüş olmasının- gölgesi Avrupa'nın üzerine düşmeye başladı."
Bu söz Nietzsche'nin "Tanrı öldü" derken, Hıristiyan Tanrısından söz ettiğini açıkça gösteriyor. (s. 17) (Duyu-üstü dünya)

Biz Kant'tan beri, duyulur dünyaya, geniş anlamda, fiziksel dünya deriz. Buna göre de duyuüstü dünyayı, metafizik dünya diye adlandırırız.
"Tanrı öldü" sözü, duyuüstü dünyanın etkin bir gücü olmadığı anlamına gelir. Bu dünya yaşam vermez. Batı felsefesini Platonculuk olarak anlayan Nietzsche için metafizik sona ermiştir. (s. 18)

Biz Hiççilikte, yalnızca Hıristiyanlığa sırtını dönen inançsızlığı, bu inançsızlığın görünme biçimlerini gördüğümüz sürece, bu bakış, Hiççiliğin aldatıcı, yoksul yüzünde takılır kalır.
Hiççilik, kendini, kendi tarihinin yazgısı olarak, bu tarzda saf inançsız olanlara henüz hiç göstermemiştir.

"Tanrı öldü" sözündeki Tanrı adı, özlü olarak düşünüldüğünde, ülkülerin duyuüstü dünyasını gösterir. Duyuüstü ülküler dünyası, bizim dünyasal yaşamımızın dışındaki amaçları içerir, bu amaçlar bu dünya içindir.

Tanrı’nın, kilise öğretmenlerinin sarsılan yetkesinin yerine vicdanın yetkesi geçirilir, usun yetkesi kendini zorla kabul ettirir. Buna karşı toplumsal içgüdü ayaklanır. Duyuüstü dünyanın yerini tarihsel ilerleme alır. Öte yandaki bengi mutluluk hedefi çoğunluğun dünyadaki mutluluğuna dönüşür.

Hiççiliğin özü de olagelmesinin alanı da metafiziğin kendisidir.

Biz duyuüstü dünyanın özünün özsüzleştirilmesine, çürüme diyoruz. (s. 21)

Nietzsche 1887 yılında bir yazısında bir soru sordu. "Hiççilik ne anlama gelir?" yanıtladı. "En yüksek değeri değerden düşürmek. "

Nietzsche, Hiççiliği tarihsel bir akım olarak görmektedir.
…en yüce değer, ideal dünyanın gerçek dünyada gerçekleşmediği hiçbir zaman da gerçekleşemeyeceği görüşüne dayanmakla daha baştan kendi değerini düşürür.

…yerinden edilen Tanrının yerine başka Tanrının getirilmesini gerektirir.
Nietzsche buna Yetkinleşmemiş Hiççilik der.

Şimdiye kadarki değerleri yeniden değerlendirmeksizin Hiççilikten kurtulma girişimi ise karşıtını yaratır, sorunu derinleştirir"

Değer koyma yeni bir ilkeyi, yani değer koymanın içinden çıkacağı, içinde tutunacağı bir ilkeyi gerektirir.


Değerlerden fazlaca söz edilir olması kavramın belirsizliği ile örtüşmektedir. Değerlerin bu çağda dillerden düşmemesi, onların Varlıktan çıkan öz kaynağı konusundaki belirsizlikle çakışır.

"Değerin görme noktası, oluş içindeki göreli yaşam süresinin karmaşık yapıları (Gebilde) bakımından koruma, arttırma koşullarını kuran görme noktasıdır." (Güç İstemi. Aforizma 715)

Değer bir şeye yönelen ya da, söylediğimiz gibi, bir şeyi hesaplayan, böylece de, hesaplar iken bir başka şeye dayanması gereken görmenin göz önüne aldığı şey anlamına gelir. (s. 27)

…değerleri özce, bundan dolayı da daima, koruma “ve” arttırmanın göz önüne getiren koşullan olarak açıklamak ister.

Kendini yalnızca korumayla sınırlayan her yaşam zaten çöker. Yaşayan için, yaşam alanının güvence altına alınması, hiçbir zaman, amaç değildir; yaşamın arttırılması için, yalnızca, bir araçtır.

Yaşam, canlı için amaçlar koyarak, özünde değer-koyucu olduğunu kanıtlar (Güç İstemi. A. 556. Y. 1885/6)

(Varlık / oluş / güç istemi – varlık / varoluş)

Nietzsche için "oluş", "güç istemidir."

Nietzsche'nin dilinde güç istemi, oluş, dirim, Varlık, geniş anlamda aynı anlama gelir.

“Değer ile değerin değiştirilmesi, değer koyucunun gücündeki artmaya orantılıdır,” der.

…güç istemi eksiklik duygusundan çıkan, henüz sahip olunmayan bir şey için çabalama gibi görünür.

…güç isteminin özünü aydınlatmak ruhbilimin işidir.

…her zaman, yalnızca daha önceden dikkatimizi çekenler bizim için daha belirgin hale gelir. Dikkat çeken bizi kendi özüne yaklaştırandır.

İstek, dilek değildir, bir şey için çabalama da değildir yalnızca; tersine isteme, kendinde buyurmadır.

İstemenin istediği henüz sahip olmadığı bir şey uğruna çabalama değildir. İsteme, istediğine zaten sahiptir. Çünkü isteme kendi istemesini ister. Onun istemesi, istediği şeydir. İsteme kendini ister.

Erk ancak erkini arttırdığında, ancak kendine "daha çok erk" buyurduğu sürece erktir. (s. 33)

Güç istemi gücün özüdür. O, özünü, kendi kendini isteyen saf isteme olarak gösterir.

…güç istemi başka bir şey isteme ile diyelim ki "hiçi isteme" ile de karşılaştırılamaz; çünkü hiçi isteme de istemeyi istemedir, öyle ki Nietzsche:" O (isteme) istememeden çok hiçi ister." diyebilmiştir. (Ahlakın Soykütüğü; üçüncü yazı A. I. Y. 1887).

Nietzsche: Güç istemi "Varlığın en derin özüdür" der. (Güç İstemi. A. 693. Y. 1888).

Gücün yükselebilmesi için zorunlu koşul, her güç basamağının güvenli kılınmasıdır. (Koruma ve arttırma)

"Yaşamak, bu zaten değer yüklemek” demektir.
Güç, karşı koyulmaz güç olmak istediği sürece, yaşamın hiçbir zenginliği onu yatıştırmaz.

…özne kendini bilmeye dönüştü.

Varolanın Varlığının hakikati ancak varolanın hakikatinden çıkarak belirlenebilir. Ancak Yeni çağ metafiziğinde varolanın Varlığı, isteme olarak, böylece de kendini isteme olarak belirlenmişse, bu kendini isteme, kendinde zaten kendi-kendini-bilme ise, demek ki varolan, hypokeimenon, subiectum, kendi-kendini-bilme tarzında özünü sürmektedir. (s. 41)

“Tanrının öldüğü”nün bilinciyle birlikte, şimdiye kadarki en yüce değerleri köktenci bir biçimde değerlendirme bilinci başladı. İnsan bu bilinçle, daha yüksek, başka bir tarihe geçer, çünkü bu bilinçte, bütün değer koymaların ilkesi, güç istemi, gerçekliğin gerçeği, bütün varolanların Varlığı olarak anlaşılıp benimsenir.

…insanlığın bu öz biçimine "üstün insan" adı verilir.

Üstün insan, güç istemi ile belirlenen gerçeklikten çıkan, bu gerçeklik için olan insandır.

Özne kendisi için öznedir. Bilincin özü kendini bilmedir. Bundan ötürü bütün varolanlar ya öznenin nesnesi ya da öznenin öznesidir. Her yerde varolanın Varlığı, kendini-kendi-gözünün-önüne-getirmeye, böylece de kendini kurmaya dayanır.

Koşulsuz güç isteminin egemenliğinin başladığı çağda, Varlık değere dönüştürülmüştür. Servetin değişmezliğini değişmez kılmak güç isteminin, kendisini korumak için, kendine koyduğu, zorunlu bir koşuldur.

Yalnızca Varlığı değer olarak değerlendirmekle bile, Varlık zaten güç isteminin koyduğu bir koşula indirgenir. Eskiden beri Varlığın kendisine saygı gösterildiğinde, böylece de ona değer verildiğinde, Varlığın öz değeri talan edilegelmiştir.

…varolanın Varlığını anlamaya giden her yol yok edilmiştir.

Varlığı da Varlığın hakikatini de düşünmeyen Batı düşünmesi, varolanı, başlangıcından beri hep varolan olarak düşündü.

Varlığın başına ne geliyor? Varlıklığın başına Hiç geliyor.

Duyuüstü dünyayı düşünme de en yüksek değer olarak Tanrıyı düşünme de Varlığın kendisinden çıkarak düşünülmez.

Tanrıya vurulan en ağır darbe, Tanrının bilinemez sayılması, onun varoluşunun kanıtlanamayacağının gösterilmesi değildir, Tanrıya vurulan asıl darbe, gerçek sayılan Tanrının en yüksek değer yerine konmasıdır,

Nietzsche güneşle yeryüzü arasındaki ilişkiyi adlandırır iken yalnızca Yeni çağ’ın doğa tasarımındaki Kopernikusçu dönüm noktasını düşünmez. “Güneş” sözcüğü, aynı zamanda, Platon'nun, alegorisini de anımsatır. Buna göre, güneşle onun ışıklarının alanı, varolanın kendi görülebilir görünüşüne ya da kendi yüzlerine (ideler) göre göründüğü yerdir. Güneş; varolanın varolan olarak kendini gösterdiği bir görüş çevresi kurar, bu çevreyi sınırlar da.

İnsanın yerleştiği yeryüzü güneşinden koparılmıştır.

Öldürmek, burada kendi başına varolan duyuüstü dünyanın insan eliyle yok edilmesidir. Öldürme bir süreci adlandırır: Bu süreçte, varolan, varolan olarak yok olmaz Varlığında farklılaşır.

Değerler bakımından düşünme, önceden beri Varlığın kendi hakikati içinde özünü sürmesine izin vermez.

Varlığın tarihi, zorunlu olarak, Varlığın unutulmasıyla başlar.

Hiççiliğin özü tarihe dayanıyor. Buna göre bütününde varolan olarak varolanın görünüşünde Varlığın kendisinin, Varlığın hakikatinin başına gelen hiçtir. Bu şöyle olmaktadır: Varolan olarak varolanın hakikati, Varlığın hakikati sayılır, çünkü Varlığın hakikati bulunmamaktadır (ausbleiben).

Hiççiliğin özü, bütününde varolan olarak varolanın görüngülerinde Varlığın hakikati bulunmadığı için tarihe dayanıyorsa, buna uygun olarak da, Varlığın kendisi ile Varlığın hakikatinin başına hiç geliyorsa; o zaman varolan olarak varolanın hakikatinin tarihi olarak metafizik özünde Hiççiliktir. Son olarak Batı ile Avrupa tarafından belirlenen dünya tarihinin tarih-temeli metafizik ise, o halde dünya tarihi de tümüyle farklı bir anlamda Hiççiliktir.

Hiççilik, her şeyin başına, her bakımdan Hiçin gelmesi demektir.

Gelgelelim Varolan, Varlıktan çıkarak ne ise o, nasılsa öyle olmaktadır, Her olanın Varlıkta olduğu (İst) kabul edilirse, Hiççiliğin özü, özünde, Varlığın başına hiçlik gelmesine dayanır.

…kaçık adam "Durmaksızın bağırarak: Tanrıyı arıyorum! Tanrıyı arıyorum!" diyordu.
Bu adam ne bakımdan kaçıktır? O kaçıktır, çünkü kaçık adam şimdiye kadarki insanlığın düzleminden kaçmıştır.

Kaçık adamın bu biçimde Pazar yerinde dikilen “Tanrıya inanmayanlarla” hiç bir ortak yanı yoktur. Çünkü bunlar Tanrının Tanrı olarak inandırıcılığını yitirmesinden ötürü inançsız değillerdir, tersine, Tanrıyı arayamadıkları sürece inanma olanağından el çektikleri için, onlar artık arayamazlar, çünkü artık düşünmezler. Ayak takımı, düşünmeye yol verdi, onun yerine de aylaklığın gevezeliğini koydu…

Düşünme, ilk olarak, yüzyıllardır hüküm süren usun, düşünmenin en inatçı düşmanı olduğunu anladığımızda başlayacak.

Dünya Resimler Çağı
Metafizikte varolanın özü düşünülür
Metafizik varolanın belli bir yorumu, hakikatin belli bir kavranışı aracılığı ile bir çağın öz-biçiminin temelini vererek, onu temellendirir.
Düşünme, kendi tasarımının hakikatini, kendi ereğinin uzamını sorgulama yürekliliğidir. Sorun edinilmeyi en çok hak eden de budur.

Makine teknolojisi, bugüne dek, çağcıl teknolojinin özünün en gözle görünür sonucu olageldi. Yeni çağ teknolojisinin özü de Yeni çağ metafiziğin özüyle özdeştir.
…sanat yapıtı yaşantının nesnesine dönüşür, sonuçta, sanat insan yaşamının anlatımı sayılır. (s. 65)

Yeni çağ'a özgü bilimin özünü kavramak istiyorsak, öncelikle, yeni bilimi, ilerlemenin görme noktasından görerek, onu yalnızca eskinin bir aşaması sayma alışkanlığından kurtulmalıyız. (s. 67)

Bilim, tasarımlanan plan ile bu planın ilerlemenin kesinliğinde güvence altına alınması aracılığıyla araştırmaya dönüşür.
Olguların sağlama bağlanmışlığı ile onlardaki değişmelerin değişme olarak kalıcılığı “kuraldır”. Akışının zorunluluğunda değişmenin sürmesi “yasa”dır. Olgu, olgu olarak, ilk kez, kural ile yasanın görüş alanında açıklık kazanır. (s. 69)

Doğa bilimlerindeki deneye, tinsel bilimlerde kaynak eleştirisi karşılık gelir. (s. 71)

Nedir bu dünya resmi?
Dünya burada, bütünlüğünde varolanları adlandırır.
'Resim' sözcüğünde, öncelikle, bir şeyin kopyası düşünülür. Buna göre, dünya resmi, bütün varolanların resmi gibi bir şey olsa gerek.
'Resim' burada bir taklit anlamına gelmez, daha çok “kendini resme koymak” günlük ifadesindeki anlamındadır. (s. 77)

Özü bakımından anlaşıldığında dünya resmi, dünyanın bir resmi değildir, dünyayı resim olarak kavramaktır.
Yeni çağ'ın dünya resmi ile çağcıl dünya resmi aynı anlama gelir.
Yeni çağ'ın özünü ıralayan dünyanın resme dönüşmesidir.
Ama Orta çağ'da varolanın Varlığı, hiç bir zaman, onun nesnel olarak insanın önüne getirilmesinde (…) bulunmadı.
Grekler’in varolan yorumunun niteliği (…) daha da uzaktır.
Varolanın anlaşılması, varolan tarafından belirlendiği, istendiği için, Varlığa aittir. (s. 78)

Varolan, insanın onu öznel algılama tarzındaki göz önüne getirme anlamında görmesiyle varolan olmaz.
Tersine kişioğlu, varolan tarafından bakılandır.
Eski Grekler'de dünya resim olamadı, çünkü Yunanlı varolanın algılayıcısı (Vernehmer) olarak vardır. Öte yandan, varolanın varolanlığının Platon için eidos (kalıp-dış görünüş) olarak, belirlenmesi, dünyanın resme dönüşmesinin (…) bir önkoşuluydu.
Yeni çağ'm göz önüne getirmesi (…) el altındakini kendisi ile, göz önüne getirenle ilişkiye sokması, onu düzgü koyucu alan olan kendisi ile kurulan bu bağa geri dönmeye zorlaması anlamına gelir. Böyle bir şeyin olduğu yerde, insan kendini varolandan önce gelen bir şey olarak resme koyar. (s. 79)

Orada insan olmanın şu tarzı başlar: İnsan bu tarzda bir bütün olarak varolanın efendisi olmak için ölçmeye, uygulamaya koyulur.

Hümanizmanın, ilkin, dünya resme dönüştürüldüğünde ortaya çıkmasında şaşılacak bir şey yoktur.
Hümanizma adı, insandan yola çıkarak, bütününde varolanı insanın durduğu yerden, insana göre açıklayarak, değerlendirerek, insanın felsefi yorumlanışını imler. (s. 81)

…her türlü Hümanizma, zorunlu olarak, Grek ruhuna aykırıdır
Yeni çağ’ın temel olgusu dünyanın resim olarak ele geçirilmesidir. Artık dünya resmi [Bild], göz önüne getirici insan üretiminin yapılmış imgesi [Gebild] anlamına gelir. (s. 82)

Ekler
…düşünmeme, büyük ölçüde, başarı ile ilerlemenin belli basamaklarının bir parçasıdır.
Varlık için, düşünme sorgulamaya en çok değen sorun olarak kalmayı sürdürür. Düşünme Varlıkta en üst düzeyde dirençle karşılaşır…


…insan özne olmak bakımından kendini aştığında insan varolanı, artık nesne olarak göz önüne getirmediğinde Hiçin varlığı insana verilecektir.

---
Türkçeleştiren: Levent Özşar
Asa Kitabevi, 2001, Bursa