10 Ocak 2024 Çarşamba

Ahî Dâ'î ve Türkçe manzum eseri Fütüvvetnâme-i Tarsûsî (İnceleme-metin)

Ahî Dâ'î ve Türkçe manzum eseri Fütüvvetnâme-i Tarsûsî (İnceleme-metin)

Mustafa Topak

 

XV. Yüzyıl Osmanlı yönetimindeki Anadolu’da halen canlılığını koruyan Ahilik düşüncesinin bir yorumu kabul edilebilecek Fütüvvetnâme-i Tarsûsî

 

Hicri 880, Miladi 1475 yılında tamamlanan Tarsusi Fütüvvetnamesi, Fatih Sultan Mehmet’e muhtemelen arz edilmiş olmalıdır ki orijinal nüshası İstanbul’da elimize geçmiştir.

 

Ahi Dai Tarsusi, Mutasavvıf terbiyesi gereği olmalı ki asıl adını eserinde belirtmemiştir. Ancak mertliği ile Rüstem, cömertliği ile de Hatem gibi bilinen, Erenler arasında Tarsus sedefinin incisi diye bilinen Ahi Dai Tarsusi büyük ihtimalle, Tarsus Danyal Peygamber Türbesi Ve Makam Camii’nin 200 metre doğusunda, bu gün Tekke Mahallesi olarak bilinen mekândaki türbesinde medfun bulunan Türkistanlı Şeyh olarak bilinen “Mencek Baba” olması en kuvvetli ihtimaldir.

 

fütüvvet genç, yiğit, cömert demek olan “fetâ” kelimesinden türemiş olup gençlik, kahramanlık ve cömertlik anlamında kullanılır. Terim olarak ise dünya ve ahirette halkı nefsine tercih etmek, cömertçe vermek, başkasını rahatsız etmemek, şikâyet ve sızlanmayı terk etmek, haramlardan uzaklaşmak ve ahlaki değerlere sahip olmak diye tanımlanmıştır.

 

Birçok fütüvvetnamede “Çâr Pîr” olarak adlandırılan dört büyük peygamber “fetâ büyükleri” olarak zikredilirler. Bunlar; Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed’dir.

Geleneğe göre fütüvvet, Cebrail tarafından sırasıyla Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed’e intikal etmiş ve dolayısı ile bu dört peygamber vasıtası ile oğuldan oğula geçerek varlığını sürdürmüştür. Son Peygamber Hz. Muhammed’de din kemale ermiş, din ile birlikte fütüvvet de tamamlanmıştır. / s. 5

 

Hak Teâlâ’nın Kehf suresinde fetâ olarak nitelediği Ashâb-ı Kehf’in de bu bağlamdabazı fütüvvetnâmelerde yer aldığı görülmektedir.

 

…fütüvvetin kurumsallaştırılması Abbasi halifesi Nasır zamanında olmuştur.

 

“Ahî” kardeşim demektir ve fütüvvet temeli üzerine bina edilmiştir. Dolayısıyla “Ahilik” kardeşliktir.

 

(“Bâciyân-ı Rûm”un başı sayılan Fatma Bacı’nın babası) Evhadüddin Kirmanî, Ahiliğin kurucusu olarak kabul edilen Ahi Evran Şeyh Nasuriddin Mahmud’un hocası ve kayınpederidir.

 

Seyyah İbn Batuta Ahileri tanıtırken şunları da ilave eder: “Ahi, ah (kardeş) kelimesinin müfred birinci şahsa izafetle söylenmesinden meydana gelmiştir (kardeşim demektir).

 

Ahilerin, Bektaşi ve Mevleviler dışında dönemin önemli tarikatlerinden Rifai, Kadiri ve Haydari tarikatleri ile de türlü münasebetleri ve yakınlıkları olmuştur.

 

Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahi Evran, Horasan Erenlerindendir. Temsil ettikleri görev Hoca Ahmed Yesevi, Yusuf Hemedani ve Abdulhalık Gücdevani gibi erenlerin ortak gayeleridir

 

Anadolu’da XIII. yüzyılda kaleme alınan ve bir Türk tarafından yazılan ilk Farsça fütüvvetnâmenin müellifi olan Nâsırî de Mevlevi idi. Mevlana’nın ilk halifesi veya halefi Hüsameddin Çelebi de aynı zamanda ilk Ahi ileri gelenlerinden Ahi Türk’ün torunudur.

 

(Ahilik ile Bektaşilik) “Şed” veya “kuşak” kuşanma, her iki sistemde de “kemer-beste”liktir. “Taç ve hırka” Bektaşiliğin temel sembolleri arasındadır.

…öğrendiğimize göre tac ve hırka giymek fütüvvet erkânındandır. Keza helva pişirmek, bir şehirden bir şehre nasip göndermek, yol atası ve yol karındaşı tutmak, tıraş ve tıraşnâme geleneği, pir tutmak ve itaat etmek, helva-yı cufne sunmak gibi adı geçen fütüvvetnamelerde bahsedilen rükünler, Bektaşiliğin de olmazsa olmazlarındandır.

 

Fütüvvetnâameler kaynağı itibarı ile rabbani güzel ahlak metinleri olarak nitelendirilebilir.

 

Şed Kuşanmak: Bütün fütüvvetnâmelerde ortak şiar şed bağlamak, şalvar giymek tuzlu su içmektir.

Buna göre şed önce nakibe verilmeli ve nakib de onu seccadede oturan şeyhe, şeyh de talibin ustasına vermelidir.

Merasimi tamamlanan talip, bütün fütüvvet ehlinin kardeşi olur.

 

Buyruk’ta şeddin yedi bend olduğu ve sırasıyla bu bendlerin anlamı şöyle açıklanır:

1- Cimrilik / Cömertlik

2- Hırs / Kanaat

3- Cehalet / İlim

4- Şehvet / Helal vakar

5- Tokluk / Açlık

6- Haram / Helal

7- Şeytan / Rahman

 

Bir kalfa (nim-tarik), fütüvvetin aradığı bütün vasıfları nefsinde taşıyorsa ve ustadının işlediği sanatı kemaliyle öğrendiyse icazet talebinde bulunabilir. Ahilikte icazet almak, şed kuşanmak ile olur. Bir kalfa ancak ustası kendisinden razı ise şed kuşanma talebinde bulunabilir.

 

Helva Pişirmek ve Dağıtmak: Helva bal, yağ ve un karıştırılarak pişirilir. Hurma ve zaferan da kullanılan malzelerdendir. Bunları pişirecek olan ahiler “miyan beste” olmalıdır.

 

Şerbet İçmek: Fütüvvette şerbet, tuzlu su demektir.

 

Ehl-i Beyt: Fütüvvet geleneğinde Ehl-i Beyt sevgisinin ağırlığı kendisini açıkça hissettirecek şekildedir. Gelenekte fütüvvet yolu ikidir; Biri Hz. Ebu Bekir’den gelen “kavli” diğeri de Hz. Ali’den gelen “seyfi” yoldur.

 

…ahiliğe kabul edilmeyen zümreler de şunlardır: Kâfirler, münafıklar, müneccimler, büyücüler, içkiciler, livata edenler, röntgenciler, aldatan reklamcılar, yalan konuşanlar, terazi hırsızları, metre/ölçü hırsızları, merhametsizler, kalbi katı cerrah ve avcılar, bozguncu anarşistler, karaborsacı vurguncular.

 

fütüvvetnâmelere Arapça’da en yaygın isimlendirme “Kitabu’l-Fütüvve”dir.

 

Ahî Dâ‘î Hakkında Bilgiler

Eserinde Kendisinden Şeyh Da’i ve kimi yerlerde belki de mahlas veya lakap olarak Hakkî diye bahsetmiştir.

 

Hicri 880, Miladi 1475 yılında tamamlanan Tarsusi Fütüvvetnamesi, Fatih Sultan Mehmet’e muhtemelen arz edilmiş olmalıdır ki orijinal nüshası İstanbul’da elimize geçmiştir.

 

…ahi geleneğinde bir kişinin dükkân açabilmesi için öncelikle çırak, kalfa ve ustalık eğitiminden geçmiş olması gerekiyor. Bir heyet huzurunda “Ustalık Beratı” alan usta, Ahi Birliği’nden dükkân açma izni alabilirdi.

 

Tarsus ve havalisinde yetişen pamuk, bu devirde uluslararası alanda rekabet edecek nitelikte revaçta idi. Tarsus civarında bulunan ormanlardan elde edilen zamk ve reçine Ayaş (Yumurtalık) limanından Avrupa piyasalarına ihraç edilmekteydi.

 

Ahî Da‘î’ye göre Fütüvvette ehl-i tarik şu makam isimleri ile tanımlanırlar:

Nazil-ahbab: Fütüvvete veya tarikata sadece yakınlık duyar, gelip gider.

Nim-tarik: Acemi sufi. Meşrepte çıraktır.

Müfredi: Miyan beste veya sahib-i tarik denir. Meşrepte kalfadır.

Beşariş: Dest-i nakib veya sadece dest derler. Ham sufileri eğitirler. Bunlara mihterü’l-kavm veya seyyidü’l-kavm da denir.

Nakib: Şeyhin vekilidir. Kerem ile mahfil ehlini daim cem ederler.Bunlara da mihterü’l- kavm veya Veda Haccına nispet edilerekahiy-yi vasiyy yani “vasiyet kardeşi” denir, ömrü kırka varınca.

Şeyh: Hilafet tahtına oturan, irşad ve himmet eyleyen zat-ı alidir.

Halife: Şeyhin, şeyhlik icazeti verdiği, henüz irşada başlamayan zattır.

Mürid: Şeyhin tasavvuf yolculuğunda talebesidir.

Ayrıca yol arkadaşı, tarikat kardaşı, ehl-i mahfil, naşi, hamse-i has, miyan beste, hanedan, ehl-i hıref, ehl-i kesb, ehl-i aba, ehl-i dest, ehıbba ve ahbab gibi bu yolun erkânında vasıflandırılan çeşitli tasavvufi tiplerden söz edilir.

 

Şedd: Bir şeyi sıkıca bağlamak demektir, Fütüvvette ise bu anlamı sembolize eden kuşak için de kullanılır.

 

Eşref b. Edib’in Fütüvvetnâme’si Türk Edebiyatında bilinen ilk manzum fütüvvetnâmedir.

 

BÖLÜM – IV

FÜTÜVVETNÂME-İ TARSÛSÎ METNİ / s. 64 vd.

Her sayfa on üç satırlık iki sütun ve her satırda bir beyit tarzında yazılmıştır. Beyitler alt alta değil yan yana tertip edilmiştir. Aruz vezni kullanılmıştır. Bu edebi sanatın gereği olarak mana ile birlikte lafız ahengi de gözetilmiştir.

 

Varak numarası yerine sayfa numarası verilen nüshada iki yerde sehven aynı sayfa numarası verilmiştir. Sonuçta yazma nüshanın sayfa sayısı 171 değil 173’tür.

 

Cem-i mal itmek değildir Ahilik

Hırs ile gitmek değildir Ahilik

 

Dünyaya tapmak değildir Ahilik

Dinini satmak değildir Ahilik!

 

Subha dek yatmak değildir Ahilik

Kayguye yatmak değildir Ahilik

 

Her yana akmak değildir Ahilik

Gayriye bakmak değildir Ahilik

 

Dervişi yakmak değildir Ahilik

Sırrını çakmak değildir Ahilik

 

…

Topak, Mustafa (2016), Ahî Dâ'î ve Türkçe manzum eseri Fütüvvetnâme-i Tarsûsî (İnceleme-metin), Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adana 

4 Ocak 2024 Perşembe

Tarikat Kültüründen Bir Kesit: Osmanlı Mimari Süslemesinde Karpuz ve Karpuz-Bıçak Tasvirleri

 

Tarikat Kültüründen Bir Kesit: Osmanlı Mimari Süslemesinde Karpuz ve Karpuz-Bıçak Tasvirleri

tarikatların yoğunlaştığı Anadolu’nun bazı taşra illerinde ve Balkanlar’da bulunan cami, türbe, tekke ve tarikat ehlinin yaşadığı konaklarda rastlanan karpuz veya karpuz dilimine saplanmış bıçak tasvirleri bu çalışmanın ana konusunu oluşturur.

Genel olarak tepesi kesilerek, bir dilimi çıkarılmış karpuz ve bıçak/bıçaklar bu kompozisyonların ana resim elemanlarıdır.

 

DLT’de “Büken” olarak isimlendirilen karpuzun Uygur Türkleri’nin (742-840) ziraata başlamalarıyla ekiminin yapıldığı bilinir.

 

Afyonkarahisar Başmakçı Hilal (Cuma) Cami’nde Caminin batı duvarının kadınlar mahfilinin altında kalan bölümünde yaprak ve çiçeklerin dolandığı bıçak saplı bir dilim karpuz görülür.

Denizli- Çivril Savran Köyü Cami’nde Harimin güney duvarının doğusunda, üst

pencerenin solunda, bir kâse içinde biri bütün, diğerleri dilimlenmiş ve üzerinde bıçak saplı karpuz tasvirleri görülür

 

Karpuz, karpuz-bıçak tasvirlerinin Anadolu olduğu kadar Balkanlar’da da yoğun

olarak görülmesi manidardır.

 

 

Altıer, Semiha (2021), Tarikat Kültüründen Bir Kesit: Osmanlı Mimari Süslemesinde Karpuz ve Karpuz-Bıçak Tasvirleri, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı: 100, s. 397-426

…

Düzce’de Bıçakçılık Sanatı ve Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcıları

Düzce’de Bıçakçılık Sanatı ve Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcıları

Bıçak, ilk dönemlerde insan hayatını kolaylaştıran bir araç gereç iken zamanla bir sanata dönüşmüştür.

bıçaklar biçimlerine göre pala, hançer, gaddare, saldırma gibi çeşitlere ayrılmakta; abanoz, fildişi, gümüş, altın kaplama gibi saplara sahip olmakta

 

en eski bıçakların ya çakmak taşından ya da volkanik bir cam olan “obsidyen” taşından üretildiği bilinmektedir.

 

çelik ustalarının, ustalıklarını sergiledikleri ve kendi ustalık belgelerini aldıkları yer namlu kısmıdır.

 

Çelik kuyruğun kabza ile aynı genişlikte olduğu ve sonuna kadar uzandığı bıçaklara full tang (tam kabza) adı verilir

Tam kabza bıçaklar diğer bıçaklara göre çok daha ağırdır ancak dirençlidirler. Ağaç kesme ve parçalama işlerinde bu ağırlık kullananlara avantaj sağlamaktadır.

Yekpare Kabzalı (Gizli Kuyruk) Namlu: çelik, ancak kabzanın dörtte üçü kadar bir bölümüne ilerler ve kabza çeliği sararak dışardan görünmesini engeller. İnce kabzalı bıçaklar ağırlıkları çok az olduklarından dolayı detay gerektiren işlerde kolaylık sağlar. Hafif ve ergonomik olmaları onların doğal olmayan malzemelerden de yapıldığını gösterir.

 

Sap kısmı: üç teknik sap bulunmaktadır. Bunlar “yekpare, kapak ve kalıptır”.

Boynuzlar, bıçakçılık işi yapmakta olan bütün ustaların vazgeçilmez malzemelerindendir.

deve, manda gibi büyük cüsseli hayvanlara ait kaval kemiğinden sap imal edilir.

Bulunması ve işlenmesi en kolay olan malzemelerden biri olmasından dolayı bıçak yapımında en fazla tercih edilen malzeme ağaçtır.

Kösele sap, bıçağın sapını oluşturan çeliğe deri plakaların geçirilmesi ve daha sonra bunların sıkılıp cilalanması sonucu oluşturulmaktadır

Madeni sap bıçaklar saplarının ağır metalden yapılmalarından dolayı en ağır bıçaklardandır.

 

Kın, bıçağın şanındandır. Kını olmayan bıçak her zaman çıplak olarak görülmüştür

 

Düzce bıçak ustalarını ve bıçaklarını diğer bölgelerden ayıran en büyük özellik, bıçaklara uygulanan yüzey süsleme teknikleridir.

Minyatür, Tezhip ve Ebrû gibi süsleme teknikleri bıçakların sap ve kınlarına işlenmiştir.

Kuyumculukta ve bıçak sektöründe metal yüzeyinin bir kısmının ya da tamamının rodyum eriyiği ile kaplanması işlemine rodajlama adı verilmektedir.

Madeni eserlerin üzerine açılan yivlerin veya çeşitli biçimlerdeki çukurların (yuvaların) içine başka cins ve başka renkte malzemeler kakılarak elde edilen süslemeye “kakma tekniği” denir. Dolgu olarak yivlerin içine tel, çukurlara da ince varaklardan istenen şekillerde kesilmiş parçalar kakılır.

 

Parlak, Yusuf (2021), Düzce’de Bıçakçılık Sanatı ve Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcıları,  İdil Dergisi, Sayı: 77, s. 142-163

…

3 Ocak 2024 Çarşamba

Hubert Comte - Aletlerin Dünyasına Giriş Aletleri Tanımak, Sınıflandırmak

Hubert Comte - Aletlerin Dünyasına Giriş Aletleri Tanımak, Sınıflandırmak

bir alet nadiren tek başınadır; genelde başka araç gereçlerle yan yanadır.

 

Alet, yapanın aracısıdır; bir el tarafından kullanılana kadar faydasızdır.

 

Aletlerin faaliyeti, iki madde arasındaki temas olarak özetlenebilir

Alet, insanların dünyayı değiştirmelerine ve onun bir kısmını kendilerine mal etmelerine imkân sağlamak üzere vardır.

 

Silahlar, canlılar üzerinde kullanılır.

 

Alet yoksa iş de yok.

 

Amaçtan sapmalar bizi etkiler /  Troçki, Meksika’da bir buz kıracağı darbesiyle öldürülmüştü.

Alet, elin uzvudur

Nesneleri saklama ve geliştirme becerisi insanlığın kaba taş devrinden uzay çağına ilerlemesine imkân tanımıştır.

Aletleri yerlerine geri koymak zaruridir.


Erman Gören - Antik Yunan’da Zanaat ve Zanaatkâr Olarak İnsan

Erman Gören - Antik Yunan’da Zanaat ve Zanaatkâr Olarak İnsan

Tekhnē kelimesi Homerosçu mısralarda metal işlemeyle ilişkili, ³ yanı sıra gemi yapımcılığını kapsayacak şekilde bir “hüner”, “beceri” ya da “el marifeti” olarak belirir.

 

…zanaat öncelikle elin uzluğuna dayanan bir “el yapımı yapıt” üretir.

 

Pindaros’ta tekhnē, söylemin üretimi de dâhil, her alan için geçerli bir maharet hâline gelmiştir.

 

…zanaatı ifa etmek” (tekhnaomai) onu edinilmiş tecrübeden yararlanarak, bir yolunu bularak uygulamak demektir.

 

Homeros’ta dēmiourgos olarak adlandırılan zanaatkârlar, “insanlar için işleyen” kişilerdi

 

Platon’da, herhangi bir şeyin tekhnē olabilmesi için bu dar anlamıyla belirli koşulları karşılaması gerektiği söylenebilir: Hakiki bir tekhnē’nin “konusuna” (peri ti), hem söz konusu form(lar) hem o etkinliğe yönelik bir belirleme dâhildir; hakiki bir tekhnē’yi icra eden kişi işini “bilgi”ye (epistēmē) göre yapmalıdır, salt “sanı”ya (doksa) göre değil; hakiki bir tekhnē öğretilebilir dolayısıyla da öğrenilebilir olmalıdır; söz konusu etkinlik insanoğluna hakiki bir yarar sağlamalıdır, onun sadece geçici heveslerini ya da gelişigüzel tutkulardan kaynaklanan ihtiyaçlarını karşılamamalıdır.

Aristoteles birer erdem olarak nitelediği “zanaat” (tekhnē) ile “basiret”i (phronēsis) birbirinden ayırır

Zanaatın işi “üretme” (poiēsis) iken, basiretin işi “eyleme” (praksis)