10 Mayıs 2022 Salı

Emine Gürsoy Naskali - Alay Kitabı - Notlar

Emine Gürsoy Naskali - Alay Kitabı - Notlar

Editör: Emine Gürsoy Naskali, Kitabevi Yayınları, 2019

 


Alay kitabında mizah dergilerinin tarihi ve mahiye­ ti, mizahı tanımlama şekli; hiciv, aşık edebiyatında, klasik şiirde, atasözlerinde, dil dağarcığında alay ifadeleri ve yöntemleri incelenmiştir.

 

TANIMLAR

Sosyal Normların Cezalandırma Yaptırımı Boyutunda 'Sosyal Ceza Olarak Gülme ve Alay' - Gülin Öğüt Eker

 

Gelotoloji / Gülme Bilimi

Gülme eylemi, hormonal sistemin aktifleşmesiyle adrenalin ve endorfin salgılanmasını sağlar; kan dolaşımını hızlandırır, kas gerginliğini azaltır ve solunumu düzenler.

 

Tıpta bir destek tedavi aracı olarak kullanılan pozitif mizah, hastaların (özellikle çocukların) stres, kaygı ve acıyla baş etmelerine yardımcı olur.

 

Plato, Aristo ve Bergson gibi düşünürler gülmeyi uyumsuzluğa, cehalete veya ahlaki eksikliğe verilen bir tepki olarak tanımlamıştır. Buna karşın başkasının acısından haz alma (katarsis) ve acımasızlık içeren "negatif gülüş" varlığını sürdürmüştür.

 

Toplumsal düzen, örf, adet ve normlarla korunur. İnsanın toplum içindeki en büyük korkularından biri itibar kaybı, rezil olma, dışlanma ve alay konusu olmaktır.

Gülme, toplumsal kurallara uymayan, beceriksizlik veya ilgisizlik gösteren bireyleri uyarmanın ve utandırmanın sert bir yoludur. Henri Bergson'un belirttiği gibi, gülme eylemi "sosyal bir düzeltme" aracıdır. Gülünen kişi alay objesi olarak teşhir edilir; bu da toplumsal kurallara uyumu zorunlu kılar.

 

Taverna kültüründeki içki fıkraları, Çinlilerin veya göçmenlerin (Appalachia halkı) uyumsuzluklarıyla dalga geçilmesi, homoseksüeller ve AIDS hastaları hakkında yapılan radikal espriler, "biz" ve "öteki" ayrımını pekiştirerek karşı tarafı kimliksizleştirme ve toplumsal statüsünü düşürme amacı taşır.

 

Pozitif Mizah: Bireyi rahatlatan, stresi azaltan, iletişim kuran ve iyileştiren yapısıyla iyiliği temsil eder.

 

Negatif Mizah: Üstünlük kuramına dayanan, insanı utandıran, alay eden, dışlayan ve benlik algısını zedeleyen yönüyle, toplumsal düzeni sağlamak için kullanılan bir "şeytanın cezası / sosyal ceza" yöntemidir.

 

Tanzimat Dönemi Türkçe Mizah Dergilerinin "Mizah"ı Tanımlama Biçimleri (1870-1877) - Gökhan Demirkol

Gülme, gündelik hayatın sıradan akışını, statüleri, iktidarı ve gerçekliği geçici olarak askıya alarak onları "müzakere edilebilir" kılan bozguncu bir niteliğe sahiptir.

 

Bilinçli bir kurgu sonucu ortaya çıkan ve gülmeyle noktalanan eylemler bütünü "mizah" olarak adlandırılır.

 

Terakki gazetesinin eki olarak çıkan yayın, Türkçe yayımlanan ilk mizah dergisidir (1870). Amacını halka okuma alışkanlığı kazandırmak ve marife hizmet etmek olarak açıklar.

 

Tebessüm, Kahkaha, Dah: Gülmenin şiddetini ve bireydeki karşılığını ifade eder. (Dah, gözünden yaş gelene kadar yoğun bir şekilde gülmeyi niteler).

 

Mudhik (güldüren/komedyen) ve Mudhike (güldürücü durum) kavramlarından beslenir. Udhûke ise halk edebiyatındaki "latife" ve "fıkra" gibi sözlü mizah ürünlerini tanımlar.

 

Asır (1870): Mehmet Tevfik tarafından yayımlanan gazetenin mizah ekidir.

 

Diyojen (1870)

İlk Müstakil Mizah Dergisi: Teodor Kasab tarafından çıkarılmıştır.

Dergi, eylemini toplumsal bir görev (kamuoyuna ve hükümete tercüman olma, ahlak ve terbiyeyi koruma) olarak kurgular.

 

Ta’riz: Hakaret amacı gütmeden, üstü kapalı bir şekilde sözle dokundurma, taşlama.

 

İstihza: Eğlenme, alay etme. Sözün yanında resim, karikatür ve taklit gibi görsel/fiziksel unsurları da kapsar.

 

Terzebanlık: Hazırcevaplılık ve nükteye dayalı espri yapma yeteneği.

 

Terakki Eğlence (1870): Terakki dergisinin devamı niteliğindedir. Serlevhasında görsel unsurlara/resimlere ağırlık vermiş, tanım olarak "eğlence ve udhûkeye dair gazete" ifadesini korumuştur.

 

Letaif-i Âsâr (1871): Mehmet Tevfik'in çıkardığı dergi, Türk basın tarihinde kendisini doğrudan "Mizah Gazetesi" olarak tanımlayan ilk yayındır. İçeriğini "latifeler" (fıkra ve espriler) ve "udhûke" üzerine inşa etmiştir.

 

Çıngıraklı Tatar (1873): Diyojen kapatıldıktan sonra Teodor Kasab tarafından yayımlanmıştır. Türk mizah basınının en uzun mukaddimelerinden birine sahiptir. Mukaddimede gülmeyi, "insanı hayvandan ayıran en temel fark" olarak felsefi bir zemine oturtmuştur.

Osmanlı’da haberleşmeyi sağlayan ulaklara "tatar" denirdi. Dergi bu ismi seçerek kendisini dönemin "halkı bilgilendirme" misyonuna sahip gazetecilik anlayışına oturtmuştur.

 

Hayal (1873): Teodor Kasab'ın çıkardığı derginin mukaddimesi, doğrudan bir Karagöz oyunu kurgusuna sahiptir. Mukaddime; Padişaha dua, "Hay hak!" nidası, Semai, Perde Gazeli ve Hacivat'ın "Yar bana bir eğlence!" feryadıyla devam eden bir Karagöz muhaveresi şeklindedir.

Karagöz oyunlarında dua en sonda yer alırken dergide ilk sıraya konmuştur.

 

Tiyatro (1874): Agop Baronyan'ın dergisi, mukaddimesini bir tiyatro oyunu senaryosu şeklinde sunar. "Sevap" ve "Hata" karakterlerinin tartışmasında dergi kendisini "Sevap" karakteriyle özdeşleştirir.

 

Latife (1874): Sloganını "Meram bir latifedir" olarak belirleyen dergi, diğer gazeteleri "yalan ve çıkar peşinde koşmakla" eleştirir ve kendisinin sadece terbiye sınırları dahilinde (daire-i edeb) doğruyu ve fıkrayı söyleyeceğini belirtir.

Mizahı; latife, udhûke ve eğlence kavramlarıyla açıklar. Ancak bu eyleme "ıslah-ı efkâr" (fikirlerin düzeltilmesi) ve "tentîr-i ahlak" (ahlakın aydınlatılması) gibi eğitici ve terbiye edici toplumsal bir misyon ekler.

 

Meddah (1875): Kendisini doğrudan "mizah gazetesi" olarak tanımlayan dergi, mizahı "Cidd / Ciddiyet" kavramının zıddı (hezl / mezh) üzerinden açıklar.

Amacını geleneksel meddahlar gibi hikayeler anlatıp okuyucuyu eğlendirmek ve güldürmek olarak ifade eder.

 

Kahkaha (1875): Basiretçi Ali Efendi'nin çıkardığı dergi, gülmeyi "insanı diğer canlılardan/hayvanlardan ayıran temel bir nitelik" (dahhâk-ı bi't-tabi') olarak ele alır. İnsanın doğası gereği gülmeye ihtiyaç duyduğunu savunur.

Derginin mukaddimesindeki "Ağlayan" ve "Gülen" karakterleri, tiyatro masklarına ve derginin serlevhasına gönderme yapar.

 

Kara Sinan (1875 - İzmir): Mizahı tanımlamak için ilk kez "mutayebe" (şakalaşma, karşılıklı latife etme) kavramını kullanmıştır. Mizahın tek taraflı değil, karşılıklı bir etkileşim/muhavere olduğuna vurgu yapar.

 

Geveze (1875): Gazeteleri "politik" ve "şarivari yolunda" olarak ikiye ayırır.

Fransız mizah dergisi Le Charivari’nin adından mülhem olarak Osmanlıcaya giren bu kelime, Osmanlı mizah basınında doğrudan "mizah / mizah gazetesi" anlamında bir türe dönüşmüştür.

 

Çaylak (1876): Mehmet Tevfik'in çıkardığı dergi, adını aldığı "çaylak" kuşunun avını hızlıca kapıp götürme özelliğinden hareketle, haberleri okuyucuya en hızlı şekilde ulaştıran bir "eğlence gazetesi" imajı çizmiştir.

 

1876'da yayımlanan resmi ilanlarla mizah dergilerindeki karikatür ve alt yazılara (lejand) sansür/ön denetim getirilmiştir.

Resmi metinlerde mizah dergileri "mizah gazeteleri", "hezelliyyat ve mizaha dair evrakpare" veya "mudhikata mahsus gazeteler" olarak adlandırılmıştır.

 

Aşık Edebiyatı Atışma Geleneğinde Alay Etme Olgusu - Abdullah Topcu

Aşık fasılları genel olarak Hoşlama, Hatırlatma, Tekellüm ve Uğurlama bölümlerinden oluşur. Atışma (müşaare/deyişme), Tekellüm bölümünün bir alt kategorisidir.

 

Atışma; en az iki aşığın irticalen (doğaçlama) birbiriyle yarışmasıdır. Öncelikli amacı dinleyenleri eğlendirmektir.

Atışma geleneğindeki alay etme, arkadaşça şakalaşma / takılma niteliğindedir; alay edilen kişinin benlik saygısını zedelemez.

 

Atışmanın seyri, üslubun sertliği veya mizahın düzeyi; açılan ayak (kafiye) ve dinleyici/seyirci tepkileri doğrultusunda şekillenir.

 

Hem alay eden hem de alay edilen konumundaki aşıklar ortamdan keyif alır. Bu olgu, seyirciyi eğlendirmenin yanı sıra zaman zaman toplumsal aksaklıkları ve insan kusurlarını eleştirme (sosyal tenkit) işlevi de görür.

 

METİN ÖRNEKLERİ

Giresun Yöresinde Alay İçeren Sözcük, Deyim ve Atasözleri - Mevlüt Kaya

Alay, yazılı, sözlü veya mimiklerle, hareketlerle yapılan; toplumda ayıplanan ve istenmeyen bir davranış biçimidir. Bazen dalga geçmek, küçük düşürmek, bazense zaman geçirmek için başvurulan alay, haksız bir biçimde başkalarının kusurlarını ortaya çıkarmak amaçlı da kullanılmaktadır.

 

Alay, uygarlık yarışında başvurulan bir aşağılama eylemi olmuştur. Batı ve Doğu uygarlıkları arasındaki ayrışmanın temeli dinsellikten daha eskilere uzanan 'yabancı düşmanlığı'dır.

Giresun yöresinin sözlü kültüründe, yüzyıllar öncesinden gelen ve bugünkü yöre kültürü açısından 'yabancı' kabul edilen imgeler bulunmaktadır. Müslüman halk tarafından ötekileştirme ve alay amaçlı kullanılan bu imgeler, 20. yüzyıl başlarına dek yörede yaşamış olan Ermeni ve Rum toplumunun, dolayısıyla Hristiyan kültürünün yöredeki yansımalarından ibarettir.

 

Yörede Alay Etme Biçimleri ve Eylemleri

Öykenmek / örkenmek / zeklenmek: Yörede hareketleriyle yahut sözleriyle birinin taklidini yaparak alay etmek.

 

Eğes etmek / tınas etmek: Bir kimseyi övüyormuş gibi sözler ederek onunla alay etmek. Bunu yapan kimseye yörede 'tınasçı' denilmektedir.

 

Mugallitlik etmek: Taklit yapmak suretiyle bir kişiyi, hayvanı, nesneyi veya olayı alaya almak veya alaysı bir üslupla komik öyküler anlatarak insanları güldürmeye çalışmak.

 

Kiçemek / kınamak: Karakter ve davranışlarından ötürü bir insanı, tadından veya görüntüsünden ötürü bir yiyeceği, şeklinden, yapısından veya huyundan ötürü bir hayvanı hor görmek...

Abusdul (Apostol): Eskiden Giresun yöresinde yaşayan Ermeni halkının kullandığı bir isim. Müslümanlar arasında ise alay ve ötekileştirme amaçlı kullanılmıştır: 'Seni Ermeni Abusdul'un hizanı (çocuğu)!'

 

Cıfıt: Yörede eskiden 'Yahudi' anlamında kullanılan alay ve aşağılama sözcüğüdür. Hileci, düzenbaz ve uyanık geçinen kimselerle alay etmek için kullanılmaktadır...

 

Basuk: Ölü mezara götürülürken tabutun yanında dolanan çocukların çarpılacağına... 'sal (tabut) basuğu' olacağına inanılmaktadır... vücutça zayıf olan kişilerle alay etmek için onlara 'sal basuğu' ya da 'basuk' denilmektedir...

 

Akınduruklu: Kronik burun akıntısı olan kişilerle alay etmek için 'sümüklü' yerine 'akınduruklu' denilerek alay edilir...

 

Davunlanmak: Söz konusu dönemlerde karantina altına alınan taun [veba] hastaları, yemeklerini yalnız başına yemek zorunda kalmışlardır. Bugünse tek başına yemek yiyen birine rastlanıldığında alay amaçlı olarak 'davunlanıyor musun?' diye sorulmaktadır.

 

Alatakaç: Yörede ağaçkakana alatakaç adı verilmektedir. Bir kimsenin kafasının şekli ile alay etmek için ona 'takaç başlı' veya 'alatakaç gibi' denilmektedir...

 

Gumbul: İçi boş ve tek parça halindeki kalıba yörede 'gumbul' denilmektedir. Kafası çalışmayan, algısı düşük olan kimseyi aşağılamak, onunla alay etmek için kafası kast edilerek 'gumbul' denilmektedir: 'Gumbul çalışmadı herhalde!'.

 

Fortik (domuz yavrusu): Sert mizaçlı ve kavgacı kadınlarla alay etmek için söylenir.

 

Yahudilerde ve Hıristiyan toplumunda kullanılan bazı kişi adları (Yorgo, İlya vs.), yörede Müslümanlar arasında alay ve ötekileştirme amacıyla kullanılmıştır.

 

Hımbıl: Yaratılış itibarıyla çok yavaş hareket eden, 'uyuşuk' kimseler için söylenir.

 

Deyimler

Aklı Horasan'da kalmak: Sürekli eski yaşantısından bahseden fakat yakın zamanı hatırlamayan kimseler için kullanılır.

 

Fındık kadar aklın vardı, o da goruk çıktı: Akıl derecesini küçümsemek için söylenir. (Goruk: Fındığın içinin boş çıkması).

 

Besi malı: Gün boyunca yatan, hiç bir işle uğraşmayan, çalışmaya hevesi olmayan tembel kişilere söylenir.

 

Celep malı / Güdü malı: Başkaları tarafından kolayca kandırılan, yönlendirilen ve sürü psikolojisiyle hareket eden insanlara söylenir.

 

Çit çakalı / Çise çakalı: Sinsi, fırsatçı, güvensiz, menfaatçi ve kendi çıkarı uğruna etrafa zarar veren kişiler için kullanılır.

 

Erimez'den / Sisdağı'ndan kar bağışlamak: Yaptığı ufacık bir işi büyük bir lütufmuş gibi sunan kimselerle dalga geçmek için kullanılır.

 

Çepni çakal / İnden bakar / Kırk yumurtayı / Birden kapar: Çepnilerin kurnazlığına ve uyanıklığına gönderme yapan alaycı bir taşlamadır.

 

Bakmayla öğrenilseydi köpekler kasap olurdu / Uygulama yapmadan sadece izleyerek iş öğrendiğini iddia edenlerle alay etmek için söylenir.

 

Uyumsuzluk Teorisi Bağlamında Yusufelili Aşık Huzuri'nin "Tezatlar Destanı" Üzerine Bir Tahlil Denemesi - Cansu Daşdemir

 

İcap etse kendi adım yazamam / Kâtiplikte gayet iştiham var: Huzûri, kendi kâtiplik (tapu memurluğu) geçmişine ve dönemin memuriyet anlayışına ironik bir gönderme yapar.

 

İbadet eylerim namaz kılmam / Temizlik severim lekesini silmem: Huzûri'nin imamlık yaptığı dönemde karşılaştığı samimiyetsiz tutumlara bir eleştirisidir.

 

Doktorlukta büyük iftiharım var (Yüz hastaya baktım biri kalkmadı)

 

Müşaare: Şairlerin karşılıklı olarak şiir söyleşmesi, şiirle atışması.

 

Klasik Türk Şiirinde Hicvin Hicvi - Murat Öztürk

Klasik Türk edebiyatında hiciv; hafif gülmeceden ağır sövgüye, alaya, küçümsemeye ve tenkide kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Tür/tarz olarak sınırları kesin çizgilerle ayrılamamış; hezl, tehzil, küfür, tariz, mutayebe, mizah, şathiye, şikâyet, istihza, mezemmet gibi kavramlar birbiri yerine ve iç içe kullanılmıştır.

 

Nâbî (Hayriye): Hazmı zor mizahın dostlukları bitireceğini ve endişeye düşüreceğini savunarak hicve daha mesafeli durur.

 

İslam'da insanları alaya almak, kusurlarını yaymak, lakap takmak (Hucurât/11) ve kaş-göz işaretleriyle alay etmek (Hümeze/1) yasaklanmıştır. Ayrıca "çok gülmenin kalbi öldüreceği" ve celadeti gidereceği Hadis-i Şeriflerle sabittir.

Hiciv ancak dinî/toplumsal savunma şartıyla meşru sayılmıştır.

 

Âşık Çelebi & Latifî: Hicvi "çirkin şiir" sınıfında değerlendirirler; ancak küffara/müşriklere cevap verme durumunda cevaz verirler.

 

Tokatlı İshak (Nazmü'l-Ulûm): Hicvin doğuracağı kul hakkının hesabının kıyamet günü verilemeyeceğini söyler.

 

Şairler Allah'ın "Settâr" (ayıpları örten) sıfatını hatırlatarak başkalarının kusurlarını gece gibi örtmek gerektiğini savunurlar (Edirneli Nazmî, Kemal Ümmî, Âgâh, Âsâf).

 

Figânî, Nef'î, Hayatî, Mantıkî, Meâlî, Gazâlî, Taşlıcalı Yahya, Fehim, Osmanzâde Tâib, Beylikçi İzzet, Haşmet ve Keçecizade İzzet Molla gibi isimler hicivleri sebebiyle ya sürgün edilmiş ya da idam edilmişlerdir.

 

Bazı şairler başlarına belâ gelmemesi için ağır hicivlerini divanlarına almamış, bu şiirler çoğunlukla gizli mecmualarda saklanmıştır (Örn: Taşlıcalı Yahya’nın Şehzade Mustafa Mersiyesi, Veysî ve Nev'îzâde Atâyî’nin kişileri hedef alan hicivleri).

 

Unutulmuş Bir Heccav: Niyazi Hicran Damla (1913-1953) - Alpay Tırıl

İzmir'in Kemalpaşa (Nif) ilçesi doğumlu görünmektedir (Manisa'nın Turgutlu ilçesinde doğduğuna dair iddialar da mevcuttur). Ailesi, 19. yüzyıldaki Kafkas göçleriyle gelmiş Çerkes kökenli bir ailedir ("Çerkes Niyazi" olarak da bilinir).

Turgutlu ve daha sonra nakledildiği İzmir/Karşıyaka belediyelerinde küçük memuriyet yapmıştır.

Gençliğinde futbol oynamış (Turgutlu İdman Yurdu ve Manisa İdman Yurdu), Türk Ocağı ve Halkevi çalışmalarına aktif katılmıştır.

26 Nisan 1953 tarihinde, henüz 40 yaşındayken geçirdiği beyin kanaması (bazı kaynaklarda kalp krizi) sonucu ani bir şekilde vefat etmiş ve Soğukkuyu Mezarlığı'na defnedilmiştir.

 

Şiirlerinde çoğunlukla "Yanıkoğlan" mahlasını kullanmıştır. Yakasından sarı çiçeği (ve mevsiminde amber çiçeğini) hiç eksik etmediği için, ölümünden sonra derlenen şiir kitabına dostları tarafından "Sarı Çiçek" adı verilmiştir.

 

Hece ölçüsüyle kaleme aldığı romantik sevda şiirlerinin yanı sıra toplumsal eleştiriler ve dönemin siyasi atmosferini (özellikle Tek Parti dönemi ve çok partili hayata geçiş sancılarını) yansıtan sosyal/siyasal taşlamalar (hicivler) yazmıştır.

 

Ünlü Türkolog ve halk edebiyatı duayeni Prof. Dr. Şükrü Elçin (o dönemki adıyla Şükrü Murat), Niyazi Damla'nın ilkokul ve gençlik arkadaşıdır.

 

Münir Nurettin Selçuk tarafından iki şiiri bestelenmiştir: Hasret Şarkısı (1944 yapımı Hasret filmi için Nihavend makamında) ve Unutulur (1953'te Hicaz makamında). Münir Nurettin, şairin vefatından sonra ailesine yardım amacıyla Karşıyaka'da bir yardım konseri de vermiştir.

 

Kader isimli şiiri ise vefatından 60 yıl sonra Turgutlulu bestekâr Fuat Şirvan tarafından bestelenmiştir.

 

Niyazi Damla; 1940'ların sonu ve 1950'lerin başında Türkiye'nin yaşadığı siyasi çalkantıları, ekonomik sıkıntıları, devalüasyonu, iktidar değişiminin getirdiği hayal kırıklığını ve toplumsal yozlaşmayı sade bir dille metinlerine yansıtan, halkın sesi olmuş yerel bir hiciv ustasıdır.

 

Popüler Televizyon Dizilerinde Mizah Anlayışı, İmtiyaz ve Ayrımcılık - Leyla Şimşek-Rathke

Mizah bir yandan toplumsal eleştiri ve direniş aracı olabilirken, diğer yandan var olan güç ilişkilerini, imtiyazları ve eşitsizlikleri pekiştiren bir baskı ve kontrol aracı olarak işlev görebilir.

 

Statükocu Mizah (Çocuklar Duymasın / Arka Sokaklar)

Bu diziler geleneksel aile ideolojisini, yaş/cinsiyet/statü hiyerarşilerini ve muhafazakâr dünya görüşünü onaylar.

Tekrarlanan kalıpyargılar ve temalar üzerinden toplumsal rıza inşa edilir. Şiddet uygulayan veya ayrımcı söylemlerde bulunan erkek karakterler sempatikleştirilerek temize çıkarılır.

 

Kadınlar kıskanç, saf, sürekli yanlış yapan veya "aklı ermeyen" karikatürler olarak sunulur. Bu durum, ataerkil zihniyete sahip izleyicide "erkek olduğu için keyiflenme/haz duyma" duygusu yaratır.

 

Eşine yardım eden, hamilelik kitapları okuyan veya eşitlikçi ilişki kuran erkekler "light erkek" denilerek alay konusu yapılır ve kadınsılaşma tehdidi olarak algılanır.

 

Kültürel geçmişi, şivesi, kırsal aidiyeti, fiziksel engeli veya sosyo-ekonomik durumu farklı olan bireyler normatif olanın (orta sınıf, kentli, güç sahibi) gözünden eğlence malzemesi yapılır.

 

Doğu Bloku ülkelerinden gelen kadınların nesneleştirilmesi, yabancı kadınların kolay av olarak gösterilmesi veya parodik milliyetçi söylemlerle kadın bedeni üzerinden "intikam alma" kurguları ayrımcı kalıpyargıları besler.

 

Kadınların kendi toplumundaki erkekler tarafından alaya alınması kriz yaratmazken, başka bir ulus tarafından küçümsenmesi "milli onur" meselesi yapılır.

 

 

 

Alternatif Mizah (Yalan Dünya)

Aile ideolojisine, yerleşik hiyerarşilere ve statükoya mesafeli durur.

Alışıldık rolleri ve güç konumlarını sürekli altüst ederek gülünç kılma esasına dayanır. Çeşitli bakış açılarına yer vererek dönüşümcü bir mizah örneği sunar.

 

Türkiye'de kentleşme süreci halen devam ettiği için mizah, esas olarak kırsal-kentsel değerlerin ve farklı toplumsal sınıfların (habitus) karşılaşmasından beslenir.

 

Hobbes, Platon ve Aristoteles'in "Üstünlük Kuramı"na atıfla; izleyici, artık geride bıraktığı veya aşmış olduğu geçmişteki hallerine (veya alt sınıflara) yukarıdan bakarak ve kendini "güvenli alanda" hissederek güler (burjuva histerisi).

 

John Morreall: Şakayı yaptığımız kişinin de bu şakaya gülebilecek olması mizahın etik ölçüsüdür.

Statükocu mizah sadece "kendine benzemeyeni" ve zayıfı hedef alırken; kapsayıcı ve dönüştürücü mizah, güçlü olanı ve normatif kabul edileni de gülünç kılar.

 

Dizide geleneksel kalıplar ve cinsiyetçi durumlar parodi edilerek veya rolleri tersyüz edilerek sunulur. Örneğin; aldatılan bir kadının rakibinin 85 yaşında bir kadın çıkmasıyla erkeğin "paylaşılamayan adam" gururu alaşağı edilir ve erkek izleyicinin bu durumdan eril bir haz alması engellenir.

 

Medyadaki mizahi materyallerin özensizce, ucuz yollardan ve etik/siyasal sonuçları düşünülmeden üretilmesi toplumsal ayrımcılığı yeniden üretir ve pekiştirir.

 

TİPLER

Hayatı "Alay"a Alan Bir Fıkra Tipi: Bekri Mustafa Fıkralarında Toplumsal Eleştiri - Sezai Demirtaş

Fıkralar, oluştukları toplumun sosyal, ekonomik ve siyasi değişimlerini yansıtan realist halk anlatılarıdır. Nasreddin Hoca - Timur karşılaşmasında olduğu gibi, Bekri Mustafa fıkraları da halkın dönemin otoritesine ve toplumsal bozulmalara karşı geliştirdiği bir refleks ve "protesto" mekanizmasıdır.

 

IV. Murad'ın iktidarı devraldığı dönemdeki yeniçeri isyanları, asayiş sorunları, rüşvet, liyakatsizlik ve 1633 Büyük İstanbul Yangını sonrası getirilen tütün, kahvehane ve içki yasakları Bekri Mustafa fıkralarının tarihsel/toplumsal arka planını oluşturur.

İçkiye düşkünlüğü, hazırcevaplılığı, cesareti ve kıvrak zekasıyla tanınan Bekri Mustafa; yasaklara doğrudan dine değil, siyasi güce ve idari yetersizliklere karşı çıkar.

 

"Yaver Olur" fıkrasında saraya sadece boy uzunluğuna göre yaver seçilmesi (leylek benzetmesi) liyakatsizliği; "O Ferman Ondayken" fıkrasında kadının altın dolu kağıdı alıp davalıyı haklı bulması ise adalet sistemindeki rüşvet çarkını eleştirir.

"Allah Gani Gani Rahmet Eylesin" fıkrasında ise Bekri'ye düşman olan imamın para (vasiyet) lafını duyunca tavır değiştirip övmeye başlaması, din adamlarının liyakatsizliğini ve riyakarlığını gözler önüne serer.

 

MİZAH DERGİLERİ

Alay Adlı Mizah Gazetesinin Sistematik İndeksi ve Gülmeceyi Sağlama Yöntemleri - Aydan Ener Su

Alay gazetesi, Aka Gündüz (Enis Avni) ve Ercüment Ekrem Talu (Evliya-ı Cedid / Aşık) tarafından kuruldu.

İlk sayısı 10 Ocak 1920 (10 Kânûn-ı Sânî 1336) tarihinde yayımlanmış, toplam 12 sayı çıkmıştır. Aka Gündüz’ün İstanbul'un işgalinin ardından Malta'ya sürülmesi gazetenin ömrünü sınırlayan temel etkendir.

Gazetenin amacı Milli Mücadele'nin haklılığını halka anlatmak, bağımsızlık hareketine muhalif olanları mizah yoluyla itibarsızlaştırmak ve Mustafa Kemal önderliğindeki bağımsızlık mücadelesinde halkı birleştirmektir.

 

"Sövseler nefy etseler, hat nihayet assalar / Fariğ olma bir dakika fikrini izhardan" beytiyle baskılara rağmen düşünceyi açıklama cesareti ve bağımsızlık yanlısı kararlılık vurgulanmıştır.

 

Cumartesi günleri yayımlanan 8 sayfalık bir gazetedir.

 

Gazetedeki yazılar çoğunlukla imzasızdır. Kullanılan başlıca mahlaslar şunlardır:

Ercüment Ekrem: Aşık (Gazetenin 9. sayısındaki "Mecburi İzah" başlıklı yazıda bu mahlasın Ercüment Ekrem'e ait olduğu açıklanmıştır).

Aka Gündüz: Serkenkebin, Enis Avni.

Diğer Yazarlar: Hüseyin Rıfat, Osman Cemal, Deccal, Eşref Sani/Safi, Ahmet Rasim, Şehsüvar, Avni Fuad vb.

 

Gazetede en çok yayımlanan tür karikatür (104) ve şiirdir (98). Bunların dışında reklam yazıları (92), haberler (46), muhavereler (26), ilanlar (18), anı/hatıralar (16) ve hikayeler (11) ön plandadır.

 

Gülmeceyi Sağlama Yöntemleri

Karagöz-Hacivat geleneğindeki ses benzerliğine dayalı yanlış anlamalar Ercüment Ekrem’in Cin Ahmet karakteri üzerinden sürdürülür. "Alaaddin Selçuki" ifadesinin Cin Ahmet tarafından "Alay ettimse çok iyi" şeklinde algılanması saflık ve kelime oyunu üzerinden komiği doğurur.

 

Konuşanların bildiği örtük anlamlar kullanılır. Örneğin seçim sonuçları sorulduğunda verilen "Kirli çamaşırlar çıktı" cevabı, seçilen kişilerin olumsuz niteliklerini ve kirli ilişkilerini hedef alır.

 

Düz anlamın zıddı kastedilir. "Sandık" kelimesi hem eşya hem seçim sandığı; içinden çıkan "çamaşır" ise yolsuzluk/olumsuzluk olarak zıt anlamıyla işlenir.

 

Toplumsal ve belediye hizmetlerindeki aksaklıkları halkın gözüne sokmak amacıyla trajikomik durumlar abartılır. Tünel’e binen kişinin helallik istemesi, "derdi varsa Marko Paşa'ya anlatması" istenerek abartılı bir dille hicvedilir.

 

II. Meşrutiyet sonrası gelişen mizah basını; ilk zamanlar Karagöz/Ortaoyunu tarzı dil oyunları ve söz sanatlarını kullanırken, zamanla Batı tarzı felsefi kuramlar ve görsel karikatür teknikleriyle zenginleşmiştir.

 

Alay gazetesi sadece eğlence değil; İstanbul'un ulaşım, pahalılık ve belediye sorunlarını, mebusların/idarecilerin yetersizliğini, sefahat ve saflığı eleştiren sosyo-politik bir aynadır.

 

Gazete, mandacılığı savunan veya Millî Mücadele’ye muhalif olan isimleri mizah yoluyla karalayarak saygınlıklarını zedelemiş; Anadolu Hareketi’ne olan halk desteğini ve zafer inancını pekiştirmeyi amaçlamıştır.

 

DİL ÖRNEKLERİ

Klasik Türk Edebiyatında Bir Alay İfadesi: Mezelenmek -Ozan Yılmaz

Klasik Türk şiirinde kelimeler rastgele seçilmez; Türkçe, Arapça ve Farsçanın imkânlarıyla zengin bir mecaz dünyası sunar.

 

"Meze" Kelimesi

Köken: Farsça "meze / mezze" kelimesinden gelir ve temelde "tat" anlamına dayanır.

Meze: Tat, lezzet, çerez, çeşni, ikindi yiyeceği vb.

Meze almak: Yemlenmek, dadanmak, mezelenmek.

Meze etmek: Maskaralık etmek.

Mezelemek: Cezbetmek, yemlemek, dadandırmak; nükte atmak, dillemek, ta'n etmek, şetm etmek (sövmek), mezeye almak, istihza etmek.

Mezelenici: Maskaralığa alıcı.

Mezelenmek: İkindi yiyeceği yemek, meze almak, dadanmak.

 

Zâtî'nin yemek terimleriyle dolu bir gazelini alan Hayâlî'nin "Zâtî şiiri yenir sanırmış" diyerek onunla "mezelenip çiğnediği" (alay edip kınadığı) anlatılır. Bu kullanım, kelimenin 16. yüzyıldan itibaren "alay etmek" anlamını kazandığını belgeler.

 

Söz Edimi Olarak Alay Etme - Yusuf Polat

Alay etme, yaşamın her alanında karşılaşılan, mizah veya eğlence amaçlı yapılsa da bireylerin yaşam seyrini etkileyebilecek sonuçlar doğuran insana özgü bir davranıştır.

Alay; psikoloji (zorbalık, öfke/mizah/belirsizlik iletişimi), sosyoloji (Cohen’in alt-kültür kuramı ve sapma davranışları), hukuk (TCK m. 175 - dini inançlarla alay etme suçu) ve dilbilimin ortak inceleme alanına girer.

 

Edim: Türkçede "yapılmış iş, fiil", felsefede "insan davranışı", dilbilimde ise "dilin kullanım biçimi" olarak tanımlanır.

 

Aristoteles’in "Madde ve Form" Kuramı: Edimin gerçekleşme süreci üç aşamada (olanaklılık, gerçekleşme ve tamamlanmışlık) ve dört nedene dayalı olarak açıklanır:

Maddesel (Madde) Neden: Ses ve anlam üretme aracı olarak dil.

Formel (Biçimsel) Neden: Sesin ve anlamın girdiği biçim.

Fail (Hareket Ettirici) Neden: Konuşan kişi.

Ereksel (Final) Neden: Konuşanın niyeti.

 

Austin’in Söz Edimleri Kuramı

"Söylemek yapmaktır" esasına dayanır. Bir söz ediminde üç alt edim aynı anda gerçekleşir:

Düzsöz Edimi (Locutionary act): Belli ses ve dil kurallarıyla sözceyi dillendirme eylemi.

Edimsöz Edimi (Illocutionary act): Sözceyle bir eylemi (rica etme, isteme, reddetme vb.) yerine getirme niyeti ve gücü.

Etkisöz Edimi (Perlocutionary act): Sözcenin dinleyici üzerinde yarattığı etki ve tepki.

 

Google üzerinden "alay konusu oldu", "alay etti", "dalga geçti" anahtar kelimeleriyle taranan basında ve sosyal medyada geniş yankı uyandırmış 76 sözce çözümlenmiştir.

Toplam 15 iletişim durumu incelenmiş; hedefteki (mağdur/kurban) 13 kişinin kamuoyuna mal olmuş kişiler (şarkıcı, oyuncu, siyasetçi, futbolcu) olduğu, alay edenlerin ise internet kullanıcıları/takipçiler olduğu saptanmıştır.

 

Alay etme, alay edilen kişinin toplumsal imgesini, saygınlığını ve kabul görme isteğini hedef aldığı için olumlu yüzü doğrudan tehdit eden bir saldırı edimidir.

 

Alay, iletişim bağlamından, sözcük seçimlerinden ve sezdirimlerden ortaya çıkan bir sonuçtur.

Saldırganlık küfür/hakarette belirleyici iken, nitelikli ironinin kullanıldığı alayda mizahi/yazınsal bir boyut kazanabilir.

Alay etme edimi evrensel olmakla birlikte, yorumlanması ve anlaşılması tamamen dilsel/dil dışı bağlama, toplumsal ve kültürel artalan bilgisine (gündeme) bağımlıdır.

… 

1 Mayıs 2022 Pazar

E. H. Carr - Dostoyevski - Notlar

E. H. Carr - Dostoyevski - Notlar

6. Basım, İletişim Yayınları, 2014

Mütercim: Ayhan Gerçeker

 


Sunuş

Dostoyevski’nin romanlarında doğa tasvirleri yok denecek kadar azdır; toplumsal olaylar ise sadece birer fondan ibarettir. Yeraltından Notlar’da hapishane koşullarından ziyade insanların ruh halleri, Ecinniler’de ise düşünce akımlarından ziyade karakterlerin iç dünyaları öne çıkar.

Tanrı’nın varlığı, ahlak, huzur ve bilinçaltı gibi evrensel insani sorunları işlediği için Dostoyevski güncelliğini daima korur.

Tarihçi E. H. Carr, bu biyografide geniş Rusya tarihi bilgisini kullanarak Dostoyevski’nin hayat hikâyesi ile edebî eleştirisini kusursuz bir dengede sunmayı başarmıştır.

 

Önsöz

İlk "Resmî" biyografiler, Dostoyevski'nin 1881'deki ölümünden sonra arkadaşları Strakhov ve Orest Miller tarafından hazırlanan biyografi, yazarın eşi Anna Grigoryevna'nın izin verdiği kadarını içerir. Eşi 1919'a kadar yaşadığı için uzun süre yeni belgelerin açığa çıkmasına izin vermemiştir.

 

1921 / Kızının yazdığı biyografi ile babasının öldürülüşü, ilk evliliğindeki mutsuzluğu ve Polina Suslova ile olan ilişkisi ortaya çıkar.

 

1923 – 1930 yılları arasında eşinin günlükleri ve anıları, eşine yazdığı 162 mektup, Polina Suslova’nın günlüğü, kardeşi Andrey’in anıları ve Devlet Yayınevi tarafından derlenen tüm mektupları yayımlanır.

 

Birinci Kitap: Yetişme Yılları

1. Çocukluk

Dostoyevski ailesi adını Pinsk bataklıkları yakınındaki Dostoievo köyünden alır. Ailenin Litvanya veya Polonya kökenli olduğuna dair iddialar bulunsa da Dostoyevski özü itibarıyla tam bir Rus’tur.

 

Babası Mihail Dostoyevski, Ukrayna'dan Moskova'ya gelip tıp eğitimi almış, 1812 savaşında askeri doktorluk yapmış ve Mariinski Yoksullar Hastanesi'ne atanmıştır.

 

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, 30 Ekim 1821'de Moskova'da Mariinski Hastanesi'ne bitişik dar bir evde doğmuştur.

 

Aile son derece kapalı, sıkı ve dış dünyadan izole bir yaşam sürer. Çocukların oyun arkadaşı olmamıştır. Akşamları babanın öncülüğünde yüksek sesle kitap okunur; yaz yürüyüşleri bile oyun oynamak için değil, babanın "eğitici" dersleri dinlemek içindir.

Çocukluğundaki arkadaşsızlığı, hayatında ve eserlerinde belirgin izler bıraktı... Gözlemindeki şaşırtıcı derinlik, bakış alanının darlığını fazlasıyla telafi eder.

Çocukluğu tamamen büyük şehirde geçen Dostoyevski, bir "şehir romancısı"dır. Turgenyev veya Tolstoy'daki geniş doğa tasvirleri onda yoktur. Onun mekânları kasvetli tavan araları, dar sokaklar ve hapislik hissi veren kapalı odalardır.

 

Evde anne-babasından İncil ve okuma-yazma öğrenen Fyodor ve ağabeyi Mihail, daha sonra özel okullara ve yatılı okula gönderilir. Ağabeyi ile birbirlerine çok bağlıdırlar.

 

1837 / Dostoyevski 15 yaşındayken annesini kaybeder. Aynı günlerde putlaştırdığı şair Puşkin’in ölüm haberini alır.

 

Babası, iki kardeşi Petersburg’daki Askeri Mühendislik Akademisi’ne götürür. Fyodor sınavlardan geçerken ağabeyi sağlık nedeniyle kabul edilmez.

Akademiye giren Fyodor; zayıf, solgun, yalnızlığa çekilen ve geceleri mum ışığında kitap okuyan bir gençtir. Bu dönemde Shakespeare, Schiller, Goethe, Scott, Hoffmann ve Balzac gibi yazarları tutkuyla okur; ilk dram taslaklarını yazar.

 

Petersburg’da tanıştığı 25 yaşındaki romantik şair Shidlovski, onun edebiyat ve tutku dünyasında derin izler bırakır. Dostoyevski, bu yıllarda yoğun bir duygusal ve romantik çalkantı yaşar.

 

Karısının ölümünden sonra alkole sürüklenen, huysuz, kıskanç ve serflerine (köylülerine) karşı son derece sert davranan doktor baba, Tula'daki küçük çiftliğine çekilir.

1839 yazında baba Dostoyevski, ezilmekten bıkmış kendi köylüleri tarafından öldürülür. Dönemin Çarlık sansürü nedeniyle bu tür köylü isyanı/öç alma cinayetlerinin basına yansıması yasak olduğu için olay aile içinde gizli tutulmuş ve yazışmalar imha edilmiştir.

 

2. Petersburg’daki İlk Yıllar

On sekiz yaşına basan Dostoyevski için babasının bu trajik ölümü, çocukluk dönemi ile yetişkinlik hayatı arasındaki kesin sınırı çizer.

Bu olayın yarattığı sarsıntı epilepsi (sara) nöbetlerinin kökeni tartışmalarına konu olmuştur. Dostoyevski'nin mektupları, sara nöbetlerinin babasının ölümünden 8-9 yıl sonra, Sibirya sürgünü döneminde başladığını göstermektedir.

 

Babasının ölümünün ardından miras payını alan Dostoyevski, hayatı boyunca sürecek olan mali disiplinsizlik ve müsriflik dönemine girer. Büyük daireler kiralayıp, parasını kumar, borçlar, fahiş faizli borçlanmalar ve insanlara hesapsız yardımlarla kısa sürede tüketir.

 

1843'te akademiyi bitirip Savaş Bakanlığı'nda göreve başlasa da memuriyeti sıkıcı bulur. Taşraya tayin tehdidi üzerine, devamlı gelir sağlayan bu mesleği gözünü kırpmadan terk eder ve tek geçim kaynağı olarak edebiyatı seçer.

 

Balzac'ın Eugénie Grandet eserini çevirir. Parasızlık, edebiyata para kazanma aracı olarak bakmasına yol açar.

 

İnsancıklar - 1846

Mektup-roman biçimindeki İnsancıklar'ı yazdıktan sonra arkadaşı Grigoroviç ve şair Nekrasov metni gece boyunca okuyup hayran kalırlar. Nekrasov metni ünlü eleştirmen Belinski'ye "Yeni bir Gogol doğdu!" diyerek götürür.

Belinski eseri coşkuyla karşılar. Dostoyevski, 24 yaşında kazandığı bu takdiri hayatının en mutlu anı olarak hatırlar.

 

Aşırı gururlu, kırılgan ve toplumsal kurallara uyumsuz olan genç yazar, el üstünde tutulmasını çocukça bir kibirle karşılar. Ancak bu tutumu Turgenyev ve Nekrasov gibi edebiyatçıların onunla dalga geçmesine ("Edebiyat sivilcesi" lakabını takmalarına) ve çevresinde alay konusu olmasına yol açar.

 

Yayıncı Kraevski'ye mali yönden bağlanması ve yazdığı sonraki öykülerin (Öteki, Ev Sahibesi) beğenilmemesi üzerine Belinski çevresiyle arası bozulur.

 

Bu yıllardaki cinsel hayatı; ürkeklik, sokaklardaki gizli zevkler ve mesafeli hayranlıklardan ibarettir. Nekrasov'un birlikte yaşadığı Madam Panaeva'ya platonik olarak aşık olur ancak duygularını asla açamaz.

 

Aşırı sinirli, huzursuz ve içe dönük yapısı insan ilişkilerini zedeler. Yalnızlığa çekildikçe iç dünyası baskın hale gelir; bu durum ilk dönem eserlerinde yapaylaşmaya ve sanatsal bir düşüşe yol açar.

 

3. İlk Eserler

1840'larda Rus edebiyatında romantizm etkisini yitirmiş, edebiyat soyluların tekelinden çıkıp profesyonel yazarların eline geçmiştir.

Bu yıllarda Dostoyevski’yi biçimlendiren üç temel gelenek vardır:

Duygusal (Sensation) Roman: Rousseau, Richardson ve Karamzin (Zavallı Liza) kökenli, acıklı ve erdemli kişileri konu alan Fransız etkisindeki akım.

Fantastik Roman: İngiliz "Gotik" tarzı (Walpole, Radcliffe) ve Alman romantizmi (özellikle Hoffmann ve Jean-Paul).

"Doğalcı" (Realist) Roman: Gogol’ün Palto (1842) öyküsüyle başlayan, ezilmiş halktan insanları ve küçük memurları konu alan akım.

 

İnsancıklar

Duygusal ve doğalcı akımın bir melezidir. Makar Devuşkin Gogol'ün küçük memur tipinden, Varvara ise duygusal romanlardan beslenir.

Dostoyevski, Gogol’ün mizahi/betimleyici yaklaşımını aşarak konuyu trajik ve estetik bir düzeye taşımıştır.

 

Öteki - 1846

Gogol’ün memur tipi ile Hoffmann’ın fantastik "çift/eş" (doppelgänger) temasının birleşimidir.

Başarısız bulunsa da Dostoyevski’nin daha sonra Yeraltından Notlar ve Karamazov Kardeşler gibi olgunluk eserlerinde işleyeceği "insanın iç ikiliği/bölünmüşlüğü" ve "aşağılık kompleksi" temalarının ilk habercisidir.

 

Ev Sahibesi: Hoffmann/Lewis tarzı büyüsel unsurlar içeren, döneminde ve sonrasında başarısız/saçma bulunan bir denemedir.

 

Bir Yufka Yürekli & Beyaz Geceler (1848): Beyaz Geceler, iki erkek ve bir kadından oluşan "üçlü ilişki" temasının ilk örneğidir (bu tema ileride Ezilenler ve Ebedi Koca'da geliştirilecektir).

 

Netoçka Nezvanova (1849): Tutuklanması nedeniyle yarım kalan, Dickensvari ama kurgusal bütünlüğü zayıf ilk büyük roman denemesidir.

 

Bir Küçük Kahraman: 1849'da Peter ve Paul Kalesi'ndeki hücresinde, idam/sürgün korkusu altında yazdığı hafif ve duygusal bir çocukluk/aşka geçiş öyküsüdür.

 

Dostoyevski 1849'da ölseydi, İnsancıklar ile hatırlanan ikincil bir klasik olarak kalacaktı. 10 yıllık Sibirya sürgünü, edebî çizgisinde belirgin bir kesinti yaratmıştır.

 

Duygusal ve Gogolvari üslup sürgünden sonra kaybolsa da fantastik/psikolojik ikilik öğesi olgunluk romanlarına da sızmıştır:

 

Budala'daki Rogojin’in bakışları (Ev Sahibesi’ndeki Murin'in devamıdır).

 

Karamazov Kardeşler'de İvan Karamazov’a şeytanın görünmesi sahnesi (Öteki’deki ikiz/sanrı temasının ve Eugene Sue’nun etkisinin 30 yıl sonraki yansımasıdır).

 

4. Felaket

Fransız ütopyacı sosyalistlerinin fikirlerinin tartışıldığı Petraşevski grubuna ve ardından gizli matbaa kurmayı hedefleyen daha radikal Durov grubuna katılmıştır.

1848 Avrupa devrimlerinin ardından Çar I. Nikola, rejim karşıtı bir tehdit olarak gördüğü bu grubu gizli polis takibine (ajan Antonelli aracılığıyla) aldırdı.

Grup üyelerinden Speshnev, Durov, Filipov ve Dostoyevski, eyleme geçmek amacıyla gizli bir matbaa kurma girişimi başlattı. Dostoyevski, Apollon Maykov'dan da bu konuda yardım istemiş ancak ret yanıtı almıştı.

 

22-23 Nisan 1849

Dostoyevski ve ağabeyi Mihail dahil 34 kişi tutuklandı (Mihail sonradan serbest bırakıldı). Dostoyevski, Peter ve Paul Kalesi'nde sekiz ay hücrede tutuldu.

Dostoyevski'ye yöneltilen suçlama, Belinski'nin Gogol'e yazdığı ve çarlık düzenini ile Ortodoksluğu sertçe eleştiren yasaklı mektubunu toplantıda okumuş olmasıydı.

 

Soruşturma Komisyonu'nun sorguları esnasında yaşadığı belirsizlik ve baskı, Suç ve Ceza'daki Raskolnikov ile Zosimov/Porfiri arasındaki psikolojik çatışma sayfalarına doğrudan ilham kaynağı olmuştur.

 

Askerî mahkeme 21 kişi hakkında idam kararı verdi. Ancak Çar, bu cezayı infaz etmek yerine gençlere ders vermek amacıyla korkunç bir simülasyona dönüştürdü.

 

Mahkûmlar idam edileceklerini sanarak Semyonov Meydanı'na getirildi, beyaz kefenler giydirildi, papaz günah çıkardı ve ilk üç kişi direklere bağlandı. Kurşuna dizilme emri verileceği sırada Çar'ın affı okundu.

 

Bu dehşet anı Dostoyevski’nin ruhunda silinmez izler bıraktı. Budala romanındaki Prens Mışkin’in idam cezasına ve "ölümün kesinliğinin yarattığı işkenceye" dair ünlü tiradı, tamamen yazarın bu kişisel deneyimine dayanır.

 

Dostoyevski’nin cezası 4 yıl kürek (ağır hapis) ve ardından er olarak askerlik hizmetine çevrildi.

Ayaklarına pranga vurularak açık kızaklarla eksi 40 dereceyi bulan dondurucu soğukta Urallar üzerinden Tobolsk'a gönderildi.

Tobolsk durağında, 1825 Dekabrist ayaklanması mahkûmlarının eşleri yazarla buluşarak ona yiyecek, giyecek ve hapishanede bulundurmasına izin verilen tek kitap olan İncil'i hediye ettiler.

Dostoyevski, 4 yıl boyunca prangayla yaşayacağı Omsk Hapishanesi'ne ulaştı.

 

5. Ölüler Evi

Omsk Hapishanesi'ndeki 4 yıllık ağır hapis boyunca pislik, zincirler ve yalnız kalamama işkencesi çekmiştir. Kaba mahkumların altında derin insani erdemler keşfederek halkı (Narod) ülküleştirmeye başlamıştır.

Tek saat bile yalnız kalamadım.

İnsan topluluğu bir zehir gibi ya da bulaşıcı hastalık gibi...

Hapishanede, soyguncuların arasında dört yıl insanları tanımaya çalıştım...

 

Ölüler Evinden Anılar: Sansür ve zamanın yumuşatıcı etkisi nedeniyle daha tarafsız ve sakin bir tona sahiptir.

Turgenyev'in "Dantevari" (Cehennem benzeri) olarak nitelediği ünlü hamam tasviri; buhar, pislik, şıngırdayan prangalar ve bağrışmalarla hapishane hayatının vahşetini gözler önüne serer.

Ölüler Evinden Anılar, siyasi bir reform veya protesto amacı taşımaz. Dostoyevski olanı biteni dingin bir tevekkül ve kabullenişle anlatır.

 

Dostoyevski, toplumun geleneksel "iyi" ve "kötü" tanımlarının yetersizliğini, cinayet işleyen kişilerin bile vicdan azabı çekmeden cömertlik ve şefkat gösterebildiğini görmüştür. Bu durum, Suç ve Ceza’da işleyeceği ahlaki sorgulamaların zeminini hazırlamıştır.

 

Hapishaneden 33 yaşında çıkan Dostoyevski, ruhuna giren bu "cehennem" yüzünden dünyayı artık normal boyutlarıyla değil; canilerin, ermişlerin ve sınırda yaşayan insanların dünyası olarak kurgulamaya başlamıştır.

 

İkinci Kitap: Mayalanma Yılları

6. Sürgün ve İlk Evlilik

1854'te Semipalatinski'ye er olarak atanmış, Baron Wrangel ile dostluk kurmuştur. Veremli Maria Dmitrievna Isaeva ile tutkulu bir aşk yaşayarak kocasının ölümünden sonra 1857'de evlenmiştir.

 

Subaylığa terfi ettikten ve Çar II. Aleksandr'a dilekçe verdikten sonra 1859'da Petersburg'a dönmüştür. Sürgünde Dickens ve Gogol etkili Amcamın Rüyası ile Stepançikovo Köyü romanlarını yazmıştır.

 

7. Dergicilik Deneyi

Dostoyevski'nin yokluğunda Kırım Savaşı kaybedilmiş, Çar I. Nikola ölmüş (yerine II. Aleksandr geçmiş) ve demiryolları açılmıştır. Çarlıkta serflerin serbest bırakılması ve sansürün esnetilmesi gibi reform atmosferi hakimdir.

 

Vremya dergisi

Ağabeyi Mihail fabrikasını satarak finansmanı sağlar; kendisi yayıncı, Fyodor ise başyazar olarak Vremya dergisini kurarlar (Eylül 1860 ilan, Ocak 1861 ilk sayı).

Dostoyevski dergide Ezilenler ve Ölüler Evinden Anıları tefrika eder. Dergi ticari olarak başarılı olur (abone sayısı 4.000'in üzerine çıkar).

 

Dostoyevski, 1840'ların radikal/devrimci çizgisinden sırılarak Suç ve Ceza ile Budala'yı yazacak olan milli/muhafazakâr bir çizgiye doğru evrilir.

 

Eleştirmen Apollon Grigoriev'in etkisiyle dergi etrafında Pochva (Toprak) öğretisi şekillenir. Bu anlayış, Batıcılar ile Slavcılar arasında bir sentez kurmayı amaçlar; eğitimli sınıflar ile köylü/halk (Narod) arasındaki kopukluğu gidermeyi ve öz Rus değerlerine ("toprağa") dönmeyi savunur.

 

Grigoriev'in ve yazar Ostrovski'nin "perişan, sarhoş ama saf Rus ruhuna sahip" insan tipi, Dostoyevski'nin eserlerine yansır (Suç ve Ceza'daki Marmeladov karakteri gibi).

 

Haziran 1862'de Berlin, Paris, Londra, Cenevre ve Floransa'yı kapsayan ilk Avrupa gezisine çıkar. Paris'i sıkıcı bulur, Uffizi Galerisi'nden bıkıp çıkar. Avrupa gezisinin edebiyattaki en belirgin dışavurumu Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları olur.

 

Londra'da sürgündeki büyük devrimci Aleksandr Herzen'i ziyaret eder. Aralarındaki diyalog yüzeysel bir dostlukla sınırlı kalır; Herzen "Rus halkı" fikrini çarlık otokrasisini eleştirmek için kullanırken, Dostoyevski bu halkı Ortodoks ve Çarlık sisteminin temeli olarak görmeye başlamıştır.

 

1863'teki Polonya Ayaklanması Rus basını ve aydınları üzerinde büyük bir dalgalanma yaratır.

 

Strakhov’un nisan sayısında yazdığı "Çok Önemli Bir Sorun" başlıklı imzasız makale, hükümet yanlısı basın organlarınca "Polonya kültürünü Rus kültüründen üstün gösteriyor" şeklinde çarpıtılır.

Çar'ın emriyle Vremya Haziran 1863'te tamamen kapatılır. Bu durum Dostoyevski kardeşleri büyük bir parasal krizin ve borç yükünün içine iter.

 

8. Dostluk Yılları

Sibirya sürgününden Petersburg’a dönüldüğünde Dostoyevski ile karısı Maria Dmitrievna arasındaki tutku bitmiş, yerini hayal kırıklığı ve acımaya bırakmıştır.

Maria Dmitrievna ağır verem hastasıdır ve sinirliliği artmıştır. Dostoyevski, karısının ölümünden sonra Wrangel'e yazdığı mektupta aralarında "sınırsız bir sevgi" olduğunu ama birlikte asla mutlu olamadıklarını ifade eder. Maria, hayatının son yıllarında Dostoyevski için yalnızca bir "acıma nesnesi" olarak kalmıştır.

 

Biyografi yazarı Nikolai Strakhov’un, Dostoyevski'nin ölümünden sonra Tolstoy’a yazdığı mektupta Dostoyevski’yi "hınçlı, kıskanç ve ahlakı bozuk" biri olarak tanımladığı ortaya çıkar.

Strakhov, Dostoyevski'nin küçük bir kız çocuğuna tecavüz ettiğini böbürlenerek anlattığını ileri sürer.

Dostoyevski'nin eşi Anna Grigorievna bu iddiayı kesinlikle reddetmiştir.

Dostoyevski bu motifi henüz yazmadığı roman taslaklarında (ve daha sonra Ecinniler'deki Stavrogin'in İtirafı bölümünde) kurgusal bir unsur olarak arkadaş çevresinde anlatmıştır. Söylentinin kaynağının bu edebi taslaklar olması çok muhtemeldir.

 

Kendisinden yaklaşık 20 yaş küçük olan üniversite öğrencisi ve yazar Apollinaria (Polina) Suslova ile Vremya dergisindeki öyküsü vesilesiyle tanışır ve aralarında bir ilişki başlar.

 

1863 yazında Avrupa'da buluşmak üzere sözleşirler. Dostoyevski gecikince Paris'e önceden giden Polina, orada "Salvador" adında genç bir İspanyol doktora aşık olur. Dostoyevski Paris'e vardığında Polina'nın kendisini artık bir "kardeş" gibi gördüğü gerçeğiyle yüzleşir ve büyük bir yıkım yaşar.

 

İki "kardeş" gibi İtalya gezisine çıkarlar. Dostoyevski, Baden-Baden ve Wiesbaden'de kumarda (rulet) tüm parasını, hatta karısına gönderilecek parayı ve saatini kaybeder. Zaten krizde olan mali durumları daha da batar.

 

Polina Suslova son derece bencil, gururlu ve mütehakkim (zorba) bir karaktere sahiptir. Dostoyevski, onun elinde acı çekmekten mazoşist bir haz duymuş; aşkın içinde barındırdığı "hükmetme/ezme arzusu" ile "aşağılanma/acı çekme arzusunu" ilk kez bu kadar net gözlemlemiştir.

 

Kumarbaz: Roman doğrudan bu ilişkinin otobiyografik bir dışavurumudur. Kahraman Polina, Suslova'nın idealize edilmiş halidir; Fransız De Grieux karakteri ise İspanyol sevgilinin karikatürüdür.

 

Yeraltından Notlar: Polina’dan çekilen acıların yarattığı hınç, altı ay sonra yazılan bu eserde bir kadın karakter üzerinden çıkarılır.

 

9. Acı Yılları

Maria Dmitrievna, verem hastalığının son aşamalarında Moskova’da hasta yatağındayken Dostoyevski, ilişkileri geçmişte yıpranmış olmasına rağmen vicdan, merhamet ve vefayla eşinin yanında kalır ve bakımını üstlenir.

Maria Dmitrievna, 16 Nisan 1864 tarihinde hayatını kaybeder.

Maria’nın ilk evliliğinden olan üvey oğlu Paul, Petersburg’da özel öğretmen (Rodeviç) gözetiminde bırakılmasına rağmen dersleriyle ilgilenmez; eğlenceye, kadınlara ve sorumsuz bir yaşama yönelir.

Moskova’ya hasta annesini ziyarete geldiğinde sergilediği kaba ve umursamaz tavırlar nedeniyle annesini daha da yıpratır ve geri gönderilir.

Dostoyevski, Paul’ün tüm hatalarına rağmen ona karşı son derece sabırlı, affedici ve şefkatli yaklaşır; ancak bu durum Paul’ün sorumsuzluklarını daha da artırır.

 

Yaşadığı yoğun stres ve üzüntü sebebiyle sık sık ağır sara (epilepsi) nöbetleri geçirir. Ayrıca şiddetli basur ve idrar torbası iltihabı yüzünden aylarca fiziki acı çeker.

 

Eniştesinin ölümünden kalan 3.000 rublelik miras bir süre borçlarını ödemesini sağlasa da kısa sürede tükenir. Yayıncı Boborykin ve diğer alacaklılarla sorun yaşar, ağabeyi Michael’den sürekli borç almak zorunda kalır.

 

Dostoyevski, eşinin can çekiştiği, sağlık ve para sorunlarıyla boğuştuğu bu kasvetli kış döneminde Yeraltından Notlar’ı yazar.

Dostoyevski; insanın mantıksız, öz yıkıcı, sırf kendi özgür iradesini ve kaprisini kanıtlamak için kötüyü ve zararlı olanı seçebilen karmaşık yapısını ortaya koyar. Bu eser, Dostoyevski’nin büyük romanlar döneminin bir ön sözü ve modern psikolojiyi öngören felsefi bir dönüm noktasıdır.

Sansür kurulu, eserdeki hınç ve eleştiri dolu kısımlara izin verirken, Dostoyevski'nin çözümü Hıristiyanlık inancında bulduğunu belirttiği orijinal sonu çıkartır.

 

Vremya dergisi kapatıldıktan sonra iki kardeş yoğun sansür baskıları ve gecikmeler altında Epocha adıyla yeni bir dergi çıkarırlar.

Derginin idari yükünü taşıyan ağabeyi Michael, 10 Temmuz 1864’te vefat eder. Geride büyük bir borç (25.000 ruble), bakıma muhtaç bir aile ve zararda olan bir dergi bırakır.

Dostoyevski, reddedebilecek durumda olmasına rağmen ağabeyinin anısını lekelememek için onun tüm borçlarını, ailesinin ve gayrimeşru çocuğunun geçimini fedakârca üstlenir.

Rusya’daki politik ortamın sertleşmesi, sansür baskısı, abone sayısının düşmesi ve idari yetersizlikler nedeniyle Epocha 1865 başında kapanır.

 

10. Duygusal Olaylar

Anna Korvin-Krukovskaya

Anna, babasından gizli yazdığı Düş adlı öyküsünü Dostoyevski'nin çıkardığı Epocha dergisine gönderir. Dergi mali krizde olduğu için öykü yayımlanır. Bir sonraki öyküsü (bir keşişin çelişkileri) Dostoyevski üzerinde derin bir iz bırakır ve 15 yıl sonra yazacağı Karamazov Kardeşler’e ilham olur.

Anna radikal düşünceli, asi bir kızdır. Babası sert tutumuyla Budala romanındaki Yepançin karakterine, Anna ise Aglaya karakterine prototip oluşturur.

 

Dostoyevski Anna'ya aşık olur fakat aşırı kıskanç ve baskıcı tavırları nedeniyle araları bozulur. Evlilik teklif eder ancak Anna, Dostoyevski’nin kendisini yutacak derecede titiz ve baskıcı olduğunu hissederek kabul etmez. Dostça ayrılırlar.

 

Martha Brown

Fırtınalı bir geçmişe sahip olan Martha; Avrupa gezileri, hapis, intihar teşebbüsü ve hayırseverlerin yardımıyla evlendiği gemiciden aldığı "Brown" soyadının ardından Petersburg'a döner.

Epocha dergisinde İngilizce çevirmenliği yaparken Dostoyevski ile yakınlaşır. Dostoyevski ona derin bir acıma ve şefkat duygusuyla yaklaşır, hatta Gorski'yi bırakıp kendisiyle yaşamasını teklif eder.

Martha’nın Dostoyevski’ye yazdığı minnet dolu mektup, Budala romanındaki Prens Mişkin ile Nastasya Filippovna arasındaki ünlü sahnenin ve diyalogların doğrudan ilham kaynağı olur.

 

Epocha kapanınca borçlar altında ezilen Dostoyevski, yayıncı Stellovski ile ağır şartlar içeren bir sözleşme imzalar (zamanında roman teslim etmezse tüm telif haklarını kaybetme tehlikesi).

 

Wiesbaden'e giderek şansını rulette dener ancak tüm parasını kaybeder. Otelde yemeksiz ve mumsuz kalacak kadar büyük bir sefalet çeker. Turgenyev ve eski arkadaşı Baron Wrangel’den borç alarak hayatta kalır.

Bu sefalet içindeyken Russky Vestnik dergisinin yayıncısı Katkov'a mektup yazarak tasarladığı Suç ve Ceza romanı karşılığında avans ister.

Wrangel'in yardımıyla Kopenhag üzerinden Petersburg'a döner.

 

Tekrar karşılaştığı eski sevgilisi Polina Suslova'ya evlenme teklif eder. Polina teklifi reddeder. Dostoyevski, Polina'nın "kendisini bir zamanlar vermiş olmasını affedemediği için intikam aldığını" söyler. Bu konuşmayla Polina hayatından büyük oranda çıkar.

 

Üçüncü Kitap: Yaratış Yılları (1866-1871)

11. Harika Yıl

1866 / Dostoyevski, kumar borçları ve açlıkla boğuştuğu Wiesbaden günlerinde Suç ve Ceza fikrini geliştirir. İlk olarak birinci şahıs (günce, mahkeme itirafı, anı) anlatımıyla denemeler yapsa da sonunda üçüncü şahıs anlatımında karar kılar.

 

Yayıncı Stellovski ile yaptığı ağır sözleşme gereği, 1 Kasım'a kadar yeni bir roman teslim etmezse tüm telif haklarını kaybetme riskiyle karşılaşır.

 

Dostoyevski, arkadaşı Milyukov'un tavsiyesiyle steno hocası Olkhin üzerinden 20 yaşındaki Anna Grigorievna Snitkina ile tanışır.

Dostoyevski Kumarbaz romanını Anna'ya dikte ettirerek sadece 26 günde (30 Ekim 1866'da) bitirir. Çok geçmeden, 15 Şubat 1867'de evlenirler.

 

Kardeşinin dul eşi Emilia Fyodorovna ve üvey oğlu Paul, Dostoyevski’yi maddi olarak sömürmeye devam etmek için genç gelin Anna'yı dışlamaya ve evliliği sabote etmeye çalışır.

Dostoyevski'nin sara (epilepsi) nöbetlerine ve kıskançlık krizlerine tanık olan Anna, evliliği ve eşini bu asalak akraba çevresinden kurtarmak için çeyizini ve zinet eşyalarını rehine vererek para bulur.

Paskalya öncesi Berlin trenine binerek Rusya'dan ayrılırlar. Bu gidiş, akrabaların baskısından kaçışla başlayan ve 4 yıl 3 ay sürecek olan uzun bir Avrupa döneminin başlangıcı olur.

 

12. Yurtdışında İlk Aylar

1867 Nisan'ında Rusya'dan ayrılarak Dresden, Baden-Baden ve ardından Cenevre'ye geçerler.

 

Anna'nın bu ilk aylarda steno ile tuttuğu ve onlarca yıl sonra derlediği ayrıntılı günce, çiftin evlilik dinamiklerini, günlük harcamalarını ve Dostoyevski'nin çocuksu, tez canlı ama sevecen karakterini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer.

 

Miyopluğu nedeniyle Dresden Galerisi'nde sandalye üzerine çıkmaya çalışan, kıskançlık krizleri geçiren, çocuksu ve dengesiz haller sergileyen yazarın tüm yükünü Anna sırtlar.

Dostoyevski'nin eski sevgilisi Apollinaria Suslova ile mektuplaşmaya başlamasını fark eden Anna, akıllıca manevralarla kocasını suçlamadan kıskandırıp duruma hakim olur ve rekabeti kazanır.

 

Dostoyevski, rulet masasında soğukkanlı kalınırsa bir "sistem" sayesinde kazanmanın kesin olduğuna inanır. Hamburg ve Baden-Baden'deki casinolarda elindeki tüm parayı, elbiselerini ve takılarını rehine vererek kaybeder.

 

Her kaybedişin ardından Anna'nın ayaklarına kapanıp kendini "sahtekar" ilan ederek af diler. Anna ise onu suçlamak yerine sükunetle karşılayıp para temin eder. Bu kumar krizleri 1871'de Almanya'daki kumarhanelerin kapatılması ve yaşının ilerlemesiyle son bulacaktır.

 

Aristokrat, Batıcı, varlıklı ve ateist olan İvan Turgenyev ile muhafazakar, Slavcı, yoksul ve Ortodoks inancına tutunan Dostoyevski Baden'de karşı karşıya gelir.

Dostoyevski, 1865'te Turgenyev'den aldığı 50 thaler borcun mahcubiyeti ve rulet kayıplarının stresiyle Turgenyev'i ziyaret eder. Turgenyev'in Duman romanı üzerinden başlayan tartışma şiddetli bir fikir çatışmasına ve nefret ilişkisine dönüşür.

Dostoyevski daha sonra Ecinniler (Ecinniler / Karmazinov) romanında Turgenyev'in ağır bir karikatürünü çizer; Turgenyev ise onu "çılgın" ve Marquis de Sade benzeri bir figür olarak nitelendirir.

 

13. Yurtdışındaki Hayat Sürüyor

Dostoyevski ve Anna, Baden-Baden'den sonra Basel (burada Holbein'ın Haçtan İniş tablosundan derinden etkilenirler), Cenevre, Vevey, Milano, Floransa, Prag ve nihayet Dresden'de yaşarlar.

Bu dört yıllık sürgün dönemi sanatsal açıdan son derece verimlidir; Budala (Ocak 1869, Floransa), Ebedi Koca (1869 güzü, Dresden) ve Ecinniler’in büyük bir kısmı bu yıllarda kaleme alınır.

 

Cenevre Barış Kongresi (1867)

Dostoyevski, Barış ve Özgürlük Birliği'nin kongresine katılır. Garibaldi ve Bakunin gibi isimlerin de yer aldığı bu ortamda dinlenen konuşmalar Dostoyevski'de büyük bir tiksinti uyandırır. Hıristiyanlığın ve devletin yok edilmesini savunan bu radikal fikirler, Budala’daki genç nihilist karakterlerin ve Ecinniler romanının temel düşünsel tohumlarını atar.

 

1868 / Cenevre'de ilk çocukları Sonya dünyaya gelir. Dostoyevski kızına aşırı bir tutkuyla bağlanır; ancak bebeğin üç ay süren yaşamı zatürre ile son bulur. Bu ölüm çifti derin bir yasa boğar ve Cenevre'den kaçarak Vevey'e sığınmalarına neden olur.

 

1869 / Dresden'de ikinci kızları Lyubov dünyaya gelir.

Yayıncı Katkov'dan alınan avanslar, rehine verilen kıyafetler/takılar ve kronik parasızlık tüm seyahat boyunca peşlerini bırakmaz.

Kendisi yoksulluk içindeyken ölen kardeşinin karısı Emillia'ya ve üvey oğlu Paul'a düzenli para göndermeye devam eder. Anna, kocasının bu kayıtsız ve sorumsuz cömertliğine (kendi mantosu rehinde dururken yengesinin mantosunu kurtarmaya çalışmasına) sitem etse de sadakatini korur.

 

Ebedi Koca

Katkov'un Russky Vestnik dergisine söz vermişken, maddi sıkışıklık ve Vremya/Epocha geleneğine duyduğu duygusal bağ yüzünden yeni kurulan Zarya dergisine Ebedi Koca öyküsünü yazar.

Kitap, Flaubert veya Maupassant tarzı acı bir komedidir. Dostoyevski'nin ilk karısı Maria Dmitrievna ve onun aşığı Vergunov ile olan geçmiş ilişkisiyle alaycı bir "ödeşmesi" olarak değerlendirilir.

 

Avrupa'da kaldığı sürece Almanlara ve İsviçrelilere karşı sert bir antipati geliştirir; Rusya'ya ve Rus insanına duyduğu özlem dayanılmaz bir hal alır.

Katkov'dan alınan son avansla 1871 Temmuz'unda Dresden'den Petersburg'a dönerler. Dönüşten bir hafta sonra oğulları Fyodor doğar. 1865'te borçlu ve yarım kalmış bir yazar olarak ayrıldığı Petersburg'a; Suç ve Ceza, Budala ve Ecinniler’in yazarı olarak, Rus edebiyatının devleri arasında devasa bir ünle adım atar.

 

14. Ahlaki Sorun - Suç ve Ceza

19. yüzyıl Rus edebiyatında sanat ile ahlak ayrışmamıştır. Rus insanı için soyut, ahlaki ve metafizik sorunlar hayatın doğrudan bir parçasıdır. Dostoyevski’nin aşırı, radikal veya "fantastik" görünen karakterleri (bir ilke için cinayet işleyen veya intihar edenler) dönemin Rus toplumunda gerçek karşılıkları olan tiplerdir.

 

Raskolnikov, olağanüstü insanların (Napoléon, Newton vb.) insanlığa hizmet etmek veya kendi sınırlarını aşmak adına yerleşik ahlak kurallarını ve yasaları çiğneme hakkı olduğuna inanır. Cinayeti "bir bit mi, yoksa bir insan mı" olduğunu anlamak ve kendi gücünü kanıtlamak için işler.

“Ben düpedüz öldürdüm; kendim için, salt kendim için öldürdüm... Titreyen bir yaratık mıydım, yoksa hakkı olan bir insan mıydım?”

 

Dostoyevski, Raskolnikov’u tek bir mantıksal düzlemde tutmaz. Karakter, romantik bireycilik (kendi için öldürmek) ile Çernışevski’nin temsil ettiği rasyonel/faydacı ahlak ("topluma zararlı, parazit bir tefeciyi öldürmek kamu yararınadır") arasında bocalayarak insaniliğini ve tutarsızlığını korur.

 

Raskolnikov figürü, Dostoyevski’nin Omsk’taki sürgün yıllarında tanıdığı Orlov adlı soğukkanlı katilden izler taşır. Orlov, "et üzerinde tam bir zafer" kazanmış, vicdan azabı çekmeyen ve korkusuz bir profil çizer. Raskolnikov da bu sarsılmaz iradeyi arar; ancak kendi zayıflığı ve içindeki insani/dini öz yüzünden başarısızlığa uğrar.

 

Svidrigailov / Raskolnikov’un aynadaki karanlık aksidir. Bütün ahlaki bağlardan kopmuş, tam bir hazcı (hedonist) ve ahlaksız bir "üstün insan" denemesidir. Svidrigailov, hazcılığın nihai felsefi ve manevi iflasını (intiharını) simgeler.

 

Sonya Marmeladova / Raskolnikov’un aşırı kendini öne sürme felsefesine karşılık, Sonya teslimiyeti, kendini feda etmeyi ve adanmışlığı temsil eder. Dostoyevski’nin felsefesinin temeli olan "kurtuluşa ve arınmaya ancak acı çekerek varılabilir" düşüncesinin ilk tohumları Sonya’da görünür.

 

Raskolnikov, Goethe’nin Faust’u gibidir. İkisi de ahlak sınırlarını aşarak tatmin ve güç arar. Ancak Faust kurtuluşu "durmaksızın çalışmak ve eylemde" (dünyevi yapıp etmelerde) bulurken; Rus insanı ve Dostoyevski için kurtuluş eylemle değil, isteyerek kabul edilmiş acı çekme ve çile yoluyla gelir.

 

Raskolnikov Sibirya’da zihinsel kibirli rasyonelliğini bırakıp Sonya'nın sevgisine ve İncil'in temsil ettiği inanca teslim olur. Dostoyevski, ahlaki bencilliğin iflasını gösterip okuyucuyu yeni bir manevi dirilişin eşiğinde bırakarak romanı noktalar.

 

15. Ahlaki Ülkü - Budala

Suç ve Ceza dışarıdan ve sorgulayıcı bir yaklaşımla ahlakı ele alırken, Budala muzaffer bir inanç ortamı içinde ahlaka içeriden bakar.

Raskolnikov gibi aydın/entelektüel bir karakterden bir "ermiş" çıkarmanın imkansızlığı karşısında Dostoyevski, "mutlak iyi insanı" yaratmak adına yüzünü Prens Mişkin’e dönmüştür.

 

Dostoyevski, yeğeni Sonya’ya yazdığı mektupta "mutlak iyi"yi anlatmanın zorluğunu vurgular. Dünyadaki tek mutlak iyinin İsa olduğunu belirtir.

 

Hıristiyan edebiyatında iyiliğin en kusursuz örneği olan Don Kişot (ve Dickens'ın Mr. Pickwick'i), iyi oldukları kadar gülünç oldukları için okuyucuda merhamet ve yakınlık uyandırır. Dostoyevski ise Mişkin'de mizaha dayanmadan bu iyiliği işlemeyi hedefler.

Mişkin; fiziksel tanımı, çocuklarla ilişkisi ve merhametiyle İsa’yı andırdığı kadar, Rus kültüründeki "Masum Deli" veya kutsal budala denilen Yurodiv tipinin edebiyattaki en büyük temsilcisidir.

 

Batı'daki iyi insan kavramı eyleme ve "iyi işler yapmaya" dayanırken; Rus ahlak ideali pasiftir. Mişkin’in temsil ettiği en yüksek Hıristiyanlık erdemi Smirenie (alçakgönüllülük, gönül tokluğu, acı çekmeyi kabul etme) kavramıdır.

 

Batı hukuki ve eyleme dayalı bir ahlak geliştirmişken, Dostoyevski ilkel Hıristiyanlığa dayanarak günahı eylemde değil duyguda/zihni tutumda arar. Bu yüzden hırsızlara ve sarhoşlara merhamet gösterilirken, zihnen bozulmuş olanlara karşı sert durulur.

 

Dostoyevski’ye göre cinsel tutku doğası gereği sahiplenici, kıskanç ve bencildir (iki kişilik bir bencillik). Bu yüzden Mişkin'in temsil ettiği "tam başkasını düşünme ve kendini feda etme" ideali, cinsel/insani tutku ile bağdaşmaz. Mişkin’in Aglaya’ya duyduğu insani aşk, Nastasya Filipovna’nın acılarına ve ihtiyacına odaklanan daha yüce bir feda duygusu tarafından bastırılır.

 

Aglaya, Dostoyevski’nin yarattığı en canlı, gururlu ve dürüst "saf kız" figürüdür. Nastasya ise yaralanmış gururu ve kendini feda etme yeteneğiyle dramatik boyutlardadır.

 

Rogojin, kontrolsüz, zapt edilemeyen tutkunun ve karanlığın simgesidir. Svidrigailov'un soğuk bencilliğine karşıt bir tutku adamıdır.

 

Veremden ölen 16 yaşındaki İppolit, mantıksız acı ve ölüm karşısındaki başkaldırıyı temsil eder. Mişkin'in "Nasıl ölmeliyim?" sorusuna verdiği "Önümüzden geçin ve mutluluğumuzu bize bağışlayın" yanıtı edebiyatın en büyük cevaplarından biridir.

 

16. Ahlak ve Politika - Ecinniler

Dostoyevski, Suç ve Ceza’da Raskolnikov üzerinden işlediği "kendini suçlu görmeyip, haklı olduğunu ve iyi bir şey yaptığını düşünen" katil psikolojisini Ecinniler’de toplumsal boyuta taşır. Raskolnikov’u kişisel alanda suça iten ahlaki kuram, toplumsal alanda ihtilale ve politik nihilizme dönüşür.

 

1869 yılında devrimci öğrenci lideri Sergey Nechayev’in, örgüt disiplinine uymayan ve sadakatinden şüphe duyulan İvanov adlı öğrenciyi arkadaşlarıyla birlikte öldürmesi (ve cesedini havuza atması), Dostoyevski için nihilizm ile suç arasındaki ilişkiyi somutlaştıracağı ideal bir malzeme olmuştur.

 

Dostoyevski, 1860'ların sert nihilistlerinin, 1840'ların romantik ve duygusal liberal/radikal aydınlarının doğal bir sonucu olduğunu iddia eder.

 

Baba kuşağını temsil eden liberal düşünür Timofey Granovski’den esinlenerek yaratılan Stephan Trofimoviç Verhovenski, romanın hem en duygusal hem de en gülünç karakteridir.

Dostoyevski, Batılılaşmış Rus liberallerini hicvetmek amacıyla romanın "Karmazinov" karakterinde Ivan Turgenyev’in fiziksel özelliklerini, yapmacık üslubunu ve gençliğindeki korkaklık söylentilerini ağır bir dille karikatürize eder.

 

Dostoyevski ilk başta Ecinniler’i Katkov’a olan borcunu ödemek için hızlıca yazacağı politik bir hiciv romanı olarak planlamıştı. Ancak kafasındaki Büyük Bir Günahkarın Hayatı adlı devasa dini/felsefi proje, Ecinniler'in içine sızmış ve yapısını kökten değiştirmiştir.

 

Romanın merkezine Nechayev’i temsil eden Peter Verhovenski yerine, Büyük Bir Günahkar tasarısından gelen Nikolay Stavrogin oturur. Dini-felsefi boyut katan yarı-deli Krillov ve "sakat kız" da bu süreçte romana dahil edilir.

 

Nihilizmden vazgeçip Slavcı/milliyetçi ilkeleri benimseyen ve halkı Tanrı inancının merkezine koyan Shatov, Dostoyevski’nin kendi görüşlerini ve gençlik dönüşümünü dramatize ettiği karakterdir.

 

Yüksek ahlak ilkelerine inancını kaybetmiş, ruhen tükenmiş, zevk hissini uyandırmak için aşırılıklara kaçan Stavrogin; köklerini George Sand’in Lélia’sındaki Trenmor veya Musset'nin karakterleri gibi Batı Avrupa romantik edebiyatından alır.

 

"Ölüm korkusunu yenerek Tanrılaşma" düşüncesine sahip olan Krillov, intiharı en yüksek özgürlük eylemi (insan-Tanrı ritüeli) olarak görür. Krillov’un mantığı, Raskolnikov’un kuramının aşırı ucu ve İvan Karamazov’un prototipidir.

 

"Başlangıç noktası sınırsız özgürlüktür, vardığım yer sınırsız despotluktur." (Şigalev’in bu sözü Bolşevik Devrimi’nin geleceğini öngören bir kehanettir)

 

Romanın adı (Ecinniler / Cinler), Stephan Trofimoviç’in ölüm döşeğinde okunan İncil pasajına dayanır. Dostoyevski’ye göre nihilistler ve radikaller, Rusya'nın içine girmiş kötü ruhlardır (cinlerdir). Rusya’nın kurtuluşu ve iyileşmesi, bu cinlerin kendilerini uçuruma atıp yok olmasından sonra "İsa’nın ayaklarının dibinde" gerçekleşecektir.

 

Dördüncü Kitap: Ürün Yılları

17. Rusya'ya Dönüş

Dostoyevski'nin 1871 yazında Petersburg'a dönmesiyle birlikte hayatındaki belirsizlikler ve çalkantılı dönem sona ermiştir. Eşi Anna'nın akıllıca yönetimi sayesinde mali durumları düzelmiş, fırtınalı duygular yerini sakin bir burjuva aile yaşantısına bırakmıştır.

 

Petersburg'a ilk geldiklerinde parasızlık ve eşyasızlık çekmişlerdir. Eski ev eşyalarına el konulmuş, kütüphanesindeki kitaplar satılmış ve Anna'nın rehine verdiği eşyalar kaybolmuştur. Ancak Anna, alacaklılarla kararlı bir şekilde mücadele ederek tüm mali işlerin ve borçların kontrolünü üstlenmiştir.

 

Ecinniler romanının son kısmının yayımlanması büyük ses getirmiş ve siyasi atmosfer nedeniyle geniş bir ilgi görmüştür. Anna, kocasının önceki karsız yayıncılık deneyimlerini bildiğinden kitabı kendisi yayımlamaya karar vermiş; pazarlıkları peşin parayla yürüterek başarılı bir ticari girişim başlatmıştır.

 

Grazhdanin Gazetesi Editörlüğü

Dostoyevski, topluma seslenmek ve düşüncelerini aktarmak amacıyla haftalık bir dergi çıkarma arzusu duymuştur. Prens Meshcherski'nin teklifiyle Grazhdanin gazetesinin yayıncısı olmuş ve düzenli bir aylık elde etmiştir. Bu dönemde Bir Yazarın Defteri başlığı altında makaleler yazmaya başlamıştır.

 

Yaz aylarını Staraya Russa'da geçiren aileden, işleri nedeniyle Petersburg'da kalmak zorunda olan Dostoyevski ayrı düşmüştür. Yalnızlık çektiği bu dönemde eşine yazdığı mektuplar, çocuklarına duyduğu aşırı evhamlı ve tutkulu sevgiyi ortaya koymaktadır.

 

Dostoyevski, gazete sahibi Meshcherski ile yaşadığı anlaşmazlıklar ve disiplinli idari işlerin getirdiği sıkıntı nedeniyle Grazhdanin’deki görevinden ayrılmıştır. Ardından eski dostu/rakibi Nekrasov, Otechestvennye Zapiski dergisi için yeni bir roman yazması teklifinde bulunmuş ve yüksek bir telif önermiştir.

 

Göğüs rahatsızlıkları nedeniyle Almanya'daki Bad Ems kaplıcalarına giden Dostoyevski, buralardan eşine uzun ve yeknesak mektuplar yazmıştır. Anna, eşini hem mali açıdan hem de sömürücü akrabalarından koruyarak onu tamamen kendi kontrolü ve sevgisi altına almıştır.

 

Dostoyevski'nin akrabalarıyla olan bağları zamanla zayıflamıştır. Üvey oğlu Paul İsaev'in sorumluluğunu üstlenmeye devam etse di de Anna'nın müdahalesiyle bu yardımlar ve iletişim zamanla azalmış, kontrol tamamen Anna'nın eline geçmiştir.

 

Aileyi yıllarca meşgul eden en büyük mali çekişme Kumarin teyzenin mirası olmuştur. Vasiyetname ve mülk paylaşımı davaları yıllarca sürmüş, Anna 1879'da pazarlıkları bizzat yürüterek toprak elde etmiş, ancak bu süreç aile içi vicdani ve hukuki tartışmaları bitirememiştir.

 

1874-1875 kışında Staraya Russa'da yazılan Delikanlı romanı, yazarın Kumarin teyze mirası nedeniyle yaşadığı hukuki ve ahlaki ikilemleri doğrudan kurgusuna (Versilov ve Sokolski Prensleri arasındaki dava) yansıtmıştır. Roman, düzenli bir çalışma sürecinin ardından yayımlanmıştır.

 

18. Psikolog Olarak Dostoyevski - Delikanlı

Roman, Dostoyevski'nin politik görüşlerine tamamen zıt olan radikal eğilimli Nekrasov'un gazetesinde (Otechestvennye Zapiski) tefrika edilmiştir.

 

Diğer büyük eserlerinde (ahlak, din, politika gibi) felsefi ve derin sorunları tartışan yazar, sansür veya politik çatışma korkusuyla bu konulardan kaçınmış; yalnızca kişilerin birbirlerine gösterdiği psikolojik tepkilere odaklanmıştır.

 

Roman bir "düşünce birliğinden" ve zorlayıcı bir disiplinden yoksundur. Olay örgüsü (mektuplar, şantajlar, karmaşık ilişkiler) melodrama kaçar; karakterler ve amaçları belirsizdir. Turgenev de bu durumu bir mektubunda "faydasız karmakarışık sözler, psikolojik araştırmalar kaosu" olarak eleştirmiştir.

 

Roman temelde üç ana kaynağın birleşmesinden doğmuştur:

Gayrimeşru Çocuk Motifi: Sosyetenin ve toplumun dışında kalan gayrimeşru bir gencin babası ve toplumla olan çatışması.

"Bir Büyük Günahkârın Hayatı" Müsveddeleri: Kahramanın mahrumiyete katlanarak bir "Rothschild" olma (zenginleşme) tutkusu ve şantajcı Fransız Lambert karakteri buradan aktarılmıştır.

Versilov (Baba) Karakteri: Dostoyevski'nin zihninde yıllardır biriken farklı tiplerin (Öteki, Ezilenler’deki Valkovski, Ecinniler’deki Stavrogin) eklektik bir birleşimidir. Aynı zamanda Rusya ve Avrupa hakkındaki politik kuramların sözcüsüdür.

 

Dostoyevski, Freud öncesinde insanın bilinçdışını ve ruhundaki çelişkileri ("Öteki" / "Çift") keşfetmiştir. Her insanda yüce duygular ile aşağı/karanlık dürtüler yan yana bulunur.

 

Tezsiz ve antitezsiz sentez olamayacağı fikri psikolojiye uygulanmıştır: İnsanın ilahi mükemmelliğe veya tamlığa ulaşabilmesi için ruhundaki "aşağı" (karanlık) öğeyi de yaşaması/barındırması gerekir.

 

Cinsel tutku; acı verme (sadizm) ve acı çekme (mazoşizm) arzusuyla, sevgi ise nefretle iç içedir. Dostoyevski romanlarında "sağlıklı" bir cinsel ilişkiden ziyade, bu ikiliklerin doğurduğu çatışmaları işler (Musset, Baudelaire ve Novalis gibi romantiklerle paralellik kurulur).

 

"Öteki", Dostoyevski'nin kendi çelişkili, fırtınalı kişiliğinde yaşadığı bölünmeleri anlamlandırmak için sığındığı bir simgedir.

 

Dostoyevski'ye göre Rus insanı sınırsızdır ("geniş"tir). Ruhunda en aşağılık/çirkef duygular ile en yüce/kutsal idealleri aynı anda samimiyetle barındırabilir.

Batı'daki gibi yerleşmiş geleneksel dürüstlük yerine Rus insanı, ikiligi ve günahı derinden yaşayarak "gerçek kutsallığa" ve "kurtuluşa" ulaşabilir.

 

19. Gazeteci Olarak Dostoyevski - Bir Yazarın Defteri

Dostoyevski, Delikanlı romanını yazarken oğlu Alyoşa dünyaya gelir (çocuk üç yaşında sara nöbetinden yaşamını yitirecektir). Ailenin mali durumunun düzelmesiyle birlikte Dostoyevski, uzun süredir hayalini kurduğu dergi projesini hayata geçirir.

Eşi Anna, derginin idari, reklam, abonelik ve dağıtım işlerini tamamen üstlenir.

Derginin satışı ilk yıl 4.000, ikinci yıl ise 6.000 aboneye ulaşır. Sadece matbaa masrafı olduğu için oldukça yüksek bir kâr elde edilir.

 

Dostoyevski’nin halka olan inancı somut bir reformculuk ya da insancıllıktan (hümanizmden) ziyade duygusal ve soyut bir inançtır.

Eleştirmen V. V. Rozanov: "Bütün edebiyatımızda ülküleri, günün gerçeklerinden böyle bütünüyle kopuk başka yazar yoktur."

 

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) döneminde Dostoyevski, Balkanlar’daki Slavların özgürleşmesi ve İstanbul’un alınması fikrini coşkuyla destekler.

Bir Yazarın Defteri’nde savaşın toplumsal ve manevi bir "temizlenme" olduğunu, toplumların sağlığı için gerekli görüldüğünü savunarak militan ve milliyetçi bir retorik kullanır.

 

Bu dönemde Dostoyevski, gerici politikalarıyla tanınan Konstantin Pobedonostsev, genç filozof Vladimir Solovyov ve Orest Miller gibi isimlerle yakınlaşır.

1878 yazında Solovyov ile birlikte Optina Pustın Manastırı’nı ziyaret eder. Burada Ambrosius Baba ile görüşür; bu isim, Karamazov Kardeşler romanındaki Zosima Baba karakterinin doğrudan ilham kaynağı olur.

Kendi çocukluğunun geçtiği ve babasının öldürüldüğü Darovoye çiftliğini 40 yıl sonra ziyaret etmesi, romandaki "öldürülen baba" temasına zemin hazırlar.

 

20. Peygamber Olarak Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

Çocukluğundaki biçimsel Ortodoksluk inancı, Petersburg yıllarında ve katıldığı radikal çevrelerde (Belinski, Petraşevski grupları) yerini bilinemezciliğe ve Hıristiyanlığın dogmatik yönünü reddeden bir tutuma bırakmıştır. Ancak Hıristiyan ahlakına ve İsa'nın idealize edilmiş kişiliğine olan hayranlığını korumuştur.

 

Sürgün dönemi ve hapishanede İncil ile geçirdiği yıllar, onda "ilahi bir huzursuzluk" ve inanç susuzluğu doğurmuştur. Mme. Fonvisina’ya yazdığı ünlü mektupta belirttiği üzere; gerçeğin İsa’nın dışında olduğu kanıtlansa bile, gerçeğin değil İsa'nın yanında olmayı seçecek kadar tutkulu ve duygusal bir bağlılık geliştirmiştir.

 

İnanç olmadan ahlak imkansızdır ve hayat çekilmezdir: Ortodoksluk ve İsa; Rusya'nın bütünlüğü ve ahlaki varlığı için bir gerekliliktir.

Geçirdiği sara nöbetleri öncesindeki esrime anları ve "maddi dünyanın sınırlarını aşma" duygusu, inancına mistik bir hava katsa da Dostoyevski kendisini doğrudan Tanrı ile kişisel ilişki kuran geleneksel bir mistik olarak tanımlamamıştır.

 

Karamazov Kardeşler’in Karakter Analizi

Karakter

Temsil Ettiği İlke / Rol

Karakteristik Özellikleri

Dmitri

Tutku ve Günah

Şehvet düşkünü ancak acı çekerek ve günah işleyerek kurtuluşa ulaşan, en "insan" ve en saf Rus tipi.

İvan

Aydın Şüphecilik ve Kötülük

Tanrı'ya isyan eden, akılcı inançsızlık temsilcisi. Gayrimeşru kardeş Smerdyakov’u zihinsel olarak cinayete yönlendirir.

Alyoşa

Hıristiyanlık Ülküsü (Hero)

Manastırdan çıkıp dünyaya karışan, Hıristiyan ahlakını hayata geçirmeye çalışan, ahlaki dengeleyici kardeş.

Smerdyakov

Eyleme Geçen Katil

İvan’ın fikirlerini kaba ve mantıki sonuna kadar götürerek babayı öldüren gayrimeşru evlat.

 

Romanın en güçlü ve felsefi ağırlık noktası İvan ile Alyoşa arasındaki Tanrı, adalet ve kötülük tartışmasıdır (Lehte ve Aleyhte bölümü ile Büyük Engizisyoncu anlatısı). İvan’ın masum çocukların acı çekmesi üzerinden Tanrı’nın dünyadaki "uyumuna" yönelttiği eleştiriye ve biletini iade etme kararlılığına, mantıksal bir cevap verilemez; yanıt Zosima Dede’nin "akılüstü" ve manevi dünyasından gelir.

 

Rus halkının ve kültürünün en temel ihtiyacı "kesintisiz acı çekme" duygusudur.

İlkel Hıristiyanlıkta ve Ortodokslukta acı çekmek, ruhun arınması ve kutsallığa ulaşması için bir araçtır. Bedensel hastalıklar bile ruhun öte dünyayla temas kurmasını kolaylaştıran bir lütuf olarak görülür (Svidrigailov'un hayaletler kuramı).

 

Goethe (Faust), Novalis ve Alman romantiklerinin burjuva sıradanlığına karşı acıyı ve coşku dolu işkenceyi yüceltmesi; Baudelaire’in bunu bir estetik haz aracına dönüştürmesi Dostoyevski'nin düşünce dünyasını etkilemiştir.

 

Yazarın Polina Suslova ile yaşadığı fırtınalı ilişki (gurur-alçakgönüllülük, sevgi-nefret gelgitleri), karakterlerinde mazoşist eğilimler şeklinde belirir. Marmeladov'un "iki misli acı çekmek için" içmesi, Stavrogin'in alçalıştan haz alması ve Liza Hohlakova'nın Alyoşa ile tartıştıktan sonra parmağını kapıya sıkıştırması…

 

Dostoyevski, din adamlarının düştüğü "günah acının nedenidir" yanılgısına düşmez; aksine acı çekmeyi, günahın bağışlanması için gerekli psikolojik bir durum olarak görür.

 

Önemli olan toplumun veya başkalarının affetmesi değil, günahkârın kendi vicdanı önünde kendisini affedebilmesidir. Bu affediş ancak acı çekmeye gönüllü olarak boyun eğmek ve onu aramakla kazanılır.

 

Büyük Engizisyoncu

Karamazov Kardeşler’deki "Engizisyon Mahkemesi Başkanı'nın Öyküsü"nde İsa, insanlara mucizesiz, sırsız ve egemenliksiz özgür vicdan hediyesini vermiştir.

Katoliklik (ve Dostoyevski'ye göre Sosyalizm), insanın sırtındaki bu ağır "özgürlük ve kişisel sorumluluk" yükünü alıp yerine otoriteye dayalı, köleleştirici bir mutluluk, mucize ve sır vaat etmiştir.

Kilise, İsa'nın adını kullanarak onun ilkelerini tersine çevirmiş ve insanları endişelerinden kurtarma bahanesiyle vicdanlarını köleleştirerek onları birer "sürü" düzeyine indirmiştir.

Dostoyevski’ye göre kurtuluşa götüren his, Protestan ilahiyatındaki bireysel günah değil; "herkesin herkesin önünde ve her şeyde suçlu olduğu" kolektif günah duygusudur.

 

Başkasını yargılamak yerine onun suçunda kendi payını bulmak…

 

Dmitri Karamazov

Dmitri, Dostoyevski'nin romanlarındaki diğer karakterlerden farklı olarak durmaksızın şiirsel bir dille konuşur; doğaya, güneşe ve hayata coşkuyla bağlıdır.

Tıpkı Shakespeare’in Othello’su gibi dışa dönüktür, içgözlemci veya ince hesapçı (Hamlet gibi) değildir. Tutku, kıskançlık ve duygu zihnini körleştirir; fakat özündeki yalınlık ve güvenilirlik onu trajik bir boyuta taşır.

Dmitri, işlemediği babalık cinayetinin (ya da işlediği diğer günahların) cezasını çekmek için Sibirya'ya gitmeyi bir "kurtuluş yolu" olarak görür. Madenlerin altında bile Tanrı'ya ve yaşama "sevinç" ilahileri okuyabileceğini kavrayarak trajik ve yüce bir kabullenişe ulaşır.

 

21. Yüceltme

Yaşamının son yıllarında Dostoyevski, okuma etkinliklerinin aranan ismi olmuş ve toplumun her kesiminden (hapisteki bir suçludan, tıp ile evlilik arasında kalan genç kızlara, sınavda başarısız olan öğrencilere kadar) yoğun mektuplar almıştır. Yazar, bu mektuplara uzun ve insancıl yanıtlar vermeye çaba göstermiştir.

 

1880 Puşkin Şenliği ve Tarihi Konuşması

Moskova'da Puşkin anıtının açılışı, Slavcılar ile Batıcılar arasında politik ve edebi bir güç yarışına dönüşmüştü.

 

Şenlikte Batıcı kanadı Turgenyev temsil ederken, Slavcı/milli davayı savunma rolü Dostoyevski’ye düşmüştür. Turgenyev’in 7 Haziran'daki soğuk ve ihtiyatlı konuşmasına karşın Dostoyevski, 8 Haziran’da sahneye çıkmıştır.

 

Dostoyevski; Puşkin’i Aleko, Onegin ve Tatyana tipleri üzerinden Rus halkının özünü ve evrensel anlayışını temsil eden milli bir şair olarak tanımlamıştır.

 

Rusya’nın Avrupa’yı anlayıp uzlaştıracak bir senteze ulaşacağını savunarak Slavcılar ile Batıcıları barıştırma çağrısı yapmıştır.

Konuşma salonda büyük bir coşku ve histeri dalgası yaratmış; yıllardır küs olan insanlar kucaklaşmış, Turgenyev gözyaşlarıyla Dostoyevski’ye sarılmış ve dinleyiciler onu adeta bir "peygamber" olarak selamlamıştır.

 

25 Ocak 1881'de, yayıncılık işleri ve akrabalarıyla (Kumarin mirası yüzünden) yaşadığı tartışmaların getirdiği sinirsel gerilim sonucu ciğerlerinde kanama başlamıştır.

 

28 Ocak sabahı, Tobolsk’ta Dekabristlerin eşlerinin kendisine verdiği ve yanından hiç ayırmadığı İncil’i açtırmış; Aziz Matta bölümünden okunan "Acı çekiyorum şimdi; çünkü tüm kurtuluşu gerçekleştirmek bize yaraşır" satırlarını ölümünün işareti olarak kabul etmiştir.

 

Çocuklarına veda edip İncil'ini oğluna bıraktıktan sonra aynı gün saat 20:30'da hayata gözlerini yummuştur.

 

31 Ocak'ta gerçekleşen cenazeye yaklaşık 30.000 kişi katılmıştır. Alexandr Nevsky Manastırı'nda gece boyunca nöbet tutan öğrenciler ve hayranlar, yazara duydukları saygıdan ötürü tek bir sigara dahi içmemişlerdir.

 

1849'daki idam sehpasında yanında bulunan Palm, Grigoroviç, Soloviev ve Maikov gibi dostları mezarı başında konuşmalar yapmış; mezara toplam 74 çelenk bırakılmıştır.

Dostoyevski'nin ölümü, Rus edebiyatının Ondokuzuncu Yüzyıl'daki "Büyük Çağı"nın kapanış simgesi olarak kabul edilmiştir.

 

22. Sonsöz

Batı Avrupa (Molière, Balzac, Jane Austen) ve Rus edebiyatı (Gogol'ün Ölü Canlar’ı, Gonçarov'un Oblomov’u) insan doğasını belirli "tip"lere, ahlaki niteliklere veya kalıplara indirgeme eğilimindeydi.

 

Gonçarov, sanatın ancak hayatın "katılaşıp tip haline gelmesinden" sonra yaratılabileceğini savunmuş ve Dostoyevski’yi de bu yöntem doğrultusunda görmüştür. Oysa Dostoyevski, tam tersine "benzerliklerin çoğaltılması" değil, "benzersizliklerin çoğaltılması" yöntemini kullanmıştır.

 

Dostoyevski tip yaratmayı bir anda bırakmamıştır. Yeraltından Notlar ve Ecinniler’e kadar tipler belirginken; tipleri tamamen terk edip kişiliği öğelerine ayırma yöntemini zirveye taşıdığı eserleri Delikanlı ve Karamazov Kardeşler olmuştur.

 

İngiliz edebiyatında rasyonalizm öncesi tutarsız, derin ve çelişkili insan doğasını işleyen tek isim Shakespeare’dir. Dostoyevski, karakterlerinin bu "çıplak ve çelişkili" yapısıyla Shakespeare'e en yakın yazar olarak görülür.

Dostoyevski'nin dünyası, Fransız/İngiliz klasiklerinin düzenli bahçesi değil; Rönesans'ın, Orta Çağ'ın tekinsiz, karanlık güçler ormanıdır. Romanlarında en sık geçen kelimelerin "tuhaf", "fantastik" ve "sorunsal" olması tesadüf değildir.

 

Dostoyevski somut/maddi çevrenin ve doğanın gözlemlenmesine kayıtsızdır. Tolstoy gibi kişilerin felsefi veya fiziki detaylarını (Karenin'in kulakları, Prenses Marya'nın dudağı gibi) hafızaya kazımaz. Onun tek ilgilendiği şey insan ruhu ve arkasındaki karanlık bilinmeyen gerçekliktir.

Dostoyevski insan doğasının akıldışı ve uçuruma kaymaya meyilli olduğunu savunur; insanı bu uçurumdan koruyan şey ise Tanrı ve dini inançtır.

 

Dostoyevski ölümünden 20-30 yıl sonra Batı'da (Proust, Joyce, Gide, Middleton Murry) popüler olduğunda, Batılı yazarlar onun akıldışı psikoloji anlayışını ve ahlaki anarşizmini almış, ancak bunu ayakta tutan dini/muhafazakâr temeli reddetmişlerdir.

 

Dostoyevski’yi sadece bir "psikolog" olarak görmek onun sanatsal değerini saptırır (Aksi takdirde Delikanlı’yı Budala veya Karamazov Kardeşler’den üstün tutmak gibi bir hataya düşülür).