15 Nisan 2022 Cuma

George Thomson - İlk Filozoflar - Notlar

George Thomson - İlk Filozoflar - Notlar

Eski Yunan Toplumu Üstüne İncelemeler

Mütercim: Mehmet H. Doğan, 2. Basım, Payel Yayınları, 1997

 


Önsöz

Bu ikinci cilt, birincisiyle (Tarihöncesi Ege 1-2) aynı planı izliyor. Aiskhylos ve Atina'nın daha da genişletilmişi olup köleliğin gelişmesi ve bilimin kökeni üzerinde duruyor.

 

Giriş

İlkel ortaklaşmacılıktan köleci topluma geçiş sürecinde iki temel aşama ayırt edilir: İlk gereksinimlerin doyurulmasına dönük, ataerkil ve doğu tipi despotlukla biçimlenen erken kölelik ile meta üretimine yönelmiş, polis merkezli gelişmiş kölelik. Demirin ortaya çıkışı küçük üreticiyi bağımsızlaştırarak meta üretimini ve taşınabilir köleliği (kölenin bir kullanım değerinden değişim değerine dönüşmesini) hızlandırmıştır.

Engels…

 

BİRİNCİ BÖLÜM: KABİLE DÜNYASI

I. KONUŞMA VE DÜŞÜNCE

İnsanlar ve Hayvanlar

İnsanlık tarihinin ilk öncülü canlı insan bireylerinin varoluşudur.

İnsanın hayvanlardan ayrılışı: İnsan, "logos'a sahip olmakla hayvanlardan ayrılır; us'tur bu, anlayıştır ve konuşmadır."

Ağaçlardan yere inen primatların ayakta dik durması ve beynin gelişimi insana giden ilk adımı oluşturur.

 

El ve Beyin

Hayvanlar çevrelerine edilgen uyum sağlarken insan doğayı kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde değiştirir.

Dik duruş sayesinde eller serbest kalmış, çeneler üzerindeki baskı hafifleyerek beynin genişlemesine yer açılmıştır. El ustalığı ile beyin kılavuzluğunun koşut gelişimi alet yapımını ve konuşmayı doğurmuştur.

 

Bilinç

Pavlov'un koşullu tepkiler ve ikincil sinyal sistemi kuramı…

Sözcükler "sinyallerin bir sinyalidir."

İnsan bilinci bireysel bir olgu değil, toplumsal bir üründür.

Marx: "İnsanların varlığını belirleyen, onların bilinçleri değildir, aksine, bilinçlerini belirleyen, onların toplumsal varlıklarıdır."

 

İşbirliği

İnsanda olgunlaşmamışlık döneminin ve çocukluk bağımlılığının uzun sürmesi, kolektif çalışma zorunluluğunu pekiştirmiştir.

Taklitten işbirliğine ve üretime geçilmiştir.

 

Cümle

Cümle yapısı da çalışma sürecinin üç ögesini (emek, çalışma konusu, çalışma aletleri) cismileştirir: "İnsanın etkinliği çalışma sürecinde, üretim aletlerinin de yardımıyla, üzerinde çalışılan gereçte daha başından tasarlanmış bir değişiklik yapar."

 

II. KABİLE EVRENBİLİMİ

Doğal ve Toplumsal İlişkiler

Primatlardaki anne-yavru ilişkisi insanda cinsel olmayan toplumsal akrabalık duygusuna dönüşmüştür.

İlk işbölümü cinsiyete dayanır.

Klanın sürdürülebilirliği için içten evlenme (endogami) yerini dıştan evlenmeye (ekzogami) bırakmış ve ikili klan (kabile) yapısı doğmuştur.

 

Büyü ve Mit

Büyü, özünde çalışma sürecinin bir taklididir (yansılama/mimesis).

Çalışma süreçlerinin gelişmesiyle büyüden zanaat bilgisi ve mitler ayrışmıştır. Çömlekçilik / pazara yönelik zanaat…

 

Kabile Düzeni ve Doğal Düzen

Totemcilik yabanıllığın ideolojisidir.

İnsan ve doğa henüz birbirinden ayrılmamıştır ("sürü bilinci"). Klan kendisini doğrudan bir hayvan veya bitki türüyle özdeşleştirir.

 

Amerikan Yerlileri Evrendoğumları

Avustralya aborijinlerinden Amerikan yerlilerine (Mohegan, Winnebago, Zuni, Aztek) geçildikçe totem sınıflandırmalarının soyutlaştığı görülür.

Zuni ve Azteklerde uzam (yönler), zaman, renkler ve hiyerarşik katmanlar sınıflı toplumun ve devletin ortaya çıkışıyla mitsel evren anlayışına yansımıştır.

 

İKİNCİ BÖLÜM: DOĞU DESPOTİZMİ

III. ÇİN

Yunanistan ve Çin

Yunan ve Çin kültürleri kesintisiz dilsel/kültürel süreklilikleriyle benzerlik gösterir.

Çin'de Chou Hanedanı ve ardından gelen Düşman Devletler dönemindeki Shang Yang reformları (İ.Ö. 350) köy komününü yıkarak mülkiyet haklarını yasallaştırmış ve bürokratik toprak sahibi sınıfı yaratmıştır.

 

Büyük Toplum

Kral "Göğün Oğlu" olarak toplum ile doğanın birliğini temsil eder.

Merkez (Chung Kuo) ilkesi etrafında beş öge (odun, ateş, toprak, maden, su) ve ikili zıtlıklar (Yin ve Yang) evrensel ritmi yönetir.

 

Doğal Felsefe

Çinli düşünürlerin doğa anlayışı Sokrates öncesi Yunan filozoflarıyla (Herakleitos, Pythagoras) büyük paralellik taşır.

Herakleitos'un "Ateş, havanın ölümünü yaşar, hava ateşin ölümünü; su, toprağın ölümünü yaşar, toprak suyun ölümünü" sözü ile Çinli filozofların diyalektik zıtlık kavrayışları örtüşür.

 

IV. YAKINDOĞU

Tarım

Nil, Fırat ve Dicle vadilerinde sulamalı tarım, kafa ve el emeğinin ayrılmasını, kamu işlerinin merkezileşmesini ve Doğu despotizmini doğurmuştur.

Toprağın mülkiyeti bireylere değil, tanrının yeryüzündeki temsilcisi olan devlete/krala aittir.

 

Mısır Krallığı

Coğrafi yalıtılmışlık ve Nil'in düzenli akışı Mısır krallığına olağanüstü bir durağanlık kazandırmıştır.

Piramitler ve firavunların tanrılaştırılması, durağan evren anlayışının ve sömürülen kitlelerin yabancılaşmasının simgesidir.

 

Mezopotamya Krallığı

Dicle ve Fırat'ın öngörülemezliği ve işgallere açıklık, Mezopotamya düşüncesine güvensizlik hissi vermiştir.

Kent-devletleri, tapınak ekonomisi ve Zigguratlar (yedi katlı evren/hafta modeli) yükselmiştir.

 

Babil Yeni Yılı

Bahar noktasındaki Yeni Yıl Şenliğinde Enuma Eliş (Yaradılış İlahisi) söylenir; kral geçici olarak tahttan indirilip simgesel olarak cezalandırılır.

Marduk'un kaos canavarı Tiamat'ı yenip evreni ikiye bölerek yeniden yaratması törenlerle canlandırılır.

 

İlkel Çift

Tiamat ile Enlil/Marduk arasındaki mitolojik savaş, kabilenin ikili (yarım) yapısının kozmosa yansıtılmış toplumsal bir imgesidir.

 

Krallığın İşlevi

Krallık, sınıflı toplumda kafa ve el emeğinin ayrılmasından doğan yabancılaşmayı örtbas etme ve yitirilen ilkel kabile birliği illüzyonunu koruma işlevini üstlenmiştir.

 

İbrani Peygamberleri

Kenan bölgesi uluslararası ticaretin ve savaşların odak noktası olmuştur.

Amos gibi İbrani peygamberleri kabile geleneklerinin demokratik eşitlikçiliğine dayanarak sınıfsal adaletsizliğe başkaldırmışlardır:

"Duyun bunu, Ey sizler ki yoksulları yiyip yutarsınız, ve güçsüzleri yarı yolda bırakırsınız... ki gümüşle satın alabilelim güçsüzleri ve bir çift ayakkabıya yoksulları..."

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: BABİL'DEN MİLETOS 'A

V. YUNAN TAKV/MI

Suriye ve Girit

Suriye ve Mezopotamya'da devletin ortaya çıkışını üretim güçlerindeki iki gelişme belirlemişti - tunç işlemeciliği ve sulama.

Suriye sahilindeki kent-devletleri (Ugarit vb.) deniz ticareti ve hammadde ihracatı sayesinde zenginleşmiş, ilk alfabeyi geliştirmiştir.

Girit'te (Knossos) ve Mykene'de de benzer bir ticari rahip-krallık yapısı ortaya çıkmış; Doğulu zanaatkarlar ve mimarlar Ege'ye teknik ve kültürel birikim taşımıştır.

 

Mısır ve Mezopotamya Takvimleri

İlkel toplumlarda takvim ayın evrelerine göre düzenlenirken, tarımla birlikte güneş yılı ile ay yılını uzlaştırma gereği doğmuştur.

Mısırlılar Sirius yıldızının doğuşuna dayalı 365 günlük bir güneş takvimi geliştirmişken; Mezopotamya uzun süre ay takvimine bağlı kalmış, ancak İ.Ö. 5. yüzyılda 19 yıllık ay-gün takvimine geçmiştir.

Yunanistan'da ise her kent-devleti bağımsız takvim düzenlemiş, sekiz yıllık artık ay ekleme sistemini (oktaeteris) uygulamıştır.

 

Yunan Takvimi: Asıl Kökeni

Yunan ve Babil takvimsel şenlikleri arasında boğa kurbanı, ekin ve hasat ritüelleri açısından doğrudan paralellikler mevcuttur.

Boğa ve yılan tapınımının takvimsel dinsel törenlerle birleşimi Mezopotamya'dan Yunanistan'a Girit ve Suriye kanalıyla geçmiştir.

 

Yunan Takvimi: İlk Kökeni

Nilsson'un takvimin kökenine dair tezleri (Martin Persson Nilsson, Die Entstehung und religiöse Bedeutung des griechischen Kalenders)…

Atina-İon ve Dor takvim adlarının karşılaştırılması, takvimlerin kökeninin tarihöncesi Boeotia ve Minos çağına kadar dayandığını gösterir.

Hesiodos ve Homeros'taki takvim izleri bu tarihsel sürekliliği doğrular.

 

Tamamlama

Yunanistan'da takvim ayları ile güneş yılı arasındaki farkı gidermek için uygulanan artık ay ekleme (tamamlama) sistemleri...

Sekizli çevrim (oktaeteris) İ.Ö. 5. yüzyılda genel bir uygulama olup, Kleostratos gibi astronomlarca formüle edilmiştir.

Pythia ve Olympia oyunlarının 4 ve 8 yıllık takvim döngüleri bu tamamlama sistemine dayanmaktadır.

 

Çiftçinin Yıllığı

Hesiodos'un İşler ve Günler eseri, takvim aylarından ziyade yıldızların hareketine (Ülker, Orion, Arktürüs) dayalı pratik bir çiftçi takvimidir.

Mevsimlerin dörtlü bölünüşü, Yunan evrendoğumundaki dört öge (ateş, hava, su, toprak) ve kabile yapısıyla örtüşmektedir.

Ortaklaşa toprağın çözülmesiyle bireysel çiftçi kendi yıldız bilgisine ihtiyaç duymuştur.

 

Sekiz Yıllık Süre ve Krallık

Yunan mitolojisinde ve krallık kurumunda sekiz yıllık süre (büyük yıl) simgesel ve işlevsel bir yere sahiptir. Minos'un Zeus ile 8 yılda bir görüşmesi, Sparta krallarının 8 yılda bir gökyüzü incelemesiyle onaylanması ve Delphoi/Thebai şenlikleri bu düzenin kalıntılarıdır.

Sekizli çevrim evrensel yenilenmeyi, dirilişi ve krallığın kutsal gücünü simgeler.

 

VI. KADMOSOĞULLARI

Yunan Sözbiliminin Kökenleri

Filozofların ilki, yazdıklarından, biçemi konusunda bir izlenim verecek kadar çok şey kalmış olan Efes'li Herakleitos'tur... Düşüncesi diyalektik, biçemi çelişkilidir.

Herakleitos ve Gorgias'ın antitez ve çelişkilere dayalı "diyalektik üslubu" (rhetoric), Doğu Akdeniz ayin ve cenaze söylevlerinden (epitaphios) türemiştir.

Bu edebi biçimler eski dini törenlerin laikleşerek sanata dönüşmesiyle oluşmuştur.

 

Thelidai

Miletos okulu filozofları Thales ve Anaksimandros, Thelidai klanına mensuptur. Bu klan, Boeotia'ya Fenike'den gelen rahip-kral soyu Kadmosoğullarına dayanmaktadır.

Böylece İon felsefesinin kurucularının eski kutsal kral ailelerinden geldikleri gösterilir.

 

Tarihöncesi Boeotia

Hesiodos'un yaşadığı Boeotia bölgesi, Kadmos ve Europa efsaneleri üzerinden Minos Girit'i, Ugarit ve Fenike mitolojik geleneklerinin Yunan dünyasına aktarıldığı ana merkezdir.

Ejderha öldürme ve Kronos'un taş yutması gibi motifler Doğu Akdeniz kökenlidir.

 

VII. YUNAN TANRIDOĞUMU

Kanıtlar

Cornford, From Religion to Philosophy (Dinden Felsefeye) eserinde ortaya attığı soruna son yapıtında geri dönmüş; Hesiodos’un Theogony’sini (Tanrıların Doğuşu) Babil destanı Enuma Eliş ışığında incelemiştir.

Doğu mitolojisindeki (Babil) fikirlerin biçim değiştirerek Hesiodos üzerinden Anaksimandros evrenbiliminde (presokratik Yunan felsefesi) sürdüğünü kanıtlamıştır.

 

İ.Ö. 2. binyılın ortalarına ait mevcut Babil metninde başkahraman Babil'in tanrısı Marduk'tur.

Ancak metnin içindeki ipuçları (metin içi çıkarsamalar), daha eski versiyonlarda asıl kahramanın Nippur kentinin fırtına tanrısı Enlil olduğunu gösterir.

Babil miti ile Yunan dünyası arasındaki bağ; Hitit-Hurri (Ullikummi/Kümərbi), Ugarit, Bybloslu Philon (Fenike tanrıdoğumu) ve Ahd-i Atik / Tekvin (Genesis) parçaları üzerinden kurulur.

 

Tanrıların Doğuşu

Enuma Eliş altı epizoda ayrılır (Doğuş, Çekişme, Marduk'un Kral İlanı, Tiamat ile Dövüş, Göğün/İnsanın Yaratılışı, Tapınak/Kaderler).

Başlangıçta tatlı su (Apsu), tuzlu su (Tiamat) ve sis (Mummu) kaosu vardır. Şeyler "adsızdır".

 

İlkel düşüncede ve çocuk psikolojisinde (Malinowski atfıyla) bir şeyin adını bilmek ona egemen olmaktır. Konuşma toplumsal üretimin aracıdır; adsız nesne henüz var edilmemiştir.

 

Hem Genesis (Tekvin) hem Enuma Elish hem de Hesiodos’un Theogony'sinde iki farklı anlatı katmanı üst üste binmiştir:

Şiirlerin girişinde Kaos, Gök, Yer, Su kavramları neredeyse kişiselleştirilmemiş soyut ilkel kavramlar olarak sunulur. (Örn: Genesis 1. Babil girişi, Theogony girişi).

Anlatının ilerleyen kısımlarında aynı unsurlar insansı (antropomorfik), kavgacı evli çiftler veya canavarlar olarak tekrar sahneye çıkar.

 

Tanrılar Arasında Savaşım

Çocukların ana rahminde kalması ve babanın iğdiş edilmesi motifleri (Uranos-Kronos, Apsu-Ea, Kumarbi-Anu) yer ile göğün birbirinden ayrılması mitinin türevleridir.

 

Tanrıların Kralı

Marduk'un Tiamat'a, Zeus'un Titanlara karşı zafer kazanarak tanrıların kralı ilan edilmeleri...

Marduk genç bir tanrıdır; Tiamat’ın yarattığı dehşet ordusuna karşı tanrıların kahramanı olmayı, yetkisinin/sözünün sarsılmaz bir kader olarak onaylanması şartıyla kabul eder.

Thorkild Jacobsen’in yorumuyla bu durum, kabile meclisinden tek bir kralla yönetilen merkezi devlete geçişi simgeler. Marduk'a krallık savaştan önce meclis kararıyla verilir.

 

Kronos, iktidarı kaybetme korkusuyla çocuklarını yutar. Rhea, Zeus'u kurtarmak için Kronos'a beze sarılı bir taş yutturur.

 

Zeus büyüyünce Kyklop’ları/Yüzelli Devleri serbest bırakır ve diğer tanrılara ayrıcalıklar vaat ederek (pazarlıkla) Titanlar Savaşı'nı kazanır. Tanrılar ona krallığı savaştan sonra verir.

 

Babil miti mutlak krallığı, Yunan miti ise Akha kabile başkanlarının uzlaşmaya dayalı iktidarını yansıtır.

 

Babil'de insan, asi Kingu'nun kanından tanrılara hizmet için yaratılır. Orpheus'çulukta benzer biçimde insan, Dionysos'u yiyen Titanların kanından/külünden türetilmiştir.

 

Hesiodos ise Yunan soylularını doğrudan tanrılara bağlamak istediği için Theogony'de insanın yaratılışından bahsetmez.

 

Hesiodos Evrendoğumu

Tekvin (Genesis), Orpheus'çu anlatılar ve Euripides metinlerinde Gök ve Yer başlangıçta tek bir kütle/biçimdir. Bunları birbirinden ayıran rüzgar/tanrısal ruhtur.

 

"Yumurta Evren" simgesi Orpheus'çu yazında ve Upanishad'larda geçer; yumurtanın ikiye bölünmesiyle gök ve yer oluşur.

 

Hesiodos'ta başlangıçtaki Kaos, Gök ile Yerin ayrılması sonucunda oluşan "yarık/açıklık" anlamına gelir.

Dünya yumurtası simgeciliği ve birleştirici/ayırıcı güç olarak Eros (Aşk)…

 

Hesiodos’ta sıra Kaos, Yeryüzü (Gaia) ve Aşk (Eros) şeklindedir. Yeryüzü babasız olarak kendine eşit "Yıldızla Gökyüzünü (Uranos)" doğurur.

 

Hesiodos, Gökyüzü ve Yeryüzü’nü insan gibi kavgacı bir evli çift olarak antropomorfize ettiği için, onların baştan beri "tek bir kütle olduğu" ilkel mitolojik gerçeği bozmuş; bunun yerine Gökyüzü'nün Yeryüzü'nden doğduğunu iddia etmiştir. Bu yüzden Kaos ve Aşk, işlevsiz kavramlara dönüşmüştür.

 

Birlikte olan Gökyüzü ve Yeryüzü ayrılınca ışık doğar. Gece olunca Gökyüzü gelip tekrar Yeryüzü'nün üstüne uzanır (karanlık çöker).

 

Aiskhylos'un dizelerinde ve Eleusis Mysteria'larında Gökyüzü’nün (yağmurla) Yeryüzü’nü döllemesi tarımsal/mevsimsel bir kutsal evlilik (hieros gamos) olarak korunmuştur.

 

Ayrılan evreni yeniden birleştiren güç olan Aşk (Eros / Aphrodite) ögesinin Babil'de karşılığı yoktur.

 

Toplumun ve Doğanın Birbirinden Ayrılışı

İlkel toplumlarda doğa ve toplum bir bütünken, krallığın ve sınıfların gelişimiyle mitler soyutlaşmış ve nesnel doğa bilincine (bilime) doğru ilk adımlar atılmıştır.

 

VIII. MİLETOS OKULU

İon Evrenbilimi

Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes doğaüstü müdahaleleri reddederek maddeyi kendi hareket yetisiyle açıklamış, mitsel içeriği soyut ve nesnel felsefi biçimlere dönüştürmüşlerdir.

 

Thales ve Anaksimandros

Thales ilk ilkeyi su olarak görürken; Anaksimandros apeiron (sınırsız) kavramını öne sürmüştür. Anaksimandros zıtların çatışmasını (dike) ve evrensel yasayı kabile toplumunun adalet kavramından türetmiştir.

 

Anaksimenes

İlk ilke olarak havayı seçmiş; seyrelme ve yoğunlaşma süreçleriyle niteliksel değişimleri niceliksel farklara indirgeyerek felsefi düşünceyi ilerletmiştir.

 

Burnet ve Cornford

John Burnet

Yunanlılar doğuştan olağanüstü gözlem yeteneğine ve eşsiz bir uslamlama (mantık) gücüne sahiptirler. Bilim, "dünya üzerine Yunan tarzında düşünmektir" ve Doğu (Babil, Mısır, Hint, Çin) etkileri önemsizdir. Felsefe, bireysel ve aktarılamaz bir "ruhsal temas" (Platoncu anlamda) veya sanat yapıtı gibi kişisel bir olgudur.

Burnet, felsefenin doğuşunu "ırksal/doğuştan gelen üstünlüklere" veya "tann vergisi bir kıvılcıma" bağlayarak tarihsel olarak hiçbir şeyi açıklamamakta, sorumluluktan kaçmaktadır.

 

F. M. Cornford

Enuma Eliş (Babil), Hesiodos ve İlk Yunan Filozofları arasındaki sürekliliği ortaya koymuş; Miletosluların doğa felsefesinin altında yatan kalıpların eski Mezopotamya mitlerinden ve ayinlerinden devralındığını göstermiştir.

Cornford, Miletosluların mitolojik içeriği nasıl ve neden rasyonelleştirdiğini açıklayamaz. Emile Durkheim’ın "toplumsal kolektif tasarımlar" kuramına takılı kalmış, toplumun ve düşüncenin esas motoru olan alt yapı/sınıf ilişkilerini göz ardı etmiştir.

 

Eğer Miletoslular toplumdan bağımsız, "katıksız ve katıksız gözleme dayalı özgür bir akıl" geliştirdilerse, neden Platon gibi sonraki filozoflar tekrar doğaüstü/teolojik öğretilere geri dönmüştür?

İnsan bilincinde toplumsal ilişkilerden tamamen bağımsız "dolaysız gözlem" diye bir şey olamaz.

 

Benjamin Farrington

İon filozoflarının farkı, dönemin üretim tekniklerinden edindikleri birikimle doğaya yaklaşmış olmalarıdır.

 

Miletosluların ve İonia filozoflarının yarattığı zihinsel devrim, doğrudan üretim tekniklerine değil; toplumsal yapıyı, mülkiyeti ve dünyayı kökten değiştiren yeni üretim ilişkilerine (sınıfsal/ekonomik temel) dayanır. Düşünce (üstyapı), ekonominin ve üretim ilişkilerinin geçirdiği bu dönüşümün merceğinden yansıyarak biçimlenmiştir.

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: YENİ CUMHURİYETLER

IX. EKONOMİK TEMEL

Meta Üretimi

Uygarlık, işbölümü ve meta üretiminin egemen hale geldiği aşamadır. Tüccar sınıfının doğuşu, özel mülkiyetin yaygınlaşması ve evrensel eşdeğer olarak paranın ortaya çıkışı toplumsal ilişkileri kökten dönüştürmüştür.

 

Tunç Çağında Temel ve Üstyapı

Tunç Çağı'nda meta üretimi lüks maddelerle sınırlıyken, Demir Çağı ile birlikte ucuz aletler tarım ve zanaatı dengeli bir biçimde geliştirmiş, polis yapısına zemin hazırlamıştır.

 

Fenikeliler

Fenikeliler Akdeniz deniz ticaretini kurmuş, ucuz demir kullanımıyla bakır tekelini elinde tutan eski krallıkları zayıflatmıştır. İcat ettikleri alfabe, tüccar gereksinimlerinden doğmuş ve görsel simgelerden arınarak soyut düşüncenin gelişimini hızlandırmıştır.

 

Yunan Ticaretinin Büyümesi

Marx'ın belirttiği üzere antik dünyada tüccar sermayesi üretimi doğrudan dönüştürmemiş, köle ekonomisini derinleştirmiştir.

 

Metal Para

İ.Ö. 7. yüzyılda Lydia'da icat edilen madeni para, değer ölçüsünü nesnelleştirerek insan ilişkilerini paraya bağımlı kılmış; "zenginliğin sınırı yoktur" anlayışıyla evrensel bir toplumsal güç yaratmıştır.

 

Kölelik

Yunan kent-devletlerinde demir teknolojisi ve madeni para ile birlikte taşınabilir kölelik (andrapodon) üretimin temel gücü haline gelmiş; tekniğin gelişmesini tıkamış ve özgür insanların el emeğini küçümsemesine yol açmıştır.

 

Birey

Kabile bağlarının çözülmesi ve toprağın meta haline gelmesiyle birlikte, piyasa ilişkileri içinde geleneksel bağlarından soyutlanmış "özgür birey" ortaya çıkmıştır.

 

X. DEMOKRATİK DEVRİM

Eski Demokrasi

Antik demokrasi, toprak sahibi aristokrasiye karşı tüccar ve zanaatkar sınıfının köylü desteğiyle iktidarı ele geçirdiği köle sahipliği demokrasisidir.

 

Oligarşi

Atina'da Eupatrid aristokrasisi köylüleri borç köleliğine sürüklemiştir. Solon İ.Ö. 594'te borçları silerek köylü ayaklanmasını önlemiş, para sistemini kurmuş ve yönetime katılmayı soydan alıp mülkiyet düzeyine bağlamıştır.

 

Tiranlık

Atina'da Sahil (tüccarlar), Kırsal (aristokratlar) ve Tepe (maden işçileri ve yoksul köylüler) partileri arasındaki çatışmada Peisistratos Tepe partisinin desteğiyle tiranlığını kurmuştur.

Peisistratos köylüleri mülk sahibi yapmış, Laurion gümüş madenlerini devletleştirmiş ve ticareti canlandırmıştır.

 

Kleisthenes'in Devrimi

İ.Ö. 508'de Kleisthenes geleneksel 4 kabile ve fratria yapısını lağvedip soy esasına dayanmayan 10 yeni kabile (demos ve trittyes) kurmuştur. Böylece tüccar ve kent nüfusu yönetimde üstünlük kazanmış, isonomia (yasa önünde eşitlik) ilan edilmiştir.

 

XI. DEMOKRATİK İDEOLOJİ

Toplumsal Adalet

Solon ve Anaksimandros çağdaştır. Her ikisi de Tunç Çağı geleneklerine sahip, ticarete yönelmiş ve mülksüzleşen kitleler ile eski aristokrasi arasında konumlanan "yeni ticaret aristokrasisi / orta sınıf" kökenlidir.

İlkel düşüncede toplum ile doğa birdi. Miletoslu filozoflar (Thales, Anaksimandros) doğayı toplumdan ayırıp nesnelleştirirken; Solon da toplumu doğadan/dinî ayinlerden ayırıp insani zorunluluklara dayalı ahlaki ve hukuki bir düzen olarak nesnelleştirmiştir.

 

Adam öldürme eyleminde klan içi ve klan dışı ayrımı vardı. Klan içi cinayet bir "bulaşıcı hastalık/lanet" (kirlenme) sayılıyor ve doğayı (ürünü, suyu, kadını) etkilediğine inanılıyordu.

Kirlenme (dinî leke) inancı rahip sınıfının kontrolüne geçti; bağışlama yetkisi rahiplere verilerek toplumsal denetim sağlandı.

 

Solon, adam öldürmeyi ve suçu dinî bir lanet olmaktan çıkarıp tüm topluluğa (kente) karşı işlenmiş hukuki bir suç olarak tanımladı. Mağdur olmasa bile her yurttaşa dava açma ve mahkeme kararlarını Meclise temyiz etme hakkı verdi. Böylece toplumsal düzenin iyi ya da kötü gidişatı tanrılara değil, yurttaşların yasalara uyma sorumluluğuna bağlandı.

 

Solon, yasasızlığı durdurdu ama parayla birlikte gelen hırsı ve zenginlik birikimini sınırlayamadı.

Köylülerin toprağın yeniden dağıtılması talebini reddetti. Kamu görevlerini mülkiyet şartına bağlayarak siyasi gücü zenginlerin elinde bıraktı.

Kabilevi öç alma biterken, paranın dolaşımıyla birlikte yoksul-zengin çatışması doğdu. Tıpkı Anaksimandros’un kozmolojisinde karşıtların birbirinin hakkına tecavüz etmesi ve "zamanın emriyle birbirlerine bedel ödemeleri" gibi, sınıflar da birbirini ezmeye ve mülksüzleştirmeye başladı.

 

Solon, uzlaştırma çabası başarısız olunca, maddi eşitsizliği tinsel/öznel bir söylemle meşrulaştırmaya çalıştı: "İyi bir karnı, sıcak giysisi olan yoksul, altın ve zenginliği olanla eşittir."

İnsanlar doymaz arzuların kölesi haline gelmiş, yarattıkları yasalar ve mülkiyet ilişkileri kendi üzerlerinde bir baskı aracına dönüşmüştür.

 

Moira ve Metron

Kabile toplumundaki eşit hakça pay (Moira), sınıflı toplumda aristokratik ölçü (Metron) ve Adalet (Dike) fikirlerine dönüşmüştür.

Metron, insanın aşmaması gereken dinsel ve sınıfsal sınırları temsil eder.

 

Orfecilik

Yoksul köylülerin ve ezilen kitlelerin dinsel hareketi olan Orfecilik, beden-ruh ikiciliğini geliştirmiştir. Beden ruhun zindanı sayılmış, öteki dünyada adalet ve kurtuluş aranmıştır.

 

İkiciliğin Kökeni

Orfecilikteki Ananke (zorunluluk/baskı) kavramı, Laurion gibi madenlerdeki ağır köle emeğinin nesnel bir yansımasıdır.

Bedenin zindan, yaşamın bir ceza olduğu yönündeki Orfeci ve Platoncu idealist ikicilik (dualism), köleci üretim tarzının yarattığı toplumsal sefaletten doğmuştur.

 

BEŞİNCİ BÖLÜM: KATKISIZ AKIL

XII. SAYI

Kroton'lu Pythagorasçılar

Pythagoras, Samos doğumlu olup Pers fethi döneminde Güney İtalya’daki Kroton kentine göç etmiş, orada dini ve politik bir mezhep örgütlemiştir.

Kroton’da yönetimi ele geçiren Pythagorasçılar, bölgedeki kentler arasında federal bir birlik kurma girişiminde bulunmuşlardır.

Seltman’ın numizmatik kanıtları, Pythagorasçı yönetimin ortaya çıkışının Güney İtalya kentlerindeki madeni para (sikke) basımının başlamasıyla aynı tarihe rastladığını gösterir. Bu durum, Pythagorasçıların eski kalıtsal aristokrasiye karşı yeni tüccar ve zanaatkar sınıfının çıkarlarını temsil ettiğini ortaya koymaktadır.

 

Pythagorasçı Din

Pythagorasçılık, örgütlenme ve ritüeller bakımından Orfecilik ile büyük benzerlikler taşır. Gizli kardeşlik toplulukları (synedria) şeklinde örgütlenmişler, üyeliğe kabulde gizlilik ve sessizlik yemini ("dil üzerinde öküz") uygulamışlardır.

 

Ruhun bedenden bedene göçtüğüne (reenkarnasyon) inandıkları için hayvan öldürmekten ve et yemekten kaçınmışlardır.

Orfecilerden farklı olarak ana tanrıları Dionysos değil, kehanet, müzik ve arınmayı temsil eden Delos Apollon'u olmuştur.

 

Sayı Kuramı

İlkel toplumda organik ile inorganik madde arasında niteliksel bir uçurum yoktur; tin, kendiliğinden hareket edebilen her nesnede bulunur.

Beden ile tin arasındaki amansız karşıtlık ilkel düşünceden değil, sömürü ve kölelikten doğmuştur.

Köle, kendi bedenine ve emeğine yabancılaşmıştır; bedeni başkasına ait bir "nesne" (meta/mülk) haline geldiği için, özne olan "tin" kendini bedenin ve gerçek dünyanın yadsınmasında (düşlerde, ölümden sonraki hayatta) bulur.

 

Bu durum, İon filozoflarının nesneyi (maddeyi) her şey yapan maddeci tekçiliğinin tam aksine, özneyi her şey yapan tekçiliğin tersine dönmüş bir şeklidir.

 

Pythagorasçılar, İonia maddeli tekçiliğine karşı felsefi ikiciliğin (düalizm) temellerini attılar.

Ruh ile beden arasındaki ilişkiyi Philolaos, bir lirin tellerindeki uyuma (harmonia) benzetmiştir.

 

Pythagorasçılar evreni 10 çift zıttan oluşmuş olarak görüyordu (Sınır-Sınırsız, Tek-Çift, Bir-Çok, İyi-Kötü, Sağ-Sol, Erkek-Dişi, Durağan-Hareketli, Doğru (Düz)-Eğri, Işık-Karanlık, Kare-Dikdörtgen).

Pythagoras, Sınır ve Sınırsız kavramlarını soyutlayarak zamansız ve maddesiz bir dünya kavramına (felsefi idealizme) ilk adımı atmıştır. Anaksimenes havanın seyrelip yoğunlaşmasıyla nitelikleri niceliğe indirgemişti. Pythagorasçılar ise bir adım daha atarak doğrudan maddenin kendisini sayı (nicelik) ile özdeşleştirmişlerdir.

 

İyonya’da ilk filozoflar dönemimde şeyler nitelikleriyle (demir, buğday, kağıt) değerlendiriliyordu. Dolayısıyla her nesnenin somut ve farklı nitelikleri vardı.

Piyasada metalar değişim-değerine dönüştüğünde, onların somut nitelikleri (kullanımları) göz ardı edilir; sadece niceliksel soyutlamalar (para, sayı, oran) kalır. 100 paralık demir ile 100 paralık altın, değişim değeri açısından birbirine eşittir.

 

Pythagorasçılar evrenin temel yapı taşının ve birincil gerçekliğin sayı olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Sayıları maddesel ve uzamsal büyüklükler olarak kavramışlar; noktayı 1, çizgiyi 2, yüzeyi 3, hacmi 4 olarak kabul etmişlerdir.

 

Pythagorasçıların "her şeyi sayıdan (nicelikten) ibaret gören" felsefi idealizmi, meta üretiminin tam olgunluğa eriştiği ve pazarda niteliğin yerini niceliğin aldığı yeni tüccar sınıfının/toplumsal ilişkilerinin bilince vurmuş soyut bir yansımasıdır.

 

Ortalama

Pythagoras, yedi telli Yunan lirindeki dört sabit notanın aralıklarının 6-8-9-12 sayı dizisine uyduğunu keşfetmiş, buradan yola çıkarak armonik ve aritmetik ortalama ilkelerini saptamıştır.

Anaksimandros erimeyi yıkıcı görürken, Pythagoras zıtların ortalama içinde erimesini yaratıcı bir birlik olarak kavramıştır.

Bu "ortalama" (meson) kavramı, toprak sahibi aristokrasi ile köylüler arasında yükselen yeni orta sınıfın sınıfsal uzlaşma ideolojisini (homonoia / iç barış) yansıtır. Bu düşünce tıp alanında Alkmaion'un sağlık tanımına (isonomia / güçlerin eşitliği) ve Aristoteles ile Konfüçyüs'ün ahlaki erdem tanımlarına kaynaklık etmiştir.

“Sağlık, güçlerin (ıslak ve soğuk, sıcak ve soğuk, acı ve tatlı vb.) eşit haklardan (isonomia) yararlanmasıdır; bunlardan birinin ya da ötekinin üstün gelmesiyle hastalığa neden olur" (Alkmaion).

 

XIII. OLUŞ

Herakleitos: Politik Konumu

Ephesus soylusu olan Herakleitos, demokratik devrime şiddetle karşı çıkan aristokratik bir sınıfsal konuma sahiptir.

Pythagorasçıların zıtların ortalamada uzlaşması fikrini reddetmiştir.

Pythagorasçılar (Tüccar / Para Sınıfı): Zıtların bir "ortalama" veya "harmonia" (uyum/uzlaşma) içinde erimesi gerektiğini savundular.

Herakleitos (Yeni Aristokratik / Diyalektik Tavır): Pythagorasçıların "erime ve uzlaşma" fikrini reddetti. Dünyayı ayakta tutanın uyum/erime değil, gerginlik ve çatışma olduğunu ileri sürdü. "Savaş her şeyin babası ve efendisidir."

 

Herakleitos’un zıtları artık sadece soylu-halk değil, özgürler ve kölelerdir. Çatışmayı mutlak, birliği ise görece görerek felsefi diyalektiğin en parlak ilk adımlarından birini atmıştır.

 

Herakleitos ve Mysterialar

Herakleitos, Miletos doğa usçuluğu ile Eleusis ve Orfe gizemciliğini birleştirmiştir.

 

Herakleitos, Efes’teki kalıtsal Demeter/Eleusis rahipliğini tutan kral soyundan gelmektedir. Bu yüzden düşüncelerini sıradan bir halk söylemiyle değil, Eleusis ve Orfeci Mysteriaların (gizem kültlerinin) hieroi logoi (kutsal söylem) formatında sunmuştur. Üslubu kehanet niteliğinde ve duaya benzer.

İnsanları gerçeği kavrama derecelerine göre erginlenmişler (epopteia), erginlenme aşamasındakiler (myesis) ve erginlenmemiş avam olarak ayırır.

Epopteia (Anlayanlar): Sözcüğü duyup ne olduğunu kavramış olanlar (Herakleitos ve çömezleri).

Myesis (Yeni Erginlenenler): Sözcüğü işitmiş ama henüz derinliğini anlayamamış olanlar.

Amyetoi (Anlamayanlar): Sözcüğü hiç duymamış, uykuda gibi yaşayan, duyularına güvenilmeyecek "barbar ruhlu" kitleler.

 

Logos

Herakleitos'ta Logos; söylem, akıl ve oran anlamlarına gelir ve doğayı yöneten evrensel evrensel yasayı temsil eder.

 

Hakikat aşkın (doğaüstü) değildir; tam aksine maddi dünya ile ilişkilidir ("En çok değer verdiğim şey görülebilen, işitilebilen şeydir"). Ancak yüzeysel bilgi (polymathia) yetersizdir; Hesiodos, Pythagoras, Homeros gibi "yalancı öğretmenler" sadece bilgi biriktirmiş, şeylerin derinindeki gizli uyumu kavrayamamışlardır ("Doğa gizlenmeyi sever").

 

Dünya yaratılmamıştır; ölçüyle tutuşup ölçüyle sönen her dem canlı bir ateştir. Evrende sabitlik yoktur; her şey akar ve kendi zıddına dönüşür ("yukarı gitmekle aşağı gitmek aynı şeydir").

 

Nesnel Diyalektik

Herakleitos, ilkel düşüncenin kendiliğinden diyalektik yapısını kuramsal bir düzeye çıkarmıştır.

Herakleitos için zıtların çatışması bir "adaletsizlik/suç" değil, varoluşun doğrudan kendisi ve adaletin ta kendisidir ("Çatışma olmasaydı her şey göçer giderdi").

 

Lenin ve Engels, Herakleitos'u diyalektik maddeciliğin ilk tarihsel öncüsü olarak değerlendirir.

Herakleitos'un ateş kavramı, meta üretiminde bütün malların değerini ölçen para / evrensel eşdeğer işlevinin felsefi izdüşümüdür.

Herakleitos’un "Her şey ateşle değiştirilir, ateşse her şeyle; tıpkı malların altınla, altınınsa mallarla değiştirilişi gibi" fragmanı doğrudan pazar ekonomisinin felsefeye yansımasıdır.

Herakleitos bir aristokrattır; yükselen demokrasiye karşıtlığı ve kendi sınıfının çöküşünü hissetmesi, onun "var olan her şeyin değişeceğini, yok olacağını ve çatışmanın mutlak olduğunu" sezip diyalektiği kurmasını sağlamıştır.

 

Tragedya

Herakleitos'un zıtların birbirine dönüşmesi ilkesi, tragedya sanatında (özellikle Sophokles'in Kral Oidipus oyununda) dramatik yapının temelini oluşturur. Oidipus'un kaderinden kaçmak için attığı her adım, onu kaçındığı felaketin tam kucağına düşürür. Bu durum, meta üreticisi toplumda insanların kendi kontrolden çıkan toplumsal ilişkiler ağında yakalanmalarını yansıtır.

 

XIV. VARLIK

Elea Okulu

Güney İtalya'daki Phokaiai kolonisi Elea'da doğan bu okulun düşünsel temelleri Ksenophanes tarafından atılmış, asıl kurucusu ise Parmenides olmuştur. Parmenides, yaşadığı kent için yasalar hazırlamış politik bir figürdür.

 

Parmenides ve Mysterialar

Parmenides'in felsefi şiirinin girişi (prooimion), bütünüyle gizem dinlerinin erginleme törenlerinin simgeciliğiyle örülmüştür. Şiir iki ana bölüme ayrılır: Duyuların reddedildiği akılsal Hakikat Yolu ve duyusal aldanışların incelendiği Görünme Yolu.

"Seni o kadar uzaktan, insanların yürüne yürüne aşılmış yollarından buraya getiren şey talihsizlik değil, doğruluk ve adalettir; her şeyi öğreneceksin..."

 

Bir

Parmenides, ikiciliği ve diyalektik oluş kavramını tamamen reddederek metafizik varlık kavramını kurmuştur.

"O'dur" (varlık vardır) koyutunu doğrular, "O değildir" (yokluk vardır) önermesini imkansız ilan eder.

Bütün varlık tek, bölünmez, hareketsiz, zamansız (şimdi olan), başlangıçsız-bitimsiz ve küresel bir kütledir.

Değişim, oluş ve yok oluş duyuların bir aldanışıdır; gerçek varlık ancak katkısız akıl ile kavranabilir.

 

İkinci İsaiah

Babil sürgünü dönüşü Yahudi teokrasisinde ortaya çıkan yeni Yehova kavramı ile Parmenides'in "Bir"i büyük bir tarihsel paralellik gösterir. Her ikisi de somut, niteliksel dünyanın soyutlanmasıyla yaratılmış, zamansız ve mutlak katkısız varlık kavramlarıdır.

 

İ.Ö. 538'de Pers Kralı Cyrus'un Babil'i almasıyla Yahudiler yurtlarına döner. Ancak ticaretin ve madeni paranın gelişmesiyle toplumda yeni sınıf çelişkileri doğar.

Ortaya çıkan yeni tüccar sınıfı ve teokratik rahip zümresi, eski kabile dayanışmasını evrenselleştiren yeni bir Yehova kavramı geliştirir.

İkinci Isaiah'taki Yehova; geçici, göreli ve çürümeye mahkûm olan maddi dünyaya ("Tüm beden ottur, çiçek solar...") karşı tek, sonsuz, zamansız ve mutlak olan tek gerçekliktir.

Bu "katkısız varlık" ve "soyut Tanrı" anlayışı Parmenides’in "Bir" kavramının İbrani felsefesindeki tam karşılığıdır.

 

Parmenides ve Herakleitos

Herakleitos diyalektiği eski ve ölmekte olan ilkel diyalektiğin son zirvesi iken, Parmenides'in değişimi yadsıyan soyut "Bir" kavramı felsefi idealizme geçişi simgeler. Niteliğin niceliğe ve soyutlamaya kurban edildiği bu adım, idealizmin evriminde belirleyici bir duraktır.

 

İdeoloji ve Para

Thales'ten Parmenides'e uzanan çizgide "maddenin aslı" kavramı gittikçe somuttan soyuta kaymış ve Parmenides'te zamansız katkısız soyutlamaya ulaşmıştır.

 

Karl Marx’ın Kapital’de gösterdiği gibi, metalar pazarda değişim-değerine dönüştüklerinde onların somut yararları (kullanım-değerleri) ve onları üreten somut emek biçimleri yok sayılır. Geride sadece soyut insan emeği ve niceliksel değer (para) kalır.

 

Pazar ekonomisindeki bu "tüm somut niteliklerden soyutlama" süreci, filozofların bilincinde doğanın ve varlığın temel yasası gibi algılanmıştır. Parmenides’in "Bir"i, Platon ve Aristoteles’in "Cevher/Madde" fikri, toplumsal alandaki değişim-değerinin ve para formunun felsefeye yapılmış ideolojik bir yansımasıdır.

 

XV. MADDECİLİK VE İDEALİZM

Felsefe ve Bilim

Sınıflı toplumda zihin ile el çalışmasının ayrılması, felsefe ile bilimin de arasının açılmasına yol açmıştır. Bunun tek istisnası, pratik gözleme dayanan Yunan tıbbıdır (Hippokrates okulu). Hippokrates hekimleri, hastalıkların ilahi değil doğal nedenleri olduğunu savunarak filozofların masa başı dogmatik hipotezlerine karşı çıkmışlardır. Ancak köleci toplum yapısı nedeniyle zanaatkar sayılan hekimlik zamanla gözden düşmüş, yerini Platon'un idealist felsefesine bırakmıştır.

 

Atom Kuramı

Parmenides'in mantıksal çıkmazlarına karşı Empedokles (4 kök: toprak, hava, ateş, su ve Aşk/Çaba güçleri) ile Anaksagoras (sonsuz tohumlar ve hareket ettirici Nous / Akıl) çoğulcu sistemler geliştirmiştir. Elea'lı Zenon ise hareketin ve çokluğun imkansızlığını kanıtlamak için ünlü paradokslarını (Akhilleus ile kaplumbağa, uçan ok) ileri sürmüştür.

Melissos'un mantığını devralan Leukippos ve Demokritos, Parmenides'in "Bir"ini sonsuz sayıda bölünmez atoma bölmüş ve boş uzayda hareket ettirmişlerdir. Epikuros bu kuramı bireycilik ve özgür iradeyle birleştirmiştir.

Antik atomculuk, kent-devletin çöküş döneminde özgür burjuva üreticisini/bireyini yansıtan ideolojik bir yapıdır.

 

Öznel Diyalektik

Lenin diyalektiği "şeylerin özündeki çelişkilerin incelenmesi" olarak tanımlar. Parmenides sonrasında soru "Dünya neden yapılmıştır?"dan "Nasıl biliyoruz?"a (bilgi kuramına) kaymıştır.

Protagoras ve sofistler bilginin göreliliğini vurgulamış ("İnsan her şeyin ölçüsüdür"), tartışma sanatını (dialegomai) geliştirmişlerdir.

Platon, öğrenmeyi ruhun unuttuğu bilgileri hatırlaması (anamnesis) olarak açıklamıştır.

Platon İdealar kuramında genel ile özelin diyalektiğini tanımış, fakat İdeaları maddi dünyadan ayırarak idealizme düşmüştür.

Aristoteles genelin özelden ayrı var olamayacağını belirterek bunu düzeltmiştir.

 

Tanrıların ve Devlerin Savaşı

Platon, Sofist diyalogunda maddeciler (Devler) ile idealistler (Tanrılar) arasındaki savaşı anlatır.

Yasalar ve Cumhuriyet yapıtlarında halkı ve gençliği yönetmek için "soylu yalan" (gennaion pseudos) söylenmesini savunur.

Toplumun altın (yöneticiler), gümüş (yardımcılar) ve tunç/demir (çiftçi ve zanaatkarlar) olarak doğuştan sınıflara ayrıldığı yalanına halkın inandırılmasını ister.

Platon'un amacı, Mısır durağanlığına hayran bir oligarşik düzen kurmaktır.

 

Doğal Felsefenin Sonu

Makedonya hegemonyası ve İskender'in imparatorluğu ile kent-devletleri dönemi kapanmıştır.

Aristoteles, felsefe ile deneysel bilimleri (biyoloji, zooloji, ekonomi) buluşturan Lyceum'u kurmuştur.

Marx, Aristoteles'i metalardaki değer biçimini ilk çözen dahi olarak över. Theophrastos ise ateşin bir madde değil bir hareket biçimi olduğunu göstererek dört öge kuramını çürütmüştür.

Hellenistik çağda Epikurosçuluk ve Stoacılık bireysel kurtuluşa odaklanmış, köleci toplumun çöküşüyle birlikte halkın diyalektik umutları Hristiyanlık ilahilerine ve ezilenlerin isyanına yansımıştır.

 

XVI. YANLIŞ BİLİNÇ

Kuram ve Pratik

J.E. Raven gibi burjuva akademisyenler erken Yunan felsefesini soyut bir "sempozyum" olarak görür…

Yunan felsefesi, köle emeğine dayalı bir yönetici sınıfın pratik üretimden kopuk kuramsal etkinliğidir.

İlkel toplumda kullanım-değerine dayanan doğrudan ve diyalektik bilinç varken; sınıflı toplumda ve para ekonomisinde "toplumsal olarak zorunlu yanlış bilinç" ortaya çıkmıştır.

İnsanlar, pazar ilişkilerinin yarattığı soyut kavramları zamansız ve mutlak gerçekler sanmışlardır.

 

Çağın Yanılsaması

Sınıflı toplumun her çağında yönetici sınıf, kendi tarihsel sömürü düzenini doğanın değişmez bir yasası gibi sunar ("çağın yanılsaması"). Antik çağda kölelik, feodalizmde serflik, kapitalizmde ise özgür sözleşmeli ücretli emek bu yolla doğallaştırılmıştır.

Diyalektik ve tarihsel maddecilik, insanı ve tarihi doğa bilimlerine dahil ederek kuram ile pratiği yeniden birleştirir. İnsanlığın gerçek özgürleşmesi ve "kendini bilmesi", üretim araçlarının üzerindeki gizemli örtünün kaldırılarak toplumun ortaklaşa ve planlı kontrolüne geçmesiyle tamamlanacaktır.

... 

11 Nisan 2022 Pazartesi

Jack Holland - Mizojini - Kadından Nefretin Evrensel Tarihi - Notlar

Jack Holland - Mizojini - Kadından Nefretin Evrensel Tarihi - Notlar

Dünyanın En Eski Önyargısı

A Brief History of Misogyny: The World’s Oldest Prejudice

Mütercim: Erdoğan Okyay, İmge Yayınları, Ankara, 2016

 


Önsöz

Jack Holland, 2002 yılında kadın düşmanlığı (mizojini) tarihini araştırmaya başlar. Orta Çağ cadı avlarından Kuzey Kore cezaevlerindeki zulümlere, edebi metinlerden tarihsel arşivlere kadar geniş bir veri grubunu inceler.

2004 yılı Mart ayında kitabın taslağını bitirdikten hemen sonra ender görülen ve ölümcül olan NK/T-hücre lenf kanserine yakalanır.

 

Giriş

Mizojini (kadın düşmanlığı), insanlık tarihinin en dirençli, en uyumlu ve en yıkıcı yapısal inşa süreçlerinden biridir. Bu olgu, Pakistan’ın Pencab eyaletinde Mukhtaran Bibi’nin toplu tecavüzle "cezalandırılmasından" Kuzey Kore’deki Kaechon Tutukevi’nde kadınların maruz kaldığı biyolojik şiddete; Nijerya’da Amina Lawal’ın taşlanarak ölüme mahkûm edilmesinden ABD’nin Fort Bragg askeri üssündeki koca cinayetlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada, "evrensel ve zamansız" bir karakter sergilemektedir. Mizojini sadece tarihsel bir kalıntı değil, günümüz toplumsal yapısını şekillendiren canlı bir patolojidir.

 

Belfast’ta birbirine düşman Katolik ve Protestan grupların üzerinde uzlaştığı tek semantik zemin, kadını aşağılayan "cunt" (kancık) kelimesidir.

Belfast argosunda kullanılan "to stiff" deyimi hem "bir kadınla yatmak" hem de "öldürmek" anlamına gelir. Bu semantik özdeşlik, kurbanın sadece kişiliksizleştirilmesini değil, tamamen nesneleştirilerek "cansız bir bedene" (stiff) indirgenmesini temsil eder.

Erkeğin kadına duyduğu yoğun arzu ve bu arzunun yarattığı bağımlılıktan duyulan ontolojik korku. Bu nefret, arzunun kontrol edilememesinin yarattığı hayal kırıklığının kadına yansıtılmasıdır.

Kadının Bakire Meryem şahsında göklere çıkarılırken aynı zamanda insanlığın cennetten kovulmasından sorumlu tutulması da bu ikileme örnektir.

 

Bu modern şiddet sarmalının ve dilsel aşağılamanın entelektüel temelleri, Batı medeniyetinin kurucu unsurları olan Antik Yunan felsefesi ve Musevi söylencelerinin bilinçli tercihlerine dayanır.

 

1 Pandora’nın Kızları

Batı kültürünü besleyen iki yaradılış mitinde kadının (Havva ve Pandora) varoluşa kötülük ve ölüm getiren bir ceza olarak kurgulanır.

Antik Yunan düşüncesi, Batı medeniyetinin rasyonel temellerini atarken aynı zamanda kadını "öteki" olarak konumlandıran felsefi düalizmin de beşiği olmuştur. Yunan söylencelerine göre kadın, insanlığın başlangıcında var olan organik bir unsur değil, erkekleri cezalandırmak için gönderilmiş bir "Kalon Kakon" (Güzel Felaket) olarak kurgulanmıştır.

Prometheus, ateşi gökyüzünden çalarak yeryüzüne indirmişti. Bu kandırmaya çok öfkelenen Zeus, bir “armağan” verme bahanesiyle, erkeklere “örneği görülmemiş bir kötülük” tasarlamıştı: Vereceği bir armağanla hem erkeklerin eğlenmesini sağlayacak hem de onların, felaketleriyle sarmaş dolaş yaşamalarına yol açacaktı. Gökyüzünün ortak armağanı Pandora! Yunanca yazıldığı gibi καλὸv κaκov (Kalon Kakon), yani “Güzel Felaket”. O, Tanrıçalarla kıyaslanacak kadar güzeldi.

 

Amazon efsaneleri

Savaşçı ve egemen kadın imajına duyulan korku ve bu korkunun Atina sanatında (Parthenon kabartmaları dahil) tecavüz ve şiddet estetiğiyle pornografik bir biçimde temsil edildi.

 

Kelt mitolojisi

Cennet, kadınlarla ve arzuyla doludur. Arzu olumlu bir güçtür; "ilk günah" yoktur.

 

Sümer mitolojisi (Gılgamış)

Tanrılar ölümü tüm insanlığa pay etmiştir. Kadın, ölümün veya sefaletin sorumlusu değildir.

 

Euripides ve Sophokles'in oyunlarında (Medea, Klytemnestra, Antigone) toplumsal sınırları aşan ve doğadan aldıkları güçle aile/devlet otoritesine başkaldıran kadınlar dikkat çeker.

Lanet size! Benimle alay edilse de kadınları aşağılamaktan hiç vazgeçmeyeceğim. Çünkü onlar her zaman baştan aşağı kötüler. Onları edepli olmaya eğitmeyenler, izin versinler de gelecekte onları da aşağılayayım." (Euripides, Hippolytos)

 

Aristoteles, kadını "sakat doğmuş bir erkek" olarak tanımlayarak biyolojik bir aşağılık kuramı geliştirdi.

Aristoteles'in teorisi, sadece felsefi bir tartışma olarak kalmamış; 17. yüzyıl bilimsel devrimine kadar kadının kamusal ve bilimsel alandan dışlanmasını meşrulaştıran "bilimsel" bir cam tavan işlevi görmüştür. Platon’un akıl-beden düalizmiyle birleşen bu anlayış, kadını değişkenliğin, duygunun ve bedensel zaafın temsilcisi olarak kodlamıştır.

 

(Antik dönemde Sparta’da kadınların durumu, genele kıyasla istisnadır: Askeri bir toplum olan Sparta’da kadınlar mülk edinebilir, spor yapabilirdi)

 

2 Kapılardaki Kadınlar

Roma’da kadınlar, kamusal alanda Yunanlı hemcinslerinden daha görünür olsalar da Patria Potestas (baba otoritesi) altında ağır hukuki kısıtlamalara tabiydiler.

Romulus yasaları kocaya karısı üzerinde yaşam ve ölüm hakkı tanır, başı açık sokağa çıkan ya da şarap içen kadınların dövülerek öldürülmesi yasaldır.

Roma mizojinisi, kadının özgürleşme potansiyeline karşı duyulan kolektif bir siyasi korku üzerine inşa edilmiştir.

 

Yaşlı Cato, kadınları "zapt edilemez vahşi yaratıklar" olarak tanımlayarak, onlara tanınacak en küçük hakkın erkek egemenliğinin sonu olacağını savunmuştur.

 

Roma tarihi, erkek egemen iktidar yapısına karşı cinselliği ve zekâyı silah olarak kullanan kadınlarla doludur. Özellikle Genç Agrippina, "erkeksi bir despotizm" ve hırsla imparatorluk yönetiminde hak iddia etmiştir. Oğlu Nero tarafından gönderilen cellat yatağına girdiğinde, Agrippina’nın cellada karnını göstererek "Hançerini buraya, Nero'yu taşıyan rahime sapla!" diye haykırması, Roma'nın kadın bedeni üzerinden yürüttüğü siyasi baskıya karşı en çarpıcı ve tiyatral direniş örneğidir.

 

Roma'ya yayılan Bacchus dinindeki cinsel taşkınlıklar, köle isyanı korkusu ve Senato kararıyla 7000 kadın katledilmiştir.

Romalı tarihçi Sallust, Catilina'nın Komplosu (Bellum Catilinae) adlı eserinde Catiline komplosuna karışan, eğitimli, dans eden, şiir yazan ve cinsel arzusunu gizlemeyen "modern" Romalı kadını, soylu kadın Sempronia'yı MÖ 63 yılındaki darbe girişiminin ahlaki ve toplumsal çöküş simgesi olarak tanıtır.

 

Romalı yazarların Kleopatra'yı "erkekleri güçsüzleştiren ve fahişelikle devletleri yıkan" bir iblis olarak kurgular.

 

3 İlahi Müdahale

Dönemin katı Musevi yasalarına meydan okuyarak adet gören ve zina ile suçlanan kadınları koruması, etrafında geniş bir kadın havari grubu toplanmasını sağladı.

Hıristiyanlık, başlangıçta kadınlara sunduğu manevi eşitlik vaadiyle yayılsa da kurumsallaştıkça kadını "günahın kapısı" olarak gören radikal bir teolojiye dönüştü.

Havari Pavlus’un hiyerarşik düzenlemeleri, Tertullian’ın "Şeytanı davet eden sensin! Tanrı’nın görüntüsü olan erkeği sen yere vurdun" suçlamasıyla zirveye ulaşmıştır. Bu dönemde "Çöl Babaları"nın dünyadan el etek çekme girişimleri, aslında kurtulmaya çalıştıkları cinsel arzudan kaçamamalarının yarattığı bir hüsrandır. Bu keşişler, hâlâ fantezilerini süsleyen kadına duydukları arzuyu, ona karşı şiddetli bir nefret besleyerek bastırmaya çalışmışlardır. Kadın, erkeğin kendi günahının yansıması haline getirilmiştir.

 

415 yılında İskenderiyeli matematikçi Hypatia'nın fanatik bir Hıristiyan grup tarafından istiridye kabuklarıyla derisinin yüzülerek katledilmesi, insanlık tarihinin en trajik kırılmalarından biridir. Bu vahşet, Antik Çağ'ın "akıllı kadın" imgesinin sonunu ve Orta Çağ'ın "şeytani büyücü/cadı" imgesinin başlangıcını temsil eder. Hypatia’nın bedeni üzerindeki bu parçalama eylemi, teolojik nefretin entelektüel kadına yönelik sistematik saldırısıdır.

 

4 “Cennetin Kraliçesi”nden “İblis Kadın”a

Orta Çağ mizojinisi, kadını insanlıktan çıkarmanın iki zıt kutbunu (Bakire Meryem ve Günahkâr Havva) aynı anda yönetmiştir. Meryem kültü, kadını aşırı yücelterek aslında gerçek kadını kişiliksizleştirmiştir.

 

431 Efes Konsili ile Meryem'i "Tanrı Anası" (Theotokos) ilan eder.

Bedeninin göğe kabulü ve "Lekesiz Gebelik" dogmalarıyla cinsellik dışı, soyut ve gerçek dışı bir mükemmellik seviyesine çıkarılır.

 

Meryem’in "günahsızlığı" bir dogma haline getirildiğinde, gerçek dünyadaki tüm kadınlar otomatik olarak "Havva’nın günahkâr kızları" kategorisine itilmiştir. İdeal kadının (Meryem) ulaşılamaz ve insanüstü bir kurgu haline gelmesi, gerçek kadınların "cadı" veya "iblis" olarak yaftalanmasını kolaylaştırmıştır. Meryem kültünün zirve yaptığı dönemde cadı avlarının başlaması bir ironi değil, bu "ideal kadın" kurgusunun zorunlu sonucudur.

 

5 Ey Cesur Yeni Dünya

1500-1800 yılları arasında Avrupa’da bilimsel, toplumsal, ekonomik ve siyasal alanda dünyayı değiştirmeyi amaçlayan devrimci atılımlar baş göstermiş; kutsal ve tabu görülen yerleşik kurumların gücü sorgulanmaya başlandı.

Bu yapının yıkıntıları üzerinde modern dünya biçimlenecektir.

 

"Mizojini" (kadın düşmanlığı) kavramı ilk kez bu dönemde, 1656 yılında ortaya çıktı.

 

Galileo Galilei'nin 1609'da teleskopunu gökyüzüne doğrultarak hareket halindeki heliosentrik (güneş merkezli) evreni keşfetmesi, Kilise, İncil ve Aristoteles'in statik dünya görüşünü temelinden sarstı.

 

Evrenin yapısıyla ilgili buluşunun eski kaynakların... hatalar içerdiğini kanıtlaması / bu kaynaklarda yer alan başka bilgilerin de hatalı olabileceğini ortaya koymuş oldu.

 

17. yüzyılın başlarında İngiltere'de kadının hukuksal olarak hiçbir hakkı bulunmuyordu.

Babasının velayetinden kocasının boyunduruğuna geçen kadının tüm mülkü evlilikle el değiştiriyordu.

 

Kadınların toplumsal statüleri giysilerine de yansımış; 17. yüzyıl sonlarında bedenlerini sımsıkı saran korse eziyeti başlamıştır.

Genç kızların solgun görünmesi için ishal ilaçları verilmiş, korse nedeniyle ölen 20 yaşındaki bir kadının otopsi raporunda şu ifadelere yer verilmiştir:

"Kaburga kemiklerinin karaciğeri deldiği ve diğer karın organlarının da az çok zarar gördüğü saptandı..."

Kocalarını öldüren kadınlar odun ateşinde yakılarak öldürülüyordu.

 

Reformasyon hareketi, rahiplerin evlenmesine izin vererek evlilik kurumunun değerini yükseltmiş ve kadının aile içindeki konumunu güçlendirmiştir.

Ancak Protestanlığın kurumsallaşmasıyla kadınların hak talepleri bastırılmış; John Knox, kadınların söz sahibi olmasına karşı "Korkunç Kadın Hegemonyasına Karşı İlk Ateşli İşaret" başlıklı bir metin kaleme almıştır.

Babaerkil yapının yeniden güç kazanmasıyla, Püriten John Milton’un Kaybolan Cennet eserindeki şu sözleri dönemin ruhunu özetler: "Tanrı için sadece erkek, Tanrı ve erkek için ise kadın."

İngiltere’de kadınların eğitim hakkından söz edildiğinde Kral I. James bu fikri şu sözlerle reddetmiş: "Kadınların bilgili olmalarının istenmesi, tilkilerin ehlileştirilmesi gibi bir şey. Böylece kadınlar sadece daha kurnaz olacaklardır."

Buna rağmen 1600'lerde Londra’da %10 olan kadın okuryazarlık oranı, 40 yıl sonra iki katına çıkmış; 1754'te her üç kadından biri evlilik belgesini imzalayacak duruma gelmiştir.

 

John Locke, aklın doğuşta boş bir sayfa olduğunu savunan "empirizm" felsefesiyle, kadınların aşağılık bir varlık olarak görülmesinin doğuştan gelen bir özellik değil, eğitimsizliklerinin bir ürünü olduğunu savunarak kadın düşmanlığının temellerini sarsmıştır. Locke, Havva'nın günahı üzerinden kadınlara acı çekmeyi reva gören dinsel dogmaları eleştirmiş ve kadınların korse içinde hapsedilmesine karşı çıkmıştır.

Dönemin ilk feministlerinden Mary Astell ise şu tarihi soruyu sormuştur: "Bütün insanlar hür doğdularsa, o zaman nasıl oluyor da bütün kadınlar esaret yaşıyorlar?"

 

Ancak bilimsel ilerlemelere rağmen kadın düşmanlığı hız kesmemiş; cadı avlarının en yoğun dönemi, Locke’un bireysel hakları savunduğu bu dönemle çakışmıştır.

16 ve 17. yüzyıllarda edebiyat, kadın düşmanı klişelerle doludur.

William Shakespeare’in oyunlarında da kadınlara yönelik düşmanca ifadeler yer alır. Hamlet ve Kral Lear gibi büyük trajedilerinde kadınlar felaketlerin kaynağı olarak sunulur.

Hamlet’in annesi Gertrud’a öfkesi tüm kadınlara yönelir: "Kadın! Zayıflık senin adın."

Aynı şekilde Kral Lear oyununda da kadın bedeni ve cinselliği iğrenç dizelerle resmedilir: "Kemerden aşağısı Centaur'dur tümüyle, Kemere kadar yukarısı, kadındır bütünüyle. Bunlar hep Tanrılara özgü şeyler, Diğer yanda ise şeytana ait olan, onun mülkü nesneler."

 

1660'lardan sonra saray çevresinde cinsel ahlak çökmüş; Rochester Kontu John Wilmot gibi şairler kadınlara "fahişe" diyen son derece kaba ve pornografik bir dil kullanmışlardır.

Bu dönemde Aphra Behn, İngiltere'nin ilk profesyonel kadın tiyatro yazarı olarak öne çıkmış; erkek meslektaşlarının kadın düşmanlığına karşı durarak erkeklerin cinsel iktidarsızlıklarıyla alay eden The Disappointment adlı şiiri kaleme almıştır.

 

Daniel Defoe (Moll Flanders, Roxana) kadınların bağımsızlığını savunmuş ve rızasız evlilikleri tecavüzle bir tutmuştur. Onun kahramanı Roxana, ekonomik bağımsızlığını korumak adına evliliği reddeden bir kadın prototipidir: "onurun ve evliliğin özgür bir kadının bağımsız yaşamıyla nasıl bağdaşacağını bilemiyorum."

Buna karşın, Samuel Richardson’un Pamela ya da Ödüllendirilmiş İffetlilik romanı, burjuva ahlakının simgesi olarak "iffetli/aseksüel kadın" imajını idealize etmiştir.

 

Dönemin en etkili kadın düşmanlarından biri olan Jean Jacques Rousseau, aydınlanma mantığını kadının boyunduruk altına alınmasını haklı çıkarmak için kullanmıştır.

Rousseau, Emile eserinde kadının doğası gereği erkeğe itaat etmesi gerektiğini iddia eder: "Eğer kadın, kendisiyle erkek arasındaki eşitsizlikten yakınırsa bunda haksızdır... Tam tersine bu, mantıksal bir düşüncenin sonucu."

 

6 Viktoryenlerin Sırları

Avrupalıların sömürgecilik faaliyetleriyle tanıdıkları diğer kültürlerde de kadın düşmanlı görülmüştür. Özellikle adet görme (menstrüasyon) neredeyse tüm ilkel ve gelişmiş toplumlarda (Macusi Kızılderilileri'nden Hindu-Brahmanlar'a kadar) erkeklere uğursuzluk getiren, tabulaştırılmış bir olgu olarak algılanmıştır.

 

Uzakdoğu öğretilerinde (Taoizm, Hinduizm, Budizm) beden Batı'daki gibi "günahkâr" olarak görülmemiş, cinsel aşk Nirvana'ya veya ölümsüzlüğe ulaşmanın bir yolu olarak törenselleştirilmiştir.

Taoizm'de dişi (Yin) ve erkek (Yang) güçlerinin dengesi aranmış; uzun yaşam için kadının vajinal akıntısının emilmesi yöntemleri kitaplaştırılmıştır.

Budist Tantra mezhebinde de cinsel taşkınlıklar dinsel aydınlanmanın parçası sayılmıştır.

Ancak bu cinsel değer, kadının toplumsal olarak ezilmesini engellememiştir.

 

Konfüçyüs (MÖ 551-479) öğretisi, kadını tamamen bastıran katı bir babaerkil sistem kurmuştur.

Çinli ozan Fu Hsuan, kadının acıklı durumunu şöyle anlatır: "Kadın olarak doğmak gerçekten acı. Böylesine aşağılanmış bir yaratık düşünülemez! ... İyi gitmeyen ne varsa, hepsinden kadın sorumlu..."

 

Çin’de kadınların dış dünyayla teması kesilmiş, üst sınıflarda "Lotus Ayak" adı verilen ve küçük kız çocuklarının ayak kemiklerinin kırılarak bağlanmasını içeren acılı sakatlama geleneği 10. yüzyıldan 1949 yılına kadar sürdürülmüştür.

 

Hindistan'da Mahabharata destanında kız çocuğunun doğumu felaket olarak nitelendirilmiştir. Ülkede yalnızca tapınaklarda hizmet eden fahişelerin (Devadasi) eğitim almasına izin verilmiştir.

En korkunç gelenek ise dul kalan kadınların, ölen kocalarının cesediyle birlikte canlı canlı yakılmasını öngören Sati töresidir. 1780 yılında Marwar Rajası öldüğünde 64 karısı bu şekilde yakılmıştır.

 

İngiltere'de 1792 yılında Mary Wollstonecraft, feminist hareketin miladı kabul edilen Kadın Hakları Hakkında Bir Savunma kitabını yazmıştır. Bu cesur çıkışı nedeniyle muhafazakâr çevrelerce "eteklik giymiş sırtlan" olarak adlandırılan Wollstonecraft, kadınların yüzeyselliğini doğuştan gelen bir özellik olarak değil, eğitimsizliğin bir sonucu olarak görmüş ve her türlü ahlaki yenilginin temelinde beden odaklı yaşamın yattığını savunmuştur.

 

Sanayi Devrimi ile birlikte kadınlar fabrikalarda çok ucuz işgücü haline gelmişlerdir.

Kadınların haftalık kazancı erkek işçilerin yarısından azdı. Charles Dickens ve Jack London bu işçi mahallelerindeki korkunç sefaleti ve kadına şiddeti kayda geçirmiştir.

 

Viktoryen dönemde orta sınıf kadını cinsellikten arındırılmış, iyi bir eşin cinsel ilişkiden zevk almaması gerektiği savunulmuştur.

Dr. William Acton, kadının cinsel haz duymasının deliliğe ve kansere yol açabileceğini iddia etmiştir.

Cinsel arzu duyan kadınlar "nemfomanyak" olarak damgalanmış; mastürbasyon yapan genç kızları "tedavi etmek" adına klitoridektomi (klitorisin kızgın demir ve cımbızla kesilip alınması) ameliyatları gerçekleştirilmiştir. Dr. Isaac Baker Brown bu ameliyatların ateşli bir savunucusuydu ve Kilise tarafından destekleniyordu.

 

Yetişkin kadın cinselliğinden korkan Viktoryen erkekleri, çocuksu saflığı kutsayan bir küçük kız çocuğu kültü (Kate Greenaway resimleri gibi) yaratmıştır. Ancak bu hayranlığın öbür yüzünde korkunç bir çocuk fuhşu piyasası oluşmuş; Londra West End'de yaşları 5 ile 15 arasında değişen binlerce çocuk fahişeliğe itilmiştir.

 

1847'de İskoçyalı Dr. James Young Simpson, doğum sancılarını dindirmek için eter ve ardından kloroform kullanmaya başlamıştır. Ancak Kilise, doğum sancısının Havva’nın günahına verilen ilahi bir ceza olduğunu savunarak Simpson'ı aforoz etmiştir.

Din adamları kloroformu "şeytanın eseri" olarak nitelendirmiş, ancak Kraliçe Victoria'nın kendi doğumlarında kloroform kullanması bu tartışmaları susturmuştur.

 

1888 yılında Londra'da fahişeleri katleden Karındeşen Jack, Viktoryen dönem kadın nefretinin patolojik bir doruk noktasıdır. Katil, kurbanlarının rahimlerini ve cinsel organlarını cerrahi bir titizlikle kesip çıkarmış, adeta tıbbi bir otopsi yaparcasına kadın bedenini cezalandırmıştır. Viktoryen toplum bu vahşeti bir seks cinayeti olarak görmemiş; halktan bazı kadınlar katilin "namuslu kadınları koruduğunu" iddia edebilmiştir.

 

7 Üstinsan Çağında Mizojini

19 yüzyılın başlarında kadınlar seçme hakkı kazanmaya başlamıştır; ilk olarak 1893'te Yeni Zelanda, ardından Rusya (1917), İngiltere (1918) ve ABD (1920) kadınlara seçme hakkı tanımıştır. Ancak bu siyasi ilerleme, felsefi ve bilimsel alanda yeni karşı tepkilere yol açmıştır.

 

Sigmund Freud, Aristoteles'in "sakatlanmış erkek" tezini modern psikolojiye uyarladı. Freud, genç kızların erkek cinsel organını görerek "penis kıskançlığı" (penis envy) yaşadıklarını ve kadınların ancak klitoral (erkeksi) cinsellikten vazgeçip vajinal (annelik/üremsel) cinselliğe geçerek "normalleşebileceğini" iddia etmiştir. Bu görüş, kadın düşmanlığını biyolojik bir yetersizliğe verilen normal bir tepki olarak meşrulaştırdı.

 

Yahudi asıllı Otto Weininger, yazdığı Cinsiyet ve Karakter kitabıyla kadın düşmanlığını felsefi bir doruğa ulaştırmıştır. Weininger, kadının hiçbir ontolojik özü olmadığını savunmuştur: "Kadınların varlıkları ve özleri yoktur. Onlar varolmuyorlar, onlar bir hiçtirler."

 "Kadın, cinsellikten başka bir şey değildir. Hatta o, sözcüğün tam anlamıyla cinselliğin kendisidir."

Weininger, kadınlar ile Yahudiler arasında ahlaki güvenilmezlik ve zeka azlığı yönünden doğrudan benzerlikler kurmuştur.

 

Nazi ideolojisi kadını "çocuk, mutfak, kilise" (Kinder, Küche, Kirche) üçlemesine hapsetmiş; kürtajı yasaklayıp çok çocuk doğuran annelere onur nişanı vermiştir. Julius Streicher’in Der Stürmer dergisi ise antisemitizmi pornografik kadın fantezileriyle birleştirmiştir.

 

Karl Marx ve Friedrich Engels, kadının ezilmesini özel mülkiyetin ve kapitalizmin bir sonucu olarak görmüşlerdir.

1917 Sovyet Devrimi'nden sonra Lenin, kadınlara tam eşitlik sağlamaya çalışmış ve Sovyetler Birliği 1920'de kürtajı yasallaştıran ilk ülke olmuştur. Ancak Stalin döneminde bu politikalar tersine dönmüş ve kürtaj yeniden yasaklanmıştır.

Mao dönemi Çin’inde de Kültür Devrimi sırasında kadınlara etek giymek yasaklanmış, tek çocuk politikası altında kadınlar zorla kürtaja maruz bırakılmıştır.

 

Totaliter rejimler kadın bedenini bir devlet mülkü olarak görmüştür.

Kuzey Kore toplama kamplarından kaçan Lee Soon-ok, kamplarda hamile kadınların karınlarının askeri çizmelerle ezildiğini ve yeni doğan bebeklerin annelerinin gözü önünde boğularak katledildiğini tanıklığıyla anlatmıştır.

 

1937'deki Nanking Katliamı’nda Japon askerleri on binlerce kadına tecavüz etmiş ve bedenlerini vahşice sakatlamıştır.

1990'lardaki Balkan Savaşları'nda ise Sırp ordusu, Müslüman ve Hırvat kadınları hamile bırakarak etnik yapıyı bozmayı amaçlayan sistematik tecavüz kampları kurmuştur.

Bu vahşetin gerisinde, kadını sadece erkek tohumunu taşıyan bir kuluçka makinesi olarak gören Aristotelesçi arkaik fantezi yatmaktadır.

 

8 Beden Üzerinden Siyaset

1955-1960'larda doğum kontrol hapının bulunması, kadınlara eşlerine veya erkeklere danışmaksızın kendi doğurganlıkları üzerinde karar verme hakkı tanımıştır. Bu durum, cinsiyetler arası hiyerarşiyi sarsmış ve kadınlara gerçek anlamda cinsel eşitlik kapısını aramıştır. Theodore Roosevelt gibi muhafazakâr liderler ise doğum kontrolünü "ırka karşı işlenmiş bir cinayet" olarak görmüştür.

 

Katolik Kilisesi, doğum kontrol yöntemlerine ve kürtaja karşı katı bir savaş yürütmüştür.

Papa VI. Paul 1968’deki Humanae Vitae genelgesiyle doğum kontrolünü kesin olarak yasaklamış, Papa II. Jan Paul ise bu öğretiyi şaşmaz ilan etmiştir. Bu katı tutum nedeniyle Brezilya gibi kürtajın yasak olduğu ülkelerde her yıl yoksul kesimden yaklaşık 50.000 kadın kaçak kürtajlar yüzünden can vermiştir.

ABD’de ise muhafazakâr başkanlar (Reagan ve Bush) kürtaj bilgilendirmesi yapan uluslararası kliniklerin fonlarını kesen "Gag Rule" politikasını uygulamıştır.

 

ABD'de radikal kürtaj karşıtları kürtaj kliniklerine bombalı saldırılar düzenlemiş, buralarda çalışan doktorları (Dr. David Gunn, Dr. John Britton, Dr. Barnett Slepian) soğukkanlılıkla öldürmüşlerdir.

Bu militanlar (Paul Hill, James Kopp), kürtajı Yahudi Soykırımı (Holokost) ile bir tutarak cinayetlerini "bebekleri ölüm kamplarından kurtarma" fantezisiyle savunmuşlardır.

 

İmam Gazali (1058-1111) gibi muhafazakâr bilginler, kadının itaatsizliğine karşılık adet görme ve hamilelik dahil 18 ilahi ceza listelemiş, kadının kendi üzerinde egemen olamayacağını savunmuştur.

 

1979 İran İslam Devrimi (Humeyni), kadınları kamusal alandan silmiş, örtünmeyen kadınlara 74 kırbaç cezası getirmiş ve evlilik yaşını 13'e düşürmüştür. Pakistan’da diktatör Zia-ul-Haq döneminde yürürlüğe giren yasalarla, tecavüze uğrayan bir kadının bunu kanıtlaması için 4 erkek tanık getirmesi zorunlu kılınmıştır; aksi takdirde kadın "evlilik dışı ilişkiden" suçlu bulunarak taşlanarak idam (Zafran Bibi davası) veya kırbaçlanma cezası almıştır.

 

Mizojini, Taliban rejiminin (1996-2001) kurucu ilkesi olmuştur. Kadınların çalışması, okula gitmesi, erkek doktorlarca muayene edilmesi tamamen yasaklanmış; sokakta sadece başından topuğuna kadar örten kalın "burka" giysisiyle ve erkek bir akrabasının eşliğinde yürümelerine izin verilmiştir. Burkası altından beyaz ayakkabısı görünen kadınlar kırbaçlanmış, oje süren bir kadının ise parmakları kesilmiştir. Kadın bedeni ve cinselliği, Taliban erkek kardeşliği için tam bir panik ve kaçış nesnesine dönüştürülmüştür.

 

Sonuç: Mizojinin Anlamını Kavramak

Irkçılık toplumda bir ayıp olarak kabul edilirken, kadın düşmanlığı yüzyıllar boyunca "toplumun sağduyusu" (ortak akıl) olarak içselleştirilmiş ve normal karşılanmıştır.

Günümüzde bile kürtaj edilen fetüslerin neredeyse tamamının dişi olması veya toprak mülkiyetinin %1'inden azının kadınlara ait olması bu durumun devam ettiğini gösterir.

 

Rolling Stones’un albüm kapaklarından modern rap müziğin ("fahişe", "sürtük" söylemleri) söz dağarına kadar popüler kültür, kadın düşmanlığı virüsünü taşımaya ve yaymaya devam etmektedir.

 

Erkeğin kadından duyduğu korku, aslında kendi acizliğinden ve doğaya olan bağımlılığından duyduğu korkudur.

Antik söylencelerdeki Pandora ve Havva, erkeğin cennetteki ölümsüzlük ve bağımsızlık rüyasını yıkarak onu "gerçek dünyaya" (çalışmaya, yaşlanmaya ve ölüme) mahkûm etmiştir. Erkekler bu bağımlılık gerçeğiyle yüzleşmemek için, kadını "doğayı, değişimi ve günahı temsil eden" daha alt bir varlık olarak damgalayan ikili (düalist) düşünce sistemleri inşa etmişlerdir.

 

Aklın boş bir levha olduğunu iddia eden "Tabula Rasa" kuramı kadın hakları mücadelesinde zaman zaman eşitliği savunmak için kullanıldı ancak cinsiyetler arasındaki biyolojik farklılıkları tamamen yadsıdığı için tehlikeliydi. Charles Darwin’in evrim kuramı, insanı doğanın dışına çıkaran bu kuramı sarsmıştır. Kadın ve erkeğin eşitliği, deneysel olarak "aynı" olmalarına değil; adalet, hak eşitliği ve kişi onuruna saygı gibi ahlaki ilkelere dayanmalıdır.

 

İnsan türü, diğer primatlardan farklı olarak gizli yumurtlama (hidden ovulation) özelliğine sahiptir. Bu evrimsel gelişme, kadını sadece çiftleşme döngülerine bağımlı olmaktan kurtarmış; ona partnerini özgürce seçme, reddetme ve kendi bedeni üzerinde karar verme hakkı tanımıştır.

 

Kadın düşmanlığına karşı mücadele, kadının cinsel ve biyolojik varlığını (güzelliğini, bedenini) yadsımakla değil; onun kendi kaderini tayin etme ve bedensel egemenlik haklarına sonuna kadar sahip çıkmasıyla kazanılacaktır.

… 

4 Nisan 2022 Pazartesi

Charles Baudelaire - Paris Sıkıntısı

Charles Baudelaire - Paris Sıkıntısı

 


Yabancı

Söyle, anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok…

Bulutları severim... işte şu... şu geçip giden bulutları...

 

Yaşlı Kadının Umutsuzluğu

…beğenilme zamanı geçti, arı yaratıklar bile beğenmiyor artık bizi

 

Sanatçının Duası

Yalnızlık, sessizlik, gökyüzünün benzersiz arılığı!

Hep böyle acı mı çekmeli, yoksa hep kaçmalı mı güzelden?

 

Şakacının Biri

…yakışıklı bey zavallı hayvanın önünde saygıyla eğildi, şapkasını çıkardı: “Mutlu yıllar dilerim,” dedi,

 

İki Kişilik Oda

Duvarlarda hiçbir sanat pisliği yok.

…korkunç, ağır bir vuruş çınladı kapıda, tıpkı cehennemsi düşlerdeki gibi, mideme bir kazma indi sanki.

…Saniyeler güçle, görkemle belirdi şimdi, her biri, saatten fışkırdıkça, “Ben Yaşamım, katlanılmaz, amansız Yaşamım!” diyor

 

Herkese Kendi Düşü

Kül rengi, engin bir gök…

 

Deli ile Venüs

…sular bile uyumuş gibi. Sessiz bir eğlence var burada,

 

Köpek ve Şişe

Hüzünlü yaşamımın yakışıksız yoldaşı, sen de kitleye benziyorsun. Ona da güzel kokular sunmaya gelmez hiç

 

Kötü Camcı

Kimi insanlar vardın, hep seyirci kalırlar; hiçbir eylemi gerçekleştiremezler,

…bir gün bir ormanı ateşlemişti. Söylediğine bakılırsa, ormanın söylendiği kadar kolay tutuşup tutuşmadığım görmek istiyordu.

Sokakta gördüğüm ilk insan bir camcı oldu, tiz ve uyumsuz bağırtısı…

 

Sabah Saat Birde

Hele şükür! Yalnızım!

Sevdiklerimin ruhları, şakıdıklarımın ruhları, bana güç verin, tutun beni, beni yalandan, dünyanın o baştan çıkarıcı pisliklerinden kurtarın

 

Yabanıl Kadınla Cici Sevgili

Gerçekten de ölçüsüzce ve acımasızca yoruyorsunuz beni, canım…

 

Kalabalıklar

Kalabalık, yalnızlık: etkin ve verimli ozanın birbirleriyle kolayca değiştirebileceği eşit deyimler. Yalnızlığını kalabalıkla doldurmasını bilmeyen kişi telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını da bilmez.

 

Dullar

Yaşam kötürümlerinin buluşma yeridir bu gölgeli köşeler.

Bu ıssız kanepeler üzerinde dul kadınlar…

 

Yaşlı Hokkabaz

Her şeyden el çekmiş, her şeyden vazgeçmişti. Yazgısını tamamlamıştı.

 

Pasta

Yolculuktaydım

Sakin sakin ekmeğimi keserken, çok hafif bir gürültü üzerine başımı kaldırdım.

…gözleriyle ekmeğimi yiyordu.

“Ekmeğin pasta diye adlandırıldığı, tam bir kardeş kavgası doğuracak kadar ender bir katık olduğu görkemli bir ülke varmış demek!”

 

Saat

Çinliler kedilerin gözlerinden okur saati.

 

Saçlarda Bir Yarımküre

Saçlarında tüm gördüklerimi, tüm duyduklarımı, tüm işittiklerimi bir bilseydin!

Yelken ve serenlerle dolu koca bir düş var saçlarında…

 

Yolculuğa Çağrı

Çok güzel bir ülke, bir bolluk ülkesi varmış, öyle derler, o ülkeyi eski bir dostla görmeyi kuruyorum. Bizim Kuzey’in sislerine gömülmüş, eşsiz bir ülke, Batı’nın Doğu’su, Avrupa’nın Çin’i denilebilecek bir ülke…

Düşler! Hep düşler! Ruh ne denli hırslı, ne denli inceyse, düşler de gerçekleşebilecek olandan o denli uzaklaşır.

 

Yoksulun Oyuncağı

…yoksul çocuk zengin çocuğa kendi oyuncağını gösteriyor

 

Perilerin Armağanları

Zavallı Perilerin işleri başlarından aşkındı…

 

Yoldan Çıkışlar ya da Eros, Plutus ve Ün

Çok görkemli iki Şeytan’la onlar kadar olağanüstü bir dişi Şeytan, / Gelip önümde durdular,

…Ama yazık ki uyandım,

 

Akşamın Alacakaranlığı

 

Yalnızlık

La Bruyère bir yerlerde, “Yalnız olamamanın büyük mutsuzluğu!” der kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki.

 

Tasarılar

Sarayı ne yapayım ben?

“Bugün düşümde üç evim oldu,” dedi kendi kendine, “üçünde de aynı hazzı buldum. Ruhum böyle rahatça dolaştıktan sonra, yer değiştirsin diye neden zorlayayım bedenimi?...

                                                                                                                                 

Güzel Dorothée

Güneş dimdik inen korkunç ışığıyla eziyor kenti

…tembel Dorothée’yi hangi zorlu neden yürütüyor böyle?

 

Yoksulların Gözleri

Söz vermiştik birbirimize, tüm düşüncelerimiz bir olacaktı…

Anlaşmak böylesine güçtür işte, düşünceler böylesine birleşmez şeylerdir sevgili meleğim, sevişenler arasında bile!

 

Kahramanca Bir Ölüm

Fancioulle çok iyi bir soytarıydı,

Prens / Güzel sanatların tutkulu âşığıydı

Suçlu beyzadeler güldürünün tadını son kez çıkarmışlardı. Aynı gece hepsi yaşamdan silindi.

 

Kalp Para

…yalvaran gözlerin dilsiz konuşmasından daha üzücü bir şey bilmiyorum

…bir insana umduğundan daha fazlasını verip onu şaşkınlığa düşürmekten tatlı haz yoktur.

 

Cömert Kumarbaz

Ölümcül bir güzelliğin damgasını taşıyan, garip erkek ve kadın yüzleri vardı

Ruh öyle ele gelmez bir şeydir ki, çoğu zaman öylesine yararsız, arada sırada da öylesine rahatsız edicidir ki, bir gezintide kartvizit kaybetmek kadar bile üzmedi beni bu kayıp.

 

İp

Birçok kez poz vermişti bana,

…gözüme çarpan ilk şey, şu dolabın kapağına asılmış küçük dostum…

 

İççağrılar

…dört oğlan çocuğu, oynaya oynaya yorulmaktan olacak, baş başa vermiş, konuşuyorlardı.

 

Asa

 

Sarhoş Olun

Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda: tek sorun bu.

Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.

 

Ne Çabuk!

Denizin uçları güç fark edilebilen bu uçsuz bucaksız teknesinden yüz kez fışkırmıştı güneş… (çeviri!)

Bir ben kederliydim, olmayacak gibi kederli. Tanrısı elinden alınan bir papaz gibiydim,

 

Pencereler

Bir mumla aydınlanmış bir pencereden daha derin, daha gizemli, daha verimli, daha karanlık, daha göz kamaştırıcı nesne yoktur.

 

Resim Yapma İsteği

Güzel, güzelden de fazla, şaşırtıcı. Karayla dolup taşıyor: esinlediği her şey de gececil, derin. Gözleri, içlerinde belirsizce gizem ışıldayan iki mağara, bakışı şimşek gibi aydınlatıyor: karanlıklarda bir patlama.

Kimi kadınlar vardır yenme ve tatlarını çıkarma isteği verirler insana; oysa bu, bakışlarının altında ağır ağır ölme isteği veriyor.

 

Ay’ın İyilikleri

Sen beşiğinde uyurken, gelgeç isteklilerin şahı olan Ay pencereden baktı, “Bu çocuğu beğendim,” dedi.

 

Gerçeği Hangisi?

(Benedicta) gözleri büyüklük, güzellik, şan isteği, ölümsüzlük inancı veren ne varsa, hepsine yönelik bir istek yayardı ortalığa.

…ben kendisini tanıdıktan birkaç gün sonra öldü

 

Cins Bir At

Çok çirkin. Çok hoş gene de!

 

Ayna

Korkunç bir adam giriyor içeriye, aynada kendine bakıyor.

“Kendinizi görünce tiksintiden başka bir şey duymayacağınıza göre, ne diye bakıyorsunuz aynaya?”

 

Liman

…izlemekte bir tür gizemli ve soylu haz vardır.

 

Odalık Portreleri

Erkeklere özgü bir salonda … dört adam sigara tüttürüp içki içiyordu.

 

“Her erkek bir toyluk çağı geçirmiştir” diyordu bu adam: “Orman perisinin bulunmadığı yerde, hiç tiksinti duyulmadan meşe gövdelerinin kucaklandığı çağdır bu.

 

Kusursuz bir uşağa sövemeyecek, bu uşağı kovamayacak kadar fazladır adalet duygum.

 

Çapkın Nişancı

Zaman’ı öldürmek için birkaç kurşun atmanın hoş olacağım söyledi.

…şu kuklaya bakın. Onu sizin yerinize koyuyorum,

Nişan kuklasının başı uçuvermişti.

“Sevgili meleğim, becerikliliğimden dolayı size ne kadar teşekkür etsem az!”

 

Çorba ve Bulutlar

 

Atış Yeri ile Mezarlık

…ölüm tapmağı yanında öldürme sanatını öğrenmeye gelen sabırsız ölümlüler!

 

Yitik Ayla

…aylam birdenbire başımdan kayıp yolun balçığı içine düştü. Almaya cesaret edemedim.

 

Matmazel Bistouri

Hekimsin sen, değil mi…

 

Any Where Out Of The World Dünyanın Dışında Olsun da Neresi Olursa Olsun

…bulunmadığım yerde rahat ederim gibi gelir…

 

Yoksulları Gebertelim!

Büyük bir susuzlukla dışarıya çıktım. Öyle ya, kötü kitapların tutkulu hazzı kendisiyle oranlı bir açık hava ve ferahlama gereksinimi doğurur.

Dilencinin üzerine atıldım birden. Bir yumrukta, bir gözünü açılmaz ettim,

 

İyi Köpekler

“Beni de al yanma, ikimizin yoksunluğundan bir tür mutluluk doğar belki!” demiş köpekler…

 

Sonuç

…

Seviyorum seni, rezil başkent!

 

…

Spleen De Paris

Türkçeleştiren: Tahsin Yücel

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

6. Basım Nisan 2013

2 Nisan 2022 Cumartesi

Kelimelerin Mekânı

Jacques Ranciere - Kelimelerin Mekânı

Mallarme'den Broodthaers'e

 


Jacques Rancière’in 2004’te Marcel Broodthaers sergisi kapsamında yaptığı konuşmanın metni

Broodthaers eserinde Mallarmé'nin kelimelerinin yerine siyah çizgiler koyarak şiiri plastikleştiriyor.

 

“Bir Zar Atımı Asla Ortadan Kaldırmayacak Rastlantıyı”

Broodthaers Mallarme'yi "çağdaş sanatın kurucusu" olarak görür.

 

Marcel Broodthaers bir ressam değildir. Şairliği bir kenara bırakması bir plastik sanatçı olmak için değildir. Bir sanatçı olmak içindir,

 

…

L'espace des mots: De Mallarme a Broodthaers

Türkçeleştiren: Elif Karakaya

Lemis Yayınları, 2020

 

1 Nisan 2022 Cuma

Orlando

Virginia Woolf - Orlando




Oğlan -günün modası cinsiyetini bir parça gizlese de erkek olduğu besbelliydi- bir Mağribi'nin çatı kirişlerinden sallanan kafasını doğramakla meşguldü.

…ancak on altı yaşındaydı

 

Orlando derin uykudayken, Kraliçe parşömeni imzalayıp mührünü koydu, önce

Başpiskopos'a, sonra da Kral'a ait olan o büyük manastır binasını resmen Orlando'nun babasına verdi.

 

(Kraliçe) delikanlıyı kendisine Haznedar ve Vekilharç olarak atadı; Orlando'nun boynuna görevini simgeleyen zincirler takt

 

Elizabeth dönemiydi; o dönemin ahlak anlayışı bizimkinden farklıydı; şairleri de; iklimi de; hatta sebzeleri de.

 

Tarihçilerin anlatıldığına göre bu adalarda Büyük Don kadar şiddetlisi görülmemişti. Kuşlar havada donuyor, yere taş gibi düşüyorlardı (s. 29).

…

 

Az bulunur güzellikte bir akşamdı. Güneş batarken Londra'nın bütün kubbeleri, irili ufaklı kuleleri ve sivrilikleri, ateş almış gibi kızıllaşan bulutların önünde kapkara yükseliyorlardı.

 

İnsanlar büyük dondan, paten kaymadan ya da karnavaldan söz ederken onları dinliyordu, ama bir lekeyi silmek ister gibi elini alnına sürmek dışında, bütün bunlara kendisinin de tanık olduğunu gösteren bir tavrı yoktu.

 

Orlando tamamen münzevi bir hayat sürdürmeye başladı. Bunun nedeni kısmen sarayda gözden düşmesi ve kapıldığı derin kederdi…

 

Okuma hastalığı bir kez insanın vücuduna girince onu öyle güçsüz düşürür ki, vücut mürekkep hokkasında yaşayan ve tüy kalemde cerahatlenen öbür belaya kolayca yem olur. Talihsiz kişi yazmaya başlar.

 

Ben Jonson onun arkadaşıydı ve o da arkadaşları hakkında kötü söz söylemezdi.

Hayır, diye tamamladı sözünü, edebiyatın altın çağı geride kaldı; edebiyatın altın çağı Yunandaydı; Elizabeth dönemi her bakımdan Yunanın aşağısındaydı (s. 72).

 

Neden sadece demek istediğimizi söylemekle yetinmeyiz ki?

 

Sözlerinin özü şuydu: Şöhret insana köstek olur, daraltır, tanınmamışlıksa insanı pus gibi kuşatır…

 

Arşidüşes Harriet Griselda ayakkabısının tokasını sıkılaştırmak üzere eğildiğinde Orlando, ansızın ve anlatılmaz bir şekilde, çok uzaklarda Aşk'ın kanat çırpışlarını duydu (s. 95).

 

3. Bölüm

(Orlando İstanbul’da)

10 Mayıs Perşembe

Türkler Sultan'a başkaldırdılar, şehri ateşe verdiler, ellerine geçirdikleri bütün yabancıları ya kılıçla kestiler ya da falakaya yatırdılar.

 

(Bayılıp uzunca bir süre baygın yatan Orlando, uyandığında artık erkek değil kadındır)

Dünya kurulalı beri hiçbir insan ondan daha baş döndürücü görünmemiştir. Erkeğin gücüyle kadının zarafeti bir bedende birleşmişti.

 

İngiltere'nin Osmanlı devletindeki büyükelçisi sıska bir köpeğin eşliğinde, eşek sırtında, yanında bir Çingene'yle İstanbul'dan ayrıldı.

 

Bir hafta içinde Bursa'nın dışındaki tepelik bölgeye ulaştılar,

 

Bir akşam, kamp ateşinin etrafına toplanmış otururlarken, Tesalya dağlarının arkasında güneş kızıl ışıltılarla battığı sırada Orlando, "Yemesi iyi!" diye bağırdı. (Çingenelerde "güzel" sözcüğü yoktur. En yakını budur.)

 

Doğa güzel mi yoksa acımasız mı diye düşünmeye başladı; sonra bu güzellik nasıl bir şey diye sordu kendine; nesnelerin içinde miydi yoksa sadece kendi içinde mi; böylece gerçekliğin doğasına geçti, o da onu hakikate götürdü, hakikat de Aşk'a, Arkadaşlık'a, Şiir'e… / s. 116

 

Yavaş yavaş Orlando kendisiyle Çingeneler arasında bir fark olduğunu hissetmeye başladı,

 

İnsanın en büyük tutkusu, başkalarını kendi inandığı şeye inandırmaktır. Kendisinin değer verdiği bir şeye başkalarının hiç değer vermemesi kadar mutluluğunu kökünden sarsan, içini öfkeyle dolduran bir şey olamaz.

 

Orlando ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Çingenelerden ayrılıp yeniden büyükelçi olmayı dayanılmaz buluyordu.

(Orlando İngiltere’ye dönüyor)

 

4. Bölüm

…önce karşı koyup sonra teslim olmaktan daha muhteşem bir şey yoktur…

 

evine döner dönmez, / kendisine karşı üç büyük dava açılmış olduğunu öğrendi;

(1) Ölmüştü ve bu nedenle mal-mülk sahibi olamazdı; (2) Bir kadındı, ki bu da birincisiyle aynı anlama gelirdi; (3) Rosina Pepita adında bir dansçıyla evlenen bir İngiliz düküydü; o kadından üç oğlu olmuştu, bu çocuklar şimdi babalarının ölmüş olduğunu, bütün malvarlığının da kendilerine miras kaldığını iddia ediyorlardı (s. 134).

 

Shakespeare'in saçma sapan bir şarkısının yoksullara ve kötülere, dünyanın bütün vaizlerinden ve hayırseverlerinden daha çok yararı dokunmuştur.

Düşüncelerimizi kaplayan incecik bir zar olana kadar biçimlendirmeliyiz kelimelerimizi. Düşünceler kutsaldır filan.

…Orlando inananda hızla bağnazlaşıyordu (s. 138).

 

Arşidük, ateşli bir evlenme teklifi yaptı.

…yanıtını almak üzere ertesi gün geri gelecekti.

 

"Yemin ederim ki Leydi Orlando bu!" diye haykırdı.

Onun davası sıradan insanların çok ilgisini çekiyordu. Kalabalığın arasında gerçekten sıkışıp kalacaktı –

 

…sosyeteden sonsuza dek uzak duracağına yemin ederek yatağına gitti. Ama kararlarında acele ettiği ortaya çıktı.

 

İnsan belki de ancak göremediği bir şeye tümüyle inanabilir.

…yanılsama yaratabilen kadının dünyaya çok büyük yardımı dokunur

 

Hava dünya için neyse hayaller de insan ruhu için odur. O yumuşak havayı dürüp kaldırın, bitkiler ölür, renkler solar.

Gerçek, bizi öldürür. Hayat bir düştür. Uyanmak bizi öldürür. Düşlerimizi çalan hayatımızı da çalmış olur - (isterseniz altı sayfa daha böylece sürebilir ama üslup yorucu, iyisi mi vazgeçelim). / s. 160-161

 

Her yer kapkaranlıktı; her yerde kuşku; her yerde karmaşa vardı. On sekizinci yüzyıl sona ermişti; on dokuzuncu yüzyıl başlamıştı.

 

5. Bölüm

(19. asrın nemli havaları ve evlilik furyası… Orlando evlenmeye karar veriyor)

(Karga tüyü elinde, kırda koşarken düştü ve bileğini kırdı)

…at sırtında bir adam gördü,

"Madam," diye bağırdı adam, yere atlarken, "yaralanmışsınız!"

"Ben ölmüşüm, beyefendi!" diye yanıt verdi Orlando.

Birkaç dakika sonra nişanlandılar.

 

(Evlendiği kişi de Orlando gibi; erkek görünümlü ama erkek değil.)

…iki saat daha konuştular, belki Horn Burnu hakkında belki değil, konuştuklarını yazıya dökmenin gerçekten bir yararı yok, çünkü birbirlerini o kadar iyi tanıyorlardı ki, hiçbir şey söylemeseler de (…) hiç fark etmezdi.

 

6. Bölüm

(Birkaç asır önce yazdıklarıyla eğlenen Greene ile karşılaşıyor. Greene bu defa nazik biri.)

 

…dürüstçe söylenebilecekten daha fazlasını düşlemek ve sigara tabakasından bir sigara, hatta puro almak…

 

Orlando (…) bir oğlan çocuğu dünyaya getirdi.

 

…şimdiki zamanda bulunulmasından daha korkunç bir aydınlanma olabilir mi?

 

Ulusal Biyografi Sözlüğü ne derse desin, bir insan hayatının gerçek uzunluğu hep tartışma konusu olmuştur.

 

…

Özet

Olaylar 17. asırda başlıyor. Hayat hikâyesi konu edilen eleman Kraliçe Elizabeth döneminde asilzade olarak dünyaya geliyor. Yazıya meraklıdır; çocukken şiir yazmaya başlar. Çocukluğunda sarayda Kraliçeye hizmet ediyor. Çapkınlıklarıyla dikkat çekiyor. Yetişkin zamanlarında Rusya elçiliğinde görevliyken prenses Sasha’ya âşık oluyor. Aşkına karşılık göremiyor ve yazıya dönüyor. Yazılarını ünlü bir şair olan Greene'e gösteriyor. Greene, yazılarıyla eğleniyor. 

2. Charles döneminde Türk topraklarına gönderiliyor. Uyuyor ve uyurken ülkede isyan çıkıyor. İsyancılar bütün yabancılar öldürüyor, Orlando’yu uyurken gördükleri için nasılsa ölmüş deyip sağ bırakıyorlar. Orlando bu uzun uykudan kadın olarak uyanıyor. Çingene Rüstem’in yardımıyla şehirden ayrılıyor. Bursa’da çingenelerle zaman geçiriyor fakat onlara uyum sağlayamıyor. İngiltere’ye dönüyor. Kılık değiştirerek cinsiyetlerin avantajlarını kullanmaya çalışıyor.

Evlilik tekliflerine sıkça maruz kalan Orlando, ünlü şairlerle ve sonra hikâye yazan fahişelerle zaman geçiriyor. Nihayet bir gemi kaptanıyla evleniyor. 

17. asırda başlayan roman, 11 Ekim 1928 Perşembe günü (Orlando’nun yayınlandığı gün) sona eriyor. Orlando’nun hayatının yaklaşık 300 yılı konu ediliyor ve bu 300 yıl boyunca Orlando çoğunlukla 30’lu yaşlarında.


…

Türkçeleştiren: İlknur Özdemir

Kırmızı Kedi Yayınları, 2. Basım 2015