George
Thomson - İlk Filozoflar -
Notlar
Eski Yunan Toplumu Üstüne İncelemeler
Mütercim: Mehmet H. Doğan, 2. Basım, Payel Yayınları, 1997
Önsöz
Bu ikinci cilt, birincisiyle (Tarihöncesi Ege 1-2) aynı
planı izliyor. Aiskhylos ve Atina'nın daha da genişletilmişi olup köleliğin
gelişmesi ve bilimin kökeni üzerinde duruyor.
Giriş
İlkel ortaklaşmacılıktan köleci topluma geçiş sürecinde iki
temel aşama ayırt edilir: İlk gereksinimlerin doyurulmasına dönük, ataerkil ve
doğu tipi despotlukla biçimlenen erken kölelik ile meta üretimine yönelmiş,
polis merkezli gelişmiş kölelik. Demirin ortaya çıkışı küçük üreticiyi
bağımsızlaştırarak meta üretimini ve taşınabilir köleliği (kölenin bir kullanım
değerinden değişim değerine dönüşmesini) hızlandırmıştır.
Engels…
BİRİNCİ BÖLÜM: KABİLE DÜNYASI
I. KONUŞMA VE DÜŞÜNCE
İnsanlar ve Hayvanlar
İnsanlık tarihinin ilk öncülü canlı insan bireylerinin
varoluşudur.
İnsanın hayvanlardan ayrılışı: İnsan, "logos'a sahip
olmakla hayvanlardan ayrılır; us'tur bu, anlayıştır ve konuşmadır."
Ağaçlardan yere inen primatların ayakta dik durması ve
beynin gelişimi insana giden ilk adımı oluşturur.
El ve Beyin
Hayvanlar çevrelerine edilgen uyum sağlarken insan doğayı
kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde değiştirir.
Dik duruş sayesinde eller serbest kalmış, çeneler üzerindeki
baskı hafifleyerek beynin genişlemesine yer açılmıştır. El ustalığı ile beyin
kılavuzluğunun koşut gelişimi alet yapımını ve konuşmayı doğurmuştur.
Bilinç
Pavlov'un koşullu tepkiler ve ikincil sinyal sistemi kuramı…
Sözcükler "sinyallerin bir sinyalidir."
İnsan bilinci bireysel bir olgu değil, toplumsal bir
üründür.
Marx: "İnsanların varlığını belirleyen, onların
bilinçleri değildir, aksine, bilinçlerini belirleyen, onların toplumsal
varlıklarıdır."
İşbirliği
İnsanda olgunlaşmamışlık döneminin ve çocukluk
bağımlılığının uzun sürmesi, kolektif çalışma zorunluluğunu pekiştirmiştir.
Taklitten işbirliğine ve üretime geçilmiştir.
Cümle
Cümle yapısı da çalışma sürecinin üç ögesini (emek, çalışma
konusu, çalışma aletleri) cismileştirir: "İnsanın etkinliği çalışma
sürecinde, üretim aletlerinin de yardımıyla, üzerinde çalışılan gereçte daha
başından tasarlanmış bir değişiklik yapar."
II. KABİLE EVRENBİLİMİ
Doğal ve Toplumsal İlişkiler
Primatlardaki anne-yavru ilişkisi insanda cinsel olmayan
toplumsal akrabalık duygusuna dönüşmüştür.
İlk işbölümü cinsiyete dayanır.
Klanın sürdürülebilirliği için içten evlenme (endogami)
yerini dıştan evlenmeye (ekzogami) bırakmış ve ikili klan (kabile) yapısı
doğmuştur.
Büyü ve Mit
Büyü, özünde çalışma sürecinin bir taklididir
(yansılama/mimesis).
Çalışma süreçlerinin gelişmesiyle büyüden zanaat bilgisi ve
mitler ayrışmıştır. Çömlekçilik / pazara yönelik zanaat…
Kabile Düzeni ve Doğal Düzen
Totemcilik yabanıllığın ideolojisidir.
İnsan ve doğa henüz birbirinden ayrılmamıştır ("sürü
bilinci"). Klan kendisini doğrudan bir hayvan veya bitki türüyle
özdeşleştirir.
Amerikan Yerlileri Evrendoğumları
Avustralya aborijinlerinden Amerikan yerlilerine (Mohegan,
Winnebago, Zuni, Aztek) geçildikçe totem sınıflandırmalarının soyutlaştığı
görülür.
Zuni ve Azteklerde uzam (yönler), zaman, renkler ve
hiyerarşik katmanlar sınıflı toplumun ve devletin ortaya çıkışıyla mitsel evren
anlayışına yansımıştır.
İKİNCİ BÖLÜM: DOĞU DESPOTİZMİ
III. ÇİN
Yunanistan ve Çin
Yunan ve Çin kültürleri kesintisiz dilsel/kültürel
süreklilikleriyle benzerlik gösterir.
Çin'de Chou Hanedanı ve ardından gelen Düşman Devletler
dönemindeki Shang Yang reformları (İ.Ö. 350) köy komününü yıkarak mülkiyet
haklarını yasallaştırmış ve bürokratik toprak sahibi sınıfı yaratmıştır.
Büyük Toplum
Kral "Göğün Oğlu" olarak toplum ile doğanın
birliğini temsil eder.
Merkez (Chung Kuo) ilkesi etrafında beş öge (odun, ateş,
toprak, maden, su) ve ikili zıtlıklar (Yin ve Yang) evrensel
ritmi yönetir.
Doğal Felsefe
Çinli düşünürlerin doğa anlayışı Sokrates öncesi Yunan
filozoflarıyla (Herakleitos, Pythagoras) büyük paralellik taşır.
Herakleitos'un "Ateş, havanın ölümünü yaşar, hava
ateşin ölümünü; su, toprağın ölümünü yaşar, toprak suyun ölümünü" sözü
ile Çinli filozofların diyalektik zıtlık kavrayışları örtüşür.
IV. YAKINDOĞU
Tarım
Nil, Fırat ve Dicle vadilerinde sulamalı tarım, kafa ve el
emeğinin ayrılmasını, kamu işlerinin merkezileşmesini ve Doğu despotizmini
doğurmuştur.
Toprağın mülkiyeti bireylere değil, tanrının yeryüzündeki
temsilcisi olan devlete/krala aittir.
Mısır Krallığı
Coğrafi yalıtılmışlık ve Nil'in düzenli akışı Mısır
krallığına olağanüstü bir durağanlık kazandırmıştır.
Piramitler ve firavunların tanrılaştırılması, durağan evren
anlayışının ve sömürülen kitlelerin yabancılaşmasının simgesidir.
Mezopotamya Krallığı
Dicle ve Fırat'ın öngörülemezliği ve işgallere açıklık,
Mezopotamya düşüncesine güvensizlik hissi vermiştir.
Kent-devletleri, tapınak ekonomisi ve Zigguratlar (yedi
katlı evren/hafta modeli) yükselmiştir.
Babil Yeni Yılı
Bahar noktasındaki Yeni Yıl Şenliğinde Enuma Eliş
(Yaradılış İlahisi) söylenir; kral geçici olarak tahttan indirilip simgesel
olarak cezalandırılır.
Marduk'un kaos canavarı Tiamat'ı yenip evreni ikiye bölerek
yeniden yaratması törenlerle canlandırılır.
İlkel Çift
Tiamat ile Enlil/Marduk arasındaki mitolojik savaş,
kabilenin ikili (yarım) yapısının kozmosa yansıtılmış toplumsal bir imgesidir.
Krallığın İşlevi
Krallık, sınıflı toplumda kafa ve el emeğinin ayrılmasından
doğan yabancılaşmayı örtbas etme ve yitirilen ilkel kabile birliği illüzyonunu
koruma işlevini üstlenmiştir.
İbrani Peygamberleri
Kenan bölgesi uluslararası ticaretin ve savaşların odak
noktası olmuştur.
Amos gibi İbrani peygamberleri kabile geleneklerinin
demokratik eşitlikçiliğine dayanarak sınıfsal adaletsizliğe başkaldırmışlardır:
"Duyun bunu, Ey sizler ki yoksulları yiyip
yutarsınız, ve güçsüzleri yarı yolda bırakırsınız... ki gümüşle satın
alabilelim güçsüzleri ve bir çift ayakkabıya yoksulları..."
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: BABİL'DEN MİLETOS 'A
V. YUNAN TAKV/MI
Suriye ve Girit
Suriye ve Mezopotamya'da devletin ortaya çıkışını üretim
güçlerindeki iki gelişme belirlemişti - tunç işlemeciliği ve sulama.
Suriye sahilindeki kent-devletleri (Ugarit vb.) deniz
ticareti ve hammadde ihracatı sayesinde zenginleşmiş, ilk alfabeyi
geliştirmiştir.
Girit'te (Knossos) ve Mykene'de de benzer bir ticari
rahip-krallık yapısı ortaya çıkmış; Doğulu zanaatkarlar ve mimarlar Ege'ye
teknik ve kültürel birikim taşımıştır.
Mısır ve Mezopotamya Takvimleri
İlkel toplumlarda takvim ayın evrelerine göre düzenlenirken,
tarımla birlikte güneş yılı ile ay yılını uzlaştırma gereği doğmuştur.
Mısırlılar Sirius yıldızının doğuşuna dayalı 365 günlük bir
güneş takvimi geliştirmişken; Mezopotamya uzun süre ay takvimine bağlı kalmış,
ancak İ.Ö. 5. yüzyılda 19 yıllık ay-gün takvimine geçmiştir.
Yunanistan'da ise her kent-devleti bağımsız takvim
düzenlemiş, sekiz yıllık artık ay ekleme sistemini (oktaeteris)
uygulamıştır.
Yunan Takvimi: Asıl Kökeni
Yunan ve Babil takvimsel şenlikleri arasında boğa kurbanı,
ekin ve hasat ritüelleri açısından doğrudan paralellikler mevcuttur.
Boğa ve yılan tapınımının takvimsel dinsel törenlerle
birleşimi Mezopotamya'dan Yunanistan'a Girit ve Suriye kanalıyla geçmiştir.
Yunan Takvimi: İlk Kökeni
Nilsson'un takvimin kökenine dair tezleri (Martin Persson Nilsson,
Die Entstehung und religiöse Bedeutung des griechischen Kalenders)…
Atina-İon ve Dor takvim adlarının karşılaştırılması,
takvimlerin kökeninin tarihöncesi Boeotia ve Minos çağına kadar dayandığını
gösterir.
Hesiodos ve Homeros'taki takvim izleri bu tarihsel
sürekliliği doğrular.
Tamamlama
Yunanistan'da takvim ayları ile güneş yılı arasındaki farkı
gidermek için uygulanan artık ay ekleme (tamamlama) sistemleri...
Sekizli çevrim (oktaeteris) İ.Ö. 5. yüzyılda genel
bir uygulama olup, Kleostratos gibi astronomlarca formüle edilmiştir.
Pythia ve Olympia oyunlarının 4 ve 8 yıllık takvim döngüleri
bu tamamlama sistemine dayanmaktadır.
Çiftçinin Yıllığı
Hesiodos'un İşler ve Günler eseri, takvim aylarından
ziyade yıldızların hareketine (Ülker, Orion, Arktürüs) dayalı pratik bir çiftçi
takvimidir.
Mevsimlerin dörtlü bölünüşü, Yunan evrendoğumundaki dört öge
(ateş, hava, su, toprak) ve kabile yapısıyla örtüşmektedir.
Ortaklaşa toprağın çözülmesiyle bireysel çiftçi kendi yıldız
bilgisine ihtiyaç duymuştur.
Sekiz Yıllık Süre ve Krallık
Yunan mitolojisinde ve krallık kurumunda sekiz yıllık süre (büyük
yıl) simgesel ve işlevsel bir yere sahiptir. Minos'un Zeus ile 8 yılda bir
görüşmesi, Sparta krallarının 8 yılda bir gökyüzü incelemesiyle onaylanması ve
Delphoi/Thebai şenlikleri bu düzenin kalıntılarıdır.
Sekizli çevrim evrensel yenilenmeyi, dirilişi ve krallığın
kutsal gücünü simgeler.
VI. KADMOSOĞULLARI
Yunan Sözbiliminin Kökenleri
Filozofların ilki, yazdıklarından, biçemi konusunda bir
izlenim verecek kadar çok şey kalmış olan Efes'li Herakleitos'tur... Düşüncesi
diyalektik, biçemi çelişkilidir.
Herakleitos ve Gorgias'ın antitez ve çelişkilere dayalı
"diyalektik üslubu" (rhetoric), Doğu Akdeniz ayin ve cenaze
söylevlerinden (epitaphios) türemiştir.
Bu edebi biçimler eski dini törenlerin laikleşerek sanata
dönüşmesiyle oluşmuştur.
Thelidai
Miletos okulu filozofları Thales ve Anaksimandros, Thelidai
klanına mensuptur. Bu klan, Boeotia'ya Fenike'den gelen rahip-kral soyu
Kadmosoğullarına dayanmaktadır.
Böylece İon felsefesinin kurucularının eski kutsal kral
ailelerinden geldikleri gösterilir.
Tarihöncesi Boeotia
Hesiodos'un yaşadığı Boeotia bölgesi, Kadmos ve Europa
efsaneleri üzerinden Minos Girit'i, Ugarit ve Fenike mitolojik geleneklerinin
Yunan dünyasına aktarıldığı ana merkezdir.
Ejderha öldürme ve Kronos'un taş yutması gibi motifler Doğu
Akdeniz kökenlidir.
VII. YUNAN TANRIDOĞUMU
Kanıtlar
Cornford, From Religion to Philosophy (Dinden Felsefeye)
eserinde ortaya attığı soruna son yapıtında geri dönmüş; Hesiodos’un
Theogony’sini (Tanrıların Doğuşu) Babil destanı Enuma Eliş ışığında
incelemiştir.
Doğu mitolojisindeki (Babil) fikirlerin biçim değiştirerek
Hesiodos üzerinden Anaksimandros evrenbiliminde (presokratik Yunan felsefesi)
sürdüğünü kanıtlamıştır.
İ.Ö. 2. binyılın ortalarına ait mevcut Babil metninde
başkahraman Babil'in tanrısı Marduk'tur.
Ancak metnin içindeki ipuçları (metin içi çıkarsamalar),
daha eski versiyonlarda asıl kahramanın Nippur kentinin fırtına tanrısı Enlil
olduğunu gösterir.
Babil miti ile Yunan dünyası arasındaki bağ; Hitit-Hurri
(Ullikummi/Kümərbi),
Ugarit, Bybloslu Philon (Fenike tanrıdoğumu) ve Ahd-i Atik / Tekvin (Genesis)
parçaları üzerinden kurulur.
Tanrıların Doğuşu
Enuma Eliş altı epizoda ayrılır (Doğuş, Çekişme, Marduk'un
Kral İlanı, Tiamat ile Dövüş, Göğün/İnsanın Yaratılışı, Tapınak/Kaderler).
Başlangıçta tatlı su (Apsu), tuzlu su (Tiamat) ve sis
(Mummu) kaosu vardır. Şeyler "adsızdır".
İlkel düşüncede ve çocuk psikolojisinde (Malinowski atfıyla)
bir şeyin adını bilmek ona egemen olmaktır. Konuşma toplumsal üretimin
aracıdır; adsız nesne henüz var edilmemiştir.
Hem Genesis (Tekvin) hem Enuma Elish hem de Hesiodos’un
Theogony'sinde iki farklı anlatı katmanı üst üste binmiştir:
Şiirlerin girişinde Kaos, Gök, Yer, Su kavramları neredeyse
kişiselleştirilmemiş soyut ilkel kavramlar olarak sunulur. (Örn: Genesis 1.
Babil girişi, Theogony girişi).
Anlatının ilerleyen kısımlarında aynı unsurlar insansı
(antropomorfik), kavgacı evli çiftler veya canavarlar olarak tekrar sahneye
çıkar.
Tanrılar Arasında Savaşım
Çocukların ana rahminde kalması ve babanın iğdiş edilmesi
motifleri (Uranos-Kronos, Apsu-Ea, Kumarbi-Anu) yer ile
göğün birbirinden ayrılması mitinin türevleridir.
Tanrıların Kralı
Marduk'un Tiamat'a, Zeus'un Titanlara karşı zafer kazanarak
tanrıların kralı ilan edilmeleri...
Marduk genç bir tanrıdır; Tiamat’ın yarattığı dehşet
ordusuna karşı tanrıların kahramanı olmayı, yetkisinin/sözünün sarsılmaz bir
kader olarak onaylanması şartıyla kabul eder.
Thorkild Jacobsen’in yorumuyla bu durum, kabile meclisinden
tek bir kralla yönetilen merkezi devlete geçişi simgeler. Marduk'a krallık
savaştan önce meclis kararıyla verilir.
Kronos, iktidarı kaybetme korkusuyla çocuklarını yutar.
Rhea, Zeus'u kurtarmak için Kronos'a beze sarılı bir taş yutturur.
Zeus büyüyünce Kyklop’ları/Yüzelli Devleri serbest bırakır
ve diğer tanrılara ayrıcalıklar vaat ederek (pazarlıkla) Titanlar Savaşı'nı
kazanır. Tanrılar ona krallığı savaştan sonra verir.
Babil miti mutlak krallığı, Yunan miti ise Akha kabile
başkanlarının uzlaşmaya dayalı iktidarını yansıtır.
Babil'de insan, asi Kingu'nun kanından tanrılara hizmet için
yaratılır. Orpheus'çulukta benzer biçimde insan, Dionysos'u yiyen Titanların
kanından/külünden türetilmiştir.
Hesiodos ise Yunan soylularını doğrudan tanrılara bağlamak
istediği için Theogony'de insanın yaratılışından bahsetmez.
Hesiodos Evrendoğumu
Tekvin (Genesis), Orpheus'çu anlatılar ve Euripides
metinlerinde Gök ve Yer başlangıçta tek bir kütle/biçimdir. Bunları birbirinden
ayıran rüzgar/tanrısal ruhtur.
"Yumurta Evren" simgesi Orpheus'çu yazında ve
Upanishad'larda geçer; yumurtanın ikiye bölünmesiyle gök ve yer oluşur.
Hesiodos'ta başlangıçtaki Kaos, Gök ile Yerin ayrılması
sonucunda oluşan "yarık/açıklık" anlamına gelir.
Dünya yumurtası simgeciliği ve birleştirici/ayırıcı güç
olarak Eros (Aşk)…
Hesiodos’ta sıra Kaos, Yeryüzü (Gaia) ve Aşk (Eros)
şeklindedir. Yeryüzü babasız olarak kendine eşit "Yıldızla Gökyüzünü
(Uranos)" doğurur.
Hesiodos, Gökyüzü ve Yeryüzü’nü insan gibi kavgacı bir evli
çift olarak antropomorfize ettiği için, onların baştan beri "tek bir kütle
olduğu" ilkel mitolojik gerçeği bozmuş; bunun yerine Gökyüzü'nün
Yeryüzü'nden doğduğunu iddia etmiştir. Bu yüzden Kaos ve Aşk, işlevsiz
kavramlara dönüşmüştür.
Birlikte olan Gökyüzü ve Yeryüzü ayrılınca ışık doğar. Gece
olunca Gökyüzü gelip tekrar Yeryüzü'nün üstüne uzanır (karanlık çöker).
Aiskhylos'un dizelerinde ve Eleusis Mysteria'larında
Gökyüzü’nün (yağmurla) Yeryüzü’nü döllemesi tarımsal/mevsimsel bir kutsal
evlilik (hieros gamos) olarak korunmuştur.
Ayrılan evreni yeniden birleştiren güç olan Aşk (Eros /
Aphrodite) ögesinin Babil'de karşılığı yoktur.
Toplumun ve Doğanın Birbirinden Ayrılışı
İlkel toplumlarda doğa ve toplum bir bütünken, krallığın ve
sınıfların gelişimiyle mitler soyutlaşmış ve nesnel doğa bilincine (bilime)
doğru ilk adımlar atılmıştır.
VIII. MİLETOS OKULU
İon Evrenbilimi
Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes doğaüstü müdahaleleri
reddederek maddeyi kendi hareket yetisiyle açıklamış, mitsel içeriği soyut ve
nesnel felsefi biçimlere dönüştürmüşlerdir.
Thales ve Anaksimandros
Thales ilk ilkeyi su olarak görürken; Anaksimandros apeiron
(sınırsız) kavramını öne sürmüştür. Anaksimandros zıtların çatışmasını (dike)
ve evrensel yasayı kabile toplumunun adalet kavramından türetmiştir.
Anaksimenes
İlk ilke olarak havayı seçmiş; seyrelme ve yoğunlaşma
süreçleriyle niteliksel değişimleri niceliksel farklara indirgeyerek felsefi
düşünceyi ilerletmiştir.
Burnet ve Cornford
John Burnet
Yunanlılar doğuştan olağanüstü gözlem yeteneğine ve eşsiz
bir uslamlama (mantık) gücüne sahiptirler. Bilim, "dünya üzerine Yunan
tarzında düşünmektir" ve Doğu (Babil, Mısır, Hint, Çin) etkileri
önemsizdir. Felsefe, bireysel ve aktarılamaz bir "ruhsal temas"
(Platoncu anlamda) veya sanat yapıtı gibi kişisel bir olgudur.
Burnet, felsefenin doğuşunu "ırksal/doğuştan gelen
üstünlüklere" veya "tann vergisi bir kıvılcıma" bağlayarak
tarihsel olarak hiçbir şeyi açıklamamakta, sorumluluktan kaçmaktadır.
F. M. Cornford
Enuma Eliş (Babil), Hesiodos ve İlk Yunan Filozofları
arasındaki sürekliliği ortaya koymuş; Miletosluların doğa felsefesinin altında
yatan kalıpların eski Mezopotamya mitlerinden ve ayinlerinden devralındığını
göstermiştir.
Cornford, Miletosluların mitolojik içeriği nasıl ve neden
rasyonelleştirdiğini açıklayamaz. Emile Durkheim’ın "toplumsal kolektif
tasarımlar" kuramına takılı kalmış, toplumun ve düşüncenin esas motoru
olan alt yapı/sınıf ilişkilerini göz ardı etmiştir.
Eğer Miletoslular toplumdan bağımsız, "katıksız ve
katıksız gözleme dayalı özgür bir akıl" geliştirdilerse, neden Platon gibi
sonraki filozoflar tekrar doğaüstü/teolojik öğretilere geri dönmüştür?
İnsan bilincinde toplumsal ilişkilerden tamamen bağımsız
"dolaysız gözlem" diye bir şey olamaz.
Benjamin Farrington
İon filozoflarının farkı, dönemin üretim tekniklerinden
edindikleri birikimle doğaya yaklaşmış olmalarıdır.
Miletosluların ve İonia filozoflarının yarattığı zihinsel
devrim, doğrudan üretim tekniklerine değil; toplumsal yapıyı, mülkiyeti ve
dünyayı kökten değiştiren yeni üretim ilişkilerine (sınıfsal/ekonomik temel)
dayanır. Düşünce (üstyapı), ekonominin ve üretim ilişkilerinin geçirdiği bu
dönüşümün merceğinden yansıyarak biçimlenmiştir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: YENİ CUMHURİYETLER
IX. EKONOMİK TEMEL
Meta Üretimi
Uygarlık, işbölümü ve meta üretiminin egemen hale geldiği
aşamadır. Tüccar sınıfının doğuşu, özel mülkiyetin yaygınlaşması ve evrensel
eşdeğer olarak paranın ortaya çıkışı toplumsal ilişkileri kökten
dönüştürmüştür.
Tunç Çağında Temel ve Üstyapı
Tunç Çağı'nda meta üretimi lüks maddelerle sınırlıyken,
Demir Çağı ile birlikte ucuz aletler tarım ve zanaatı dengeli bir biçimde
geliştirmiş, polis yapısına zemin hazırlamıştır.
Fenikeliler
Fenikeliler Akdeniz deniz ticaretini kurmuş, ucuz demir
kullanımıyla bakır tekelini elinde tutan eski krallıkları zayıflatmıştır. İcat
ettikleri alfabe, tüccar gereksinimlerinden doğmuş ve görsel simgelerden
arınarak soyut düşüncenin gelişimini hızlandırmıştır.
Yunan Ticaretinin Büyümesi
Marx'ın belirttiği üzere antik dünyada tüccar sermayesi
üretimi doğrudan dönüştürmemiş, köle ekonomisini derinleştirmiştir.
Metal Para
İ.Ö. 7. yüzyılda Lydia'da icat edilen madeni para, değer
ölçüsünü nesnelleştirerek insan ilişkilerini paraya bağımlı kılmış;
"zenginliğin sınırı yoktur" anlayışıyla evrensel bir toplumsal güç
yaratmıştır.
Kölelik
Yunan kent-devletlerinde demir teknolojisi ve madeni para
ile birlikte taşınabilir kölelik (andrapodon) üretimin temel gücü haline
gelmiş; tekniğin gelişmesini tıkamış ve özgür insanların el emeğini
küçümsemesine yol açmıştır.
Birey
Kabile bağlarının çözülmesi ve toprağın meta haline
gelmesiyle birlikte, piyasa ilişkileri içinde geleneksel bağlarından
soyutlanmış "özgür birey" ortaya çıkmıştır.
X. DEMOKRATİK DEVRİM
Eski Demokrasi
Antik demokrasi, toprak sahibi aristokrasiye karşı tüccar ve
zanaatkar sınıfının köylü desteğiyle iktidarı ele geçirdiği köle sahipliği
demokrasisidir.
Oligarşi
Atina'da Eupatrid aristokrasisi köylüleri borç köleliğine
sürüklemiştir. Solon İ.Ö. 594'te borçları silerek köylü ayaklanmasını önlemiş,
para sistemini kurmuş ve yönetime katılmayı soydan alıp mülkiyet düzeyine
bağlamıştır.
Tiranlık
Atina'da Sahil (tüccarlar), Kırsal (aristokratlar) ve Tepe
(maden işçileri ve yoksul köylüler) partileri arasındaki çatışmada Peisistratos
Tepe partisinin desteğiyle tiranlığını kurmuştur.
Peisistratos köylüleri mülk sahibi yapmış, Laurion gümüş
madenlerini devletleştirmiş ve ticareti canlandırmıştır.
Kleisthenes'in Devrimi
İ.Ö. 508'de Kleisthenes geleneksel 4 kabile ve fratria
yapısını lağvedip soy esasına dayanmayan 10 yeni kabile (demos ve trittyes)
kurmuştur. Böylece tüccar ve kent nüfusu yönetimde üstünlük kazanmış, isonomia
(yasa önünde eşitlik) ilan edilmiştir.
XI. DEMOKRATİK İDEOLOJİ
Toplumsal Adalet
Solon ve Anaksimandros çağdaştır. Her ikisi de Tunç Çağı
geleneklerine sahip, ticarete yönelmiş ve mülksüzleşen kitleler ile eski
aristokrasi arasında konumlanan "yeni ticaret aristokrasisi / orta
sınıf" kökenlidir.
İlkel düşüncede toplum ile doğa birdi. Miletoslu filozoflar
(Thales, Anaksimandros) doğayı toplumdan ayırıp nesnelleştirirken; Solon da
toplumu doğadan/dinî ayinlerden ayırıp insani zorunluluklara dayalı ahlaki ve
hukuki bir düzen olarak nesnelleştirmiştir.
Adam öldürme eyleminde klan içi ve klan dışı ayrımı vardı.
Klan içi cinayet bir "bulaşıcı hastalık/lanet" (kirlenme) sayılıyor
ve doğayı (ürünü, suyu, kadını) etkilediğine inanılıyordu.
Kirlenme (dinî leke) inancı rahip sınıfının kontrolüne
geçti; bağışlama yetkisi rahiplere verilerek toplumsal denetim sağlandı.
Solon, adam öldürmeyi ve suçu dinî bir lanet olmaktan
çıkarıp tüm topluluğa (kente) karşı işlenmiş hukuki bir suç olarak tanımladı.
Mağdur olmasa bile her yurttaşa dava açma ve mahkeme kararlarını Meclise temyiz
etme hakkı verdi. Böylece toplumsal düzenin iyi ya da kötü gidişatı tanrılara
değil, yurttaşların yasalara uyma sorumluluğuna bağlandı.
Solon, yasasızlığı durdurdu ama parayla birlikte gelen hırsı
ve zenginlik birikimini sınırlayamadı.
Köylülerin toprağın yeniden dağıtılması talebini reddetti.
Kamu görevlerini mülkiyet şartına bağlayarak siyasi gücü zenginlerin elinde
bıraktı.
Kabilevi öç alma biterken, paranın dolaşımıyla birlikte
yoksul-zengin çatışması doğdu. Tıpkı Anaksimandros’un kozmolojisinde
karşıtların birbirinin hakkına tecavüz etmesi ve "zamanın emriyle
birbirlerine bedel ödemeleri" gibi, sınıflar da birbirini ezmeye ve
mülksüzleştirmeye başladı.
Solon, uzlaştırma çabası başarısız olunca, maddi eşitsizliği
tinsel/öznel bir söylemle meşrulaştırmaya çalıştı: "İyi bir karnı, sıcak
giysisi olan yoksul, altın ve zenginliği olanla eşittir."
İnsanlar doymaz arzuların kölesi haline gelmiş, yarattıkları
yasalar ve mülkiyet ilişkileri kendi üzerlerinde bir baskı aracına dönüşmüştür.
Moira ve Metron
Kabile toplumundaki eşit hakça pay (Moira), sınıflı
toplumda aristokratik ölçü (Metron) ve Adalet (Dike) fikirlerine
dönüşmüştür.
Metron, insanın aşmaması gereken dinsel ve sınıfsal
sınırları temsil eder.
Orfecilik
Yoksul köylülerin ve ezilen kitlelerin dinsel hareketi olan
Orfecilik, beden-ruh ikiciliğini geliştirmiştir. Beden ruhun zindanı sayılmış,
öteki dünyada adalet ve kurtuluş aranmıştır.
İkiciliğin Kökeni
Orfecilikteki Ananke (zorunluluk/baskı) kavramı,
Laurion gibi madenlerdeki ağır köle emeğinin nesnel bir yansımasıdır.
Bedenin zindan, yaşamın bir ceza
olduğu yönündeki Orfeci ve Platoncu idealist ikicilik (dualism), köleci
üretim tarzının yarattığı toplumsal sefaletten doğmuştur.
BEŞİNCİ BÖLÜM: KATKISIZ AKIL
XII. SAYI
Kroton'lu Pythagorasçılar
Pythagoras, Samos doğumlu olup Pers fethi döneminde Güney
İtalya’daki Kroton kentine göç etmiş, orada dini ve politik bir mezhep
örgütlemiştir.
Kroton’da yönetimi ele geçiren Pythagorasçılar, bölgedeki
kentler arasında federal bir birlik kurma girişiminde bulunmuşlardır.
Seltman’ın numizmatik kanıtları, Pythagorasçı yönetimin
ortaya çıkışının Güney İtalya kentlerindeki madeni para (sikke) basımının
başlamasıyla aynı tarihe rastladığını gösterir. Bu durum, Pythagorasçıların
eski kalıtsal aristokrasiye karşı yeni tüccar ve zanaatkar sınıfının
çıkarlarını temsil ettiğini ortaya koymaktadır.
Pythagorasçı Din
Pythagorasçılık, örgütlenme ve ritüeller bakımından
Orfecilik ile büyük benzerlikler taşır. Gizli kardeşlik toplulukları (synedria)
şeklinde örgütlenmişler, üyeliğe kabulde gizlilik ve sessizlik yemini ("dil
üzerinde öküz") uygulamışlardır.
Ruhun bedenden bedene göçtüğüne (reenkarnasyon) inandıkları
için hayvan öldürmekten ve et yemekten kaçınmışlardır.
Orfecilerden farklı olarak ana tanrıları Dionysos değil,
kehanet, müzik ve arınmayı temsil eden Delos Apollon'u olmuştur.
Sayı Kuramı
İlkel toplumda organik ile inorganik madde arasında
niteliksel bir uçurum yoktur; tin, kendiliğinden hareket edebilen her nesnede
bulunur.
Beden ile tin arasındaki amansız karşıtlık ilkel düşünceden
değil, sömürü ve kölelikten doğmuştur.
Köle, kendi bedenine ve emeğine yabancılaşmıştır; bedeni
başkasına ait bir "nesne" (meta/mülk) haline geldiği için, özne olan
"tin" kendini bedenin ve gerçek dünyanın yadsınmasında (düşlerde,
ölümden sonraki hayatta) bulur.
Bu durum, İon filozoflarının nesneyi (maddeyi) her şey yapan
maddeci tekçiliğinin tam aksine, özneyi her şey yapan tekçiliğin tersine dönmüş
bir şeklidir.
Pythagorasçılar, İonia maddeli tekçiliğine karşı felsefi
ikiciliğin (düalizm) temellerini attılar.
Ruh ile beden arasındaki ilişkiyi Philolaos, bir lirin
tellerindeki uyuma (harmonia) benzetmiştir.
Pythagorasçılar evreni 10 çift zıttan oluşmuş olarak
görüyordu (Sınır-Sınırsız, Tek-Çift, Bir-Çok, İyi-Kötü, Sağ-Sol, Erkek-Dişi, Durağan-Hareketli,
Doğru (Düz)-Eğri, Işık-Karanlık, Kare-Dikdörtgen).
Pythagoras, Sınır ve Sınırsız kavramlarını soyutlayarak
zamansız ve maddesiz bir dünya kavramına (felsefi idealizme) ilk adımı
atmıştır. Anaksimenes havanın seyrelip yoğunlaşmasıyla nitelikleri niceliğe
indirgemişti. Pythagorasçılar ise bir adım daha atarak doğrudan maddenin
kendisini sayı (nicelik) ile özdeşleştirmişlerdir.
İyonya’da ilk filozoflar dönemimde şeyler nitelikleriyle
(demir, buğday, kağıt) değerlendiriliyordu. Dolayısıyla her nesnenin somut ve
farklı nitelikleri vardı.
Piyasada metalar değişim-değerine dönüştüğünde, onların
somut nitelikleri (kullanımları) göz ardı edilir; sadece niceliksel
soyutlamalar (para, sayı, oran) kalır. 100 paralık demir ile 100 paralık altın,
değişim değeri açısından birbirine eşittir.
Pythagorasçılar evrenin temel yapı taşının ve birincil
gerçekliğin sayı olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Sayıları maddesel ve uzamsal büyüklükler olarak kavramışlar;
noktayı 1, çizgiyi 2, yüzeyi 3, hacmi 4 olarak kabul etmişlerdir.
Pythagorasçıların "her şeyi sayıdan (nicelikten) ibaret
gören" felsefi idealizmi, meta üretiminin tam olgunluğa eriştiği ve
pazarda niteliğin yerini niceliğin aldığı yeni tüccar sınıfının/toplumsal
ilişkilerinin bilince vurmuş soyut bir yansımasıdır.
Ortalama
Pythagoras, yedi telli Yunan lirindeki dört sabit notanın
aralıklarının 6-8-9-12 sayı dizisine uyduğunu keşfetmiş, buradan yola çıkarak
armonik ve aritmetik ortalama ilkelerini saptamıştır.
Anaksimandros erimeyi yıkıcı görürken, Pythagoras zıtların
ortalama içinde erimesini yaratıcı bir birlik olarak kavramıştır.
Bu "ortalama" (meson) kavramı, toprak
sahibi aristokrasi ile köylüler arasında yükselen yeni orta sınıfın sınıfsal
uzlaşma ideolojisini (homonoia / iç barış) yansıtır. Bu düşünce tıp
alanında Alkmaion'un sağlık tanımına (isonomia / güçlerin eşitliği) ve
Aristoteles ile Konfüçyüs'ün ahlaki erdem tanımlarına kaynaklık etmiştir.
“Sağlık, güçlerin (ıslak ve soğuk, sıcak ve soğuk, acı ve
tatlı vb.) eşit haklardan (isonomia) yararlanmasıdır; bunlardan birinin ya da
ötekinin üstün gelmesiyle hastalığa neden olur" (Alkmaion).
XIII. OLUŞ
Herakleitos: Politik Konumu
Ephesus soylusu olan Herakleitos, demokratik devrime
şiddetle karşı çıkan aristokratik bir sınıfsal konuma sahiptir.
Pythagorasçıların zıtların ortalamada uzlaşması fikrini
reddetmiştir.
Pythagorasçılar (Tüccar / Para Sınıfı): Zıtların bir
"ortalama" veya "harmonia" (uyum/uzlaşma) içinde erimesi
gerektiğini savundular.
Herakleitos (Yeni Aristokratik / Diyalektik Tavır):
Pythagorasçıların "erime ve uzlaşma" fikrini reddetti. Dünyayı ayakta
tutanın uyum/erime değil, gerginlik ve çatışma olduğunu ileri sürdü.
"Savaş her şeyin babası ve efendisidir."
Herakleitos’un zıtları artık sadece soylu-halk değil,
özgürler ve kölelerdir. Çatışmayı mutlak, birliği ise görece görerek felsefi
diyalektiğin en parlak ilk adımlarından birini atmıştır.
Herakleitos ve Mysterialar
Herakleitos, Miletos doğa usçuluğu ile Eleusis ve Orfe
gizemciliğini birleştirmiştir.
Herakleitos, Efes’teki kalıtsal Demeter/Eleusis rahipliğini
tutan kral soyundan gelmektedir. Bu yüzden düşüncelerini sıradan bir halk
söylemiyle değil, Eleusis ve Orfeci Mysteriaların (gizem kültlerinin) hieroi
logoi (kutsal söylem) formatında sunmuştur. Üslubu kehanet niteliğinde ve duaya
benzer.
İnsanları gerçeği kavrama derecelerine göre erginlenmişler
(epopteia), erginlenme aşamasındakiler (myesis) ve erginlenmemiş avam olarak
ayırır.
Epopteia (Anlayanlar): Sözcüğü duyup ne olduğunu kavramış
olanlar (Herakleitos ve çömezleri).
Myesis (Yeni Erginlenenler): Sözcüğü işitmiş ama henüz
derinliğini anlayamamış olanlar.
Amyetoi (Anlamayanlar): Sözcüğü hiç duymamış, uykuda gibi
yaşayan, duyularına güvenilmeyecek "barbar ruhlu" kitleler.
Logos
Herakleitos'ta Logos; söylem, akıl ve oran
anlamlarına gelir ve doğayı yöneten evrensel evrensel yasayı temsil eder.
Hakikat aşkın (doğaüstü) değildir; tam aksine maddi dünya
ile ilişkilidir ("En çok değer verdiğim şey görülebilen, işitilebilen
şeydir"). Ancak yüzeysel bilgi (polymathia) yetersizdir; Hesiodos,
Pythagoras, Homeros gibi "yalancı öğretmenler" sadece bilgi
biriktirmiş, şeylerin derinindeki gizli uyumu kavrayamamışlardır ("Doğa
gizlenmeyi sever").
Dünya yaratılmamıştır; ölçüyle tutuşup ölçüyle sönen her dem
canlı bir ateştir. Evrende sabitlik yoktur; her şey akar ve kendi zıddına
dönüşür ("yukarı gitmekle aşağı gitmek aynı şeydir").
Nesnel Diyalektik
Herakleitos, ilkel düşüncenin kendiliğinden diyalektik
yapısını kuramsal bir düzeye çıkarmıştır.
Herakleitos için zıtların çatışması bir
"adaletsizlik/suç" değil, varoluşun doğrudan kendisi ve adaletin ta
kendisidir ("Çatışma olmasaydı her şey göçer giderdi").
Lenin ve Engels, Herakleitos'u diyalektik maddeciliğin ilk
tarihsel öncüsü olarak değerlendirir.
Herakleitos'un ateş kavramı, meta üretiminde bütün malların
değerini ölçen para / evrensel eşdeğer işlevinin felsefi izdüşümüdür.
Herakleitos’un "Her şey ateşle değiştirilir, ateşse her
şeyle; tıpkı malların altınla, altınınsa mallarla değiştirilişi gibi"
fragmanı doğrudan pazar ekonomisinin felsefeye yansımasıdır.
Herakleitos bir aristokrattır; yükselen demokrasiye
karşıtlığı ve kendi sınıfının çöküşünü hissetmesi, onun "var olan her
şeyin değişeceğini, yok olacağını ve çatışmanın mutlak olduğunu" sezip
diyalektiği kurmasını sağlamıştır.
Tragedya
Herakleitos'un zıtların birbirine dönüşmesi ilkesi, tragedya
sanatında (özellikle Sophokles'in Kral Oidipus oyununda) dramatik
yapının temelini oluşturur. Oidipus'un kaderinden kaçmak için attığı her adım,
onu kaçındığı felaketin tam kucağına düşürür. Bu durum, meta üreticisi toplumda
insanların kendi kontrolden çıkan toplumsal ilişkiler ağında yakalanmalarını
yansıtır.
XIV. VARLIK
Elea Okulu
Güney İtalya'daki Phokaiai kolonisi Elea'da doğan bu okulun
düşünsel temelleri Ksenophanes tarafından atılmış, asıl kurucusu ise Parmenides
olmuştur. Parmenides, yaşadığı kent için yasalar hazırlamış politik bir
figürdür.
Parmenides ve Mysterialar
Parmenides'in felsefi şiirinin girişi (prooimion),
bütünüyle gizem dinlerinin erginleme törenlerinin simgeciliğiyle örülmüştür.
Şiir iki ana bölüme ayrılır: Duyuların reddedildiği akılsal Hakikat Yolu ve
duyusal aldanışların incelendiği Görünme Yolu.
"Seni o kadar uzaktan, insanların yürüne yürüne aşılmış
yollarından buraya getiren şey talihsizlik değil, doğruluk ve adalettir; her
şeyi öğreneceksin..."
Bir
Parmenides, ikiciliği ve diyalektik oluş kavramını tamamen
reddederek metafizik varlık kavramını kurmuştur.
"O'dur" (varlık vardır) koyutunu
doğrular, "O değildir" (yokluk vardır) önermesini
imkansız ilan eder.
Bütün varlık tek, bölünmez, hareketsiz, zamansız (şimdi
olan), başlangıçsız-bitimsiz ve küresel bir kütledir.
Değişim, oluş ve yok oluş duyuların bir aldanışıdır; gerçek
varlık ancak katkısız akıl ile kavranabilir.
İkinci İsaiah
Babil sürgünü dönüşü Yahudi teokrasisinde ortaya çıkan yeni
Yehova kavramı ile Parmenides'in "Bir"i büyük bir tarihsel paralellik
gösterir. Her ikisi de somut, niteliksel dünyanın soyutlanmasıyla yaratılmış,
zamansız ve mutlak katkısız varlık kavramlarıdır.
İ.Ö. 538'de Pers Kralı Cyrus'un Babil'i almasıyla Yahudiler
yurtlarına döner. Ancak ticaretin ve madeni paranın gelişmesiyle toplumda yeni
sınıf çelişkileri doğar.
Ortaya çıkan yeni tüccar sınıfı ve teokratik rahip zümresi,
eski kabile dayanışmasını evrenselleştiren yeni bir Yehova kavramı geliştirir.
İkinci Isaiah'taki Yehova; geçici, göreli ve çürümeye mahkûm
olan maddi dünyaya ("Tüm beden ottur, çiçek solar...") karşı tek,
sonsuz, zamansız ve mutlak olan tek gerçekliktir.
Bu "katkısız varlık" ve "soyut Tanrı"
anlayışı Parmenides’in "Bir" kavramının İbrani felsefesindeki tam
karşılığıdır.
Parmenides ve Herakleitos
Herakleitos diyalektiği eski ve ölmekte olan ilkel
diyalektiğin son zirvesi iken, Parmenides'in değişimi yadsıyan soyut
"Bir" kavramı felsefi idealizme geçişi simgeler. Niteliğin niceliğe
ve soyutlamaya kurban edildiği bu adım, idealizmin evriminde belirleyici bir
duraktır.
İdeoloji ve Para
Thales'ten Parmenides'e uzanan çizgide "maddenin
aslı" kavramı gittikçe somuttan soyuta kaymış ve Parmenides'te zamansız
katkısız soyutlamaya ulaşmıştır.
Karl Marx’ın Kapital’de gösterdiği gibi, metalar pazarda
değişim-değerine dönüştüklerinde onların somut yararları (kullanım-değerleri)
ve onları üreten somut emek biçimleri yok sayılır. Geride sadece soyut insan
emeği ve niceliksel değer (para) kalır.
Pazar ekonomisindeki bu "tüm somut niteliklerden
soyutlama" süreci, filozofların bilincinde doğanın ve varlığın temel
yasası gibi algılanmıştır. Parmenides’in "Bir"i, Platon ve
Aristoteles’in "Cevher/Madde" fikri, toplumsal alandaki
değişim-değerinin ve para formunun felsefeye yapılmış ideolojik bir
yansımasıdır.
XV. MADDECİLİK VE İDEALİZM
Felsefe ve Bilim
Sınıflı toplumda zihin ile el çalışmasının ayrılması,
felsefe ile bilimin de arasının açılmasına yol açmıştır. Bunun tek istisnası,
pratik gözleme dayanan Yunan tıbbıdır (Hippokrates okulu). Hippokrates
hekimleri, hastalıkların ilahi değil doğal nedenleri olduğunu savunarak
filozofların masa başı dogmatik hipotezlerine karşı çıkmışlardır. Ancak köleci
toplum yapısı nedeniyle zanaatkar sayılan hekimlik zamanla gözden düşmüş,
yerini Platon'un idealist felsefesine bırakmıştır.
Atom Kuramı
Parmenides'in mantıksal çıkmazlarına karşı Empedokles (4
kök: toprak, hava, ateş, su ve Aşk/Çaba güçleri) ile Anaksagoras (sonsuz
tohumlar ve hareket ettirici Nous / Akıl) çoğulcu sistemler
geliştirmiştir. Elea'lı Zenon ise hareketin ve çokluğun imkansızlığını
kanıtlamak için ünlü paradokslarını (Akhilleus ile kaplumbağa, uçan ok) ileri
sürmüştür.
Melissos'un mantığını devralan Leukippos ve Demokritos, Parmenides'in
"Bir"ini sonsuz sayıda bölünmez atoma bölmüş ve boş uzayda hareket
ettirmişlerdir. Epikuros bu kuramı bireycilik ve özgür iradeyle
birleştirmiştir.
Antik atomculuk, kent-devletin çöküş döneminde özgür burjuva
üreticisini/bireyini yansıtan ideolojik bir yapıdır.
Öznel Diyalektik
Lenin diyalektiği "şeylerin özündeki çelişkilerin
incelenmesi" olarak tanımlar. Parmenides sonrasında soru "Dünya
neden yapılmıştır?"dan "Nasıl biliyoruz?"a (bilgi kuramına)
kaymıştır.
Protagoras ve sofistler bilginin göreliliğini vurgulamış
("İnsan her şeyin ölçüsüdür"), tartışma sanatını (dialegomai)
geliştirmişlerdir.
Platon, öğrenmeyi ruhun unuttuğu bilgileri hatırlaması (anamnesis)
olarak açıklamıştır.
Platon İdealar kuramında genel ile özelin diyalektiğini
tanımış, fakat İdeaları maddi dünyadan ayırarak idealizme düşmüştür.
Aristoteles genelin özelden ayrı var olamayacağını
belirterek bunu düzeltmiştir.
Tanrıların ve Devlerin Savaşı
Platon, Sofist diyalogunda maddeciler (Devler) ile
idealistler (Tanrılar) arasındaki savaşı anlatır.
Yasalar ve Cumhuriyet yapıtlarında halkı ve
gençliği yönetmek için "soylu yalan" (gennaion pseudos)
söylenmesini savunur.
Toplumun altın (yöneticiler), gümüş (yardımcılar) ve
tunç/demir (çiftçi ve zanaatkarlar) olarak doğuştan sınıflara ayrıldığı
yalanına halkın inandırılmasını ister.
Platon'un amacı, Mısır durağanlığına hayran bir oligarşik
düzen kurmaktır.
Doğal Felsefenin Sonu
Makedonya hegemonyası ve İskender'in imparatorluğu ile
kent-devletleri dönemi kapanmıştır.
Aristoteles, felsefe ile deneysel bilimleri (biyoloji,
zooloji, ekonomi) buluşturan Lyceum'u kurmuştur.
Marx, Aristoteles'i metalardaki değer biçimini ilk çözen
dahi olarak över. Theophrastos ise ateşin bir madde değil bir hareket biçimi
olduğunu göstererek dört öge kuramını çürütmüştür.
Hellenistik çağda Epikurosçuluk ve Stoacılık bireysel
kurtuluşa odaklanmış, köleci toplumun çöküşüyle birlikte halkın diyalektik
umutları Hristiyanlık ilahilerine ve ezilenlerin isyanına yansımıştır.
XVI. YANLIŞ BİLİNÇ
Kuram ve Pratik
J.E. Raven gibi burjuva akademisyenler erken Yunan
felsefesini soyut bir "sempozyum" olarak görür…
Yunan felsefesi, köle emeğine dayalı bir yönetici sınıfın
pratik üretimden kopuk kuramsal etkinliğidir.
İlkel toplumda kullanım-değerine dayanan doğrudan ve
diyalektik bilinç varken; sınıflı toplumda ve para ekonomisinde "toplumsal
olarak zorunlu yanlış bilinç" ortaya çıkmıştır.
İnsanlar, pazar ilişkilerinin yarattığı soyut kavramları
zamansız ve mutlak gerçekler sanmışlardır.
Çağın Yanılsaması
Sınıflı toplumun her çağında yönetici sınıf, kendi tarihsel
sömürü düzenini doğanın değişmez bir yasası gibi sunar ("çağın
yanılsaması"). Antik çağda kölelik, feodalizmde serflik, kapitalizmde ise
özgür sözleşmeli ücretli emek bu yolla doğallaştırılmıştır.
Diyalektik ve tarihsel maddecilik, insanı ve tarihi doğa bilimlerine dahil ederek kuram ile pratiği yeniden birleştirir. İnsanlığın gerçek özgürleşmesi ve "kendini bilmesi", üretim araçlarının üzerindeki gizemli örtünün kaldırılarak toplumun ortaklaşa ve planlı kontrolüne geçmesiyle tamamlanacaktır.
...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder