27 Şubat 2024 Salı

Pär Lagerkvist - Mektuplar - Notlar

Pär Lagerkvist - Mektuplar - Notlar

Brev, Ingrid Schöier, Bonniers, Stockholm, 1991

 


Ingrid Schöier’in derlediği mektup seçkisidir.

 

Önsöz

Lagerkvist tamamen doğaldır; mektupları içten, iddiasız ve yapıtlarının ardındaki insani gerçekliği yansıtan niteliktedir.

Lagerkvist’in özellikle 1925’e kadar en büyük destekçisi kardeşi Gunnar ve ailesidir.

 

Öğretmenlik yapan kardeşiyle Uppsala/Vittinge günleri, nişanlısı Karin Carlsson ve sınıf arkadaşı Pontus Fransson ile yazışmaları yer alır.

 

İlk şiir kitabı Ångest (Kaygı - 1916) döneminde aşırı yoksulluk ve kişisel krizler öne çıkar.

 

İlk eşi Karen Sörensen ile Strindbergvari (fırtınalı, tutkulu ve çatışmalı) evliliği; 1925’te boşandıktan sonra evlendiği ve ömür boyu ikiz oğullarıyla huzur bulduğu Elaine Sandels ile olan derin aşkı mektuplara yansır.

 

August Brunius, Per Lindberg, Nils von Dardel, Edward Hald gibi sanat dünyasından isimlerin yanı sıra Bonnier yayıncılık ailesi (Karl Otto, Tor, Åke, Gerard Bonnier) ve Verner von Heidenstam, Ellen Key gibi edebiyat devleriyle olan mektupları dikkat çeker.

 

Olof Molander koleksiyonunun kapalı olması ve Sven Oluf Sörensen’in bazı mektupları araştırmacı Gösta Svenaeus’a verdikten sonra iade edilmemesi nedeniyle bazı mektuplar seçkiye eksik dahil edilmiştir.

…

 

Biyografik notlar

23 Mayıs 1891'de Växjö'de doğdu. Demiryolu ustabaşısı Anders Lagerqvist ile Hanna Bladh'ın son çocuğudur. Altı kardeşi vardır (Annie, Ida/Stina, Elin, Hilma, Gunnar, Clara).

Eğitim yıllarında Vittinge'de ilkokul öğretmeni ve kantör olan kardeşi Gunnar ile kalmış, aile üyeleri ona sürekli destek olmuştur.

 

1910'da Växjö'den mezun olup Uppsala Üniversitesinde sanat ve edebiyat tarihi okudu. 1912'de sosyalist basında yazılar yazdı ve ilk öyküsü "Människor" (İnsanlar/Erkekler) yayımlandı.

 

1913'te Paris'te İskandinav sanatçı ortamlarına girdi, Kübizm'den etkilendi. 1913 tarihli "Ordkonst och bildkonst" (Söz Sanatı ve Görsel Sanat) ve 1914 tarihli "Motiv" eserleriyle edebiyat ile resim arasındaki etkileşimi kuramlaştırdı.

 

1916'da İsveç dışavurumculuğunun/modernizminin habercisi kabul edilen Ångest (Kaygı) adlı şiir kitabıyla şair olarak edebiyat dünyasına adım attı.

1916'da tanıştığı Danimarkalı Karen Sörensen ile 1918'de evlendi ve kızı Elin doğdu. İsveç, Norveç, Danimarka, İtalya ve Fransa arasında göçebe bir yaşam sürdürdüler. 1920'de Tunus'a seyahat etti. Bu fırtınalı evlilik 1925'te boşanmayla sonuçlandı.

 

Ressam Gösta Sandels'in dul eşi Elaine Sandels ile tanıştı; 1925'te evlendiler. 1926'da ikiz oğulları Bengt ve Ulf dünyaya geldi. Bu evlilik yazarın hayatına ömür boyu sürecek bir huzur getirdi. 1930'da İsveç'e (Lidingö) yerleştiler; yazları Tjörn'de geçirmeye başladılar.

 

1930'larda yükselen faşizme karşı Bödeln (Cellat - 1933) ve Den knutna näven (Sıkılmış Yumruk - 1934) gibi doğrudan siyasi ve insani eleştiri taşıyan eserler kaleme aldı.

 

1940'ta İsveç Akademisi üyesi seçildi. Savaş yıllarında karamsarlığa karşı direnci simgeleyen şiirler yazdı; 1944'te insan ruhunun kötülüğünü simgeleyen romanı Cüce (Dvärgen) yayımlandı.

 

1950'de yayımlanan Barabbas romanının ardından 1951 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.

 

Sibyllan (Kâhin Kadın - 1956) ve eşinin öldüğü 1967 yılında yayımlanan son kitabı Mariamne ile "yaşlılık romanları" serisini tamamladı.

 

11 Temmuz 1974'te Stockholm'de 83 yaşında hayatını kaybetti.

…

 

Mektuplar

Verner von Heidenstam (1908)

17 yaşındaki Lagerqvist, İsveç edebiyatının dev ismi von Heidenstam’a bir mektup yazarak yazdığı bir öyküyü değerlendirmesini ister. Heidenstam’ın detaylı ve yapıcı eleştirileri, genç Lagerqvist için büyük bir moral kaynağı olur.

 

August Strindberg (1909): Lagerqvist’in modern İsveç tiyatrosu ve edebiyatının simge ismi Strindberg’e duyduğu derin hayranlık ve saygıyı dile getirir.

 

(1911): Ağabeyi Gunnar’a yazdığı sitemkâr ve heyecanlı mektuplarda; iş bulamamaktan, parasızlıktan ve geleceğin belirsizliğinden yakınır.

 

1907 Noelinde adının yazılışını Per’den Pär’e; 1908 sonbaharında ise soyadını Lagerqvist’ten Lagerkvist’e dönüştürmüştür.

 

1913 baharında Paris'e giden Lagerkvist, burada ressam John Sten vasıtasıyla Kübizm akımıyla tanışır. Gertrude Stein'ın özel koleksiyonunu ve Pellerin'in Cézanne koleksiyonunu inceleme imkânı bulur; Picasso ve Matisse gibi isimlerin eserlerini yerinde görür.

 

Paris'teki bu atmosfer, yazarın dönemin tutucu İsveç edebiyatına meydan okuma isteğini kamçılar. Nitekim dönemin edebi ortamını "ağırlıksız kelimelerle azarlayıp alay edeceğim" sözleriyle eleştirir. Bu deneyimler, aynı yıl kaleme alacağı modernizm manifestosu niteliğindeki Ordkonst och bildkonst (Söz Sanatı ve Görsel Sanat) eserinin zeminini hazırlar.

 

1912 / Lagerkvist, iç dünyasında büyük anlam atfettiği Människor (İnsanlar) novellasını bastırabilmek için parti sekreteri ve editör Fredrik Ström'den referans ister. Mali zorluklar nedeniyle gerekirse baskı masraflarının yarısını borçlanarak karşılamayı teklif eder. Nitekim eser, Ekim 1912'de Malmö'deki Framtidens förlag tarafından yayımlanır.

 

1914 yazında patlak veren savaş ve İsveç'teki seferberlik havası mektuplara yansır. Yayıncılık dünyasının durma noktasına gelmesinden ve okuyucu kütlesine ulaşamamaktan endişe eder.

Motiv (1914) kitabının basımı sonrası mali kriz yaşar. Yayıncı K.O. Bonnier'e mektup yazarak yeni projeleri için avans talep eder.

 

1915 / August Brunius, K.O. Bonnier, Ellen Key ve Nils von Dardel’e yazılan mektuplarda, Demir ve İnsanlar adlı öykü kitabının oluşum sancıları görülür. Lagerkvist, savaş atmosferini arka plana alarak "insanı" ve "basit bir epik biçimi" yakalamaya çalışır.

 

Bonnier’e yazdığı mektupta Kaygı (Ångest) şiir kitabının kendisi için "dürüstlüğe ve gerçek görevlere doğru atılan ilk adım" olduğunu ve burada kendi özgün sesini bulmaya başladığını belirtir.

 

Lagerkvist 20-30 derece soğukta, odun alacak ve yemek yiyecek parası olmadan yaşar. Bonnier gibi dev bir yayıncıya boyun eğmek yerine "Gerekirse aç kalırım ama bu dürüst olmayan, 'güzel' ve pembe edebiyatı yazmam" restini çeker.

 

Lagerkvist'in Ellen Key'e yazdığı mektuptaki "Ben bir hayırsever değilim... Cennet hiçbir şeydir, ama cehennem muhteşem bir şekilde tasarlanmıştır" sözleri, onun I. Dünya Savaşı dönemi dışavurumcu ve varoluşçu dünya görüşünün (Ångest estetiği) felsefi özünü oluşturur.

 

August Brunius, İsveç’in en prestijli gazetesinin eleştirmenliğini Lagerkvist’e teklif eder. Yoksulluk içinde kıvranan ve kızı Bisse/Vips’in süt parasını ödeyemeyen Pär için bu muazzam bir finansal güvencedir. Ancak Pär, "Ben eleştirmen değilim, şairim. İnsanların arasına karışmaktan, bu meslekten tiksiniyorum" diyerek teklifi reddeder.

 

1919 sonbaharı, Einstein’ın Genel Görelilik Teorisi’nin (güneş tutulması gözlemleriyle) deneysel olarak doğrulandığı ve dünya çapında yankı uyandırdığı andır.

Lagerkvist, kesin doğa bilimlerinin "mutlaklık" iddiasının çöküşünü büyük bir coşkuyla karşılar. Zaman ve mekânın göreli oluşu, ona göre materyalist pozitivizmin iflası ve "insan ruhu, sezgi ve mistisizm" için yeni bir soluktur. Småland köylü dindarlığı ile modern kuantum/görelilik fiziğini birleştirdiği bu pasaj, yazarın felsefi portresi için kilit önemdedir.

 

Eleştirmenlerin kendisini sadece "estetik/biçimci" bir yazar olarak değerlendirmesinden rahatsızlık duymakta, eserlerinin temelinde etik ve ahlaki kaygıların yattığını ifade etmektedir.

 

Kardeşi Gunnar, İsveç’te telgraf, banka ve yayıncılar (Bonnier vb.) arasında mekik dokuyarak Pär’a sürekli para, gazete, kitap ve vekaletname desteği sağlamaktadır.

 

Şiirlerine atfedilen "yeni Hristiyanlık" etiketini eleştirir.

 

1922 / Yazar sürekli olarak yayıncısı Bonnier’den gelecek bursları, telifleri ve kardeşi Gunnar’ın maddi yardımını bekliyor.

 

1923 yazında ve sonbaharında evliliği iyice çıkmaza giriyor. Eşi Karen’ın sinirsel/ruhsal rahatsızlıkları ("nöroloji kliniğine ihtiyacı var") ve geçimsizlik nedeniyle Kopenhag’da otellerde ve ayrı odalarda kalıyorlar.

 

Ailesine yazdığı 13 Şubat 1924 tarihli mektupta, babası Anders Lagerqvist'in çocukluk ve gençlik anılarını (Öja dönemi) kaleme alma fikrini coşkuyla karşılar. Kendisinin "sadece duygularıyla hatırlayan kötü bir hafızaya" sahip olduğunu söyleyerek bu anıların edebi üretiminde kendisine kaynaklık edeceğini belirtir (Nitekim babasının anıları ileride eserlerine ilham vermiştir).

 

Elaine Sandels'e yazdığı mektupta (25.09.1925) uzun süren belirsizliğin ardından onun gelişini sabırsızlıkla ve coşkuyla beklediğini anlatır. Bu ilişki Pär'ın hayatındaki en büyük duygusal dönüm noktası olur.

 

1933 / Lagerkvist’in en bilinen anti-faşist eserlerinden biri olan Cellat (Bödeln), Avrupa'da yükselen Nazizme ve şiddet/nefret zihniyetine karşı bir tepki olarak kaleme alınmıştır.

 

1941 / Hjalmar Lindroth ile mektuplaşmasında Hristiyanlıktaki "çarmıh ve kurtuluş" anlayışından farklı düşündüğünü, kendisi için Hz. İsa'nın çarmıha gerilenlerden sadece biri, Golgota'nın ise kurban verme gizeminin yaşandığı anlardan yalnızca biri olduğunu belirtir.

 

Alf Rolfsen’e yazdığı 2 Aralık 1944 tarihli mektupta, en bilinen başyapıtlarından biri olan "Cüce" (Dvärgen) romanını tamamlayıp yayımladığını müjdeler. Mektupta mizahi ve sembolik bir dille bahsettiği "pigme/cüce ırkı" teorisi, doğrudan bu romanının felsefi arka planına atıfta bulunmaktadır.

 

Amerikalı edebiyat profesörü Alrik Gustafson’a yazdığı mektupta (26.08.1947), yeni bitirdiği drama eseri Felsefe Taşı’nı müjdeler. Orta Çağ'da bir simyacı ve bir hahamı konu alan, "Doğu-Batı" çatışmasını işleyen bu oyunun, yazdığı en oynanabilir ve yurt dışına (özellikle ABD'ye) en uygun tiyatro eseri olduğunu savunur.

 

1947 / Alman dışavurumculuğundan etkilendiği iddialarını reddeder. Kendisi için asıl ilham kaynağının hemşehrisi August Strindberg olduğunu vurgular.

 

Mektuplarda, babasının 94 yaşında yazdığı dokunaklı veda mektubuna yer verilir. Babanın gözlerinin görmediğini, kulağının duymadığını ama hayatının bir rüya gibi geride kaldığını belirttiği bu yıl (1947) baba Anders yaşamını yitirir.

 

1949 / Şiirinde Platonculuk unsurlarının bulunduğunu kabul eder ancak bunun doğrudan değil, Batı edebiyatı ve Hristiyanlık kanalıyla dolaylı bir biçimde eserlerine sızdığını belirtir.

 

Yazarların "en iyi şiirlerini" seçip reklam yapacakları bir antoloji teklifini sert bir dille reddeder. Yazarlık mesleğinin özünün yalnızlık ve anonimlik olduğunu, popülerleşme ve öz-tanıtım çabalarını tiksindirici bulduğunu ifade eder.

 

1950 / Mektuplarda Lagerkvist, yeni romanı Barabbas'ı bitirdiğini ve yayıncısı Bonniers'in eserden büyülediğini açıklar.

Kitabı "Barabbas'ın sahte/sahte görünen hayatının karmaşık bir anlatısı" olarak tanımlar. Çevrilmesi ve anlaşılması kolay ama felsefi ve edebi olarak külliyatının tam merkezinde yer alan bir eser olduğunu söyler.

 

Lagerkvist, Otto Oberholzer’e yazdığı mektupta Barabbas’ı yazabilmiş olmayı büyük bir şans ve lütuf olarak değerlendirir. Cüce (Dvärgen) ile kıyaslandığında Barabbas’ın, kendi felsefi dünyasının ve şiirinin tam merkezinde yer aldığını ifade eder.

 

1951 / Nobel Ödülü kazanmasının ardından gelen aşırı ilgiyi, medyanın "yaygarasını" Smålandlı mizah anlayışı, öz-ironi ve mizaç olarak koruduğu mesafeyle dengeler.

 

1957 / Lagerkvist, kendi eserleri hakkında yazılan biyografik veya akademik incelemeleri/analizleri okumaktan bilinçli olarak kaçındığını açıklar. Kendi iç dünyası ve düşünceleriyle baş başa kalma ihtiyacını vurgulayarak, dışarıdan gelecek her türlü analitik müdahalenin veya yorumun sanatsal üretkenliğini rahatsız edeceğini belirtir.

 

1959 / Şair Ezra Pound’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmesi tartışmasında, İsveç Akademisi’nin sanatsal bağımsızlığını ve önyargısızlığını savunsa da Pound’un Yahudi karşıtı ve ırkçı söylemlerinden derin rahatsızlık duyduğunu ifade eder.

 

1966 / Bir Hristiyan antolojisine dahil edilme teklifini açıkça reddeder. "Ben Hristiyan değilim" vurgusuyla, eserlerinde dini ve mistik temaları işlese de kurumsal/dogmatik anlamda Hristiyan kimliğini kesin bir dille reddeder; bu durumun yanlış anlaşılmalara yol açacağını belirtir.

 

75. doğum günü vesilesiyle İsrail’de adına ağaç dikilmesinden derin duygusal bağ kurar. Şiirlerinde ve düşünce dünyasında Kutsal Doğu/İsrail topraklarına sık sık döndüğünü ve bu jestin kendisi için en anlamlı hediye olduğunu ifade eder.

 

1966 yılının Ağustos ayında eşi Elaine’in beyin kanaması geçirip felç olması, iletişim yetisini kaybetmesi yazar üzerinde derin bir umutsuzluk ve keder yaratır.

 

Yaşadığı bu ağır keder ve trajedinin ortasında kendisini gece gündüz yoğun bir biçimde çalışmaya vererek son romanı Mariamne’yi kaleme alır. Şiir ve edebiyat dünyasını, acı gerçeklikten kaçış ve sığınak olarak görür; bu kitabın eşinin yaşadığı trajedi olmasaydı asla yazılamayacağını vurgular.

 

1971 / "Artık yeni bir şey yazmıyorum" diyerek edebi üretimini noktalandırdığını belirtir.

…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder