27 Şubat 2024 Salı

Gustaf Freden - Pär Lagerkvist - Notlar

Gustaf Freden - Pär Lagerkvist - Notlar

Tanrı fikrinden Barrabas'a

Pär Lagerkvist, till Barrabas, Boniers, Stockholm, 1952

 


Talepkâr Misafir

Kitap Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İsveçli yazar Pär Lagerkvist’in (1891–1974) eserleri, özellikle de 1919 tarihli otobiyografik/metafizik öyküsü Det eviga leendet (Sonsuz Gülümseme) ve 1925 tarihli otobiyografik romanı Gäst hos verkligheten (Gerçekliğin Konuğu / Konuk) üzerinedir.

 

Metindeki "Anders", Lagerkvist’in Gäst hos verkligheten romanındaki otobiyografik karakteridir. İstasyon memuru bir ailenin en küçük çocuğu olan Anders, yazarın kendi çocukluk ve gençlik yıllarındaki varoluşsal sorgulamalarını temsil eder.

 

Metin, her şeyin karmakarışık olduğu bir "otele" gelen ve nereden gelip nereye gittiğini bilmeyen "büyülü konuk" imgesiyle başlar. Bu adam, sırf yaşamanın anlamını öğrenmek için canını tehlikeye atarak yetkililere/yönetime ulaşır. Ancak yönetimden aldığı yanıt, anlamsız ve hırıltılı bir bağırmadan ("Bu lanet olası buğday!") ibarettir. Bu durum, insanın evrende bir anlam bulma konusundaki trajik çaresizliğini gösterir.

 

Anders'in annesi, büyükbabası ve büyükannesi; geleneksel, sarsılmaz bir Tanrı inancına ve iç huzura sahiptir. Dünyanın tüm karmaşasına rağmen onların hayatında doğal bir "ışık", huzur ve güvenlik vardır.

 

Anders ise bu geleneksel inancı ve huzuru kendi içinde bulamaz. Ölüm korkusu, boşluk hissi ve dünyanın geçiciliği onu derin bir kaygıya sürükler. Ailesinin sahip olduğu o parlak ışığın dışına düşmüştür.

 

Annesinden gelen mektup; bağları, kiraz ağaçlarını, Pazar huzurunu ve Tanrı'nın güvenli himayesini anlatır. Ancak Anders ve onun gibi sürgünde hissedenler, "gece gündüz durmadan koşturup sonsuzluğun bakımıyla" meşguldür. Anne basit ve huzurlu bir cevabı temsil ederken, oğul (Anders) bitmeyen soruları temsil eder.

 

Yeni doktrin ve yeni biçim

Lagerkvist, lise yıllarında Darwinizm ile tanışarak geleneksel Tanrı inancından kopmuş; radikal politik ve felsefi fikirlere yönelmiştir. Fram dergisindeki ilk şiirlerinde Prometheusçu bir özgüvenle "Tanrı'nın adını kendi alnına kazıyacağını" ve insan gücüyle bilinmeyene yelken açacağını ilan eder.

 

Avcının kovaladığı peri kızına dokunduğunda dudaklarının buz gibi bir su birikintisine değmesi; insanın doğada veya tanrısal olanda aradığı hakikati bulamayıp yalnızca kendi varoluşsal yalnızlığıyla (kendi gözleriyle) yüzleşmesini simgeler.

 

İlk anlatılarından Människor’da başkarakter Gustav Mörk üzerinden toplumsal veya dini kaynağı olmayan, tamamen içsel bir kaygıdan (ångest) beslenen bir "müstakil kötülük" işlenir.

 

Lagerkvist, dönemin psikolojik ayrıntılara boğulmuş İsveç edebiyatını eleştirir. Bunun yerine Eski Ahit, Edda destanları ve Kalevala gibi metinlerdeki sade, anıtsal ve mimari yapıya dönülmesini savunur.

 

Kübizm ve dışavurumculuktan etkilenerek sanatta "süslemelerden arınmış, katı bir nesnellik" arar. Motiv (1914) öyküsünde arıza yapan bir trendeki tren vagonlarını ana karakter yaparak insan trajedisini soğuk ve saçma bir nesnellikle ele alır.

 

Järn och människor (1915) ve ünlü şiir kitabı Ångest (1916) ile Lagerkvist, Avrupa'daki yıkımın ve varoluşsal korkunun sözcüsü olur.

Şiirlerinde Tanrı artık yol gösteren bir güç değil; küf kokulu, korkmuş, çaresiz ve hüzünlü gözlerle insana bakan küçük bir figürdür. Yıldızlı gökyüzü ve sonsuzluk bomboştur. İnsana kalan tek şey, karanlıkta birbirine dokunan eller ve "yaşam kaygısı"dır.

 

Ibsen tarzı aşırı gerçekçi ve yüzeysel tiyatroyu "sığ bir taklit" olarak görerek reddeder.

 

Strindberg'in Rüya Oyunu (Ett drömspel) veya Şam'a Doğru (Till Damaskus) gibi son dönem eserlerindeki sembolik ve alegorik yapıyı benimser. Karakterlerin psikolojik detaylarından ziyade, tek bir duygunun ve sembolün hâkim olduğu "modern bir mistisizm" talep eder.

 

Himlens hemlighet (Göklerin Sırrı - 1919) Oyunu

Mavi-siyah devasa bir küre (dünya) üzerinde ahşap kesen bir adam, gitarında altın teli arayan yozlaşmış bir kız, oyuncak bebek kafası koparan bir adam, koltuk değnekliler, cüceler ve engelliler topluluğu yer alır.

78. kata (cennete) çıkmaya çalışan beyaz sakallı bir adam belirip kaybolur. Oyunun genç kahramanı, "garip bir dünyaya" düştüğünü anlar; varoluşun anlamsızlığı karşısında dehşete düşer.

Genç adam, kızın gitarındaki "çalındığında dünyayı çiçek açtıran ve cennetten gelen" o altın teli bulmasını umar. Ancak kız teli bulamaz, cücenin fısıltılarına kulak verir ve evren tekrar karanlığa gömülür.

 

Onların gizemli eserleri

İsveç edebiyatında madde dünyasından ruh dünyasına uzanan köprü (Kellgren’in "Den nya skapelsen" / Yeni Yaratılış eserinde olduğu gibi) geleneksel bir temadır.

Lagerkvist’te Platonik idealizm kırılır. Doğanın insan çocuklarına özel bir ilgisi yoktur; doğa kendi soğuk ve bencil akışındadır.

Gece karanlığında yalnız çalınan flüt, yaşam ile ölüm arasındaki "ıssız ve yüksek köprüyü" simgeler. İnsan varoluşsal yalnızlığıyla baş başadır.

 

Şair, "Biliyorum ki karanlığın ötesinde daha lezzetli ve harika şeyler var" diyerek Hristiyan-Platonik bir mistisizme yaklaşır.

En güzel olanın gece çökerken yeryüzünü kaplayan şefkat olduğunu söyler. Ancak bu uyum, "Her şey bana bir kredi olarak verildi, her şey benden geri alınacak" farkındalığıyla ve ayak izi bırakmadan tek başına yürüme yalnızlığıyla bozulur.

 

Det eviga lidandet (Sonsuz Izdırap - 1920) ve Kaos ile birlikte yeryüzü hayatının sıradanlığı, ölüm ve yeraltı dünyası işlenir.

Öte dünyada veya sıradan bir işçi evinde geçen sahnelerde "hiçbir şeyin çirkin olmadığı, her şeyin basit ve güzel olduğu" teması işlenirken, diğer yandan hayatın ve elektriğin sadece kendi varlığını sürdürmek istediği vurgulanır.

Anne imgesi, Lagerkvist’in inanç dünyasının merkezindedir. "Sonsuzluk köprüsü" sarsıldığında, şair annesinin inancına ve şefkatli eline sığınır.

 

Det osynliga (Görünmez Olan - 1923) Oyunu

Perde 1 - Dünya Bencilliği: Kahraman gelir ve insanların geleceğini müjdeler. Ancak Yönetici (Müdür) insanları kışkırtır. Tanrı’nın gücü/horozu müdahale eder ama Görünmez Olan kendisini sorgular: "Müdür de Tanrı’nın enginliğinin bir parçası değil miydi?"

Perde 2 - Yozlaşma ve İnanç: İnsanlık zenginleşir ama ruhsal olarak Trasoria halkı gibi lanetlenmiştir.

Perde 3 - Tanrı'nın Ölümü: Tapınak harabeye döner. "Dünya gazla doldu ve Tanrı öldü." Görünmez Olan'dan geriye sadece bir avuç kül kalır. Ancak bu kül, gecenin karanlığına saçılır ve gelecekteki kutsal yangının (umudun) tohumu olur.

 

Baba ve Oğul (Far och son)

Baba ile küçük oğlu güneşli bir pazar günü ormanda yürüyüşe çıkarlar (doğa huzurlu ve canlıdır).

Dönüş yolunda hava kararır. Aniden, hatlarda olmaması gereken simsiyah, ışıkları sönmüş, yüksek hızda bir tren gürültüyle yanlarından geçer.

Baba ne olduğunu anlayamaz ve korkar. Küçük çocuk ise varoluşsal kaygıyı (ångest) ilk kez hisseder: Bu dünya güvenli değildir, gelecekte onu bekleyen şey sonu olmayan, yanıp tutuşan bir karanlıktır.

 

Lagerkvist; insanı ne tam anlamıyla cennete yerleştirebilir ne de tamamen karanlığa terk edebilir. Onun edebiyatı, geceleyin yalnız çalınan o küçük flütün sesidir.

 

Benim ağacım çamdır

Gäst hos verkligheten (Gerçekliğin Konuğu - 1925)

Lagerkvist için çam ağacı, insan ruhunun simgesidir: "İnsan ruhu da çam ağacı gibi bu dünyada bir misafirdir." Toprağa kök salar ama tacı sonsuz uzaya yükselir.

Modern bilimin insanlığa ekmek yerine taş verdiğini, ruhun bütünlüğünü parçaladığını savunur.

 

Han som fick leva om sitt liv (Hayatını Yeniden Yaşayan Adam - 1928)

Ayakkabıcı Daniel’e hayatını sıfırdan yeniden yaşama şansı verilir. Amacı bu kez "iyi, dürüst ve özgür bir insan" olmaktır.

Daniel ne kadar çabalasa da kendi oğlu Elof'u anlayamaz. Elof intihar eder. Daniel, Tanrı ve kendi vicdanı karşısında yargılanır: Hayatını dürüstçe yaşamak istemiş ama en yakınındaki ruhu kurtaramamıştır. Yaratıcı ve insan arasındaki bu bağ, bağışlama ve trajediyle son bulur.

 

Kämpande ande (Mücadele Eden Ruh - 1930) ve Hicivler

Toplumun sahte değerleri, yapay maneviyatı ve ölüm karşısındaki ironik tutumu hicvedilir.

Lagerkvist, Avrupa'da yükselen Nazizm, faşizm ve militarizme karşı sert eleştiriler kaleme alır.

Çocukların asker yapıldığı, milli propagandayla beyinlerinin yıkandığı ve Noel ağacının altında siperlerde ölüme gönderildiği karanlık bir hiciv anlatılır. Yazar, Viktor Rydberg’in romantik militarizmini eleştirir.

Özgürlük kılıfı altında disiplinsizliğin, cehaletin ve sahte demokrasinin ironisi yapılır.

 

Bödeln (Cellat – 1933)

1933'te Hitler'in iktidara gelmesiyle yazılan bu eser, doğrudan faşizm ve ırkçılık eleştirisidir.

Cellat, kanunun emriyle kendi karısını canlı canlı gömmek zorunda kalan trajik bir figürdür.

Irkçı, kan ve soy propagandası yapan yeni nesil faşistlerin arasında cellat oturur.

Cellat sadece kötülük değil; insanın çağlar boyunca bitmeyen şiddetinin, kötülüğünün ve Tanrı’nın terk ettiği dünyanın sembolüdür. İnsanlar ondan nefret eder ama gücüne hayranlık duyarlar.

 

Iakttagelser / Människan utan själ (Ruhsuz İnsan - 1936) ve Seger i mörker (Karanlıkta Zafer - 1939)

Kudüs’ün kasvetli havasına karşılık, Akropolis’in meydan okuyan duruşu Batı medeniyetinin özgürlük mücadelesinin simgesi olur.

Lagerkvist kendisini "inançsız bir dindar" olarak tanımlar. Zafere kesin olarak inanmaz ama mücadelenin kendisini kutsal sayar.

 

Ruhsuz İnsan (1936): Siyasi bir parti/hareket uğruna bir adamı öldüren genç bir militanın hapishanedeki vicdan muhasebesidir.

 

Karanlıkta Zafer (1939): Başbakan Gabriel Fountain üzerinden insani değerleri, demokrasiyi ve saf halk inancını savunan, İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğindeki Avrupa krizini gösteren dramatik bir eserdir.

 

Alacakaranlık ve Akşam Yıldızı Diyarı

Genius (Deha - 1937): İnsanlık dehasının kanatları katlanmış dev bir ışık figürü olarak alacakaranlık diyarında yürüyüşü ve annelik/yaşam sevgisinin yeniden biçimlenişi işlenir.

 

Sång och strid (Şarkı ve Savaş - 1940): İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle Lagerkvist, barbarlığa karşı kararlı bir savaşçıya dönüşür. "Barbar silahlarını seçerse, siz de onun gibi seçmelisi̇niz" diyerek pasifist tutumdan vatanı ve insanlık onurunu (Hellas/Akropolis sembolleri üzerinden) aktif savunmaya geçer.

 

Aftonstjärnan (Akşam Yıldızı - 1942) & Heimdal: Dünyevi kanunlara bağlı olmayan bir ateş, insan ile sonsuzluk arasındaki bağ ve ölüm karşısındaki vakur duruş işlenir.

 

Midsommardröm i fattighuset (Yoksullar Evinde Yaz Ortası Rüyası - 1941): Yoksullar evindeki yaşlıların karamsarlığı ve taş kalpli Ellen’e karşı; düş gücüyle yaşayan Kör Jonas ve 15 yaşındaki torunu Cecilia’nın rüya ile gerçeklik arasındaki mutluluk arayışı anlatılır.

 

Dvärgen (Cüce - 1944):

Rönesans sarayında geçen eser, Adolf Hitler’i ve faşizmin yıkıcı doğasını temsil eden kötülük figürü (Cüce) üzerinden kurgulanmıştır.

 

Cüce; insanlıktan, aşktan ve yıldızlardan nefret eder. Savaşın bitmesine öfkelenir; insan ruhunu ve dünyayı yakıp yıkmak ister. Kitap, Lagerkvist’in dünya çapında büyük bir ivme kazanmasını sağlayan ilk dev "bestseller" eseri olmuştur.

 

De vises sten (Felsefe Taşı - 1947): Simyacı Albertus’un hakikati arama yolundaki trajedisi. Goethe’nin Faust’u ve Ibsen’in Brand’ı ile kıyaslanır: Hakikate ulaşmak imkânsız görünse de bilme ve arama mücadelesi insan varoluşunun özüdür.

 

Låt människan leva (Bırakın İnsan Yaşasın - 1949): Sahne dekoru olmayan, koro ve solo konuşmalardan oluşan lirik-dini modern bir trajedidir.

 

Barabbas (1950)

Hz. İsa’nın yerine serbest bırakılan suçlu Barabbas, hayatı boyunca bu kurtuluşun ve İsa'nın getirdiği ışığın anlamını çözmeye çalışır.

Getsemani’ye inanır ama zafere inanmaz; boş mezarı görür ama mucizeye tamamen ikna olamaz. Hristiyanlığın doğuşuna tanıklık eder, kölelerin işaretini taşır ama hiçbir topluluğa tam ait olamaz.

Çarmıha gerildiğinde bile yalnızdır. Son nefesinde "Karanlığın içine, ruhumu sana emanet ediyorum" diyerek ebedi karanlığa adım atar. Barabbas, modern insanın varoluşsal yalnızlığının, inanç ile şüphe arasındaki bölünmüşlüğünün ve "inançsız bir dindar" oluşunun en güçlü sembolüdür.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder