20 Ağustos 2020 Perşembe

Müzik: Kosame No Oka (from Drunken Angel) / R


Müzik şu filmde duyulabilir: Yoidore tenshi (1948),

Filme dair tafsilat şu linkte: https://www.imdb.com/title/tt0040979/

...


Gençken ölümden söz etmek ne de kolay

Ona yaklaştığını hissettiğin zaman, durum farklılaşır,

Hazır olmadığını bilecek yaşa ulaştığında, ölüm düşüncesi ağırlaşır,

Hâlbuki gençken ne de hafiftir…


11 Ağustos 2020 Salı

Müzik: Blue Foundation - Sweep

 Bir Massive Attack değil fakat aşırı güzel



Türk Boğazları

 Ali Kandilli - Türk Boğazları - YLT

 

Boğazlar gerek coğrafi ve gerekse siyasi konumları sebebiyle birtakım ayırımlara tabi tutulmuşlardır;

…"bir içdeniz ile açıkdenizi birleştiren Boğazlar" ve "iki açıkdenizi birleştiren Boğazlar" olmak üzere ikiye ayrılırlar. Devletler hukuku bakımından önemli olan

Boğazlar, iki açıkdenizi birleştiren Boğazlardır.

 

Boğazların genişliği, karasularının iki katından çoksa, Boğazın arasında açıkdeniz kalacağından bu tür Boğazlarda "açıkdeniz rejimi" uygulanır.

Boğazların genişliği, karasularından azsa Boğazın suları "Karasuları rejimi"ne tabiidir.

 

1982 tarihli "Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi / "Karasuları genişliğinin en çok 12 deniz mili olabileceği" hükmü karşısında (bu kapsamdaki boğazlar) "Uluslararası ulaşıma açık Boğazlar" (olarak nitelenmiş) geçiş rejimi de "Transit geçiş" hakkı ve "Zararsız geçiş" hakkı olarak düzenlenmiştir.

(Geçiş rejimi özel antlaşmalarla belirlenmiş boğazlar, bu hükümlerin dışındadır)

 

Cebelitarık Boğazı

…en geniş yeri 24 mil, en dar olduğu yerdeki genişliği 10 mil kadardır. Cebelitarık Boğazı gerek ticaret ve gerekse savaş gemilerinin geçişine tamamen açıktır.

8 Nisan 1904 tarihinde İngiltere ile Fransa arasında imzalanan "Londra Bildirisi" ile iki akit taraf, Cebelitarık Boğazı’ndan serbest geçişi sağlamak üzere gerekli önlemleri almayı yükümlenmişlerdir.

 

Magellan Boğazı

…genişliği, en geniş yerinde 22 mil, en dar yerinde 11 mildir.

1881 tarihli Buenos Aires Andlaşması ile Boğazın daimi olarak tarafsız halde bulundurulması, bütün Devletlerin gemilerinin Boğazdan serbest olarak geçebilmesi, Boğaza kıyıdaş Devletlerin kıyılarda tahkimat yapmayacağı kabul edilmiştir.

 

Kuzey Denizi ile Baltık Denizi’ni birleştiren Danimarka Boğazları

14 Mart 1857 tarihli Sözleşme ile Danimarka, boğazdan geçen gemilerden vergi almaya son verdi.

 

Stratejik ve ekonomik açılardan çok önemli iki Boğazın arasında yer alan Marmara denizi tümüyle bir "İçdeniz" olup, gerek tarihi ve gerekse coğrafi nedenlerle "İçsular rejim ine tabidir.

 

Boğazların siyasi ve hukuki iki yönü vardır. Boğazların hukuki yönü ile, Boğazların milletlerarası ulaşıma açık veya kapalı oluşunu, açık ise hangi şartlarda açık olduğunu, kapalı ise hangi nedenler ve koşullar altında kapalı olduğunu anlamak gerekir. Boğazların siyasi yönü ile de, genel ve yaygın anlamı ile Balkanlar’ı ve Karadeniz’i çevreleyen Devletlerin güvenliğini, özel ve daha belirgin anlamı ile, Türkiye’nin hayat ve candamarı olması bakımından Boğazlar üzerindeki hayati haklarını anlamak gerekir (s. 7).

 

BİRİNCİ BÖLÜM

OSMANLI İMPARATORLUĞU DÖNEMİNDE BOĞAZLAR

İstanbul’un 1453 yılında fethedilmesi ile birlikte, Boğazların hakimiyeti de Osmanlı İmparatorluğunun eline geçmiştir.

Kapitülasyon andlaşmaları ile verilen ticari imtiyazların dışında, Boğazların ve Karadeniz’in bütün Devletlerin gemilerine kapalılığı "İmparatorluğun Kadim Kaidesi" olarak 1774 Küçük Kaynarca Andlaşması’na kadar devam etmiştir.

Küçük Kaynarca Andlaşması ile Rus ticaret gemilerine Boğazlarda serbest geçiş hakkı verilirken / Boğazların kapalılığı, "İmparatorluğun Kadim Kaidesi" olarak devam etmektedir.

Rusya, 23 Aralık 1798 tarihli İstanbul Andlaşması ile, bir savaş sırasında Osmanlı İmparatorluğu’na yapacağı yardıma karşılık savaş gemilerini Boğazlardan geçirme hakkını elde etmiştir. Yine Rusya ile yapılan 24 Eylül 1805 tarihli İttifak Andlaşması ile bu hak teyit edildiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu, yabancı Devletlerin savaş gemilerini Boğazlardan geçirmeme yükümlülüğü altına sokulmuştur.

 

Kale-i Sultaniye Andlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Boğazlardaki mutlak hâkimiyet dönemi sona erdi.

Fransa ile Rusya arasında, 12 Ekim 1808 tarihinde Erfurt’ta yapılan görüşmeler sırasında İstanbul ve Boğazlar üzerindeki Rus istekleri ve bu konunun iki taraf arasında pazarlık konusu yapıldığının duyulması üzerine, Osmanlı İmparatorluğu ve İngiltere arasında 5 Ocak 1809 tarihinde "Kale-i Sultaniye Andlaşması" imzalanmıştır (s. 11).

 

Kale-i Sultaniye Andlaşmasına gelinceye kadar, "Boğazların bütün yabancı Devletlerin savaş gemilerine kapalılığı", İmparatorluğun bir "iç hukuk" kaidesi olarak uygulanırken, bu andlaşmanın imzalanması ile birlikte bu kaide milletlerarası bir yükümlülük haline getirilmiştir.

 

İngiltere, Fransa ve Rusya arasında 6 Temmuz 1827 tarihli Londra Andlaşması ile, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı özerk bir Yunanistan kurulmasına karar verilmiştir. Osmanlı, bu oldu-bittiye ayak direyince Rusların saldırısına uğradı ve işin sonunda 14 Eylül 1829 tarihinde Edirne Andlaşması imzalandı.

Edirne Andlaşması’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu ile barış halinde bulunan bütün Devletlerin ticaret gemileri Boğazlardan serbestçe geçebilme imkânını elde etti.

 

8 Temmuz 1833 tarihinde Rusya ile yapılan Hünkâr İskelesi Andlaşmasıyla Rusya, dolaylı bir yoldan kendi savaş gemilerini Boğazlardan geçirme hakkını elde etmiştir.

 

Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanı sonrasında Mısır’da yaşanan gelişmeler Boğazlar meselesinin alevlenmesine neden oldu.

…gelişmeler sonucunda, Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere, Fransa, Avusturya, Prusya ve Rusya arasında 15 Temmuz 1840 tarihinde "Mısır Meselesi Hakkında Londra Andlaşması" imzalanmıştır. Andlaşmaya göre Boğazlardan savaş gemilerinin geçemeyeceği karara bağlandı.

Avrupa Devletleri için asıl önemli konu, Boğazlar rejiminin Osmanlı-Rus ikili anlaşmalarından kurtarmak ve bu rejimi milletlerarası bir statüye bağlamaktı. Bu amaçla 13 Temmuz 1841 tarihli Akdeniz ve Karadeniz Boğazları Hakkında Londra Andlaşması imzalandı.

…bu Sözleşme ile, Osmanlı İmparatorluğu barış zamanında Boğazları hiçbir yabancı Devletin savaş gemisine açmamayı kabul etmiştir.

Londra Boğazlar Sözleşmesi ile kabul edilen "Türk Boğazlarının barış zamanında bütün Devletlerin ticaret gemilerine açık, savaş gemilerine kapalı olması" durumu 1. Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir.

Kırım Savaşı sonunda imzalanan Paris Boğazlar Sözleşmesi ile Karadeniz tarafsız bir deniz haline geldi.

Paris Andlaşmasından zararlı çıkan Ruslar 13 Mart 1871’de imzalanan Karadeniz Hakkında Londra Andlaşması ile Karadeniz’in tarafsızlığını iptal ettirmiştir.

93 Harbi’ndan sonra Boğazlara sokulmaya çalışan Ruslara karşı yeniden bir konferans toplandı. 13 Temmuz 1878 tarihinde Berlin Andlaşması imzalandı. Andlaşmayla Boğazların barış zamanında bütün yabancı Devletlerin savaş gemilerine kapalı olması ilkesi bir kere daha tekrarlandı.

 

İKİNCİ BÖLÜM

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DÖNEMİNDE BOĞAZLAR

Lozan Boğazlar Sözleşmesi, 1841 yılından beri devam eden Boğazlar rejimi için çok taraflı andlaşmalardan biridir.

 

İngiltere, bu görüşmeler sırasında, daha önce savunduğu, "Boğazların savaş gemilerine kapalı tutulması" görüşünü terk ederek, Boğazlar Bölgesi olarak tanımlanan İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı’ndan barış ve savaş zamanında geçerli olmak üzere "bütün devletlerin ticaret ve savaş gemilerine tam serbestlik" görüşünü ısrarla savunmuştur.

İngiltere tarafından savunulan görüşler, daha sonra önce Sevr ile getirilmek istenen düzenden pek farklı değildir.

Sovyetler Birliği, bu görüşmeler sırasında; Boğazların, Türkiye’nin "mutlak hakimiyeti altına" sokulması yönünde bir görüş savunmuştur.

 

1 Şubat 1923 tarihli oturumda Lord Curzon Boğazlar rejimine ilişkin sözleşmeyi taraflara sundu.

22 Ocak 1923 tarihli bu tasarı metni, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Sözleşmenin henüz onaylanmamış şeklidir.

 

Bu rejim; Türk Boğazları olarak tanımlanan İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı üzerinde barış ve savaş zamanında geçerli olmak üzere, bütün Devletlerin ticaret ve savaş gemilerine tam serbestlik tanıyordu. Bu serbestlik adı geçen bölgedeki hava sahasına da geçerlidir.

 

MONTREUX BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ

9 Kasım 1936 günü yürürlüğe girmiştir.

Türkiye onay işleminden önce Sözleşmeye Ek Protokol’ün 2. maddesi uyarınca 15 Ağustos 1936’dan itibaren Boğazlardan yeni geçiş rejimini uygulamaya başlamıştı.

…bu yeni Sözleşme, 1923 tarihli "Lozan Boğazlar Sözleşmesi"nin yerine geçmiştir.

Sözleşmenin 20. ve 21. maddeleri ile ortaya konmuş "Yakın bir tehlike" olasılığına ilişkin getirilmiş bulunan hükümler ile Türkiye’ye ek bir güvence sağlanmıştır.

 

Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin 1. maddesi ile Boğazlardan geçiş ve ulaşım serbestisi yalnız deniz yolu için tanınmıştır. Boğazlar Bölgesi hava sahasından geçecek uçaklar ile ilgili düzenleme Sözleşmenin III. Kesiminde ve 23. madde ile sadece sivil uçaklar için düzenlenmiştir. Ayrıca Boğazlardan transit olarak geçiş yapan savaş gemilerinin de taşımakta oldukları uçakları -bu bölge içinde- kullanamayacakları Sözleşmenin 15. maddesi ile hükme bağlanmıştır.

 

Potsdam Konferansı 17 Temmuz - 2 Ağustos 1945 tarihinde toplanmıştır.

Sovyet gemilerinin Boğazlardan geçişi konusunda Konferansta geniş görüş ayrılığı çıkmadığı halde, Sovyetler Birliği’nin Boğazlar konusunda olaya yalnız kendisi ile Türkiye arasında bir sorun olarak bakması ve Boğazlardan deniz ve kara üssü istemesi geniş tartışmalara yol açmıştır.

 

Potsdam Konferansı’nın ertesinde, Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin değiştirilmesi yolundaki ilk nota 2 Kasım 1945 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri tarafından verilmiştir.

Bundan sonra Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Sovyetler Birliği arasında karşılıklı notalar gönderilmek suretiyle bir diplomatik yazışma ve tartışma dönemi başlamıştır.

…

 

Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nde geçiş serbestisi ilkesini güçlendirmek için ortaya konulan; "Bayrak ve yükü ne olursa olsun", "Gündüz ve gece", "Sağlık denetimi ile ilgili 3. maddenin dışında hiçbir işleme tabii olmadan", "Kılavuz ve remorkajın isteğe bağlı olması" koşulları Boğazlar üzerindeki uygulamada Türkiye aleyhine zaman zaman çok büyük problemler yaratmaktadır.

 

1977 yılındaki olayda "Vasaula" adlı Kıbrıs Rum Bandıralı bir gemi Bulgaristan’ın Burgaz Limanı’ndan yüklediği çok sayıda silahla İstanbul Boğazı’nda yakalanmıştı. / gemideki bu silahlara Etiyopya Hükümeti sahip çıkmış ve Montreux Sözleşmesi’ne göre: Türkiye’nin ticaret gemileri içindeki yüke karışamayacağını ileri sürerek söz konusu geminin serbest bırakılması gerektiğini savunmuştu.

Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin bu hükümleri bu haliyle kaldığı sürece, Türk Devleti şu anda kendisine karşı silahlı mücadele açmış yasadışı bir terör örgütüne aynı yoldan gidebilecek olan silahlara bile hiçbir hukuki önlem uygulayamaz. Çünkü önlem uygulama hakkı Türkiye’nin "Savaşan Devlet" olması halinde doğmaktadır (s. 94-95).

 

SONUÇ

1453 yılında İstanbul’un fethi ve / 1809 yılına kadarki süre içinde Osmanlı Devleti, Boğazlar hakkındaki tüm kararları tek taraflı iradesi ile almıştır.

1809-1841 yılına kadar Boğazların rejimi, Osmanlı Devleti’nin taraf olduğu ikili andlaşmalar ile düzenlenmeye başlamıştır.

13 Temmuz 1841 tarihli "Akdeniz ve Karadeniz Boğazları Hakkında Londra Andlaşması" ile birlikte Boğazlar rejiminin belirlenmesinde çok taraflı andlaşmalar dönemi başlamıştır.

(Türk Boğazları, Sevr’de olduğu gibi) "Lozan Boğazlar Sözleşmesi" de, Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya atılan ve yaygın anlamı ile "serbest geçiş prensibi ve milletlerarası kontrol"ün etkisinden kurtulamamıştır.

 

(Beynelmilel sözleşmeleri imzalandıkları dönemdeki koşullara göre değerlendirmek gerekir)

 

Uluslararası andlaşmaların hiçe sayıldığı bir dönemde,. Türkiye’nin uluslararası hukuk kurallarına uygun isteği / olumlu karşılanınca, yeni Boğazlar rejimini düzenlemek üzere İsviçre’nin Montreux kentinde dokuz Devletin katılımı ile yeni bir Konferans toplandı.

 

…

Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul - 1992

Montrö Sözleşmesi Hükümleri Çerçevesinde Altın Frank Uygulamasına İlişkin Tartışmaların Değerlendirilmesi

 Cihat Yaycı - Montrö Sözleşmesi Hükümleri Çerçevesinde Altın Frank Uygulamasına İlişkin Tartışmaların Değerlendirilmesi

Boğazlardan yararlanacak olan gemiler ile Boğazların sahibi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin birbirlerine karşı hak ve yükümlülükleri vardır. Türk Boğazları’ndan geçen gemilerin Montrö ile belirlenmiş özlük hakkı geçiş ve seyir serbestisi iken, Türkiye Cumhuriyeti’nin de gemilerin fener, tahlisiye ve patente ücretini ödemelerini sıkı bir denetime tutmak ve yaptırtmak, ödeme yapmayan gemilerle ilgili işlemler yapmak, gerektiğinde ödeme yapılana kadar gemiyi Boğazlar’dan geçirmemek gibi hakları olduğu değerlendirilmektedir.

Montrö Sözleşmesi’nin 1. Lahikası, ticaret gemilerinin geçişi sırasında alınacak ücretleri netton başına ve hizmet türü itibariyle Altın Frank üzerinden belirlemiştir.

 

İstanbul Boğazı’ndan 2012 yılında 27.345 uğraksız gemi geçiş yapmıştır.

 

…belirtilen “Altın Frank” değerlerinin Boğazlar’dan iki defa geçiş için olduğu (…) Boğazlar’a girdiği tarihten itibaren altı aydan fazla bir zaman sonra vaziyete göre, Ege Denizi’ne veya Karadeniz’e dönmek üzere Boğazlardan tekrar geçerse bu gemiden sancak farkı gözetilmeksizin yukarıda belirtilen “Altın Frank” değerindeki verginin ikinci defa alınabileceği,

 

Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü tarafından 27 Temmuz 1990 tarihinde yayınlanan “Fenerler ve Tahlisiye Ücretleri Tarifesi” uyarınca; (Boğaz geçişleri) tarife hükümlerine tabidir.

100 tona kadar Türk Bayraklı gemiler, 300 tona kadar Türk Bayraklı balıkçı ve sünger gemileri ile tüm harp gemileri ve bilimsel araştırma ve okul gemileri fener ve tahlisiye ücretinden muaftır.

 

KEGM Fener ve Tahlisiye Ücret Tarifesi

Transit seferler (Gidiş-Dönüş)    800 N.Tona kadar: 0,338646 dolar

                                                           800 N.Tondan fazlası: 0,169323 dolar

 

Tarifeye göre, Montrö anlayışında uğraksız geçiş yapan gemiler Türk Boğazlarından birine ilk giriş tarihini izleyen günden itibaren 8 takvim günü içinde geçiş ücret(ler)ini ödemektedir.

Uygulamada ücretlerin gemi acentesinden tahsili öngörülmüş…

Oysa Montrö’nün kuralı açık olup, Boğaz geçişi yapan gemilerin ancak geçiş ücretlerini ödeyerek geçiş yapabileceklerini hükme bağlamıştır.

 

Türk Boğazlarından uğraksız geçiş yapan gemilerin yükümlülükleri Montrö Sözleşmesi’ne ve 8 Ekim 1998 tarihli Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Tüzüğü 20 hükümlerine göre şunlardır:

  1. Geçiş yapmadan önce: fener parasını yatırma, tahlisiye parasını yatırma, patente ücretini ödeme…
  2. Geçiş sırasında: geçişin zararsız olması…
  3. Türk Boğazlarında seyir serbestisinden yararlanacak gemiler, Sözleşme ile alınması öngörülmüş vergileri ve harçları ödeyecektir. Bu ücretler fener parası, tahlisiye ücreti ve sağlık resmidir.

1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin 28’inci maddesi 2’nci fıkrası,

“Kıyı Devleti, yabancı bir geminin karasularından yaptığı yolculuk sırasında (zararsız geçiş (Gündüz, 2003, s.362) sırasında) veya yolculuk amacıyla üstlendiği veya maruz kaldığı yükümlülükler veya sorumluluklar müstesna olmak üzere, herhangi bir hukuki dava amacıyla bu gemiyi haczedemez veya tutuklayamaz” hükmüne amirdir. Dolayısıyla, ücret dâhil yükümlülüklerini yerine getirmeyen gemiler üzerinde tutuklama yetkisi kıyı devletine BMDHS tarafından tanınmıştır.

 

Kıyı Devletinin barışını, güvenliğini, düzenini olumsuz yönde etkileyecek geçişlerde ticaret gemileri tutuklanabilir, savaş gemileri tutuklanamaz.

 

Lahika-1’de Altın Frank ile tayin ve tespit edilmiş olan rüsum ve tekalifin geminin tonajına göre tespit edilecek altın gram miktarının tahakkuk günü bir gram altının serbest piyasadaki fiyatı ile çarpılmasından ibarettir…”

 

Merkez Bankaları Guvernörleri 13 Kasım 1973 tarihinde İsviçre’de yaptıkları toplantıda altının resmi değerini kaldırmış, (…) Böylece uluslararası para sisteminin altınla bütün ilişkileri son bulmuştur.

Türkiye de bu yeni ana sözleşmeyi 21.4.1978 gün 2146 sayılı kanunla onaylanmıştır.

 

…bir altın Frank / 24 ayar 0,5895 gram altına eşittir

 

1982 yılında Boğazlardan uğraksız geçiş yapan gemilerden alınan geçiş ücretleri Altın Frank’ın olması gereken değeri üzerine oturtulmuş ve 10 kat artırılmış, fakat gösterilen tepkiler nedeni ile uygulama geri çekilerek gemi geçişlerinden alınan ücretlerde %75,2 oranında indirime gidilmiştir. Bu indirim ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin Altın Frank kurunun sabitlenmesi ile 30 yılda kaybı 10 milyar doları aşmıştır.

 

Altın Frank tarifesine geçilmesi halinde hâlihazırdaki fener ücretleri 55,5 kat, tahlisiye ücretleri ise 54,5 kat artacaktır. Türkiye’nin mevcut tarife uyarınca Türk Boğazlarından yılda 150 milyon ABD doları geçiş ücreti elde ettiği dikkate alındığında, Altın Frank tarifesine geçilmesi halinde bu rakam yaklaşık olarak 8,1 milyar ABD dolarını aşacaktır.

 

…

Bilge Strateji Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 8, Bahar 2013, (s. 149-167)

 

Tarihi açıdan Türk Boğazları meselesi (1833-1936)

 Şarika Gedikli Berber - Tarihi açıdan Türk Boğazları meselesi (1833-1936)

 

Fransız tarihçi René Pinon Boğazların zamanın değişen dengelerine rağmen önemini muhafaza etmesini coğrafi mukadderatın değişmezliği prensibine bağlar.

 

GİRİŞ

Osmanlı Devletinin gücünün zirvede olduğu zamanlarda Boğazlar Osmanlı haremiyle eşdeğer tutulmuştur, Osmanlı haricindeki bir kayığın bile Boğazlardan geçişine tahammül gösterilmemiş, devlet mutlak yetki ve otorite ile Boğazlardaki seyrü seferi yönlendirmiştir.

Osmanlı Devleti hiçbir zaman Boğazlardan savaş gemilerinin geçişine izin vermemiştir.

Osmanlı Devletinin Boğazlar üzerindeki mutlak tasarrufu, devletin güç kaybettiği andan itibaren ise kademeli bir şekilde değişmiştir.

(Türkler) Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Boğazlardaki hâkimiyetini kaybetmemiştir.

 

Lozan Görüşmelerinde / İngiltere’nin hassasiyetle üzerinde durduğu ve geri adım atmayı düşünmediği iki meseleden biri Boğazlar Meselesi diğeri ise Musul Meselesidir.

 

BİRİNCİ BÖLÜM

BOĞAZLARDAKİ TÜRK HÂKİMİYETİ DÖNEMİ (1453 - 1918)

Avrupa’da “Uluslararası”\"Enternasyonal" kavramı 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kullanılmaya başlanmıştır.

 

Denizler ve boğazlarla ilgili ilk çağlardan itibaren üzerinde çoğunlukla mutabık olunan hukuki bir metin yoktur; bu konuda daha çok devletlerin kendi güç ve hedefleri doğrultusunda belirlenen doktrinlerden bahsetmek mümkündür.

…ulusal devletlerin ortaya çıktığı ve imparatorlukların yıkıldığı bu dönemde devletlerin dış siyasette tamamen bağımsız olduklarını söylemek güçtür.

 

Uluslararası hukuk açısından önemli olan “Boğazların” kara parçaları arasında kalmış veya denizleri birleştiren su yolları olmalarında ziyade, uluslararası deniz trafiğinin istifadesi ve kullanıma açık olmasıdır.

 

Birleşmiş Milletler Devletler Hukuku Komisyonu uluslararası boğazları “normal olarak uluslararası seyrüseferde kullanılan boğazlar” şeklinde tanımlamıştır.

 

Boğazlar denilince, Çanakkale Boğazı’yla ona yakın olan Tenedos, İmbros, Samotras ve Lemnos adaları arasındaki denizi de anlamak gerekir. Boğazlar’ın sevkülceyşi önemi şuradadır ki; onları elinde tutan devlet, önemli bir donanma kullanmak zorunda olmadan yalnız gözetlemesiyle savaş gemilerinin Akdeniz’le Karadeniz arasında gidip gelmesini yasak edebilir (s. 14).

 

Uluslararası deniz ulaşımında boğazlara uygulanmak üzere getirilecek hukuki rejimin sağlıklı ve uzun ömürlü olması isteniyor ise, uluslararası toplumun, deniz ulaştırması ile sağlayacağı ticari çıkarların yanı sıra, bu boğaza kıyısı olan devlet veya devletlerin güvenliklerinin ve deniz çevrelerinin korunmasının da öngörülmesi gereklidir (s. 17).

 

Tarih boyunca Boğazlar'ın hukukî rejimi, siyasî durumlara bağlı kalmıştır.

Osmanlı Devleti, Karadeniz’in bütün kıyılarına sahip olduğu zamanlarda Boğazlar’dan gemi geçişini keyfine göre düzenleme hakkını kullanmış, Rusya’nın bu kapalı denizin kuzey kıyılarını zaptetmesinin ardından Karadeniz, açık bir deniz statüsüne bürünmüştür. Böylece İstanbul ve Çanakkale’den gemi geçme serbestliği Rusya için bir hayati mesele ve açık denizlerin serbestliğini tanıyan bütün milletler için mutlak bir hukukî hak oldu.

 

Boğazları kontrol altında tutan her devlet, sonunda Karadeniz üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmıştır. Gerçekten de Boğazların iki tarafındaki ana topraklara hükmeden devletler, Bizans ve Osmanlı devletleri örneklerinde olduğu gibi bunu başarmıştır.

 

Dünyanın üçte ikisini denizler, üçte birini ise karalar oluşturmaktadır. Kapladığı alan itibariyle, denizlerin karalara üstünlüğü fazladır. Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkedir.

 

Alfred Thayer Mahan (1840-1914) / Deniz Hâkimiyeti Teorisi

Ona göre; açık denizler kıtaları birbirine bağlayan engin ovalardır ve buralarda da ulaşım istikametleri seyrüseferi etkileyen hususlar (akıntı, derinlikler, en kısa yol vb.) nedeniyle bir ölçüde sabitleşmiş durumdadır, bu yolları kontrol etmek dünya ulaşımının kontrolü anlamını taşır. Kara kuvvetleri ile dünyada ancak belirli ölçüde yer işgal edilebilir, hâlbuki dünya egemenliği- veya büyük imparatorluklar kurmak için denizaşırı nokta ve bölgelerin ele geçirilmesi ve bunlarla anavatan arasındaki irtibatı sürdürmek için denizlerde egemen olmak gereklidir.

 

Boğazlar’daki hâkimiyet coğrafi bir hâkimiyetten çok, siyasi bir anlam taşımaktadır.

 

Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki ilk ilişki 1492 yılında III. İvan'ın, Kırım Hanı Mengili Giray aracılığıyla, II. Bayezid'a gönderdiği Mikhail Pleşçeyev başkanlığında bir sefaret heyeti ile kurulmuştur.

 

Rusya, 17. Yüzyılın sonuna kadar kuzeydeki denizden başka bir denize sahip olmayan küçük bir devlettir.

Bu durum Çar I. Petro’nun tahta çıkışına kadar devam etmiş, genç Çar’ın güneyi hedef almasıyla, Rusya’nın çehresi değişmeye başlamıştır.

 

Ruslar ile Osmanlılar arasındaki ilk önemli çatışma bugünkü Ukrayna'daki Cehrin Kalesi yüzünden 11 Nisan l678'de ilân edilen savaşla başlamıştır

Bunun üzerine Padişah bizzat sefere çıkar

Rusya'nın Kırım Hanı Murat Giray aracılığı ile barış istemesi üzerine 13 Şubat l681'de Bahçesaray'da 20 yıl geçerli olmak üzere 12 maddelik ilk Türk-Rus Anlaşması imzalanmıştır

 

Ruslar, l683'te Osmanlı'nın Viyana surlarının önünde yenilmesinin ardından

l688'de Kırım ve Azak Kalesi üstüne yürümüştür. 26 Temmuz l697'de Karadeniz’in kilidi sayılan bu mühim Türk kalesi, Rusların eline geçmiştir

Azak Kalesi’nin zaptından hemen sonra, bu kaleden 60 km. mesafedeki Taygan mevkiinde deniz üssü kurma çalışmalarını başlatmıştır. Çok geçmeden donanma inşa eden Ruslar, üç-dört yıl içinde birçok savaş gemisini denize indirmişlerdir.

 

Rusya’nın Balkan Hıristiyanlarının hâmiliğini üstlenmesi, Bizans varisliği iddiasıyla ortaya çıkışı ve İstanbul’a sahip olma arzusu, “Boğazlar Meselesi”ni başlatmıştır.

Osmanlı Devleti 1710 yılında Rusya’ya karşı savaş ilân etmiş, 1711 yılında ise Prut Seferi gerçekleştirilmiştir

Çar I. Petro’nun ordusu 1711’de Prut Nehri boyunda Türk ve Tatar kuvvetleri tarafından kuşatıldı

Çar I. Petro, Prut boyunda Baltacı Mehmet Paşa’dan barış istemek zorunda kalmış ve teklifi hemen kabul edilmişti. 21 Temmuz 1711’da imzalanan Prut Mütarekesi ile Rusya Azak bölgesinden ve denizinden vazgeçmiş, Taganrog Kalesi’ni ve Denpr boyundaki kaleleri de yıkma sözü vermişti.

 

Osmanlı 18 Eylül 1739'da imzaladığı Belgrad Antlaşması ile Azak Kalesi’nin yıkılmasını ve burasının iki devlet arasında tarafsız bir saha olarak bırakılmasını kabul etti. Azak Kalesi böylece elden çıkmış oldu

 

Çar I. Petro’dan sonra Çar III. Petro’nun karısı olan Çariçe II. Katerina, Rus zabitleri tarafından eşinin öldürülmesi ile Rusya’nın Çariçesi olarak tahta çıkmıştı.

Çariçe II. Katerina Osmanlı Devleti’ne yönelik “Grek Projesi”ni planladı. II. Katerina’nın son yıllarında Taurida-Kırım valisi olan Gregory Potemkin tarafından dikte edilen proje, Boğazlar ile İstanbul ve Ege Denizi’ni ele geçirerek, bir Grek (Yunan) Devleti kurmak suretiyle, Türklerin Avrupa’dan çıkarılmasını ve Osmanlı Devleti’ne son vermeyi öngören esaslardan oluşmaktaydı.

 

1770'te Rusya ve Osmanlı Devleti arasında başlayan savaş, 1771'de Çeşme'deki Osmanlı donanmasının yakılması, 1772’de Bender, Akkerman, Kili ve Bükreş kalelerinin düşmesine yol açmıştır. 1773'te Ruslar Kırım'ı işgal etmiş, 21 Temmuz 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması’nın imzalanmasını sağlamıştır.

Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kerç, Yenikale ve Azak Denizi Ruslara bırakılmış (ve böylece) “Boğazlar Meselesi” sorunu ortaya çıkmıştır.

 

II. Katerina’naya göre, Osmanlı Devleti parçalanmalı; Türkler Avrupa’dan çıkarılmalı ve Rusya, İstanbul’a yerleşmeli idi.

 

Rusya’nın Özbek ve Keşmir yolunu ele geçirmesi, İngiltere’nin sömürgesi Hindistan’ın güvenliğinin tehlike altına girmesine neden olmuştu. (İngilizler ancak bundan sonra Rusya’yı fark edebildiler.)

 

II. Katerina, Kırım’ı ilhak ettikten sonra 1787’de Avusturya İmparatoru II. Joseph ile anlaşarak, Osmanlı Devletini savaşa tahrik etmiştir.

 

15 Ağustos 1787 tarihinde başlayan savaş sonunda 29 Aralık 1791 yılında Yaş Antlaşması imzalandı. Rusya, bu antlaşmadan sonra Rus Karadeniz donanmasının inşasına girişecek ve tamamen Boğazlar ve İstanbul üzerine yönelecektir

 

Napoleon Bonaparte’ın sahneye çıkması, dünya siyasetinde önemli değişikliklere neden oldu.

Malta’yı alan Bonaparte 1 Temmuz 1798’de Mısır toprağına çıkartma yapmıştı

Napolyon Bonapart’ın 1798-1801’de Mısır’ı işgalinin ardından İngiltere ve Rusya hemen Osmanlı Devleti’nin yardımına koşmuş

Osmanlı Devleti, Mısır meselesinden dolayı kendisine yardım etmek bahanesiyle gelip Büyükdere koyuna demirleyen Amiral Uchakow komutasındaki 11 parça gemiden oluşan Rus filosunun geçişine ilk kez 19 Eylül 1798'de izin vermek zorunda kalmıştır.

İngiltere’nin teşviki ve baskısı altında Rusya ile ittifak yapılarak 23 Aralık 1798 tarihinde Osmanlı ile Rusya arasında İstanbul Antlaşması imzalanmıştır

Osmanlı Devleti yaptığı bu ittifak antlaşmasıyla ilk defa olarak Rus savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçmesine izin vermiştir.

Fransızlar, Osmanlı-Rus-İngiliz ittifakına karşı uzun süreli mukavemet gösterememişler; 1801 yılında Mısır’ı tahliye etmek zorunda kalmışlardır.

 

İstanbul Antlaşması, Rusya’nın, Boğazlar’ı savaş gemilerine yeniden açmak için 16 Ekim 1806’da Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etmesiyle geçersiz sayılmış, bunu İngiltere kendi lehine değerlendirmekte gecikmemiştir.

(Rusya’ya destek olmak maksadıyla) donanmasını İstanbul önlerine kadar göndermiştir. Donanma, bir bayram sabahı Çanakkale Boğazı’nı zorla geçerek 24 Şubat 1807’de İstanbul önlerine demirlemiştir

 

Bu esnada Fransa İmparatoru Napoleon ve Rusya İmparatoru Aleksander Tilsit’te Osmanlı Devleti’nin paylaşımı hususunda görüşmelere başladılar.

Napolyon, Rusya ile yaptığı müzakerelerde İstanbul, Mısır ve Suriye’nin Fransa’ya verilmesinde ısrar ediyor; Çar ise buna şiddetle karşı çıkıyor,

Napoleon, Rusların Balkan Dağları’nı geçmesini istemiyor hele İstanbul’un onlara verilmesine kesinlikle yanaşmıyordu.

…iki imparator, İstanbul ve Boğazlar üzerinde anlaşamayınca 8 Temmuz 1807’de Tilsit Antlaşması’nı imzalamışlardır

 

Rus Çarı Napolyon ile uzlaşmaya gidince, İngiltere de Osmanlı ile anlaşma gereğini duymuş ve bunun sonucu olarak 5 Ocak 1809'da 12 maddelik Osmanlı-İngiliz Kale-i Sultaniye (Çanakkale) Antlaşması ile Boğazlar’ın barış zamanında savaş gemilerine kapalılığı geleneği, bir uluslararası ilke olarak ortaya çıkmıştır.

Söz konusu antlaşma ile I. Dünya Savaşı sonrasına kadar yüzyılı aşkın bir müddet sürecek olan Boğazlar’ın savaş gemilerine kapalılığı biçimindeki İngiliz politikası da başlamış ve Osmanlı Devleti’nin Boğazlar üzerindeki mutlak hâkimiyeti sona ermiştir.

 

Osmanlı Devleti, artık Boğazlar’ın müdafaasında kendi gücüne güvenememiş, Rus tehlikesine karşılık Boğazlar’ın emniyetini ikili antlaşma ile sağlama çaresine başvurmuştur. Boğazlar artık uluslararası bir mesele haline dönüşmüştür.

 

Rusya 1812 Bükreş Antlaşması’nı müteakip Boğazlar üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için Yunan Mesele’sini ortaya atmıştı.

Rusya, Ortodoks cemaatlerini ihya etme bahanesiyle Filiki Eteria -Dostluk Cemiyeti- kurdurmuştu

Etnik-i Eterya(Milli Cemiyet)’yı da gizlice destekliyordu

Etnik-i Eterya, 1821’de isyan başlattı.

Yunan isyanı büyüdükçe (…) Rusya ve İngiltere anlaştı. İki devlet arasında 1826’da Petersburg’da Yunan istiklâlini hedef alan bir antlaşma imzalandı.

27 Ekim 1827’de Boğazlar’ı geçerek İngiliz ve Fransız deniz kuvvetleriyle birleşen Rus donanması, Yunanlılar’ın lehine bir gösteri yapmak için Mora açıklarına gelmişler, Navarin limanına demirleyen Osmanlı-Mısır donanmasını Navarin’de tahrip etmişlerdir.

 

Rusya 1828 Nisan’ında Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etti.

Ruslar Edirne’ye kadar gelmişler ancak daha fazla ilerlememiş ve 2-14 Eylül 1829’da Edirne Barış Antlaşması’nı imzalamışlardır.

Bu antlaşma Yunanistan’ın bağımsızlığı anlamına geliyordu.

 

Mısır Meselesi, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın 1831 tarihinde Suriye’ye taarruzu ile başlamıştır.

(Osmanlının) Rus elçisinden resmen yardım talep etmesinin ardından, Çar I. Nikola’nın emriyle, 8 Şubat'ta Visamiral Lazaref komutasında dokuz savaş gemisi Büyükdere açıklarına demirledi, 5 Nisan'da ise beş bin kişilik bir Rus birliği Beykoz'da karaya çıkarak kamp kurdu

Çar I. Nikola Mehmed Ali Paşa mesesinden faydalanmayı bilmiş, Babıâli ile meşhur Hünkâr İskelesi Antlaşması’nı imzalamadan İstanbul’dan ayrılmayı reddetmiştir.

Rus donanması ve birlikleri ancak, 8 Temmuz'da imzalanan ve Boğazlar’ın kendi savaş gemilerine açık, diğer devletlerin gemilerine kapalı olması kuralını getiren Hünkâr İskelesi Antlaşması’ndan sonra çekildi

Osmanlı Devleti bu şartlar altında Rusya’nın himayesine girmiş oluyordu. Hünkâr İskelesi Antlaşması’na Fransa ve İngiltere aşırı tepki gösterdiler ve Osmanlı Devleti ile Rusya’yı protesto ettiler. Antlaşmayı tanımadıklarını bildirerek donanmalarını Çanakkale önlerine kadar gönderdiler

 

1839’da Osmanlı Devleti ile Mehmet Ali Paşa ikinci defa savaşa tutuştu.

Mısır ordusu ile 24 Haziran 1839 günü Nizip’te karşılaşan İbrahim Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu büyük bir yenilgiye uğradı.

İngiltere Mısır Sorunu’nu bir fırsat bilerek, Fransa ile karşı karşıya gelmek pahasına da olsa Osmanlı Devleti’nin yanında yer aldı / Osmanlı Devleti’nin de fırkasının katıldığı bir donanmayla Lübnan’a asker çıkardı

 

…ikinci Mısır Sorunu, Boğazlar Meselesi’nin bir Avrupa konferansında incelenmesi için Batılı devletlere bir fırsat daha vermiştir.

Konferansın toplanması için yapılan çağrıya Osmanlı Devleti olumlu cevap vermiş ve 13 Temmuz 1841 günü Londra Boğazlar Sözleşmesi imzalanmıştır.

Bu sözleşme, Boğazlar’ın hukuki rejimini düzenleyen ilk çok taraflı antlaşma (Avusturya, Fransa, İngiltere, Rusya, Prusya) olması yönüyle ayrı bir önem arz etmektedir.

Sözleşmeye göre; Osmanlı barış halindeyken, hangi bayrağı taşırsa taşısın bütün ticaret gemilerinin Karadeniz'e girip çıkması serbest bırakılmış ve Osmanlı Sultanı’na Boğazları yabancı bayraklı savaş gemilerine kapatma hakkı ve zorunluluğu da tanımıştır

…beş büyük devlet (Avusturya, Fransa, İngiltere, Prusya ve Rusya) antlaşma şartlarına yalnız Sultan’a karşı değil, birbirlerine karşı da uyacaklarını taahhüt etmişlerdir. Böylece Boğazlar, hem Sultan’ın iradesi, hem de beş büyük devletin garantisi altında tarafsız hale getirilmiştir.

Londra Sözleşmesi, 1809 Anlaşması’ndan sonra Boğazlar’ın kapalılığı ilkesini bu kez kesin olarak idari tasarruf olmaktan çıkartıp uluslararası kural haline getiriyor, Türk Boğazları’nın statüsünün çoklu antlaşmalarla belirlendiği bir devri başlatıyordu.

 

Ruslar 23 Haziran 1853’te Prut Nehri’ni aşmış ve Osmanlı topraklarına girmiştir. Bu saldırı sonrasında Kırım Harbi patlak verdi. Kırım Harbi’nin esas sebebi, Rusları Boğazlar’dan uzaklaştırmaktır.

Osmanlı Devleti bu savaşta Balkanlarda ve Kafkaslarda olmak üzere iki cephede savaşmak zorunda kalmıştır.

Osmanlı filosu savaşın ilerleyen günlerinde Batum’a savaş ve gıda maddesi götürürken fırtına sebebiyle Sinop Limanı’na sığınmış, Rus Amirali Nahimof Osmanlı filosuna baskın düzenleyerek 30 Kasım 1853 günü şehri topa tutmuş ve gemileri ateşe vermiştir.

Rusların Osmanlı donanmasına vurduğu darbe Boğazlar’ın emniyetini de tehlikeye düşürmüştü.

Rusya’ya karşı 12 Mart 1854’te İngiltere, Fransa ve Osmanlı arasında bir ittifak antlaşması yapıldı.

Babıâli de Rus tehlikesini bertaraf etmek için İngiltere, Fransa ve Sardunya donanmalarına Boğazlar’ı açmıştır

Müttefikler ile savaş Kırım ve Baltık Cephesi’nde de başladı.

1854 yılının Mayıs ayında İngilizler ve Fransızlar Gelibolu’ya büyük kuvvetler çıkardılar. Eflak ve Boğdan’ı boşaltmayı başaran Osmanlı askerleri Rusları geri püskürttü. Burası geçici olarak Avusturya’nın himayesine bırakıldı. Rusya’yı barışa mecbur etmek için müttefik orduları 13 Eylül 1854’te Kırım’a asker çıkardılar ve Ruslar da Kafkas Cephesi’nde Doğu Beyazıt’ı ele geçirdiler.

Sivastopol Kalesi’nin 1855’te müttefikler tarafından ele geçirilmesi, barış müzakerelerinin açılmasına yol açmıştır.

…müzakerelerin ardından barış, Paris’te 30 Mart 1856’da imza edildi.

 

1856 Boğazlar Sözleşmesi 1841 Londra Sözleşmesi’nin aynen tekrarı idi. 1856 Boğazlar Sözleşmesi’nde kararlaştırılan asıl manalı değişiklik, Karadeniz’in tarafsızlaştırılması ve tüm savaş gemilerine kapanması prensibi idi

Bu antlaşma, her ne kadar Rusya'nın yeniden Osmanlı Devleti'ni denizden tehdit etmesini önlemesine yardımcı olacaksa da, asıl amacı İngiltere'nin Akdeniz'deki çıkarlarını korumaktı

 

1870 yılındaki Fransa-Prusya Savaşı’nın yarattığı siyasi boşluktan yararlanan Rusya, 31 Ekim 1870'te Paris Antlaşması'nın imzacılarına birer nota göndererek çıkarlarına aykırı olduğuna inandığı Karadeniz'in tarafsızlığı ilkesine artık riayet edemeyeceğini bildirdi.

Böyle bir oldubitti önünde eğilmekten başka çare bulamayan Osmanlı, uzun diplomatik müzakerelerin ardından 13 Mart 1871'de tarihe “Londra Boğazlar Sözleşmesi” olarak geçen, dokuz maddelik belgeyi imzalamıştır.

Sözleşme ile Karadeniz'in tarafsızlığı ortadan kaldırılırken Boğazlar’ın kapalılığı prensibi teyit edilmiş, ama Babıâli'nin müttefiklerinin barış zamanında da Sultan'ın izni ile Boğazlar’dan savaş gemisi geçirebilecekleri kabul edilmiştir.

 

19. yüzyılda Fransa, İngiltere ve Rusya / Özellikle İstanbul’a bir diğerinin hâkim olması fikrine hiçbiri yanaşmıyordu. Bu yüzyılda bu üç büyük devlet, Süveyş Kanalı’nın açılmasına kadar kuvvetler dengesi ilkesi içinde Osmanlı Devleti’nin yaşamasına razı olmuşlardı.

 

Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Akdeniz’deki İngiliz çıkarları için artık Boğazlar’da değil; güçlü bir donanma ile Malta ve Kıbrıs suları arasında savunma ihtiyacı doğmuştu.

 

93 Harbi

Rusya, Akdeniz’in bekçisi İngiltere’yi tarafsız kalmaya mecbur kılan sebeplerden faydalanmış, Balkanlardaki amansız rakibi Avusturya-Macaristan ile de gizli bir antlaşma yaparak Bulgaristan üzerinden İstanbul’a yürümeye kalkışmıştır.

Rus ordularının ilerlemeyi sürdürerek İstanbul ve Boğazlar’ı tehdit etmesinin ardından Osmanlı Devleti, 8 Ocak 1878’de ateşkes akdi için Rus Başkomutanlığı’na müracaatta bulundu.

31 Ocak 1878 tarihinde akdedilen ateşkes hükümleriyle bir miktar Rus kuvveti Yeşilköy’e gönderildi.

Ayastefanos’un şartlarını öğrenen İngiltere, dehşete kapılmıştı. İngiltere Rusya’yı Boğazlar’dan uzaklaştırmak için hemen harekete başladı ve bunun için Rusya’ya 1 Nisan’da verdiği notada Ayastefanos Barışı’nı tanımadığını bildirdi.

Bunun üzerine Berlin Kongresi toplandı.

…antlaşmanın 63. maddesi ile 1856 ve 1871 tarihli sözleşmelerin değiştirilmeyen maddelerinin yürürlükte olduğunu teyit ederek, barış zamanında Boğazlar’ın savaş gemilerine kapalı kalması ile Sultan’ın Boğazlar’ın bekçiliğini sürdürmesinde görüş birliğine varmışlardır.

 

Berlin Antlaşması’ndan sonra İngiltere’nin Osmanlı topraklarına ilgisi kalmadı. Osmanlı devleti bu dönemde koruyucu olarak Almanlara sığındı.

İngiltere 1878'de Kıbrıs'ı, 1882'de Mısır'ı kontrolü aldı.

 

İKİNCİ BÖLÜM

I. DÜNYA SAVAŞI ve MİLLÎ MÜCADELE DÖNEMİNDE TÜRK BOĞAZLARI (1914-1922)

İngiltere, zengin petrol yataklarının bulunduğu Ortadoğu’da hâkimiyet kurmak ve bu coğrafyadaki etkisini artırmak istemekteydi. Bu politika 19. yüzyıl boyunca İngiliz politikasının ana stratejisini oluşturmuştur.

 

93 Harbi sırasında Rusların İskenderun Körfezi’ne kadar inmelerini önlemek gerekçesiyle çaresiz devlet erkânını zoraki de olsa iknâ ederek Kıbrıs’a yerleşen İngiltere’yi buradan çıkarmak ise mümkün olamamıştır.

İngiltere benzer bir şekilde 1882 yılında geçici olarak işgal ettiği Mısır’dan da çıkmamıştır.

 

Çar I. Petro (1682-1725)’dan itibaren İstanbul’u ele geçirmek ve sıcak denizlere inmek, Rus dış siyasetinin ana prensibi haline gelmişti.

 

1911–1912 yılları Osmanlı Devleti’nin dış politikada tamamen tecrit edildiği bir dönemdir.

 

1912’de Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan ve Karadağ bir araya gelerek Balkan birliğini oluşturmuş, 9 Ekim 1912’de Karadağ Türkiye’ye savaş ilân etmiş, bundan 5 gün sonra, yani 13 Ekim 1912’de diğer Balkan devletleri verdikleri notalarla savaşı başlatmışlardır.

Türk ordusu ilk taarruz karşısında Bulgarlara yenilerek Çatalca’ya çekilmek zorunda kaldı. Balkan ülkeleri toprak paylaşımında birbirine girince ikinci Balkan Savaşı çıktı.  …bu savaşta Osmanlı Devleti’nin galibiyeti üzerine Yunanistan’ın eline geçmiş olan adaların geri alınma imkânı ve hakkı doğmuş iken Avrupalı devletler devreye girdi ve adalara el koydular.

 

Mondros Mütarekesi’nden sonra 21 Kasım tarihinde artık bütün Karadeniz sahilleri İngiltere’nin kontrolü altına girmişti

 

(Mondros’tan sonra batılıların Osmanlı ve Rus topraklarına yönelik saldırıları, ileriki dönemde iki ülkeyi işbirliğine teşvik edecektir. )

 

Paris Barış Konferansı’nda “Boğazlar Pazarlığı”

1919 yılının Ocak ayında bozulan güçler dengesini yeniden tesis etmek üzere toplanan ve 32 devletin katılımıyla başlayan Konferans, ateşkes altındaki beş ülke ile taraflar arasındaki ilişkileri yeniden kurma görevini üstlendi.

Konferans’ta işlemler 12 Ocak 1919’da başladı ve geniş anlamda 10 Ağustos 1920 Sevr Anlaşması’nın imzalanmasıyla neticelendi.

 

İngiltere Hükümeti I. Dünya Savaşı sonunda biri 1918 yılının son ayları, diğeri 1919 senesinin ilk aylarında olmak üzere iki defa Boğazlar ve İstanbul mandasının kabulünü Kuzey Amerika Birleşik Devletleri’ne teklif etmiştir

Konferans’ta Türkiye’nin Avrupa’dan çıkarılması, gelecek barış programının hedefi olarak isteniyordu ve parola da şu idi: “Boğazlar’ın serbestisi”. Gerçekleşme yolu da bu geçitlerin uluslararası bir duruma getirilmesinde görülüyordu.

 

Meclis-i Mebusan’a intikal eden metin, 22 Ocak 1920’de Felah-ı Vatan Grubu’nun gizli toplantısında Hüsrev Bey tarafından okunmuş; 28 Ocak 1920’de de resmî olmayan gizli toplantıda oylanarak mevcut bütün üyelerin ittifakı ile kabul edilmiştir

Misak-ı Milli’de kesin çizilen bir hat, sınır yoktur

 

Birinci İnönü Zaferi’nden biraz sonra Fransa ve İtalya Sèvres Projesi’nde biraz değişiklik yapmak kaydıyla Türkiye ile barış yapılmasında ısrar etmekteydiler.

…üzerinde durulan ve tartışılan en önemli konu; Boğazlar Sorunu, İstanbul’un geleceği ve Halife-Sultan’ın durumuydu

Londra Konferansı 12 Şubat 1920 tarihinde toplandı

 

16 Mart 1921’de Moskova’da “Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması” imzalandı.

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

LOZAN BARIŞ KONFERANSI ve TÜRKİYE CUMHURİYETİ DÖNEMİ BOĞAZLAR

18 Temmuz 1932’de Türkiye Milletler Cemiyeti’ne dahil oldu.

 

Lozan ve Montreux değerlendirmeleri…

 

1998 / yeni Boğazlar Tüzüğü

Yeni Tüzükte, belki de en önemli değişiklik, Türk Boğazları tanımının Marmara Denizi ile birlikte coğrafi bir bütünlük olarak tanımlanmasıdır.

 

SONUÇ

İstanbul’un fethi ile “Türk Boğazları” adı ile anılan Boğazlar, / Rusya’nın siyasi bir güç olarak temayüz etmesi ve ardından sıcak denizlere inmek için Boğazları hedef haline getirmesiyle / “mesele” halini almıştır.

18. yüzyılda özellikle İngiltere’nin sömürgelerine giden yolun güvenliğinin Türk Boğazlarına bağlı oluşu, üçüncü bir devletin Boğazlar siyasetiyle yakından ilgilenmeye başlamasını neticelendirmiştir.

 

Lozan Barış Antlaşması’nda Boğazların Uluslararası Komisyon’a devri ve silahsızlandırılmasına karar verilmiştir.

1936 yılında yapılan Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlar, tekrar Türk hâkimiyetine geçmiştir.

 

Amerika’nın donanmasının giremediği tek deniz Karadeniz’dir

 

Boğazlar Meselesi’nin çözümünde ne yapılıp ne yapılmamasını belirleyecek tek faktör “güç” olacaktır.

 

Amerika ve Rusya Boğazlarda Türkiye’nin hâkimiyetini öncelikli olarak tercih etmek mecburiyetindedirler. Çünkü başta Amerika ve gelişmiş devletler güçlerini ve savaş kabiliyetlerini teknoloji faktörüne ve teknik kabiliyete sahiptirler. Türkiye ise gücünü ve savaş kabiliyetini teknolojiyle değil insan faktörüne endeksleyerek geliştirmiştir.

…

Doktora Tezi, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara - 2008