Pär
Lagerkvist - Mektuplar - Notlar
Brev, Ingrid Schöier, Bonniers, Stockholm, 1991
Ingrid Schöier’in derlediği mektup seçkisidir.
Önsöz
Lagerkvist tamamen doğaldır; mektupları içten, iddiasız ve
yapıtlarının ardındaki insani gerçekliği yansıtan niteliktedir.
Lagerkvist’in özellikle 1925’e kadar en büyük destekçisi
kardeşi Gunnar ve ailesidir.
Öğretmenlik yapan kardeşiyle Uppsala/Vittinge günleri,
nişanlısı Karin Carlsson ve sınıf arkadaşı Pontus Fransson ile yazışmaları yer
alır.
İlk şiir kitabı Ångest (Kaygı - 1916) döneminde aşırı
yoksulluk ve kişisel krizler öne çıkar.
İlk eşi Karen Sörensen ile Strindbergvari (fırtınalı,
tutkulu ve çatışmalı) evliliği; 1925’te boşandıktan sonra evlendiği ve ömür
boyu ikiz oğullarıyla huzur bulduğu Elaine Sandels ile olan derin aşkı
mektuplara yansır.
August Brunius, Per Lindberg, Nils von Dardel, Edward Hald
gibi sanat dünyasından isimlerin yanı sıra Bonnier yayıncılık ailesi (Karl
Otto, Tor, Åke, Gerard Bonnier) ve Verner von Heidenstam, Ellen Key gibi
edebiyat devleriyle olan mektupları dikkat çeker.
Olof Molander koleksiyonunun kapalı olması ve Sven Oluf
Sörensen’in bazı mektupları araştırmacı Gösta Svenaeus’a verdikten sonra iade
edilmemesi nedeniyle bazı mektuplar seçkiye eksik dahil edilmiştir.
…
Biyografik notlar
23 Mayıs 1891'de Växjö'de doğdu. Demiryolu ustabaşısı Anders
Lagerqvist ile Hanna Bladh'ın son çocuğudur. Altı kardeşi vardır (Annie,
Ida/Stina, Elin, Hilma, Gunnar, Clara).
Eğitim yıllarında Vittinge'de ilkokul öğretmeni ve kantör
olan kardeşi Gunnar ile kalmış, aile üyeleri ona sürekli destek olmuştur.
1910'da Växjö'den mezun olup Uppsala Üniversitesinde sanat
ve edebiyat tarihi okudu. 1912'de sosyalist basında yazılar yazdı ve ilk öyküsü
"Människor" (İnsanlar/Erkekler) yayımlandı.
1913'te Paris'te İskandinav sanatçı ortamlarına girdi,
Kübizm'den etkilendi. 1913 tarihli "Ordkonst och bildkonst"
(Söz Sanatı ve Görsel Sanat) ve 1914 tarihli "Motiv"
eserleriyle edebiyat ile resim arasındaki etkileşimi kuramlaştırdı.
1916'da İsveç dışavurumculuğunun/modernizminin habercisi
kabul edilen Ångest (Kaygı) adlı şiir kitabıyla şair olarak edebiyat
dünyasına adım attı.
1916'da tanıştığı Danimarkalı Karen Sörensen ile 1918'de
evlendi ve kızı Elin doğdu. İsveç, Norveç, Danimarka, İtalya ve Fransa arasında
göçebe bir yaşam sürdürdüler. 1920'de Tunus'a seyahat etti. Bu fırtınalı
evlilik 1925'te boşanmayla sonuçlandı.
Ressam Gösta Sandels'in dul eşi Elaine Sandels ile tanıştı;
1925'te evlendiler. 1926'da ikiz oğulları Bengt ve Ulf dünyaya geldi. Bu
evlilik yazarın hayatına ömür boyu sürecek bir huzur getirdi. 1930'da İsveç'e
(Lidingö) yerleştiler; yazları Tjörn'de geçirmeye başladılar.
1930'larda yükselen faşizme karşı Bödeln (Cellat -
1933) ve Den knutna näven (Sıkılmış Yumruk - 1934) gibi doğrudan siyasi
ve insani eleştiri taşıyan eserler kaleme aldı.
1940'ta İsveç Akademisi üyesi seçildi. Savaş yıllarında
karamsarlığa karşı direnci simgeleyen şiirler yazdı; 1944'te insan ruhunun
kötülüğünü simgeleyen romanı Cüce (Dvärgen) yayımlandı.
1950'de yayımlanan Barabbas romanının ardından 1951
Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.
Sibyllan (Kâhin Kadın - 1956) ve eşinin öldüğü 1967
yılında yayımlanan son kitabı Mariamne ile "yaşlılık
romanları" serisini tamamladı.
11 Temmuz 1974'te Stockholm'de 83 yaşında hayatını kaybetti.
…
Mektuplar
Verner von Heidenstam (1908)
17 yaşındaki Lagerqvist, İsveç edebiyatının dev ismi von
Heidenstam’a bir mektup yazarak yazdığı bir öyküyü değerlendirmesini ister.
Heidenstam’ın detaylı ve yapıcı eleştirileri, genç Lagerqvist için büyük bir
moral kaynağı olur.
August Strindberg (1909): Lagerqvist’in modern İsveç
tiyatrosu ve edebiyatının simge ismi Strindberg’e duyduğu derin hayranlık ve
saygıyı dile getirir.
(1911): Ağabeyi Gunnar’a yazdığı sitemkâr ve heyecanlı
mektuplarda; iş bulamamaktan, parasızlıktan ve geleceğin belirsizliğinden
yakınır.
1907 Noelinde adının yazılışını Per’den Pär’e; 1908
sonbaharında ise soyadını Lagerqvist’ten Lagerkvist’e dönüştürmüştür.
1913 baharında Paris'e giden Lagerkvist, burada ressam John
Sten vasıtasıyla Kübizm akımıyla tanışır. Gertrude Stein'ın özel koleksiyonunu
ve Pellerin'in Cézanne koleksiyonunu inceleme imkânı bulur; Picasso ve Matisse
gibi isimlerin eserlerini yerinde görür.
Paris'teki bu atmosfer, yazarın dönemin tutucu İsveç
edebiyatına meydan okuma isteğini kamçılar. Nitekim dönemin edebi ortamını "ağırlıksız
kelimelerle azarlayıp alay edeceğim" sözleriyle eleştirir. Bu
deneyimler, aynı yıl kaleme alacağı modernizm manifestosu niteliğindeki Ordkonst
och bildkonst (Söz Sanatı ve Görsel Sanat) eserinin zeminini hazırlar.
1912 / Lagerkvist, iç dünyasında büyük anlam atfettiği Människor
(İnsanlar) novellasını bastırabilmek için parti sekreteri ve editör Fredrik
Ström'den referans ister. Mali zorluklar nedeniyle gerekirse baskı
masraflarının yarısını borçlanarak karşılamayı teklif eder. Nitekim eser, Ekim
1912'de Malmö'deki Framtidens förlag tarafından yayımlanır.
1914 yazında patlak veren savaş ve İsveç'teki seferberlik
havası mektuplara yansır. Yayıncılık dünyasının durma noktasına gelmesinden ve
okuyucu kütlesine ulaşamamaktan endişe eder.
Motiv (1914) kitabının basımı sonrası mali kriz
yaşar. Yayıncı K.O. Bonnier'e mektup yazarak yeni projeleri için avans talep
eder.
1915 / August Brunius, K.O. Bonnier, Ellen Key ve Nils von
Dardel’e yazılan mektuplarda, Demir ve İnsanlar adlı öykü kitabının
oluşum sancıları görülür. Lagerkvist, savaş atmosferini arka plana alarak
"insanı" ve "basit bir epik biçimi" yakalamaya çalışır.
Bonnier’e yazdığı mektupta Kaygı (Ångest) şiir
kitabının kendisi için "dürüstlüğe ve gerçek görevlere doğru atılan ilk
adım" olduğunu ve burada kendi özgün sesini bulmaya başladığını belirtir.
Lagerkvist 20-30 derece soğukta, odun alacak ve yemek
yiyecek parası olmadan yaşar. Bonnier gibi dev bir yayıncıya boyun eğmek yerine
"Gerekirse aç kalırım ama bu dürüst olmayan, 'güzel' ve pembe edebiyatı
yazmam" restini çeker.
Lagerkvist'in Ellen Key'e yazdığı mektuptaki "Ben
bir hayırsever değilim... Cennet hiçbir şeydir, ama cehennem muhteşem bir
şekilde tasarlanmıştır" sözleri, onun I. Dünya Savaşı dönemi
dışavurumcu ve varoluşçu dünya görüşünün (Ångest estetiği) felsefi özünü
oluşturur.
August Brunius, İsveç’in en prestijli gazetesinin
eleştirmenliğini Lagerkvist’e teklif eder. Yoksulluk içinde kıvranan ve kızı
Bisse/Vips’in süt parasını ödeyemeyen Pär için bu muazzam bir finansal
güvencedir. Ancak Pär, "Ben eleştirmen değilim, şairim. İnsanların
arasına karışmaktan, bu meslekten tiksiniyorum" diyerek teklifi
reddeder.
1919 sonbaharı, Einstein’ın Genel Görelilik Teorisi’nin
(güneş tutulması gözlemleriyle) deneysel olarak doğrulandığı ve dünya çapında
yankı uyandırdığı andır.
Lagerkvist, kesin doğa bilimlerinin "mutlaklık"
iddiasının çöküşünü büyük bir coşkuyla karşılar. Zaman ve mekânın göreli oluşu,
ona göre materyalist pozitivizmin iflası ve "insan ruhu, sezgi ve
mistisizm" için yeni bir soluktur. Småland köylü dindarlığı ile modern
kuantum/görelilik fiziğini birleştirdiği bu pasaj, yazarın felsefi portresi
için kilit önemdedir.
Eleştirmenlerin kendisini sadece "estetik/biçimci"
bir yazar olarak değerlendirmesinden rahatsızlık duymakta, eserlerinin
temelinde etik ve ahlaki kaygıların yattığını ifade etmektedir.
Kardeşi Gunnar, İsveç’te telgraf, banka ve yayıncılar
(Bonnier vb.) arasında mekik dokuyarak Pär’a sürekli para, gazete, kitap ve
vekaletname desteği sağlamaktadır.
Şiirlerine atfedilen "yeni Hristiyanlık" etiketini
eleştirir.
1922 / Yazar sürekli olarak yayıncısı Bonnier’den gelecek
bursları, telifleri ve kardeşi Gunnar’ın maddi yardımını bekliyor.
1923 yazında ve sonbaharında evliliği iyice çıkmaza giriyor.
Eşi Karen’ın sinirsel/ruhsal rahatsızlıkları ("nöroloji kliniğine ihtiyacı
var") ve geçimsizlik nedeniyle Kopenhag’da otellerde ve ayrı odalarda
kalıyorlar.
Ailesine yazdığı 13 Şubat 1924 tarihli mektupta, babası
Anders Lagerqvist'in çocukluk ve gençlik anılarını (Öja dönemi) kaleme alma
fikrini coşkuyla karşılar. Kendisinin "sadece duygularıyla hatırlayan kötü
bir hafızaya" sahip olduğunu söyleyerek bu anıların edebi üretiminde
kendisine kaynaklık edeceğini belirtir (Nitekim babasının anıları ileride
eserlerine ilham vermiştir).
Elaine Sandels'e yazdığı mektupta (25.09.1925) uzun süren
belirsizliğin ardından onun gelişini sabırsızlıkla ve coşkuyla beklediğini
anlatır. Bu ilişki Pär'ın hayatındaki en büyük duygusal dönüm noktası olur.
1933 / Lagerkvist’in en bilinen anti-faşist eserlerinden
biri olan Cellat (Bödeln), Avrupa'da yükselen Nazizme ve
şiddet/nefret zihniyetine karşı bir tepki olarak kaleme alınmıştır.
1941 / Hjalmar Lindroth ile mektuplaşmasında
Hristiyanlıktaki "çarmıh ve kurtuluş" anlayışından farklı
düşündüğünü, kendisi için Hz. İsa'nın çarmıha gerilenlerden sadece biri,
Golgota'nın ise kurban verme gizeminin yaşandığı anlardan yalnızca biri olduğunu
belirtir.
Alf Rolfsen’e yazdığı 2 Aralık 1944 tarihli mektupta, en
bilinen başyapıtlarından biri olan "Cüce" (Dvärgen)
romanını tamamlayıp yayımladığını müjdeler. Mektupta mizahi ve sembolik bir
dille bahsettiği "pigme/cüce ırkı" teorisi, doğrudan bu romanının
felsefi arka planına atıfta bulunmaktadır.
Amerikalı edebiyat profesörü Alrik Gustafson’a yazdığı
mektupta (26.08.1947), yeni bitirdiği drama eseri Felsefe Taşı’nı
müjdeler. Orta Çağ'da bir simyacı ve bir hahamı konu alan,
"Doğu-Batı" çatışmasını işleyen bu oyunun, yazdığı en oynanabilir ve
yurt dışına (özellikle ABD'ye) en uygun tiyatro eseri olduğunu savunur.
1947 / Alman dışavurumculuğundan etkilendiği iddialarını
reddeder. Kendisi için asıl ilham kaynağının hemşehrisi August Strindberg
olduğunu vurgular.
Mektuplarda, babasının 94 yaşında yazdığı dokunaklı veda
mektubuna yer verilir. Babanın gözlerinin görmediğini, kulağının duymadığını
ama hayatının bir rüya gibi geride kaldığını belirttiği bu yıl (1947) baba
Anders yaşamını yitirir.
1949 / Şiirinde Platonculuk unsurlarının bulunduğunu kabul
eder ancak bunun doğrudan değil, Batı edebiyatı ve Hristiyanlık kanalıyla dolaylı
bir biçimde eserlerine sızdığını belirtir.
Yazarların "en iyi şiirlerini" seçip reklam
yapacakları bir antoloji teklifini sert bir dille reddeder. Yazarlık mesleğinin
özünün yalnızlık ve anonimlik olduğunu, popülerleşme ve öz-tanıtım çabalarını
tiksindirici bulduğunu ifade eder.
1950 / Mektuplarda Lagerkvist, yeni romanı Barabbas'ı
bitirdiğini ve yayıncısı Bonniers'in eserden büyülediğini açıklar.
Kitabı "Barabbas'ın sahte/sahte görünen hayatının
karmaşık bir anlatısı" olarak tanımlar. Çevrilmesi ve anlaşılması
kolay ama felsefi ve edebi olarak külliyatının tam merkezinde yer alan bir eser
olduğunu söyler.
Lagerkvist, Otto Oberholzer’e yazdığı mektupta Barabbas’ı
yazabilmiş olmayı büyük bir şans ve lütuf olarak değerlendirir. Cüce (Dvärgen)
ile kıyaslandığında Barabbas’ın, kendi felsefi dünyasının ve şiirinin
tam merkezinde yer aldığını ifade eder.
1951 / Nobel Ödülü kazanmasının ardından gelen aşırı ilgiyi,
medyanın "yaygarasını" Smålandlı mizah anlayışı, öz-ironi ve mizaç
olarak koruduğu mesafeyle dengeler.
1957 / Lagerkvist, kendi eserleri hakkında yazılan
biyografik veya akademik incelemeleri/analizleri okumaktan bilinçli olarak
kaçındığını açıklar. Kendi iç dünyası ve düşünceleriyle baş başa kalma
ihtiyacını vurgulayarak, dışarıdan gelecek her türlü analitik müdahalenin veya
yorumun sanatsal üretkenliğini rahatsız edeceğini belirtir.
1959 / Şair Ezra Pound’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmesi
tartışmasında, İsveç Akademisi’nin sanatsal bağımsızlığını ve önyargısızlığını
savunsa da Pound’un Yahudi karşıtı ve ırkçı söylemlerinden derin rahatsızlık
duyduğunu ifade eder.
1966 / Bir Hristiyan antolojisine dahil edilme teklifini
açıkça reddeder. "Ben Hristiyan değilim" vurgusuyla,
eserlerinde dini ve mistik temaları işlese de kurumsal/dogmatik anlamda
Hristiyan kimliğini kesin bir dille reddeder; bu durumun yanlış anlaşılmalara
yol açacağını belirtir.
75. doğum günü vesilesiyle İsrail’de adına ağaç
dikilmesinden derin duygusal bağ kurar. Şiirlerinde ve düşünce dünyasında
Kutsal Doğu/İsrail topraklarına sık sık döndüğünü ve bu jestin kendisi için en
anlamlı hediye olduğunu ifade eder.
1966 yılının Ağustos ayında eşi Elaine’in beyin kanaması
geçirip felç olması, iletişim yetisini kaybetmesi yazar üzerinde derin bir
umutsuzluk ve keder yaratır.
Yaşadığı bu ağır keder ve trajedinin ortasında kendisini
gece gündüz yoğun bir biçimde çalışmaya vererek son romanı Mariamne’yi
kaleme alır. Şiir ve edebiyat dünyasını, acı gerçeklikten kaçış ve sığınak
olarak görür; bu kitabın eşinin yaşadığı trajedi olmasaydı asla
yazılamayacağını vurgular.
1971 / "Artık yeni bir şey yazmıyorum"
diyerek edebi üretimini noktalandırdığını belirtir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder