10 Haziran 2022 Cuma

Ulrich Bröckling - Disiplin - Notlar

Ulrich Bröckling  - Disiplin - Notlar

Askeri İtaat Üretiminin Sosyolojisi ve Tarihi

Disziplin, Soziologie und Geschichte militärischer Gehorsam Produktion

2. basım, 2008, Ayrıntı Yayınları

 


Önsöz

Kitap; erkeklerin/insanların hangi mekanizmalarla asker haline getirildiğini, emredildiğinde öldürmeyi ve kendi canlarını tehlikeye atmayı kabul edecek şekilde nasıl disipline edildiklerini inceler.

 

Asker üretimi sadece bedensel şartlandırmadan ibaret değildir; askere alınmadan önce başlayan ve terhis sonrasında da süren ideolojik bir seferberliği gerektirir.

 

Askerlerin bir vatana olduğu kadar bir "düşmana" (iç veya dış) ihtiyacı vardır. Sanayileşme ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte "körü körüne itaat"ten ziyade, teknik araç ve silahları uzmanlıkla kullanabilecek "işlev disiplini" önem kazanmıştır.

 

Yeniçeri Ocağı'nın 1826'da kaldırılmasının ardından Sultan II. Mahmud, Batılı anlamda ordu reformu için Prusya'dan subay talep etti. Helmuth von Moltke ve beraberindeki subaylar Osmanlı ordusunda danışmanlık yaptı.

Farklı ülkelerden alınan usuller ve ordu yapısındaki belirsizlikler nedeniyle bu ilk misyon pratikte başarısız oldu.

 

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı yenilgisinden sonra Colmar von der Goltz (Goltz Paşa) liderliğinde yeni bir askeri misyon geldi.

Sultan II. Abdülhamid'in olası bir askeri darbe korkusu nedeniyle manevraları ve cephane kullanımını kısıtlaması, Alman subayların hareket alanını daralttı.

Yerel dirençle karşılaşsa da Goltz Paşa, genç subaylar (ileride Jön Türkler ve II. Meşrutiyet kadroları) üzerinde kalıcı bir etki bıraktı.

I. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında ordunun yönetimi büyük ölçüde Alman komutanlara bırakıldı.

 

Giriş

Robert Musil: Askerlikte, en kusursuz düzene ulaştığımız bu kurumda nasıl oluyor da her an can ver­ meye hazır olmak zorunda oluşumuzu normal karşılıyoruz? Ne­ denini, niçinini ifade edemiyorum. Düzen, bir biçimde ölme ve öldürme ihtiyacına dönüşüyor.

 

Yeniçağ devletinin doğuşu, şiddet kullanma tekelini kendi eline alan ve daimi orduyu kuran merkezi egemenlikle doğrudan ilişkilidir. Hobbes’un Leviathan modeli, bu şiddet tekelini kurarak içerideki savaşı sonlandırırken devletin, tebaasının hayatı ve ölümü üzerinde karar verme hakkını (ius ad bellum) da beraberinde getirir.

 

Ordunun temel işlevi fiziksel şiddet uygulamak veya bu tehdidi etkin şekilde hissettirmektir. Bu durum, sivil hayattaki öldürme yasağı ile askere verilen şiddet kullanma izni arasında yapısal bir çelişki doğurur. Askeri alandaki itaat talebinin ödünsüz ve katı olmasının temelinde ölüm gerçeği yatar; ölümle burun buruna yaşayan bu insanların çok özel bir tarzda sosyalleştirilmeleri gerekir.

Askerlik kurumu sosyal disiplin kurmanın laboratuvarı olarak belirir.

 

Disiplinin kuramsal temelleri

Max Weber, disiplini Batı rasyonelleşmesinin özneyle ilişkili boyutu olarak inceler. Bürokrasi ve rasyonel egemenlik, davranışları önceden öngörülebilen disipline edilmiş bireyler üretir ve bu rasyonel yapı en nihayetinde "çelik sertliğinde bir kabuğun" içinde birleşir. Weber için ordu, disiplinin en tipik kaynağıdır.

 

Norbert Elias, uygarlaşma sürecinde disiplini bireyin "kendisini kısıtlamasını gerektiren sosyal zorlama" olarak görür. Şiddetin devlet tekelinde toplanmasıyla paralel olarak bireyde otomatik işleyen bir "psişik kendini zorlama aygıtı" gelişir. Elias’a yönelik eleştiriler, onun tarihi doğrusal bir ilerleme olarak görmesini ve bu süreçle iç içe geçen barbarlıkları sadece "geçici geri düşüşler" olarak küçümsemesini hedef alır.

 

Gerhard Oestreich, "sosyal disiplin kurma" kavramını tarihsel bir derinlikle ele alır ve bu sürecin monarşik yönetimler tarafından "yukarıdan aşağıya" yürütülen bir egemenlik pratiği olduğunu savunur.

 

Michel Foucault, disiplini egemenlikten farklı "bir iktidar tipi" olarak tanımlar. Egemenlik hakları ve yasalar evrenselleşirken, disiplin bireyselleştirir ve doğrudan insan bedenine nüfuz ederek onu parçalara ayırıp yeniden kurgular. Foucault'ya göre her okul, manastır, cezaevi ve kışla disipline sokan gücün birer atölyesidir.

 

Erving Goffman, kışlaları, psikiyatri kliniklerini ve cezaevlerini "total kurumlar" başlığı altında laboratuvarlar olarak inceler. Bu kurumlarda eski kimlikler öldürülerek kurumun ilkeleri boş bir levha (tabula rasa) üzerine yazılır. Hubert Treiber ve Heinz Steinert ise bu modeli orduya uygulayarak, askerin acemi eğitiminde karşılaştığı ve içinden çıkamadığı "normlar tuzağını / kapanını" deşifre etmişlerdir.

 

Bu inceleme, askeri alanın ötesine taşıp fabrikasyon asker "imalatının" çeşitli biçimlerini, devlet anayasası, ordu yasası ve savaş gerçekliğiyle bir bütün olarak ele almaya çalışacaktır.

 

I. Bedenin Şartlandırılıp Yönlendirilmesi 1: İlkçağ Ruhundan Disiplinin Doğuşu

Askeri Disiplinin Bir Laboratuvarı

XVI. yüzyılın sonlarında, özellikle Oranya ordusunda modern askeri disiplin adeta yeniden icat edilmiştir.

Oranyalı Moritz ve Wilhelm Ludwig von Nassau'nun getirdiği yenilikler, Antik Roma ve Yunan savaş yazarlarının (Ailiannos, Polybios) hümanist filologlar eşliğinde incelenmesiyle ortaya çıkmıştır; bu yönüyle modern orduların kaynağında bir Rönesans vardır. Savaşın bilimselleştirilmesiyle, şövalye usulü bireysel dövüşün yerini yeniden önemli hale gelen piyade birliği (phalanx) almıştır.

Oranya reform ordusunda bedensel kütle anlayışı yerini, her askerin bir çark dişlisi gibi eğitilmesini gerektiren "bedenlerden oluşmuş makine" ilkesine bırakmıştır.

 

Askerlerin hızlı ve senkronize hareket etmesi için Ailiannos'un Taktik metni çevrilerek uyumlu bir komuta dili oluşturulmuştur.

Hollanda'nın zengin kentli tüccar sınıfı, askerlerin maaşlarını düzenli ödeme gücüne sahip olduğu için askeri hizmeti sözleşmeli, disiplinli bir çalışmaya dönüştürmeyi başarmıştır.

Hollanda ordusunda ise 'işveren tarafı' yükümlülükler yerine getirilebildiğinden, 'işçilerinden' eyaletlerde olduğundan daha fazla savaşma cesareti beklenmekteydi.

 

İsyancı Paralı Askerler

Paralı askerleri düzenli ödeme yapmadan bir arada tutmanın ve komuta etmenin imkansızlığını en net İspanya ordusu göstermiştir.

Gümüş gelirlerine rağmen emperyalist harcamaları karşılayamayan İspanya Krallığı'nın yaşadığı mali krizler, 1589-1607 yılları arasında büyük isyan dalgalarına yol açmıştır. Bu isyanlar organize işçi hareketlerini andıran bir model izliyordu: Askerler hizmeti reddediyor, subayları kovuyor ve kendi seçtikleri liderlere mutlak yetki veriyorlardı.

İsyancılar bir şehri işgal edip çevre köyleri haraca bağladıktan sonra hükümete ödenmemiş maaşlarının verilmesi ve genel af talebini içeren listeler iletiyorlardı.

 

İspanyol komutanlar askeri güçle dize getiremedikleri bu tecrübeli asilerle uzlaşmak zorunda kalıyor ve şehirlere yönelik yağmalara göz yumuyorlardı. Bu dönemde bir diğer kurtuluş yolu da firardı; sivil halk nezdinde hiçbir koruması olmayan serseriler olarak görülen firariler, çoğunlukla düşman tarafına geçerek Oranya ordusuna katılıyorlardı.

 

Bir Disiplin Teorisyeni Olarak Justus Lipsius

Avrupa'da şiddetin yayılması, laik devletçilik arayışları ile yöntemli yaşamanın teknolojilerini bir araya getirmiştir. Bu geçiş döneminin en önemli temsilcisi olan Justus Lipsius’un kaleme aldığı Politicorum ve De constantia eserleri, Oranya ordu reformunun teorik programını oluşturmuştur.

Lipsius, Yeni Stoacı felsefeden yola çıkarak heyecan ve duyguları denetleme erdemini (constantia) savunmuştur. Bu ahlaki düzlemde, Constantia, özerklik ile tabiliği bir bütün içinde gerçekleştirmelidir.

Lipsius, prenslere daimi milis gücü (miles perpetuus) kurmalarını ve askere alırken sıkı sağlık ve psikolojik muayeneler yapmalarını önermiştir. Lipsius askeri disiplini sistematik bir matris şeklinde dörde ayırır:

Exercitium (avareliği önleyen günlük düzenli egzersizler ve talimler),

Ordo (hiyerarşik düzen ile yürüyüş ve ordugah düzenleri),

Coerctio (askerin kendi kendini kısıtlaması ve cezalandırma sistemi),

Exempla (tarihsel örnekler, askeri nişanlar ve ödüllendirme yöntemleri).

Bu rasyonel disiplin anlayışı, paralel bedensel ve psikoteknik prosedürler içermesi yönüyle Cizvit tarikatının hiyerarşik yapılanması (miles christianus) ile büyük benzerlikler taşır.

 

Oranyalıların Ordu Reformu

Oranya prenslerinin reformu; askeri kıtaların kademelendirilmesi, sevk-idaresi, eğitilmesi ve oluşturulması olmak üzere dört alanı kapsar.

Ordunun temel birimi 135 kişiden oluşan bölüklere ayrılmış, subay sayısı artırılmış ve düzenli talimler zorunlu kılınmıştır. Muharebe meydanında 50 kişilik hantal kütleler yerine, arka arkaya 10 sıra halinde dizilen esnek birimler ve salvo atışı sistemi kurulmuştur. Her bir asker, hem tek kişi olarak hem de büyük bir birliğin parçası olarak icraatını, etkisini ortaya koymak durumundaydı artık.

Bu esnek makine modelinde, askerin cephe hattını terk etmesi bir firar değil, taktiksel çarkın işleyişi haline gelmiştir.

İnsanın çalışmasını en küçük hareket öğelerine ayırıp en yüksek verimle birleştiren bu yaklaşım nedeniyle Prens Moritz, Frederick W. Taylor’ın (bilimsel yönetim) öncüsü olarak kabul edilmiştir.

 

Yöneticilerin İtaat Üretme İmkanlarının Sınırları

Otuz Yıl Savaşları'ndan sonra geçici paralı askerlerin yerini uzun vadeli sözleşmeli daimi ordular almaya başlamıştır.

Bu süreçte ordugahlardaki seyyar satıcı kadınlar uzaklaştırılmış ve ordu katıksız bir erkek kolektifine dönüşmüştür. Ancak maaş ödemelerindeki kronik gecikmeler disiplini baltalamaya devam etmiş, sivil halkın yağmalanması adeta bir geçim yöntemi haline gelmiştir.

 

Ordudan ayrılan askerlerin edindikleri askeri disiplini sokaklarda örgütlü hayatta kalma ve soygun çeteleri kurmak için kullanmaları, feodal beyler için ciddi güvenlik krizleri yaratmıştır. Savaş, kendi ikmalini ve maliyetini yağma yoluyla karşılamak zorunda kaldığı için yıkıcı bir kısırdöngüye dönüşmüştür.

 

II. Bedenin Şartlandırılıp Yönlendirilmesi 2: Talim- Terbiye Ustaları ve Firariler

Prusya Askeri Mutlakiyetçiliği

Prusya, XVIII. yüzyılın en tipik askeri devletidir ve ordu, bu sosyal sistemin kurulması ve ayakta tutulmasının hem bahanesi hem de temelidir.

Toprak soyluları subay olarak görevlendirilerek hanedanlık devletine entegre edilmiştir.

I. Friedrich Wilhelm'in yaklaşımına göre devletin selameti iki ana direğe dayanır: Olağanüstü büyük, muazzam ve korkutucu bir ordu ve büyük bir hazine.

 

Devlet bürokrasisi, hazine gelirleri ve manüfaktür teşvikleri tamamen orduyu beslemek ve büyütmek amacıyla rasyonalize edilmiştir; öyle ki devlet gelirlerinin %76 ila %86'sı askeri harcamalara ayrılmıştır.

 

Zorla Askere Alma Uygulamasından Kanton Sistemine Göre Asker Yetiştirmeye Geçiş

Daimi ordunun büyümesi (1713'te 38 binden 1786'da 195 bine) personel ihtiyacını artırmış, bu da askere alma yöntemlerinin vahşileşmesine yol açmıştır. Askere alma komandoları kurnazlık, hile, sahtekarlık ve açık fiziksel zorbalıkla acemi avına çıkmıştır. Bu baskılar Mark Kontluğu'nda (1720) kiliseden zorla adam kaçırmaya kadar varmış ve kanlı halk ayaklanmalarını tetiklemiştir.

 

Zorbalık nedeniyle genç erkeklerin sınır dışına kaçması ülke nüfusunun ve vergi gelirlerinin azalmasına yol açınca, 1733'te "Kanton Sistemi" yürürlüğe konmuştur. Bu sistemle her erkek kantonuna askeri hizmet vermekle yükümlü kılınmış, temel eğitimin ardından dokuz-on ay izinli sayıldıkları bir mekanizma kurulmuştur. Ancak sistem sınıfsal eşitsizlikler üzerine kuruluydu; soylular, zengin burjuvaların oğulları, çiftlik sahipleri ve merkantilist manüfaktüristler askerlikten muaftı, bu yüzden ordunun yükü yoksul kırsal kesimin sırtındaydı.

 

Otto Büsch’e göre, soylu subayların kendi topraklarındaki köylüleri askere alması, askeri komuta yetkisiyle feodal ağalık erkinin örtüşmesini sağlamıştır. Kanton sistemi, firarı önlemek amacıyla babaları ve köy cemaatlerini kolektif olarak sorumlu kılan işlevsel bir denetim mekanizması kurmuştur.

 

Askerin Terbiye Edilmesi

Acemi erleri işe yarar askerlere dönüştüren unsur vatanseverlik değil, geliştirilmiş denetleme, gözetleme ve şartlandırıcı terbiyeydi. Prusya disiplini; Oranya, İsveç ve Fransız eğitim yöntemlerini mükemmelleştirmiştir. Savaş, matematiksel bir koordinat sistemi gibi ele alınarak rastlantıların dışlanması amaçlanmıştır.

II. Friedrich'e göre, boyun eğmek zorunda olanların, astların, üstler karşısında akıl yürütme, mantık arama gibi bir hakları yoktur. Şef emredince ötekiler itaat etmek zorundadır.

Eğitimle aceminin sivil kimliği tamamen silinerek bacakların bükülmediği, gövdenin gergin tutulduğu stereometrik bir askeri beden inşa ediliyordu. Saniyelerle hesaplanmış doldurma ve hareket aşamaları, bedeni silahla bütünleştirerek bir "ateş etme otomatına" dönüştürüyordu.

Muharebede hedef gözeterek nişan almanın yerini, salvo atışlarının sürelerini kısaltma ve tek bir ses çıkaracak şekilde senkronize etme kaygısı almıştır. Hat taktiği, tüm bacakların aynı anda kaldırıldığı, dirsek temasının hiç kaybedilmediği kusursuz bir saat mekanizması disiplini gerektiriyordu.

 

Ceza Ritüelleri

Korku, acemilerin içine daha eğitim aşamasında yerleştirilirdi; subaylar ve astsubaylar sopa taşır ve istediklerini dövebilirlerdi. En sık uygulanan ceza, askerin çıplak sırtına tüm alay üyeleri tarafından mızrak saplarıyla vurulmasını içeren koridordan koşma cezasıydı. Ağır suçlarda uygulanan bu infaz ritüeli, zedelenmiş egemenliğin suçlunun bedeni üzerinde sembolik olarak yeniden tesis edilmesini sağlıyordu. Cezasını çeken veya affedilen askerin topluluğa geri dönmesi için şerefinin iade edildiği arkaik, tiyatral ritüeller uygulanırdı.

 

Firarın Önlenmesi

Cezadan duyulan korku aynı zamanda kaçma isteğini de körüklüyordu. Savaş ortamında firarlar katlanarak artıyordu; nitekim Yedi Yıl Savaşları'nda 80 bin Prusya askeri firar etmişti.

II. Friedrich'in generallere yönelik yönergesinde yer alan 14 maddenin tamamı firarı önlemeye odaklanmıştır (orman yakınında kamp yapmamak, askerleri sık sık yoklamak, tahıl yerlerine nişancılar dikmek vb.).

Firar sorunu nedeniyle generallerin manevra ve arazi seçim hakları ciddi şekilde kısıtlanmıştır.

Gözetim ve firarı engelleme sorumluluğu sivil halka ve köy cemaatlerine de yayılmıştır; nitekim bugünkü pasaport kontrolünün kökeninde bu askeri firar takip sistemleri yatar.

 

"Policy Bilim" ve "Firar Salgını"

Aydınlanmacı mutlakiyetçilik, tebaasının çıkarlarını devletin gücünü artırmak amacıyla kullanmaya çalışmıştır; bunun en önemli temsilcisi Johann Heinrich Gottlob von Justi’dir. Justi, firarları önlemek için yabancı askerlerin koşullarının iyileştirilmesini, düzenli maaş ödenmesini ve hizmetini tamamlayan askerlerin göçmen olarak toprağa yerleştirileceği bir yaşlılık güvence sistemi önermiştir.

 

Asker hayatının 'doğal olarak sadece bir ars moriendi (ölme sanatı)' olduğunu Justi de biliyordu ve asker olmak istememeyi olağan karşılıyordu. Justi'nin "Policey" bilimi, rasyonalist düzen ile monarkın otoritesini birleştirmeyi hedefler. Policey bilimi bireysel sapmaları düzeltmekle uğraşmaz, istatistiksel yöntemlerle "firar salgınına" karşı biyo-politik emniyet tedbirleri ve yönlendirmeler geliştirir.

 

III. Tutkuların, Duyguların Harekete Geçirilmesi: Vatanseverler ve Partizanlar

"Savaşçı ve Vatansever Coşkunluğun Tohumları"

Disipline edilmiş askeri makinenin işlemesi için tüm tutkuların bastırılması gerekiyordu; ancak makineler işlese de kendiliklerinden savaşamazlardı. Cumhuriyetçi Fransa’nın neredeyse hiç eğitim almamış gönüllü taburları, taşıdıkları ahlaki ve coşkulu güçle 20 Eylül 1792'de Valmy'de Prusya’nın üstün disiplinli askeri makinesini geri çekilmeye zorlamıştır.

Napoleon ile birlikte savaş, halkın davası haline gelerek mutlak kusursuzluğuna ve yıkıcı doğasına yaklaşmıştır.

Yeni dönemde rasyonel geometrik formalizmin yerini tutkuların ve coşkunun (enthuisiazm) harekete geçirilmesi hedefi almıştır. Entelektüeller, sivil ve askeri zorlamaların yerine bireylerde gönüllü bağlılık ve fedakarlık uyaracak moral-pedagojik bir vatanseverlik eğitimini savunmuşlardır. Vatan sevgisi artık ulusal devletten ziyade ahlaki bir şifre olarak kurgulanmıştır.

 

Thomas Abbt ve Vatan Uğruna Canını Vermek

Thomas Abbt, 1761'de yayımladığı Vatan Uğruna Canını Vermek Üzerine kitabıyla vatanseverlerin savaş için harekete geçirilmesini savunmuştur. Kitap sıradan askerler için değil, burjuva entelektüellerini vatansever kılmak için kaleme alınmıştır. Abbt'ın söylemi belirgin bir nekrofil mantık taşır: Vatandaş ancak asker olarak yaşamını yitirdiği anda, devlete her şeyini feda etmeye hazır olduğunu gerçekten kanıtlamış oluyor. Abbt, Romalıları örnek göstererek canını feda etmeyi dinsel ve cinsel metaforlarla yüklü bir ölüm kültüne dönüştürür. Bu vatanseverlik tutkusu, kralın kendisini tehlikeye atarak askere örnek olduğu imitatio regis modeliyle körüklenir. Ancak Christoph Martin Wieland, Alman vatanseverliğinin moda haline gelmiş erdemiyle alay ederek, ortak bir düşman olmadıkça soyut vatan sevgisinin Alman topraklarında yapay kalacağını savunmuştur.

 

Kurtuluş Savaşı Milliyetçiliği

Almanya'da milliyetçilik heyecanının yükselişi, Prusya'nın 1806'da Jena ve Auerstedt'te uğradığı ağır yenilginin bir ürünüdür.

Bir Alman ulusu oluşturabilmek için düşmanlığın ulusallaştırılması ve Fransız nefreti kurucu unsur olarak kullanılmıştır. Vatan sevgisinin kanıtı, "Fransız haşaratının" kökünü kazıyacak bir yok etme hırsına ve ölüm temasına odaklanmıştır. Johann Gottlieb Fichte’ye göre, dilde arındırma hareketiyle en eski ve köken dil olan canlı Alman dili özgürleştirilmeli ve yabancı bulaşmalardan korunmalıdır.

Savaşta ölüm, ulusal şehitlerin kutsama ritüeline dönüştürülmüştür.

Ernst Moritz Arndt, Alman Askerine Kısa Dersler kateşizminde, Napoleon'a karşı savaşmayı reddeden prensleri hain ilan ederek, krallara değil ölümsüz olan ülkeye ve halka sadakati savunmuştur.

 

İsyan Planları

Gneisenau ve Scharnhorst gibi reformcu subaylar, ulusal coşku ile askeri disiplini bağdaştırmak amacıyla krala halk ayaklanması planları sunmuşlardır. Gneisenau'nun önerisi, Fransız işgali altında krallık düzenini korurken, aynı zamanda monarşik kuralları askıya alan bir "örgütlü düzensizlik" ve isyan durumu çağrısıydı.

17 yaşından büyük her erkeğin silahlanması, işbirlikçi yöneticilerin azli, din adamlarının isyanı örgütlemesi ve partizan savaşının başlatılması planlanmıştır. Bu kuraldışı partizan savaşı tasarımları, insanları makine olarak görmek yerine bireysel güçleri canlandırmayı hedeflemiştir.

 

Napoleon'a Karşı Savaş

Prusya Kralı III. Friedrich Wilhelm, kargaşa ve cumhuriyetçilik kokusu aldığı halk savaşı planlarına büyük bir şüpheyle yaklaşmıştır. Ancak Fransız ordusunun Rusya'da yenilmesinin ardından, General Yorck'un itaatsizlik ederek imzaladığı tarafsızlık anlaşmasıyla kral, savaşa girmek zorunda kalmıştır.

 

Savaş sürecinde kanton muafiyetleri kaldırılmış ve genel askerlik hizmeti yürürlüğe konmuştur. "Landsturm" kararnamesiyle partizan savaşı yetkisi sadece ordu komutanlarına verilerek devlet denetimine alınmıştır. Ancak gönüllü birliklerde ve Landsturm bünyesinde firarlar, pasif direniş ve Polonyalı nüfusun kura çekimlerine karşı isyanları büyük sorunlar yaratmıştır.

 

IV. Kitlelerin Denetimi 1: "İç Düşmana" Karşı Mücadele

Almanya'da 1815-1848 Döneminde Ordu ve Ayaklanmalarla Mücadele

Şiddet tekelinin iki boyutu vardır: dış düşmana karşı savunma ve içerideki asileri pasifize etmek. Restorasyon döneminde yoksulluk (pauperizm), gıda isyanları, makine kırıcılık, vergi protestoları ve dinsel kavgalar hızlı bir artış göstermiştir. Güvenlik güçleri bu amorf kitle hareketlerini anarşi ve kaos olarak algılamış ve ordu müdahalesini kural haline getirmiştir.

Prusya devlet bürokrasisi, toplumsal huzuru sağlamak için askeri mantığa göre şekillenmiş bir "kale sağlamlaştırma pratiği" (Festungspraxis) geliştirmiştir. Sivil polis gücü yetersiz olduğu için asayiş askere bırakılmıştır.

Ayaklanmalarla mücadelede en çok süvariler ve süngüler kullanılmış, 1844 Silezyalı dokumacıların isyanında ise işçilerin üzerine salvo ateşi açılarak 11 kişi öldürülmüştür.

Subayların haysiyet ve şeref anlayışına göre, hor gördükleri alt tabakanın hesabı kısa yoldan dürülmeliydi; ancak bu kaba şiddet protestoların daha da radikalleşmesine yol açmıştır.

 

Acemi Erlerin Eğitimi ve Disiplin Altına Alınma Pratiği

Mülk sahibi sınıfları alt tabakanın komünist asiliklerinden korumak için körü körüne itaate ve homojen bir subay/astsubay kadrosuna ihtiyaç vardı.

Rütbe yükselme şansı olmayan çavuş ve onbaşılar, kaba kuvvete eğilimli, sadık bir "devlet hizmetkarı ruhu" taşıyorlardı.

Erlerin eğitiminde sivil benlik kışlada yok edilerek yerine üniformayla belirlenmiş askeri rol geçiriliyordu. Satın alma veya para karşılığı kendi yerine başkasını askere gönderme imkanı sınıflar arası uçurumu derinleştirmiştir. Disiplin çabaları artık fiziksel bedenden ziyade ruha ve "politik bakımdan güvenilirlik" üretmeye yönelmiştir. Prens Wilhelm'e göre, monarşinin tehlike anında orduya güvenebilmesi için uzun hizmet süresi, disiplin ve körü körüne itaat şarttır.

 

Liberal Ordu Eleştirisi ve Anayasa Yemini Kavgası

Politik liberalizm, ordunun baş rakibi olarak ortaya çıkmıştır. Cari von Rotteck, Muvazzaf Ordular ve Ulusal Milis manifestosunda profesyonel askerliğe karşı çıkmış ve mecburi askerliğin tüm toplumu militarize ederek devleti bir savaş karargahına dönüştüreceği uyarısında bulunmuştur.

Rotteck daimi ordular yerine sadece savaşta çağrılan bir ulusal milis kuvveti önermiştir. Bu dönemdeki çatışmanın merkezinde, ordunun kral üzerine mi yoksa anayasa üzerine mi yemin edeceği sorusu (Heereseid) yer almıştır.

Liberaller yemini anayasa üzerine yaptırarak orduyu sivilleştirmek isterken, askeri kesim çifte yeminin komuta birliğini bozacağını ve askeri "anayasacı madrabazların" oyuncağı haline getireceğini savunarak buna şiddetle karşı çıkmıştır.

 

İç Düşmanın İnşası

Restorasyon ordusu, vatan tutkusunun yerine körü körüne tabi olma mecburiyetini koymuştur. Bu düzen içinde, kargaşaların sosyal nedenleri gizlenerek komplo teorileri üretilmiş ve "iç düşman" kurgusu yaratılmıştır. Carl Eduard Pönitz’in Der Soldat und seine Pflichten (Asker ve Görevleri) eğitim kitabında iç düşman; halkı kandıran komünist melekler, yabancı kışkırtıcılar ve Yahudi ajanlar olarak tasvir edilmiştir. Pönitz'e göre, düzene başkaldıran ve sivil mülkiyete kasteden bu odaklar artık bu ülkeden değildir ve bağışlanmayı hak etmezler.

 

Devrime Karşı Savaş

1848 devrimi patlak verdiğinde asiler başlangıçta kolay zaferler kazanmış, barikatlar kurmuş ve köylüler tapu kayıtlarını yakmıştır. Berlin'de ordu ile halk arasında barikat çatışmaları yaşanmış, ancak General von Prittwitz askerlerin kendi kardeşleriyle savaşarak disiplinin çökmesini önlemek için birlikleri geri çekmiştir.

 

Paris'te Haziran kargaşasının Savaş Bakanı Cavaignac tarafından topçu ateşiyle kanla bastırılması, düzenli ordunun barikatlar karşısındaki teknolojik üstünlüğünü kanıtlamış ve burjuvaziyi komünizm korkusuyla gericilerin yanına itmiştir.

Karşı-devrim orduları 1849'dan itibaren sokak ve ev savaşlarında acımasız sertlik yöntemleri uygulamıştır. Albay Griesheim, Gegen Demokraten helfen nur Soldaten bildirisiyle demokratlarla askerler arasındaki her türlü iletişimi yasaklamıştır.

Ele geçirilmiş bir evde ya da barikatta karşılaştığınız elinde silah bulunan her isyancı... hemen oracıkta öldürülmelidir talimatı verilmiştir.

 

Baden'de Askeri İsyan

1849 Mayısı'nda Rastatt kalesinden başlayarak Baden ordusunun tamamı isyan etmiş ve geçici devrim hükümetine tabi olmuştur.

İsyancı askerlerin yayımladığı Rastatt dilekçesinde, dayak ve kötü muamelenin son bulması, şikayet hakkı ve "kendi ocağını savunan halka karşı savaşmama" kararlılığı vurgulanmıştır.

Karşı-devrimci subaylar bu isyanı politik bir cumhuriyetçilikten ziyade her türlü disiplinin ve ahlakın kaotik bir çöküşü, alkol ve subay nefretinin esrikleşmesi olarak yorumlamışlardır. Prusya alayları Baden’i işgal etmiş, Rastatt kalesini kuşatarak devrimi kanlı bir şekilde bastırmış ve elebaşlarını idam etmiştir. Prusya Savaş Bakanı, ihanetin anılarını silmek için isyancı Baden alaylarının tüm formasyonlarını, isimlerini ve üniformalarını tamamen yok etmiştir. Bu askeri hezimet, 1860 Ordu Reformu'nun ve sivil hayattan tecrit edilmiş 3 yıllık kesintisiz hizmet modelinin temel gerekçesini oluşturmuştur.

 

V. Kitlelerin Denetimi 2: İtaatkar Antimilitarizm

Egemen Devletçi Ve Devrimci Savaş Söylemi

Michel Foucault, yeniçağda savaşa ilişkin iki temel söylem biçimi tanımlar. Egemenlik söylemi, polisiye ve profesyonel önlemlerle savaşı devletleştirirken, devrimci söylem savaşta "sürekli bir sosyal ilişkiyi" ve "kurumların ve düzenin itici gücünü" görür.

 

Devrimci söylemde rakip kurallar içindeki bir oyuncu değil, "sadece düşman, kayıtsız şartsız düşman" olarak tanımlanır.

XIX. yüzyılda bu iki söylem milliyetçi ve biyolojist bir yapıda birleştirilmiştir. Sosyal demokrasi hareketi içerisinde de egemenlik söyleminin etkisi görülmüş, Karl Marx'ın "insanın aşağılaştırılmış, köleleştirilmiş, kendi kaderine terk edilmiş, hor görülen bir varlık olmasına yol açan bütün ilişki ve şartları yıkması" biçimindeki devrimci buyruğunun yerini yavaş yavaş politik ve rasyonel iktidar incelemeleri almıştır.

Sınıfsal nefreti körüklemek yerine "sosyalist mücadele güçlerinin" inşasına ağırlık verilmiş, parti sloganları "itaat etmeye gönüllü ve razı olunmaması halinde, en ateşli mücadele isteğinin bile anlamsız ve etkisiz kalacağını" öne sürerek bireysel başkaldırıları dışlamıştır.

Karl Kautsky gibi kuramcılar, örgütlenmeyi "tek'in bir çoğunluğa tabi olması, kişisel özgürlüğünün sınırlandırılması" olarak görmüştür.

 

Kaiser İmparatorluğunda Militarizm

Reich elitleri, sosyal demokrat harekete karşı güçlü devleti dinî-politik bir Katechon (kızıl tufanı önleyici baraj) olarak konumlandıran bir karşı söylem geliştirdiler. Bu iklimde ordu, vatanseverlik erdemlerini aşılayan bir "eğitim okulu" işlevi gördü.

Burjuvazi ise mülksüz kitlelerin ayaklanmasından duyduğu korku nedeniyle daimi orduyla barıştı.

Subay açığı karşısında soyluluk esasının yanı sıra "soylu ruh" kriteri getirilerek burjuva çocuklarına da subaylık yolu açıldı. Yedek subaylık kurumu, burjuvaziyi militarist uzlaşmaya dahil etmenin bir aracı oldu.

 

Dışa karşı kitle ordusu kurma zorunluluğu ile içe karşı "muhafız birliği" (güvenilir kadro) koruma paradoksu, Caprivi'nin genel askerlik tasarısında üç yıllık hizmet süresinin savunulmasıyla aşılmaya çalışıldı. Disiplinin sağlanmasında bedenin terbiyesi ve şartlandırıcı talimler en zorlu koşullarda bile "rutin itaatkarlığı sağlama" işlevini korudu. Ordu yönetimi, kışlaya sızan sosyal demokrat fikirleri önlemek için garnizon komutanları vasıtasıyla sivil hayatı da kapsayan sistematik gözetim, yasak ve arama önlemlerine başvurdu.

 

Proletarya Yurtseverliği ve Parlamenter Antimilitarizm

Sosyal demokratlar, meclis bütçe komisyonlarını orduyu eleştirmek ve genel halk silahlanmasına çağrı yapmak için bir kürsü olarak kullandılar. Partinin temel ilkesi "bu sisteme, ne tek kuruş ne de tek bir adam" parolasıydı. Egemenlik söyleminin nüfuz etmesiyle birlikte SPD, ulusal değerleri reddetmek yerine yorumunu değiştiren bir strateji izledi. Demokratik ve sosyal entegrasyona dayalı bir "halk birliği" (Volksgemeinschaft) kavramını savundular.

 

Komünist Manifesto'daki "İşçilerin vatanı yoktur" sözünü Kautsky, "işçilerin henüz bir vatanı yok; ama, işgal ederek kendilerine bir vatan edinmek istiyorlar" şeklinde yeniden yorumladı. Parlamentoda acemi erlere yapılan kötü muameleleri ("askerlere yapılan kötü muamelelerin skandallaştırılması") sürekli gündem yaparak kamuoyunu etkilediler.

Gustav Noske gibi sağ kanat isimler ordu disiplini ile parti disiplinini bağdaştırırken, sol kanat ile "vatan savunması" çerçevesinde sert fikir çatışmaları yaşandı.

 

Karl Liebknecht ve "Herveizm"

Karl Liebknecht, parlamentoyla sınırlı antimilitarizmi kışla dışındaki gençlik ajitasyonuyla tamamlamak istese de yasaya aykırı her türlü davranıştan kaçınılmasını savundu. Fransa'da Gustave Hervé'nin başını çektiği, savaş durumunda askeri grev ve firarı savunan radikal antimilitarist hareketi ("Herveizm") takdirle karşılamakla birlikte, Almanya için "tehlikeli yanılsamalara" yol açtığını belirtti.

Liebknecht, anarşist antimilitarizmi ütopik bularak reddetti ve sosyal demokrat antimilitarizmi "askeri ruhun yavaş yavaş organik yoldan ayrıştırılması ve etkisizleştirilmesi" olarak tanımladı. Ancak revizyonist kanat (Wolfgang Heine gibi), bu tür ajitasyonların gençleri ulusal savunma görevinden soğutacağından ve partiye zarar vereceğinden endişe ediyordu.

1907 Stuttgart Enternasyonal Kongresi'nde de savaşın engellenmesi için askeri grev önerileri reddedilerek genel kriz döneminde kapitalist sınıf tahakkümünün yıkılmasını öngören uzlaşmacı bir metin onaylandı.

 

Sosyal Demokrasi ve 1914 Ağustosu

1914 yılında genel seferberlik ilan edildiğinde, SPD yönetimi "savaşın çarpıcı gerçekliği" karşısında pes etti ve savaş harcamalarına onay verdi. Yıllarca "vatansız serseriler" olarak aşağılanmış olmanın yarattığı eziklikle, vatansever olarak ne kadar güvenilir olduklarını kanıtlama yarışına girdiler. Parti yandaşlarını hiçbir zaman itaatsizliğe yönlendirmediği için kitleler endişeli ve teslimiyetçi bir çaresizlikle savaşa katıldı. Örgüt güvenliğini en üst ilke yapan politik model nedeniyle, SPD "Tehlike saatinde vatanı kendi kaderine terk etmeme" vaadini yerine getirerek egemenlik söylemine tamamen entegre oldu.

 

VI. Sinirlerin Disiplin Altına Alınması: Makinelerle Sürdürülen Savaş ve Askeri Psikiyatri

Cephe Deneyimi

I. Dünya Savaşı'nda cepheye giden askerler, sürekli top ateşi tehdidi altında, uykusuzluk, rutubet ve ölüm korkusuyla karşı karşıya kaldılar. Sanayileştirilmiş bu malzeme savaşında bireysel kahramanlık mitleri ve "akıllı" davranarak kurtulma yeteneği tamamen geçerliliğini yitirdi. On binlerce insan kendilerini gerideki görünmez buyurucuların uzaktan yönlendirdiği, "yerlerine yenisi konabilecek ve gelişigüzel oradan oraya kaydırılabilecek" birer savaş malzemesi olarak algıladı. Siperlerde geçici dayanışmalar ve "yaşa ve yaşat" (live and let live) sistemleri gelişse de sanayileştirilmiş savaşın getirdiği yalnızlaşma ve dehşet kitleler halinde sinir çöküntülerine ve nevrotik semptomlara yol açtı.

 

Savaşın Nevroz Konusunda Öğrettikleri

Ruhları askeri ihtiyaçlar doğrultusunda tıp teknikleriyle biçimlendirmek nörolog ve psikiyatristlerin görevi haline geldi.

Oppenheim'ın omurilik ve beyindeki fiziki tahribatı esas alan travmatik nevroz tezine karşı, savaşın ilerleyen yıllarında nevrozların tamamen psikojenik olduğu ve temelinde "muharebe meydanına geri dönme" korkusunu barındıran bir "hastalığa sığınma" (histeri) olduğu görüşü kabul gördü.

Doktorlar vatanseverlik kaygılarıyla, "vatanlarımızın ve birleşmiş ordularımızın vurucu gücünü ve yeteneğini korumayı" asıl kaygı olarak görerek hastaları hızla cepheye döndürmek üzere sıkıştırdılar.

 

Savaş Nevrotiklerine Karşı "Sefer"

Hastalık bir irade sorunu olarak tespit edilince tedavi de doktor ile hasta arasında bir cezalandırma mücadelesine dönüştü. Göz boyayıcı bir terimle "aktif terapi" denen acı verici elektroşok uygulaması (Kaufmann kürü) standart hale getirildi. Bu kürde, "şokun yol açtığı muazzam acı, bütün negatif arzuların tasarımlarını ve düşünceleri bastırır" ilkesiyle hastanın iradesi kırılmaya çalışılıyordu.

Max Nonne ise hastaları çırılçıplak soyarak hipnotik telkin ve askeri rütbe otoritesiyle mutlak itaate zorlamıştır. Tedaviye karşı pasif direnç gösteren veya isyan çıkaran hastalar ise askeri mahkemelere ve ağır yaptırımlara çarptırılmıştır.

 

Psikanaliz ve "Savaş Nevrozları"

Resmi askeri tıp, psikanalizin "hastalığa sığınma" (hastalıktan çıkar sağlama) tezlerini kabul etti.

Ancak Freud'un, hekimin hastayı himaye ederek usulca çekilmesi gerektiği yönündeki uyarısı askeri makamlarca dikkate alınmadı; "halk sermayesini korumak" adına zorlayıcı aktif tedavi sürdürüldü.

Ernst Simmel, analizci-arındırıcı hipnozu kullanarak travmatik anıları deşarj eden hızlı bir tedavi yöntemi geliştirdi.

Simmel, Kaufmann'ın işkence yöntemlerini eleştirse de onun psikanalitik tedavisi de nihayetinde hastayı "savaş görevini yeniden üstlenmeyi mümkün kılacak bir sağlığa" kavuşturmayı hedefliyordu.

 

Ayıklamanın Mantığı

Tedavi edilen hastaların cepheye döndükten sonra tekrar hastalanması üzerine nörologlar, bunları cephe gerisindeki lojistik veya silah üretim alanlarında kullanma ve "emeklilik maaşı nevrozunu" önlemek için tazminat haklarını iptal etme yolunu seçtiler.

Sosyal-Darwinci bir mantıkla, "halkın gücünü kemiren parazitlerin" ayıklanması gerektiği fikri tıp çevrelerinde yaygınlaştı. Bu doğrultuda, orduya uyum sağlayamayacak "ruhsal-zihinsel yeterliliği" olmayan unsurların daha baştan taranarak elenmesi boşluksuz bir sistem haline getirildi.

 

İtaatsizliğin Hastalık Sayılması

Askeri mahkemelerde hekimlerin "konstitüsyonel psikopati" teşhisi koyması disiplin sorunlarını tıbbi bir vaka haline getirdi. Bu psikiyatrik söylem askeri mercilere stratejik bir avantaj sağladı; savaşma isteksizliğini bireysel bir patoloji olarak yorumlayarak "dirençleri politik nedenlere bağlamaktan kurtulma" imkanı getirdi. Böylece yasal normların ihlali, bir kişilik bozukluğu ve "anormal zihinsel, ruhsal durum" olarak tescillendi.

 

"Ödlek Kaytarıcılar" ve Askeri Komiserler

1918 ilkbahar taarruzunun başarısızlığı ve ikmal çöküşüyle birlikte orduda disiplin tamamen bozuldu ve örtük bir askeri grev başladı.

 

Savaşın son aylarında yaklaşık 750 bin ila 1 milyon asker ortalıktan kayboldu. Subaylar, estirecekleri terörün ayaklanmaya yol açacağından korktukları için çaresiz kaldılar. Kasım ayındaki devrimle kurulan askeri komiserlikler (sovyetler), askeri tutsakları serbest bıraktı ve subayların apoletlerini söktü. Eski titreme hastalarının askeri komiserler olarak karşılarına çıkması askeri psikiyatristlerde derin bir hayal kırıklığı ve travma yarattı.

 

VII. Güvenilmez Olanın İmhası: Topyekûn Seferberlik, Topyekûn Devlet, Topyekûn Savaş

İki Savaş Arası Dönemin "Topyekünlük" Öğretileri

Yenilginin ardından ordunun üst kademesi, çöküşün sorumluluğundan kaçmak için sırttan hançerlenme masalını (Dolchstoßlegende) yaydı ve suçu sosyalist "yıkıcılara" attı.

İki savaş arası dönemde generaller, Ernst Jünger ve Hitler, yenilginin asıl sebebinin "halkın ruhsal ve manevi birliğinin" eksikliği olduğu dersini çıkardılar.

 

Sanayi savaşı toplumun büyük bir silahlanma fabrikasına dönüştürülmesini, "beşikteki çocuğu bile kapsayacak şekilde" herkesin seferber edilmesini gerektiriyordu.

Ernst Jünger, yeni asker tipini "en az miktardaki ideolojinin en üst düzeydeki verimlilikle birleştiği" serinkanlı bir makine-insan olarak tanımladı.

Sosyolog Hans Freyer savaşı devletin "asıl varlığının yükseltilmesi" ve telosu olarak kuramlaştırırken, Ludendorff ise topyekûn savaşı yönetecek, ırksal homojenliğe dayalı mutlak yetkili bir Başkomutan (Mareşal) figürünü savundu. Bu doğrultuda Yahudiler, marksistler ve pasifistler, halk birliğinden sökülüp atılması gereken düşmanlar (antitez) olarak kurgulandı.

 

Topyekûn Tahakkümün Mekanizmaları

Nasyonal sosyalist egemenlik, karizmatik bir Führer'in iradesini en radikal biçimde gerçekleştirmek için birbiriyle yarışan rakip aygıtların polikratik yapısına dayanıyordu.

Maiyetin eylemlerinde "yapman gerekir" buyruğunun yanına "yapmaya iznin var" serbestisi getirilerek mutlak itaat, icranın zevkiyle birleştirildi.

Bedenin terbiyesinden bilinçdışının disipline edilmesine kadar tüm seferberlik teknikleri radikalleştirildi ve bu sürecin nihai ürünü olarak organize terörün mekanı olan toplama kampları yaratıldı.

 

Militarize Edilmiş Toplum

1935'te mecburi askerlik hizmeti yeniden yürürlüğe kondu ve kadınlar da savunma gücü bünyesinde ("memleketteki eksilmiş erkek gücünün boşluğunu doldurmak") üzere istihdam edildi. SA'nın tasfiyesinden sonra SS kendi askeri birliklerini kurdu. Gençler, Hitler Gençliği ve Çalışma Hizmeti bünyesinde "Führer'in askerleri" olarak beden ve dünya görüşü eğitiminden geçirildi. Siyasal yaşamın aynılaştırılması kapsamında kitleler üniforma içine sokuldu, geçit törenleri ve "dik (kaz) adımlarla yürüyüş egzersizleri" Alman ruhunun ve iradesinin sembolü olarak kurumsallaştırıldı.

 

Seleksiyon I: Ayıklama ve İmha

Nasyonal sosyalist devlet, genel askerlik yasasını ırkçı kriterlere göre düzenleyerek "hizmet hakkından men" uygulamasını getirdi. Bu doğrultuda "Alman olarak ölünebilirdi, Yahudi olarak ise zaten ölünmeliydi" düsturu benimsendi. I. Dünya Savaşı psikiyatristlerinin sosyal-Darwinci fikirleri "ötanazi" cinayetleriyle hayata geçirilerek sakat ve uyumsuzlar bertaraf edildi.

Kışlalarda "problemli çocuk" olarak görülen, düzeni bozan ve topluluk güdüsüyle hareket etmeyen askerler, askeri psikiyatristlerce tasnif edilerek çürüğe çıkarıldı ya da toplama kamplarında çalışarak yok edilmeye gönderildi.

Savaş sırasında klasik nevrozlar yerine psikosomatik mide ve dolaşım şikayetleri artınca, "mide taburları" veya "NP-dolaşım sistemleri" kuruldu.

Terapilere cevap vermeyen hastalar ise divanıharbe verilmekle veya akıl hastanelerinde ölüme terk edilmekle tehdit edildi.

 

Seleksiyon II: Führer'lerin Seçimi

Ordunun hızla büyümesi ve Doğu cephesindeki büyük kayıplar, aristokratik subay seçimi yerine başarı ilkesine dayalı seçimi zorunlu kıldı.

Subay adayları, karakter tespiti ve liderlik yeteneklerini ölçen kapsamlı psikolojik yeterlilik sınavlarına ("Führer testleri") tabi tutuldu.

Bu testlerde adayın Prusya askeri irade anlayışına uygunluğu, bedensel ve ruhsal gerilim altındaki tepkileri gizli kameralarla izlenerek ölçüldü.

Ancak 1942 yılında Doğu cephesindeki ağır kayıplar nedeniyle bu bilimsel psikolojik sınavlar kaldırılarak, savaşın sert şartlarında ayakta kalabilen "emret komutanım" tipi pratik subayların seçimine geçildi.

 

Ruhsal, Zihinsel Seferberlik

Yeni nesil subaylar, kendilerini doğrudan nasyonal sosyalist dünya görüşüyle özdeşleştiriyordu.

Doğu'da savaşın sertleşmesi ve yeni bir 1918 sendromu korkusu karşısında, eratın zihnine savaşı bir dünya görüşü olarak kazımak amacıyla "nasyonal sosyalist önderlik subayları" (NSFO) kuruldu.

Bu subaylar, askerleri "ya zafer ya Sibirya" korkusuyla doldurarak ve düşmanın barbarlık tehditlerini göstererek mücadele azmini diri tutmaya çalışmışlardır.

 

Askeri Hukukun Terörü

Askeri hukukçular, "ordunun gücünü zayıflatma" (Wehrkraftzersetzung) suçu kapsamında, rejime yönelik en ufak eleştirel açıklamayı, vicdani reddi veya düşman radyolarını dinlemeyi idamla cezalandırdılar.

En az 30 bin Wehrmacht mensubu bu yasaya göre mahkum edilmiş ve 5 bini idam edilmiştir. Savaş sonuna doğru askeri mahkemeler firarilik suçlamasıyla 23 bin idam kararı vermiş ve 15 binini infaz etmiştir.

 

Firarilerin Yalnızlığı

II. Dünya Savaşı'ndaki firari sayısı 300 bin ila 500 bin civarına ulaşarak I. Savaş'ı aşmıştır. Ancak bu itaatsizlikler, yaygın arkadaş ihbarları ve yoğun terör nedeniyle kolektif bir ayaklanmaya dönüşememiş, bireysel ve tekil eylemler olarak kalmıştır. Kaçan asker, despotik askeri kolektiften çıkarak "kendi kendilerini çöle gönderen" mutlak bir yalnızlığa ve vatansızlığa mahkum olmuştur.

 

Suç, Cinayet ve İtaat Göstermeye Hazır Olmak

Savaş sonrasında yaratılan "temiz Wehrmacht" efsanesinin aksine, ordu kitle imha operasyonlarında, Yahudilerin toplanmasında ve sivil katliamlarında aktif rol oynamıştır.

Askerler amansız bir "Yahudi avına" çıkmış, 3 milyondan fazla Sovyet esirini açlığa ve ölüme terk etmiştir.

Cinayet emirlerini yerine getirmeyen tek bir askerin bile ağır ceza aldığına dair hiçbir kanıt bulunamamıştır.

Askerler, arkadaş grubunun baskısı (grup normu) ve nasyonal sosyalist "değersiz varlık" propagandasının etkisiyle caniyane eylemleri birer "görev" olarak yerine getirmişlerdir.

Wehrmacht'ın son ana kadar dağılmadan savaşması, işledikleri suçların büyüklüğü nedeniyle "kendi hiddetinden kurtulanların intikamından korkması" ve çaresizliği ile açıklanmaktadır.

 

VIII. İnsanların İkame Edilmesi: Korkutup Sindirme Sistemi ve Askerlerin Demode Olması

Atom Silahları Ortamı

Nükleer imha araçları ve bilgisayar kumandalı savaş çağında, askeri süreçlerin hızlanması savaşı insan unsurundan arındırmaktadır.

 

Karar sürelerinin bilgisayarlara devredilmesiyle insan artık bir risk faktörü haline gelmiş, adamsız "akıllı" füzeler çağına girilmiştir.

Bu durum, Günther Anders'in deyimiyle "insanın antika haline gelmesini" tescillemiştir.

 

Federal Almanya'nın Yeniden Militarize Edilmesi

Potsdam'daki silahsızlandırma kararından 10 yıl sonra, Soğuk Savaş'ın etkisiyle Federal Almanya ordusu (Bundeswehr) kuruldu.

Başbakan Adenauer militarize olmayı tam bağımsız bir devlet kurma kozu olarak kullandı.

"Temiz Wehrmacht" efsanesi korunarak kurulan bu yeni ordu, geçmişteki gibi emperyalist yayılma değil, NATO bünyesinde bir "teknokratik ordu" olarak işlev gördü. Halkın büyük çoğunluğu ise savaştan kaçınma ve nükleer imha korkusuyla silahlanmaya karşı çıktı.

 

Caydırma Yönteminin Paradoksu ve İç Yönetim Üzerine Koparılan Kavga

Nükleer caydırıcılık ordusu, "savaşmaya mecbur kalmamak için savaşabilmeyi öğrenmek" gibi çelişkili bir görev üstlenmiştir. Bu paradoks orduda "Gelenekçiler" (Heinz Karst) ile "Reformcular" (Wolf Graf von Baudissin) arasında "iç yönetim" (Innere Führung) tartışmasını başlattı.

Baudissin, "üniformalı vatandaş" idealiyle askerin ikna ve bireysel sorumluluğa dayalı "içten yönetilen" bir itaat göstermesini savunuyordu.

Karst ise bu modeli "sivilleştirilmiş" ve savaşma kabiliyeti düşük bularak, geleneksel itaat, şeref ve fedakârlık gibi feodal askeri erdemleri savunmuştur.

 

Görevin Teknikleştirilmesi

Bundeswehr'de askeri disiplini asıl dönüştüren şey, görevin yüksek düzeyde teknikleşmesidir.

Standart piyadenin yerini 250 farklı sivil mesleğe denk düşen işleri yapan teknik uzmanlar almıştır.

Emir-komuta zinciri yerini, astın inisiyatif ve doğaçlama yapmasını gerektiren "görevi çözme" (hedef odaklı) taktiğine bırakmıştır.

Otorite, subayın rütbesinden ziyade teknik uzmanların bilgi birikimine kaymış, subay bir "işletme yöneticisi" haline gelmiştir.

 

Disipline Etme Söylemi Olarak Askeri Sosyoloji

Sosyoloji, ordudaki uyum sorunlarını, birincil grupların moralini ve "normdan sapma" (firar vb.) durumlarını inceleyen "ordu yönetiminin bir yardımcı bilimi" haline gelmiştir.

Sosyologlar istatistiki verilere dayanarak bir ortalama firari modeli kurgulamış ve itaatsizlikleri "maddi ve akli açıdan geri kalmışların başvurduğu bir kaytarmacılık" olarak tanımlamışlardır.

 

Meşrulaştırılmış Ret

Federal Almanya Anayasası (Madde 4/3), vicdani ret hakkını güvenceye almıştır. İleri teknoloji çağında ordunun tüm genç erkeklere ihtiyacı kalmadığı için, ret hakkı "dişlinin arasındaki kıymıkları" (motive edilemeyen unsurları) uzak tutan bir filtre görevi görmüştür.

Retçiler sivil hizmetlerde ("Zivi") ucuz emek gücü olarak istihdam edilmiş ve zamanla toplumda saygın birer sosyal işçi haline gelmişlerdir. Karar verme süreçlerinde artık vicdandan ziyade bireysel kar-zarar hesapları rol oynamaktadır.

 

Savaşın Geri Dönüşü

1989'da Doğu Bloku'nun çöküşüyle Bundeswehr düşmansız kalmış, ancak 1992'den itibaren coğrafi sınır olmaksızın global müdahale ("out-of-area") yetkileri tanımlanmıştır.

Savaş, "barışı koruma" veya "silahlı sosyal hizmet" maskesi altında geri dönmüştür.

Zorunlu askerliğin 10 aya indirilmesiyle ordu, gönüllü profesyoneller ve kısa dönem zorunlu askerler olarak bölünmüştür.

 

IX. Sonuç tezleri

Askeri itaat, devletin örgütlü şiddeti ile gönüllü ya da zoraki işbirliği yapmak demektir. Asker; öldürmeyi ve ölmeyi kabul ederek devletin şiddet tekelini ve yaşam-ölüm üzerindeki egemenliğini pekiştirir. Asker birbiriyle değiştirilebilir hale getirilerek "insan malzemesi" en üst düzeyde verimlilikle işlenir.

 

Disiplin, insan davranışlarını öngörülebilir kılmayı hedefler; ancak bunu yaparken insan eylemlerindeki rastlantısallık tehlikesini de kabul etmek zorundadır. Disipline etme eylemi, asla ulaşılamayacak olan tam ve homojen bir düzen ütopyası adına, sürekli "düzensizlik" tehdidine karşı verilen bitmeyen bir mücadeledir.

 

Askeri eylem iki unsurdan oluşur: Savaşma eylemi (Clausewitz'in ikili mücadelesi) ve etkin şiddet kullanımı.

Savaş, etkin bir şiddet uygulamasıdır; savaşı hedef alan disiplin duygu durumlarını körükleyen "sıcak" bir yapıdayken, şiddet kullanımını denetleyen itaat tipi ise duyguları dizginleyen "soğuk" bir yapıdadır.

 

Askeri disiplin tarihi bedensel terbiyeden ideolojik şartlandırmaya ve nihayet teknik uzmanlaşmaya evrilmiştir.

 

Teknoloji geliştikçe, emirlerin kapsamı daralmış ve bireysel sorumluluk gerektiren "görevi çözme" modeli ön plana çıkmıştır.

 

İtaatsizlik yöntemleri geliştikçe, devletin de ayıklama, psikiyatrik tecrit ve hukuki yaptırım sistemleri radikalleşmiştir.

18. Yüzyıl: Beden cezaları ve mal varlığına el koyma.

19. Yüzyıl: Ordunun bir "topyekun kurum" haline getirilmesi.

20. Yüzyıl / I. Dünya Savaşı: Askeri psikiyatrinin devreye girmesi ve "savaş nevrotiklerinin" ayıklanması.

Nazi Dönemi: Güvenilmeyen unsurların fiziksel olarak yok edilmesi.

Modern Dönem (Almanya Örneği): Vicdani ret hakkı ile isteksiz mükelleflerin ordudan uzaklaştırılıp kamu hizmetine yönlendirilmesi.

 

Tarih boyunca itaat üretimi üç farklı model izlemiştir: mutlakıyet çağının "mekanik" modeli, I. ve II. Dünya Savaşı döneminin "enerjetik" modeli ve iletişim çağının "sibernetik" modeli.

 

Orduya yönelik muhalefet geçmişte makineyi durdurma ("dişlilerin arasına kum kaçması") veya enerjiyi kesme ("savaş çıktı ama kimse gitmiyor") modellerine dayanıyordu. Ancak sibernetik çağda bu eleştiri biçimleri geçerliliğini yitirmiştir. Günümüzün karmaşık ve teknolojik askeri sistemlerine karşı yapılabilecek en uygun benzetme, sistemi çökertmeksizin sonsuz bir döngüde çalıştırıp kilitleyen bir "bilgisayar virüsü" metaforudur.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder