1 Mayıs 2022 Pazar

Henri Troyat - Dostoyevski - Özet - Notlar

Henri Troyat  - Dostoyevski - Notlar

Mütercim: Leyla Gürsel, İletişim Yayınları, 3. Basım 2014

 


Birinci Kitap

Aile

Mari Dostoyevski’nin hikâyesi (kocasını uşağına öldürtmesi), Dostoyevski’nin romanlarındaki "suç ve ceza" izleğinin aslında ailesel bir miras olduğunu gösteriyor.

Soy ağacında hem bir aziz (Kiev’deki din adamı) hem de azılı katiller ve dolandırıcılar olması, Dostoyevski’nin karakterlerindeki o uç kutupluluğun (örneğin Karamazov Kardeşler'deki Alyoşa ve Smerdyakov zıtlığı) biyolojik bir temelidir.

 

Dostoyevski'nin babası, Mihail Andreyeviç (zorba ve cimri)

Evde sinek uçsa kıyameti koparan, her şeyi dakikası dakikasına kontrol eden, çocuklarını korkuyla yöneten bir figürdür.

İçtiği likörün şişesini, gümüş kaşıkların sayısını hesaplayacak kadar cimri olsa da, çocuklarına yüksek sınıftan olduklarını aşılamaya çalışan biridir.

Fedor, babasının tam zıttı olmaya çalışarak "savurgan" ve "hoşgörülü" biri haline gelmiştir. Babasından duyduğu fiziksel tiksinme ve aynı zamanda ona duyduğu acıma, ileride Karamazov Kardeşler'deki baba katli temasının ana kaynağı olacaktır.

 

Mari Fedorovna (Anne): Duygulu, yorgun ve şefkatli. Babanın öfkelerini dindirmeye çalışan koruyucu bir liman.

Alyona Frolovna (Dadı): Dostoyevski’ye peri masallarını, halk inançlarını ve o mistik Rus ruhunu aşılayan kişi. Babanın kafa tutamadığı tek kişidir; bu yönüyle evdeki "manevi otorite"yi temsil eder.

 

Dostoyevski’nin çocukluğunu bir "Yoksullar Hastanesi"nin bahçesinde geçirmesi, onun edebiyatındaki "yeraltı" ve "ezilenler" temasının başladığı yerdir:

Babasının yasaklamasına rağmen demir parmaklıkların ardındaki hastalarla, yoksullarla ve "döküntü" insanlarla kurduğu bağ, onun insan ruhunun en karanlık ve acılı köşelerine duyduğu merakın kaynağıdır.

 

Babasının 1839’daki gerçek ölümü (ki kendi köylüleri tarafından öldürüldüğü söylenir), Fedor üzerinde ömür boyu sürecek bir suçluluk duygusu ve ilk büyük epilepsi nöbetlerini tetikleyecektir.

 

Daroyova

1831'de Darovoya yurtluğunun satın alınması, ailenin Moskova’daki donuk yaşamını canlandırır.

Moskova’daki o "penceresiz, gri odalı" boğucu hastane lojmanından sonra Darovoya, çocuklar için bir cennet bahçesidir.

 

Fedor’un kurgu dünyasının ilk tohumları burada atılır. Doğayla kurduğu bağ, sadece fiziksel değil, hayali bir maceradır. "Fedya Ormanı" onun gizli sığınağıdır; tıpkı romanlarındaki karakterlerin kendi iç dünyalarına (yeraltına) çekilmeleri gibi.

 

Ormanın hem büyüleyici hem de kurtlar ve yılanlarla "korkunç" olması, Dostoyevski’nin ilerideki eserlerinde sıkça göreceğimiz "güzellik ve dehşetin birlikteliği" temasını hazırlar.

 

Köylü Marey’in o kirli, nasırlı parmağını çocuğun titreyen dudaklarına değdirip "Geçti küçüğüm" demesi, Dostoyevski için ilahî merhametin dünyadaki karşılığıdır. Yıllar sonra hapishanede (kürek cezasında) diğer mahkûmlara karşı öfke doluyken bu anıyı anımsaması, onun "halkın içindeki kutsallığı" keşfetmesini sağlar.

 

Darovoya sadece bir anı mekanı değil, Dostoyevski’nin en büyük eseri olan Karamazov Kardeşler’in ham maddesidir:

Çeremaşni Köyü: Romanda trajik olayların geçtiği yer olarak tekrar karşımıza çıkar.

Smerdiyaşaya (Budala Agafya): Mezarlıkta uyuyan o zavallı kız, romandaki Smerdyakov’un annesi olan "Pestil" karakterine ilham vermiştir.

Yangın ve Alyona Frolovna: Dadının tüm birikimini aileye teklif etmesi, Dostoyevski’nin "fedakârlık" ve "karşılıksız sevgi" idealinin canlı kanıtıdır.

 

İlk Dersler, İlk Yas

Çocukların eğitimi anneleri Mari Fedorovna ile başlar ve ardından "Kutsal Tarih" dersleri gelir. Babası Mihail Andreyeviç ise onlara sert ve disiplinli bir şekilde Latince öğretir.

Edebiyat, onun ve kardeşi Mişel’in kaçış noktasıdır:

1837'de annesinin ölümü ve şair Puşkin'in düelloda öldürülmesi aileyi derinden sarsar.

(bir postacının arabacıyı dövmesi) “İnsana bulantı veren bu olayın imgesi yaşamım boyunca belleğimde çakılı kaldı...” Dostoyevski, acı çekme düşüncesine saplanmıştır. Her suç acı çekmeyle açıklanır, bağışlanır, yüceltilir.

 

Mühendisler Şatosu

St. Petersburg’daki öğrencilik yılları

Üstüne titrenmiş bir aile yaşamından sonra Dostoyevski, bön, kaba, kaynaşan bu küçük dünyaya katılıverdi birden... Yüzünün üzgün, dalgın, tasalı bir ifadesi vardı... Üniforma yakışmıyordu hiç.

Dostoyevski, ruhunu edebiyatla besler.

Kardeşi Mişel ile mektuplaşmalarında Schiller, Balzac, Hugo ve Racine üzerine ateşli tartışmalar yaparlar. Onun için edebiyat sadece bir hobi değil, bir varoluş biçimidir.

 

“Açlık da var üstelik, çünkü bir yudum sıcak çaya verecek param yoktu...”

 

St. Petersburg'da tanıştığı ozan Şidlovski, Dostoyevski üzerinde silinmez bir iz bırakır. Şidlovski'nin inanç ile küfür, ateş ile buz arasında gidip gelen karakteri, Dostoyevski'nin ilerideki büyük karakterlerinin (özellikle Karamazov Kardeşler) prototipi olur.

 

Bu dönem, Dostoyevski'nin dış dünyadaki askeri disipline boyun eğmiş gibi görünürken, iç dünyasında devasa bir edebi isyan başlattığı yıllardır.

 

Babanın Ölümü

Karısının ölümünden sonra Darovoya’ya çekilen baba Mihail Andreyeviç, alkol ve yalnızlığın etkisiyle gerçeklikten kopmaya başlar. Sert olan mizacı, işsizlik ve umutsuzlukla birleşince köylülere karşı bir "işkenceciye" dönüşür. 1839'da kendi köylüleri tarafından işkenceyle öldürülür.

 

“Ölenin yakınları bile kepazeliği örtbas etmeye çabalıyorlar. Çünkü yargıçlar... öldürülmüş olduğunu anlayacak olursarsa, Çeremaşni Köyü halkının hemen hemen tümü... Sibirya'ya sürülecekti."

 

Bu travma, Dostoyevski’nin edebiyatındaki en temel felsefi sorulardan birine dönüşür: Birini düşüncede öldürmek, onu fiilen öldürmek kadar suçlu mudur?

"İlkin Karamazov Kardeşler'de, Smerdiakov yaşlı Karamazov'u öldürmüştür. Ama o, bu cinayeti işlemeden kafasında kuran büyük oğul İvan Karamazov kadar suçlu değildir."

Yazarın tüm başyapıtlarını çevreleyen "Suç, Ceza ve Vicdan" üçgeni, Darovoya’daki o kanlı haziran sabahında, bir meşe ağacının dibinde son nefesini veren babasının cesedi başında şekillenmiştir.

 

Eğilim

Askeri okuldan mezun olup asteğmen olan Dostoyevski, eline geçen parayı yönetemeyen, bilardoda yitiren veya çevresindeki muhtaçlara (ve onu soyanlara) dağıtan bir karaktere sahiptir.

 

Balzac'ın St. Petersburg'a gelişiyle coşkuya kapılan Dostoyevski, Eugénie Grandet'yi çevirmeye karar verir. Ancak bu sadece bir çeviri değil, metni kendi dramatik süzgecinden geçirdiği bir adaptasyondur:

"Eugénie Grandet'nin çektiği 'acılar' onun kalemi altında 'derin ve korkunç işkenceler' haline geldiler... Duyguları şişirmiş, sıfatları abartmış, bu taşralı kadının gösterişsiz öyküsünü garip bir atmosferle kuşatmıştı."

 

Memuriyetin "patates yemeği kadar" sıkıcı gelmesi üzerine, borç içinde olmasına rağmen istifa eder.

"Cehennemde gibiyim... İstifa ettim çünkü... insanın en iyi anları ahmakça işler için yitirilince yaşam çekilmez oluyor."

 

Eski arkadaşı Grigoroviç ile aynı evi paylaşmaya başlar. Burada, dış dünyadan tamamen koparak, gece gündüz demeden "inci gibi" bir yazıyla ilk romanı üzerinde çalışır. Bu yoğun çalışma temposu ve kapalılık onda sinirsel nöbetleri tetikler.

 

Neva Nehri kıyısında yaşadığı bir an, onun sanat anlayışını kökten değiştirir:

"Öyle sanıyorum ki, bu an gerçek varlığımın doğduğu andır... Yabancı, garip, Don Carlos ile Posa'ya hiç benzemeyen, tümden bayağı kişilerdi bunlar. Ama pekâlâ onursal üyelerdi."

İnsancıklar, bu dönüşümün ve "yeni bir dünyanın" muştusudur.

 

İnsancıklar

Roman, silik bir memur olan Makar Diyevuşkin ile yoksul Varenka arasındaki mektuplaşmalardan oluşur. Dostoyevski, Gogol’ün Palto’sundan esinlenmiş olsa da karakterine onur ve derinlik katarak farkını ortaya koyar.

Makar Diyevuşkin, sadece acınacak bir tip değil, sevdiği kadın için ceketinin düğmelerini satacak kadar fedakâr ve "üslubu biçimlenen" bir adamdır.

Belinski, romanı okuyunca sarsılır. Genç Dostoyevski’yi yanına çağırır ve ona o meşhur nutku çeker:

"Siz, tüm arı yürekliliğiyle aşırı duygunlukta bir sanatçısınız; yalnız, gözler önüne serdiğiniz korkunç gerçeğin ululuğunu ölçtünüz mü? ... Bu armağanın değerini biliniz, ona sadık kalınız, büyük bir yazar olacaksınız."

Belinski kurbanlara acırken, Dostoyevski kurbanların içindeki "insana" hayran kalmıştır.

 

5 Ocak 1846'da, insancıklar Nekrassov'un St. Petersburg Derlemesi adlı almanağında yayımlanıyor.

Dostoyevski o gün sokakta yürürken artık sıradan bir insan değildir; "başka bir dünyaya yükselmiştir."

 

Salonlar

Giyimini düzeltir ve kendini bir Fransız edebiyat kahramanı (Rastignac) gibi görmeye başlar.

Kardeşine yazdığı mektuplarda Turgenyev’in kendisine "âşık" olduğunu, tüm St. Petersburg’un kendisinden bahsettiğini anlatır. Ünlü yazarların ve soyluların peşinde koştuğunu iddia ederek saf bir böbürlenme içine girer.

Salonlara girdiğinde eski çekingenliğine ve sakarlığına geri döner.

Bir kabul töreninde güzel bir genç kızın (Seniyavana) önünde heyecandan bayılması, edebiyat çevrelerinde alay konusu olur.

Turgenyev ve Nekrassov, onun bayılma olayıyla dalga geçen "Edebiyatın burnundaki sivilcesin sen" temalı ağır bir yergi şiiri yazarlar.

 

O dönemin en etkileyici kadınlarından Avdotya Panayeva'ya karşılıksız bir aşkla bağlanır.

Kendi çirkinliğini ve sakarlığını kadının zarafetiyle kıyaslayıp derin bir umutsuzluğa düşer. Teselliyi "Mina'lar, Clara'lar" dediği fuhuş dünyasında arar ama oradan da tiksintiyle döner.

Belinski ile de arası açılmaya başlar.

 

"İkinci Kişilik"ten "Ev Sahibi Kadın"a

Dostoyevski, İnsancıklar’dan bin kat üstün olacağına inandığı Öteki (Golyatkin) üzerinde çalışmaya başlar. Silik, namuslu ve ezik olan "Gerçek Golyatkin", karşısında onun her türlü kurnazlığına, arsızlığına ve sosyal becerisine sahip "Öteki Golyatkin"i bulur. Kötü olan, iyi olanın hayatını elinden alır.

İkinci Kişilik (Golyatkin) yayımlanır ancak beklenen başarıyı kazanamaz; eleştirmenler onu Gogol taklitçiliğiyle suçlar.

 

Dostoyevski borçlarını ödemek ve itibarını kurtarmak için aceleyle yeni öyküler yazar.

 

Ev Sahibi Kadın’daki Ordinov’un imkansız tutkusu, yazarın Bayan Panayev’e duyduğu ancak karşılık bulamadığı aşkın izlerini taşır.

Belinski, bu öyküyü "budalalıkların en kötüsü" olarak niteler ve Dostoyevski’nin dehası konusunda yanıldığını itiraf eder. Onu "herkesin kendine düşman olduğuna inanan Rousseau"ya benzetir.

 

Çözülme

Belinski, demiryolu döşenmesini (teknolojik ilerlemeyi) ruhun dinlenmesi için yeterli gören koyu bir sosyalist ve ateisttir. Dostoyevski ise Belinski'nin İsa'ya ve dini değerlere "sövmesini" asla bağışlamaz.

Belinski "yararlı sanatı" savunurken, Dostoyevski "özgür sanatı" ve insanın metafizik derinliğini savunur.

 

Salonlarda Turgenyev’in onunla alay etmesi, "üzgün yüzlü şövalye" lakabını takması ve sosyal beceriksizliğiyle dalga geçmesi Dostoyevski'de kalıcı bir yara açar.

Turgenyev’i Belinski tarafından "ayartılmış", Batılılaşmış ve içi boş bir aristokrat olarak görür.

 

Dostoyevski, şöhretin zirvesinden "meteliğe kurşun atan" bir yazar konumuna düşer.

Krayevski’den aldığı avanslar onu bir "edebiyat kölesi" haline getirir. Yazmak, artık yaratıcı bir eylemden ziyade borç ödeme aracına dönüşmüştür.

Herzen ve Gonçarov gibi yeni yazarların yükselişi, Dostoyevski’de "unutulma" ve "yerini yitirme" korkusunu tetikler.

Akşamları üzerine çöken, "ifade edilemeyen bir felaket beklentisi" şeklinde tarif ettiği o korku, aslında ilerideki eserlerinin temel atmosferidir.

 

Gitmeye yeri olmayan, buz altında çırpınan bir balık gibidir. İtalya'ya gitme hayalleri veya intihar düşünceleri, içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulma arzusudur.

 

İkinci Kitap

Komplo

Dekabristler / Napolyon Savaşları'nın Etkisi / Avrupa'ya giden Rus subayları, Batı'daki özgürlükçü fikirleri Rusya'ya taşımış, bu da mutlakiyetçi Çar I. Nikola yönetimine karşı bir yeraltı muhalefeti doğurmuştur.

Dekabristler soylu sınıfındandı; ancak 1840'larda muhalefet memurlar, yazarlar ve öğrencilerden (küçük burjuvazi) oluşuyordu. Bu, halk için yapılan ama halktan gelmeyen bir aydın hareketidir.

 

Dostoyevski, Petraçevski'nin kurduğu gizli derneğe katılır.

Petraçevski, komploculuğu bir oyun gibi sever; mum ışığı, eski mobilyalar ve gıcırdayan merdivenlerle "gizli bir örgüt" havası yaratır.

 

Grubun içine sızan Antonelli, modern polis devletinin "ideal casusu"dur. Erguvan renkli yeleğiyle aralarına giren bu adam, Dostoyevski'nin Belinski'nin meşhur mektubunu okuduğu anı raporlayarak grubun sonunu hazırlar.

Belinski'nin Gogol'e yazdığı mektup, Çarlık Rusyası'nda bulundurulması ve okunması en ağır suçlardan biri sayılan, kiliseyi ve otokrasiyi yerden yere vuran bir metindir.

 

22 Nisan 1849 sabahı saat dördü vurduğunda, Dostoyevski'nin kapısı çalınır. Dostoyevski için bu tutuklanma, "yeraltından" çıkıp gerçek bir felaketle yüzleştiği andır.

 

Cezaevi

Dostoyevski, kalenin en ağır suçlulara ayrılan Aleksi Tabyası'na kapatılır. Burası sadece bir hapishane değil, Rus tarihinin trajik figürlerinin (Çareviç Aleksi, Prenses Tarakanova, Aralıkçılar) hayaletleriyle dolu bir mekândır.

6x3.5 metrelik, kireçle badanalanmış camları olan bu hücre, "taşların ve uzayın durgunluğu" ile tanımlanan mutlak bir sessizlik sunar.

 

Gardiyanın sürekli izlediği o küçük delik, mahkûmun mahremiyetini yok ederken, Dostoyevski için dış dünya ile tek fiziksel bağ haline gelir.

 

Dostoyevski suçlamaları reddetmez ama arkadaşlarını ele verecek tek bir kelime etmez.

Kardeşinin serbest kalması için tüm sorumluluğu üzerine alması, onun aile bağlarına ve adalet duygusuna olan bağlılığını gösterir.

 

Dostoyevski, hücresinde bile Speşnev’den aldığı 500 rublelik borcun ve ona olan "bağımlılığın" işkencesini çeker. Bu, onun için sadece maddi bir borç değil, ruhunu bir "Mefistofeles"e satmış olma korkusudur.

 

Mahkeme önce 28 kişi için idam kararı verir.

Çar I. Nikola, Dostoyevski’nin cezasını 4 yıl kürek ve ardından erlik hizmetine indirir ancak bu indirimin mahkûmlara son ana dek söylenmemesini emreder.

"Ölümün yanından sıyrılıp geçmeyenler anlayamazlar bunu"

 

Darağacı

Çar I. Nikola'nın bizzat planladığı bu infaz töreni, aslında devasa ve acımasız bir tiyatrodur.

Çuval bezinden yapılmış kefeni andıran o "gülünç" giysiler, mahkûmun onurunu kırmak için tasarlanmıştır.

 

Cellatların tüfeklerini doğrulttuğu, borazanların sustuğu o mutlak sessizlik anında gelen "bağışlanma" haberi, herkes için bir kurtuluş olmaz.

Grigoriyev: Bu psikolojik teröre dayanamaz ve akli dengesini yitirir.

Dostoyevski: Sevinci "bir tokmak gibi" hisseder. Bu andan itibaren artık eski Dostoyevski değildir. O, ölümün yanından sıyrılıp geçmiş, "öbür tarafı" görmüş biridir.

 

"Yaşam her yerde yaşamdır. Yaşam içimizdedir, bizi çevreleyen dünyada değil... İnsanlar arasında bir insan olmak, sonuna dek böyle kalmak, koşullar ne olursa olsun gücünü yitirmemek; işte yaşam budur."

Bu satırlar, onun Sibirya'daki "Ölüler Evi"ne giderken yanına aldığı tek azıktır. Acıyı bir ceza değil, bir arınma (katarsis) aracı olarak görmeye başlamıştır.

 

Tobolsk'ta Aralıkçıların eşlerinden aldığı o İncil, Dostoyevski'nin dört yıl boyunca okumasına izin verilen tek kitaptı.

 

Zindan

Omsk'taki zindanda dört yılını hırsızlar ve katiller arasında geçirir.

Omsk Kalesi, metinde "üzerine meşe ağacından 1500 kazık dikilmiş bir tümsek" olarak betimlenir.

Burası zamanın durduğu, sadece fiziksel acının ve hayvansal hayatta kalma güdüsünün hüküm sürdüğü bir "ara bölge"dir.

Pislik, duman, bitler ve "ringa balıkları gibi" üst üste uyunan tahta yataklar, soylu bir entelektüel için bedensel bir yıkımdır.

Zindanın komutanı Krivtzov, Dostoyevski'nin eserlerindeki "mutlak kötü" veya "tiran" karakterlerin prototipidir.

Mahkûmlar onu "soylu" olduğu için asla aralarına kabul etmezler.

Binlerce kişi arasında mutlak yalnızlık çekmek, onu sadece İncil'e ve kendi iç dünyasına yöneltmiştir.

 

Sara hastalığı zindandaki bu aşırı stres, korku ve baskı altında kronikleşmiştir.

 

Üçlü Bulgu

Zindan ona "Halkı, Rusya'yı ve İncil'i" tanıtır.

Dostoyevski, aydın sınıfın kibrini zindanda bırakmış; halkı eğitmek yerine, halkın (katillerin ve hırsızların bile) içindeki o saf, işlenmemiş cevheri ("çöplükteki altın") okumayı öğrenmiştir.

 

Zindan ondaki eski, yüzeysel, Batıcı ve romantik "aydın"ı öldürmüştür.

 

Zindan ondaki mistik, halkçı ve varoluşçu dehayı doğurmuştur.

 

Yıllar sonra kendisine "Halk adına konuşma hakkını size kim verdi?" diyen doktora, paçalarını sıyırıp zincir izlerini göstermesi, onun otoritesinin kitabi değil, bedensel bir bedelden geldiğinin kanıtıdır.

 

 

Semipalatinsk

Cezasını tamamlayınca Semipalatinsk'te er olarak göreve başlar.

Alçak kapılar, penceresiz dış duvarlar, kavuran kum ve her rüzgarda yüzü tokatlayan fırtınalar... Burası medeniyetin bittiği, bozkırın başladığı yerdir.

Dostoyevski gibi zihni durmadan çalışan bir deha için bu sessizlik hem bir işkence hem de eserlerini mayalayacağı bir kuluçka dönemidir.

 

Dostoyevski burada "er" rütbesiyle hizmet eder.

Yürüyüşler, silah talimleri ve nöbetler. 33 yaşındaki, sara hastası ve zindandan yeni çıkmış bir yazar için bu fiziksel yük ağırdır.

 

Baron Vrangel Dostoyevski'nin hayatına sadece bir savcı olarak değil, onu o tozlu kum yığınından çekip çıkaran bir el olarak girer.

Vrangel, soylu kimliğini kullanarak kasabanın üst tabakasına (General Spiridonov gibi) Dostoyevski'yi kabul ettirir.

 

Mari Dimitriyevna İssayev

Evli bir kadın olan Mari'ye aşık olur.

Mari’nin ilk eşi olan sarhoş öğretmen İssayev, dünya edebiyatının en sarsıcı karakterlerinden biri olan Marmeladov’un (Suç ve Ceza) doğrudan prototipidir.

İssayev’in "Bardakta aradığım üzüntüdür" feryadı, Dostoyevski’nin eserlerindeki o meşhur "kendi yıkımından zevk alma" temasının tohumlarını atar.

İssayev ölünce, büyük bir yoksulluk ve rakibi Vergunov ile olan çekişmeler arasında Mari ile evlenir.

Mari, hayatı boyunca "sarhoşluklarla" sınanmış bir kadındır. İlk kocası alkolle kendinden geçerken, ikinci kocası (Dostoyevski) bir hastalıkla, "hayvanlaşarak" yerlerde sürünür.

 

Dostoyevski kadınlara hem tapıyor hem de onlardan korkuyor. Mari ile olan ilişkisi, bir "kurtarıcı" olma arzusu ile "kurban" olma kaderi arasında gidip geliyor.

 

Yazar – Asker

Subaylığa terfi eder ve edebiyata geri döner.

 

Rus toprağına duyduğu o mistik bağlılık, onun ilerideki "Panslavist" ve muhafazakâr düşüncelerinin de temelini oluşturur. Sürgün onu kırmamış, aksine toprağına ve inancına daha "tutkulu" bir şekilde bağlamıştır.

 

Amcanın Düşü, yazarın kendisinin de dediği gibi "para için yazılmış bir şaklabanlık" gibidir.

Stepançikovo Köyü'ndeki Foma Fomiç (Opiskin) karakteri, Dostoyevski'nin asıl dehasının habercisidir. İkiyüzlü, manipülatif ve "ezilmişliğini başkalarını ezmek için kullanan" bu tipoloji, ilerideki büyük romanlarındaki (Cinler, Karamazov Kardeşler) o devasa karakterlerin laboratuvar çalışmasıdır.

 

Tver

Sibirya'dan ayrılmasına izin verilir ancak Petersburg'a girmesi yasaklanır; bir süre Tver'de kalır.

Tver, Semipalatinsk’ten daha ağır gelmiştir. Bunun sebebi coğrafya değil, yakınlıktır.

Tver’de St. Petersburg’un kokusu gelmekte ama kapıları açılmamaktadır.

38 yaşındadır ve on yılını yitirmiştir. Her geçen dakikayı "boşa harcanmış" olarak görmesi, onun o dönemki mektuplarının neden bu kadar sabırsız ve "bomba" gibi olduğunu açıklar.

 

Rus kültüründe Çar, "Küçük Baba"dır. Bakunin gibi bir nihilistin bile diz çökmesi, bu bağın siyasi olmaktan çok dinsel ve geleneksel olduğunu gösterir. Dostoyevski için Çar’a sığınmak bir onur kırıklığı değil, "velinimete" karşı bir evlatlık vazifesidir.

 

Sibirya’da başlayan o büyük aşk, Tver’in gri gökyüzü altında trajik bir evliliğe dönüşmüştür.

Mari’nin hastalığı, hırçınlığı ve Dostoyevski’nin sara nöbetleri... İki yaralı ruhun birbirini iyileştirememesi, aksine daha çok kanatması...

 

Dostoyevski Tver’de boş durmamıştır.

Ölüler Evinden Anılar: O dönem "makale" dediği bu eser, aslında Rus halkının ve zindan hayatının ilk büyük sosyolojik ve psikolojik röntgenidir.

Öteki (İkinci Kişilik): Gençlik eseri olan bu yapıtı yeniden düzeltme arzusu, onun "insan ruhunun bölünmüşlüğü" temasını ne kadar önemsediğini gösterir.

 

Dostoyevski, St. Petersburg’a bir "enkaz" olarak değil, cehennemden çıkmış ve söyleyecek çok sözü olan bir fatih gibi dönmüştür.

 

Üçüncü Kitap

Gazeteden Ölüler Evinden Anılar'a

Dostoyevski, sürgün dönüşü II. Aleksandr'ın reformlarıyla çalkalanan, köleliğin kaldırılmaya çalışıldığı yepyeni bir St. Petersburg ile karşılaşır.

Dostoyevski ne körü körüne Batı hayranı liberallere ne de geçmişe saplanıp kalan muhafazakarlara yakın hisseder.

 

Dostoyevski, düşüncelerini yaymak ve edebi varlığını kanıtlamak için kardeşi Mişel ile birlikte Vakit dergisini kurar. Derginin amacı, Rus halkının özgün ruhunu bulmaktır.

"...Ödevimiz, kendimize yepyenibir yaşam biçimi yaratmak ve toprağımızdan alınmış ruhumuzu, halk geleneklerimizin derinliklerinden çekip çıkarılmış kendi özel yaşamımızı... bulmaktır."

Hemen hemen sadece geceleri çalışıyor... Saat on bire doğru evin sessizliği içinde, bir semaverin karşısına oturuyor... Saat beşte yatmaya gidiyor ve öğleden sonra ikiye dek uyuyor.

Bu yoğun çalışma temposu, yazarın sara (epilepsi) nöbetlerini sıklaştırır.

 

Bu dönemde iki önemli eseri ön plana çıkar: Ezilmiş ve Aşağılanmışlar ve Ölüler Evinden Anılar.

 

Ezilmiş ve Aşağılanmışlar: Aceleyle yazıldığı için eleştirmenler tarafından "cansız mankenler topluluğu" olarak nitelendirilir. Dostoyevski bu eleştirileri kabul eder: "Romanımdaki kişilerin canlı varlıklar olmayıp devinen birtakım mankenler olduklarını... ben de çok iyi biliyorum." Ayrıca romandaki karakter ilişkilerinin, yazarın kendi özel hayatındaki fedakarlıkları ve Mari Dimitriyevna ile olan ilişkisini yansıttığı belirtilir.

 

Ölüler Evinden Anılar: Bu eser ise büyük bir zaferdir. Yazar, bu kitabıyla Dante ile kıyaslanır ve "Okuyucuyu etkileyen bir yapıta rastlamadık edebiyatımızda" övgülerini alır.

 

1860'ların başındaki öğrenci olayları, radikal bildiriler ve St. Petersburg'da çıkan gizemli yangınlar şehri yaşanmaz hale getirir. Dostoyevski, radikallerin sert yöntemlerinden rahatsızlık duyar. 1862'de tek başına Avrupa seyahatine çıkar.

 

Avrupa'ya İlk Gezi - Polonya Olayı

Dostoyevski, hayalini kurduğu Avrupa'da beklediği entelektüel sıcaklığı bulamaz. Paris'i kasvetli, Londra'yı ise ürkütücü bir devasa makine olarak görür.

"Paris korkunç derecede yürek karartıcı bir kent... Hayranlığa değer birçok anıtı olmasa can sıkıntısından ölürdüm."

 

Londra'da sürgündeki muhalif Herzen ile görüşür. Herzen'in yaşam tarzını ve vatanından kopuşunu eleştirerek şöyle der: "Kendilerini halktan ayırmakla, doğal olarak Tanrılarını yitirmişlerdir bunlar."

 

Ülkelerden bir "uyurgezer gibi" geçer. Dış dünyadaki bir detayı sadece kendi içindeki bir dramı tetiklediği anda fark eder.

 

"Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları"

Dönüşünde kaleme aldığı bu notlarda, Avrupa'nın "ilerleme" adı altında ruhunu kaybettiğini savunur.

Fransız burjuvasının doğa sevgisini "otlar üzerinde yuvarlanmak", aşkını ise "iyi bir aşk numarası gerçek aşktan daha değerlidir" diyerek tiye alır.

Batı'nın paraya ve hesaba dayalı düzeninin çökeceğine inanır: "Kurtuluş yeni bir halkta... Tarih'in kapısında saatini bekleyen Rus halkındadır. Avrupa'yı Rusya kurtaracaktır."

 

1863 Polonya İsyanı, Rus kamuoyunda büyük bir milliyetçilik dalgası yaratır. Bu atmosferde Dostoyevski'nin dergisi trajik bir yanlış anlama kurbanı olur. Strakhov'un yazdığı "Uğursuz Sorun" başlıklı makale, Polonya'yı eleştirmesine rağmen üslubu nedeniyle "Polonya yanlısı" sanılır. Sonuç: "24 Mayıs 1863 günü, içişleri Bakanlığı... gazetenin yayımlanmasını bir süre için yasak etti..."

 

Derginin kapatılmasıyla maddi ve manevi yıkıma uğrayan Dostoyevski, borç alarak ve telif haklarını ipotek ederek tekrar yola çıkmaya karar verir.

 

Avrupa'ya İkinci Gezi - Polin Suslova

Dostoyevski, bir yanda ölmekte olan ve kendisini artık sevmeyen karısı, diğer yanda ise taze bir nefes olarak gördüğü genç Polin Suslova arasında kalır.

Karısı verem pençesinde erirken aralarındaki bağ kopmuştur.

Genç, nihilist ve gururlu Polin, Dostoyevski için bir kurtuluş umududur.

Dostoyevski ve Polin'in Avrupa yolculuğu, romantik bir seyahatten ziyade psikolojik bir işkenceye dönüşür.

Dostoyevski için rulet, Polin'in ondan esirgediği yakınlığın bir ikamesi gibidir.

 

Paris'e gitmeden önce kumarhaneye uğrayıp 10.400 frank kazanır, ancak aynı hızla kaybeder. Bu deneyim daha sonra Kumarbaz romanının temelini oluşturacaktır.

 

Paris'e vardığında Polin'in bir İspanyol gencine (Salvador) aşık olduğunu öğrenen Dostoyevski, büyük bir yıkım yaşasa da kadını bırakamaz.

Polin ayaklarının dibine yığılan yazara Salvador'u anlatırken, Dostoyevski onun yanında kalabilmek için "Ağabeyin olacağım senin" diyerek onurundan vazgeçer.

Polin, yazarın kendisine olan tutkusunu bir işkence aracına dönüştürür. Dostoyevski bu durumu şöyle özetler: "Bir erkeğe, senin bana yaptığın gibi işkence edilmez. Günün birinde üstelemeyi bırakır."

 

Polin Suslova; Suç ve Ceza'daki Dunya, Budala'daki Aglae, Karamazov Kardeşler'deki Katrin İvanovna ve özellikle Kumarbaz'daki Polin Aleksandrovna karakterlerinde yaşamaya devam eder.

 

Dostoyevski, bir yanda dergi çıkarma telaşı, diğer yanda karısının ölüm döşeğindeki sayıklamaları arasında, insan ruhunun en karanlık dehlizlerini anlatan Yeraltından Notlar'ı kaleme alır.

 

Polin ile yolları ayrılırken, kadın yazar için ağır bir yargıda bulunur: "Yüreğimdeki inancı ilkin o öldürdü."

 

Yeraltından Notlar - İki Ölüm

1864'te önce karısı Mari'yi, sonra kardeşi Mişel'i kaybeder.

 

Bilimsel yasalar ve "iki kere iki dört eder" kesinliği, insan özgürlüğünü kısıtlayan bir "taş duvar" gibidir. Yeraltı adamı, bu duvarı alnıyla parçalayamayacağını bilse de onunla uzlaşmayı reddeder.

İnsanı makineden ayıran şeyin "acı çekme" ve "kendi buyruğuna göre bir istem" duyma ihtiyacıdır.

Acı, insanı mucizeye ve Tanrı’ya yaklaştıran yoldur.

 

Raskolnikov'dan Karamazovlar'a kadar tüm kahramanlar, konfor veya para peşinde değil, bir "düşünce" için yanıp tutuşurlar.

 

Dul

Kardeşinin borçlarını üstlenir ve sefalet içinde yaşamaya başlar.

Dostoyevski, yasal olarak sorumlu olmamasına rağmen, kardeşinin anısını lekelememek için tüm borçları üstlenir. Ayrıca kardeşinin dul eşi ve dört çocuğunun bakımını da boynuna borç bilir. Bu "gönüllü kölelik", onu hayatının sonuna kadar sürecek bir para bulma yarışına sokar.

 

Dostoyevski bu dönemde adeta bir makine gibi çalışır.

Bu yoğunlukta bile içinde hissettiği yaşama sevincini "bir kedi canlılığı" olarak tanımlar.

 

Anna Krukovski'ye âşık olur, kabul görmez. Onu reddeden Anna'nın küçük kız kardeşi Sonya (Sofya Kovalevskaya), ileride dünyanın en ünlü kadın matematikçilerinden biri olacaktır. Dostoyevski, o sırada 14 yaşında olan bu çocuğun kendisine olan hayranlığını fark edemeyecek kadar kendi acısıyla meşguldür.

 

Yazarın en zor anında karşısına çıkan yayımcı Stellovski, tam bir fırsatçıdır. 3.000 ruble karşılığında Dostoyevski’nin tüm eserlerinin hakkını almakla kalmaz, 1 Kasım 1866’ya kadar yeni bir roman teslim etmezse tüm geçmiş ve gelecek eserlerine el koyacağını belirten acımasız bir sözleşme imzalatır. Bu baskı, daha sonra Kumarbaz romanının sadece 26 günde yazılmasına neden olacaktır.

 

Wiesbaden’deki bir otel odasında, aç ve ışıksız kaldığı, sadece çayla beslendiği günlerde Dostoyevski, Katkov’a yazdığı o meşhur mektupla Suç ve Ceza’nın iskeletini anlatır:

Konu, yoksul bir öğrencinin "üstün insan" olma ve iyilik yapma amacıyla işlediği cinayet.

Katilin cinayetten sonra yaşadığı "insanlardan kopma" ve "yalnızlık" duygusunun, onu kendi isteğiyle cezaya (küreğe) yöneltmesi.

 

Dostoyevski, yazdıklarını önce beğenmeyip yaksa da, sonunda Zavallı Sarhoşlar (Marmeladov ailesi) ile öğrencinin hikayesini birleştirir. 1866 Şubat'ında Vrangel'e yazdığı mektupta, kitabın gördüğü ilgiden ve içindeki "yeni ve yürekli şeylerden" gururla bahseder.

 

Suç ve Ceza

Raskolnikov'un temel trajedisi yoksulluk değil, bir fikirdir. O, dünyayı "olağanüstü insanlar" (Napolyonlar) ve "titreyen yaratıklar" (bitler) olarak ikiye ayırır.

 

Raskolnikov yaşlı kadını parası için değil, "bir ilkeyi öldürmek" için öldürür. Kendi sınırlarını, yani ahlakın ötesine geçip geçemeyeceğini test eder.

 

Cinayete karar verdiği an özgür olduğunu sanırken, aslında bir makinenin dişlisine kapılmış gibi iradesizce sürüklenir. Gerçek özgürlük, "her şeyi yapabilmek" değil, vicdanın sesini duyabilmektir.

 

Sonya, Raskolnikov'un tam zıttıdır. O da "yasayı çiğnemiş" (fahişelik yaparak), kendini feda etmiştir. Ancak onun eylemi gururdan değil, sevgiden ve çaresizlikten doğar.

Raskolnikov'u kurtaran şey onun üstün insan mantığı değil, Sonya’nın dizleri dibinde bulduğu "alçakgönüllü sevgi"dir. Diriliş (Lazarus hikayesi), ancak suçun ve acının kabulüyle başlar.

 

Svidrigaylov: Raskolnikov'un "ahlakın ötesine geçme" fikrinin uç noktasıdır. Hiçbir şeye inanmaz, vicdan azabı duymaz gibi görünür ama sonunda intihara sürüklenir. O, "karanlık odadaki örümcekli sonsuzluğun" sembolüdür.

 

Dunya: Kardeşi için kendini Lujin gibi bir alçağa satmaya (evlenmeye) hazırdır. Fedakarlığı Sonya’ya benzer ama gururu Raskolnikov’un tarafındadır.

 

Karakterlerin çoğunun (Raskolnikov, Marmeladov, Katrin İvanovna) hasta, ateşli veya sayıklıyor olması, onların düşüncelerinin saflığını ve uçlarda oluşunu meşrulaştıran bir "yazar hilesidir". Onlar, bizim söylemeye cesaret edemediğimiz fikirlerin beden bulmuş halleridir.

 

Suç ve Ceza gibi devasa bir eseri yazarken, bir yandan da yayıncı Stellovski’nin "kölelik sözleşmesi" nedeniyle köşeye sıkışan Dostoyevski, hayatını kurtaracak olan o stenografla tanışır: Anna Grigoryevna.

 

Anna Grigoryevna

Anna Grigoryevna ile Dostoyevski'nin karşılaşması, edebiyat tarihinin en verimli iş birliklerinden biridir.

Dostoyevski: 44 yaşında, borç batağında, sara nöbetleriyle sarsılan, geçmişin hayaletleriyle (Sibirya, Polin Suslova) boğuşan ve Stellovski gibi bir "tacirin" pençesindeki kaotik bir adam.

Anna: 20 yaşında, taze, disiplinli, "altın madalyalı" ve her şeyi düzene sokmaya programlı bir genç kız.

Anna onun hayatının "tozunu silmiş", edebi hazinesini bir ev kadını titizliğiyle koruma altına almıştır.

 

Kumarbaz

Romanın kadın kahramanı Polin, yazarın kendisine acı çektiren eski aşkı Polin Suslova'nın ta kendisidir. Ona karşı duyduğu "kölelik" ve "aşağılanma" duygularını roman aracılığıyla Anna'ya (yeni ve temiz bir sayfaya) anlatarak bir bakıma ruhsal bir arınma yaşar.

 

Dostoyevski için kumar sadece para değil, "iki kere iki dört eder" mantığına karşı bir başkaldırı, mutlak bir özgürlük denemesidir.

 

Dostoyevski'nin Anna'ya evlenme teklif etme biçimi, onun utangaç ve incinebilir ruh halini çok iyi yansıtır. Doğrudan "Benimle evlenir misin?" demek yerine, kurgusal bir ressamın hikayesini anlatarak Anna'nın nabzını ölçer.

"Varsayınız ki, bu ressam ben olayım... Söyleyin nasıl yanıtlarsınız?"

Bu soru, aslında bir devin, kendisini kurtaran küçük bir çocuğa duyduğu muhtaçlığın ifadesidir.

 

Evlilikten sonra Anna'nın karşılaştığı manzara korkunçtur. Dostoyevski’nin sömürücü akrabaları (özellikle üvey oğlu Pol İssayev), Anna’yı bir işgalci gibi görür. Anna'nın, bu baskıdan kurtulmak ve kocasını borçlular cezaevinden kurtarmak için kendi çeyizini ve mobilyalarını rehin vermesi, onun sadece bir sekreter değil, Dostoyevski'nin hayatta kalmasını sağlayan asıl güç olduğunu gösterir.

 

Dostoyevski Rulet Başında

Dostoyevski uçuruma en yakın olduğu anda yaşadığını hisseden biridir. Kaybetmek, ona bir çeşit "günah çıkarma" ve "ceza" hissi verirken; kazanmak ise "bağışlanma" anlamına gelir.

Durumu ne denli umutsuzsa, yeşil masa o denli çok çekiyor onu...

 

Anna, bu metinde sadece bir eş değil, Dostoyevski’nin hayata tutunmasını sağlayan tek halattır. Kendi küpelerini, yüzüğünü, hatta kıyafetlerini rehine vermesi ve her seferinde eli boş dönen kocasını istasyonda karşılaması, onun sevgisinin boyutunu gösterir.

 

Anna’nın günlüğünde romanlara dair hiçbir şey yazmaması, onun Dostoyevski'nin "sanatıyla" değil, "insanıyla" ilgilendiğini kanıtlar. O, bir yazarın eşi değil, sevdiği adamın koruyucusudur.

 

Turgenyev ile Çatışma

Turgenyev Batılılaşmış, Rusya’yı uzaktan (dürbünle) izleyen, "Kendimi Alman sayıyorum" diyen aristokrat bir entelektüel.

Dostoyevski, Rus ruhuna sadık, Batı'nın rasyonalizmini soğuk ve ruhsuz bulan, sürgünde bile "Rusya'sız olamam" diye feryat eden bir muhafazakar.

Dostoyevski'nin Turgenyev'e "Rusya üzerine çeviriniz dürbünü" demesi, edebiyat tarihinin en sert ve zekice iğnelemelerinden biridir.

 

Sürgün

Dostoyevski için Avrupa, her ne kadar güvenli bir sığınak gibi görünse de aslında ruhsal bir hapishanedir. Cenevre'nin ikliminden, insanlarından ve hatta mimarisinden nefret eder. O, Moskova’nın bakımsız meydanlarını Avrupa’nın zarif bahçelerine tercih eder. Bu nefretin temelinde "Rusya'sız olamama" duygusu yatar.

 

Anna, kocasının ancak büyük bir pişmanlık ve suçluluk duygusuyla (yani kumar borcuyla) kamçılanarak yazabileceğini bildiği için onu Saxon-les-Bains’e kendisi gönderir. Nitekim öyle de olur; Dostoyevski her şeyini kaybeder ama bu yıkım, Budala'nın doğuşu için gereken karanlık enerjiyi sağlar.

 

Dostoyevski, dünya edebiyatının en zor işine soyunur: Mutlak iyi bir insanı yazmak.

Prens Mişkin karakterini yaratırken Hz. İsa’yı, Don Kişot’u ve Jean Valjean’ı örnek alır.

 

İlk çocukları Sonya doğumundan kısa süre sonra ölür.

Maykov'a yazdığı mektuptaki "Beni avunduracak küçük varlık nerede?" sorusu, onun kaderci anlayışının bile evlat acısı karşısında nasıl sarsıldığını gösterir.

 

Cenevre ve Vevey’deki hüzünlü anılardan kaçıp Floransa’ya gitmeleri, bir nebze olsun nefes almalarını sağlar. Rafael’in resimlerine sığınır, Rusça gazetelere sarılır. Ve nihayet, her şeye rağmen, tüm bu sefalet ve yasın içinden Budala romanını tamamlamayı başarır.

 

Budala

İki Zeka Türü

İkincil Zeka: Toplumun kurallarını, "iki kere iki dört eder" mantığını, kurnazlığı ve sosyal hiyerarşiyi bilen zekadır.

Birincil Zeka: Ruhun, duygunun ve yeraltının zekasıdır. Mişkin, bir yetişkin boyunda olsa da bir "çocuktur". Bu çocuksu saflık, ikincil zekanın hakim olduğu St. Petersburg toplumunda bir "budalalık" olarak algılanır. Ancak Mişkin, kural tanımazlığıyla aslında en sağlam ilkeleri bile sarsar.

 

Mutlak iyi bir insan, beraberinde mutlak bir kurtuluş getirmez.

Mişkin, çevresindekilerin içindeki iyiyi uyandırsa da, dünyevi gerçeklerle başa çıkamadığı için trajedilere engel olamaz.

 

Mişkin’in varlığı ruhları uyandırır ama bu dünyada yaşayamaz; sonunda yine "kendi iklimi olmayan" bu dünyadan delilikle çekilir.

Kadınlar (Nastasya Filipovna ve Aglae) birer "amaç" değil, erkeği Tanrı'ya ya da yıkıma götüren "araçlar"dır.

 

Mişkin’in Nastasya Filipovna’ya duyduğu aşk, cinsel bir çekim değil, sonsuz bir acımadır. Nastasya ise kendi şerefsizliğine ve acısına aşık bir karakterdir; kurtarılmak ister ama "acınmanın sadakasını" kabul etmeyecek kadar gururludur.

 

Eğer doğa yasaları (iki kere iki dört) bu kadar güçlüyse ve İsa gibi bir varlığı bile bu kadar çirkin bir kadavraya dönüştürebiliyorsa, dirilişe ve mucizeye nasıl inanılabilir? Bu, inancın akılla değil, ancak duyguyla kazanılabileceğinin en büyük kanıtıdır.

 

O, matematiksel kesinliklerin ("iki kere iki dört") ruhu hapsettiğine inanır. Budala, mantığın bittiği, peygambervari önsezilerin, telepatik bağların ve uçurumun kenarında yaşama arzusunun başladığı bir romandır.

Budala, toprağa düşen ve ölen bir buğday tanesinin (Mişkin) öyküsüdür. Mişkin ölür/delirir ama arkasında uyandırılmış bilinçler bırakır.

 

Ebedi Koca, Cinler' in İşlenmesi, Savaş

Budala’dan sonra kaleme aldığı Ebedi Koca, Dostoyevski’nin teknik ustalığının bir zirvesi olarak görülür.

Aldatan (Velçaninov) ve aldatılan (Trussotski) arasındaki ilişki, Dostoyevski’nin meşhur "zıtların birliği" temasını işler. Trussotski, aldatıldığını bilmesine rağmen aldatan adama hayranlık ve nefret arasında gidip gelir.

Trussotski’nin yeni nişanlısını da Velçaninov’a kaptırması, onun "ebedi koca" (yani her zaman aldatılmaya mahkûm figür) rolünü kabullenmişliğini gösterir.

 

Dostoyevski'nin Batı hayranlığına ve nihilizme karşı en sert darbesi olan Cinler, gerçek bir olaydan, İvanov’un Neçayev tarafından öldürülmesinden filizlenir.

Dostoyevski bu romanı sadece bir kurgu değil, Rus gençliğini zehirlediğini düşündüğü "cinlere" (yıkıcı fikirlere) karşı bir savunma mekanizması olarak yazar.

Stavrogin, inanıyorsa inandığına inanmıyor..." ifadesi, modern insanın inançsızlık ve boşluk içindeki trajedisini özetler.

 

Kaybettiği bir gecenin sonunda günah çıkarmak için bir Rus kilisesi ararken yanlışlıkla bir Yahudi havrasına girmesi, onun için metafizik bir işaret olur.

Bu olaydan sonra ellerinin "tam özgürlüğe" kavuştuğunu söylemesi, kumarın onun için sadece bir para meselesi değil, ruhunu esir alan bir hastalık olduğunu kanıtlar. Bu "şifa", hayatının son on yılında büyük başyapıtlarını vermesini sağlayacaktır.

 

Tolstoy ve Turgenyev’in edebiyatını "toprak ağası edebiyatı" olarak niteler ve bu türün söyleyeceği her şeyi söylediğini savunur. Kendisi ise şehirli, yoksul, sinirli ve "yeni" insanın sesini duyurmak ister.

 

Yolculuk öncesi sınırda arama yapılacağı korkusuyla Budala, Ebedi Koca ve Cinler’in ilk taslaklarının Anna Grigoryevna tarafından yakılması, bir yazarın yaşayabileceği en dramatik anlardan biridir.

 

Cinler

Raskolnikov "kendisi için" öldürürken, Cinler’deki ihtilalciler "toplumun iyiliği" adına toptan öldürmeyi ve Tanrı’yı insanların zihninden kazımayı hedeflerler.

Metinde geçen "sınırsız özgürlükten yola çıkarak sınırsız zorbalığa varmak" ifadesi, devrimin nasıl bir diktatörlüğe evrildiğinin formülüdür. İnsanların %90'ının köleleştirildiği, üstün zekalıların "gözlerinin oyulduğu" bir "eşitlik" ütopyası, aslında bir karınca yuvası (distopya) tasarısıdır.

 

Pyotr Verkhovenski (Mefistofeles): Saf kötülüğün, manipülasyonun ve yıkımın temsilcisidir. İnandığı bir idealden ziyade, kaosu yönetme arzusu içindedir.

 

Stavrogin (Güneş/Boşluk): Romanın merkezindeki "karanlık güneş"tir. "inanmadığına bile inanmayan" mutlak bir kayıtsızlık içindedir. Çocuk istismarı gibi en ağır suçları bile sadece "can sıkıntısını" dağıtmak için işleyen, ruhu çoktan ölmüş bir figürdür.

 

Krillov (Tanrı-İnsan): Tanrı’nın yokluğunu kanıtlamak için en yüksek özgürlük eylemi olarak intiharı seçer. "Eğer Tanrı yoksa, ben Tanrı'yım" mantığıyla, insanlığı korkudan kurtarmak için kendini kurban eder; bir nevi "Tanrısız İsa" figürüdür.

 

Şatov (Rus Mesihçiliği): Tanrı'ya ancak Rus halkı üzerinden inanmaya çalışan, milliyetçilik ile dini birbirine karıştıran trajik bir karakterdir.

 

Karmazinov karakteri üzerinden Batı hayranı Rus aydınlarını (özellikle Turgenyev’i) sert bir dille hicveder. Kendi ülkesinin sorunlarındansa "Karlsruhe'nin kanalizasyon işlerini" daha önemli gören aydın tipini aşağılar.

 

Dostoyevski’ye göre Rusya, içine giren bu yabancı fikirlerden (cinlerden) ancak büyük bir sarsıntıyla kurtulacak ve sonunda "İsa'nın ayakları dibine" oturarak iyileşecektir.

 

Roman yayımlandığında döneminin liberal ve sol çevreleri tarafından "yeteneksizlik" ve "sanatsal iflas" olarak nitelendirilmiş, Dostoyevski "gericilikle" suçlanmıştır.

 

Dördüncü Kitap

Delikanlı

Dostoyevski borçlar ve alacaklılarla kuşatılmış durumdadır.

Anna, Alman tacir Jentersten gibi alacaklıları, "Kocam hapiste roman yazmaya devam eder, siz de masraflarını ödersiniz" diyerek geri püskürtür.

Anna, kağıdı kendi satın alıp kitapçı memurlarıyla pazarlık yaparak Budala ve Cinler’i kendisi yayımlar. Bu, Dostoyevski’nin finansal bağımsızlığı için bir dönüm noktasıdır.

 

Dostoyevski, Prens Meşerski’nin Yurttaş dergisinde editörlük yapmaya başlar. Bu süreç, onun ileride büyük ses getirecek olan "Bir Yazarın Günlüğü" türünün de temellerini atar.

Dostoyevski burada sadece bir yazar değil; bir peygamber, bir siyasi analist ve bazen de hırçın bir polemikçi olarak karşımızdadır.

Bu dönemde Dostoyevski’nin Batı karşıtı ve tutucu (sağcı) görüşleri iyice belirginleşir.

 

Delikanlı

Romanın kahramanı Arkadi Dolgoruki, Raskolnikov’un "balta" ile aradığı gücü "para" ile aramaktadır. Ancak buradaki para, lüks içinde yaşamak için değil, "gücün yalnız bilincine" sahip olmak içindir. Arkadi, Rothschild kadar zengin olup eski bir pardösüyle çamurlar içinde yürümeyi hayal eder; bu tam bir "Yeraltı Adamı" tavrıdır.

 

Arkadi de tıpkı Raskolnikov gibi "üstün insan" olma yolunda kendi insani duygularına (merhamet, kumar tutkusu, aşk) yenik düşer. Rinoçka adlı bebeği kurtarmaya çalışırken idealleri için biriktirdiği parayı harcaması, yaşamın diyalektiğinin teoriyi yenmesidir.

 

Arkadi’nin babası Versilov, Dostoyevski karakterlerinin bir sentezi gibidir. "İkiye bölünmüşlük" (duality) temasının en keskin örneğidir; hem kutsal bir aşkı hem de yıkıcı bir şehveti aynı anda ruhunda taşır.

 

Eleştiriler

Nekrassov: Kitabı bir gecede okur ve Dostoyevski’nin "tazeliğine" hayran kalır; onu Tolstoy’un son dönem tekrarlarıyla kıyaslayarak över.

 

Turgenyev: Kitabı "pis, hastalıklı bir koku" ve "psikolojik yaltaklanma" olarak nitelendirerek nefretini gizlemez. Ancak iki yıl sonra onu "Rus yazarlarının birincisi" olarak selamlamak zorunda kalacaktır.

 

Bir Yazarın Günlüğü

Dostoyevski, Günlük'te Rus halkını (mujik) Avrupa’nın "rasyonalist hastalığından" korunmuş, saf bir güç olarak tanımlar.

 

Dostoyevski’ye göre Rus insanının en derin ihtiyacı "tükenmez bir acı çekme" arzusudur. İnanç, zihinsel bir süreç değil, kalpten ve bedenden gelen "fiziksel" bir duygu, acıyla yoğrulmuş bir teslimiyettir.

Halkın cahilliği veya ayyaşlığı önemli değildir; çünkü onlar İsa’yı yüreklerinde taşırlar. Kurtuluş elitlerden (Batıcılardan) değil, topraktan ve halktan gelecektir.

 

Dostoyevski’nin siyasi görüşleri bu dönemde mistik bir milliyetçiliğe evrilir.

Rus halkının diğer ulusları anlama ve onlarla bütünleşme yeteneğine ("evrensel kardeşlik") sahip tek halk olduğuna inanır.

 

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nı kutsal bir görev olarak görür. "İstanbul bizim olacak" derken bunu siyasi bir genişlemeden ziyade, Hristiyanlığın (Ortodoksluğun) zaferi olarak kurgular.

Katolikliği "İsa’yı yitirmiş ve devlete dönüşmüş" bir yapı olarak suçlar. Ona göre gerçek tinsel birleşme sadece Rus İsa’sı ile mümkündür.

 

Günlük’te yayımlanan iki şaheser

Gülünç Bir Adamın Düşü: İnsanın cenneti nasıl cehenneme çevirdiğinin; bilgeliğin yerine "bilimi" ve "utancı" nasıl koyduğunun sarsıcı bir alegorisidir.

 

Uysal Kız: Sessiz bir savaşın, gururun ve iletişimsizliğin öyküsüdür. Kadının kollarında bir ikonla pencereden atlaması, Dostoyevski’nin "insan yeryüzünde yalnızdır" çığlığının en somut örneğidir.

 

Karamazov Kardeşler'in Yaradılışı

Üç yaşındaki oğlu Alyoşa’yı bir sara nöbetinde kaybeder.

Dostoyevski, oğlunun kendi hastalığı (epilepsi) yüzünden ölmesini "evrensel sorumluluk" fikriyle birleştirir: "Herkes, her şeyden sorumludur."

Bu acıyla sarsılan yazar, genç filozof Soloviyov ile manastıra gider. Buradaki izlenimleri, Karamazov Kardeşler'deki Rahip Zozima ve Alyoşa Karamazov karakterlerine hayat verir.

 

Dostoyevski'nin "Rus İnsanı" Portresi

Günah: Ayyaşlık, sefalet, yalan (Yaralı hayvanın sıçramaları).

Arınma: Acı çekme iştahı, tinsel gereksinim.

Sonuç: Dünyayı kurtaracak olan "Aydınlık".

 

Karamazov Kardeşler

Karamazovluk: Tek Bir Varlığın Dört Hali

Smerdiyakov: Karamazovluğun en alt basamağı; "tortu", "çöplük" ve eyleme dökülmüş kötü niyet.

Dimitri: Karamazovluğun "eti" ve "kanlı" tutkusu. Hayvan ile insan arasında sıkışmış, ama acı çekerek arınmaya aday olan coşku.

İvan: Karamazovluğun "aklı" ve "kibri". Tanrı’yla boy ölçüşen ama kendi yarattığı maymuna (Smerdiyakov) yenilen trajedi.

Alyoşa: Karamazovluğun "ışığı". Kötülüğü bilmeyen değil, kötülüğü görüp onu sevgiyle dönüştürebilen "eril iyilik".

 

Büyük Engizisyoncu

İnsan özgürlükten korkar.

Engizisyoncu’ya göre İsa, insana taşıyamayacağı kadar büyük bir yük (özgür seçim ve vicdan azabı) vermiştir. Kilise (veya metaforik olarak otorite), bu yükü insanların sırtından alıp onlara "ekmek ve kölece bir mutluluk" vaat ederek İsa’ya ihanet eder. Burada Dostoyevski, hem Katolikliği hem de kendi döneminin yükselen ateist sosyalizmini aynı potada eritir: Her ikisi de tinsel özgürlüğü, dünyevi bir refah düzenine feda etmektedir.

 

Gruşenka

Aynı anda hem bir "kaplan" hem de bir "melek".

Kadının gücü, erkek gibi "tek" veya "düzenli" olmasında değil, biçimsiz bir evren gibi her an değişebilmesinde yatar.

Gruşenka, Dimitri ve babasını hayvanlaştıran o şehvet kutbudur; ancak aynı zamanda Alyoşa’ya "soğan veren" (merhamet gösteren) bir ermişe de dönüşebilir.

 

Puşkin'e Saygı Şenlikleri

1880'de Puşkin anıtının açılışında verdiği söylevle tüm Rusya'yı birleştirir. Halk onu bir peygamber gibi selamlar.

 

Dostoyevski, Alyoşa’yı "Yeni Rusya"nın temsilcisi olarak kurgulayıp onun hikayesini devam ettirmek ister. Bu, Dimitri’nin (Eski Rusya) ve İvan’ın (Avrupalı Rusya) ötesinde bir kurtuluş vaadidir.

Defterine yazdığı "10 yıllık çalışma gerektirir, oysa ben 56 yaşındayım!" notu, yazarın kendi sonunu hissettiğini gösterir.

 

Puşkin anıtının açılışında Dostoyevski’nin yaptığı konuşma, sadece bir edebiyat eleştirisi değil, siyasi ve tinsel bir manifestodur.

 

Dostoyevski’ye göre Puşkin’in büyüklüğü, her milletin (İngiliz, Arap, İspanyol) ruhuna bürünebilme yeteneğinden gelir. Bu yetenek, Rus halkının dünyayı birleştirecek olan "evrensel kardeşlik" misyonunun kanıtıdır.

 

 

Son

Puşkin şenliklerinden sonra yükselen eleştiriler (özellikle Gradovski ve Avrupa Postası), onu hem fiziksel hem ruhsal olarak sarsar. Bu tepkiler, onun son sara nöbetlerini tetikler.

 

Ölümcül kanama, ironik bir şekilde bir "miras kavgası" sırasında başlar. Kız kardeşi Vera'nın suçlamaları ve ailevi hırslar, yazarın zaten incelmiş olan damarlarını patlatır.

"Bu saat için tutmayınız beni, çünkü böylelikle tüm adaleti yerine getirmeliyiz."

 

Dostoyevski’nin cenazesi, Rusya tarihinde eşine az rastlanır bir kitle hareketine dönüşür.

Tabut omuzlarda taşınır.

 

Ölümünden Sonra

Dostoyevski öldüğünde Anna sadece bir dul değil, aynı zamanda kocasının edebi mirasını korumakla görevli bir savaşçıya dönüşür.

 

Yayıncıların sömürü girişimlerine karşı direnir, kocasının tüm eserlerini kendisi yayımlayarak büyük bir başarı elde eder.

 

Dostoyevski’nin el yazmalarını ve eşyalarını korumak için Moskova Tarih Müzesi’nde özel bir bölüm kurar.

 

Kendi ifadesiyle 20. yüzyılda değil, hâlâ 19. yüzyılda, kocasının yanında yaşamaya devam eder. 1918 yılında Kırım’da sefalet içinde ölene dek tek amacı Fedor Mihailoviç’in ölümsüzlüğünü sağlamlaştırmak olmuştur.

 

Dostoyevski’nin ölümünden sonra ortaya çıkan en büyük sarsıntı, en yakın dostlarından Strakhov’un Tolstoy’a yazdığı mektuptur. Strakhov, Dostoyevski’yi "aşağılık, kıskanç ve kötü huylu" olarak tanımlar.

Strakhov, Dostoyevski’nin küçük bir kız çocuğuna banyoda tecavüz ettiğiyle övündüğünü iddia eder.

Turgenyev de bu kervana katılarak Dostoyevski’yi sapkınlığıyla ünlü Marquis de Sade’a benzetir.

Anna, bu iddiaların kocasının kurguladığı karakterlerle (Stavrogin gibi) karıştırıldığını ve Strakhov’un sadece kıskanç bir "çanak yalayıcı" olduğunu savunarak bu saldırıları göğüsler.

 

O hem bir ermiş (Mişkin) hem de bir şeytandır (Stavrogin).

 

Dostoyevski okuyucuya hazır cevaplar vermez; aksine, onu konforlu uykusundan uyandırıp uçurumun kenarına bırakır.

 

Raskolnikov, Suçun ve vicdanın dayanılmaz ağırlığı.

Mişkin, Dünyadaki mutlak saflığın "budalalığı".

Stavrogin, Hiçliğin ve karanlığın en uç noktası.

Karamazovlar, İnsan doğasındaki hayvani tutku ile tinsel yükselişin kavgası.

 

O, bize neye inanmamız gerektiğini söylemez; sadece "inanmanın" ve "beklemenin" sarsıcı tadını öğretir.

 

11 Nisan 2022 Pazartesi

Jack Holland - Mizojini - Kadından Nefretin Evrensel Tarihi - Notlar

Jack Holland - Mizojini - Kadından Nefretin Evrensel Tarihi - Notlar

Dünyanın En Eski Önyargısı

A Brief History of Misogyny: The World’s Oldest Prejudice

Mütercim: Erdoğan Okyay, İmge Yayınları, Ankara, 2016

 


Önsöz

Jack Holland, 2002 yılında kadın düşmanlığı (mizojini) tarihini araştırmaya başlar. Orta Çağ cadı avlarından Kuzey Kore cezaevlerindeki zulümlere, edebi metinlerden tarihsel arşivlere kadar geniş bir veri grubunu inceler.

2004 yılı Mart ayında kitabın taslağını bitirdikten hemen sonra ender görülen ve ölümcül olan NK/T-hücre lenf kanserine yakalanır.

 

Giriş

Mizojini (kadın düşmanlığı), insanlık tarihinin en dirençli, en uyumlu ve en yıkıcı yapısal inşa süreçlerinden biridir. Bu olgu, Pakistan’ın Pencab eyaletinde Mukhtaran Bibi’nin toplu tecavüzle "cezalandırılmasından" Kuzey Kore’deki Kaechon Tutukevi’nde kadınların maruz kaldığı biyolojik şiddete; Nijerya’da Amina Lawal’ın taşlanarak ölüme mahkûm edilmesinden ABD’nin Fort Bragg askeri üssündeki koca cinayetlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada, "evrensel ve zamansız" bir karakter sergilemektedir. Mizojini sadece tarihsel bir kalıntı değil, günümüz toplumsal yapısını şekillendiren canlı bir patolojidir.

 

Belfast’ta birbirine düşman Katolik ve Protestan grupların üzerinde uzlaştığı tek semantik zemin, kadını aşağılayan "cunt" (kancık) kelimesidir.

Belfast argosunda kullanılan "to stiff" deyimi hem "bir kadınla yatmak" hem de "öldürmek" anlamına gelir. Bu semantik özdeşlik, kurbanın sadece kişiliksizleştirilmesini değil, tamamen nesneleştirilerek "cansız bir bedene" (stiff) indirgenmesini temsil eder.

Erkeğin kadına duyduğu yoğun arzu ve bu arzunun yarattığı bağımlılıktan duyulan ontolojik korku. Bu nefret, arzunun kontrol edilememesinin yarattığı hayal kırıklığının kadına yansıtılmasıdır.

Kadının Bakire Meryem şahsında göklere çıkarılırken aynı zamanda insanlığın cennetten kovulmasından sorumlu tutulması da bu ikileme örnektir.

 

Bu modern şiddet sarmalının ve dilsel aşağılamanın entelektüel temelleri, Batı medeniyetinin kurucu unsurları olan Antik Yunan felsefesi ve Musevi söylencelerinin bilinçli tercihlerine dayanır.

 

1 Pandora’nın Kızları

Batı kültürünü besleyen iki yaradılış mitinde kadının (Havva ve Pandora) varoluşa kötülük ve ölüm getiren bir ceza olarak kurgulanır.

Antik Yunan düşüncesi, Batı medeniyetinin rasyonel temellerini atarken aynı zamanda kadını "öteki" olarak konumlandıran felsefi düalizmin de beşiği olmuştur. Yunan söylencelerine göre kadın, insanlığın başlangıcında var olan organik bir unsur değil, erkekleri cezalandırmak için gönderilmiş bir "Kalon Kakon" (Güzel Felaket) olarak kurgulanmıştır.

Prometheus, ateşi gökyüzünden çalarak yeryüzüne indirmişti. Bu kandırmaya çok öfkelenen Zeus, bir “armağan” verme bahanesiyle, erkeklere “örneği görülmemiş bir kötülük” tasarlamıştı: Vereceği bir armağanla hem erkeklerin eğlenmesini sağlayacak hem de onların, felaketleriyle sarmaş dolaş yaşamalarına yol açacaktı. Gökyüzünün ortak armağanı Pandora! Yunanca yazıldığı gibi καλv κaκov (Kalon Kakon), yani “Güzel Felaket”. O, Tanrıçalarla kıyaslanacak kadar güzeldi.

 

Amazon efsaneleri

Savaşçı ve egemen kadın imajına duyulan korku ve bu korkunun Atina sanatında (Parthenon kabartmaları dahil) tecavüz ve şiddet estetiğiyle pornografik bir biçimde temsil edildi.

 

Kelt mitolojisi

Cennet, kadınlarla ve arzuyla doludur. Arzu olumlu bir güçtür; "ilk günah" yoktur.

 

Sümer mitolojisi (Gılgamış)

Tanrılar ölümü tüm insanlığa pay etmiştir. Kadın, ölümün veya sefaletin sorumlusu değildir.

 

Euripides ve Sophokles'in oyunlarında (Medea, Klytemnestra, Antigone) toplumsal sınırları aşan ve doğadan aldıkları güçle aile/devlet otoritesine başkaldıran kadınlar dikkat çeker.

Lanet size! Benimle alay edilse de kadınları aşağılamaktan hiç vazgeçmeyeceğim. Çünkü onlar her zaman baştan aşağı kötüler. Onları edepli olmaya eğitmeyenler, izin versinler de gelecekte onları da aşağılayayım." (Euripides, Hippolytos)

 

Aristoteles, kadını "sakat doğmuş bir erkek" olarak tanımlayarak biyolojik bir aşağılık kuramı geliştirdi.

Aristoteles'in teorisi, sadece felsefi bir tartışma olarak kalmamış; 17. yüzyıl bilimsel devrimine kadar kadının kamusal ve bilimsel alandan dışlanmasını meşrulaştıran "bilimsel" bir cam tavan işlevi görmüştür. Platon’un akıl-beden düalizmiyle birleşen bu anlayış, kadını değişkenliğin, duygunun ve bedensel zaafın temsilcisi olarak kodlamıştır.

 

(Antik dönemde Sparta’da kadınların durumu, genele kıyasla istisnadır: Askeri bir toplum olan Sparta’da kadınlar mülk edinebilir, spor yapabilirdi)

 

2 Kapılardaki Kadınlar

Roma’da kadınlar, kamusal alanda Yunanlı hemcinslerinden daha görünür olsalar da Patria Potestas (baba otoritesi) altında ağır hukuki kısıtlamalara tabiydiler.

Romulus yasaları kocaya karısı üzerinde yaşam ve ölüm hakkı tanır, başı açık sokağa çıkan ya da şarap içen kadınların dövülerek öldürülmesi yasaldır.

Roma mizojinisi, kadının özgürleşme potansiyeline karşı duyulan kolektif bir siyasi korku üzerine inşa edilmiştir.

 

Yaşlı Cato, kadınları "zapt edilemez vahşi yaratıklar" olarak tanımlayarak, onlara tanınacak en küçük hakkın erkek egemenliğinin sonu olacağını savunmuştur.

 

Roma tarihi, erkek egemen iktidar yapısına karşı cinselliği ve zekâyı silah olarak kullanan kadınlarla doludur. Özellikle Genç Agrippina, "erkeksi bir despotizm" ve hırsla imparatorluk yönetiminde hak iddia etmiştir. Oğlu Nero tarafından gönderilen cellat yatağına girdiğinde, Agrippina’nın cellada karnını göstererek "Hançerini buraya, Nero'yu taşıyan rahime sapla!" diye haykırması, Roma'nın kadın bedeni üzerinden yürüttüğü siyasi baskıya karşı en çarpıcı ve tiyatral direniş örneğidir.

 

Roma'ya yayılan Bacchus dinindeki cinsel taşkınlıklar, köle isyanı korkusu ve Senato kararıyla 7000 kadın katledilmiştir.

Romalı tarihçi Sallust, Catilina'nın Komplosu (Bellum Catilinae) adlı eserinde Catiline komplosuna karışan, eğitimli, dans eden, şiir yazan ve cinsel arzusunu gizlemeyen "modern" Romalı kadını, soylu kadın Sempronia'yı MÖ 63 yılındaki darbe girişiminin ahlaki ve toplumsal çöküş simgesi olarak tanıtır.

 

Romalı yazarların Kleopatra'yı "erkekleri güçsüzleştiren ve fahişelikle devletleri yıkan" bir iblis olarak kurgular.

 

3 İlahi Müdahale

Dönemin katı Musevi yasalarına meydan okuyarak adet gören ve zina ile suçlanan kadınları koruması, etrafında geniş bir kadın havari grubu toplanmasını sağladı.

Hıristiyanlık, başlangıçta kadınlara sunduğu manevi eşitlik vaadiyle yayılsa da kurumsallaştıkça kadını "günahın kapısı" olarak gören radikal bir teolojiye dönüştü.

Havari Pavlus’un hiyerarşik düzenlemeleri, Tertullian’ın "Şeytanı davet eden sensin! Tanrı’nın görüntüsü olan erkeği sen yere vurdun" suçlamasıyla zirveye ulaşmıştır. Bu dönemde "Çöl Babaları"nın dünyadan el etek çekme girişimleri, aslında kurtulmaya çalıştıkları cinsel arzudan kaçamamalarının yarattığı bir hüsrandır. Bu keşişler, hâlâ fantezilerini süsleyen kadına duydukları arzuyu, ona karşı şiddetli bir nefret besleyerek bastırmaya çalışmışlardır. Kadın, erkeğin kendi günahının yansıması haline getirilmiştir.

 

415 yılında İskenderiyeli matematikçi Hypatia'nın fanatik bir Hıristiyan grup tarafından istiridye kabuklarıyla derisinin yüzülerek katledilmesi, insanlık tarihinin en trajik kırılmalarından biridir. Bu vahşet, Antik Çağ'ın "akıllı kadın" imgesinin sonunu ve Orta Çağ'ın "şeytani büyücü/cadı" imgesinin başlangıcını temsil eder. Hypatia’nın bedeni üzerindeki bu parçalama eylemi, teolojik nefretin entelektüel kadına yönelik sistematik saldırısıdır.

 

4 “Cennetin Kraliçesi”nden “İblis Kadın”a

Orta Çağ mizojinisi, kadını insanlıktan çıkarmanın iki zıt kutbunu (Bakire Meryem ve Günahkâr Havva) aynı anda yönetmiştir. Meryem kültü, kadını aşırı yücelterek aslında gerçek kadını kişiliksizleştirmiştir.

 

431 Efes Konsili ile Meryem'i "Tanrı Anası" (Theotokos) ilan eder.

Bedeninin göğe kabulü ve "Lekesiz Gebelik" dogmalarıyla cinsellik dışı, soyut ve gerçek dışı bir mükemmellik seviyesine çıkarılır.

 

Meryem’in "günahsızlığı" bir dogma haline getirildiğinde, gerçek dünyadaki tüm kadınlar otomatik olarak "Havva’nın günahkâr kızları" kategorisine itilmiştir. İdeal kadının (Meryem) ulaşılamaz ve insanüstü bir kurgu haline gelmesi, gerçek kadınların "cadı" veya "iblis" olarak yaftalanmasını kolaylaştırmıştır. Meryem kültünün zirve yaptığı dönemde cadı avlarının başlaması bir ironi değil, bu "ideal kadın" kurgusunun zorunlu sonucudur.

 

5 Ey Cesur Yeni Dünya

1500-1800 yılları arasında Avrupa’da bilimsel, toplumsal, ekonomik ve siyasal alanda dünyayı değiştirmeyi amaçlayan devrimci atılımlar baş göstermiş; kutsal ve tabu görülen yerleşik kurumların gücü sorgulanmaya başlandı.

Bu yapının yıkıntıları üzerinde modern dünya biçimlenecektir.

 

"Mizojini" (kadın düşmanlığı) kavramı ilk kez bu dönemde, 1656 yılında ortaya çıktı.

 

Galileo Galilei'nin 1609'da teleskopunu gökyüzüne doğrultarak hareket halindeki heliosentrik (güneş merkezli) evreni keşfetmesi, Kilise, İncil ve Aristoteles'in statik dünya görüşünü temelinden sarstı.

 

Evrenin yapısıyla ilgili buluşunun eski kaynakların... hatalar içerdiğini kanıtlaması / bu kaynaklarda yer alan başka bilgilerin de hatalı olabileceğini ortaya koymuş oldu.

 

17. yüzyılın başlarında İngiltere'de kadının hukuksal olarak hiçbir hakkı bulunmuyordu.

Babasının velayetinden kocasının boyunduruğuna geçen kadının tüm mülkü evlilikle el değiştiriyordu.

 

Kadınların toplumsal statüleri giysilerine de yansımış; 17. yüzyıl sonlarında bedenlerini sımsıkı saran korse eziyeti başlamıştır.

Genç kızların solgun görünmesi için ishal ilaçları verilmiş, korse nedeniyle ölen 20 yaşındaki bir kadının otopsi raporunda şu ifadelere yer verilmiştir:

"Kaburga kemiklerinin karaciğeri deldiği ve diğer karın organlarının da az çok zarar gördüğü saptandı..."

Kocalarını öldüren kadınlar odun ateşinde yakılarak öldürülüyordu.

 

Reformasyon hareketi, rahiplerin evlenmesine izin vererek evlilik kurumunun değerini yükseltmiş ve kadının aile içindeki konumunu güçlendirmiştir.

Ancak Protestanlığın kurumsallaşmasıyla kadınların hak talepleri bastırılmış; John Knox, kadınların söz sahibi olmasına karşı "Korkunç Kadın Hegemonyasına Karşı İlk Ateşli İşaret" başlıklı bir metin kaleme almıştır.

Babaerkil yapının yeniden güç kazanmasıyla, Püriten John Milton’un Kaybolan Cennet eserindeki şu sözleri dönemin ruhunu özetler: "Tanrı için sadece erkek, Tanrı ve erkek için ise kadın."

İngiltere’de kadınların eğitim hakkından söz edildiğinde Kral I. James bu fikri şu sözlerle reddetmiş: "Kadınların bilgili olmalarının istenmesi, tilkilerin ehlileştirilmesi gibi bir şey. Böylece kadınlar sadece daha kurnaz olacaklardır."

Buna rağmen 1600'lerde Londra’da %10 olan kadın okuryazarlık oranı, 40 yıl sonra iki katına çıkmış; 1754'te her üç kadından biri evlilik belgesini imzalayacak duruma gelmiştir.

 

John Locke, aklın doğuşta boş bir sayfa olduğunu savunan "empirizm" felsefesiyle, kadınların aşağılık bir varlık olarak görülmesinin doğuştan gelen bir özellik değil, eğitimsizliklerinin bir ürünü olduğunu savunarak kadın düşmanlığının temellerini sarsmıştır. Locke, Havva'nın günahı üzerinden kadınlara acı çekmeyi reva gören dinsel dogmaları eleştirmiş ve kadınların korse içinde hapsedilmesine karşı çıkmıştır.

Dönemin ilk feministlerinden Mary Astell ise şu tarihi soruyu sormuştur: "Bütün insanlar hür doğdularsa, o zaman nasıl oluyor da bütün kadınlar esaret yaşıyorlar?"

 

Ancak bilimsel ilerlemelere rağmen kadın düşmanlığı hız kesmemiş; cadı avlarının en yoğun dönemi, Locke’un bireysel hakları savunduğu bu dönemle çakışmıştır.

16 ve 17. yüzyıllarda edebiyat, kadın düşmanı klişelerle doludur.

William Shakespeare’in oyunlarında da kadınlara yönelik düşmanca ifadeler yer alır. Hamlet ve Kral Lear gibi büyük trajedilerinde kadınlar felaketlerin kaynağı olarak sunulur.

Hamlet’in annesi Gertrud’a öfkesi tüm kadınlara yönelir: "Kadın! Zayıflık senin adın."

Aynı şekilde Kral Lear oyununda da kadın bedeni ve cinselliği iğrenç dizelerle resmedilir: "Kemerden aşağısı Centaur'dur tümüyle, Kemere kadar yukarısı, kadındır bütünüyle. Bunlar hep Tanrılara özgü şeyler, Diğer yanda ise şeytana ait olan, onun mülkü nesneler."

 

1660'lardan sonra saray çevresinde cinsel ahlak çökmüş; Rochester Kontu John Wilmot gibi şairler kadınlara "fahişe" diyen son derece kaba ve pornografik bir dil kullanmışlardır.

Bu dönemde Aphra Behn, İngiltere'nin ilk profesyonel kadın tiyatro yazarı olarak öne çıkmış; erkek meslektaşlarının kadın düşmanlığına karşı durarak erkeklerin cinsel iktidarsızlıklarıyla alay eden The Disappointment adlı şiiri kaleme almıştır.

 

Daniel Defoe (Moll Flanders, Roxana) kadınların bağımsızlığını savunmuş ve rızasız evlilikleri tecavüzle bir tutmuştur. Onun kahramanı Roxana, ekonomik bağımsızlığını korumak adına evliliği reddeden bir kadın prototipidir: "onurun ve evliliğin özgür bir kadının bağımsız yaşamıyla nasıl bağdaşacağını bilemiyorum."

Buna karşın, Samuel Richardson’un Pamela ya da Ödüllendirilmiş İffetlilik romanı, burjuva ahlakının simgesi olarak "iffetli/aseksüel kadın" imajını idealize etmiştir.

 

Dönemin en etkili kadın düşmanlarından biri olan Jean Jacques Rousseau, aydınlanma mantığını kadının boyunduruk altına alınmasını haklı çıkarmak için kullanmıştır.

Rousseau, Emile eserinde kadının doğası gereği erkeğe itaat etmesi gerektiğini iddia eder: "Eğer kadın, kendisiyle erkek arasındaki eşitsizlikten yakınırsa bunda haksızdır... Tam tersine bu, mantıksal bir düşüncenin sonucu."

 

6 Viktoryenlerin Sırları

Avrupalıların sömürgecilik faaliyetleriyle tanıdıkları diğer kültürlerde de kadın düşmanlı görülmüştür. Özellikle adet görme (menstrüasyon) neredeyse tüm ilkel ve gelişmiş toplumlarda (Macusi Kızılderilileri'nden Hindu-Brahmanlar'a kadar) erkeklere uğursuzluk getiren, tabulaştırılmış bir olgu olarak algılanmıştır.

 

Uzakdoğu öğretilerinde (Taoizm, Hinduizm, Budizm) beden Batı'daki gibi "günahkâr" olarak görülmemiş, cinsel aşk Nirvana'ya veya ölümsüzlüğe ulaşmanın bir yolu olarak törenselleştirilmiştir.

Taoizm'de dişi (Yin) ve erkek (Yang) güçlerinin dengesi aranmış; uzun yaşam için kadının vajinal akıntısının emilmesi yöntemleri kitaplaştırılmıştır.

Budist Tantra mezhebinde de cinsel taşkınlıklar dinsel aydınlanmanın parçası sayılmıştır.

Ancak bu cinsel değer, kadının toplumsal olarak ezilmesini engellememiştir.

 

Konfüçyüs (MÖ 551-479) öğretisi, kadını tamamen bastıran katı bir babaerkil sistem kurmuştur.

Çinli ozan Fu Hsuan, kadının acıklı durumunu şöyle anlatır: "Kadın olarak doğmak gerçekten acı. Böylesine aşağılanmış bir yaratık düşünülemez! ... İyi gitmeyen ne varsa, hepsinden kadın sorumlu..."

 

Çin’de kadınların dış dünyayla teması kesilmiş, üst sınıflarda "Lotus Ayak" adı verilen ve küçük kız çocuklarının ayak kemiklerinin kırılarak bağlanmasını içeren acılı sakatlama geleneği 10. yüzyıldan 1949 yılına kadar sürdürülmüştür.

 

Hindistan'da Mahabharata destanında kız çocuğunun doğumu felaket olarak nitelendirilmiştir. Ülkede yalnızca tapınaklarda hizmet eden fahişelerin (Devadasi) eğitim almasına izin verilmiştir.

En korkunç gelenek ise dul kalan kadınların, ölen kocalarının cesediyle birlikte canlı canlı yakılmasını öngören Sati töresidir. 1780 yılında Marwar Rajası öldüğünde 64 karısı bu şekilde yakılmıştır.

 

İngiltere'de 1792 yılında Mary Wollstonecraft, feminist hareketin miladı kabul edilen Kadın Hakları Hakkında Bir Savunma kitabını yazmıştır. Bu cesur çıkışı nedeniyle muhafazakâr çevrelerce "eteklik giymiş sırtlan" olarak adlandırılan Wollstonecraft, kadınların yüzeyselliğini doğuştan gelen bir özellik olarak değil, eğitimsizliğin bir sonucu olarak görmüş ve her türlü ahlaki yenilginin temelinde beden odaklı yaşamın yattığını savunmuştur.

 

Sanayi Devrimi ile birlikte kadınlar fabrikalarda çok ucuz işgücü haline gelmişlerdir.

Kadınların haftalık kazancı erkek işçilerin yarısından azdı. Charles Dickens ve Jack London bu işçi mahallelerindeki korkunç sefaleti ve kadına şiddeti kayda geçirmiştir.

 

Viktoryen dönemde orta sınıf kadını cinsellikten arındırılmış, iyi bir eşin cinsel ilişkiden zevk almaması gerektiği savunulmuştur.

Dr. William Acton, kadının cinsel haz duymasının deliliğe ve kansere yol açabileceğini iddia etmiştir.

Cinsel arzu duyan kadınlar "nemfomanyak" olarak damgalanmış; mastürbasyon yapan genç kızları "tedavi etmek" adına klitoridektomi (klitorisin kızgın demir ve cımbızla kesilip alınması) ameliyatları gerçekleştirilmiştir. Dr. Isaac Baker Brown bu ameliyatların ateşli bir savunucusuydu ve Kilise tarafından destekleniyordu.

 

Yetişkin kadın cinselliğinden korkan Viktoryen erkekleri, çocuksu saflığı kutsayan bir küçük kız çocuğu kültü (Kate Greenaway resimleri gibi) yaratmıştır. Ancak bu hayranlığın öbür yüzünde korkunç bir çocuk fuhşu piyasası oluşmuş; Londra West End'de yaşları 5 ile 15 arasında değişen binlerce çocuk fahişeliğe itilmiştir.

 

1847'de İskoçyalı Dr. James Young Simpson, doğum sancılarını dindirmek için eter ve ardından kloroform kullanmaya başlamıştır. Ancak Kilise, doğum sancısının Havva’nın günahına verilen ilahi bir ceza olduğunu savunarak Simpson'ı aforoz etmiştir.

Din adamları kloroformu "şeytanın eseri" olarak nitelendirmiş, ancak Kraliçe Victoria'nın kendi doğumlarında kloroform kullanması bu tartışmaları susturmuştur.

 

1888 yılında Londra'da fahişeleri katleden Karındeşen Jack, Viktoryen dönem kadın nefretinin patolojik bir doruk noktasıdır. Katil, kurbanlarının rahimlerini ve cinsel organlarını cerrahi bir titizlikle kesip çıkarmış, adeta tıbbi bir otopsi yaparcasına kadın bedenini cezalandırmıştır. Viktoryen toplum bu vahşeti bir seks cinayeti olarak görmemiş; halktan bazı kadınlar katilin "namuslu kadınları koruduğunu" iddia edebilmiştir.

 

7 Üstinsan Çağında Mizojini

19 yüzyılın başlarında kadınlar seçme hakkı kazanmaya başlamıştır; ilk olarak 1893'te Yeni Zelanda, ardından Rusya (1917), İngiltere (1918) ve ABD (1920) kadınlara seçme hakkı tanımıştır. Ancak bu siyasi ilerleme, felsefi ve bilimsel alanda yeni karşı tepkilere yol açmıştır.

 

Sigmund Freud, Aristoteles'in "sakatlanmış erkek" tezini modern psikolojiye uyarladı. Freud, genç kızların erkek cinsel organını görerek "penis kıskançlığı" (penis envy) yaşadıklarını ve kadınların ancak klitoral (erkeksi) cinsellikten vazgeçip vajinal (annelik/üremsel) cinselliğe geçerek "normalleşebileceğini" iddia etmiştir. Bu görüş, kadın düşmanlığını biyolojik bir yetersizliğe verilen normal bir tepki olarak meşrulaştırdı.

 

Yahudi asıllı Otto Weininger, yazdığı Cinsiyet ve Karakter kitabıyla kadın düşmanlığını felsefi bir doruğa ulaştırmıştır. Weininger, kadının hiçbir ontolojik özü olmadığını savunmuştur: "Kadınların varlıkları ve özleri yoktur. Onlar varolmuyorlar, onlar bir hiçtirler."

 "Kadın, cinsellikten başka bir şey değildir. Hatta o, sözcüğün tam anlamıyla cinselliğin kendisidir."

Weininger, kadınlar ile Yahudiler arasında ahlaki güvenilmezlik ve zeka azlığı yönünden doğrudan benzerlikler kurmuştur.

 

Nazi ideolojisi kadını "çocuk, mutfak, kilise" (Kinder, Küche, Kirche) üçlemesine hapsetmiş; kürtajı yasaklayıp çok çocuk doğuran annelere onur nişanı vermiştir. Julius Streicher’in Der Stürmer dergisi ise antisemitizmi pornografik kadın fantezileriyle birleştirmiştir.

 

Karl Marx ve Friedrich Engels, kadının ezilmesini özel mülkiyetin ve kapitalizmin bir sonucu olarak görmüşlerdir.

1917 Sovyet Devrimi'nden sonra Lenin, kadınlara tam eşitlik sağlamaya çalışmış ve Sovyetler Birliği 1920'de kürtajı yasallaştıran ilk ülke olmuştur. Ancak Stalin döneminde bu politikalar tersine dönmüş ve kürtaj yeniden yasaklanmıştır.

Mao dönemi Çin’inde de Kültür Devrimi sırasında kadınlara etek giymek yasaklanmış, tek çocuk politikası altında kadınlar zorla kürtaja maruz bırakılmıştır.

 

Totaliter rejimler kadın bedenini bir devlet mülkü olarak görmüştür.

Kuzey Kore toplama kamplarından kaçan Lee Soon-ok, kamplarda hamile kadınların karınlarının askeri çizmelerle ezildiğini ve yeni doğan bebeklerin annelerinin gözü önünde boğularak katledildiğini tanıklığıyla anlatmıştır.

 

1937'deki Nanking Katliamı’nda Japon askerleri on binlerce kadına tecavüz etmiş ve bedenlerini vahşice sakatlamıştır.

1990'lardaki Balkan Savaşları'nda ise Sırp ordusu, Müslüman ve Hırvat kadınları hamile bırakarak etnik yapıyı bozmayı amaçlayan sistematik tecavüz kampları kurmuştur.

Bu vahşetin gerisinde, kadını sadece erkek tohumunu taşıyan bir kuluçka makinesi olarak gören Aristotelesçi arkaik fantezi yatmaktadır.

 

8 Beden Üzerinden Siyaset

1955-1960'larda doğum kontrol hapının bulunması, kadınlara eşlerine veya erkeklere danışmaksızın kendi doğurganlıkları üzerinde karar verme hakkı tanımıştır. Bu durum, cinsiyetler arası hiyerarşiyi sarsmış ve kadınlara gerçek anlamda cinsel eşitlik kapısını aramıştır. Theodore Roosevelt gibi muhafazakâr liderler ise doğum kontrolünü "ırka karşı işlenmiş bir cinayet" olarak görmüştür.

 

Katolik Kilisesi, doğum kontrol yöntemlerine ve kürtaja karşı katı bir savaş yürütmüştür.

Papa VI. Paul 1968’deki Humanae Vitae genelgesiyle doğum kontrolünü kesin olarak yasaklamış, Papa II. Jan Paul ise bu öğretiyi şaşmaz ilan etmiştir. Bu katı tutum nedeniyle Brezilya gibi kürtajın yasak olduğu ülkelerde her yıl yoksul kesimden yaklaşık 50.000 kadın kaçak kürtajlar yüzünden can vermiştir.

ABD’de ise muhafazakâr başkanlar (Reagan ve Bush) kürtaj bilgilendirmesi yapan uluslararası kliniklerin fonlarını kesen "Gag Rule" politikasını uygulamıştır.

 

ABD'de radikal kürtaj karşıtları kürtaj kliniklerine bombalı saldırılar düzenlemiş, buralarda çalışan doktorları (Dr. David Gunn, Dr. John Britton, Dr. Barnett Slepian) soğukkanlılıkla öldürmüşlerdir.

Bu militanlar (Paul Hill, James Kopp), kürtajı Yahudi Soykırımı (Holokost) ile bir tutarak cinayetlerini "bebekleri ölüm kamplarından kurtarma" fantezisiyle savunmuşlardır.

 

İmam Gazali (1058-1111) gibi muhafazakâr bilginler, kadının itaatsizliğine karşılık adet görme ve hamilelik dahil 18 ilahi ceza listelemiş, kadının kendi üzerinde egemen olamayacağını savunmuştur.

 

1979 İran İslam Devrimi (Humeyni), kadınları kamusal alandan silmiş, örtünmeyen kadınlara 74 kırbaç cezası getirmiş ve evlilik yaşını 13'e düşürmüştür. Pakistan’da diktatör Zia-ul-Haq döneminde yürürlüğe giren yasalarla, tecavüze uğrayan bir kadının bunu kanıtlaması için 4 erkek tanık getirmesi zorunlu kılınmıştır; aksi takdirde kadın "evlilik dışı ilişkiden" suçlu bulunarak taşlanarak idam (Zafran Bibi davası) veya kırbaçlanma cezası almıştır.

 

Mizojini, Taliban rejiminin (1996-2001) kurucu ilkesi olmuştur. Kadınların çalışması, okula gitmesi, erkek doktorlarca muayene edilmesi tamamen yasaklanmış; sokakta sadece başından topuğuna kadar örten kalın "burka" giysisiyle ve erkek bir akrabasının eşliğinde yürümelerine izin verilmiştir. Burkası altından beyaz ayakkabısı görünen kadınlar kırbaçlanmış, oje süren bir kadının ise parmakları kesilmiştir. Kadın bedeni ve cinselliği, Taliban erkek kardeşliği için tam bir panik ve kaçış nesnesine dönüştürülmüştür.

 

Sonuç: Mizojinin Anlamını Kavramak

Irkçılık toplumda bir ayıp olarak kabul edilirken, kadın düşmanlığı yüzyıllar boyunca "toplumun sağduyusu" (ortak akıl) olarak içselleştirilmiş ve normal karşılanmıştır.

Günümüzde bile kürtaj edilen fetüslerin neredeyse tamamının dişi olması veya toprak mülkiyetinin %1'inden azının kadınlara ait olması bu durumun devam ettiğini gösterir.

 

Rolling Stones’un albüm kapaklarından modern rap müziğin ("fahişe", "sürtük" söylemleri) söz dağarına kadar popüler kültür, kadın düşmanlığı virüsünü taşımaya ve yaymaya devam etmektedir.

 

Erkeğin kadından duyduğu korku, aslında kendi acizliğinden ve doğaya olan bağımlılığından duyduğu korkudur.

Antik söylencelerdeki Pandora ve Havva, erkeğin cennetteki ölümsüzlük ve bağımsızlık rüyasını yıkarak onu "gerçek dünyaya" (çalışmaya, yaşlanmaya ve ölüme) mahkûm etmiştir. Erkekler bu bağımlılık gerçeğiyle yüzleşmemek için, kadını "doğayı, değişimi ve günahı temsil eden" daha alt bir varlık olarak damgalayan ikili (düalist) düşünce sistemleri inşa etmişlerdir.

 

Aklın boş bir levha olduğunu iddia eden "Tabula Rasa" kuramı kadın hakları mücadelesinde zaman zaman eşitliği savunmak için kullanıldı ancak cinsiyetler arasındaki biyolojik farklılıkları tamamen yadsıdığı için tehlikeliydi. Charles Darwin’in evrim kuramı, insanı doğanın dışına çıkaran bu kuramı sarsmıştır. Kadın ve erkeğin eşitliği, deneysel olarak "aynı" olmalarına değil; adalet, hak eşitliği ve kişi onuruna saygı gibi ahlaki ilkelere dayanmalıdır.

 

İnsan türü, diğer primatlardan farklı olarak gizli yumurtlama (hidden ovulation) özelliğine sahiptir. Bu evrimsel gelişme, kadını sadece çiftleşme döngülerine bağımlı olmaktan kurtarmış; ona partnerini özgürce seçme, reddetme ve kendi bedeni üzerinde karar verme hakkı tanımıştır.

 

Kadın düşmanlığına karşı mücadele, kadının cinsel ve biyolojik varlığını (güzelliğini, bedenini) yadsımakla değil; onun kendi kaderini tayin etme ve bedensel egemenlik haklarına sonuna kadar sahip çıkmasıyla kazanılacaktır.

… 

4 Nisan 2022 Pazartesi

Charles Baudelaire - Paris Sıkıntısı

Charles Baudelaire - Paris Sıkıntısı

 


Yabancı

Söyle, anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok…

Bulutları severim... işte şu... şu geçip giden bulutları...

 

Yaşlı Kadının Umutsuzluğu

…beğenilme zamanı geçti, arı yaratıklar bile beğenmiyor artık bizi

 

Sanatçının Duası

Yalnızlık, sessizlik, gökyüzünün benzersiz arılığı!

Hep böyle acı mı çekmeli, yoksa hep kaçmalı mı güzelden?

 

Şakacının Biri

…yakışıklı bey zavallı hayvanın önünde saygıyla eğildi, şapkasını çıkardı: “Mutlu yıllar dilerim,” dedi,

 

İki Kişilik Oda

Duvarlarda hiçbir sanat pisliği yok.

…korkunç, ağır bir vuruş çınladı kapıda, tıpkı cehennemsi düşlerdeki gibi, mideme bir kazma indi sanki.

…Saniyeler güçle, görkemle belirdi şimdi, her biri, saatten fışkırdıkça, “Ben Yaşamım, katlanılmaz, amansız Yaşamım!” diyor

 

Herkese Kendi Düşü

Kül rengi, engin bir gök…

 

Deli ile Venüs

…sular bile uyumuş gibi. Sessiz bir eğlence var burada,

 

Köpek ve Şişe

Hüzünlü yaşamımın yakışıksız yoldaşı, sen de kitleye benziyorsun. Ona da güzel kokular sunmaya gelmez hiç

 

Kötü Camcı

Kimi insanlar vardın, hep seyirci kalırlar; hiçbir eylemi gerçekleştiremezler,

…bir gün bir ormanı ateşlemişti. Söylediğine bakılırsa, ormanın söylendiği kadar kolay tutuşup tutuşmadığım görmek istiyordu.

Sokakta gördüğüm ilk insan bir camcı oldu, tiz ve uyumsuz bağırtısı…

 

Sabah Saat Birde

Hele şükür! Yalnızım!

Sevdiklerimin ruhları, şakıdıklarımın ruhları, bana güç verin, tutun beni, beni yalandan, dünyanın o baştan çıkarıcı pisliklerinden kurtarın

 

Yabanıl Kadınla Cici Sevgili

Gerçekten de ölçüsüzce ve acımasızca yoruyorsunuz beni, canım…

 

Kalabalıklar

Kalabalık, yalnızlık: etkin ve verimli ozanın birbirleriyle kolayca değiştirebileceği eşit deyimler. Yalnızlığını kalabalıkla doldurmasını bilmeyen kişi telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını da bilmez.

 

Dullar

Yaşam kötürümlerinin buluşma yeridir bu gölgeli köşeler.

Bu ıssız kanepeler üzerinde dul kadınlar…

 

Yaşlı Hokkabaz

Her şeyden el çekmiş, her şeyden vazgeçmişti. Yazgısını tamamlamıştı.

 

Pasta

Yolculuktaydım

Sakin sakin ekmeğimi keserken, çok hafif bir gürültü üzerine başımı kaldırdım.

…gözleriyle ekmeğimi yiyordu.

“Ekmeğin pasta diye adlandırıldığı, tam bir kardeş kavgası doğuracak kadar ender bir katık olduğu görkemli bir ülke varmış demek!”

 

Saat

Çinliler kedilerin gözlerinden okur saati.

 

Saçlarda Bir Yarımküre

Saçlarında tüm gördüklerimi, tüm duyduklarımı, tüm işittiklerimi bir bilseydin!

Yelken ve serenlerle dolu koca bir düş var saçlarında…

 

Yolculuğa Çağrı

Çok güzel bir ülke, bir bolluk ülkesi varmış, öyle derler, o ülkeyi eski bir dostla görmeyi kuruyorum. Bizim Kuzey’in sislerine gömülmüş, eşsiz bir ülke, Batı’nın Doğu’su, Avrupa’nın Çin’i denilebilecek bir ülke…

Düşler! Hep düşler! Ruh ne denli hırslı, ne denli inceyse, düşler de gerçekleşebilecek olandan o denli uzaklaşır.

 

Yoksulun Oyuncağı

…yoksul çocuk zengin çocuğa kendi oyuncağını gösteriyor

 

Perilerin Armağanları

Zavallı Perilerin işleri başlarından aşkındı…

 

Yoldan Çıkışlar ya da Eros, Plutus ve Ün

Çok görkemli iki Şeytan’la onlar kadar olağanüstü bir dişi Şeytan, / Gelip önümde durdular,

…Ama yazık ki uyandım,

 

Akşamın Alacakaranlığı

 

Yalnızlık

La Bruyère bir yerlerde, “Yalnız olamamanın büyük mutsuzluğu!” der kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki.

 

Tasarılar

Sarayı ne yapayım ben?

“Bugün düşümde üç evim oldu,” dedi kendi kendine, “üçünde de aynı hazzı buldum. Ruhum böyle rahatça dolaştıktan sonra, yer değiştirsin diye neden zorlayayım bedenimi?...

                                                                                                                                 

Güzel Dorothée

Güneş dimdik inen korkunç ışığıyla eziyor kenti

…tembel Dorothée’yi hangi zorlu neden yürütüyor böyle?

 

Yoksulların Gözleri

Söz vermiştik birbirimize, tüm düşüncelerimiz bir olacaktı…

Anlaşmak böylesine güçtür işte, düşünceler böylesine birleşmez şeylerdir sevgili meleğim, sevişenler arasında bile!

 

Kahramanca Bir Ölüm

Fancioulle çok iyi bir soytarıydı,

Prens / Güzel sanatların tutkulu âşığıydı

Suçlu beyzadeler güldürünün tadını son kez çıkarmışlardı. Aynı gece hepsi yaşamdan silindi.

 

Kalp Para

…yalvaran gözlerin dilsiz konuşmasından daha üzücü bir şey bilmiyorum

…bir insana umduğundan daha fazlasını verip onu şaşkınlığa düşürmekten tatlı haz yoktur.

 

Cömert Kumarbaz

Ölümcül bir güzelliğin damgasını taşıyan, garip erkek ve kadın yüzleri vardı

Ruh öyle ele gelmez bir şeydir ki, çoğu zaman öylesine yararsız, arada sırada da öylesine rahatsız edicidir ki, bir gezintide kartvizit kaybetmek kadar bile üzmedi beni bu kayıp.

 

İp

Birçok kez poz vermişti bana,

…gözüme çarpan ilk şey, şu dolabın kapağına asılmış küçük dostum…

 

İççağrılar

…dört oğlan çocuğu, oynaya oynaya yorulmaktan olacak, baş başa vermiş, konuşuyorlardı.

 

Asa

 

Sarhoş Olun

Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda: tek sorun bu.

Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.

 

Ne Çabuk!

Denizin uçları güç fark edilebilen bu uçsuz bucaksız teknesinden yüz kez fışkırmıştı güneş… (çeviri!)

Bir ben kederliydim, olmayacak gibi kederli. Tanrısı elinden alınan bir papaz gibiydim,

 

Pencereler

Bir mumla aydınlanmış bir pencereden daha derin, daha gizemli, daha verimli, daha karanlık, daha göz kamaştırıcı nesne yoktur.

 

Resim Yapma İsteği

Güzel, güzelden de fazla, şaşırtıcı. Karayla dolup taşıyor: esinlediği her şey de gececil, derin. Gözleri, içlerinde belirsizce gizem ışıldayan iki mağara, bakışı şimşek gibi aydınlatıyor: karanlıklarda bir patlama.

Kimi kadınlar vardır yenme ve tatlarını çıkarma isteği verirler insana; oysa bu, bakışlarının altında ağır ağır ölme isteği veriyor.

 

Ay’ın İyilikleri

Sen beşiğinde uyurken, gelgeç isteklilerin şahı olan Ay pencereden baktı, “Bu çocuğu beğendim,” dedi.

 

Gerçeği Hangisi?

(Benedicta) gözleri büyüklük, güzellik, şan isteği, ölümsüzlük inancı veren ne varsa, hepsine yönelik bir istek yayardı ortalığa.

…ben kendisini tanıdıktan birkaç gün sonra öldü

 

Cins Bir At

Çok çirkin. Çok hoş gene de!

 

Ayna

Korkunç bir adam giriyor içeriye, aynada kendine bakıyor.

“Kendinizi görünce tiksintiden başka bir şey duymayacağınıza göre, ne diye bakıyorsunuz aynaya?”

 

Liman

…izlemekte bir tür gizemli ve soylu haz vardır.

 

Odalık Portreleri

Erkeklere özgü bir salonda … dört adam sigara tüttürüp içki içiyordu.

 

“Her erkek bir toyluk çağı geçirmiştir” diyordu bu adam: “Orman perisinin bulunmadığı yerde, hiç tiksinti duyulmadan meşe gövdelerinin kucaklandığı çağdır bu.

 

Kusursuz bir uşağa sövemeyecek, bu uşağı kovamayacak kadar fazladır adalet duygum.

 

Çapkın Nişancı

Zaman’ı öldürmek için birkaç kurşun atmanın hoş olacağım söyledi.

…şu kuklaya bakın. Onu sizin yerinize koyuyorum,

Nişan kuklasının başı uçuvermişti.

“Sevgili meleğim, becerikliliğimden dolayı size ne kadar teşekkür etsem az!”

 

Çorba ve Bulutlar

 

Atış Yeri ile Mezarlık

…ölüm tapmağı yanında öldürme sanatını öğrenmeye gelen sabırsız ölümlüler!

 

Yitik Ayla

…aylam birdenbire başımdan kayıp yolun balçığı içine düştü. Almaya cesaret edemedim.

 

Matmazel Bistouri

Hekimsin sen, değil mi…

 

Any Where Out Of The World Dünyanın Dışında Olsun da Neresi Olursa Olsun

…bulunmadığım yerde rahat ederim gibi gelir…

 

Yoksulları Gebertelim!

Büyük bir susuzlukla dışarıya çıktım. Öyle ya, kötü kitapların tutkulu hazzı kendisiyle oranlı bir açık hava ve ferahlama gereksinimi doğurur.

Dilencinin üzerine atıldım birden. Bir yumrukta, bir gözünü açılmaz ettim,

 

İyi Köpekler

“Beni de al yanma, ikimizin yoksunluğundan bir tür mutluluk doğar belki!” demiş köpekler…

 

Sonuç

Seviyorum seni, rezil başkent!

 

Spleen De Paris

Türkçeleştiren: Tahsin Yücel

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

6. Basım Nisan 2013

2 Nisan 2022 Cumartesi

Kelimelerin Mekânı

Jacques Ranciere - Kelimelerin Mekânı

Mallarme'den Broodthaers'e

 


Jacques Rancière’in 2004’te Marcel Broodthaers sergisi kapsamında yaptığı konuşmanın metni

Broodthaers eserinde Mallarmé'nin kelimelerinin yerine siyah çizgiler koyarak şiiri plastikleştiriyor.

 

Bir Zar Atımı Asla Ortadan Kaldırmayacak Rastlantıyı

Broodthaers Mallarme'yi "çağdaş sanatın kurucusu" olarak görür.

 

Marcel Broodthaers bir ressam değildir. Şairliği bir kenara bırakması bir plastik sanatçı olmak için değildir. Bir sanatçı olmak içindir,

 

L'espace des mots: De Mallarme a Broodthaers

Türkçeleştiren: Elif Karakaya

Lemis Yayınları, 2020

 

1 Nisan 2022 Cuma

Orlando

Virginia Woolf - Orlando




Oğlan -günün modası cinsiyetini bir parça gizlese de erkek olduğu besbelliydi- bir Mağribi'nin çatı kirişlerinden sallanan kafasını doğramakla meşguldü.

…ancak on altı yaşındaydı

 

Orlando derin uykudayken, Kraliçe parşömeni imzalayıp mührünü koydu, önce

Başpiskopos'a, sonra da Kral'a ait olan o büyük manastır binasını resmen Orlando'nun babasına verdi.

 

(Kraliçe) delikanlıyı kendisine Haznedar ve Vekilharç olarak atadı; Orlando'nun boynuna görevini simgeleyen zincirler takt

 

Elizabeth dönemiydi; o dönemin ahlak anlayışı bizimkinden farklıydı; şairleri de; iklimi de; hatta sebzeleri de.

 

Tarihçilerin anlatıldığına göre bu adalarda Büyük Don kadar şiddetlisi görülmemişti. Kuşlar havada donuyor, yere taş gibi düşüyorlardı (s. 29).

 

Az bulunur güzellikte bir akşamdı. Güneş batarken Londra'nın bütün kubbeleri, irili ufaklı kuleleri ve sivrilikleri, ateş almış gibi kızıllaşan bulutların önünde kapkara yükseliyorlardı.

 

İnsanlar büyük dondan, paten kaymadan ya da karnavaldan söz ederken onları dinliyordu, ama bir lekeyi silmek ister gibi elini alnına sürmek dışında, bütün bunlara kendisinin de tanık olduğunu gösteren bir tavrı yoktu.

 

Orlando tamamen münzevi bir hayat sürdürmeye başladı. Bunun nedeni kısmen sarayda gözden düşmesi ve kapıldığı derin kederdi…

 

Okuma hastalığı bir kez insanın vücuduna girince onu öyle güçsüz düşürür ki, vücut mürekkep hokkasında yaşayan ve tüy kalemde cerahatlenen öbür belaya kolayca yem olur. Talihsiz kişi yazmaya başlar.

 

Ben Jonson onun arkadaşıydı ve o da arkadaşları hakkında kötü söz söylemezdi.

Hayır, diye tamamladı sözünü, edebiyatın altın çağı geride kaldı; edebiyatın altın çağı Yunandaydı; Elizabeth dönemi her bakımdan Yunanın aşağısındaydı (s. 72).

 

Neden sadece demek istediğimizi söylemekle yetinmeyiz ki?

 

Sözlerinin özü şuydu: Şöhret insana köstek olur, daraltır, tanınmamışlıksa insanı pus gibi kuşatır…

 

Arşidüşes Harriet Griselda ayakkabısının tokasını sıkılaştırmak üzere eğildiğinde Orlando, ansızın ve anlatılmaz bir şekilde, çok uzaklarda Aşk'ın kanat çırpışlarını duydu (s. 95).

 

3. Bölüm

(Orlando İstanbul’da)

10 Mayıs Perşembe

Türkler Sultan'a başkaldırdılar, şehri ateşe verdiler, ellerine geçirdikleri bütün yabancıları ya kılıçla kestiler ya da falakaya yatırdılar.

 

(Bayılıp uzunca bir süre baygın yatan Orlando, uyandığında artık erkek değil kadındır)

Dünya kurulalı beri hiçbir insan ondan daha baş döndürücü görünmemiştir. Erkeğin gücüyle kadının zarafeti bir bedende birleşmişti.

 

İngiltere'nin Osmanlı devletindeki büyükelçisi sıska bir köpeğin eşliğinde, eşek sırtında, yanında bir Çingene'yle İstanbul'dan ayrıldı.

 

Bir hafta içinde Bursa'nın dışındaki tepelik bölgeye ulaştılar,

 

Bir akşam, kamp ateşinin etrafına toplanmış otururlarken, Tesalya dağlarının arkasında güneş kızıl ışıltılarla battığı sırada Orlando, "Yemesi iyi!" diye bağırdı. (Çingenelerde "güzel" sözcüğü yoktur. En yakını budur.)

 

Doğa güzel mi yoksa acımasız mı diye düşünmeye başladı; sonra bu güzellik nasıl bir şey diye sordu kendine; nesnelerin içinde miydi yoksa sadece kendi içinde mi; böylece gerçekliğin doğasına geçti, o da onu hakikate götürdü, hakikat de Aşk'a, Arkadaşlık'a, Şiir'e… / s. 116

 

Yavaş yavaş Orlando kendisiyle Çingeneler arasında bir fark olduğunu hissetmeye başladı,

 

İnsanın en büyük tutkusu, başkalarını kendi inandığı şeye inandırmaktır. Kendisinin değer verdiği bir şeye başkalarının hiç değer vermemesi kadar mutluluğunu kökünden sarsan, içini öfkeyle dolduran bir şey olamaz.

 

Orlando ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Çingenelerden ayrılıp yeniden büyükelçi olmayı dayanılmaz buluyordu.

(Orlando İngiltere’ye dönüyor)

 

4. Bölüm

…önce karşı koyup sonra teslim olmaktan daha muhteşem bir şey yoktur…

 

evine döner dönmez, / kendisine karşı üç büyük dava açılmış olduğunu öğrendi;

(1) Ölmüştü ve bu nedenle mal-mülk sahibi olamazdı; (2) Bir kadındı, ki bu da birincisiyle aynı anlama gelirdi; (3) Rosina Pepita adında bir dansçıyla evlenen bir İngiliz düküydü; o kadından üç oğlu olmuştu, bu çocuklar şimdi babalarının ölmüş olduğunu, bütün malvarlığının da kendilerine miras kaldığını iddia ediyorlardı (s. 134).

 

Shakespeare'in saçma sapan bir şarkısının yoksullara ve kötülere, dünyanın bütün vaizlerinden ve hayırseverlerinden daha çok yararı dokunmuştur.

Düşüncelerimizi kaplayan incecik bir zar olana kadar biçimlendirmeliyiz kelimelerimizi. Düşünceler kutsaldır filan.

…Orlando inananda hızla bağnazlaşıyordu (s. 138).

 

Arşidük, ateşli bir evlenme teklifi yaptı.

…yanıtını almak üzere ertesi gün geri gelecekti.

 

"Yemin ederim ki Leydi Orlando bu!" diye haykırdı.

Onun davası sıradan insanların çok ilgisini çekiyordu. Kalabalığın arasında gerçekten sıkışıp kalacaktı –

 

…sosyeteden sonsuza dek uzak duracağına yemin ederek yatağına gitti. Ama kararlarında acele ettiği ortaya çıktı.

 

İnsan belki de ancak göremediği bir şeye tümüyle inanabilir.

…yanılsama yaratabilen kadının dünyaya çok büyük yardımı dokunur

 

Hava dünya için neyse hayaller de insan ruhu için odur. O yumuşak havayı dürüp kaldırın, bitkiler ölür, renkler solar.

Gerçek, bizi öldürür. Hayat bir düştür. Uyanmak bizi öldürür. Düşlerimizi çalan hayatımızı da çalmış olur - (isterseniz altı sayfa daha böylece sürebilir ama üslup yorucu, iyisi mi vazgeçelim). / s. 160-161

 

Her yer kapkaranlıktı; her yerde kuşku; her yerde karmaşa vardı. On sekizinci yüzyıl sona ermişti; on dokuzuncu yüzyıl başlamıştı.

 

5. Bölüm

(19. asrın nemli havaları ve evlilik furyası… Orlando evlenmeye karar veriyor)

(Karga tüyü elinde, kırda koşarken düştü ve bileğini kırdı)

…at sırtında bir adam gördü,

"Madam," diye bağırdı adam, yere atlarken, "yaralanmışsınız!"

"Ben ölmüşüm, beyefendi!" diye yanıt verdi Orlando.

Birkaç dakika sonra nişanlandılar.

 

(Evlendiği kişi de Orlando gibi; erkek görünümlü ama erkek değil.)

…iki saat daha konuştular, belki Horn Burnu hakkında belki değil, konuştuklarını yazıya dökmenin gerçekten bir yararı yok, çünkü birbirlerini o kadar iyi tanıyorlardı ki, hiçbir şey söylemeseler de (…) hiç fark etmezdi.

 

6. Bölüm

(Birkaç asır önce yazdıklarıyla eğlenen Greene ile karşılaşıyor. Greene bu defa nazik biri.)

 

…dürüstçe söylenebilecekten daha fazlasını düşlemek ve sigara tabakasından bir sigara, hatta puro almak…

 

Orlando (…) bir oğlan çocuğu dünyaya getirdi.

 

…şimdiki zamanda bulunulmasından daha korkunç bir aydınlanma olabilir mi?

 

Ulusal Biyografi Sözlüğü ne derse desin, bir insan hayatının gerçek uzunluğu hep tartışma konusu olmuştur.

 

Özet

Olaylar 17. asırda başlıyor. Hayat hikâyesi konu edilen eleman Kraliçe Elizabeth döneminde asilzade olarak dünyaya geliyor. Yazıya meraklıdır; çocukken şiir yazmaya başlar. Çocukluğunda sarayda Kraliçeye hizmet ediyor. Çapkınlıklarıyla dikkat çekiyor. Yetişkin zamanlarında Rusya elçiliğinde görevliyken prenses Sasha’ya âşık oluyor. Aşkına karşılık göremiyor ve yazıya dönüyor. Yazılarını ünlü bir şair olan Greene'e gösteriyor. Greene, yazılarıyla eğleniyor. 

2. Charles döneminde Türk topraklarına gönderiliyor. Uyuyor ve uyurken ülkede isyan çıkıyor. İsyancılar bütün yabancılar öldürüyor, Orlando’yu uyurken gördükleri için nasılsa ölmüş deyip sağ bırakıyorlar. Orlando bu uzun uykudan kadın olarak uyanıyor. Çingene Rüstem’in yardımıyla şehirden ayrılıyor. Bursa’da çingenelerle zaman geçiriyor fakat onlara uyum sağlayamıyor. İngiltere’ye dönüyor. Kılık değiştirerek cinsiyetlerin avantajlarını kullanmaya çalışıyor.

Evlilik tekliflerine sıkça maruz kalan Orlando, ünlü şairlerle ve sonra hikâye yazan fahişelerle zaman geçiriyor. Nihayet bir gemi kaptanıyla evleniyor. 

17. asırda başlayan roman, 11 Ekim 1928 Perşembe günü (Orlando’nun yayınlandığı gün) sona eriyor. Orlando’nun hayatının yaklaşık 300 yılı konu ediliyor ve bu 300 yıl boyunca Orlando çoğunlukla 30’lu yaşlarında.


Türkçeleştiren: İlknur Özdemir

Kırmızı Kedi Yayınları, 2. Basım 2015