Winston
Weathers - Pär Lagerkvist -
Notlar
Eleştirel Bir Deneme
Pär Lagerkvist: A Critical Essay, William B. Eerdmans
Publishing, 1968
Giriş
1912’de yazarlık kariyerine başlayan Lagerkvist, insan
deneyimini araştırırken roman, şiir, öykü, drama gibi tüm biçimlerden geçmiş;
yaklaşık elli yıllık bir süre içinde çeşitli şekillerde dinî, hümanist,
varoluşçu ve metafizik olarak tanımlanan bir edebiyat geliştirmiştir.
Lagerkvist; aşkınlık duygusuyla Rilke’ye, sonsuz
olasılıklara sahip anlamsız bir evrenin tanınmasıyla Camus’ye, teoloji ve
metafiziği incelikle işlenmiş bir şiir ve dramaya dönüştüren entelektüel bakış
açısı ve diliyle Eliot’a bağlanır. Lagerkvist, yirminci yüzyılın somut
olaylarıyla değil, insan deneyiminin ebedî arketipleriyle ilgilenmesi
bakımından da bu üç yazara benzer.
André Gide: "Lagerkvist’in başarısının ölçüsü,
gerçeklik dünyası ile inanç dünyası arasında uzanan karanlık uçurumun üzerinde
gerilmiş bir ip üzerinde dengeyi bu kadar takdire şayan bir şekilde
koruyabilmiş olmasıdır."
Ebeveynleri köylü çiftçilerin çocuklarıydı; babası Anders
Johan bir demiryolu ustabaşıydı. Lagerkvist ailesi, gösterişsiz bir şekilde,
tren istasyonu binasının ikinci katında, istasyon restoranının üstünde
yaşıyordu. Ailesi İncil okuyor ve düzenli olarak kiliseye gidiyordu.
Okulda Darwin’in öğretileriyle karşılaşmış, devlet
kilisesinin temel ilkesine karşı çıkan "yeni düşünce"yi öğrenmiş ve
Kurtuluş Ordusu gibi coşkulu Evangelist hareketlerle yakın ilişkiler kurmuştur.
Lagerkvist, 1912 ile 1916 yılları arasında toplumsal
protesto ruhuyla birçok şiir ve eleştiri yayımladı.
Lagerkvist, 1913’te Paris’e gitti. Paris ziyareti,
Lagerkvist’i sadece bir gazeteci veya belirli bir sosyal yönelime sahip bir
yazar olmaktan kurtarıp sembollere ve sürrealizme yönlendirdi.
Edebiyata, özellikle şiir ve tiyatroya olan bağlılığının
artmasıyla birlikte Lagerkvist, gençlik yıllarındaki muhafazakârlığa karşı ilk
tepkisinin bir parçası olan olumsuzluk ve determinizmden giderek kurtuldu.
1919’da bir süre Stockholm gazetesi Svenska Dagbladet’te
tiyatro ve sanat eleştirmeni olarak görev yaptıktan sonra gazeteciliği bırakıp
tamamen yaratıcı yazarlığa odaklandı.
Fransa ve İtalya’da da bulundu; seyahat ederek geçirdiği
dönemin ardından 1934’te Yunanistan ve Filistin gezilerini anlatan Knytnäven
(Sıkılmış Yumruk) adlı seyahat kitabını yayımladı. 1925’te Elaine
Hallberg ile ikinci evliliğini yaptı ve 1930’dan itibaren Stockholm’ün hemen
kuzeyindeki Lidingö’de yaşamını sürdürdü.
1940’ta İsveç Akademisi’ne seçilen ve 1941’de Göteborg
Üniversitesi’nden onursal doktora unvanı alan Lagerkvist, uluslararası
şöhretini esas olarak 1950’den sonra kazandı.
Lagerkvist, modern edebiyat kanonunda eşsiz bir yere
sahiptir. Avrupa edebiyatının geçici moda ve akımlarından uzak durarak
sembolik, alegorik ve özlü bir üslup geliştirmiş; umutsuzluğun mutlak, umudun
ise koşulsuz olmadığı bütünlüklü vizyonuna sadık kalmıştır. Sesi, çağdaş insan
için cesur ve berrak bir yankı taşır.
Seküler Dünya
Pär Lagerkvist modern insanın yaşadığı huzursuzluk, kaygı ve
kaosu yalnızca 20. yüzyılın siyasi veya ekonomik koşullarının bir sonucu olarak
görmez; aksine bu durumu insanlık tarihi boyunca biriken, geçmişte de var olmuş
ebedi bir potansiyelin günümüzdeki aşırı yoğunlaşması olarak değerlendirir.
Lagerkvist, gerçekliği yalnızca seküler bir bakış açısıyla
daraltan sığ rasyonalizme ve kısıtlı sistemlere karşı çıkmaktadır.
Zor Saat I (1918)
Yeni ölmüş bir adamın, kendisini saran ötedünya karanlığına
ve gizemine rağmen zihnini hâlâ tamamen dünyevi ve seküler meselelerle
(cinsellik, para, toplumsal statü) meşgul etmesini konu alır.
Helikoptere Yükseliş (1924)
Cinsel hayatın yüzeyselleşerek sıradan bir hazza
indirgendiği modern dünyada, bir çiftin gizli buluşmalar için ucuz bir yeraltı
oteline asansörle inmesini ve insanın tek boyutlu bir varoluşa kayışını işler.
Tanrı'nın Küçük Gezgin Satıcısı (1930)
Alkolik ve yozlaşmış bir dini broşür satıcısının, dini
tecrübeyi ucuz bir ticarete dönüştürmesini ve "özensiz bir ruha"
sahip oluşunu konu edinir.
Bir Kahramanın Ölümü (1924)
Bir kasaba halkının, sirf eğlenmek ve vakit geçirmek uğruna
kilise kulesinin tepesinde baş aşağı durup kendini aşağı atarak ölecek bir
adamı para verip izlemesini anlatır.
Cennetin Sırrı (1919)
Mavi-siyah bir küre (dünya) üzerinde duran, her biri
insanlığın farklı bir dramını temsil eden karakterlerin (odun kesen yaşlı adam,
bebeklerin başını kesip atan taytlı adam, sakatlar, körler) anlamsız varoluş
mücadelesini işler.
Oyunda Genç Adam, hayatın temel anlamını arar; ancak
Kafatası Şapkalı Yaşlı Adam’dan "Her şey dönüyor, anlamı işte bu"
şeklinde yetersiz ve saçma bir yanıt alır. Çaresizlik içindeki Genç Adam,
varoluşun yanıtsızlığı karşısında sonsuz uzayın karanlığına atlayarak intihar
eder.
Cellat (1933)
Orta Çağ meyhanesinden modern bir gece kulübüne uzanan iki
farklı zaman diliminde, insanlığın içindeki değişmeyen şiddeti, cinayet
arzusunu, ırkçılığı ve Nazizm gibi totaliter eğilimleri kişileştiren ebedi
Cellat figürünü konu alır.
Cüce (1944)
Rönesans döneminde bir prensin sarayında yaşayan, insan
soyundan, sevgiden, sanattan ve barıştan nefret eden; insanlığın tüm yıkıcı,
karanlık ve cüceleşmiş yanlarını soğuk bir mantıkla dile getiren bir cücenin iç
dünyasını ve işlediği cinayetleri anlatır.
Roman, insanın dünyevi mantığına, zekasına ve gururuna aşırı
güvenip ruhsal vizyonunu kaybettiğinde nasıl kin ve cinayet dolu bir
"cüceye" dönüştüğünü gösterir. Cüce; prensin kızı Angelica’nın
kedisini boğar, rakibi Yehoşafat’ı öldürür, prensin düşmanlarını zehirler ve
savaşı kutsar. Romanın sonunda zincire vurulsa da insanın içindeki o karanlık
potansiyel olarak her an yeniden ortaya çıkmaya hazırdır.
Tanrı, Mesih ve Kilise
Lagerkvist geleneksel Hristiyan kilisesinin geçerliliğini ve
insanoğlunun geleneksel Tanrı/İsa tanımlarını reddeder; ancak bunu yaparken
seküler bir materyaliste dönüşmez. Onun teolojisi, evrende gerçek ve
deneyimlenebilir bir güç olan "İlahilik" (Gerçek Tanrı) ile insanın
kendi dünyevi, sınırlı ve korkunç doğasını yansıtan "Tanrı" (Sahte
Tanrı) arasında temel bir ayrıma dayanır. Seküler
insan, dünyevi sınırlılıkları nedeniyle Gerçek Tanrı’yı erişilmez ve ürkütücü
bulur; bu yüzden kendi zihniyle kavrayabileceği, şiddet ve güçle donatılmış
sahte bir tanrı icat eder.
Sibyl (Sybilla, 1956) ve Ahasuerus'un Ölümü (1960)
Savaş sonrası büyük beşlemenin bu iki romanında, ebedi hayat
lanetiyle gezen Yahudi Ahasuerus ile Delphi'nin eski kehanet rahibesi Sibyl
(Sybilla) teolojik bir diyaloğa girerek Tanrı'nın gerçek doğasını ve insanlığın
düştüğü yanılgıları tartışırlar.
Tanrı, çözülmesi gereken bir bulmaca değil, var olması
amaçlanan ebedi bir bilmecedir.
Bırakın İnsan Yaşasın
Farklı çağlardan şehitlerin konuştuğu deneysel sahnede İsa
figürü ortaya çıkar ve İlahi Güç'ün yaratılan insan dünyasına karşı ne kadar
yabancı ve uzak kaldığını anlatır.
Ebedi Gülümseme (1920)
Karanlıkta ölülerin bir araya gelip varoluşun anlamını ve
Tanrı’yı aramasını, sonunda Tanrı'yı fener ışığında tek başına odun kesen
alçakgönüllü ve sessiz bir yaşlı adam olarak bulmalarını konu alır.
Baba ve Ben (1924)
Bir babanın küçük oğlunu demiryolu hattı boyunca akşam
yürüyüşüne çıkarmasını, karanlık bastığında çocuktaki Tanrı ve bilinmezlik
korkusunun, yanlarından hızla geçen makinistinin yüzü taşa dönmüş karanlık bir
trenle zirveye ulaşmasını anlatır.
Barabbas (1950)
İsa'nın yerine serbest bırakılan hırsız Barabbas'ın, İsa'nın
kim olduğunu, neden çarmıha gerildiğini ve "Tanrı'nın Oğlu" kavramını
rasyonel zihniyle anlayamayarak ömrü boyunca sürdürdüğü varoluşsal bocalama ve
şüpheyi işler.
Denizdeki Hacı (1962)
Kutsal Topraklara doğru seyahat eden bir gemideki resmi hacı
grubunun ve din adamlarının sahtekarlığını, fırtına çıktığında yaşadıkları
korkaklığı ve dini ritüellerin içinin boşalmışlığını teşhir eder.
Kurumsallaşmış dinin temsilcileri olan hacılar ve din
adamları, ilahi bir vizyonun veya samimi bir inancın peşinde değildirler;
sadece kendi konforlarını ve dini prestijlerini koruma derdindedirler.
Sınırlı Diriliş
Lagerkvist, seküler ve güvensiz evren anlayışına rağmen,
modern insanın dinsel tecrübesini ve "yeni bir inanç" arayışını bir
tür kişisel hac yolculuğu olarak kurgular.
İnsanoğlu, varoluşun hiçliğiyle yüzleştikten sonra ya sahte
bir dirilişle "yaşayan bir ölüye" (zombiye) dönüşecek ya da bu hiçlik
üzerinden gerçek yaşamın ve ilahi olanın ışığına ulaşacaktır.
Macera (1924)
Siyah yelkenli bir geminin yolcuları alıp sonsuz, ıssız ve
fırtınalı bir denizde kayalık bir adaya doğru sürüklemesini ve geminin kayalara
çarparak batmasını anlatır.
Bodrum (1924)
Anlatıcının, sakat ve cüceleşmiş bir adam olan Lindgren’in
bodrum katındaki mütevazı evine konuk olmasını ve Lindgren’in basitleştirilmiş
dünyevi yaşamını kutsal bir ayine dönüştürmesine tanıklık etmesini işler.
Zor Saat II (1918)
Ölmek üzere olan Henry'nin, ayrı yaşadığı karısı Elise'e ve
hayata karşı son anlarında yaşadığı zihinsel ve ruhsal uyanışı konu edinir.
Henry, ölümün eşiğinde gözleri sevgiyle açıldığında, çirkin
ve kusurlu olan eski hayatı geride bırakır. Hayatın gerçek anlamı geçmişe ağıt
yakmakta değil, eskiye ölüp yeni bir vizyona yeniden doğmaktadır.
Barabbas (1950)
Ölümden dirilen fakat topluma yabancılaşmış, donuk bakışlı
Lazarus ile İsa’nın yerine affedilip ölümden kurtulan Barabbas’ın "yaşayan
ölüler" olarak varoluşsal sürgünlerini anlatır.
Lazarus, mezardan dönmüştür fakat hiçliğin dehşetini gördüğü
için ruhunu kaybetmiştir; o, var olmaya devam eden ama gerçekten yaşamayan
modern "zombi" insanın prototipidir. Barabbas da çarmıhtan, Roma
madenlerinden ve katakomplardan defalarca kaçarak "sınırlı
dirilişler" yaşar; ancak içindeki ölümü yenemez. Sonunda ruhunu karanlığa
ve hiçliğe teslim eder.
Ahasuerus'un Ölümü (1960)
Gezgin Yahudi Ahasuerus'un Parnassos dağında Sibyl ve
oğluyla karşılaşmasını, tanrı Apollon'un dünya kabuğundan sıyrılıp
özgürleşmesine tanıklık etmesini ve kendi ebedi lanetli dirilişini gerçek bir
ölüme dönüştürmesini konu alır.
Ahasuerus, Barabbas’ın aksine, sınırlı dirilişin (salt var
olmanın) ötesine geçmeyi başarır. Tanrısal simgelerle yüzleştikten sonra,
ölümün dehşetini huzura ve mükemmel bir ışığa dönüştürerek
"Mesihvari" bir ruhsal özgürleşmeye ulaşır.
Kutsal Topraklar
Pär
Lagerkvist, kariyerinin son iki romanı olan Denizdeki Hacı (1962) ve Kutsal
Topraklar (1964) ile modern insanın içsel, zihinsel ve psikolojik kutsal
mekânını keşfe çıkar.
Denizdeki Hacı (1962)
Savaş sonrası yıkımını temsil eden eski asker Tobias ile
fiziksel tutkularına yenik düşüp rahiplikten atılan Giovanni'nin bir korsan
gemisinde tanışmaları ve seküler toplumdan dışlanarak içsel hac yolculuklarına
başlamaları anlatılır.
Tobias, üzerinde stigmalar taşıyan ölü bir kadının cesediyle
karşılaşarak ruhsal uyanış yaşar ve hacı olmaya karar verir. Korsan gemisinde
karşılaştığı düşmüş rahip Giovanni ise zamanla kör olur. Bu körlük dünyevi
olana karşı bir körlüktür; zira dünyevi dünyaya kör olunduğunda insan ruhsal
olarak dönüşebileceği başka bir dünyaya adım atar. İkili korsan gemisinden
atıldığında, hac yolculuğunun toplulukla değil, ancak bireysel ve içsel olarak
sürdürülebileceği gerçeği ortaya çıkar.
Kutsal Topraklar (1964)
Tobias ve Giovanni'nin korsanlar tarafından bırakıldıkları
ıssız, adsız, rüya benzeri bir kıyıda (zihnin derinliklerinde) semboller ve
arketiplerle yüzleşerek hayatla ve geçmişle uzlaşmalarını konu alır.
"Kutsal Toprak", dışarıda bir coğrafya değil;
Platon, Jung ve Yeats'in işaret ettiği zihinsel ve psikolojik bir krallıktır.
Karakterler burada çobanlar tarafından bakılan ilahi bebek, yılan kadın, beyaz
tanrıça ve tepedeki boş haçlar gibi arketipik sembollerle karşılaşırlar.
Dönüştürülmüş zihin, seküler insan gibi nesnel gerçekliğe takılmaz; sembolleri
yorumlama ve dünyayı dönüştürme özgürlüğüne kavuşur.
Giovanni'nin yıllardır boynunda taşıdığı, içinde hiçbir
resim veya hatıra bulunmayan boş madalyon hayatın veya dinin içeriğinin
boşluğunu değil, sembollerin doğasını simgeler.
Semboller kendi başlarına somut bir nesne/içerik taşıdıkları
için değil, insan zihninde bir anlam ifade ettikleri için değerlidir.
Başkalaşımın son aşaması hayatla, geçmişin korkunç
anılarıyla ve suçlulukla uzlaşmaktır. Tobias, geçmişteki başarısızlıklarının
kefaretini ödeyip zihnini arındırdığında kolyeyi bırakır ve tıpkı Ahasuerus ve
Giovanni gibi yüzünde büyük bir huzurla gerçek hayata doyarak ölür.
Lagerkvist, geleneksel anlamda Hristiyan olmasa da Pavlus'un
eski insanı bırakıp "yeni insana dönüşme" müjdesine sadık radikal bir
Hristiyan hümanisttir. Yazar, soyut ve metafizik bir "dışarıdaki"
Tanrı veya dogma ile değil; insanın varoluş kalitesiyle, yani metafizik
"içerideki" ruhsal başkalaşımla ilgilenir.
…