Ulrich
Bröckling - Disiplin -
Notlar
Askeri İtaat Üretiminin Sosyolojisi ve Tarihi
Disziplin, Soziologie und Geschichte militärischer Gehorsam
Produktion
2. basım, 2008, Ayrıntı Yayınları
Önsöz
Kitap; erkeklerin/insanların hangi mekanizmalarla asker
haline getirildiğini, emredildiğinde öldürmeyi ve kendi canlarını tehlikeye
atmayı kabul edecek şekilde nasıl disipline edildiklerini inceler.
Asker üretimi sadece bedensel şartlandırmadan ibaret
değildir; askere alınmadan önce başlayan ve terhis sonrasında da süren
ideolojik bir seferberliği gerektirir.
Askerlerin bir vatana olduğu kadar bir "düşmana"
(iç veya dış) ihtiyacı vardır. Sanayileşme ve teknolojinin gelişmesiyle
birlikte "körü körüne itaat"ten ziyade, teknik araç ve silahları
uzmanlıkla kullanabilecek "işlev disiplini" önem kazanmıştır.
Yeniçeri Ocağı'nın 1826'da kaldırılmasının ardından Sultan
II. Mahmud, Batılı anlamda ordu reformu için Prusya'dan subay talep etti.
Helmuth von Moltke ve beraberindeki subaylar Osmanlı ordusunda danışmanlık
yaptı.
Farklı ülkelerden alınan usuller ve ordu yapısındaki
belirsizlikler nedeniyle bu ilk misyon pratikte başarısız oldu.
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı yenilgisinden sonra Colmar von
der Goltz (Goltz Paşa) liderliğinde yeni bir askeri misyon geldi.
Sultan II. Abdülhamid'in olası bir askeri darbe korkusu
nedeniyle manevraları ve cephane kullanımını kısıtlaması, Alman subayların
hareket alanını daralttı.
Yerel dirençle karşılaşsa da Goltz Paşa, genç subaylar
(ileride Jön Türkler ve II. Meşrutiyet kadroları) üzerinde kalıcı bir etki
bıraktı.
I. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında ordunun yönetimi
büyük ölçüde Alman komutanlara bırakıldı.
Giriş
Robert Musil: Askerlikte, en kusursuz düzene ulaştığımız
bu kurumda nasıl oluyor da her an can ver meye hazır olmak zorunda oluşumuzu
normal karşılıyoruz? Ne denini, niçinini ifade edemiyorum. Düzen, bir biçimde
ölme ve öldürme ihtiyacına dönüşüyor.
Yeniçağ devletinin doğuşu, şiddet kullanma tekelini kendi
eline alan ve daimi orduyu kuran merkezi egemenlikle doğrudan ilişkilidir.
Hobbes’un Leviathan modeli, bu şiddet tekelini kurarak içerideki savaşı
sonlandırırken devletin, tebaasının hayatı ve ölümü üzerinde karar verme
hakkını (ius ad bellum) da beraberinde getirir.
Ordunun temel işlevi fiziksel şiddet uygulamak veya bu
tehdidi etkin şekilde hissettirmektir. Bu durum, sivil hayattaki öldürme yasağı
ile askere verilen şiddet kullanma izni arasında yapısal bir çelişki doğurur.
Askeri alandaki itaat talebinin ödünsüz ve katı olmasının temelinde ölüm
gerçeği yatar; ölümle burun buruna yaşayan bu insanların çok özel bir tarzda
sosyalleştirilmeleri gerekir.
Askerlik kurumu sosyal disiplin kurmanın laboratuvarı olarak
belirir.
Disiplinin kuramsal temelleri
Max Weber, disiplini Batı rasyonelleşmesinin özneyle
ilişkili boyutu olarak inceler. Bürokrasi ve rasyonel egemenlik, davranışları
önceden öngörülebilen disipline edilmiş bireyler üretir ve bu rasyonel yapı en
nihayetinde "çelik sertliğinde bir kabuğun" içinde birleşir. Weber
için ordu, disiplinin en tipik kaynağıdır.
Norbert Elias, uygarlaşma sürecinde disiplini bireyin
"kendisini kısıtlamasını gerektiren sosyal zorlama" olarak görür.
Şiddetin devlet tekelinde toplanmasıyla paralel olarak bireyde otomatik işleyen
bir "psişik kendini zorlama aygıtı" gelişir. Elias’a yönelik
eleştiriler, onun tarihi doğrusal bir ilerleme olarak görmesini ve bu süreçle
iç içe geçen barbarlıkları sadece "geçici geri düşüşler" olarak
küçümsemesini hedef alır.
Gerhard Oestreich, "sosyal disiplin kurma"
kavramını tarihsel bir derinlikle ele alır ve bu sürecin monarşik yönetimler
tarafından "yukarıdan aşağıya" yürütülen bir egemenlik pratiği
olduğunu savunur.
Michel Foucault, disiplini egemenlikten farklı
"bir iktidar tipi" olarak tanımlar. Egemenlik hakları ve yasalar
evrenselleşirken, disiplin bireyselleştirir ve doğrudan insan bedenine nüfuz
ederek onu parçalara ayırıp yeniden kurgular. Foucault'ya göre her okul,
manastır, cezaevi ve kışla disipline sokan gücün birer atölyesidir.
Erving Goffman, kışlaları, psikiyatri kliniklerini ve
cezaevlerini "total kurumlar" başlığı altında laboratuvarlar olarak
inceler. Bu kurumlarda eski kimlikler öldürülerek kurumun ilkeleri boş bir
levha (tabula rasa) üzerine yazılır. Hubert Treiber ve Heinz Steinert ise bu
modeli orduya uygulayarak, askerin acemi eğitiminde karşılaştığı ve içinden
çıkamadığı "normlar tuzağını / kapanını" deşifre etmişlerdir.
Bu inceleme, askeri alanın ötesine taşıp fabrikasyon asker
"imalatının" çeşitli biçimlerini, devlet anayasası, ordu yasası ve
savaş gerçekliğiyle bir bütün olarak ele almaya çalışacaktır.
I. Bedenin Şartlandırılıp Yönlendirilmesi 1: İlkçağ Ruhundan Disiplinin
Doğuşu
Askeri Disiplinin Bir Laboratuvarı
XVI. yüzyılın sonlarında, özellikle Oranya ordusunda modern
askeri disiplin adeta yeniden icat edilmiştir.
Oranyalı Moritz ve Wilhelm Ludwig von Nassau'nun getirdiği
yenilikler, Antik Roma ve Yunan savaş yazarlarının (Ailiannos, Polybios)
hümanist filologlar eşliğinde incelenmesiyle ortaya çıkmıştır; bu yönüyle
modern orduların kaynağında bir Rönesans vardır. Savaşın
bilimselleştirilmesiyle, şövalye usulü bireysel dövüşün yerini yeniden önemli
hale gelen piyade birliği (phalanx) almıştır.
Oranya reform ordusunda bedensel kütle anlayışı yerini, her
askerin bir çark dişlisi gibi eğitilmesini gerektiren "bedenlerden oluşmuş
makine" ilkesine bırakmıştır.
Askerlerin hızlı ve senkronize hareket etmesi için
Ailiannos'un Taktik metni çevrilerek uyumlu bir komuta dili oluşturulmuştur.
Hollanda'nın zengin kentli tüccar sınıfı, askerlerin
maaşlarını düzenli ödeme gücüne sahip olduğu için askeri hizmeti sözleşmeli,
disiplinli bir çalışmaya dönüştürmeyi başarmıştır.
Hollanda ordusunda ise 'işveren tarafı' yükümlülükler yerine
getirilebildiğinden, 'işçilerinden' eyaletlerde olduğundan daha fazla savaşma
cesareti beklenmekteydi.
İsyancı Paralı Askerler
Paralı askerleri düzenli ödeme yapmadan bir arada tutmanın
ve komuta etmenin imkansızlığını en net İspanya ordusu göstermiştir.
Gümüş gelirlerine rağmen emperyalist harcamaları
karşılayamayan İspanya Krallığı'nın yaşadığı mali krizler, 1589-1607 yılları
arasında büyük isyan dalgalarına yol açmıştır. Bu isyanlar organize işçi
hareketlerini andıran bir model izliyordu: Askerler hizmeti reddediyor,
subayları kovuyor ve kendi seçtikleri liderlere mutlak yetki veriyorlardı.
İsyancılar bir şehri işgal edip çevre köyleri haraca
bağladıktan sonra hükümete ödenmemiş maaşlarının verilmesi ve genel af talebini
içeren listeler iletiyorlardı.
İspanyol komutanlar askeri güçle dize getiremedikleri bu
tecrübeli asilerle uzlaşmak zorunda kalıyor ve şehirlere yönelik yağmalara göz
yumuyorlardı. Bu dönemde bir diğer kurtuluş yolu da firardı; sivil halk
nezdinde hiçbir koruması olmayan serseriler olarak görülen firariler,
çoğunlukla düşman tarafına geçerek Oranya ordusuna katılıyorlardı.
Bir Disiplin Teorisyeni Olarak Justus Lipsius
Avrupa'da şiddetin yayılması, laik devletçilik arayışları
ile yöntemli yaşamanın teknolojilerini bir araya getirmiştir. Bu geçiş
döneminin en önemli temsilcisi olan Justus Lipsius’un kaleme aldığı Politicorum
ve De constantia eserleri, Oranya ordu reformunun teorik programını
oluşturmuştur.
Lipsius, Yeni Stoacı felsefeden yola çıkarak heyecan ve
duyguları denetleme erdemini (constantia) savunmuştur. Bu ahlaki düzlemde, Constantia,
özerklik ile tabiliği bir bütün içinde gerçekleştirmelidir.
Lipsius, prenslere daimi milis gücü (miles perpetuus)
kurmalarını ve askere alırken sıkı sağlık ve psikolojik muayeneler yapmalarını
önermiştir. Lipsius askeri disiplini sistematik bir matris şeklinde dörde
ayırır:
Exercitium (avareliği önleyen günlük düzenli egzersizler ve
talimler),
Ordo (hiyerarşik düzen ile yürüyüş ve ordugah düzenleri),
Coerctio (askerin kendi kendini kısıtlaması ve cezalandırma
sistemi),
Exempla (tarihsel örnekler, askeri nişanlar ve ödüllendirme
yöntemleri).
Bu rasyonel disiplin anlayışı, paralel bedensel ve
psikoteknik prosedürler içermesi yönüyle Cizvit tarikatının hiyerarşik
yapılanması (miles christianus) ile büyük benzerlikler taşır.
Oranyalıların Ordu Reformu
Oranya prenslerinin reformu; askeri kıtaların
kademelendirilmesi, sevk-idaresi, eğitilmesi ve oluşturulması olmak üzere dört
alanı kapsar.
Ordunun temel birimi 135 kişiden oluşan bölüklere ayrılmış,
subay sayısı artırılmış ve düzenli talimler zorunlu kılınmıştır. Muharebe
meydanında 50 kişilik hantal kütleler yerine, arka arkaya 10 sıra halinde
dizilen esnek birimler ve salvo atışı sistemi kurulmuştur. Her bir asker, hem
tek kişi olarak hem de büyük bir birliğin parçası olarak icraatını, etkisini
ortaya koymak durumundaydı artık.
Bu esnek makine modelinde, askerin cephe hattını terk etmesi
bir firar değil, taktiksel çarkın işleyişi haline gelmiştir.
İnsanın çalışmasını en küçük hareket öğelerine ayırıp en
yüksek verimle birleştiren bu yaklaşım nedeniyle Prens Moritz, Frederick W.
Taylor’ın (bilimsel yönetim) öncüsü olarak kabul edilmiştir.
Yöneticilerin İtaat Üretme İmkanlarının Sınırları
Otuz Yıl Savaşları'ndan sonra geçici paralı askerlerin
yerini uzun vadeli sözleşmeli daimi ordular almaya başlamıştır.
Bu süreçte ordugahlardaki seyyar satıcı kadınlar
uzaklaştırılmış ve ordu katıksız bir erkek kolektifine dönüşmüştür. Ancak maaş
ödemelerindeki kronik gecikmeler disiplini baltalamaya devam etmiş, sivil
halkın yağmalanması adeta bir geçim yöntemi haline gelmiştir.
Ordudan ayrılan askerlerin edindikleri askeri disiplini
sokaklarda örgütlü hayatta kalma ve soygun çeteleri kurmak için kullanmaları,
feodal beyler için ciddi güvenlik krizleri yaratmıştır. Savaş, kendi ikmalini
ve maliyetini yağma yoluyla karşılamak zorunda kaldığı için yıkıcı bir
kısırdöngüye dönüşmüştür.
II. Bedenin Şartlandırılıp Yönlendirilmesi 2: Talim- Terbiye Ustaları ve
Firariler
Prusya Askeri Mutlakiyetçiliği
Prusya, XVIII. yüzyılın en tipik askeri devletidir ve ordu,
bu sosyal sistemin kurulması ve ayakta tutulmasının hem bahanesi hem de
temelidir.
Toprak soyluları subay olarak görevlendirilerek hanedanlık
devletine entegre edilmiştir.
I. Friedrich Wilhelm'in yaklaşımına göre devletin selameti
iki ana direğe dayanır: Olağanüstü büyük, muazzam ve korkutucu bir ordu ve büyük
bir hazine.
Devlet bürokrasisi, hazine gelirleri ve manüfaktür
teşvikleri tamamen orduyu beslemek ve büyütmek amacıyla rasyonalize edilmiştir;
öyle ki devlet gelirlerinin %76 ila %86'sı askeri harcamalara ayrılmıştır.
Zorla Askere Alma Uygulamasından Kanton Sistemine Göre Asker Yetiştirmeye
Geçiş
Daimi ordunun büyümesi (1713'te 38 binden 1786'da 195 bine)
personel ihtiyacını artırmış, bu da askere alma yöntemlerinin vahşileşmesine
yol açmıştır. Askere alma komandoları kurnazlık, hile, sahtekarlık ve açık
fiziksel zorbalıkla acemi avına çıkmıştır. Bu baskılar Mark Kontluğu'nda (1720)
kiliseden zorla adam kaçırmaya kadar varmış ve kanlı halk ayaklanmalarını
tetiklemiştir.
Zorbalık nedeniyle genç erkeklerin sınır dışına kaçması ülke
nüfusunun ve vergi gelirlerinin azalmasına yol açınca, 1733'te "Kanton
Sistemi" yürürlüğe konmuştur. Bu sistemle her erkek kantonuna askeri
hizmet vermekle yükümlü kılınmış, temel eğitimin ardından dokuz-on ay izinli
sayıldıkları bir mekanizma kurulmuştur. Ancak sistem sınıfsal eşitsizlikler
üzerine kuruluydu; soylular, zengin burjuvaların oğulları, çiftlik sahipleri ve
merkantilist manüfaktüristler askerlikten muaftı, bu yüzden ordunun yükü yoksul
kırsal kesimin sırtındaydı.
Otto Büsch’e göre, soylu subayların kendi topraklarındaki
köylüleri askere alması, askeri komuta yetkisiyle feodal ağalık erkinin
örtüşmesini sağlamıştır. Kanton sistemi, firarı önlemek amacıyla babaları ve
köy cemaatlerini kolektif olarak sorumlu kılan işlevsel bir denetim mekanizması
kurmuştur.
Askerin Terbiye Edilmesi
Acemi erleri işe yarar askerlere dönüştüren unsur
vatanseverlik değil, geliştirilmiş denetleme, gözetleme ve şartlandırıcı
terbiyeydi. Prusya disiplini; Oranya, İsveç ve Fransız eğitim yöntemlerini
mükemmelleştirmiştir. Savaş, matematiksel bir koordinat sistemi gibi ele
alınarak rastlantıların dışlanması amaçlanmıştır.
II. Friedrich'e göre, boyun eğmek zorunda olanların,
astların, üstler karşısında akıl yürütme, mantık arama gibi bir hakları yoktur.
Şef emredince ötekiler itaat etmek zorundadır.
Eğitimle aceminin sivil kimliği tamamen silinerek bacakların
bükülmediği, gövdenin gergin tutulduğu stereometrik bir askeri beden inşa
ediliyordu. Saniyelerle hesaplanmış doldurma ve hareket aşamaları, bedeni
silahla bütünleştirerek bir "ateş etme otomatına" dönüştürüyordu.
Muharebede hedef gözeterek nişan almanın yerini, salvo
atışlarının sürelerini kısaltma ve tek bir ses çıkaracak şekilde senkronize
etme kaygısı almıştır. Hat taktiği, tüm bacakların aynı anda kaldırıldığı,
dirsek temasının hiç kaybedilmediği kusursuz bir saat mekanizması disiplini
gerektiriyordu.
Ceza Ritüelleri
Korku, acemilerin içine daha eğitim aşamasında
yerleştirilirdi; subaylar ve astsubaylar sopa taşır ve istediklerini
dövebilirlerdi. En sık uygulanan ceza, askerin çıplak sırtına tüm alay üyeleri
tarafından mızrak saplarıyla vurulmasını içeren koridordan koşma cezasıydı.
Ağır suçlarda uygulanan bu infaz ritüeli, zedelenmiş egemenliğin suçlunun
bedeni üzerinde sembolik olarak yeniden tesis edilmesini sağlıyordu. Cezasını
çeken veya affedilen askerin topluluğa geri dönmesi için şerefinin iade
edildiği arkaik, tiyatral ritüeller uygulanırdı.
Firarın Önlenmesi
Cezadan duyulan korku aynı zamanda kaçma isteğini de
körüklüyordu. Savaş ortamında firarlar katlanarak artıyordu; nitekim Yedi Yıl
Savaşları'nda 80 bin Prusya askeri firar etmişti.
II. Friedrich'in generallere yönelik yönergesinde yer alan
14 maddenin tamamı firarı önlemeye odaklanmıştır (orman yakınında kamp
yapmamak, askerleri sık sık yoklamak, tahıl yerlerine nişancılar dikmek vb.).
Firar sorunu nedeniyle generallerin manevra ve arazi seçim
hakları ciddi şekilde kısıtlanmıştır.
Gözetim ve firarı engelleme sorumluluğu sivil halka ve köy
cemaatlerine de yayılmıştır; nitekim bugünkü pasaport kontrolünün kökeninde bu
askeri firar takip sistemleri yatar.
"Policy Bilim" ve "Firar Salgını"
Aydınlanmacı mutlakiyetçilik, tebaasının çıkarlarını
devletin gücünü artırmak amacıyla kullanmaya çalışmıştır; bunun en önemli
temsilcisi Johann Heinrich Gottlob von Justi’dir. Justi, firarları önlemek için
yabancı askerlerin koşullarının iyileştirilmesini, düzenli maaş ödenmesini ve
hizmetini tamamlayan askerlerin göçmen olarak toprağa yerleştirileceği bir
yaşlılık güvence sistemi önermiştir.
Asker hayatının 'doğal olarak sadece bir ars moriendi (ölme
sanatı)' olduğunu Justi de biliyordu ve asker olmak istememeyi olağan
karşılıyordu. Justi'nin "Policey" bilimi, rasyonalist düzen ile
monarkın otoritesini birleştirmeyi hedefler. Policey bilimi bireysel sapmaları
düzeltmekle uğraşmaz, istatistiksel yöntemlerle "firar salgınına"
karşı biyo-politik emniyet tedbirleri ve yönlendirmeler geliştirir.
III. Tutkuların, Duyguların Harekete Geçirilmesi: Vatanseverler ve
Partizanlar
"Savaşçı ve Vatansever Coşkunluğun Tohumları"
Disipline edilmiş askeri makinenin işlemesi için tüm
tutkuların bastırılması gerekiyordu; ancak makineler işlese de kendiliklerinden
savaşamazlardı. Cumhuriyetçi Fransa’nın neredeyse hiç eğitim almamış gönüllü
taburları, taşıdıkları ahlaki ve coşkulu güçle 20 Eylül 1792'de Valmy'de
Prusya’nın üstün disiplinli askeri makinesini geri çekilmeye zorlamıştır.
Napoleon ile birlikte savaş, halkın davası haline gelerek
mutlak kusursuzluğuna ve yıkıcı doğasına yaklaşmıştır.
Yeni dönemde rasyonel geometrik formalizmin yerini
tutkuların ve coşkunun (enthuisiazm) harekete geçirilmesi hedefi almıştır.
Entelektüeller, sivil ve askeri zorlamaların yerine bireylerde gönüllü bağlılık
ve fedakarlık uyaracak moral-pedagojik bir vatanseverlik eğitimini
savunmuşlardır. Vatan sevgisi artık ulusal devletten ziyade ahlaki bir şifre
olarak kurgulanmıştır.
Thomas Abbt ve Vatan Uğruna Canını Vermek
Thomas Abbt, 1761'de yayımladığı Vatan Uğruna Canını Vermek
Üzerine kitabıyla vatanseverlerin savaş için harekete geçirilmesini savunmuştur.
Kitap sıradan askerler için değil, burjuva entelektüellerini vatansever kılmak
için kaleme alınmıştır. Abbt'ın söylemi belirgin bir nekrofil mantık taşır: Vatandaş
ancak asker olarak yaşamını yitirdiği anda, devlete her şeyini feda etmeye
hazır olduğunu gerçekten kanıtlamış oluyor. Abbt, Romalıları örnek göstererek
canını feda etmeyi dinsel ve cinsel metaforlarla yüklü bir ölüm kültüne
dönüştürür. Bu vatanseverlik tutkusu, kralın kendisini tehlikeye atarak askere
örnek olduğu imitatio regis modeliyle körüklenir. Ancak Christoph Martin
Wieland, Alman vatanseverliğinin moda haline gelmiş erdemiyle alay ederek,
ortak bir düşman olmadıkça soyut vatan sevgisinin Alman topraklarında yapay
kalacağını savunmuştur.
Kurtuluş Savaşı Milliyetçiliği
Almanya'da milliyetçilik heyecanının yükselişi, Prusya'nın
1806'da Jena ve Auerstedt'te uğradığı ağır yenilginin bir ürünüdür.
Bir Alman ulusu oluşturabilmek için düşmanlığın
ulusallaştırılması ve Fransız nefreti kurucu unsur olarak kullanılmıştır. Vatan
sevgisinin kanıtı, "Fransız haşaratının" kökünü kazıyacak bir yok
etme hırsına ve ölüm temasına odaklanmıştır. Johann Gottlieb Fichte’ye göre,
dilde arındırma hareketiyle en eski ve köken dil olan canlı Alman dili
özgürleştirilmeli ve yabancı bulaşmalardan korunmalıdır.
Savaşta ölüm, ulusal şehitlerin kutsama ritüeline
dönüştürülmüştür.
Ernst Moritz Arndt, Alman Askerine Kısa Dersler
kateşizminde, Napoleon'a karşı savaşmayı reddeden prensleri hain ilan ederek,
krallara değil ölümsüz olan ülkeye ve halka sadakati savunmuştur.
İsyan Planları
Gneisenau ve Scharnhorst gibi reformcu subaylar, ulusal
coşku ile askeri disiplini bağdaştırmak amacıyla krala halk ayaklanması
planları sunmuşlardır. Gneisenau'nun önerisi, Fransız işgali altında krallık
düzenini korurken, aynı zamanda monarşik kuralları askıya alan bir
"örgütlü düzensizlik" ve isyan durumu çağrısıydı.
17 yaşından büyük her erkeğin silahlanması, işbirlikçi
yöneticilerin azli, din adamlarının isyanı örgütlemesi ve partizan savaşının
başlatılması planlanmıştır. Bu kuraldışı partizan savaşı tasarımları, insanları
makine olarak görmek yerine bireysel güçleri canlandırmayı hedeflemiştir.
Napoleon'a Karşı Savaş
Prusya Kralı III. Friedrich Wilhelm, kargaşa ve
cumhuriyetçilik kokusu aldığı halk savaşı planlarına büyük bir şüpheyle
yaklaşmıştır. Ancak Fransız ordusunun Rusya'da yenilmesinin ardından, General
Yorck'un itaatsizlik ederek imzaladığı tarafsızlık anlaşmasıyla kral, savaşa
girmek zorunda kalmıştır.
Savaş sürecinde kanton muafiyetleri kaldırılmış ve genel
askerlik hizmeti yürürlüğe konmuştur. "Landsturm" kararnamesiyle
partizan savaşı yetkisi sadece ordu komutanlarına verilerek devlet denetimine
alınmıştır. Ancak gönüllü birliklerde ve Landsturm bünyesinde firarlar, pasif
direniş ve Polonyalı nüfusun kura çekimlerine karşı isyanları büyük sorunlar
yaratmıştır.
IV. Kitlelerin Denetimi 1: "İç Düşmana" Karşı Mücadele
Almanya'da 1815-1848 Döneminde Ordu ve Ayaklanmalarla Mücadele
Şiddet tekelinin iki boyutu vardır: dış düşmana karşı
savunma ve içerideki asileri pasifize etmek. Restorasyon döneminde yoksulluk
(pauperizm), gıda isyanları, makine kırıcılık, vergi protestoları ve dinsel
kavgalar hızlı bir artış göstermiştir. Güvenlik güçleri bu amorf kitle
hareketlerini anarşi ve kaos olarak algılamış ve ordu müdahalesini kural haline
getirmiştir.
Prusya devlet bürokrasisi, toplumsal huzuru sağlamak için
askeri mantığa göre şekillenmiş bir "kale sağlamlaştırma pratiği"
(Festungspraxis) geliştirmiştir. Sivil polis gücü yetersiz olduğu için asayiş
askere bırakılmıştır.
Ayaklanmalarla mücadelede en çok süvariler ve süngüler
kullanılmış, 1844 Silezyalı dokumacıların isyanında ise işçilerin üzerine salvo
ateşi açılarak 11 kişi öldürülmüştür.
Subayların haysiyet ve şeref anlayışına göre, hor gördükleri
alt tabakanın hesabı kısa yoldan dürülmeliydi; ancak bu kaba şiddet
protestoların daha da radikalleşmesine yol açmıştır.
Acemi Erlerin Eğitimi ve Disiplin Altına Alınma Pratiği
Mülk sahibi sınıfları alt tabakanın komünist asiliklerinden
korumak için körü körüne itaate ve homojen bir subay/astsubay kadrosuna ihtiyaç
vardı.
Rütbe yükselme şansı olmayan çavuş ve onbaşılar, kaba
kuvvete eğilimli, sadık bir "devlet hizmetkarı ruhu" taşıyorlardı.
Erlerin eğitiminde sivil benlik kışlada yok edilerek yerine
üniformayla belirlenmiş askeri rol geçiriliyordu. Satın alma veya para
karşılığı kendi yerine başkasını askere gönderme imkanı sınıflar arası uçurumu
derinleştirmiştir. Disiplin çabaları artık fiziksel bedenden ziyade ruha ve
"politik bakımdan güvenilirlik" üretmeye yönelmiştir. Prens Wilhelm'e
göre, monarşinin tehlike anında orduya güvenebilmesi için uzun hizmet süresi,
disiplin ve körü körüne itaat şarttır.
Liberal Ordu Eleştirisi ve Anayasa Yemini Kavgası
Politik liberalizm, ordunun baş rakibi olarak ortaya
çıkmıştır. Cari von Rotteck, Muvazzaf Ordular ve Ulusal Milis manifestosunda
profesyonel askerliğe karşı çıkmış ve mecburi askerliğin tüm toplumu militarize
ederek devleti bir savaş karargahına dönüştüreceği uyarısında bulunmuştur.
Rotteck daimi ordular yerine sadece savaşta çağrılan bir
ulusal milis kuvveti önermiştir. Bu dönemdeki çatışmanın merkezinde, ordunun
kral üzerine mi yoksa anayasa üzerine mi yemin edeceği sorusu (Heereseid) yer
almıştır.
Liberaller yemini anayasa üzerine yaptırarak orduyu
sivilleştirmek isterken, askeri kesim çifte yeminin komuta birliğini bozacağını
ve askeri "anayasacı madrabazların" oyuncağı haline getireceğini
savunarak buna şiddetle karşı çıkmıştır.
İç Düşmanın İnşası
Restorasyon ordusu, vatan tutkusunun yerine körü körüne tabi
olma mecburiyetini koymuştur. Bu düzen içinde, kargaşaların sosyal nedenleri
gizlenerek komplo teorileri üretilmiş ve "iç düşman" kurgusu
yaratılmıştır. Carl Eduard Pönitz’in Der Soldat und seine Pflichten (Asker ve
Görevleri) eğitim kitabında iç düşman; halkı kandıran komünist melekler,
yabancı kışkırtıcılar ve Yahudi ajanlar olarak tasvir edilmiştir. Pönitz'e
göre, düzene başkaldıran ve sivil mülkiyete kasteden bu odaklar artık bu
ülkeden değildir ve bağışlanmayı hak etmezler.
Devrime Karşı Savaş
1848 devrimi patlak verdiğinde asiler başlangıçta kolay
zaferler kazanmış, barikatlar kurmuş ve köylüler tapu kayıtlarını yakmıştır.
Berlin'de ordu ile halk arasında barikat çatışmaları yaşanmış, ancak General
von Prittwitz askerlerin kendi kardeşleriyle savaşarak disiplinin çökmesini
önlemek için birlikleri geri çekmiştir.
Paris'te Haziran kargaşasının Savaş Bakanı Cavaignac
tarafından topçu ateşiyle kanla bastırılması, düzenli ordunun barikatlar
karşısındaki teknolojik üstünlüğünü kanıtlamış ve burjuvaziyi komünizm
korkusuyla gericilerin yanına itmiştir.
Karşı-devrim orduları 1849'dan itibaren sokak ve ev
savaşlarında acımasız sertlik yöntemleri uygulamıştır. Albay Griesheim, Gegen
Demokraten helfen nur Soldaten bildirisiyle demokratlarla askerler arasındaki
her türlü iletişimi yasaklamıştır.
Ele geçirilmiş bir evde ya da barikatta karşılaştığınız
elinde silah bulunan her isyancı... hemen oracıkta öldürülmelidir talimatı
verilmiştir.
Baden'de Askeri İsyan
1849 Mayısı'nda Rastatt kalesinden başlayarak Baden
ordusunun tamamı isyan etmiş ve geçici devrim hükümetine tabi olmuştur.
İsyancı askerlerin yayımladığı Rastatt dilekçesinde, dayak
ve kötü muamelenin son bulması, şikayet hakkı ve "kendi ocağını savunan
halka karşı savaşmama" kararlılığı vurgulanmıştır.
Karşı-devrimci subaylar bu isyanı politik bir
cumhuriyetçilikten ziyade her türlü disiplinin ve ahlakın kaotik bir çöküşü,
alkol ve subay nefretinin esrikleşmesi olarak yorumlamışlardır. Prusya alayları
Baden’i işgal etmiş, Rastatt kalesini kuşatarak devrimi kanlı bir şekilde
bastırmış ve elebaşlarını idam etmiştir. Prusya Savaş Bakanı, ihanetin
anılarını silmek için isyancı Baden alaylarının tüm formasyonlarını, isimlerini
ve üniformalarını tamamen yok etmiştir. Bu askeri hezimet, 1860 Ordu
Reformu'nun ve sivil hayattan tecrit edilmiş 3 yıllık kesintisiz hizmet
modelinin temel gerekçesini oluşturmuştur.
V. Kitlelerin Denetimi 2: İtaatkar Antimilitarizm
Egemen Devletçi Ve Devrimci Savaş Söylemi
Michel Foucault, yeniçağda savaşa ilişkin iki temel söylem
biçimi tanımlar. Egemenlik söylemi, polisiye ve profesyonel önlemlerle savaşı
devletleştirirken, devrimci söylem savaşta "sürekli bir sosyal
ilişkiyi" ve "kurumların ve düzenin itici gücünü" görür.
Devrimci söylemde rakip kurallar içindeki bir oyuncu değil,
"sadece düşman, kayıtsız şartsız düşman" olarak tanımlanır.
XIX. yüzyılda bu iki söylem milliyetçi ve biyolojist bir
yapıda birleştirilmiştir. Sosyal demokrasi hareketi içerisinde de egemenlik
söyleminin etkisi görülmüş, Karl Marx'ın "insanın aşağılaştırılmış,
köleleştirilmiş, kendi kaderine terk edilmiş, hor görülen bir varlık olmasına
yol açan bütün ilişki ve şartları yıkması" biçimindeki devrimci buyruğunun
yerini yavaş yavaş politik ve rasyonel iktidar incelemeleri almıştır.
Sınıfsal nefreti körüklemek yerine "sosyalist mücadele
güçlerinin" inşasına ağırlık verilmiş, parti sloganları "itaat etmeye
gönüllü ve razı olunmaması halinde, en ateşli mücadele isteğinin bile anlamsız
ve etkisiz kalacağını" öne sürerek bireysel başkaldırıları dışlamıştır.
Karl Kautsky gibi kuramcılar, örgütlenmeyi "tek'in bir
çoğunluğa tabi olması, kişisel özgürlüğünün sınırlandırılması" olarak
görmüştür.
Kaiser İmparatorluğunda Militarizm
Reich elitleri, sosyal demokrat harekete karşı güçlü devleti
dinî-politik bir Katechon (kızıl tufanı önleyici baraj) olarak konumlandıran
bir karşı söylem geliştirdiler. Bu iklimde ordu, vatanseverlik erdemlerini
aşılayan bir "eğitim okulu" işlevi gördü.
Burjuvazi ise mülksüz kitlelerin ayaklanmasından duyduğu
korku nedeniyle daimi orduyla barıştı.
Subay açığı karşısında soyluluk esasının yanı sıra
"soylu ruh" kriteri getirilerek burjuva çocuklarına da subaylık yolu
açıldı. Yedek subaylık kurumu, burjuvaziyi militarist uzlaşmaya dahil etmenin
bir aracı oldu.
Dışa karşı kitle ordusu kurma zorunluluğu ile içe karşı
"muhafız birliği" (güvenilir kadro) koruma paradoksu, Caprivi'nin
genel askerlik tasarısında üç yıllık hizmet süresinin savunulmasıyla aşılmaya
çalışıldı. Disiplinin sağlanmasında bedenin terbiyesi ve şartlandırıcı talimler
en zorlu koşullarda bile "rutin itaatkarlığı sağlama" işlevini korudu.
Ordu yönetimi, kışlaya sızan sosyal demokrat fikirleri önlemek için garnizon
komutanları vasıtasıyla sivil hayatı da kapsayan sistematik gözetim, yasak ve
arama önlemlerine başvurdu.
Proletarya Yurtseverliği ve Parlamenter Antimilitarizm
Sosyal demokratlar, meclis bütçe komisyonlarını orduyu
eleştirmek ve genel halk silahlanmasına çağrı yapmak için bir kürsü olarak
kullandılar. Partinin temel ilkesi "bu sisteme, ne tek kuruş ne de tek bir
adam" parolasıydı. Egemenlik söyleminin nüfuz etmesiyle birlikte SPD,
ulusal değerleri reddetmek yerine yorumunu değiştiren bir strateji izledi.
Demokratik ve sosyal entegrasyona dayalı bir "halk birliği"
(Volksgemeinschaft) kavramını savundular.
Komünist Manifesto'daki "İşçilerin vatanı yoktur"
sözünü Kautsky, "işçilerin henüz bir vatanı yok; ama, işgal ederek
kendilerine bir vatan edinmek istiyorlar" şeklinde yeniden yorumladı.
Parlamentoda acemi erlere yapılan kötü muameleleri ("askerlere yapılan
kötü muamelelerin skandallaştırılması") sürekli gündem yaparak kamuoyunu
etkilediler.
Gustav Noske gibi sağ kanat isimler ordu disiplini ile parti
disiplinini bağdaştırırken, sol kanat ile "vatan savunması"
çerçevesinde sert fikir çatışmaları yaşandı.
Karl Liebknecht ve "Herveizm"
Karl Liebknecht, parlamentoyla sınırlı antimilitarizmi kışla
dışındaki gençlik ajitasyonuyla tamamlamak istese de yasaya aykırı her türlü
davranıştan kaçınılmasını savundu. Fransa'da Gustave Hervé'nin başını çektiği,
savaş durumunda askeri grev ve firarı savunan radikal antimilitarist hareketi
("Herveizm") takdirle karşılamakla birlikte, Almanya için
"tehlikeli yanılsamalara" yol açtığını belirtti.
Liebknecht, anarşist antimilitarizmi ütopik bularak reddetti
ve sosyal demokrat antimilitarizmi "askeri ruhun yavaş yavaş organik
yoldan ayrıştırılması ve etkisizleştirilmesi" olarak tanımladı. Ancak
revizyonist kanat (Wolfgang Heine gibi), bu tür ajitasyonların gençleri ulusal
savunma görevinden soğutacağından ve partiye zarar vereceğinden endişe ediyordu.
1907 Stuttgart Enternasyonal Kongresi'nde de savaşın
engellenmesi için askeri grev önerileri reddedilerek genel kriz döneminde
kapitalist sınıf tahakkümünün yıkılmasını öngören uzlaşmacı bir metin onaylandı.
Sosyal Demokrasi ve 1914 Ağustosu
1914 yılında genel seferberlik ilan edildiğinde, SPD
yönetimi "savaşın çarpıcı gerçekliği" karşısında pes etti ve savaş
harcamalarına onay verdi. Yıllarca "vatansız serseriler" olarak
aşağılanmış olmanın yarattığı eziklikle, vatansever olarak ne kadar güvenilir
olduklarını kanıtlama yarışına girdiler. Parti yandaşlarını hiçbir zaman
itaatsizliğe yönlendirmediği için kitleler endişeli ve teslimiyetçi bir
çaresizlikle savaşa katıldı. Örgüt güvenliğini en üst ilke yapan politik model
nedeniyle, SPD "Tehlike saatinde vatanı kendi kaderine terk etmeme"
vaadini yerine getirerek egemenlik söylemine tamamen entegre oldu.
VI. Sinirlerin Disiplin Altına Alınması: Makinelerle Sürdürülen Savaş ve
Askeri Psikiyatri
Cephe Deneyimi
I. Dünya Savaşı'nda cepheye giden askerler, sürekli top
ateşi tehdidi altında, uykusuzluk, rutubet ve ölüm korkusuyla karşı karşıya
kaldılar. Sanayileştirilmiş bu malzeme savaşında bireysel kahramanlık mitleri
ve "akıllı" davranarak kurtulma yeteneği tamamen geçerliliğini
yitirdi. On binlerce insan kendilerini gerideki görünmez buyurucuların uzaktan
yönlendirdiği, "yerlerine yenisi konabilecek ve gelişigüzel oradan oraya
kaydırılabilecek" birer savaş malzemesi olarak algıladı. Siperlerde geçici
dayanışmalar ve "yaşa ve yaşat" (live and let live) sistemleri
gelişse de sanayileştirilmiş savaşın getirdiği yalnızlaşma ve dehşet kitleler
halinde sinir çöküntülerine ve nevrotik semptomlara yol açtı.
Savaşın Nevroz Konusunda Öğrettikleri
Ruhları askeri ihtiyaçlar doğrultusunda tıp teknikleriyle
biçimlendirmek nörolog ve psikiyatristlerin görevi haline geldi.
Oppenheim'ın omurilik ve beyindeki fiziki tahribatı esas
alan travmatik nevroz tezine karşı, savaşın ilerleyen yıllarında nevrozların
tamamen psikojenik olduğu ve temelinde "muharebe meydanına geri
dönme" korkusunu barındıran bir "hastalığa sığınma" (histeri)
olduğu görüşü kabul gördü.
Doktorlar vatanseverlik kaygılarıyla, "vatanlarımızın
ve birleşmiş ordularımızın vurucu gücünü ve yeteneğini korumayı" asıl
kaygı olarak görerek hastaları hızla cepheye döndürmek üzere sıkıştırdılar.
Savaş Nevrotiklerine Karşı "Sefer"
Hastalık bir irade sorunu olarak tespit edilince tedavi de
doktor ile hasta arasında bir cezalandırma mücadelesine dönüştü. Göz boyayıcı
bir terimle "aktif terapi" denen acı verici elektroşok uygulaması
(Kaufmann kürü) standart hale getirildi. Bu kürde, "şokun yol açtığı
muazzam acı, bütün negatif arzuların tasarımlarını ve düşünceleri
bastırır" ilkesiyle hastanın iradesi kırılmaya çalışılıyordu.
Max Nonne ise hastaları çırılçıplak soyarak hipnotik telkin
ve askeri rütbe otoritesiyle mutlak itaate zorlamıştır. Tedaviye karşı pasif
direnç gösteren veya isyan çıkaran hastalar ise askeri mahkemelere ve ağır
yaptırımlara çarptırılmıştır.
Psikanaliz ve "Savaş Nevrozları"
Resmi askeri tıp, psikanalizin "hastalığa sığınma"
(hastalıktan çıkar sağlama) tezlerini kabul etti.
Ancak Freud'un, hekimin hastayı himaye ederek usulca
çekilmesi gerektiği yönündeki uyarısı askeri makamlarca dikkate alınmadı;
"halk sermayesini korumak" adına zorlayıcı aktif tedavi sürdürüldü.
Ernst Simmel, analizci-arındırıcı hipnozu kullanarak
travmatik anıları deşarj eden hızlı bir tedavi yöntemi geliştirdi.
Simmel, Kaufmann'ın işkence yöntemlerini eleştirse de onun
psikanalitik tedavisi de nihayetinde hastayı "savaş görevini yeniden
üstlenmeyi mümkün kılacak bir sağlığa" kavuşturmayı hedefliyordu.
Ayıklamanın Mantığı
Tedavi edilen hastaların cepheye döndükten sonra tekrar
hastalanması üzerine nörologlar, bunları cephe gerisindeki lojistik veya silah
üretim alanlarında kullanma ve "emeklilik maaşı nevrozunu" önlemek
için tazminat haklarını iptal etme yolunu seçtiler.
Sosyal-Darwinci bir mantıkla, "halkın gücünü kemiren
parazitlerin" ayıklanması gerektiği fikri tıp çevrelerinde yaygınlaştı. Bu
doğrultuda, orduya uyum sağlayamayacak "ruhsal-zihinsel yeterliliği"
olmayan unsurların daha baştan taranarak elenmesi boşluksuz bir sistem haline
getirildi.
İtaatsizliğin Hastalık Sayılması
Askeri mahkemelerde hekimlerin "konstitüsyonel
psikopati" teşhisi koyması disiplin sorunlarını tıbbi bir vaka haline
getirdi. Bu psikiyatrik söylem askeri mercilere stratejik bir avantaj sağladı;
savaşma isteksizliğini bireysel bir patoloji olarak yorumlayarak
"dirençleri politik nedenlere bağlamaktan kurtulma" imkanı getirdi.
Böylece yasal normların ihlali, bir kişilik bozukluğu ve "anormal
zihinsel, ruhsal durum" olarak tescillendi.
"Ödlek Kaytarıcılar" ve Askeri Komiserler
1918 ilkbahar taarruzunun başarısızlığı ve ikmal çöküşüyle
birlikte orduda disiplin tamamen bozuldu ve örtük bir askeri grev başladı.
Savaşın son aylarında yaklaşık 750 bin ila 1 milyon asker
ortalıktan kayboldu. Subaylar, estirecekleri terörün ayaklanmaya yol
açacağından korktukları için çaresiz kaldılar. Kasım ayındaki devrimle kurulan
askeri komiserlikler (sovyetler), askeri tutsakları serbest bıraktı ve
subayların apoletlerini söktü. Eski titreme hastalarının askeri komiserler
olarak karşılarına çıkması askeri psikiyatristlerde derin bir hayal kırıklığı
ve travma yarattı.
VII. Güvenilmez Olanın İmhası: Topyekûn Seferberlik, Topyekûn Devlet, Topyekûn
Savaş
İki Savaş Arası Dönemin "Topyekünlük" Öğretileri
Yenilginin ardından ordunun üst kademesi, çöküşün
sorumluluğundan kaçmak için sırttan hançerlenme masalını (Dolchstoßlegende)
yaydı ve suçu sosyalist "yıkıcılara" attı.
İki savaş arası dönemde generaller, Ernst Jünger ve Hitler,
yenilginin asıl sebebinin "halkın ruhsal ve manevi birliğinin"
eksikliği olduğu dersini çıkardılar.
Sanayi savaşı toplumun büyük bir silahlanma fabrikasına
dönüştürülmesini, "beşikteki çocuğu bile kapsayacak şekilde" herkesin
seferber edilmesini gerektiriyordu.
Ernst Jünger, yeni asker tipini "en az miktardaki
ideolojinin en üst düzeydeki verimlilikle birleştiği" serinkanlı bir
makine-insan olarak tanımladı.
Sosyolog Hans Freyer savaşı devletin "asıl varlığının
yükseltilmesi" ve telosu olarak kuramlaştırırken, Ludendorff ise topyekûn
savaşı yönetecek, ırksal homojenliğe dayalı mutlak yetkili bir Başkomutan
(Mareşal) figürünü savundu. Bu doğrultuda Yahudiler, marksistler ve
pasifistler, halk birliğinden sökülüp atılması gereken düşmanlar (antitez)
olarak kurgulandı.
Topyekûn Tahakkümün Mekanizmaları
Nasyonal sosyalist egemenlik, karizmatik bir Führer'in
iradesini en radikal biçimde gerçekleştirmek için birbiriyle yarışan rakip
aygıtların polikratik yapısına dayanıyordu.
Maiyetin eylemlerinde "yapman gerekir" buyruğunun
yanına "yapmaya iznin var" serbestisi getirilerek mutlak itaat,
icranın zevkiyle birleştirildi.
Bedenin terbiyesinden bilinçdışının disipline edilmesine
kadar tüm seferberlik teknikleri radikalleştirildi ve bu sürecin nihai ürünü
olarak organize terörün mekanı olan toplama kampları yaratıldı.
Militarize Edilmiş Toplum
1935'te mecburi askerlik hizmeti yeniden yürürlüğe kondu ve
kadınlar da savunma gücü bünyesinde ("memleketteki eksilmiş erkek gücünün
boşluğunu doldurmak") üzere istihdam edildi. SA'nın tasfiyesinden sonra SS
kendi askeri birliklerini kurdu. Gençler, Hitler Gençliği ve Çalışma Hizmeti
bünyesinde "Führer'in askerleri" olarak beden ve dünya görüşü
eğitiminden geçirildi. Siyasal yaşamın aynılaştırılması kapsamında kitleler
üniforma içine sokuldu, geçit törenleri ve "dik (kaz) adımlarla yürüyüş
egzersizleri" Alman ruhunun ve iradesinin sembolü olarak
kurumsallaştırıldı.
Seleksiyon I: Ayıklama ve İmha
Nasyonal sosyalist devlet, genel askerlik yasasını ırkçı
kriterlere göre düzenleyerek "hizmet hakkından men" uygulamasını
getirdi. Bu doğrultuda "Alman olarak ölünebilirdi, Yahudi olarak ise zaten
ölünmeliydi" düsturu benimsendi. I. Dünya Savaşı psikiyatristlerinin
sosyal-Darwinci fikirleri "ötanazi" cinayetleriyle hayata geçirilerek
sakat ve uyumsuzlar bertaraf edildi.
Kışlalarda "problemli çocuk" olarak görülen,
düzeni bozan ve topluluk güdüsüyle hareket etmeyen askerler, askeri
psikiyatristlerce tasnif edilerek çürüğe çıkarıldı ya da toplama kamplarında
çalışarak yok edilmeye gönderildi.
Savaş sırasında klasik nevrozlar yerine psikosomatik mide ve
dolaşım şikayetleri artınca, "mide taburları" veya "NP-dolaşım
sistemleri" kuruldu.
Terapilere cevap vermeyen hastalar ise divanıharbe
verilmekle veya akıl hastanelerinde ölüme terk edilmekle tehdit edildi.
Seleksiyon II: Führer'lerin Seçimi
Ordunun hızla büyümesi ve Doğu cephesindeki büyük kayıplar,
aristokratik subay seçimi yerine başarı ilkesine dayalı seçimi zorunlu kıldı.
Subay adayları, karakter tespiti ve liderlik yeteneklerini
ölçen kapsamlı psikolojik yeterlilik sınavlarına ("Führer testleri")
tabi tutuldu.
Bu testlerde adayın Prusya askeri irade anlayışına
uygunluğu, bedensel ve ruhsal gerilim altındaki tepkileri gizli kameralarla
izlenerek ölçüldü.
Ancak 1942 yılında Doğu cephesindeki ağır kayıplar nedeniyle
bu bilimsel psikolojik sınavlar kaldırılarak, savaşın sert şartlarında ayakta
kalabilen "emret komutanım" tipi pratik subayların seçimine geçildi.
Ruhsal, Zihinsel Seferberlik
Yeni nesil subaylar, kendilerini doğrudan nasyonal sosyalist
dünya görüşüyle özdeşleştiriyordu.
Doğu'da savaşın sertleşmesi ve yeni bir 1918 sendromu
korkusu karşısında, eratın zihnine savaşı bir dünya görüşü olarak kazımak
amacıyla "nasyonal sosyalist önderlik subayları" (NSFO) kuruldu.
Bu subaylar, askerleri "ya zafer ya Sibirya"
korkusuyla doldurarak ve düşmanın barbarlık tehditlerini göstererek mücadele
azmini diri tutmaya çalışmışlardır.
Askeri Hukukun Terörü
Askeri hukukçular, "ordunun gücünü zayıflatma"
(Wehrkraftzersetzung) suçu kapsamında, rejime yönelik en ufak eleştirel
açıklamayı, vicdani reddi veya düşman radyolarını dinlemeyi idamla
cezalandırdılar.
En az 30 bin Wehrmacht mensubu bu yasaya göre mahkum edilmiş
ve 5 bini idam edilmiştir. Savaş sonuna doğru askeri mahkemeler firarilik
suçlamasıyla 23 bin idam kararı vermiş ve 15 binini infaz etmiştir.
Firarilerin Yalnızlığı
II. Dünya Savaşı'ndaki firari sayısı 300 bin ila 500 bin
civarına ulaşarak I. Savaş'ı aşmıştır. Ancak bu itaatsizlikler, yaygın arkadaş
ihbarları ve yoğun terör nedeniyle kolektif bir ayaklanmaya dönüşememiş,
bireysel ve tekil eylemler olarak kalmıştır. Kaçan asker, despotik askeri
kolektiften çıkarak "kendi kendilerini çöle gönderen" mutlak bir
yalnızlığa ve vatansızlığa mahkum olmuştur.
Suç, Cinayet ve İtaat Göstermeye Hazır Olmak
Savaş sonrasında yaratılan "temiz Wehrmacht"
efsanesinin aksine, ordu kitle imha operasyonlarında, Yahudilerin toplanmasında
ve sivil katliamlarında aktif rol oynamıştır.
Askerler amansız bir "Yahudi avına" çıkmış, 3
milyondan fazla Sovyet esirini açlığa ve ölüme terk etmiştir.
Cinayet emirlerini yerine getirmeyen tek bir askerin bile
ağır ceza aldığına dair hiçbir kanıt bulunamamıştır.
Askerler, arkadaş grubunun baskısı (grup normu) ve nasyonal
sosyalist "değersiz varlık" propagandasının etkisiyle caniyane
eylemleri birer "görev" olarak yerine getirmişlerdir.
Wehrmacht'ın son ana kadar dağılmadan savaşması, işledikleri
suçların büyüklüğü nedeniyle "kendi hiddetinden kurtulanların intikamından
korkması" ve çaresizliği ile açıklanmaktadır.
VIII. İnsanların İkame Edilmesi: Korkutup Sindirme Sistemi ve Askerlerin
Demode Olması
Atom Silahları Ortamı
Nükleer imha araçları ve bilgisayar kumandalı savaş çağında,
askeri süreçlerin hızlanması savaşı insan unsurundan arındırmaktadır.
Karar sürelerinin bilgisayarlara devredilmesiyle insan artık
bir risk faktörü haline gelmiş, adamsız "akıllı" füzeler çağına
girilmiştir.
Bu durum, Günther Anders'in deyimiyle "insanın antika
haline gelmesini" tescillemiştir.
Federal Almanya'nın Yeniden Militarize Edilmesi
Potsdam'daki silahsızlandırma kararından 10 yıl sonra, Soğuk
Savaş'ın etkisiyle Federal Almanya ordusu (Bundeswehr) kuruldu.
Başbakan Adenauer militarize olmayı tam bağımsız bir devlet
kurma kozu olarak kullandı.
"Temiz Wehrmacht" efsanesi korunarak kurulan bu
yeni ordu, geçmişteki gibi emperyalist yayılma değil, NATO bünyesinde bir
"teknokratik ordu" olarak işlev gördü. Halkın büyük çoğunluğu ise
savaştan kaçınma ve nükleer imha korkusuyla silahlanmaya karşı çıktı.
Caydırma Yönteminin Paradoksu ve İç Yönetim Üzerine Koparılan Kavga
Nükleer caydırıcılık ordusu, "savaşmaya mecbur kalmamak
için savaşabilmeyi öğrenmek" gibi çelişkili bir görev üstlenmiştir. Bu
paradoks orduda "Gelenekçiler" (Heinz Karst) ile
"Reformcular" (Wolf Graf von Baudissin) arasında "iç
yönetim" (Innere Führung) tartışmasını başlattı.
Baudissin, "üniformalı vatandaş" idealiyle askerin
ikna ve bireysel sorumluluğa dayalı "içten yönetilen" bir itaat
göstermesini savunuyordu.
Karst ise bu modeli "sivilleştirilmiş" ve savaşma
kabiliyeti düşük bularak, geleneksel itaat, şeref ve fedakârlık gibi feodal
askeri erdemleri savunmuştur.
Görevin Teknikleştirilmesi
Bundeswehr'de askeri disiplini asıl dönüştüren şey, görevin
yüksek düzeyde teknikleşmesidir.
Standart piyadenin yerini 250 farklı sivil mesleğe denk
düşen işleri yapan teknik uzmanlar almıştır.
Emir-komuta zinciri yerini, astın inisiyatif ve doğaçlama
yapmasını gerektiren "görevi çözme" (hedef odaklı) taktiğine
bırakmıştır.
Otorite, subayın rütbesinden ziyade teknik uzmanların bilgi
birikimine kaymış, subay bir "işletme yöneticisi" haline gelmiştir.
Disipline Etme Söylemi Olarak Askeri Sosyoloji
Sosyoloji, ordudaki uyum sorunlarını, birincil grupların
moralini ve "normdan sapma" (firar vb.) durumlarını inceleyen
"ordu yönetiminin bir yardımcı bilimi" haline gelmiştir.
Sosyologlar istatistiki verilere dayanarak bir ortalama
firari modeli kurgulamış ve itaatsizlikleri "maddi ve akli açıdan geri
kalmışların başvurduğu bir kaytarmacılık" olarak tanımlamışlardır.
Meşrulaştırılmış Ret
Federal Almanya Anayasası (Madde 4/3), vicdani ret hakkını
güvenceye almıştır. İleri teknoloji çağında ordunun tüm genç erkeklere ihtiyacı
kalmadığı için, ret hakkı "dişlinin arasındaki kıymıkları" (motive
edilemeyen unsurları) uzak tutan bir filtre görevi görmüştür.
Retçiler sivil hizmetlerde ("Zivi") ucuz emek gücü
olarak istihdam edilmiş ve zamanla toplumda saygın birer sosyal işçi haline
gelmişlerdir. Karar verme süreçlerinde artık vicdandan ziyade bireysel
kar-zarar hesapları rol oynamaktadır.
Savaşın Geri Dönüşü
1989'da Doğu Bloku'nun çöküşüyle Bundeswehr düşmansız
kalmış, ancak 1992'den itibaren coğrafi sınır olmaksızın global müdahale
("out-of-area") yetkileri tanımlanmıştır.
Savaş, "barışı koruma" veya "silahlı sosyal
hizmet" maskesi altında geri dönmüştür.
Zorunlu askerliğin 10 aya indirilmesiyle ordu, gönüllü
profesyoneller ve kısa dönem zorunlu askerler olarak bölünmüştür.
IX. Sonuç tezleri
Askeri itaat, devletin örgütlü şiddeti ile gönüllü ya da
zoraki işbirliği yapmak demektir. Asker; öldürmeyi ve ölmeyi kabul ederek
devletin şiddet tekelini ve yaşam-ölüm üzerindeki egemenliğini pekiştirir. Asker
birbiriyle değiştirilebilir hale getirilerek "insan malzemesi" en üst
düzeyde verimlilikle işlenir.
Disiplin, insan davranışlarını öngörülebilir kılmayı
hedefler; ancak bunu yaparken insan eylemlerindeki rastlantısallık tehlikesini
de kabul etmek zorundadır. Disipline etme eylemi, asla ulaşılamayacak olan tam
ve homojen bir düzen ütopyası adına, sürekli "düzensizlik" tehdidine
karşı verilen bitmeyen bir mücadeledir.
Askeri eylem iki unsurdan oluşur: Savaşma eylemi
(Clausewitz'in ikili mücadelesi) ve etkin şiddet kullanımı.
Savaş, etkin bir şiddet uygulamasıdır; savaşı hedef alan
disiplin duygu durumlarını körükleyen "sıcak" bir yapıdayken, şiddet
kullanımını denetleyen itaat tipi ise duyguları dizginleyen "soğuk"
bir yapıdadır.
Askeri disiplin tarihi bedensel terbiyeden ideolojik
şartlandırmaya ve nihayet teknik uzmanlaşmaya evrilmiştir.
Teknoloji geliştikçe, emirlerin kapsamı daralmış ve bireysel
sorumluluk gerektiren "görevi çözme" modeli ön plana çıkmıştır.
İtaatsizlik yöntemleri geliştikçe, devletin de ayıklama,
psikiyatrik tecrit ve hukuki yaptırım sistemleri radikalleşmiştir.
18. Yüzyıl: Beden cezaları ve mal varlığına el koyma.
19. Yüzyıl: Ordunun bir "topyekun kurum" haline
getirilmesi.
20. Yüzyıl / I. Dünya Savaşı: Askeri psikiyatrinin devreye
girmesi ve "savaş nevrotiklerinin" ayıklanması.
Nazi Dönemi: Güvenilmeyen unsurların fiziksel olarak yok
edilmesi.
Modern Dönem (Almanya Örneği): Vicdani ret hakkı ile
isteksiz mükelleflerin ordudan uzaklaştırılıp kamu hizmetine yönlendirilmesi.
Tarih boyunca itaat üretimi üç farklı model izlemiştir:
mutlakıyet çağının "mekanik" modeli, I. ve II. Dünya Savaşı döneminin
"enerjetik" modeli ve iletişim çağının "sibernetik" modeli.
Orduya yönelik muhalefet geçmişte makineyi durdurma
("dişlilerin arasına kum kaçması") veya enerjiyi kesme ("savaş
çıktı ama kimse gitmiyor") modellerine dayanıyordu. Ancak sibernetik çağda
bu eleştiri biçimleri geçerliliğini yitirmiştir. Günümüzün karmaşık ve
teknolojik askeri sistemlerine karşı yapılabilecek en uygun benzetme, sistemi
çökertmeksizin sonsuz bir döngüde çalıştırıp kilitleyen bir "bilgisayar
virüsü" metaforudur.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder