Leif
Sjöberg - Pär Lagerkvist -
Notlar
Columbia University Press, New York, 1976
İsveç Akademisi’ne seçildiği 1940 yılına kadar kamusal bir
konuşma yapmamış, 1951'de Nobel Edebitat Ödülü'nü kazandığında dahi basını
kendi kişisel yaşamı yerine eserlerine yönlendirmiştir.
Lagerkvist, evinde her gün baştan sona İncil’in okunduğu
köylü kökenli bir ailede büyümüştür. Ancak okul yıllarında tanıştığı Darwin’in
evrim teorisi ve modern bilimsel fikirler, ailesinin dindar dünya görüşüyle
arasında köklü bir kopuş yaratmıştır. Bu kopuş, onun otobiyografik eseri Gerçekliğin
Konuğu’nun (Guest of Reality, 1925) da ana temasını oluşturur. Lise
yıllarında arkadaşlarıyla kiliseye alternatif olarak kurduğu "Kırmızı
Halka" radikal grubuyla tanrı, evrim, anarşizm ve sosyalizm üzerine
okumalar yapmış; zamanla muhafazakâr gazetelerden sosyalist dergilere uzanan
bir çizgide ilk yazılarını yayımlamıştır.
Kelime Sanatı ve Resim Sanatı (1913)
Lagerkvist'in Paris ziyaretinde Cézanne, Gauguin, Matisse ve
Kübistlerden etkilenerek yazdığı, İsveç edebiyatındaki ticari ve natüralist
çöküşü eleştiren manifesto niteliğindeki 60 sayfalık broşürüdür.
Yazar, çağdaş İsveç edebiyatının sanatsal ciddiyetini
kaybettiğini ve aşırı psikolojik derinlik kasarak yozlaştığını savunur.
Edebiyatın, Kübizm gibi saf, geometrik, stilize ve matematiksel ilkelere
dayanması gerektiğini ileri sürer. Çağdaş kurgunun yenilenmesi için Fin destanı
Kalevala, Eski İskandinav destanları (Völuspa), antik Mısır,
Asur-Babil, Hint (Vedalar, Rigveda) edebiyatları ile İncil ve Kur'an
gibi kadim metinlerin sadeliğine ve gücüne dönmesini teklif eder.
Tiyatro (1918)
Henrik Ibsen tarzı natüralist tiyatro anlayışına, sahnedeki
durağanlığa ve salon dramasının "güvenlik duygusuna" sert bir saldırı
metnidir.
En Büyük Acı (1916)
I. Dünya Savaşı'nın yarattığı insanlık trajedisini,
varoluşsal sancıları ve Tanrı'nın sessizliğini ele alan dışavurumcu şiir ve
düzyazı koleksiyonudur.
Son Adam (1917)
Güneşin soğuduğu, her şeyin solduğu ve son insanların birer
cüce gibi çürüyen topraklarda sürüklendiği kıyamet sonrası bir dünyayı işleyen
tiyatro oyunudur.
Oyunda dünyadaki sevginin bittiği, yalnızca nefretin ve
çürümenin kaldığı vurgulanır. Kör ana karakter Gama, "büyük kör adam"
olarak insanlığın sonunu ve yaşadığı kabusvari ıstırabı simgeler. Oyun,
natüralist kalıpları kırarak absürt trajedinin ve dışavurumculuğun sahnedeki
ilk güçlü örneklerinden biri olur.
Cennetin Sırrı (1919)
Yeryüzünü simgeleyen mavimsi-siyah bir küre üzerinde geçen,
bir cüce, bir cellat, sakatlar ve genç bir çiftin yer aldığı kozmik bakış açılı
tek perdelik oyundur.
Sonsuz Gülümseme (1920)
Sonsuz Gülümseme (Det eviga leendet), Pär
Lagerkvist’in Kaos’ta ele aldığı varoluşsal soruyu, yani hayatın
anlamını bu kez "ölüm krallığı"ndaki ölülerin perspektifinden
sorguladığı yapıtıdır. Büyük bir karanlıkta gruplar halinde oturan ve ebediyeti
geçirmek için sohbet eden ölüler, yeryüzündeki yaşamlarını özlemle hatırlar.
Lagerkvist bu eserde sıradan insanların –tuvalet bekçisi, evine ve ailesine
özlem duyan bir işçi, çilingir, başgarson, aşık bir çift– yalın yaşam
öykülerini ön plana çıkarır. Metinde ayrıca, yazarın 1919’daki İtalya
ziyaretinin izlerini taşıyan deprem kurbanı veya doğumda aklını yitirmiş insan
figürleri ile devasa bir iştahla suçluluk duygusu arasında değirmende sonunu
bulan genç adamın trajik hikayesi yer alır.
Ölülerin arasındaki kitleler, hayatın anlamını ve Tanrı’yı
aramak üzere yüzyıllar süren kolektif bir yolculuğa çıkarlar. Yolculuğun
sonunda vardıkları yerde buldukları Tanrı; evrenin görkemli bir yöneticisi
değil, elinde baltasıyla sessizce odun kesen, "sadece elimden gelenin en
iyisini yaptım" diyen alçakgönüllü, sade bir yaşlı adamdır. Bu karşılaşma,
Hristiyanlığın aşkın Tanrı inancını insanileştirerek sıradanlaştırır; Tanrı ile
insanı aynı hizada buluşturur. Yazar, ölüm korkusunu yeryüzündeki yaşamın değerini
olumlayarak kontrol altına alır.
Babam ve Ben (1924)
Kötü Hikayeler (Onda sagor) seçkisinde yer
alan, on yaşındaki bir çocuğun babasıyla orman yolunda ve demiryolu kenarında
yaptığı gece yürüyüşünü konu alan otobiyografik kısa öyküdür.
Gerçekliğin Konuğu (1925)
Lagerkvist'in çocukluk ve gençlik yıllarını, geleneksel
ailesiyle olan bağlarını ve inanç kopuşunu ele aldığı otobiyografik kısa
romanıdır (Gäst hos verkligheten).
Bir demiryolu istasyonunun üst katında büyüyen ana karakter
Anders, ölüm ve yok oluş fikriyle saplantılı bir düzeyde meşguldür. Evdeki
dindar, muhafazakâr ve baskıcı sevgi atmosferi onu boğarken; çocuk, ailesinin
Pietist inancının karşısına Darwin’in evrim teorisini koyarak özgürleşmeye
çalışır. Roman, konuşma diline yakın yalın üslubu ve Anders'in ölüm korkusu ile
yoğun yaşam arzusu arasındaki çatışmayı işler.
Cellat (1933)
Orta Çağ’ın karanlık bir tavernası ile 1930'ların Nazizm ve
Faşizm etkisindeki Avrupa gece kulübü atmosferini kıyaslayan, şiddet ve Kötülük
kavramını sorgulayan politik ve felsefi alegoridir (Bödeln).
İlk bölümde, Orta Çağ insanlarının cellada hem tiksinti hem
de mistik bir şifa kaynağı (büyülü bir güç) olarak bakışları işlenir. İkinci
bölümde ise sahne ani bir geçişle 1930'ların modern dans salonuna döner.
Lagerkvist, yükselen faşizmi ve ırkçılığı insanlığın kolektif şiddet tutkusu
üzerinden eleştirir. Cellat, insanlığın tarih boyunca kendi elleriyle yarattığı
ve asla yok edemediği ölümsüz "Kötülük" ilkesinin ve vicdan azabının
sembolüdür.
Cüce (1944)
İtalya Rönesansı döneminde bir sarayda yaşayan, boyu 66 cm
olan kinci ve insan sarrafı cüce Piccolino'nun gözünden insan doğasını ve
yozlaşmayı anlatan tarihsel romandır (Dvārgen).
Cüce Piccolino; saraydaki entrikaları, Prens’i, sahte
dindarlığı ve insanlığın zayıflıklarını nefrekle gözlemler. Kendisini
insanlardan üstün gören Piccolino; sanattan, aşktan, insani duygulardan ve
özellikle üstad Bernardo (Leonardo da Vinci) karakterinin temsil ettiği
hümanist merak duygusundan tiksinir. Eserde Cellat figürü bu kez sarayın bir
işkencecisi olarak kısa bir rol üstlenir. Cüce, insanın içindeki saf kötülüğün,
yıkıcılığın ve karanlığın ete kemiğe bürünmüş halidir.
Cüce Piccolino, Prenses Katalina’ya şiddet uygulayıp onu
kırbaçladıktan sonra, kadının yaşadığı cinselliği ve şehvet dolu yaşam tarzını
"korkunç bir aşk günahı" olarak lanetler. Ancak bu ceza ve acı
süreci, beklenmedik bir dönüşüme yol açar:
Prenses, Cüce’yi bir "günah çıkarma" mercii ve
kendisini terbiye eden "Tanrı’nın kırbacı" olarak görür. Cüce,
sevgisiz ve bencil bir kötülük aracı olsa da, yaşamın bütünlüğünün (iyilik ve
kötülük ikiliğinin) kaçınılmaz bir parçasıdır.
Prenses pişmanlık ve azap içinde öldüğünde, halk onun
etrafında bir kutsallık efsanesi yaratır; Prens ve kitleler tabutunun önünde
diz çöker. İronik bir şekilde, bu "azizelik" halesinin oluşmasına
katkıda bulunan iki kişi vardır: Cüce (kötülüğüyle) ve usta Bernardo/Leonardo
(sanatıyla).
Bernardo, bir yandan kilise için derin dini duygular
uyandıran kutsal Meryem/Mona Lisa tasvirini yaparken, diğer yandan Prenses’i
bir fahişe olarak resmettiği ikinci bir tabloyu kalede bırakır. İnsanların bu
iki zıt gerçekliği aynı anda taşıma yeteneği ("çift bakış açısı"),
Cüce’nin asla kavrayamadığı ve nefret ettiği bir durumdur.
Cüce, Hristiyan dogmasını son derece katı, bağnaz ve
yalnızca kendi amaçlarına hizmet ettiği sürece benimser. Eserde Kutsal Komünyon
(Agape) ve Son Akşam Yemeği motifleri Cüce tarafından saptırılır: Bernardo’nun Son
Akşam Yemeği freskinde Cüce, tıpkı saklandığı köşede çömelen Hain Yahuda
gibi ayine tanıklık eder; ancak gizemden ve kutsaldan hiçbir şey anlamaz.
Cüce, diğer cüceleri etrafına toplayarak İsa’nın kurban
edilişini korkunç bir parodiye dönüştürür. Haçı kaldırıp kendisini
"cücelerin kurtarıcısı" ilan eder; şarabı "nefretle dolu acı
cüce kanı" olarak sunar. Bu küfür dolu taklit, saraydakileri dehşete
düşürür. Çünkü Cüce, aslında onların kendi içlerinde sakladıkları o ilkel,
karanlık ve "maymun suratlı" yıkıcılığın dışa vurumudur.
Prens’in "ebedi barış" ziyafetinde tören
yöneticisi olan Cüce, kendisini Şeytan gibi hisseder ve barış kadehine zehir
katarak ayini gerçek bir katliama dönüştürür. Yine de masum genç aşıklar
(Romeo/Giovanni) üzerindeki mutlak zaferi eksik kalır; çünkü onlar ölseler bile
Cüce’nin hiç tadamadığı "aşkı" tecrübe etmişlerdir.
Barabbas (1950)
Barabbas, Lagerkvist’e uluslararası ün kazandıran ve
1951 Nobel Edebiyat Ödülü’nü getiren en olgun romanıdır. İncil’deki kısa bir
referanstan yola çıkan yazar, çarmıha gerilmekten kurtulan katil ve soyguncu
Barabbas’ın gözünden adeta "beşinci ve parodik bir İncil" kaleme
alır.
Barabbas, kendisinin yerine çarmıha gerilen "zayıf,
cılız ve silik" İsa’nın Golgota’daki ölümüne tanık olur.
Dinî hukuka göre ölmeyi hak eden Barabbas’tır; ancak İsa,
kelimenin tam anlamıyla onun yerine ölmüştür. Barabbas bu olayı zihninden
atmaya çalışsa da, İsa'nın çarmıhtaki gölgesi ve unutmaksızın kaçtığı o
karanlık, tüm hayatı boyunca peşini bırakmaz.
Pilatus’un avlusunda İsa’nın etrafında gördüğü göz
kamaştırıcı ışığı önce hücreden çıkışın yarattığı bir illüzyon sayar. Fakat İsa
öldüğünde çöken karanlık, Barabbas’ın ruhuna kazınır. O, inanmak isteyen ama
inanamayan modern insanın ilk prototipidir.
Barabbas kendisini serbest bırakan baş rahiplere ve
geleneksel dindarlara karşı öfkelidir. Kendisine İsa’yı anlatan Tavşan Dudaklı
kadını taşlayan adamı bıçaklar; ardından Baş Rahip'in kervanına saldırır. Ancak
bu şiddet gösterileri onun içindeki çaresizliği örtmeye yetmez.
Yıllar sonra madenlerde köle olan Barabbas, gerçek bir mümin
olan Sahak’ın göğsündeki balık sembolünü (İhtis) kendi göğsüne de kazıtır.
Ancak Sahak inancı uğruna çarmıha gerilirken, Barabbas’ın göğsündeki sembolün
üzeri yetkililerce çizilir. Bu, onun bölünmüş, başarısız ve kararsız inancının
simgesidir.
Yeraltı mezarlarındaki ilk Hristiyanların arasında Barabbas,
varoluşsal yalnızlığı en şiddetli haliyle hisseder: "Gökte ve
yeryüzünde, yaşayanlar ve ölüler arasında yalnız."
Roma alevler içinde kaldığında, bunu Mesih’in intikamcı
dönüşü sanarak meşalelerle yangına katılır ve yakalanır. Çarmıha gerildiğinde
söylediği son sözler –"Ruhumu sana teslim ediyorum"–
belirsizdir. Bu teslimiyet Tanrı’ya mı, yoksa kaçınılmaz olan karanlığa/geceye
mi yapılmıştır? Lagerkvist, kendi ifadesiyle "İnançsız bir inançlı,
inançlı bir ateist" olarak bu belirsizliği bilinçli biçimde korur.
Akşam Diyarı (1953)
Lagerkvist’in dokuzuncu ve son şiir kitabı olan Akşam
Diyarı (Aftonland), şairin çocukluk anılarından beslenen kozmik ve
varoluşsal sorgulamalarının doruk noktasıdır.
Buğulu Camdaki İşaret: Gece pencerenin önünden geçen
gizemli varlık, cama dokunup bir işaret bırakır ve yürüyüp gider. Çocuk sabah
uyandığında cam temizlenmiştir ve dünyayı "sadece olduğu gibi"
–yani mistik bir yardım olmaksızın, tüm çıplaklığı ve yabancılığıyla– görür.
Odun Taşıyan Çocuk: Annesine mutfak için odun
taşırken ilk kez gökyüzündeki yıldızları ve etraflarındaki sonsuz karanlığı
fark eden çocuk, oyuncaklarını ve çocuksu sevincini o an kaybeder. Artık o,
varoluşun dehşetiyle yüzleşmiş bir "yabancı"dır.
Gölge ve Karanlık: Doğu kültüründeki koruyucu gölge
imgesi ile merhametli bir babanın ellerine sığınma arzusu, karanlığın zapt
edilemezliği karşısında çaresiz kalır.
Hiç Dinmeyen Huzursuzluk: Şair, Tanrı'ya veya evrene
nihai bir teslimiyetle değil, varoluşsal bir başkaldırıyla seslenir:
"Kalbimdeki huzursuzluk asla dinmesin. Asla huzur
bulamayayım.
Yolculuğum sonsuza dek sürsün, ölüm onun bilinmeyen
hedefi olsun."
Lagerkvist’in eserlerindeki Barabbas, Sibyl
(Sibil) ve Ahasuerus gibi figürler; toplumdan soyutlanmış, yalnız ve
şüpheci "seçilmiş" kişilerdir. Onlar için dünya aniden "çok
garip" bir hâl alır. Bu figürler ilahi olanla karşılaşmış, fakat bu
karşılaşma sonucunda bir kurtuluştan ziyade derin bir mağduriyet ve sonsuz bir
huzursuzluk yaşamışlardır.
Lagerkvist'e göre Tanrı güven, huzur veya dinginlik
değildir; aksine huzursuzluk, çelişki, karanlık ve belirsizliktir. Sibyl’in
ifadesiyle ilahi olan "insani değildir; iğrenç, tehlikeli, ölümcül ama
aynı zamanda mucizevi ve coşku doludur."
Ahasuerus'un monologunda belirtildiği gibi Tanrı, insanı
asıl kutsal olandan (kaynaktan) ayıran bir engel olarak belirir.
Ahasuerus'un Ölümü, Denizdeki Hacı ve Kutsal
Topraklar üçlemesinde; Ahasuerus, rahip Giovanni ve haydut Tobias gibi
"isyancı" karakterlerin yolculukları işlenir.
Mariamne
Kral Herod karakteri üzerinden "kendiyle çelişen,
karşılıksız aşk ve nevrozla sürüklenen modern insan" portresi çizilir.
Herod, inanmadığı bir tanrıya tapınak inşa eden, ilahi olanla hiçbir gerçek
bağı olmayan, sırf insan olmaktan gelen bir acıyı temsil eder.
Dindar bir aileden gelip devrimci/dinsiz bir yazar olmayı
seçen Lagerkvist, Pythia'nın (Sybill) tanrının (Apollo) zorlamasıyla kehanette
bulunması gibi, kehanet benzeri bir sanatsal esrime ve acı içinde yazmıştır.
Lagerkvist'in sade ve gösterişsiz tarzının ardında büyük bir
sabır, sürekli taslak revizyonları ve sembolik katmanlar yatar. Metinlerinde
"Tanrı" sözcüğünü zamanla küçük harfle ("tanrı") yazmaya
başlaması, inanç paradigmalarındaki değişimin bir göstergesidir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder