14 Haziran 2010 Pazartesi

Theodore Zeldin - İnsanlığın Mahrem Tarihi - Özet / Notlar

Theodore Zeldin - İnsanlığın Mahrem Tarihi - Notlar

An Intimate History of Humanity,

Mütercim: Elif Özsayar, Ayrıntı Yayınları, 1998

 


Önsöz

Hayaletler / zihnimize, kültürümüze ve alışkanlıklarımıza sinmiş olan eski düşünceler, korkular ve koşullanmalar…

Yeni bir gelecek inşa etmenin tek yolu, hem kendi bireysel geçmişimize hem de insanlığın ortak siciline (acılarına, hatalarına, mutluluklarına) yepyeni bir gözle bakabilmektir.

Davranışlarımıza sebeplerinin izini ne kadar eskiye götürebiliriz? Aztekler, Babilliler, Yorubalar ve Zerdüştiler…

…

 

1. İnsanların üst üste umutsuzluğa kapılması; sonra yeni insanlarla karşılaşarak ve yeni bir gözlük takarak kendilerini toparlamaları

Sekiz çocuk büyüten temizlikçi Juliette

Juliette, elli bir yaşında bir gündelikçi kadın olup başkalarının evlerini mükemmel bir düzen içinde yönetirken kendi ailesinde büyük çaresizlikler yaşamıştır. On altı yaşında evlenmiş, kocasından şiddet görmüş, yalnızlaşmış ve çocukları sosyal hizmetler tarafından geçici ailelere verilmiştir. Yaşadığı haksızlıklara ve aşağılanmalara rağmen duygularını içine gömmüş, "Hayalim bir hiçten ibaret" diyerek kendi değerini ve özgürlüğünü sorgulamıştır.

 

Juliette’in hikayesi / kölelik ve bağımlılığın tezahürüne emsaldir.

Kölelik yok evet ve insanlar; işlerinin, tutkularının ya da alışkanlıklarının kölesi olmaya devam eder.

 

Geçmişi incelemenin amacı umutsuzluk yaymak değil, ağır çekim bir film gibi her bireyi gökyüzünde bir yıldız olarak görüp insanlığın ortak noktalarını keşfetmektir.

 

Hepimiz kölelerin —ya da köle sayılabileceklerin— soyundan geliyoruz. Hepimizin özgeçmişi... atalarımızın nasıl aşağı yukarı köleleştirilmiş olduğunu ve bizim bu mirastan ne ölçüde kurtulduğumuzu açıklayarak başlayacaktı.

 

2. Kadınlarla Erkeklerin İlgi Çekici Konuşmalar Yapmayı Zamanla Öğrenmesi

Polis karakolunda ifade alan Lydie Rosier, dükkan sahibi Bayan Martineau ve klinikte çalışan hemşire Lisa’nın diyalog kurma biçimleri…

 

Retorik, münazara, jargonlar, özel diller, bir de dinlenmiyor ve anlaşılmıyor olmanın yarattığı hüsran, konuşmanın düşmanlarıdır... İnsanların eşit olmaya başlamaları ancak konuşmayı öğrenmeleriyle mümkün olacaktır.

 

3. Köklerini Araştıran İnsanların, Yeterince Derinlere Bakmaya Ancak Başlaması

Modern kadının kök arayışı…

Eskiden saygınlık, ataların toprağında kök salmakla ölçülürdü.

 

18. yüzyıla kadar bitkilerin sadece kökleriyle beslendiği sanılırdı; oysa enerjiyi ve uyum sağlama yeteneğini sağlayan asıl organ yapraklardır (fotosentez).

İnsanın kökleri yalnızca kendi ailesi veya ulusuyla sınırlı değil…

 

Kişinin yeri, kendisini yakın hissedebildiği insanların yanıdır; hangi çağda ya da hangi uygarlıkta yaşamış oldukları fark etmez.

 

4. Bazı İnsanların Yalnızlığa Bağışıklık Kazanması

İnsanların içine korku salan vergi teftiş memuru Colette’in kişisel hırsları, aile düzeni ve en büyük korkusu olan yalnızlıkla mücadelesi…

Sayılar ve kurallar onun için bir sığınaktır.

 

Fiziksel Yalnızlık: Bir ele dokunamamak, doğanın sesinden başka ses duyamamak.

Toplumsal Yalnızlık: Kalabalıklar içinde görünmez, dikkate alınmaz ve sevilmeden yaşamak.

Manevî (Ruhsal) Yalnızlık: Herkesle konuşup derdini anlayacak birini bulamamak.

 

Yalnızlığı baş aşağı çevirdiğinizde karşınızda bir macera bulursunuz.

 

5. Yeni Aşk Biçimlerinin İcadı

Mandarine'in cinsellik, güven ve sadakat arayışları…

 

Gençler aşkı, "insanın soylu bir şeye yakın olduğu ve başka bir insan tarafından onaylandığı son sığınak" olarak canlı tutmaya çalışırlar.

 

Altıncı yüzyıl Bedevi toplumunda tutkulu aşk, geleneklere karşı bir tür büyücülük veya delilik olarak görülüp dalgaya alınırdı.

Cinsler arasındaki takılma ve şakalaşmalar ("istihza"), sorgulanamaz gerçekleri yıkarak iki insan arasında tutkunun alevlenmesine ("içtenlik") yol açtı. İbn Hazım'ın belirttiği gibi: "Aşk istihzayla başlar, içtenlikle sona erer."

 

Refahın artmasıyla kadınlar (örneğin Hz. Ali'nin torunu Sükeyne) meclisler düzenlemeye, evlilik öncesi şartlar koşmaya başladı.

Müzik, duyguları ifade etmenin ve tutkuyu derinleştirmenin baş aracı hâline geldi.

 

Beşir bin Bürd gibi öfkeli şairler ve Mutezile gibi kelam okullarının dogmatizme karşı çıktığı Basra'da aşk, toplumsal hiyerarşiye ve otoriteye karşı bir isyan biçimine dönüştürüldü.

 

Harun er-Reşid döneminde El Abbas, tutkunun aslında "ulaşılmaz olana duyulan özlem" olduğunu öne sürdü. Aşk ile seks yollarını ayırdı; karşılıksız sevip iffetini korumayı "şehitlik" mertebesine yükselterek romantik/idealize aşkı icat etti.

Kurtuba'da İbn Hazım (Güvercin Gerdanlığı / Tavku'l-Hamame), aşkı gizemli bir illet olmaktan çıkarıp insanın kendisini tanımasını sağlayan bir "ayna" ve hayatın merkezindeki açık bir iletişim biçimi olarak kurguladı. Cinselliği de bu ruhsal akışın tamamlayıcısı olarak gördü.

 

Eskiden aşıkları en çok korkutan şey yalnızlıkken, günümüzde durağan ve sıkıcı bir ilişkiye hapsolmak yalnızlıktan daha korkutucu hâle gelmiştir.

 

Kadınların yüceltilmesi veya "iki ruhun tek bir ruh hâlinde kaynaşması" gibi Orta Çağ kalıntıları artık modern insanın bağımsız varoluş ihtiyacına yanıt vermemektedir. Genç nesil (Mandarine ve akranları), geçmişin kalıplarına sığınmak yerine yepyeni bir aşk sanatı icat etmek durumundadır.

 

6. Mutfak Sanatındaki İlerlemenin Seksteki İlerlemeyi Geride Bırakmasının Nedenleri

Alicia’nın lokantasındaki yemek tutkusu ve yatak odasındaki bağımsızlık anlayışı…

 

Pagan gelenekleri, Hindu Şiva kültü, Çin Taocu Yatak Odası Sanatı ve Hint Kamasutra metinlerinin cinsel hazzı sağlık ve şifa kaynağı olarak işler.

 

Seks, normal koşullarda yabancılara korkuyla yaklaşan insanın, bir yabancının cazibesine kapılmasını sağlayan mucizedir. Ne var ki bugüne dek, yaratmaya muktedir olduğu, sevgiye ve anlayışa dair güzelliklerin binde birini bile yaratamamıştır.

 

7. Erkeklerin Kadınlara ve Diğer Erkeklere Duyduğu Arzunun Yüzyıllar İçinde Şekil Değiştirmesi

Patricia ve Florence adındaki kadınların erkeklerde bulamadıkları cesaret, zeka ve duygusal esneklik yüzünden yaşadıkları düş kırıklıkları…

 

Arzu, yüzyıllar boyunca olağanüstü bir değişkenlikle kılıktan kılığa girmiş, taban tabana zıt amaçlara hizmet etmiş, bir oyuncu gibi tarihte bir sürü farklı rol oynamıştır...

 

8. Saygı Görmenin, Kudretli Olmaktan Daha Arzulanır Hale Gelişi

Strasbourg Belediye Başkanı Catherine Trautmann'ın saygı arayışı…

Gnostiklerin "dünyada herkes bir yabancıdır" anlayışını benimseyen Trautmann, yerleşik düzenin dogmalarına katılmaz. "Toplumla bütünleşmiş bir marjinal" olarak kalmayı, sistemi içinden değiştirmeyi seçer.

 

Tarihteki belli başlı değişimler, bir kralı tahtından indirip yerine yenisini çıkaran devrimlerden çok, sadakatlerini krallar yerine ruhani değerlere yönelten bireyler sayesinde gerçekleşmiştir.

 

İnsanlık, hayvanları (inekler, koyunlar, domuzlar) kendi çıkarı doğrultusunda ehlileştirerek "kudret" kavramını keşfetti. Onları baskı altına alarak doğalarını değiştirdi.

 

Çok geçmeden bu güç tutkusu insan ilişkilerine yansıdı. Egemen sınıflar (toprak sahipleri, rahipler, savaşçılar), geniş kitleleri "güvenlik" karşılığında haraç ödemeye ve kölece çalışmaya zorladı.

 

İktidar ve tahakküm artık saygıyı garanti etmemektedir. Günümüzde dünyanın en güçlü siyasi lideri (ABD Başkanı) bile, kimsenin itaat etmek zorunda olmadığı Rahibe Teresa kadar saygı görmemektedir.

 

İş dünyasında geleneksel baskıcı yönetici modeli yerini "çalışanları destekleyen" liderliğe bırakmıştır. Psikiyatri ise Hitler ve Stalin gibi diktatörleri, fikir ayrılığına alerjisi olan, derin bir saygı kıtlığı ve kuşku içinde yaşayan hasta kişilikler olarak tanımlar.

 

Günümüz insanı, devletlerin ve kralların otoritesinden uzaklaşarak özel hayatında, aile bağlarında ve dostluklarında "karşılıklı saygı" aramaktadır. 21. yüzyılın ruhani/dinsel bir dönüşüme sahne olacağı tahmini, insanların bu saygı ve anlam arayışının bir sonucudur.

 

9. Emir Vermekten de Almaktan da Hoşlanmayanların, Arabuluculuk İçin Uygun Adaylar Oluşu

Arabulucu, başkaları üzerinde güç kurmaya çalışmaz; bunun yerine yeni durumlar, uzlaşılar ve birliktelikler yaratır.

Kimyadaki katalizör gibi, sürecin içine bizzat girmeden veya değişime uğramadan iki ayrı unsurun birleşmesini ve tepkimeye girmesini sağlar.

 

İlk arabulucular insan ile tanrı arasında aracılık eden rahiplerdi. Ardından gelen tüccarlar ise Platondan Aquino'lu Tommaso'ya kadar yüzyıllarca "kâr peşinde koşan, bencil ve güvensiz" figürler olarak küçümsendi.

 

Arabuluculuk kendi yaralarını veya hırslarını yapıcı bir faaliyete dönüştürme sanatıdır. Başkalarını kontrol etme hırsı taşımayan ama kaosa teslim olmak da istemeyenler için dünyayı biçimlendirmenin en zarif ve yaratıcı yoludur.

 

10. İnsanların, Korkularından Kurtulmak İçin Yeni Korkular İcat Edişi

Tekstil işçisi Nina'nın değersizlik korkusu…

 

Vikinglere cesaret kazandıran şey başkaları tarafından küçük görülme korkusuydu...

Ancak bu çözüm, beraberinde yeni bir korku doğurmuştur: Yanlış konuşma ve kontrolü/bağımsızlığı kaybetme korkusu.

 

Katolik Kilisesi, insanları sonsuz cehennem azabı korkusundan kurtarmak için "Araf" kavramını üretmiştir. Ancak bu durum, Araf'ta çekilecek acıların kaygısına ve ardından para karşılığı satılan af belgelerinin (endüljans) geçerliliği hususunda yeni bir güvensizlik ve dolandırılma korkusuna yol açmıştır.

 

Reform hareketiyle Tanrı imgesi cezalandırıcı bir despot olmaktan çıkarılıp af edici bir babaya dönüştürülünce, insanlık bu sefer seküler dünyada güvenlik ve geleceksizlik kaygısını üretmiştir.

 

Görünmez ruhların ve şeytanların yerini modern çağda görünmez mikroplar, kanser ve tıp kitaplarındaki hastalıklar almıştır. İnsanlar iyileşme umuduyla her taşın altında yeni bir hastalık korkusu icat etmişlerdir.

 

İnsanlar büyük, ezici veya varoluşsal bir korkudan (ölüm, anlamsızlık, açlık) kaçabilmek için kendilerine daha "yönetilebilir" veya "anlamlandırılabilir" yeni korkular (itibar kaybı, hastalık hastalığı, toplumsal yargı, başarısızlık) inşa ederler.

 

11. Merakın, Özgürlüğün Anahtarı Haline Gelişi

Emekli olduktan sonra insanları keşfetmeye doymayan Mauricette ve oyuncu Charlotte’un merak dolu iç dünyaları…

 

Korkuya en iyi gelen ilaç merak olmuştur... Herhangi bir şeye ilgi duyabilmek özgürlüğün ilk koşullarından biriyse eğer, özgürlük hiç kuşkusuz dalından koparılmayı bekleyen bir meyve değildir.

 

Hayat bir mağaza, insan da bir aktördür. Başka birinin rolüne girmek, insanın kendi dar bedenine ve toplumsal kimliğine sıkışıp kalmasını engeller; başkasını anlama ve özgürleşme imkânı tanır.

 

Tarih boyunca merak, dogmalar ve gelenekler tarafından "tehlikeli" bulunmuştur.

 

İnsanlar bir şeyden korktuklarında onu tapınç nesnesi (mit) veya nefret objesi haline getirir; ama onun ne olduğunu anlamak için merak duymaz.

İnsanlar eski fikir sistemlerine (örümcek ağlarına) körü körüne bağlanırlar. Yeni bir gerçek gözlerinin önünde dursa dahi, mevcut zihinsel şablonu/dogmayı bozmamak için onu görmezden gelirler.

 

Modern bilim ve laboratuvarlar, bireysel merakı beslemekten ziyade uzmanların kendilerini dış dünyaya kapattığı kaleler haline gelmiştir.

 

12. Düşmanları yok etmenin giderek güçleşmesinin nedenler

Yüksek teknolojinin mucizelerine rağmen düşmanları yok etmek giderek zorlaşmaktadır.

 

Savaş, insanlara sıradan hayatın monotonluğundan kaçış, yüksek bir amaç, macera ve canlılık hissi sunmaktadır. Birçok insan düşmandan ziyade kendi içindeki hoşnutsuzlukla savaşmakta ve var olduğunu hissetmek için mücadeleye ihtiyaç duyar.

 

13. Dertlerden Kaçma Sanatının Gelişip de Nereye Kaçacağını Bilme Sanatının Gelişememesi

Bütün insanlar köken itibarıyla birer kaçışçıdır... Kaçmak, hakkı teslim edilmemiş bir sanattır...

 

Tarihten günümüze insanlık göçlerle, dinle, mistisizmle, boş zaman aktiviteleriyle ve sakinleştirici/uyuşturucu maddelerle sürekli bir "kaçış" arayışında olmuştur.

İnsanlar kaçtıkça kendilerini yeni bir "kutuya kapatılmış" (kategorize edilmiş) veya kıstırılmış bulurlar.

 

Çatışmak ve üstünlük kurmaya çalışmak bağımlılık yaratır, insanı hiyerarşinin ve stresin kölesi yapar. Kaçmak ise canlı dengesini (homeostaz) korur; stresi ve psikosomatik rahatsızlıkları azaltır. / Henri Laborit

 

Yoksulluktan, yalnızlıktan, etiketlenmekten veya sorumluluktan kaçmak mümkündür; fakat kaçışın varacağı nihai bir "mutluluk durağı" yoktur.

 

14. Kıraç Toprakta Bile Merhamet Bitmesinin Sırrı

Seninle kavgalı olanlara fenalık etme; Sana kötülük yapana iyilikle karşılık ver; Sana iyi davranmayanlara karşı adil ol; Düşmanına nazik davran.

 

15. Hoşgörünün, Sorunları Çözmede Yetersiz Kalmasının Nedenleri

Hoşgörü idealine bugün bir amaç olarak değil, bir ilk adım olarak bakabiliriz. Bu adımın arkasında, başkalarını anlamak dediğimiz serüven uzanmaktadır...

 

16. Tüketim Toplumunun Sunduğu Her Şeyi Elde Edebilmelerine, Hem de Cinsel Özgürleşmeye Rağmen, İmtiyazlı Kişilerin Bile Hayata Bir Ölçüde Karamsar Bakmasının Nedenleri

Aşk; kalıcı olmayan, sürdüğü sürece de huzur yerine huzursuzluk getiren ve arkadaşlığı öldüren yıkıcı bir rüyadır. Çünkü doğasında eşitsizlik vardır.

 

Arkadaşlık, karşılıklı talepleri ve beklentileri ortadan kaldırdığı için insanı emniyette tutan, hayata anlam veren bir sığınaktır; ancak aşkın yarattığı o varoluşsal boşluğu ve yalnızlığı kapatmaya tek başına yetmez.

 

Toplumsal ilişkiler, şöhret, edebiyat çevreleri veya cinsel özgürlükler ne kadar geniş olursa olsun insan özünde yalnızdır.

 

Genji'nin Hikayesi

Kadınlar dünyadaki ilk psikolojik romanları ve edebiyatı üreterek duygulara ışık tutmuş; cinsellik, giyim, kaligrafi ve incelik üstüne kurulu özgür bir aristokratik yaşam sürmüşlerdir. Ancak bu incelikli hayat bile kıskançlık, belirsizlik, yaşlanma ve aşktaki kaybetme korkusu yüzünden ince bir kedere (aware) ve Budist felsefedeki arzu-acı döngüsüne teslim olmuştur.

 

17. Dünyanın En Kalabalık Ulusu Haline Gelmek Üzere Olan Seyyahların, Görmek İstediklerinden Başka Şeyleri de Görmeyi Öğrenmeleri

Bir yolcu ziyaret ettiği ülkenin temsilcisi olarak evine dönebiliyorsa, o seyahat başarılı olmuştur...

 

18. Kadınlarla Erkekler Arasındaki Dostluğun Bu Kadar Kırılgan Olması Niye?

Eskiden (örneğin 17. yüzyıl İngiltere’sindeki "halvet" / "kweesten" geleneğinde) erkekler ve kadınlar cinsel ilişkiye girmeden bir arada uyuyabiliyor, sarılabiliyor ve derin sohbetler edebiliyordu. Son iki yüzyılda dokunmaya yönelik bir tabunun oluşması ve dokunmanın sadece cinsel birleşmeyle eşdeğer tutulması, kadın ve erkeğin beklentisiz, dostane bir temas kurmasını zorlaştırmıştır.

 

Kadın ile erkek arasındaki iletişimsizlik veya uyum arayışı doğrudan "seks ve romantik aşk" ile perdelenmiş, bu da dostane zihinsel paylaşımın gelişmesini engellemiştir.

 

Dostluğun önündeki en büyük engel insanların kendilerine benzemeyen kişilerden korkmasıdır.

 

19. Astrologlar Bile Kaderlerine Karşı Çıkıyorlar

Astroloji, doğrulanmayan onca kehanetine rağmen... kriz anlarında insanların eski düşüncelere sığınma ihtiyacından beslenir.

 

20. İnsanların, Birkaç Hayat Birden Yaşayacak Zamanı Bulamamasının Nedenleri

Alışkanlıklar rahatlatıcıdır, ama fosilleştikleri zaman, insanoğlu yavaş yavaş insanlığını kaybetmeye başlar.

 

Modern dünyada önümüze çıkan seçenekler ve yapmak istenen şeyler arttıkça, her birine ayrılabilecek zamanın ve enerjinin azalması….

 

21. Babalar ve Çocuklarının, Birbirlerinden Beklentileri Konusunda Fikir Değiştirmelerinin Nedenleri

Hayatın birinci gerçeği, babaların hiçbir zaman dizginleri tam anlamıyla ellerinde tutamamış olduklarıdır.

 

22. Aile Kurumundaki Kriz, Aslında Cömertliğin Evriminde Bir Aşamadan Başka Bir Şey Değildir

Monique ile oğlu arasındaki kopukluk…

 

Eşya biriktirme merakının yerini 'ilgi çekici insan' biriktirme merakı aldı. Son tahlilde merak, rahat ve huzura galip gelmişti.

 

23. İnsanlar Kendi Hayat Tarzlarını Seçer, Ama Bunda Tam Bir Tatmin Bulmazlar

İnsanlığın acıdan kaçmak için geliştirdiği altı felsefi yol: itaat, isyan, mahremiyet, bilgi, diyalog, kaçış…

 

24. İnsanların birbirlerine kucak açmayı öğrenişi

Modern dünyada konukseverlik; yabancı düşüncelere ve farklı zihinlere kucak açmak demektir.

Başka insanların nasıl yaşadığından habersiz olduğunuz sürece, kendi hayatınıza ilişkin kararlar vermeniz imkansızlaşır.

 

25. Kardeş Ruhlar Buluşunca

İnsanlığın en köklü özlemi nicelikten (çok çocuk sahibi olmaktan) niteliğe ve nihayetinde tüm canlıları kapsayan genel bir ilgi ve şefkat idealine evrilmiştir.

 

İnsanlar birbirlerine zaman ve mekân sınırlarını aşan görünmez ipliklerle bağlıdır. İnsanlık tarihi, bu kesintisiz etkileşim ve bağların bir sonucudur. İnsanlar birbirleri üzerindeki etkilerini fark ettiklerinde çaresiz birer kurban olmaktan çıkıp dünyayı şekillendiren bireylere dönüşürler.

 

Bugünün ideal kahramanı başkalarının önünden giden değil, karşılıklı bir etkileşimi yöneten kişidir.

 

Dinlerin özü birleştirici ve evrenseldir; ancak inananlar çoğunlukla dogmalara saplanıp "tek gözlü" olmayı seçmişlerdir. İnsanlığı birleştiren unsur öğreti ayrılıkları değil, eylemler ve karşılıklı saygıdır.

 

Tarih büyük oranda kaçırılmış fırsatların vakayinamesidir; fakat iki insan arasındaki bir sonraki karşılaşma her şeyi değiştirebilir. İnsanlığın hem kaygısı hem de umudu bu karşılaşmaların belirsizliğinde yatar.

…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder