22 Nisan 2014 Salı

Jean-Michel Besnier – İmkânsızın Politikası - Notlar

Jean-Michel Besnier – İmkânsızın Politikası
İsyanla Bağlanma Arasında Entelektüel
La politique de l'impossible, L'intellectuel entre révolte et engagement

Mütercim: Işın Gürbüz, Ayrıntı Yayınları, 1996

 


Türkçe Çeviriye Önsöz

"Patetik Aydın," eleştirel, devrimci, organik veya uzman aydın tiplerinin ötesinde; öğretmek veya yargılamaktan ziyade, coşkularla, kuralsızlıkla ve tarihin irrasyonel boyutuyla bütünleşmeyi seçen aydın tipidir.

Sartre'a göre aydın, belirlenmiş bir politik program veya kurtuluş etiği için mücadele eder (angaje olur). Bataille temsil ettiği "patetik" çizgide ise, insanlığı oluşturan coşkuların kaosuna, heterojen olana ve irrasyonel güçlere yönelir.

 

Bataille’ın düşünce dünyasını "tarihin sonunun düşünürü" olan Hegel ile "geleceğin kahini" olan Nietzsche'nin patlayıcı birlikteliği belirler.

 

Hegel'e göre her şey tamamlanmış ve rasyonelleşmiştir; ancak Bataille insan varoluşunun tamamlanmış rasyonelliğe sığmayan açık yarasını (erotik arzu, gözyaşı, kahkaha, kurban törenleri vb.) savunur. Tarihsel rasyonelliğe uymadığı için "imkansızın" seviyesine yükselmeyi ve huzursuz kalmayı seçer.

 

Önsöz

Gerileme ve barbarlık dönemleri, entelektüelleri çalışma odalarından çıkarıp eyleme iter. Bu durum iki farklı aydın tipini doğurur: Eleştirel Aydın vs. Patetik Aydın.

Patetik aydınlar, dünyayı dönüştürmek veya rasyonel bir politik program sunmak için değil; dönemin kargaşasından, coşkusundan ve kötülüğün estetiğinden esinlenmek için eyleme atılırlar.

 

“Eğer bilseydim ki girişimlerimden bir teki bile beni hayatım boyunca bağlamayacak (…) kendimi sulara atmayı tercih ederdim.”

Paul Nizan

 

Böylece entelektüellerin tarihinde geçicilik, uzun süre eylemin cesaretiyle birleşik bir vaziyette kalır. (s. 17)

 

Heidegger, 1930'larda Nazizme bağlanarak eyleme geçme çılgınlığı göstermiş; ancak 1966'daki Der Spiegel mülakatında katı bir bekleme tavrına ("Bizi ancak bir tanrı kurtarabilir") çekilmiştir. / 1930’lardaki tavrını patetik, ileri dönemdeki dinginliğini eleştirel aydın temsili olarak okumak mümkündür.

 

Heidegger: “Düşünmek, Varlık tarafından Varlık için bağlanmadır.”

 

 

I. KARGAŞANIN SALDIRISI

Nietzsche’nin yaptığı büyük etki:

...anlam yokluğunun yakalanması gereken bir şans olduğunu belirtiyor, ereklerin olmadığını bilirseniz, hiç rastlantı olmadığını da bileceksiniz. (s. 36-37)

1930'lu yıllar; ahlaki, spiritüel ve ekonomik krizlerin altüst ettiği, kesinliklerin yok olduğu ve entelektüellerin büsbütün kargaşa yaşadığı bir dönemdir. Bu ortam, var olan düzenle köklü bir kopuş arzusu ile yeni bir anlam arayışını doğurmuştur.

 

Nietzsche Cephesi

Geleneksel değerlerin yıkıldığı iki savaş arası kriz döneminde Nietzsche'nin nihilizm ve amor fati düşüncesi öne çıkmıştır.

Anlam yokluğunu pasif bir umutsuzluk yerine bir eylem imkanı ve yaratıcı bir şans olarak kavrayan kuşak Nietzsche'ye sarılmıştır. Georges Bataille ve çevresi ise Nietzsche'yi faşist saptırmalardan arındırarak otorite karşıtı radikal bir eylemliliğin temeli yapmıştır.

 

Hegel'in Geri Dönüşü

1930'larda Alexandre Kojève'in École Pratique des Hautes Études'deki seminerleri, Fransız düşünce dünyasında büyük bir Hegel canlanması yaratmıştır. Kojève'in bütünsel ve sistematik Hegel okuması; Raymond Aron, Georges Bataille, Raymond Queneau gibi dönemin önde gelen aydınlarına tarihi ve çağı açıklayan temel bir çerçeve sunmuştur.

 

Fransız felsefe camiası,

Çeşitli Hegeller ile yüzleşti.

Sonunda gerçeği kavradı ve kendini tanıdı

Kendisini radikal biçimde Hegelci olmayan biri olarak tanıdı. (s. 54)

 

Kojève'in Propagandası

Kojève, Hegel'in Tinin Görüngübilimi eserini ateist ve insan merkezli bir antropoloji olarak yorumlar. İnsan; doğayı yadsıma gücü, ölümü göze alan prestij mücadelesi ve "tanınma arzusu" (Begierde) üzerinden tanımlanır. Kojève, felsefi derslerini insanları eyleme yönelten bir "politik propaganda çalışması" olarak sunmuştur.

 

Bataille: “Kojeve’nin dersleri beni on kere altüst etti, ezdi, öldürdü.”

 

Jean Wahl

Heidegger, tanrıtanımaz eksiksiz bir felsefeye girişen ilk kişidir. Fakat bu girişimi, Sein und Zeit’ın ilk cildinde girişilen fenomenolojik antropolojinin ötesine götürememiş…

Bu antropoloji temelde, Tinin Görüngübilimi’nin antropolojisine yeni hiçbir şey katmıyor. (s. 57-58)

 

İnsan

Bir fail haline gelmeyi kabul ettiği anda (…) tarih perdesi açılır.

Bu tarih trajediden kaçamayacaktır. (s. 63)

 

Tarihin Sonu

Kojeve şöyle yazar: Hegel, Tanrı olarak adlandırılan şeyin gerçekte tarihsel evrimin sona ermiş bütünlüğü içinde alınmış insan olduğunu anlıyor ve ilan ediyor. Tarihin sonu fikri Tanrıda söz konusu olanın insanlıktan başka bir şey olmadığı şeklindeki bir yanlış anlayış ile aynı çağa aittir; Hegel’in sonlu bilincin sonlu olmayı bıraktığını ve aklın doğa içindeki yabancılaşmasının, getirdiği sistemle birlikte sona erdiğini göstererek açıkladığı gibi. Sonuçta Hegelcilik, nihayet kendinin ölümlü olduğunu bilmekte ve tarihini özgürleşmesinin tarihi olarak anlamakta özgür olan insanlığın tanrılaştırılmasıdır. (s. 71)

 

Kojève'e göre tarih, insanın tanınma mücadelesinin evrensel ve homojen bir hukuk devletinde tamamlanmasıyla sona ermiştir.

Tarihin sonunda efendi ve köle karşıtlığı ortadan kalkar; Napolyon (ve Kojève'in okumasında Stalin) tamamlanmış tarihsel sürecin siyasal aktörleridir.

 

Tam anlamıyla ifade edilirse Tarihin Sonu İnsanın ölümüdür.

 

Kullanımı Olmayan Olumsuzluk

Tarihin sonunda insanın yok olması, evrensel bir felaket değildir.

O halde

İnsan, Doğa ile verili Varlık ile uyum içindeki hayvan olarak hayatta kalır. Yok olan gerçek anlamıyla İnsandır. (s. 90)

 

Georges Bataille, Kojève'in "Tarihin Sonu" tezine karşı çıkar. Tarih tamamlanmış olsa bile insanda tatmin olmayan, hiçbir araçsal projeye aktarılamayan "kullanımı olmayan bir olumsuzluk" ve açık bir yara kaldığını ileri sürer.

 

Tarih-Sonrası Tartışması

İmkânsız öncelikle, tam da tamamlanmamışlık anlamına gelir.

Bir savaş dönemi, tarihin tamamlanmamışlığını ortaya koyar. (s. 93)

 

Tarih sonrasında insanın alacağı durum tartışılmıştır. Kojève, Amerikan hayat tarzının (American way of life) veya Japonya'daki "snobizm"in (Nô tiyatrosu, çay seremonisi gibi boş ama ritüelleşmiş olumsuzluk biçimleri) tarih-sonrası insanın varoluşunu simgelediğini savunmuştur.

 

Yapacak hiçbir şey yokken eyleme isteğiyle kıvranan insan ne yapabilir? Amerikalılar gibi yaşamak! (s. 97-98)

 

Egemenlik ve Politika

Bataille, tarih-sonrası insana egemenlik (souveraineté) figürünü kazandırır. Egemenlik; araçsal projelere, üretime ve iktidara indirgenemeyen; lüks, erotizm, sanat ve karşılıksız harcama (potlaç) ile ötekiyle bağ kuran bir yaşama biçimidir. Bataille, birikim hırsına dayanan Sovyet Stalinizmini egemenliğin zıddı olarak eleştirir.

 

Politikadan Dine

Bataille'ın çizgisi Contre-Attaque hareketindeki kitlesel sokak eylemlerinden gizli Acéphale topluluğuna ve Sosyoloji Okulu'na kaymıştır. Siyasal eylemlerin yetersizliği karşısında toplumsal bağı yeniden kuracak olan şeyin "kutsal", "mit" ve dinsel/kolektif coşku olduğu savunulmuştur.

 

Kişilerin (…) toplumsala karşı direnen bir yakınlık içinde ve sevgi kaygısı içinde birbirlerini buldukları bir dünya…

Le Bleu du ciel ve kitabın iki kadın arasında kararsız kalmış kahramanı, tüm özgünlüklerini bundan alırlar. (s. 123)

 

Umutsuzların Komplosu

Politika, din, mistisizm; fakat aynı zamanda erotizmin ortak noktası, varoluşu imkânsızın yüksekliğine çıkarmak, yani onu istila etmektir, o derece ki orada sınırlarını kaybedecek ve ona musallat olan farklılaşmamışın içinde eriyecektir. (s. 127)

 

Bataille'ın kurduğu yapılar iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen klasik "komplo toplulukları" değil, varoluşun kendisini bir araya getiren "varoluşsal gizli topluluklar"dır. Bu topluluklar, araçsal toplumun işlevselliğine "aylaklık" ve olumsuzlama ile direnirler.

 

Tarihin sonunda, topluluğun “aylak” kalması kaçınılmazdır ve umutsuzluğa ve düzensiz etkinliğe maruz bulunan bir dünya içindeki gücü tam da buradan gelir. Şu halde eğer bu topluluk eylemde bulunuyorsa, bu aşırılıkladır, ölçüsüzlükledir. (s. 129-130)

 

İmkansızın Politikası

İmkânsızın politikası, mümkünün politikasını keşfetmek için en iyi yoldur. (s. 137)

 

Bataille "imkansızın politikası" adını verdiği anlayışla mümkünün politikasını (iktidar, araçsallık, hesap) reddeder. Geleceğin bilinemezliğine, rastlantıya ve hesapsız tutkuya dayanan bu yaklaşım, iktidarsızlığın ve başsızlığın (acéphale) kabulüyle gerçekleşir.

 

II. BOYUN EĞMEYEN TOPLULUK

İmkansız(ın) Sistem(i)

Sartre'ın Bataille'ı "yeni bir mistik" olarak suçlamasına karşın Bataille, rasyonel felsefi sistemlerin kapalı yapısını çürüten, "bilme-olmayan" üzerine kurulu tamamlanmamış bir sistematiği savunur.

 

Gelecek: Geleceğin bilinemezliği (amor fati) ve şans/kumar kavramı, Hegel'in kapalı tarihsel determinizmini kırar.

 

Hegel: Hegel mantıksal olarak çürütülemez bir sistem kurmuştur ancak kaygı, delilik, gülme ve esrimeyi dışarıda bıraktığı için varoluş karşısında yenilmiştir.

 

İmkansız: İmkansız bir kavram değil; mantığın, gidimli dilin ve rasyonel projelerin çöktüğü esrime, ihlal ve kaygı sınırıdır.

 

Felsefe: Bataille kendini akademiden ve geleneksel felsefecilerden ayırarak "popüler bir felsefeci" veya "kavşakların adamı" olarak tanımlar.

 

Sistem: Dogmatik ve monolojik sistemlerin aksine Bataille, sistemi bir kahkaha ile harcayan, belirsizliklere açık "sistematik" oyununu önerir.

 

Şiddet: Şiddet; aklın, üretken emeğin ve dilin dışladığı, kelimelerle ifade edilemeyen suskun ve kutsal bir sınır aşımıdır.

 

Harcama ve Devrim

Boris Souvarine yönetimindeki La Critique Sociale dergisi çevresinde gelişen fikirler, Marksizmin eleştirisini ve genel ekonomi/harcama kuramını biçimlendirmiştir.

 

Marksizm ve Sapkınlık: Krafft-Ebing ve Freud okumaları ışığında cinsel sapkınlık toplumsal homojenliğe karşı bir bireysel dirençtir; komünizmin çatışmasız toplum vaadi bir fantezidir.

 

Harcama ve Toplum: Marcel Mauss'un potlaç incelemesinden hareketle, toplumların temelinde üretim değil, üretken olmayan karşılıksız harcama (lüks, şenlik, kurban) yatar.

 

Felsefe, imkânsızın anlamıdır. (s. 197)

 

Faşizm ve Heterojen: Faşizm; kapitalist kriz anında ordunun ve dinin "üstün heterojen" gücünü karizmatik Şef figüründe birleştirerek iktidar kurar.

 

İletişim ve Sonluluk

Adorno ile paralel bir eleştiride, kitle toplumundaki saydam iletişim bir kurgudur; gerçek iletişim ancak yaralanma ve sonluluk temelinde kurulur.

 

Dostluğun Gerçekliği: Dostluk ve aşk, yalıtılmış öznel sınırların kırılması ve varoluşsal yaralanmaların paylaşılmasıyla ötekine geçiş halidir.

 

Eleştirinin Dolambaçlı Yolu: Bataille'ın duruşu Kant ve Fichte'nin sonluluk ve öznelerarasılık anlayışıyla örtüşür; tekil varoluş mutlak sistemleştirme iddialarına direnir.

 

İnsandışılıkta Başarısızlık: Sartre'ın "bağlanmış edebiyat" (littérature engagée) tezine karşı Bataille, yazının herhangi bir siyasal amaca araç kılınamayacak egemen ve eylemsiz niteliğini savunur.

 

Eylemsiz Yazı

Sartre’a göre yazarın görevi, adaletsizliklere karşı tavır almak, dünyayı temsil etmek ve sosyalizm aracılığıyla özgürlüğe hizmet etmektir. Edebiyat, belirli bir sorumluluk ve toplumsal eylem (praxis) aracıdır.

 

Bataille, yazmanın bir tercih veya görev değil; "seçime yer bırakmayan bir tutku ve bastırılamaz bir arzu" olduğunu savunur. Edebiyat bir araca, bir siyasi hizmete indirgenemez. Edebiyat doğası gereği "yararsızdır", "egemendir" ve eylemsizliği içinde "imkansızın" tanıklığını yapar.

Yazar eyleme bütünüyle atılıp iktidarı hedeflediğinde yazarlığından ve edebiyatın sunduğu o özgün "egemenlikten" vazgeçmiş olur. Edebiyat, tarihsel aciliyetlerin ve yararlılık ilkesinin ötesinde duran "kutsal, ihlal edici ve ereksiz" bir alanı temsil eder.

 

Hegel’ci diyalektik, her tecrübeyi mutlak akıl/rasyonalite içinde tamamlamayı hedefler. Oysa edebiyat, doğası gereği tamamlanmamış, açık ve sonsuz bir gidiştir.

Edebiyat, sözdizimsel ve kavramsal kalıpların ötesine geçmeye, anlatılamaz olanı (sessizlik, ölüm, varlık, imkansız) dile getirmeye çalışır. Bu çaba onu hem bir sınır tecrübesine hem de metafiziğin bir tür eleştirisine götürür.

 

Michel Foucault’nun belirttiği gibi, geleneksel diyalektik çelişkiyi bütünlük içinde eritmeye çalışırken; Bataille, Blanchot ve Klossowski gibi yazarların kullandığı dil bir "ihlal dili" (langage de la transgression) üretir.

 

Nietzsche'den itibaren rasyonel/gidimli dilin tıkandığı noktada, edebiyat ve "edebi alan" felsefenin cevaplayamadığı, sistem dışı kalan soruların barınağı haline gelir.

 

Hegel, Tinin Görüngübilimi ve Ansiklopedi projeleriyle mutlak bilgiye ulaşmayı ve çemberi kapatmayı amaçlamıştır. Ancak bu tamamlanmış sistem arayışı, paradoksal bir şekilde anlamsızlığa yönelir.

 

Hegel'in sistemi kapatmadaki başarısızlığı, yazar için "bitirmeyi bitirmek bilmemeye" zorlanan diyalektik dışı bir tecrübe alan açar. "Her Şey"in söylendiği varsayıldığı anda aslında henüz "Hiçbir Şey"in söylenmediği ortaya çıkar. Bu da düşüncenin ve yazının sonsuz oyununu mümkün kılar.

 

Yazmak, hiçbir zaman gelmeyecek olan "son söze" doğru yönelmektir. Dil ve ölüm birbirine aittir; ancak son söz söylenemez olduğu için ölüm, edebi eylemi koşullandıran "imkansız" olarak belirir.

 

Sistemden kaçılamaz ama ona sabırlı bir ataletle karşı konabilir. Foucault ve Blanchot'nun belirttiği gibi ihlal; olumsuzlamanın olumsuzlanması değildir, sınırı veya yasağı yok etmez. Aksine, sınırın kendisini ve onun ötesindeki sınırsızı doğrular.

 

Hegel'e göre dil, dolaysız olanı ("şimdi, gecedir") dile getirdiği an onu genelleştirir ve somut şeyi öldürür. Dil, nesneyi değil ancak varlığın imkansızlığını dikkate alabilir.

 

Derrida'nın ifadesiyle, Hegel'in sistemi kendi mantığı içinde öngörmediği, hiçbir nihai yararlılığı ve kavramsal getirisi olmayan "saf bir kayıp/yazı makinesi" üretir. Edebiyat, diyalektiğin yularından kurtulan bu aşırılaşmış yazı makinesidir.

 

Sondeyiş

Auschwitz; kültürün, felsefenin ve sanatın insanı barbarlıktan koruyamadığının kanıtıdır.

Bataille materyalist ve yanılsamasız tarih anlayışı sayesinde Kötü’nün ve insan doğasındaki yıkıcılığın baştan beri farkındadır. Bu nedenle Auschwitz, Bataille için bir "uyanış şoku" değil, insanın kendi eliyle kurduğu yıkıcı potansiyelin trajik bir teyididir.

 

Roger Caillois modern savaşı ilkel toplumların "kutsal şenliklerine" benzetir.

Bataille bunu "şok edici" bulur.

Bataille'a göre modern savaş, arkaik kutsallığı aşan bir trajedidir.

 

Politikaya anlamını veren şey iktidarı ele geçirmek değildir; aksine iktidar, egemenlik adına vazgeçilmesi gereken bir araçtır.

İmkansızın politikası; toplumu tek boyuta indirgeyen yararcı sistemlere, totaliter kapanmalara ve insanı sadece işlevsel bir araç olarak gören mantığa karşı köklü bir protestodur.

 

Sistemlerin bastırdığı kurban etme, erotizm, kahkaha, esrime, şiir ve "aşağıdan gelen güçlerin" yıkıcılığı aracılığıyla toplumsal atalete ve felakete karşı durmayı hedefler.

 

Alexandre Kojève'in Hegel okumasından mülhem "Tarihin Sonu" tezine karşılık Bataille; eylemin tıkanıklığını, tarihin trajik bir aşamaya geldiğini görür.

 

Eylemin imkansızlaştığı, siyasi projelerin hayal kırıklığıyla sonuçlandığı noktada yazı bir sığınak değil, "açık bir yara" ve bir yıkım aracına dönüşür. Bataille, eylemsizliğin getirdiği ataleti kırmak için kan kaybeder gibi yazar; çünkü yazmak, özneyi tek başına imkansızın sınırına taşırken aynı zamanda kendisini Ötekine sunma biçimidir.

...

La Politique de l'impossible: L'intellectuel entre révolte et engagement

Türkçeleştiren: Işın Gürbüz
Ayrıntı Yayınları

Mayıs 1996

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder