17 Ağustos 2017 Perşembe

Örgütsel Sessizlik ve Tükenmişlik Sendromu İlişkisi

Örgütsel Sessizlik ve Tükenmişlik Sendromu İlişkisi

İlk kez Morrison ve Milliken (2000) tarafından gündeme getirilip, kavramsal çerçevesi oluşturulan örgütsel sessizlik kavramının önemi, gün geçtikçe sayısı artan bilimsel çalışmalardan görülmektedir. Morrison ve Milliken (2000:706) örgütsel sessizliği, çalışanların birlikte hareket ederek, çalıştıkları örgütler ile ilgili yararlı bilgilerini kasıtlı ve bilinçli bir şekilde dile getirmekten kaçınmaları olarak tanımlarken; Pinder ve Harlos’a (2001:337) göre örgütsel sessizlik, değişimi etkileyebilme ya da düzeltebilme potansiyeli görülen insanların kendi kendilerine yaptıkları davranışsal, duygusal ve bilişsel değerlendirmelerle ilgili samimi görüşlerini dile getirmemeleri, yani sözlü veya yazılı anlatımlardan uzak durmaları şeklinde tanımlanmıştır.

Örgütsel sessizlik, örgüt çalışanlarının gerek iş hayatlarındaki, gerekse de özel hayatlarındaki bazı faktörlerin etkisi altında kalarak, hem kendi durumları, hem de örgütlerinin durumları ile ilgili olarak herhangi bir değişim ya da gelişim faaliyetine bilişsel, duyuşsal ya da davranışsal açıdan katkıda bulunmayı bilinçli olarak reddetme yönündeki eğilimi ifade etmektedir. (s. 529)

Çalışanların sessiz kalmaları ile örgütsel süreçlerdeki hataların tespit edilip, dile getirilmesi ve yanlış işleyen süreçlerin düzeltilmesi oldukça zor bir hale gelecektir.

Tükenmişlik, uzun süreli stres ya da düş kırıklığı sonucunda yaşanan fiziksel ya da duygusal bir bitkinlik halidir. (s. 530)

İlk kez 1974 yılında Herbert Freudenberger tarafından ortaya atılan tükenmişlik sendromu, gönüllü sağlık çalışanlarının yaşadıkları yorgunluk, hayal kırıklığı ve işten ayrılma durumlarını tanımlamak için kullanılmıştır.

Maslach ve Jackson (1986), tükenmişlik sendromunun, genellikle yüz-yüze çalışan bireylerde ortaya çıktığını belirtmişler ve bu kavramı, duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarı olmak üzere üç boyutta değerlendirmişlerdir.

Duygusal tükenme, olumsuz bir durum karşısında bireyin gösterdiği direnci ifade ederken; duyarsızlaşma, bireyin iş ortamındakilere ya da iş arkadaşlarına karşı duygusuz bir nesne gibi davranmasını ifade etmektedir.

Tükenmişlik Sendromuna yol açan en önemli bireysel faktörlerden birinin, bireylerin beklentilerinin gerçekleşip gerçekleşmemesi olduğu söylenebilir. (s. 531)

Çalışanların sahip oldukları bilgileri, kasten paylaşmamayı tercih etmeleri ve son derece önemli olan iletişimi içsel olarak bastırmaları, stres düzeylerini arttırarak, psikolojik sorunlar yaşamalarına yol açabilmektedir. (s. 533)

---
Cem Kahya, Örgütsel Sessizlik ve Tükenmişlik Sendromu İlişkisi
Turkish Studies Cilt 10, Sayı 10, 2015 (s. 523-546)




Kültür ve Stres

Zafer İlbars - Kültür ve Stres
İnsan hayatının sürekliliğini sağlayan bilginin aktarılmasıdır.
Hastalık ve sağlıkla ilgili inançlar da kültürel süreçler içinde yer alır.
Bir grubun kültürel değerleri strese karşı koruyucu etken olabilir.

Meditasyon ve düşünceye dalma gibi uğraşlara, rekabet ve maddi başarıdan daha fazla değer veren kültürlerin üyeleri genelde strese daha az maruz kalırlar.

Kültürden kaynaklanan stresin en çarpıcı örneği antropologlar tarafından "vudu ölümü" veya "büyü ölümü" olarak adlandırılan, Landy'nin ise sosyo-kültürel ölüm deyimi yeğlediği stres durumudur.
"Büyü ile ölüm" de kişi büyü ile ölmek üzere seçildiğine inanır, hastalanır ve ölür.
Toplumunun geleneklerine göre ölüme mahkûm edildiğinin farkında olan kurbanın ailesi ve arkadaşları da bu inanca katılır ve yavaş yavaş ondan uzaklaşırlar.

Engel'in "vazgeçme-vazgeçilme kompleksine" klasik bir örnek oluşturmaktadır. 170 ani ölüm raporunun 10'u mevki kaybı/saygınlık kaybı sonucu gelmiştir. Örneğin önemli pozisyonlara atanmayı bekleyen iki kişi bu beklentileri gerçekleşmeyince aniden ölmüşlerdir.
---
Zafer İlbars - Kültür ve Stres
Kriz Dergisi, Cilt 2, Sayı 1 (s. 177-179), 1994




Maggie Hyde & Michael McGuinness - Yeni Başlayanlar için Jung


Maggie Hyde & Michael McGuinness - Yeni Başlayanlar için Jung

26 Temmuz 1875’te Protestan bir rahibin oğlu olarak İsviçre’de doğdu.
Ailesi -geleneksel olarak- dindardı. Jung’un oyun alanları kiliseler ve mezarlıklardı. 9 yaşına dek hayali oyunlarla oyalanan yalnız bir çocuktu.
3 yaşında gördüğü bir düşle entelektüel yaşamının başladığını söyler: Düşünde yerdeki bir delikten aşağıya düşer. Düştüğü yerde geniş bir salon ve taht üzerinde fallusa benzettiği bir “şey” vardır. Annesinin sesini duyar “işte yamyam budur” der annesi. Sonra da uyanır. Bu rüyadaki yamyamı hem fallus hem de İsa ile özdeşleştirir.
Aileden gelen dindar yapı içinde gelişen çevresiyle uyumlu kişiliği ve buna zıt olarak gelişen dine karşı eleştirel tavır Jung’un kişiliğinde ikili bir yapı oluşturur. Zamanla birinci tarafa meyleder. Fiziksel olarak güçlü ve karizmatik birine dönüşür.
Tıp eğitimi almak üzere Basel Üniversitesine gitti. İkinci yılında babası vefat etti. Eğitimine devam ederken felsefe ve parapsikolojiyle de ilgilendi. Ruh üzerine odaklandı.
Kuzeni medyum Helene Preiswerk’le medyamik seanslara giriyordu.

Psikiyatrideki çıraklık dönemi Zürih Üniversitesine bağlı bir klinik olan Burgholzi Akıl Hastanesinde asistan olarak çalışmasıyla başlar (Aralık 1900). Burada özellikle şizofrenlerle ilgilendi.
Babette adlı hastasını incelerken psikotik belirtilerin bireyin yeni bir dünya yaratma girişimi olabileceğini düşündü.
Psikolojik durumlarla vücut kimyası arasındaki etkileşimleri ölçecek düzenekler üzerinde çalıştı. Bu çalışmaları daha sonra yalan makinesine dönüştü.

1905’te Burgholzi’de kıdemli bir doktor olarak ün yaptı. Deneysel psikolojiden uzaklaşarak psikanalize yöneldi.

İlk defa 1896’da karşılaştığı Emma Rauschenbach ile 1903’te evlendi. Beş çocukları oldu.
1911’den itibaren Antonia Wolff, Jung’un metresi oldu. Bu ilişki Antonia’nın 1952’deki ölümüne dek sürdü.

1906’d Freud’la yazışmaya başladı. Dostlukları 1913’e dek sürdü.
Jung, Freud’un projesinin yıldızı haline geldi. IPA’nın ilk başkanı seçildi. Derneğin yayın organının da editörlüğünü yaptı. 1913’ten sonra aralarında soğuk rüzgârlar esmeye başladı.
1909’da uzun bir deniz yolculuğunda birbirlerine düş çözümlemesi yaptılar. Freud gerekli olan kişisel ayrıntıları vermedi.
Freud, Jung’un baba kompleksiyle baş edemediğini söylemeye başladı.

Jung temel olarak Freud’un psikanalizine bağlı olsa da Freud gibi, hemen bütün rahatsızlıklara cinsel kökenli gerekçeler bulmak çabasında değildi. Aralarında fikir ayrılığının temelinde bu var. Jung, şizofreni gibi psikoz durumları cinsel kökenli rahatsızlıklarla açıklanamaz diyordu.
Jung, bilinçaltını açıklamak üzere parapsikolojiye güveniyordu. Freud için ise varsa yoksa seks…

Freud’la yolları ayırdıktan sonra Jung bunalımlara girer. Gerek teorilerine daha çok destek alma çabasının yol açtığı baskı gerekse kolektif bilince götüren araştırmaların yoruculuğu…

Hayatı boyunca olağandışı işaretler ve rüyalar gören Jung, kendi bilinçdışını keşfetmeye çalıştı. Fantezileri ve rüyaları arasında Philemon figürüyle karşılaştı. Bu onun alteregosu olarak düşünülebilir.

Olağandışı zihinsel süreçlere kendini bıraktığı günlerde mandala çizmeye başladı. Bunlar, karmaşık bilinç durumlarının dışa vurumlarıydılar.
Mandalada her şey merkezi bir noktaya bağlıdır, mandalanın uyumu/ahengi buna göredir. Jung, buna paralel olarak psişik gelişimin hedefinin merkeze ulaşmak olduğunu düşündü.

İçgüdüler zorunluluktan kaynaklanan eylemleri yerine getiren tepilerdir.
İçgüdüler eylemlerimizi belirler. Jung aynı şekilde algılamamızı düzenleyen doğal, bilinçdışı anlama tarzlarının da bulunduğunu ileri sürer.
İçgüdüler eylemlerimizi belirlediği gibi arketipler de kavrayış tarzımızı belirler.
Arketipler kendilerini imgeler aracılığıyla ortaya koyarlar.
Ruhun tekrar tekrar ortaya çıkan imgeleri (bilge ihtiyar, Philemon vs.), kolektif insanlık için bilinçdışı bir gerçekliği yaratır.
Jung arketipi arketipal imgeden ayırır. Arketipin varlığı düşünülebilir, onu başka türlü bilemeyiz. Arketipel imge ise kolektiftir. Kendini bilince dayatabilir ve biz bu yılla arketipi buluruz.

Jungçu Analizin Temelleri
1-  Semboller
Sembollerin sözlük anlamları boştur. Asıl sorun sizin duygusal tepkinizdir.

2-  Aşkın veya Şifalı İşlev
Hastanın sembolizmine yapıcı yaklaşım, hastanın sembollerinin mitolojiyle paralelliklerini görmesini sağlar.

3-  Etkin İmgelem
Bir düş imgesi ve ya sembolü pek çok yolla ortaya konabilir; resim, yazı, dans vs.

4-  Merkezleşme Süreci
Genç kadın düşünü anlattı: “biri bana kazılan bir kral mezarından çıkarılmış harikulade bir kılıç verdi.”
Freud’un analitik yorumu kılıç imgesini cinsel olarak baba kompleksinin, penis kıskançlığı fantezisinin ödünlenmesine indirgerdi. Jung’un yaklaşımı ise mitlerde ve peri masallarında yer alan kılıç benzeri imgelerin çağrışımları aracılığıyla genişletme tekniğine başvurur. Gömülü kılıç imgesi hasta kadına babasının güçlü kişiliği karşısında kendisini örselediğini ancak aynı gücün kendisinde de olduğunu söyleyerek kadının özgüvenini geri kazanmasını sağlar.

Düşler ve Hayaller
Hayaller gibi düşler de saklı bir arketipal anlam merkezinden dışarıya doğru yayılırlar.
Jung düşlerin psişik gerçeklikleri ortaya koyduğuna ve zaman zaman peygamberce içgörü sağladığına inanıyordu.

Annesinin ölümünün ardından Zürih Gölü kıyısına bir ev inşa etmeye başladı: Bollingen Evi. Bu ev Jung’un ruhsal sığınağına dönüştü.

Analitik Psikoloji
Jung, psikanalizden ayrı tutulsun diye kendi yöntemini analitik psikoloji diye tanımladı.
Analiz, yüzyüze katılımdır. Ancak yaralanmış hekim şifa verir.
Kendiniz nevrozlardan temizlendiğinize emin olun.
Terapistler için de eğitici analiz gereklidir.
Çocukluk anılarının peşinden koşmayın.
Hastanın anlatılmamış bir öyküsü vardır. Bu sırdır. Onun karşısında darmadağın olduğu kayadır. Bunu unutmayın.

Jung’un psike ile kastettiği bilinç ve bilinçdışı bütün varlığımızdır. Öz (nefs) psikenin yöneldiği hedeftir.

Psikolojik Tipler: Dışadönük / İçedönük
Dışadönük, dışarıdan güdülenir, nesnel etkenler ve ilişkilerle yönlendirilir. Psişik enerjisi dışarıya akar, dünyaya yayılır.
İçedönük, içeriden güdülenir. Öznel etkenlerle yönlendirilir. Dünyadan enerjiyi kendine çeker.

Dört İşlev
Jung, psikenin iki karşıt çiftte kümelediği dört işlevi olduğunu ileri sürdü.
Sezme / Duyumsama
Düşünme / Duygulanma

Duyumsama: Bir şeyin var olduğunu anlatır
Düşünme: Onun ne olduğunu anlatır
Duygulanma: Onun iyi mi kötü mü olduğunu anlatır
Sezgi: Nereden geldiğini nereye gittiğini anlatır.

Düşünme ve duygulanma, deneyimi değerlendirdikleri için akılcı; duyumsama ve sezgi ise akıldışıdır.

Jung’a göre bir insanın yaradılıştan gelen bilinçli yönelimi bu dört formdan birine doğrudur.

Aşırı gelişmiş düşünme tipi, dengesiz ruh halleri veya bunalımlara maruz kalabilir (bu diğer formlar için de geçerli).
 Belli bir formdaki çocuk, zıt formdaki ebeveyni tarafından etkin olmadığı forma zorlanabilir. Bu da çocuğun hayatının ileriki yıllarında bunalım olarak ortaya çıkar. Bastırılan duygular histeri, bastırılan duyumlar fobi olarak ortaya çıkar.

Jung, iki tutum (içedönük, dışadönük) ile dört işlevi çarparak sekiz psikolojik tip tanımladı.
1-    Dışadönük Düşünme: Başkalarına kural dikte ederler. Maddi olgularla ilgilenirler.
2-    İçedönük Düşünme: Dış dünyaya değil kendi düşüncelerine odaklanırlar.
3-    Dışadönük Duygulanma: Zaman ve çevreye uyarlanabilirler, popüler tipler bu kategoridedir.
4-    İçedönük Duygulanma: Sessiz ve güçlüdürler; Chopin gibi.
5-    Dışadönük duyumsama: Pratiktirler. Dünya zevkine açıktırlar.
6-    İçedönük Duyumsama: Mükemmeliyetçidirler (içsel bağlamda).
7-    Dışadönük Sezgi: Lider kişiler bu kategoridedir.
8-    İçedönük Sezgi: Hayalcidirler, medyamiktirler.

Dört Arletip
Ego ve Gölge

Ego, korunması ve beslenmesi gereken, bilincin kırılgan, paha biçilemez ışığıdır.
Ego, amaç ve kimlik duygusudur.

Ego ve Gölge, herkesin içsel olarak deneyimleyebildiği iyi ve kötü benlik çatışasında ortaya çıkar.
(Ego: Faust / Mefisto: Gölge)

Psike kolektif bir doğaya da sahiptir.
Kolektif psike, Zeitgeist’ı, çağın ruhunu oluşturur.

Persona ve Can İmgesi
Ego, Jung’un Persona adını verdiği bireyin dış dünyayla görüşen bilinç bölümüdür.
Mükemmel persona, tek yönlü katı ve yabancılaşmış bir kişiliğe yol açabilir.
Personanın bilinçdışı yüzü Can imgesidir.
Cam imgesi daime bireyin karşı cinsi tarafından temsil edilir.

Din Psikolojisi
Bütün dinsel figürlerin paylaştığı ortak unsur: içsel vahiy deneyimi…
Hepsi de bütünün arketipine, Tanrı imgesinde temsil edilen Öz / Nefs arketipine gönderme yapıyor.
Bütün dinler, bireysel egodan bağımsız olan ve doğası itibarıyla bilinci aşan “bütüncül bir şeyi” doğrular.
Bütünsellik arketipi (…) diğer bütün arketipleri Tanrı-imgesinin yakınına, merkeze yerleştirme eğilimindedir.
Bilinçdışının öz / nefs arketipi ile Tanrı-imgesinin birbirinden farklı olduğunu söylemek zor. (s. 112)

Eşzamanlılık
Anlamlı rastlantılar Jung’u büyülemiştir. Bu tür olguları açıklayabilecek bir kavram arıyordu. Eşzamanlılık terimiyle psişik durumlar ve nesnel olaylar arasında rastlantısal bir bağlantının varlığını kastetmiştir.

Bilinçdışı için uzam zaman izafidir. Bilgi için de bu böyledir.

6 Haziran 1961’de vefat etti.

---
Türkçeleştiren: Gül Çağalı Güven
Milliyet Yayınları

Ekim 1997

Bilinçdışı ve Dil

Özlem Köprülü - Bilinçdışı ve Dil

Bilinçdışı
…çevremizdeki görüntü, ses, mesaj gibi uyarıcıların farkında olmadan insan zihnine yerleşmesidir.

S. Freud’a göre, insanoğlunun doğuştan getirdiği iki temel kuvvetli eğilim vardır: cinsellik (sexualitiy) ve saldırganlık (agression).
Freud’a göre, toplum tarafından hoş karşılanmayan cinsiyet ve saldırganlık duyguları bilinçaltına (subconscious) itilirler.
Psikoanalitik yaklaşım dil sürçmesi, unutmalar, hatalar ve buna benzer davranışları bilinçaltındaki isteklerin ifadesi olarak kabul eder. Örneğin belirli bir kişinin adını hatırlamakta zorluk çekiyorsanız, onunla ilgili olumsuz bir bilinçaltı “depolamanız!” var demektir.

Jung, ortak bilinç dışında bulunan unsurlara, sembollere arketip adını vermektedir.
Jung; “Bazı insanların bilincine varamadığı birtakım nesneler, diğer bazı insanların bilinç alanında bulunur. Ben bu tür içerikleri kendisinde barındıran kategoriyi ruhsal bilinçdışı ya da kişisel bilinçdışı diye niteliyorum; çünkü bizim görebildiğimiz kadarıyla, salt kişisel öğeleri kapsıyor. Öyle öğeler ki, bütünüyle insanın kişiliğini oluşturmaktadır.”

Lacan, bilinçdışının bir dil gibi yapılandığını ifade ederken S. Freud’un kullandığı ‘yoğunlaştırma’ ve ‘yer değiştirme’ kavramlarından yardım almaktadır. Bu iki kavramda dilbilim ile bire bir ilişkilidir ve anlamın metaforlarda olduğu gibi yoğunlaşmalarda veya metonimlerde olduğu gibi yer değiştirdiğini ifade etmektedir.

Bebeğin ağlaması gerçekte bir gösterge değil, bir sinyaldir.
Çocuk dili öğrenmeye başlayınca, göstergenin ancak öteki göstergelerle arasındaki farklılık dolayısıyla bir anlamı olduğunu ve göstergenin anlamlandırdığı nesnenin namevcudiyetini öngerektirdiğini bilinçdışı olarak öğrenir. Dil, nesnelerin yerine geçer. Bütün diller, o nesneye sahip olmak yerine kendilerini o nesnenin yerine koydukları için metaforiktirler.

Lacan’a göre “Bilinç kendini ancak dilin yani toplumsal-uzlaşımsal bir kurumun dolayımıyla ele alabilir. İnsan kendi varoluş gerçeğini olduğu gibi değil, ancak dilin ona sunduğu, kendi kuralları olan bir yapıdan dolayımlayarak biçimlendirebilir.

Kelimelere ancak istenilen bir şey yok olduğunda ihtiyaç duyulur Lacan’a göre ve eğer etrafımızdaki dünya gereken her şey ile donatılmış olsaydı kelimelere gerek duyulmayacaktı.

Lacan, kuramını S. Freud'un kuramını yapısalcı perspektiften değerlendirerek geliştirmiştir. Lacan'a göre, psikanaliz her şeyden önce insan konuşmasın anlamakla ilgilidir ve dilbilim, retorik ve şiir onun vazgeçilmez unsurlarıdır.
---
Bilinçdışı ve Dil, Turkish Studies, Cilt 9, Sayı 3 (s. 951-958), 2014


Bilinçaltı Mesaj Gönderme Teknikleri ve Bilinçaltı Mesajların Topluma Etkileri

Yağmur Küçükbezirci - Bilinçaltı Mesaj Gönderme Teknikleri Ve Bilinçaltı Mesajların Topluma Etkileri

Bilinç (…) farkında olma faaliyetleridir.
Bilinçaltı zihni beynimizin kara kutusuna benzetebiliriz…
Çalışmamızın amacı bilinçaltına gönderilen olumsuz mesajların hangi kanal ve teknikler ile gönderildiğini tespit edip, bu olumsuzlukları bireysel ve kurumsal olarak önleyebilmenin ya da en alt düzeye indirmenin yollarını aramaktır.

Bilinç
…bu kavramın kökeni Latince con (birlikte) ve scire (bilmek) kelimelerinden gelmektedir.
…bilinç bir şeyi başka bir şeyle veya şeylerle birlikte bilmek anlamındadır.

Bilinçaltı zihin iyi ya da kötü her tohumu kabul eden toprak gibidir.

…eğer siz bilinçli olarak yanlış olmasına rağmen bir şeyi doğru olarak kabul ediyorsanız, bilinçaltı zihniniz onu doğru olarak kabul edecek ve baştan böyle bir kabullenme olduğu için de takip edilmesi gereken sonuçlara gidecektir.

Bilinçaltı zihin baskın olarak imgeler ve hislerle iletişim kurar.

İnsanoğlunun yüzyıllar boyunca kelimeler aracılığı ile düşündüğü varsayılmasına rağmen günümüzde imgeler ve onların yarattığı çağrışımlar ile düşündüğü açık ve net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Alçak Ses Yayma Tayfı
…insanın öfke, Şiddet, acı kaygı, korku, kin vb. tüm duygularının bilgisayarlarla belirlenip EEG sinyalleri içinde, ilgili frekans ve genişlikleri ölçülerek, teknik çalışmalardan sonra başka bilgisayarlara aktarılıp, başka insanların zihninde de aynı duyguları oluşturması sağlanabiliyor.

Alçak Ses Yayma Tayfı olarak adlandırılan proje Amerika’nın Irak’ta yapmış olduğu Çöl Fırtınası Harekâtında kullanılmış ve Irak halkının bilinçaltına direnmelerinin fayda sağlamayacağı yerleştirilmiş ve istenilen amaca ulaşmakta bu yöntemle de destek olunmuştur (Victorian, A, Beyin Kontrolü - İnsan Davranışının Manipülasyonu, Timaş Yayınları, 2001).

25. kare

Bütün algılarımızda bir şekil ve zemin vardır. Dikkatin yoğunlaştığı nesne şekil, diğer yüzey ise zemindir dolayısı ile şekil ve zemin mutlak kavramlar değildir, dikkatin yoğunlaştığı noktaya göre şekil ve zemin değişebilir.

Nesneler sadece bir zemine karşı değil aynı zamanda bu nesneler bir araya getirilip gruplanarak da görülebilir.
Gestalt psikologlarının belirttiği belirleyiciler:
Tamamlama, devamlılık ve yakınlık ilkeleri…

FMRI cihazı ile yapılan beyin tarama araştırmalarında deney gruplarına bir insanın doğumundan ölümüne kadar olan değişik fotoğraf kareleri gösteriliyor, en fazla zihinsel tepkinin ise doğum ve ölüm olaylarına verildiği görülüyor.

Bilinçaltı mesajlarda cinsellik özelikle vurgulanan öğelerden birisidir

Bilgisayar oyunlarında ise sıkça bulunan öldürme eylemi ve bu eylemin karşılığındaki ödüllendirmenin puan kazanmak olması, bu tür oyunlarda çocukları ya da gençleri daha çok adam öldürmeye yönlendirmektedir. Aynı zamanda bilgisayar oyunlarında dost ya da düşman taraf olarak gösterilen kişilerin kıyafetlerine, kaldıkları mekânlara ya da çevrelerine istenilen milli ve dini simgeler konularak, bu oyunu oynayanların bilinçaltlarına hangi tarafın iyi ya da kötü olduğu algısı ya da hangi tarafta yer almaları gerektiği yerleştirilebilmektedir.

---
Yağmur Küçükbezirci - Bilinçaltı Mesaj Gönderme Teknikleri Ve Bilinçaltı Mesajların Topluma Etkileri
Turkish Studies, Cilt 8, Sayı 9 (s. 1879-1894), 2013