1 Haziran 2022 Çarşamba

Eugène Minkowski - Yaşanan Zaman - Notlar

Eugène Minkowski - Yaşanan Zaman - Notlar

Fenomenolojik ve Psikopatolojik Çalışmalar

Lived Time, Phenomenological and Psychopathological Studies, Northwestern University Press, Illinois, 1970

İngilizceye çeviren: Nancy Metzel

Le Temps Vecu, Etudes phenomenologiques et psychopathologiques, J.L.L. D'Artrey, 1933


 

Çevirmenin Girişi

Minkowski'nin temel amacı, insan yaşamının birliğini soyut kavramlarla değil, zaman ve diğer hayati kategorilerin (mekan, nedensellik, maddiyat) deneyimlenme biçimiyle açıklamaktır.

 

Minkowski'nin analizi uzay, maddiyat ve nedensellik gibi kategorileri yaşanmış zaman olgusu üzerinden inceler.

Minkowski, yaşamın birliğinin ve sürekliliğinin öncelikle soyut kavramlar açısından anlaşılamayacağını göstermeye çalışır. Aksine, insan yaşamının bileşenleri, zamanın ve diğer hayati kategorilerin deneyimlenme biçimi açısından birbirine bağlıdır.

 

Kitap iki bölüme ayrılır: Birinci bölüm yaşanmış zamanın fenomenolojisidir; ikinci bölüm ise zihinsel bozuklukların uzamsal-zamansal yapısının analizidir. Normal ve patolojik olanın kıyaslanması her iki alanın anlaşılması için elzemdir.

 

1885 St. Petersburg doğumlu olan Minkowski, Münih'te tıp okumuş, Burghölzli'de Eugen Bleuler'in asistanlığını yapmış ve Fransız ordusunda savaşmıştır.

 

Çalışmalarında Eugen Bleuler ile Henri Bergson'un felsefesi arasında bir köprü kurmuştur. Metot olarak Husserl, Scheler ve Jaspers'ın fenomenolojisine borçludur.

 

Olayların nedenlerine değil, ruhsal verilerin temel ilişkilerine odaklanır. Psikolojik olayların fiziksel süreçlere indirgenmesine karşı çıkar.

Ruhsal hastalıklarda davranışlar; zaman, mekan, nedensellik ve maddiyat kategorileri üzerinden anlam kazanır.

 

Yaşanmış zamanın bozulması melankolide kendini gösterir. Hasta, yıkıcı bir olayı beklemeye kilitlenmiştir.

 

Minkowski, Bergson'un zaman analizini takip eder ancak zaman ile mekanı birbirinden kesin hatlarla ayırmaz. İkisi normal hayatta iç içedir.

Mekânsal terimlerle temsil edilen zaman, yaşanmış zamanı özetlemez.

Yalnızca "şimdi"lerden oluşan dinamik bir zaman anlayışı da tutarsız bir kaleydoskopa yol açar. Zamanın hem dinamik hem de istikrarlı (statik) yönleri vardır.

 

Zaman kavramı insan kişiliği geliştikçe genişler. Çocuklar ve bazı psikopatlar sadece "şimdi"de yaşarken, élan vital (yaşam atılımı) geliştikçe insan kendini geleceğe yansıtır.

 

Gelecek, eylemlerimize göre genişleyen veya daralan en önemli zaman biçimidir. Farklı vadeler farklı duygusal durumlarla yaşanır.

Yakın geleceği beklenti açısından yaşarız. Orta vadeli gelecek umut açısından, uzak gelecek ise dua açısından deneyimlenir.

Yakın geleceğin alanı 'ben-şimdi buradayım', orta vadeli geleceğin alanı 'sahibim' ve uzak geleceğin alanı 'ait olduğum yer'dir.

 

Yaşanan Zaman

 

Hayatın Zamansal Yönü Üzerine Deneme

 

Oluş ve Zaman-Niteliğinin Temel Unsurları (Açılış İlkesi)

Teknoloji hayatı kolaylaştırsa da insanı köleleştiren amansız bir hız dayatmaktadır.

Teknolojik ilerleme, insanın zaman üzerindeki haklarını elinden almaktadır.

Acele etmekten memnun değiliz.

 

Boş zaman, programlanmış bir etkinlik süresi değil, insanın kendi içine dönebildiği mistik bir sığınaktır.

 

Pozitif bilimler ve teknoloji, soyutlamalar yoluyla zamanı ölçülebilir bir uzama dönüştürürken onun canlılığını ve akışını öldürür.

Bilim, zamanı bölerek ve ölçerek onun doğasını bozar.

 

[Fenomenolojinin amacı] yaşamın oluştuğu olayları incelemek ve betimlemek.

 

Akıl hastalarının zamanı deneyimleme biçimlerindeki bozulmalar, normal insanın fark edemediği temel zaman yapılarını görünür kılar.

 

Ön Hazırlıklar

Zamanı saatler ve takvimlerle sınırlamak, onun yaşayan dinamizmini yok eder.

Günlük hayatımızda zamanla ilgili endişelerimiz olduğunda, içgüdüsel olarak saatimizi çıkarır veya takvime bakarız; sanki zamanla ilgili her şey, her olaya sabit bir nokta atamak ve ardından bir olay ile diğerini ayıran mesafeyi yıllar, aylar ve saatler cinsinden açıklamakla sınırlıymış gibi.

 

Zamanı ifade etmek için kullandığımız kavramlar doğrudan mekândan ödünç alınmıştır.

Ölçülebilir zamanla, ya da Bergson'un dediği gibi uzaya benzetilmiş zamanla uğraştığımızı görmek zor değil. Dahası, 'ölçü,' 'mesafe' ve 'aralık' gibi ifadeleri hem zamana hem de uzaya ayrım gözetmeksizin uygulamamız da bunu gösteriyor.

 

Cephedeki askerler takvimi unutsalar bile, zamanın yakıcı ve yıkıcı etkisini derinden hissederler.

 

Bir çocuğun geciken babasına verdiği tepki, soyut zaman yerine "yaşanan olayların ardışıklığına" dayalı bir düzen algısını gösterir.

 

Yaşlı ve ağır hafıza kaybı yaşayan bir hastanın, takvim günlerini bilmese de kurduğu cümlelerdeki zamansal düzen ve özlem dili, içsel zamanın kaybolmadığını kanıtlar.

 

Oluşum

Zaman, her şeyi kaplayan gizemli ve irrasyonel bir okyanus gibidir; ne özneyi ne de nesneyi tanır

 

Zamanı sadece "A anından B anına kaçış" olarak kurgulamak, insanı kendi yaşamında edilgen bir sürüklenene dönüştürür.

Yaşanmış zaman sadece akıp gitmez; geçmişi kuran "hafıza" ile geleceği şimdiden inşa eden "arzu ve umut" gibi zamansal figürleri de içinde barındırır.

 

Söylemsel (rasyonel) düşünce, zamanı analiz etmeye kalktığında onu paradoksa sürükleyerek yok eder. Geçmişin geçmişte kaldığını, geleceğin henüz gelmediğini, şimdiki zamanın ise boyutsuz bir nokta olduğunu söyleyerek zamanı bir "hiçliğe" indirger.

Bu mantıksal çıkmaz zamanın yokluğunu değil, sadece rasyonel mantık araçlarının zamanı kavramakta ne kadar yetersiz olduğunu kanıtlar.

 

Zamanın içinde akan her şey bir bütünü (birliği) temsil ederken; birbirini izleyen olaylar çokluğu (ardışıklığı) ortaya koyar.

Zamanı rasyonelleştirmek adına onu parçalara bölmek, onun doğasını deforme etmektir.

 

Akıl, ardışıklığı (A ve B olaylarının ardı ardına gelişini) açıklamaya çalıştığında, B varken A artık yoktur der. Yani zamana bir "yokluk/olumsuzlama" dahil eder. Ancak iki şey arasında ilişki kurabilmek için ikisinin de bilinçte aynı anda mevcut olması gerekir.

 

Zihinde duran bir "iz" ile o an gerçekleşen bir olayın yan yana durması, kendi başına asla "ardışıklık" (öncelik-sonralık) fikrini doğuramaz. İki şeyin yan yana durması zamansal değil, uzamsal bir ilişkidir.

 

Önce-sonra ilişkisinin göreliliğinden kurtulmak ve geçmişle geleceği pratik bir eylem zemininde birleştirmek için zihin "şimdiyi" icat etmiştir.

Şimdiki zamanı yaşamak ve eyleme dökmek büyük bir zihinsel çaba gerektirir. Psikolojik olarak zayıf veya hasta bireyler bu çabadan kaçarak şimdiyi yaşayamaz; sürekli geçmişte ya da gerçekleşmeyecek gelecek hayallerinde (tutarsız bellek evreninde) kaybolurlar.

Zengin ve çiçek açan bir geleceğin, geçmişin sönük ve sabit imgelerinden türemesi imkansızdır. Aksine gelecek, kendi zenginliğinden eksilterek geçmişi var eder.

 

Kişisel Özgüvenin Temel Özellikleri

Ego, dünyada yalnızca edilgen bir gözlemci değildir; o, sürekli ileriye doğru atılan bir eylemliliktir.

Deneyim bize başarısızlığı ve engelleri öğretir. Ancak hem başarı hem de başarısızlık, daha köksel bir olguya dayanır: Egonun kendini geleceğe doğru fırlatma gücü.

Temel olan her zaman hareketin kendisidir.

 

Dünyanın devasa akışı karşısında tekil bir "Ben" olarak nasıl hayatta kalır ve varlığımızı anlamlı kılarız?

 

Kişisel bilincim ve yankılanmam asla sadece benden (egodan) ibaret değildir. Benliğim, ancak kendi sınırlarını aşıp yaşamın bütünüyle bağ kurduğu ölçüde birey-üstü (süper-bireysel) bir derinlik kazanır.

 

"Kişisel Tınlama" (Retentissement) / egonun (Ben'in) dış dünyadaki oluşla kurduğu en derin yankıdır. Egonun kendini geleceğe fırlatarak ortaya koyduğu eylem (yazmak, yaratmak, üretmek), ham maddeyle birleştiğinde somut bir "eser" (l’œuvre) haline gelir.

 

Bir yolu seçmek, diğer tüm yollardan (hayatın vadettiği diğer zenginliklerden) feragat etmektir. İşte bu yüzden her tamamlama, içinde bir parça eksiklik ve nostalji barındırır.

 

Yaratılan eser hiçbir zaman ideal zihnimizdeki kadar mükemmel olamaz. O, ideal olanın daima zayıf bir yansımasıdır.

Yaratılan şeyin mükemmel olduğunu düşünmek, ölümü kucaklamaktır.

Yapıtın kusurlu olması, yaşamın kesintisiz akışına hizmet eder; çünkü bizi yeni eylemlere, ilerlemeye ve aramaya teşvik eden şey bu kusurun ta kendisidir.

 

Gerçeklikle Hayati Temas

Bakmak ile tefekkür etmek arasındaki fark dikkat derecesi değildir. Tefekkürde, özne ile nesne arasındaki sınır kalkar. Kişi, tefekkür ettiği manzara veya düşünce tarafından yutulur; nesne canlanır, özne ise dinginleşir. Aralarında statik bir duvar değil, kesintisiz bir gelgit akışı vardır.

 

Sempati, doğrudan doğruya katılımdır. İki insanın "yaşanan zamanı" (durée) paralel akar ve bir noktada öyle bir nüfuz eder ki, ortada iki ayrı acı değil, tek bir akışta birleşmiş ortak bir duygu kalır.

 

Biz eylemlerimizle, duraksamalarımızla ve acılarımızla bu hayatın içinde akarken, dünya ile aramızdaki o "hayati temas" bizi hep aynı akışın içinde tutar. Bizi kuralların katı sınırlarından kurtarıp insani kılan şey de, bu akışı rasyonel akılla değil, sezgilerimizle yakalamamızdır.

 

 

Sintoni ve Şizoidizm

Sintoni, çevreyle uyum içinde titreşme; şizoidizm ise kendini çevreden ayırma yeteneğidir.

Şizoidizm, patolojik bir "otizm" (içe kapanma) olmadan önce, yaratıcı insan eyleminin ön koşuludur. Kendimizi dünyadan geri çekip sınırlandırmazsak, kendi özgün imzamızı taşıyan bir "eser" ortaya koyamayız.

İnsan, çevreyle olan sintonik bağını geçici olarak koparır. Kendi içine çekilir, enerjisini yoğunlaştırır ve oluşun üzerine kendi kişisel izini (eserini) bırakmak için eyleme geçer. Bu aşama çatışmalıdır, yorucudur ve kişiye bir sınırlama / kayıp hissi verir.

 

Gelecek

Faaliyet, beklenti, arzu, umut, dua ve etik eylem olmak üzere üç düzeyde yaşanır.

 

Gelecek her zaman "önümüzde" duran, biz yürüdükçe bizimle birlikte hareket eden, asla ulaşılamayan ama hep orada olan tükenmez bir sınır çizgisidir.

Ufuk, gizemi ve sonsuz güçleri barındırır. Geleceğin bu tükenmez yapısı, insanın yaşam atılımını (élan vital) besleyen en saf kaynaktır.

 

(Aktivitede) Zamanın yönü, Ego'dan geleceğe doğrudur. Canlı varlık eylemiyle kendini ileriye fırlatır, geleceği kendi önünde inşa eder.

 

(Beklentide) Zamanın yönü gelecekten Ego'ya doğrudur. Zaman tersine akar; gelecek an, büyük ve kaçınılmaz bir dalga gibi Ego'nun üzerine doğru hücum eder.

Geleceğin düşmanca bir kütle (örneğin bir buzdağı veya ölüm tehlikesi) gibi üzerimize gelmesi karşısında insan kendi içine çekilir, büzülür ve daralır. Bu yüzden saf beklenti her zaman derin bir ıstırap, kaygı ve felç olma hissiyle (tıpkı duyusal acı gibi) bağlıdır.

 

Arzu ve Umut

Aktivite ve beklenti bizi "yakın gelecek" ile temas ettirirken, Arzu (Désir) ve Umut (Espoir) bizi anlık olanın prangasından kurtarıp dolaylı ve uzak geleceğe taşır. Onlar olmasaydı, ufkumuz sadece bir sonraki adımla sınırlı kalırdı.

Arzu, her zaman elimizde olmayana, sınırımızın ötesindekine yöneliktir.

 

Umut, geleceği tek bir senaryoya indirgemez; önümüze sonsuz olasılıklar yelpazesi açar.

Umut geleceği kuran yapıcı, kurucu bir güçtür.

 

Aktivite dış dünyaya doğru bir atılımdır. Arzu ise, aktivitenin Ego’nun içine doğru düşürdüğü bir gölgedir.

Aktivite çevrede yayılırken; arzu, Ego'yu kendi içine, aktif merkeze doğru çeker. Arzu, "benim olan" şeylerden ziyade doğrudan "Ben" olan alanı yaratır.

 

Beklenti insanı şimdinin ve hemen sonrasının dar kıskacına hapsederken; umut, insanı o anlık boğulmadan kurtarır. Bizi geleceğin daha uzak, daha geniş ve vaatlerle dolu katmanlarına taşır.

 

Dua

Dua, rasyonel zihnin "Tanrı var mıdır, yok mudur?" sorusundan önce gelir. Tanrı’yı inkâr eden ateist bile tehlike, savaş, felaket veya ölüm karşısında duanın ne olduğunu ve o içsel yönelimi hisseder.

Dua ederken insan varoluşunun en derin noktasına, yani mutlak samimiyete (sincérité) çekilir.

Bu, sıradan bir hayal kurma veya fantezi değildir; Ego’nun kendi özüyle doğrudan yüzleşmesidir.

 

Dua bizi geleceğin en uç sınırına, yani ufka götürür.

Dua, hayatın anlamı gibi doğrudan yaşanması gereken o büyük varoluşsal probleme verilen en asil yanıttır.

 

Etik Eylem Arayışı

Eğer etik bir boyutu olmayan, ahlaksız varlıklar olsaydık, geleceğimiz loş, soluk ve dar olurdu. Etik eylem eğilimi, geleceği önümüzde alabildiğince geniş açan, ufkumuzu sonsuzluğa kadar uzatan kuvvettir.

Saf etik eylem günlük hayatta uçucu bir parıltı kadar nadirdir.

İyilik, sayılarla veya istatistiklerle ölçülemez.

Gerçek etik eylem her türlü toplumsal faydanın ötesinde bir ruh yüceliği (grandeur d'âme) gerektirir.

 

İyi ve kötünün çatışması yatay değil, dikey bir salınımdır. İyiliğe yönelmek bir "yükseliş" (ascension), kötülüğe sürüklenmek ise bir "düşüş" (chute) hissi yaratır. İyilik göksel, kötülük ise cehennemseldir.

Gerçek etik eylemde rasyonel bir "karar verme/tartma" süreci yoktur. Çünkü gerçek etik anda seçim zaten çoktan yapılmıştır; insan varlığının derinliklerinden gelen o yüce sese ya teslim olur yükselir, ya da direnç gösteremeyip düşer.

 

Kötülük maddi dünya düzeyinde yer alır, sonuçları ve izleri vardır (kanıtlar, pişmanlık, vicdan azabı, ceza kanunu). Oysa "etik işler" diye bir şey yoktur; yalnızca etik eylemler vardır. İyilik somut bir sonuca, gurura veya ödüle tahammül edemez; dokunulduğu an parçalanır.

 

İnsanın geleceğe doğru akan dinamik yönelimleri arkalarında mekânsal ve durağan "tortular" (résidu statique) bırakır. Dinamik akış durduğunda ya da durakladığında, bu tortular bizim varoluşsal zeminimizi kurar.

 

Sadece sahip olmadığımız şeyi arzu edebiliriz.

İnsan yaşlandıkça içindeki dinamik arzu ve yaşam atılımı canlılığını yitirir. Arzu ivmesini kaybettiğinde, sahip olma olgusu tarafından emilir. Yaşlılardaki mal/mülk biriktirme hırsının altında yatan şey, aslında sönmekte olan yaşam enerjisinin statik bir tortuya tutunma çabasıdır.

 

Ölüm

Hayata sahip olduğu onuru ölümden başka ne verebilir ki? Ölümün yokluğunda... hayattaki her şey sıkıcı, renksiz ve kayıtsız hale gelirdi.

 

Eğer ölümlü varlıklar olarak yeryüzünde yaşıyor ve gökyüzüne bakıyorsak, bu ne yerçekimi yasasının ne de fizyolojik yapımızın basit bir sonucudur; bu, yaşamın en geniş anlamıyla anlam kazandığı olguların (fenomenlerin) kendi doğasının bir ifadesidir.

 

Geçmiş

Geçmişin temel ilkesi "unutma"dır; bu, yeniye yer açan olumlu bir süreçtir.

 

Günlük hayatta önemli olanı korumak için önemsiz ayrıntıları unutmak pratik bir fayda sağlar.

Zaman, verdiğini yavaşça geri alarak her şeyi sükunete kavuşturur.

 

Kötülük iz bırakmadan yok olamaz. İşte bu noktada pişmanlık (le regret / le remords) olgusu devreye girer.

 

Pişmanlık, geçmişin bir gerçeğini izole ederek "birincil hafızayı" oluşturur.

Pişmanlık sadece geçmişe takılıp kalmak değildir; o, geleceğe doğru giden yolu yeniden açmak için zamanı işaretleyen, ufuktaki kayaları temizleyen etik bir öngörüyü de içinde barındırır.

 

Zihinsel Bozuklukların Mekansal ve Zamansal Yapısı

 

Araştırmanın Genel Yönelimi

Fenomenolojik veriler ve psikopatolojik veriler yıllar içinde birbirleriyle çok yakından ilişkili hale geldi. Onları ayırmaya cesaret edemedem.

Zihinsel faaliyetlerimizin tezahürleri, tek bir yaşamın çeşitli ifadeleridir.

 

(Vaka incelemeleri)

 

Oluşum Bozukluğu Kavramı ve Ruhsal Bozuklukların Yapısal Analizi

Melankolide Zaman Bozulur: Gelecek engellenir, geçmiş suçlulukla donar, şimdiki zaman yok edilir.

 

Clérambault Sendromunda Uzam Bozulur: Hastanın mahremiyet (yakınlık) sınırları yıkılır; zihni uzayda bölünür, her dış etkiye ve sızmaya açık hale gelir (yankılanma, düşünce çalınması).

Hasta, kendi zihninin sınırlarını (iç alanı) dış uzaydan ayıramaz. Kendi düşünceleri sanki dışarıdan bir radyo dalgasıyla ona söyleniyormuş, zihni başkaları tarafından okunuyormuş veya yönetiliyormuş gibi hisseder (zihinsel otomatizm).

 

Şizofreni (Şizoid Yapı): Gerçeklikle olan yaşamsal temasın kaybı

Şizofrenide gerçeklikle hayati bağ koptuğunda, hastanın zihninde derin bir "varoluşsal boşluk" açılır. Hasta, bu mutlak boşluğa düşmektense, içeriğinden bağımsız olarak sorgulama, boş hayallere dalma veya bitmek bilmeyen pişmanlıklar yaşama gibi "tutumlar" geliştirir. Amaç bir arzuyu tatmin etmek değil, zihnin boşlukta yok olmasını engellemek, zihinsel aktiviteyi her ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaktır.

 

Şizofrenik bilincin üç derinlik seviyesi

En Üst Katman / Kıskançlık Sanrıları (En değişken, en kolay kaybolan maske)

 

Orta Katman / Zihinsel Otomatizm & Aktarım (Düşünce hırsızlığı, bölünme)

 

En Derin Katman / Mutlak Gizem Duygusu (Karanlık gece, gerçeklikten kopuş)

Bu katman şizofreninin kalbidir. Hasta için dünya artık tanıdık, güvenli ve akıp giden bir yer değildir. Zamanın ve uzayın doğal akışı durmuştur. Her şeyin arkasında çözülemez, tekinsiz bir gizem vardır.

 

Patolojik kıskançlık, şizofrenik hastanın dünyayla kuramadığı "hayati teması" taklit etmek için kullandığı yapay bir köprüdür. Hasta sevemediği ve gerçeklikle bağ kuramadığı için kıskanır.

 

Şizofreni

Gerçeklikle Hayati Temasın Kaybı

Otizm, sadece kendi içine kapanıp hayal kurmak (fantezi dünyası) değildir. Şizofrenideki asıl sorun, bireyi yaşama bağlayan o görünmez, kendiliğinden akan bağın kopmasıdır. Hasta dünyayı "anlar" (entelektüel düzeyde bilir) ama onun akışını "hissedemez" (canlı katılım sağlayamaz).

 

Hayatın dinamik akışı (Bergson’un durée dediği yaşanmış süre) kesintiye uğradığında, zihin bu boşluğu statik, geometrik ve aşırı mantıksal kurallarla doldurmaya çalışır.

Hayatın esnekliği gider, yerine donmuş, matematiksel ve kurallı bir dünya gelir.

 

Zamanın ve algının bütünlüğü öyle bir parçalanır ki, ses ile kuşu birbirine bağlayan o zamansal köprü çöker; geriye sadece yan yana duran ama birleşemeyen iki yabancı olgu kalır.

 

Hasta için "saat" işlemeye devam etse de içsel zamanı (Bergson'un tabiriyle durée / süre) durmuştur. Zamanın akmaması, kişiyi dış dünyadan ve hayatın ritminden koparır.

Geçmiş, bir koruma alanı değil; aksine insanı boğan, büzen ve şekilsizleştiren bir canavara dönüşür.

 

Sintoni (Syntony): Çevreyle duygusal bir uyum içinde titreşebilme, anlık bir rezonans yakalayabilme yeteneğidir. Yaşanmış bir eşzamanlılık barındırır.

 

Şizoidizm: Bu sintonik bağın zayıflamasıyla kişinin kendi içine (otizme) dönmesi, donması ve rasyonel/soğuk bir dünyaya hapsolmasıdır.

 

Manik Depresyon

Mani: Hasta, geçmiş ve gelecek bağı koptuğu için sadece aşırı daralmış bir "şimdi" içinde yaşar. Düşüncelerin uçuşması, derin bir dikkat değil, anlık uyaranların oyuncağı olmaktan ibarettir.

 

Melankoli (Depresyon): İçsel zaman (ego zamanı) ile nesnel zaman (dünya zamanı) arasındaki uyum tamamen kopmuştur. İçsel zaman durduğunda, gelecek tamamen kapanır ve insan geçmişin mutlak, ezici hegemonyası altına girer (suçluluk ve yıkım sanrıları bu durmuş zamanın ürünüdür).

 

İçsel zamanı duran hasta, bu boşluğu dışsal, ölçülebilir (geçişli) zamanla doldurmaya çalışır. Tıpkı bir obsesifin sayı sayarak ilerleme illüzyonu yaratmaya çalışması gibi, hasta da saniyeleri sayarak, her hareketi söze dökerek yapay bir "akış" yaratmaya çabalar.

 

Kendi içsel iradesini kaybeden hasta, çevresindeki insanların hareketlerine, kelimelerine ve yönlendirmelerine tamamen açık, adeta mekanik bir "yansıtıcı" haline gelmiştir.

 

Zihnindeki düşünceler ile ağzından çıkan sözler arasındaki bağ kopmuştur. Kendini ifade edemediği için çevresini kandırdığını düşünür ve derin bir yalnızlığa sürüklenir.

 

Hastalığın merkezinde zaman deneyiminin bozulması yer alır. Akış hissi kaybolmuş, şimdiki zaman geçmişin halüsinasyonları ve geleceğin kaygılı öngörüleriyle istila edilmiştir.

 

Hipofreni (Zihinsel Yetersizlik) ve Demans

Zihinsel engelli kişi "egonun sanal süresinin" kısalığı nedeniyle geleceği öngöremez ve sadece dar bir şimdiki zamanda yaşar.

Zihinsel engelli kişi, kendi içinde hiçbir şeyden mahrum olduğunu hissetmez. Kendi zihinsel kapasitesinden son derece memnundur.

 

Yetersizlik derecesi ne kadar yüksekse kendisini o kadar önemli ve hatta diğerlerinden üstün görme eğilimindedir. Dolayısıyla ortada "telafi edilecek" bir aşağılık bilinci yoktur.

 

Yaşlılığın normal (demans dışı) gerilemesi; duyguların, entelektüel aktivitenin ve hafızanın daralmasıyla karakterizedir.

Geçmiş anında unutulur, geleceğe dair kaygılar yok olur.

 

Yaşlı insan, alışkanlıkların ve geçmiş mekanizmaların sabitlediği bir otomat gibi hareket ettiği "ebedi bir şimdiki zamana" mahkum olur. Bu durum, kendi içinde bir tür huzur ve dinginlik taşır.

 

Normal Şimdiki Zaman: İçinde geçmişin izlerini, geleceğin projelerini, arzuları ve kaygıları barındıran dinamik bir yapıdır.

 

Manik Hastanın Şimdiki Zamanı: Durumlara değil, sadece kelimelere veya anlık olay parçalarına tepki veren, tamamen kopuk, anlık bir "şimdi"dir.

 

Bunamış Yaşlının Şimdiki Zamanı: Gelecek projeleri veya itici güçler yoktur; ancak bu anlık bir "an" da değildir. İçinde bir genişleme vardır. Hasta, olayları parçalar halinde değil bir bütün olarak kavrar ve elinde kalan ortak doğrularla (genellemelerle) duruma uyum sağlar.

 

Ağır bellek yitimi yaşayan demans hastaları, geçmiş ile bugün arasındaki kronolojik bağları tamamen kaybetmiş olsalar bile, dildeki zaman belirteçlerini kullanarak kendilerine yapay bir "zaman sürekliliği" inşa etmeye çalışırlar.

 

Yaşanmış Mekânın Psikopatolojisine Doğru

Şizofrenideki bozukluk sadece bir "yargı bozukluğu" veya basit bir zihinsel zayıflık değildir. Bu, egonun (benliğin) yaşanmış uzamla (l'espace vécu) ve yaşanmış mesafeyle olan ilişkisinin bozulmasıdır.

 

Mekan sadece geometrik bir aralık değil, faaliyetlerimizin geliştiği "rahatlık küresi"dir.

 

Normalde algıladığımız dünya bir "doluluk" ve güven içerir; arkasında gizli bir oyun veya "gizem" barındırmaz. Halüsinasyon silsilesinde ise bu koruyucu sınır çöker. Sesler kabadır, yapaydır, bir "simülasyon" hissi verir ama yine de hastanın gerçekliğine nüfuz eder.

 

Aydınlık Uzay

Görseldir, nettir, sınırları bellidir. Nesneler yan yanadır, aralarında boşluklar (mesafeler) vardır.

Burası bir "kamusal alan"dır. Kendimizi nesnelerle hizalarız, dünyadaki yerimizi belirleriz. Diğer insanların da bizimle aynı nesneleri gördüğünden emin oluruz. Bu uzay bizi toplumsallaştırır.

 

Karanlık Uzay

Sınırları ve mesafeleri yoktur. Önümüzde yayılıp gitmez; aksine bizi sarar, içine alır, nüfuz eder. Gözümüzü kapatıp bir konser salonunda kendimizi müziğe bıraktığımızda hissettiğimiz şey tam olarak budur. Sesler bizi "homojen bir işitsel küreye" dönüştürür.

Bu uzay kişiseldir, gizemlidir, öngörülemezdir. Şans, rastlantı ve uçucu olgular buradadır. Normal hayatta aydınlık uzay bu karanlık uzayla çevrelenmiştir; ikisi bir uyum içinde yaşar.

 

Şizofrende aydınlık uzay (fiziksel, nesnel dünya) koruyucu sınırlarını kaybeder. Karanlık uzay, aydınlık uzayın içine sızar ve onu istila eder.

Halüsinasyon gören hastaların dünyası genellikle bu "karanlık mekan" yapısına göre organize olmuştur.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder