Gustaf
Freden - Pär Lagerkvist - Notlar
Tanrı fikrinden Barrabas'a
Pär Lagerkvist, till Barrabas,
Boniers, Stockholm, 1952
Talepkâr Misafir
Kitap Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İsveçli yazar Pär
Lagerkvist’in (1891–1974) eserleri, özellikle de 1919 tarihli
otobiyografik/metafizik öyküsü Det eviga leendet (Sonsuz Gülümseme) ve 1925
tarihli otobiyografik romanı Gäst hos verkligheten (Gerçekliğin Konuğu / Konuk)
üzerinedir.
Metindeki "Anders", Lagerkvist’in Gäst hos
verkligheten romanındaki otobiyografik karakteridir. İstasyon memuru bir
ailenin en küçük çocuğu olan Anders, yazarın kendi çocukluk ve gençlik
yıllarındaki varoluşsal sorgulamalarını temsil eder.
Metin, her şeyin karmakarışık olduğu bir "otele"
gelen ve nereden gelip nereye gittiğini bilmeyen "büyülü konuk"
imgesiyle başlar. Bu adam, sırf yaşamanın anlamını öğrenmek için canını
tehlikeye atarak yetkililere/yönetime ulaşır. Ancak yönetimden aldığı yanıt,
anlamsız ve hırıltılı bir bağırmadan ("Bu lanet olası buğday!")
ibarettir. Bu durum, insanın evrende bir anlam bulma konusundaki trajik
çaresizliğini gösterir.
Anders'in annesi, büyükbabası ve büyükannesi; geleneksel,
sarsılmaz bir Tanrı inancına ve iç huzura sahiptir. Dünyanın tüm karmaşasına
rağmen onların hayatında doğal bir "ışık", huzur ve güvenlik vardır.
Anders ise bu geleneksel inancı ve huzuru kendi içinde
bulamaz. Ölüm korkusu, boşluk hissi ve dünyanın geçiciliği onu derin bir
kaygıya sürükler. Ailesinin sahip olduğu o parlak ışığın dışına düşmüştür.
Annesinden gelen mektup; bağları, kiraz ağaçlarını, Pazar
huzurunu ve Tanrı'nın güvenli himayesini anlatır. Ancak Anders ve onun gibi
sürgünde hissedenler, "gece gündüz durmadan koşturup sonsuzluğun
bakımıyla" meşguldür. Anne basit ve huzurlu bir cevabı temsil ederken,
oğul (Anders) bitmeyen soruları temsil eder.
Yeni doktrin ve yeni biçim
Lagerkvist, lise yıllarında Darwinizm ile tanışarak
geleneksel Tanrı inancından kopmuş; radikal politik ve felsefi fikirlere
yönelmiştir. Fram dergisindeki ilk şiirlerinde Prometheusçu bir
özgüvenle "Tanrı'nın adını kendi alnına kazıyacağını" ve insan
gücüyle bilinmeyene yelken açacağını ilan eder.
Avcının kovaladığı peri kızına dokunduğunda dudaklarının buz
gibi bir su birikintisine değmesi; insanın doğada veya tanrısal olanda aradığı
hakikati bulamayıp yalnızca kendi varoluşsal yalnızlığıyla (kendi gözleriyle)
yüzleşmesini simgeler.
İlk anlatılarından Människor’da başkarakter Gustav
Mörk üzerinden toplumsal veya dini kaynağı olmayan, tamamen içsel bir kaygıdan
(ångest) beslenen bir "müstakil kötülük" işlenir.
Lagerkvist, dönemin psikolojik ayrıntılara boğulmuş İsveç
edebiyatını eleştirir. Bunun yerine Eski Ahit, Edda destanları ve Kalevala gibi
metinlerdeki sade, anıtsal ve mimari yapıya dönülmesini savunur.
Kübizm ve dışavurumculuktan etkilenerek sanatta
"süslemelerden arınmış, katı bir nesnellik" arar. Motiv (1914)
öyküsünde arıza yapan bir trendeki tren vagonlarını ana karakter yaparak insan
trajedisini soğuk ve saçma bir nesnellikle ele alır.
Järn och människor (1915) ve ünlü şiir kitabı Ångest
(1916) ile Lagerkvist, Avrupa'daki yıkımın ve varoluşsal korkunun sözcüsü olur.
Şiirlerinde Tanrı artık yol gösteren bir güç değil; küf
kokulu, korkmuş, çaresiz ve hüzünlü gözlerle insana bakan küçük bir figürdür.
Yıldızlı gökyüzü ve sonsuzluk bomboştur. İnsana kalan tek şey, karanlıkta
birbirine dokunan eller ve "yaşam kaygısı"dır.
Ibsen tarzı aşırı gerçekçi ve yüzeysel tiyatroyu "sığ
bir taklit" olarak görerek reddeder.
Strindberg'in Rüya Oyunu (Ett drömspel) veya Şam'a
Doğru (Till Damaskus) gibi son dönem eserlerindeki sembolik ve
alegorik yapıyı benimser. Karakterlerin psikolojik detaylarından ziyade, tek
bir duygunun ve sembolün hâkim olduğu "modern bir mistisizm" talep
eder.
Himlens hemlighet (Göklerin Sırrı - 1919) Oyunu
Mavi-siyah devasa bir küre (dünya) üzerinde ahşap kesen bir
adam, gitarında altın teli arayan yozlaşmış bir kız, oyuncak bebek kafası
koparan bir adam, koltuk değnekliler, cüceler ve engelliler topluluğu yer alır.
78. kata (cennete) çıkmaya çalışan beyaz sakallı bir adam
belirip kaybolur. Oyunun genç kahramanı, "garip bir dünyaya"
düştüğünü anlar; varoluşun anlamsızlığı karşısında dehşete düşer.
Genç adam, kızın gitarındaki "çalındığında dünyayı
çiçek açtıran ve cennetten gelen" o altın teli bulmasını umar. Ancak kız
teli bulamaz, cücenin fısıltılarına kulak verir ve evren tekrar karanlığa
gömülür.
Onların gizemli eserleri
İsveç edebiyatında madde dünyasından ruh dünyasına uzanan
köprü (Kellgren’in "Den nya skapelsen" / Yeni Yaratılış
eserinde olduğu gibi) geleneksel bir temadır.
Lagerkvist’te Platonik idealizm kırılır. Doğanın insan
çocuklarına özel bir ilgisi yoktur; doğa kendi soğuk ve bencil akışındadır.
Gece karanlığında yalnız çalınan flüt, yaşam ile ölüm
arasındaki "ıssız ve yüksek köprüyü" simgeler. İnsan varoluşsal
yalnızlığıyla baş başadır.
Şair, "Biliyorum ki karanlığın ötesinde daha
lezzetli ve harika şeyler var" diyerek Hristiyan-Platonik bir
mistisizme yaklaşır.
En güzel olanın gece çökerken yeryüzünü kaplayan şefkat
olduğunu söyler. Ancak bu uyum, "Her şey bana bir kredi olarak verildi,
her şey benden geri alınacak" farkındalığıyla ve ayak izi bırakmadan
tek başına yürüme yalnızlığıyla bozulur.
Det eviga lidandet (Sonsuz Izdırap - 1920) ve Kaos
ile birlikte yeryüzü hayatının sıradanlığı, ölüm ve yeraltı dünyası işlenir.
Öte dünyada veya sıradan bir işçi evinde geçen sahnelerde
"hiçbir şeyin çirkin olmadığı, her şeyin basit ve güzel olduğu"
teması işlenirken, diğer yandan hayatın ve elektriğin sadece kendi varlığını
sürdürmek istediği vurgulanır.
Anne imgesi, Lagerkvist’in inanç dünyasının merkezindedir.
"Sonsuzluk köprüsü" sarsıldığında, şair annesinin inancına ve
şefkatli eline sığınır.
Det osynliga (Görünmez Olan - 1923) Oyunu
Perde 1 - Dünya Bencilliği: Kahraman gelir ve
insanların geleceğini müjdeler. Ancak Yönetici (Müdür) insanları kışkırtır.
Tanrı’nın gücü/horozu müdahale eder ama Görünmez Olan kendisini sorgular: "Müdür
de Tanrı’nın enginliğinin bir parçası değil miydi?"
Perde 2 - Yozlaşma ve İnanç: İnsanlık zenginleşir ama
ruhsal olarak Trasoria halkı gibi lanetlenmiştir.
Perde 3 - Tanrı'nın Ölümü: Tapınak harabeye döner. "Dünya
gazla doldu ve Tanrı öldü." Görünmez Olan'dan geriye sadece bir avuç
kül kalır. Ancak bu kül, gecenin karanlığına saçılır ve gelecekteki kutsal
yangının (umudun) tohumu olur.
Baba ve Oğul (Far och son)
Baba ile küçük oğlu güneşli bir pazar günü ormanda yürüyüşe
çıkarlar (doğa huzurlu ve canlıdır).
Dönüş yolunda hava kararır. Aniden, hatlarda olmaması
gereken simsiyah, ışıkları sönmüş, yüksek hızda bir tren gürültüyle yanlarından
geçer.
Baba ne olduğunu anlayamaz ve korkar. Küçük çocuk ise
varoluşsal kaygıyı (ångest) ilk kez hisseder: Bu dünya güvenli değildir,
gelecekte onu bekleyen şey sonu olmayan, yanıp tutuşan bir karanlıktır.
Lagerkvist; insanı ne tam anlamıyla cennete yerleştirebilir
ne de tamamen karanlığa terk edebilir. Onun edebiyatı, geceleyin yalnız çalınan
o küçük flütün sesidir.
Benim ağacım çamdır
Gäst hos verkligheten (Gerçekliğin Konuğu - 1925)
Lagerkvist için çam ağacı, insan ruhunun simgesidir: "İnsan
ruhu da çam ağacı gibi bu dünyada bir misafirdir." Toprağa kök salar
ama tacı sonsuz uzaya yükselir.
Modern bilimin insanlığa ekmek yerine taş verdiğini, ruhun
bütünlüğünü parçaladığını savunur.
Han som fick leva om sitt liv (Hayatını Yeniden Yaşayan Adam - 1928)
Ayakkabıcı Daniel’e hayatını sıfırdan yeniden yaşama şansı
verilir. Amacı bu kez "iyi, dürüst ve özgür bir insan" olmaktır.
Daniel ne kadar çabalasa da kendi oğlu Elof'u anlayamaz.
Elof intihar eder. Daniel, Tanrı ve kendi vicdanı karşısında yargılanır:
Hayatını dürüstçe yaşamak istemiş ama en yakınındaki ruhu kurtaramamıştır.
Yaratıcı ve insan arasındaki bu bağ, bağışlama ve trajediyle son bulur.
Kämpande ande (Mücadele Eden Ruh - 1930) ve Hicivler
Toplumun sahte değerleri, yapay maneviyatı ve ölüm
karşısındaki ironik tutumu hicvedilir.
Lagerkvist, Avrupa'da yükselen Nazizm, faşizm ve militarizme
karşı sert eleştiriler kaleme alır.
Çocukların asker yapıldığı, milli propagandayla beyinlerinin
yıkandığı ve Noel ağacının altında siperlerde ölüme gönderildiği karanlık bir
hiciv anlatılır. Yazar, Viktor Rydberg’in romantik militarizmini eleştirir.
Özgürlük kılıfı altında disiplinsizliğin, cehaletin ve sahte
demokrasinin ironisi yapılır.
Bödeln (Cellat – 1933)
1933'te Hitler'in iktidara gelmesiyle yazılan bu eser,
doğrudan faşizm ve ırkçılık eleştirisidir.
Cellat, kanunun emriyle kendi karısını canlı canlı gömmek
zorunda kalan trajik bir figürdür.
Irkçı, kan ve soy propagandası yapan yeni nesil faşistlerin
arasında cellat oturur.
Cellat sadece kötülük değil; insanın çağlar boyunca bitmeyen
şiddetinin, kötülüğünün ve Tanrı’nın terk ettiği dünyanın sembolüdür. İnsanlar
ondan nefret eder ama gücüne hayranlık duyarlar.
Iakttagelser / Människan utan själ (Ruhsuz İnsan - 1936) ve Seger
i mörker (Karanlıkta Zafer - 1939)
Kudüs’ün kasvetli havasına karşılık, Akropolis’in meydan
okuyan duruşu Batı medeniyetinin özgürlük mücadelesinin simgesi olur.
Lagerkvist kendisini "inançsız bir dindar" olarak
tanımlar. Zafere kesin olarak inanmaz ama mücadelenin kendisini kutsal sayar.
Ruhsuz İnsan (1936): Siyasi bir parti/hareket
uğruna bir adamı öldüren genç bir militanın hapishanedeki vicdan muhasebesidir.
Karanlıkta Zafer (1939): Başbakan Gabriel
Fountain üzerinden insani değerleri, demokrasiyi ve saf halk inancını savunan,
İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğindeki Avrupa krizini gösteren dramatik bir
eserdir.
Alacakaranlık ve Akşam Yıldızı Diyarı
Genius (Deha - 1937): İnsanlık dehasının
kanatları katlanmış dev bir ışık figürü olarak alacakaranlık diyarında yürüyüşü
ve annelik/yaşam sevgisinin yeniden biçimlenişi işlenir.
Sång och strid (Şarkı ve Savaş - 1940): İkinci
Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle Lagerkvist, barbarlığa karşı kararlı bir
savaşçıya dönüşür. "Barbar silahlarını seçerse, siz de onun gibi
seçmelisi̇niz"
diyerek pasifist tutumdan vatanı ve insanlık onurunu (Hellas/Akropolis
sembolleri üzerinden) aktif savunmaya geçer.
Aftonstjärnan (Akşam Yıldızı - 1942) & Heimdal:
Dünyevi kanunlara bağlı olmayan bir ateş, insan ile sonsuzluk arasındaki bağ ve
ölüm karşısındaki vakur duruş işlenir.
Midsommardröm i fattighuset (Yoksullar Evinde Yaz
Ortası Rüyası - 1941): Yoksullar evindeki yaşlıların karamsarlığı ve taş
kalpli Ellen’e karşı; düş gücüyle yaşayan Kör Jonas ve 15 yaşındaki torunu
Cecilia’nın rüya ile gerçeklik arasındaki mutluluk arayışı anlatılır.
Dvärgen (Cüce - 1944):
Rönesans sarayında geçen eser, Adolf Hitler’i ve faşizmin
yıkıcı doğasını temsil eden kötülük figürü (Cüce) üzerinden kurgulanmıştır.
Cüce; insanlıktan, aşktan ve yıldızlardan nefret eder.
Savaşın bitmesine öfkelenir; insan ruhunu ve dünyayı yakıp yıkmak ister. Kitap,
Lagerkvist’in dünya çapında büyük bir ivme kazanmasını sağlayan ilk dev
"bestseller" eseri olmuştur.
De vises sten (Felsefe Taşı - 1947): Simyacı
Albertus’un hakikati arama yolundaki trajedisi. Goethe’nin Faust’u ve
Ibsen’in Brand’ı ile kıyaslanır: Hakikate ulaşmak imkânsız görünse de
bilme ve arama mücadelesi insan varoluşunun özüdür.
Låt människan leva (Bırakın İnsan Yaşasın - 1949):
Sahne dekoru olmayan, koro ve solo konuşmalardan oluşan lirik-dini modern bir
trajedidir.
Barabbas (1950)
Hz. İsa’nın yerine serbest bırakılan suçlu Barabbas, hayatı
boyunca bu kurtuluşun ve İsa'nın getirdiği ışığın anlamını çözmeye çalışır.
Getsemani’ye inanır ama zafere inanmaz; boş mezarı görür ama
mucizeye tamamen ikna olamaz. Hristiyanlığın doğuşuna tanıklık eder, kölelerin
işaretini taşır ama hiçbir topluluğa tam ait olamaz.
Çarmıha gerildiğinde bile yalnızdır. Son nefesinde "Karanlığın
içine, ruhumu sana emanet ediyorum" diyerek ebedi karanlığa adım atar.
Barabbas, modern insanın varoluşsal yalnızlığının, inanç ile şüphe arasındaki
bölünmüşlüğünün ve "inançsız bir dindar" oluşunun en güçlü
sembolüdür.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder