2 Kasım 2021 Salı

Stefan Zweig - Olağanüstü Bir Gece

 Stefan Zweig - Olağanüstü Bir Gece

 


(Baron Fredrich, mirasa konar ve ordudan ayrılarak bohem bir hayat yaşar. Yaşadığı hayatın tekdüzeliği onu kemirir. Rasgele bindiği bir faytonun sürücüsü “at yarışlarını mı” diye sorunca “evet” der ve yarışların yapıldığı yere gider. Soylu insanların yarış başladığı sırada heyecanlanıp kendinden geçmelerini ilgiyle izler. Gözleriyle takip ettiği bir adam, elindeki yarış kuponlarını yere düşürür. Kuponlardan biri Baronun ayağının dibine düşer. Baron, âdeti olmadığı üzere kuponu alır ve cebine koyar. Artık bir hırsızdır. Hikâye bu ya, çalınan kupon, yarışı kazanan ata oynanmıştır ve Baron bu yolla servetine servet katar. Günün ilerleyen saatlerinde panayır yerini gezer. Bir fahişe yanına yaklaşır. Gün boyu kendisine ilgi gösteren ilk kişi bu fahişeydi. Baron, kadına yüklüce para verir. Kadını takip eden bir-iki kişiyi fark eder, onlara da para verir. Parayı gören gözlerdeki parıltıyı görmek hoşuna gider. Başka insanlara da yardım eder. Etrafa para saçar. O gece yaşadıkları Baronun hayatında dönüm noktası olur. Artık insanlara yardım eden ve yalnızlık çekmeyen birine dönüşür.)

 

Aşağıdaki notlar, 1914 sonbaharında Rava-Ruska’da bir Avusturya hafif süvari alayıyla katıldığı çarpışmalarda şehit düşen Baron Friedrich Michael von R.’nin yazı masasında mühürlenmiş bir paketin içinde bulunuyordu.

 

7 Haziran 1913’te geçen o macerayı hâlâ ateşli bir tutkuyla yeni baştan yaşıyorum…

 

Otuz altı yaşıma girmiştim, annemle babam erken ölmüş ve tam reşit olduğum sıralarda bana bir servet bırakmışlardı…

 

O dönemde bazı yarı farkındalık anlarında bilincine tam varmadan içimde özlemini çektiğim şey arzulardan ziyade, arzulama arzusuydu; daha güçlü, daha bağımsız, daha tutkulu, daha doyumsuz istek duyma, daha yoğun yaşama, belki de acı çekme ihtiyacıydı. Fazlasıyla aklı başında bir yöntemle varoluşumdan bütün çelişkileri uzaklaştırmıştım ve bu çelişki yokluğu canlılığımı söndürüyordu. İsteklerimin giderek daha da azaldığını ve zayıfladığını, duygularıma bir tür donukluğun yerleştiğini görüyordum; belki de en iyisi şöyle ifade edecek olursam, bir tür ruhsal iktidarsızlık ve yaşamda tutkuyla yer alabilme yetersizliği hissettiğimi söyleyebilirim.

 

…doğrudan kendimi ilgilendiren şeylere karşı bile büyük bir kayıtsızlık içindeydim. Acı çekmek için bile yetersizdim.

 

Gerçek anlamda arzulamayı değil, sadece kadınların varlığıyla oluşan o sıcak esintide şehveti hissetmeyi seviyordum; heyecanlanmayı değil, sadece ilhamını seviyordum.

 

Ona neredeyse düşmanlıkla baktım. Fakat hem diri hem de yumuşacık dolgunluğuyla talepkâr bir cazibesi olan bu kadından yayılan güçlü ve kösnül çekimi; baş döndürücü, hayvansı etkiyi, içimdeki direnen yan bile algılıyordu.

 

Bakışları sürekli hareket halindeydi, her şeye dokunuyor, ama hiçbir şeyi sıkıca kavramıyorlardı…

 

Öyle hissediyordum ki, bende onlara korkunç yabancı gelen bir şeyler vardı, bu yüzden hiçbir şekilde aralarına karışamıyor, beni saran bu yoğun kitleden kopuk bir şekilde suyun üzerindeki bir yağ damlası gibi tek başıma yüzüyordum.

Fakat pes etmedim, daha fazla yalnız kalamazdım.

 

…bütün bakışlar üzerimden umursamazca kayıp gidiyordu. Kimse beni istemiyor, kimse bana yaklaşmıyordu.

 

…gizemli bir güç tarafından sürükleniyormuş gibi kadının peşinden gittim.

Birkaç kez etrafa baktı, duraksadı. Sonra sokağın bir maden kovuğu kadar karanlık görünen devamını işaret ederek, “O yana gidelim,” dedi, “sirkin arka tarafı iyice karanlıktır.”

Bir karşılık veremedim. Bu karşılaşmadaki dehşet verici bayağılık beni uyuşturmuştu.

 

Ve aniden –çakan bir şimşeğin yeryüzünü bembeyaz bir ışığa boğması gibi– her şeyi anladım, her şeyi sezdim: Kadın beni bir av gibi daha önceden kararlaştırılmış bir noktaya doğru tuzağa sürüyordu ve pezevenkleri peşimizdeydiler.

 

…adamlardan biri omzuma dokunarak beni öne doğru itti. “Yürü bakalım,” dedi.

 

…bu iki adama karşı kardeşçe bir merhamet kapladı. Bu aç, çulsuz, zavallı tiplerin benim gibi aşırı tok bir asalaktan istedikleri neydi ki: Birkaç kron, birkaç sefil kron.

 

Bu zavallı acemi zorbaların nasıl sıkıntıya girdiklerini gördüm ve aramızdaki sessizliğin tekrar yumuşamasını izledim.

Ve nihayet, nihayet sabırsızlıkla beklemekte oldukları sözcüğü söyledim. “Ben… ben size… yüz kron vereyim.” Üçü de irkilerek birbirlerine baktılar. Tam her şeyi kaybettiklerini sandıkları anda bu kadar çoğunu beklememişlerdi. Sonunda huzursuz bakışlı ve çiçek bozuğu suratlı olan kendini toparladı. İki kez lafa girmeye hazırlandı. Boğazından ses çıkmıyordu.

“İki yüz kron!” dedi sonunda, bunu söylerken nasıl utandığını gördüm. “Kesin ama şunu,” diye, birden kadın araya girdi. “Hiçbir şey vermeden çekip gitmediğine şükredin. Bir şey yapmadı ki, bana dokunmadı bile. Fazla yüksekten attınız.”

 

Çalıntı paraların arasından iki banknot çekip uzattım. Adam parayı alırken elinde olmadan “Teşekkürler,” dedi ve hemen başını çevirdi. Tehditle alınmış bir para için teşekkür etmenin gülünçlüğünü kendi de fark etmişti. Utanmıştı –ah, bu gece her şeyi hissediyordum, her şey kendini bana açıyordu–

 

Prater’in çıkışındaki satış tezgâhlarından birinde mallarının üzerine eğilmiş, yorgunluktan iki büklüm bir satıcı kadın gördüm.

…birkaç kuruş için sabahtan beri oradaydı herhalde ve artık yorgunluk belini bükmüştü. Ben sevinçliysem sen niye sevinmeyesin, diye düşündüm. Bir parça kek alıp önüne bir banknot bıraktım.

 

Ak saçlı, somurtkan ve aksak bir baloncu elinde koca bir demet renkli balonla topallaya topallaya evine dönüyordu artık, gün boyu yaptığı işten memnun olmadığı belliydi. Yanına gittim. “Balonları alıyorum,” dedim.

 

Bezginlikle Prater sokaklarını süpüren bir temizlik işçisinin yanına gittim. Herhalde ona yol soracağımı sanarak asık suratla yüzüme baktı, gülümseyerek bir yirmi kronluk uzattım ona.

…bir fahişenin, iki sokak lambası yakıcısının yanına gidip onlara birer banknot uzattım, zemin kattaki bir fırının penceresinden içeri birkaç tane fırlattım ve arkamda hayret, şükran, sevinç karışımı duygular bırakarak bu şekilde yürüdüm de yürüdüm. Sonunda banknotları tek tek buruşturarak sokağın ortasına, sonra bir kilisenin basamaklarına savurdum…

 

Paranın tümünü nerede ve nasıl dağıttığımı artık hatırlamıyorum, ama kâğıt paralardan sonra en sonunda cebimdeki gümüş bozuklukları da verdiğimi biliyorum.

 

Hayır, artık asla o insan olmak istemiyordum, geçmişteki o hatasız, duygusuz, dünyadan kopuk centilmen olmak istemiyordum, suçun ve dehşetin tüm derinliklerine dalacak olsam da artık gerçek yaşamı istiyordum!

 

Açlıkla bir vitrini seyreden birinin bakışları beni kahreder, bir köpeğin neşeyle sıçrayışı büyüleyebilir. Bir anda her şeyi görmeye başladım, artık hiçbir şey sıradan değil benim için.

 

İnsanların geçmişte kalan her şeyin hep bir hata ve ileriye bir hazırlıktan ibaret olduğunu sanmaları genel bir delilik hali herhalde…

Türkçeleştiren: İlknur İgan

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5. Basım, 2006


1 Ekim 2021 Cuma

Çelik Bilgin – Türkiye’de Marksist Damar Var - Notlar

Çelik Bilgin – Türkiye’de Marksist Damar Var - Notlar

Dönem Yayınları, 1991

 


Önsöz (Yalçın Küçük)

Marksizm tarihi iki temel akıma ayrılır: Avrupa Marksizmi ve Rusya Marksizmi.

 

Avrupa Marksizmi Bernstein ve Kautsky tarafından şekillendirilir.

Bu akım, devrimci programı reddederek evrimci bir yolu seçmiştir.

Avrupa marksizmi, özünde, Marx’ın iktisatına sahip çıkıyor ve ihtilal düşünce ve programını reddediyor.

 

Rusya Marksizmi Plehanov ve Lenin tarafından kurulan, ihtilalci ve savunmacı bir karakter taşıyan akımdır.

Rusya marksizmi, bir savunma ve tartışma düşüncesidir... devrimci bir marksizm kurmak ve savunmak zorunda kalıyor.

 

Avrupa ve Rusya Marksizmleri arasında köprü kuran iki önemli figür, Gramsci ve Luxemburg: Hem Kapital'i eleştirebilmiş hem de ihtilalci kalabilmişlerdir.

Gramsci, Marx’ın Kapital'ini burjuvazinin kitabı olarak niteleyebilecek bir yapıdadır. Luxemburg ise Kapital'in temelinde eksiklikler gördüğünü açıklıkla yazabiliyor.

 

Marx'ın iktisadi soyutlamaları Batı Avrupa'nın o dönemki yapısına dayanır.

Marx, politik olarak çok durgun ve ekonomik-teknolojik açıdan ise son derece hareketli bir dönemin çocuğudur.

Marx devrim umudunu canlı tutmak için kapitalizmin dinamizmini abarttı

 

Rusya Marksizmi devrimci bir ortamda doğmasına rağmen, kapitalizmin gelişini haber verme zorunluluğu nedeniyle bazı teorik zayıflıklar (Menşevizm gibi) taşıdı

Rusya marksizmi, hem kapitalizmin özgürlük programı ve hem de kapitalist düzenin ürünleri... konusunda pek çok ikircikli bir yapı sergiliyor.

 

Türkiye Marksizmi'nin içinde bulunduğu koşullar ve yapması gerekenler:

Doğu'nun proleterleştiği bir dönemde, Türkiye Marksizmi'nin özgün bir yol çizmesi gerekir.

Türkiye Marksizmi'nin Batı uygarlığına karşı "kapanması" ve daha soyut bir düşünce derinliğine ulaşması gerekir.

Kapanma, Türkiye marksizminin tek anahtarıdır.

Sovyet sisteminin çözülüşüyle birlikte Türkiye Marksizmi'nin etki alanı genişledi

Türkiye marksizmi, çözülen Sovyet marksizminin yerine akmak zorunluluğu ile yüklüdür.

 

Türkiye'de Marksist Damar Var

Eşitsiz gelişme yirminci yüzyılı aydınlatan temel ışıktır.

Kemalizm felsefi yanı olmayan, entelektüel tarafı zayıf bir "politik programdır.

Marksizm’in Türkiye’ye girişi gecikmiş olsa da, bu durum bir "revizyon" ve yeniden gözden geçirme imkânı tanıdığı için bir şansa dönüşebilir.

Türkiye Marksizmi'nin Gorbaçov çizgisini reddetmesi bir olgunluk işaretidir.

 

Gizil ve Gizli Güç İşçi Sınıfı

İşçi sınıfının devrimci rolüne duyulan güven Marksizm'in turnusol kağıdıdır.

Sendikal mücadelenin mevcut düzenin restorasyonuna yaradığını, işçi sınıfının doğası gereği "gizli" örgütlenmeye daha yatkın olduğunu savunuyor.

 

"Ne Yapmalı" Eylemli Bilinç Taşıma

Lenin’in "Ne Yapmalı" eseri Marksizm’i otomatizmden kurtardı

 

Marx’ta anlama, Lenin’de anlatma (propaganda) ön plandadır. Ancak bugünün dünyasında her ikisi de yetersiz kaldı.

 

Günümüzde bilinç ancak eylem yoluyla, yani "yapılabileceğini görerek" taşınabilir.

 

Devrimden Dönüş Noktası

Devrim, üretici güçler ile bir üretim biçiminin karşılaşmasından değil, iki karşıt sistemin (iki düzlemin) çatışmasından doğar.

 

Devrim, bir sistem ile üretici güçlerin karşılaşmasından değil, iki sistemin çatışmasından doğuyor.

 

Parti Yolunda Yürüyüş

Disiplin heterojen bir işçi sınıfı için hayati önem taşır.

Sosyalizmde parti, toplumu kontrol etme amacı taşır ve disiplin bu yapının temel ilkesidir.

Parti kendiliğinden olanın reddidir... Sosyalizm bir felsefe olarak, kendiliğinden sürecin reddi ile başlıyor.

 

Büyümemiş Çocuk Hastalığı Revizyonizm ve Trotskizm

Revizyonizm kapitalizme ısınmayı anlatırken, restorasyon sosyalizmden soğumayı ve kapitalizmi yeniden kurmayı hedefleyen bir sınıf mücadelesidir.

 

Kapitalist restorasyon sürecini revizyonizm olarak algılamak, hem sosyalizmi ciddiye almamak ve hem de bugün yaşanan süreci anlamamak anlamına geliyor.

 

Kadın

Tekelleşme insanı küçülttü.

Tekelleşmiş düzenin insanı "küçükinsan" haline getirdi, kadının kurtuluşunun erkeği taklit etmekte değil, "yeni insanı" yaratmaktadır.

 

Sorun (Ulusal Sorun)

Ulusal sorun Marksizm’de ihmal edilmiş bir alandır. Ulus ve devlet ilişkisi…

 

Sosyalizm bağı zayıfladığında insanların güvenlik arayışları ulusal bağlara ve dine yönelir.

Sosyalizm bağının çözüleceğinin kesinleşmesi, bir güvenlik ve bir yeni bağ arayışı içinde, güçlü bir ulusçuluk akımına dönüşüyor.

 

İyimser Marx

Marx’ın tarihsel krizlerden bir kurtuluş çıkacağı yönündeki inancı iyimserliktir.

Stalin’in Lenin’i, Lenin’in ise Marx’ı yaşattı

 

Harp ve Sulh

Barış ve demokrasi programları sosyalizmin içini boşalttı ve ideolojik bir bulanıklık yarattı

 

Sovyetler'in en büyük yararı emperyalizme karşı "caydırıcı" bir güç olmasıydı.

… 

2 Eylül 2021 Perşembe

Jack London – Kızıl Veba

Jack London – Kızıl Veba

 


Patika, bir zamanlar üzerinden demiryolu geçen yükseltilmiş toprak set boyunca uzanıyordu.

 

İhtiyar bir adamla bir çocuk bu yoldan yürüyordu.

Koca bir yapraktan, maharetle yapılmış güneş siperliğinin koruduğu gözleri, dikkatle ayağının bastığı yerlere bakıyordu.

 

Çocuğun bakışları hareketlenen çalılara sabitlendi. Sonra manzaranın içine koca bir ayı, bir boz ayı daldı ve insanları görür görmez aynı onlar gibi donup kaldı.

 

Yayını hazır tutup geri geri giderek o da ihtiyacı izledi.

 

"Amma da büyüktü, değil mi Granser," diye kıkırdadı. İhtiyar başıyla onayladı.

 

Bu para, basılan son paralardan olmalı çünkü 2013 yılında Kızıl Ölüm geldi.

Bunlar altmış yıl önce oldu ve dünyada o yılları gören bir tek ben kaldım.

 

İnsanın bu dünyadaki bütün çalışması köpükten öte bir şey değil. İnsan kendine faydası olacak hayvanları evcilleştirip düşmanca davrananları yok etti, toprağın yabani bitki örtüsünü temizledi. Ama sonra insan yok oldu ve ilkel hayat geri dönüp onun elleriyle yaptığı her şeyi sildi süpürdü.

 

Veba, kızıl vebaydı. İnsanların yüzü bir saat içinde tamamen kızıla dönüyordu.

 

Vebadan sonraki dönemde kadınların sayısı çok azalmıştı. İsterse babanın dediği gibi getir götürcü olsun, evlenmek için bulabildiğim tek kadın oydu.

 

…elleriyle kumu kazdılar ve bir süre sonra üç iskelet ortaya çıkardılar. İkisi yetişkin, biriyse çocuk iskeletiydi. Koca cüssesiyle ihtiyar da yanaşıp oğlanların bulduklarına baktı. "Veba kurbanları," dedi.

 

İnsanoğlu uygarlık yolundaki kanlı ilerleyişine başlamadan önce, ilkelliğin karanlığına giderek daha çok batmaya mahkûmdur. Sayımız artınca ve herkese yer olmadığını hissettiğimizde birbirimizi öldürmeye başlayacağız.

 

"Haydi Granser, bize Kırmızı Ölüm'ü anlat,"

 

Bütün dünya insan doluydu. 2010 nüfus sayımına göre dünyada sekiz milyar insan yaşıyordu.

 

Salgın başladığında gençtim, 27 yaşındaydım,

 

"Kızıl Ölüm'e ne oldu, Granser?"

 

…bu hastalığın ilk işaretlerinden biri yüzün ve tüm vücudun kızarmasıydı, bir de hastalığa yakalananlar çok kısa sürede ölüyordu.

Bir başka ilginç şey de ölenin vücudunun büyük bir hızla dağılmasıydı.

 

Ben de ilk ölüme salı günü tanık oldum; öğrencilerimden Bayan Collbran sınıfta, gözlerimin önünde otururken ölüp gitti.

Sınıfımda ölen kızla beraber kaldığım o kısa süre içinde haber bütün üniversiteye yayılmış, binlerce öğrenci sınıfları, laboratuvarları terk edip kaçmıştı.

…tek başıma kalmıştım.

 

Kızıl Ölüm'ün gelmesiyle birlikte dünya mutlak ve geri dönüşsüz olarak dağıldı, paramparça oldu. On bin yıllık kültür ve uygarlık, göz açıp kapayıncaya kadar yok oldu, 'köpükler gibi uçup gitti'.

 

Yangınlar öyle büyümüştü ki alevler bütün göğü aydınlatmıştı.

 

Bütün evcil hayvanlara tuhaf şeyler oluyordu. Vahşileşiyor ve birbirlerini avlıyorlardı.

 

…roman 1912 yılında İngiltere'de London Magazine'de yayımlandı. 1913 yılının Haziran ve Eylül ayları arasında ABD'de American Sunday Monthly Magazine'de tefrika edildi. 1915 yılında da Macmillan Yayınevi tarafından kitap olarak basıldı.

 

The Scarlet Plague

Türkçeleştiren: Levent Cinemre

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020

 

1 Eylül 2021 Çarşamba

Jack London - Yaşamak Hırsı

 Jack London - Yaşamak Hırsı

 

Yaşamak Hırsı (Love of Life)

(İki eleman altın bulmak üzere yola çıkmış. Erzakları tükendiği için şartlar zorlaşıyor. Üzerlerinde yük olan şeyleri atıyorlar, altınları bile. Geceleri kurtların seslerini duyuyorlar, korku onları dinçleştiriyor.)

 

He, her şeyin sonunda işte bu kalacak

Yaşadılar· ve oynadılar:

Oyunun bir kısmı hep kazanılacak,

Boyasız kaldıkları halde zarlar.

 

Yamaçtan aşağı topallayarak indiler; önde giden kayaların üstünde ayağı kayarak düştü.

 

“Hey Bill, bileğim burkuldu.”

Bill bulanık suların içinde yürümeğe devam etti.

 

Yükünü açınca ilk işi kibritlerini saymak oldu. Altmış yedi taneydiler. Emin olmak için üç kere saydı.

 

Arada bir böğürtlenleri yemek için duraklıyarak sola doğru yürüdü. Bileği sertleşmiş, topallaması artmıştı ama bunun acısı midesinin ağrısı yanında hiç kalıyordu. Açlığın pençeleri keskindi. Böğürtlenler bu kemirmeye bir şey yapamadıkları halde dilini ve damağını yaralıyorlardı.

 

Zihnini bir hayal meşgul ediyordu. Son bir kurşunu kaldığına emindi. Şarjörde olduğunu farketmemişti. Öte yandan şarjörün boş olduğunu da biliyordu. Fakat hayal ısrar ediyordu. Saatlerce buna karşı savaştıktan sonra tüfeği açtı ve boşlukla karşılaştı. Sanki kurşunu orada bulacağını hakikaten bekliyormuş gibi hayal kırıklığına uğramıştı.

 

Sırtüstü kımıldamadan yatarken hasta kurdun soluğunun gittikçe yaklaştığını işitiyordu.

 

…kurt o kadar çok zamandır beklediği yiyeceğe dişlerini bastırmak için son kuvvetini harcıyordu. Fakat adam da uzun zamandır bekliyordu; meşinleşmiş eli hayvanın çenesi üzerine kapandı. Kurt zayıfça karşı koymaya çalıştı, adamın bir eli kuvvetsizce tutarken diğer eli de yavaş yavaş kavramaya hazırlandı. Beş dakika sonra adanan vücudunun bütün ağırlığı kurdan üstünde idi. Ellerinde hayvanı boğacak kuvvet yoktu, fakat yüzü hayvanın boğazına yapışmış, ağzı kıl dolmuştu.

 

Üç hafta sonra adam gemide yatağı üzerinde, gözlerinden yaşlar akarak kim olduğunu, başından neler geçtiğini anlatıyordu.

 

Bir gün gizlice odasını aradıkları zaman yastığın, şiltenin, her köşe bucağın ekmekle doldurulmuş olduğunu gördüler. Fakat yine de adamın aklı başındaydı. Sadece muhtemel bir kıtlığa karşı tedbir alıyordu…

 

Beyaz Issızlık (The White Silence)

(Zorlu doğada yol alan üç eleman, biri yaralanır, diğerleri yola onsuz devam etmeyi düşünür…)

 

Mason, ağzından bir parça buz tükürdü ve üzgün bir bakışla zavallı hayvana bakarak: “Karmen iki günden fazla dayanamaz.” dedi.

 

Birdenbire yerinden fırlayan zayıf hayvanın dişleri Mason’un hemen boğazının yanından geçti.

“Isıracaksın, ha?" Kamçının sapı ile kulağının arkasına hesaplı bir vuruş üzerine ağzından salyalar akan köpek hafif bir hırıltı ile karlar içine yuvarlandı.

 

İkindi ilerliyordu, sessiz yolcular Beyaz ıssızlıktan doğan korku ile işlerine eğilmişlerdi. Tabiatın insanı kendi faniliğine inandıracak pek çok oyunları vardır nehirlerin sonsuz akışı, fırtınanın dehşeti, zelzelenin sarsıntısı, göklerin gürlemesi - fakat en müthişi, hepsinin en şaşırtıcısı, beyaz ıssızlığın meçhul görünüşüdür. Her türlü hareket durur, gökyüzü açılır, semalar bronz gibidir; en küçük bir fısıltı mukaddesata tecavüze benzer ve kendi sesinin gürültüsünden korkan insan ürkekleşir. Bu ölü dünyanın vus’atından seyahat eden yegâne hayat zerresi olduğu için bu cür’etinden titrer, hayatının bir sinek hayatından fazla bir şey olmadığım fark eder (s. 23).

 

Senelerin ve karların ağırlığıyla yüklü koca ağaç hayat faciasında son rolünü oynadı. Mason ikaz edici çatırtıyı işitti, kenara fırlamaya kalkıştı, fakat hemen hemen ayakta iken darbeyi omuzu üstüne yedi.

 

Yataklarını ölümle paylaşan insanlar sıralarının ne zaman geldiğini bilirler. Mason, feci bir şekilde ezilmişti.

Ümit yok; yapılacak hiçbir şey yok.

 

Ben ölmüş bir adamım Kid. Üç dört uykuluk bir zamanım kaldı. Siz yola devam edin.

 

Malemut Kid yalvardı: "Bana uç gün müsaade et. Belki biraz iyileşirsin; belki bir şeyler olur.”

"Hayır.”

 

…adam ölmüyordu.

 

Meksikalı (The Mexican)

(Devrimci anne-babası askerler tarafından öldürülen eleman, Teksas’ta devrimci bir gruba katılır. İhtiyaç duydukları silahları alabilmek için paraya, para kazanmak için de boks maçları yapmaya gerek duyarlar. Elaman iyi dövüştüğü için boks maçlarına çıkar. Ünlü bir boksöre karşı maç ayarlanır ve şike pazarlığı yapılır. Güya devrimci arkadaşları da elemanın aleyhinde bahis yaparlar.

 

Hikâyesini kimse bilmiyordu. Hele Junta'dakiler büsbütün habersizdiler.

İsminin Felipe Rivera olduğunu söylemişti.

 

“Demek ihtilâl için çalışmak istiyorsun? Peki, ceketini çıkar, şuraya as. Gel sana kovayla bezin nerede olduğunu göstereyim. İşe yerleri temizlemekle başlarsın…”

 

“Bak nasıl olacak. Ortaya konulan para gişe hâsılatının yüzde altmış beşidir. Sen tanınmayan bir boksörsün. Kârı Danny ile paylaşacaksın, yüzde yirmisi sana, sekseni ona. Nasıl, âdilâne bir taksim değil mi..”

 

Rivera, asık suratı ile: ‘‘Kazanan hepsini alır." diye ısrar etti.

 

Rivera’nın ringe girişi hemen hemen farkedilmemişti.

Ona kimsenin güveni yoktu.

 

Bu boks değildi. Cinayetti, katliâmdı.

O anda şaşırtıcı bir şey oldu. Dönen, göz karartan karışıklık birdenbire durdu, Rivera ayakta yalnızdı. Danny, heybetli Danny, sırtüstü yerde yatıyordu. Şuuru geri geldikçe vücudu titriyordu. Sendelememiş, yığılmamış, ağır ağır düşmemişti. Rivera'nın sağ kroşesi onu ölüm kesinliği ile olduğu yere sermişti.

 

İkinci ve üçüncü raundlar tatsız geçti. Danny ilerliyor, geriliyor, tutunuyor, müdafaa ediyor, o ilk raunddaki yumruğun tesirinden kurtulmaya çalışıyordu.

Rivera'nın bir yumruğuna karşılık o üç tane atıyordu; fakat bunlar tesirsiz darbelerdi.

 

Fakat şimdi hakem harekete geçmiş, Danny'ye taraf tutan bir hakemin yapacağı bütün kolaylıkları göstererek, Rivera’yı geri çekiyordu. Halbuki Danny güç durumda kalıp da ona sarıldığı zaman onu ayırmıyordu.

 

…O, tüfekler için dövüşüyordu. Bütün tüfekler kendisi idi. O, ihtilâldi. Bütün Meksika için dövüşüyordu.

 

Raundlar arasında Rivera'nın yardımcıları ona hemen hemen hiç yardım etmiyorlardı.

 

Salonda tek sakin insan Rivera idi.

 

Danny alayını on yedinci raunda sürükledi. Bir yumruğun altında Rivera sersemleyerek sendeledi. Geri doğru düşerken kolları yanına sarktı. Danny beklediği fırsatın bu olduğunu sandı. Çocuğun Akıbeti artık insafına kalmıştı. Rivera onu böylece kandırıp, müdafaasız bir vaziyete sokunca, ağzına şiddetli bir yumruk indirdi. Danny düştü. Kalktığı zaman çenesinin sağ tarafına müthiş bir tane daha indirdi. Bunu üç kere tekrarladı. Bunlara faul demek imkânsızdı.

 

Danny bir daha kalkmamıştı.

 

Ateş Yakmak (To Build a Fire)

(Elaman, dondurucu soğuğa dayanmaya çalışıyor. Islandığı için ateş yakmaya çalışıyor.

 

Adam yamacı tırmanıp da asıl Yukon yolundan ayrılarak ağaçlar arasındaki doğuya giden yola saptığı zaman soğuk ve kasvetli gün doğmuştu.

…her şeyin üzerinde gündüzü karanlık yapan bir kasvet, ele geçmez ince bir örtü vardı sanki…

 

Adam ırmak yatağında yürümeye başlayınca köpek, cesareti kırılmışçasına kuyruğunu sallayarak peşinden yürüdü.

 

Karın altındaki bu su bir santim derinliğinde de olabilirdi, bir metre de. Bazan üstlerinde bir iki santimlik bir buz tabakası, bunun üstünde de kar olabilirdi. Bazan da üst üste su ve buz tabakaları olurdu ki, buraya basan insan bir biri arkasından hepsinden geçerek beline kadar ıslanırdı.

 

Hiç bir işaret olmayan, dümdüz karın emniyet telkin ettiği bir yerde adam birdenbire battı. Derin değildi. Sağlam yöre basmadan evvel dizlerine kadar ıslanmıştı.

 

Ağacın üst dallarından birinin karları aşağı düşmüştü. Bu, alttaki dallara çarparak onları da salladı. Hareket böylece devam ederek bütün ağacı kapladı. Bir çığ gibi büyüdü ve birdenbire adamın ve ateşin üzerin e indi. Ateş sönmüştü! Yandığı yerde şimdi taze bir kar yığını vardı.

 

Desteden bir kibrit ayırmaya çalışırken hepsi birden karların arasına düştüler. Kaldırmak istedi, kaldıramadı. Şimdi çok dikkat ediyordu. Zihninden donan ayakları, burnu, yanakları, donmakta olduğu düşüncesini atarak, bütün ruhunu kibritlere vakfetti.

 

Kibriti dişleri arasına sıkıştırarak bacağına sürttü. Alev alınca dişleri ile ağaç kabuğuna tuttu. Fakat yanan kükürt burnuna, ciğerlerine kaçtı, öksürmeğe mecbur oldu ve kibrit karlar arasına düşerek söndü.

 

Ateş yakmaya muvaffak olamamıştı.

 

Kar fırtınasına tutulmuş bir adamın hikâyesini hatırladı. Bir geyik öldürmüş, içine girmiş ve böylece kurtulmuştu. O da köpeği öldürür, ellerini hissi gelene kadar sıcak vücut içine sokardı.

 

Köpeği öldüremeyeceğini anladı.

 

Donma ile olan savaşını kaybediyordu. Soğuk her tarafından vücuduna işliyordu.

 

Nasıl olsa donacaktı, hiç olmazsa bunu bir erkek gibi kabul etmeliydi.

 

Adam bundan sonra kendince en rahat, en tatmin edici uykuya daldı.

 

Altın Damarı (All Gold Canyon)

(Altın bulunan bir kanyonda, altın madeninin yerini bulmaya çalışan eleman, bir süre sonra kanyonda yalnız olmadığını fark eder.)

 

Burada her şey istirahat halinde idi. Dar ırmak gürültülü akışını sessiz bir havuz haline getirecek kadar yavaşlatmıştı.

 

Kanyonda tek bir zerre bile toz yoktu. Yapraklar ve çiçekler temiz ve saf, otlar taze kadife gibiydiler.

 

Altın damarının derinleşmesi adamın işini fazlalaştırdığı halde o tavaların gittikçe artan zenginliği ile teselli buluyordu.

 

Birdenbire bir tehlike önsezisi hissetti, sanki üstüne bir gölge inmişti. Fakat gölge yoktu. Kalbi boğazına fırlamış onu boğuyordu. Sonra yavaşça kanı soğudu ve yerli gömleğini soğuk soğuk sırtında hissetti.

Ne yerinden fırladı ne de etrafına baktı. Hiç kımıldamamıştı.

 

Bütün bu müddet içinde arkasından birisinin omuzu üstünden altın külçelerine baktığını biliyordu.

Hâlâ elindeki külçeye alâka gösterirmiş gibi yaparak dikkatle dinledi ve arkasındaki şeyin nefes aldığını duydu. Gözleri önündeki toprakta bir silâh araştırdı ise de sadece bu tehlike ânında ona hiç bir kıymet ifade etmeyen altın külçelerini gördü.

 

Böylece düşünürken, yüksek gürültülü bir ses kulağında patladı. Ayni anda sırtının sol tarafına şiddetli bir darbe indi, sanki bunun değdiği noktadan vücudunun içine bir ateş dalgası girmişti. Havaya fırladı, fakat daha ayağa kalkamadan olduğu yere yığıldı. Vücudu ani bir sıcaklıkta kuruyan bir yaprak gibi buruştu ve başı kayaların arasında, göğsü altın dolu tavasına, bacaklar çukurun dibinin darlığı yüzünden karmakarışık bir vaziyette düştüler. Bacakları ihtilâçla sarsıldı, vücudu şiddetli bir nöbete tutulmuş gibi titredi. Derin bir iç çekişi ile ciğerler ağır ağır genişledi. Sonra nefesi yavaş, çok yavaş dışarı verildi ve vücudu ağır ağır hareketsizleşti.

Yukarda elinde tabancası ile bir adam çukurun kenarından aşağı bakıyordu. Uzun zaman altındaki yüzükoyun yatmış hareketsiz vücuda baktı (s. 79).

 

Ayakları dipten yarım metre kadar yüksekte iken ellerini bırakarak aşağı atladı.

Ayakları dibe değdiği anda altın arayıcısının kolunu birden uzattığını gördü, ayaklan şiddetle çekildi ve kendini yerde buldu. Atlarken tabancalı eli başının üstünde idi. Ayaklarının yakalandığı sür'atle o da silâhını aşağı indirdi. Daha düşmesi tamamlanmamış havada idi ki, tetiği çekti. Dur yerde kulakları sağır eden bir patlama duyuldu. Çukur dumanla dolduğundan bir şey görünmüyordu, Yere sırt üstü düştü ve altın arayıcısının vücudu kedi gibi sıçrayarak üstüne bindi.

 

Sırt üstü yatan yabancı etrafı hayal meyal görüyordu, fakat hasım tarafından gözlerine kasten atılan bir avuç toprakla tekrar körleşti. Bu şaşkınlık anında tabancayı tutan eli gevşemişti. Bir an sonra beynine parçalayıcı bir karanlığın indisini hissetti ve karanlığın ortasında karanlık dahi dindi.

 

Hazinesi tamamıyla toplandığı zaman sıkı sıkı battaniyelerinin içine sardı ve kıymetini takdir etti.

“iki yüz kilo çekmezse adam değilim.” diye vardığı neticeyi belirtti. “Yüz kilosunun kuvartzla, toprak olduğunu kabul edelim, geriye yüz kilo altın kalır. Hey, Bill, uyan uyan! Yüz kilo altın! Kırk bin dolar! Hepsi de senin! Hepsi! Hepsi!’’

 

Yüz Karası (Lost Face)

(Deri için avcılık yapan bir grup eleman, bu iş için yerlileri zor koşullarda çalıştırıyor. Ve sonra yerliler intikam alıyor.)

 

Bu artık sondu. Avrupanın bir merkezinden diğerine kuş gibi konan Subienkow'un ıstırap ve dehşetle dolu yolu nihayet burada, her zamankinden daha uzakta Rus Amerikasında sona eriyordu. Kollan arkasında bağlı karların içine oturmuş işkence sırasının kendisine gelmesini bekliyordu.

 

Kalenin yapılmasına başlandı. İşçileri zorla çalıştırıyorlardı. Birbirine bağlı kütüklerden duvarlar, Nulato Kızılderililerinin haykırış ve inlemeleriyle yükseldi.

 

Elini kaldırdı. Makamuk baltayı, kütük yarmak için kullandığı geniş baltayı kaldırdı. Parlak çelik donuk havada parıldadı, bir saniye Makamuk'un başı üzerinde durakladı, sonra Subienkow'un çıplak ensesine indi. Eti ve kemiği yararak alttaki keresteye kadar girdi. Şaşkın vahşiler başın kan damlayan kütükten bir metre öteye fırladığını gördüler.

Büyük bir şaşkınlık ve sessizlik vardı, sonra akıllarına ilâç diye bir şey olmadığı fikri geldi. Kürk hırsızı hepsinden akıllı çıkmıştı. Bütün esirler arasında sadece o işkenceden kurtulmuştu. Oynadığı koz bu idi.

 

Türkçeleştiren: Mehmet Harmancı

Varlık Yayınları, 3. Basım, 1961





Jack London - Uçurum İnsanları

Jack London - Uçurum İnsanları

 

1. İNİŞ

“Fakat yapamazsın bunu, biliyorsun,” diyordu, Londra’nın Doğu Yakası’na gitmek meselesinde yardımına başvurduğum arkadaşlarım.

 

İstediğim şey Doğu Yakası’na dalmak, olup biteni kendi gözlerimle görmek. Bu insanların nasıl yaşadıklarını, niçin orada yaşadıklarını ve ne için yaşadıklarını öğrenmek istiyorum.

 

Londra’nın sokaklarında insan yoksulluğun sefil görüntülerinden kaçamaz

 

2. JOHNNY UPRIGHT

Size Johnny Upright’ın adresini vermeyeceğim. Doğu Yakası’nın en saygın sokağında yaşadığını söylesem yeter

 

Kendisi Doğu Yakası’nda aralıksız otuz yıl çalışmış bir dedektifti

 

3. KALDIĞIM YER VE DİĞER MEKÂNLAR

 

4. BİR ADAM VE UÇURUM

Kısacası Londra Uçurumu koca bir mezbahaydı.

 

5. UÇURUMUN KIYISINDAKİLER

Şehir hayatı zaten insana uygun olmayan gayri tabii bir hayattır; ama Londra’nın şehir hayatı öylesine gayri tabiidir ki, ortalama bir erkek ya da kadın işçi buna dayanamaz.

İyi bir toprak emekçisi, birinci nesil şehir işçisi olarak yetersiz kalır. İkinci nesil işçi de, güdülenme ve girişimcilik eksikliğinden, ayrıca fiziksel olarak da babası gibi çalışacak durumda olmadığından, Uçurum’un dibindeki mezbahalara doğru yol almaya başlar.

 

6. FRYING PAN SOKAĞI VE CEHENNEME BİR BAKIŞ

Bir sürü çocuk, suyu çekilmiş bir göletin dibindeki yeni kurbağa olmuş iribaşlar gibi dar kaldırıma yayılmıştı.

 

7. VICTORIA NİŞANI SAHİBİ ADAM

Düşkünlerevinin geçiciler koğuşuna yatmak kolay değilmiş meğer. Şu ana değin iki kez denedim, yakında üçüncü kez deneyeceğim. İlk seferinde akşamın yedisinde, cebimde dört şilinle yola düştüm. Böylece iki hata yapmış oldum. Öncelikle, koğuşa yatmak için başvuran kişinin muhtaç durumda olması gerekiyor ve üstü inceden inceye aranıyor.

 

Köşeyi döndüğümüz sırada adamlardan biri şöyle dedi: “Bugün buraya girebilirdim. Saat birde geldim; o sırada kuyruk daha yeni oluşuyordu - onların evcil hayvanları bunlar. Her gece aynı kişileri içeri alıyorlar.”

 

8. ARABACI VE MARANGOZ

Arabacı ile Marangoz’un arasında, Mile End Caddesi boyunca yürüdüm. Mile End Caddesi, Doğu Londra’nın ortasından geçen işlek bir caddedir; sokakta kalmış on binlerce insan vardı caddede.

 

Çamurlu, balgam dolu kaldırımda gördükleri portakal ve elma kabuğu parçalarını, üzüm çöplerini alıp yiyorlardı. Erik çekirdeklerini dişleriyle kırıyor, içlerini çıkarıyorlardı. Bezelye büyüklüğündeki ekmek kırıntılarım, ne olduğu anlaşılmayacak denli kirlenip kararmış elma koçanlarını toplayıp ağızlarına atıyorlar çiğneyip yutuyorlardı. Bunlar Tanrı’nın senesi 1902’de, 20 Ağustos gününün akşamı saat altıyla sekiz arasında dünyanın gördüğü en büyük en zengin ve en güçlü imparatorluğun merkezinde yaşanıyordu.

 

9. ÇİVİ

 

10. BAYRAĞI TAŞIMAK

 

11. MANDAL

Argoda, parasız yemek bulunan yerlere “mandal” deniyor.

 

12. TAÇ GİYME GÜNÜ

Bir Çin atasözü der ki, bir adam tembelce yaşarsa bir diğeri açlıktan ölürmüş. Montesquieu de şöyle demiş: “Çok sayıda insanın bir tek kişiye elbise dikmek için çalışması yüzünden, bunca insan elbisesiz kalıyor.”

 

13. RIHTIM İŞÇİSİ DAN CULLEN

…Dan Cullen adındaki rıhtım işçisi, şimdi hastanede ölüm döşeğindeydi.

 

Dan Cullen’ın hikâyesi küçük, kısa bir hikâye; ama satır aralarında okunacak çok şey var. Alt tabaka bir ailede, kastların birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı bir şehirde ve ülkede doğmuş. Hayatı boyunca ağır iş yapmış.

 

“Büyük Rıhtım Grevi”nde önderlik yapma suçunu işlemiş. İşte bu, Dan Cullen’ın sonu olmuş. Artık damgalı bir adammış ve her gün, on yıl veya daha fazla süreyle, ona bu yaptığı “ödetilmiş”.

 

14. ŞERBETÇİOTU TOPLAYANLAR

Bu yıl tarım alanı az olduğu gibi, kötü geçen yaz mevsimi ve rezil yağmurlar da verimi azalttı. Yaşanan talihsizlik şerbetçiotu sahiplerini de, şerbetçiotu toplayanları da kötü etkiledi.

 

15. DENİZLERİN KADINI

 

16. MÜLKE KARŞI İNSAN

Maddeci ve ruha değil, mülke dayalı bir uygarlıkta, mülkün ruha göre daha el üstünde tutulması, mülke karşı işlenmiş suçların insana karşı işlenmiş suçlardan daha ciddi telakki edilmesi kaçınılmazdır.

 

17. VERİMSİZLİK

Sendika emekçiler arasındaki rekabeti engeller, ama sendikanın bulunmadığı yerlerdeki rekabeti de sertleştirir.

 

Mile End Waste’deki bu adam, tartışmayı uzatmaksızın, iki adam aynı işin peşinde oldukları zaman ücretlerin düşeceği ilkesini vurgulamıştı.

 

Endüstriyel dokunun her yerinde bir ayıklama sürer gider. Verimsizler elenip aşağı atılır.

 

Çalışmaya hazır insan sayısı, mevcut işlerin sayısından fazlaysa, iş sayısının üzerinde kalanlar verimsiz sayılacak, aylak gezmeye ve acılar içinde yok olup gitmeye yazgılı olacaklardır.

 

18. ÜCRETLER

 

19. GETTO

Kendiniz için yeterli görmediğiniz bir şey, başka insanlar için de yeterli değildir; işte o kadar.

 

Bir sınıfın üstünlüğü için, başka bir sınıfın alçalmışlığı şarttır; işçiler gettoya tıkıldıklarında, bunu izleyen alçalma kaçınılmaz hale gelir. Kısa, güdük insanlar yaratılır, efendilerinin neslinden çarpıcı şekilde farklı, takatten, güçten mahrum görünen bir nesildir bu.

 

20. KAFELER VE UCUZ PANSİYONLAR

Sabahın erken saatlerinde, çalışmaya giden işçilerle dolu sokaklarda çok sayıda kadın, yanlarında ekmek çıkınlarıyla kaldırıma oturur. Bir sürü işçi bu ekmeklerden satın alıp hem yer hem yürürler. Kuru ekmeği, kafelerden bir peniye alabilecekleri çayla bile ıslatmazlar. Bir insanın böyle bir yemekle günlük işine başlamasının doğru olmadığına kuşku yok; meydana gelecek zararı işverenin ve ülkenin çekeceğine de kuşku yok. Devlet adamları bir süredir “İngiltere, uyan artık!” diye bağrışıp duruyor. Oysa “İngiltere, beslen artık!” deselerdi, daha sağduyulu bir söz etmiş olurlardı.

 

21. HAYATIN TEKİNSİZLİĞİ

Batı Yakası’ndaki insanların ortalama yaşam süresi elli beş yıl; Doğu Yakası’ndaysa bu süre otuz yıl.

 

22. İNTİHAR

Hayat bu kadar tekinsiz, mutlu olma imkânı bu kadar uzak olunca, hayatın ucuzlaması ve intiharların yaygınlaşması kaçınılmaz olur.

 

23. ÇOCUKLAR

 

24. BİR GECE GÖRÜNTÜSÜ

 

25. AÇLIĞIN FERYADI

 

26. İÇKİ, İÇKİ KARŞITLIĞI VE TUTUMLULUK

Kader bugün beni Doğu Yakası’nda yaşamaya mahkûm etse ve bir tek dileğimi yerine getirecek olsaydı, ondan güzelliğe, hakikate ve iyiliğe dair bildiğim her şeyi unutturmasını isterdim.

 

…menekşe satıcısı her bir çiçeği üç kez eline almaktadır; dörtte üç peni için üç kez. Gün boyunca, dokuz peni kazanmak için bu çiçekleri 6.912 kez eline alır. Bu bir soygundur. Sırtında birilerini taşımaktadır; güzellik, hakikat ve iyilik arzusu onun yükünü hafifletmez.

 

27. YÖNETİM

Bu son bölümde toplumun Uçurum’una geniş açıdan bakmak, Medeniyet’e bazı sorular yöneltmek iyi olacak…

 

Eskimo ile İngiliz’i dürüstçe karşılaştırırsak, hayatın Eskimo için daha kolay olduğu görülecektir. Eskimo sadece kötü zamanlarda açlık çekerken, İngiliz iyi zamanlarda da açlık çeker; hiçbir Eskimo yakıt, giysi, barınak sıkıntısı içinde değilken, İngiliz bu üç temel unsurdan her daim yoksundur.

 

Medeniyet insanın üretim gücünü artırdı. Beş adam bin kişinin ekmeğini üretebiliyor. Bir adam 250 kişi için pamuklu elbise, 300 kişi için yünlü elbise, 1000 kişi için ayakkabı ve çizme üretebiliyor. Yine de, bu kitabın sayfaları boyunca gösterildiği üzere, milyonlarca İngiliz’in yeterince besini, elbisesi, çizmesi yok.

 

The People of the Abyss

Türkçeleştiren: Yiğit Yavuz

İletişim Yayınları, 2014