1 Aralık 2022 Perşembe

Emrah Safa Gürkan - Ezbere Yaşayanlar - Özet / Notlar

Emrah Safa Gürkan - Ezbere Yaşayanlar - Notlar

Vazgeçemediğimiz Alışkanlıklarımızın Kökenleri

Kronik Kitap, 2022

 


Giriş

Herkes kendini "özel ve eşsiz" hisseder. Halbuki eylemlerimiz ve reaksiyonlarımız temelde aynıdır.

 

Bir şeyin adı (inovasyon, yenilik, özgünlük) piyasada ne kadar çok zikrediliyorsa, gerçekte kendisine rastlamak o kadar imkansızdır.

 

Düşünmenin külfetinden kaçmak için reklamvari sloganlar ve kişisel gelişim zırvaları tercih edilir.

Herkes sadece kendi "mahallesinde" üretilen kültürel metaları tüketir. Giyim kuşamda cesur olan modern insan, okuma ve dinleme listelerinde hiyerarşileri yıkamaz.

Herkesin "özel" ilan edildiği ambalaj çağında da aslında hiç kimse özel değildir; bu yüzden birey, farklılığını sürekli dış dünyaya (sosyal medyaya) onaylatmak zorundadır.

 

İkinci Dünya Savaşı sonrası diplomalar artmış, plazalarda fiyakalı kıyafetler giyen beyaz yakalı bir kitle doğmuştur. Fakat bu yeni bir sınıf değildir / Üretim araçlarına sahip olmayan herkes proleterdir (işçidir). Statü endişesi yaşayan beyaz yakalılar kendini geliştirmek için kişisel gelişim gurularının eline düşmüştür.

 

Neden Farklıya Tahammül Edemeyiz?

Düşünme zahmetinden kaçmak, insanı "öteki"ni suçlamaya ve sığlığa iter.

Latince (tolerare) ve Arapça (h-m-l - hamal ile aynı kökten) kelimelerinin ikisi de "taşımak, katlanmak" anlamına gelir. Yani hoşgörü, özünde tatsız bir duruma zoraki bir katlanma halidir.

Tarihsel olarak hoşgörü ancak ekonomik refahın yüksek, nüfus baskısının az ve toplumların özgüvenli olduğu "parıltılı dönemlerde" ortaya çıkan bir lükstür.

 

Eski dünyada insanlar hayatlarını cemaatler (aşiret, mahalle, dini grup) içinde eriterek güvenceye alıyordu. Devlet bile bireyi değil, cemaati muhatap alıyordu. Vergiler köye veya dini gruba kesiliyor, iç hukuk kendi içinde çözülüyordu.

 

Yahudilerin sert beslenme (kaşer) kuralları, Osmanlı'da gayrimüslimlerin sarı ayakkabı giymesinin yasak olması (anonim bir tabir olan Sarı Çizmeli Mehmet Ağa buradan gelir) veya Qing Hanedanı'nın Han Çinlilerine Mançu saç stilini dayatması, dış görünüşün doğrudan bir sadakat ve kimlik testi olduğunu gösterir.

 

İnsan psikolojisindeki aidiyet ihtiyacı yok olmaz, sadece ambalaj değiştirir.

Günümüzde farklı fikirlere yönelik taassup, kendini politik doğruculuk ve sosyal medya linçleri üzerinden göstermektedir (Engizisyon 2.0).

 

Canlılar sert doğa koşullarına karşı hayatta kalabilmek için grup içi işbirliği yapmak zorundadır.

Bir grubun başarılı bir şekilde organize olabilmesi için kaynakları sömüren "çürük elmaları" ve "mızıkçıları" (free-riders) ayıklaması gerekir. İşte konuşma ve Robin Dunbar'ın bahsettiği dedikodu mekanizması, tam da bu uyumsuzları saptamak ve dışlamak için evrimleşmiştir.

İnsan psikolojisi, kendisine genetik ya da kültürel olarak benzeyenlere karşı açıklanamaz bir iltimas geçerken, benzemeyeni dışlama eğilimindedir.

 

Günah keçisi / Soyut bir güce hesap sormak imkansız olduğundan, faturayı toplumun içindeki "farklı" unsurlara kesmek psikolojik olarak çok daha rahatlatıcıdır.

Salgınlarda cüzzamlıların, vebada Yahudilerin, Covid-19'da Çinlilerin suçlanması bu refleksin ürünüdür.

 

Yeni olan şey, eskiyi yıkıp taşları yerinden oynattığı için insanlarda doğal bir huzursuzluk ve "bidat" (yeni adet) alerjisi yaratır.

Ekonomik ve sosyal statü olarak kaybedecek bir şeyi olan herkes (örneğin günümüz beyaz yakalıları veya burjuvazi) düzenin değişmesini istemez.

 

Günümüz sosyal medyasındaki her şeyden nem kapma ve sürekli birilerini linç etme eğilimi, 19. yüzyılın Viktoryen toplumundaki katı ahlakçılığa benzer. Bu, yeni edinilen statüyü ve maddi kazancı koruma telaşının bir ürünüdür.

 

İnsanlar çoğunlukla büyükanne ve büyükbabaları tarafından büyütüldüğü için zihinsel dünyaları iki kuşak öncesine aittir. Misketle büyüyüp internet çağını yaşayan bir neslin bu hıza ayak uydurması zordur.

 

Sosyal medyadaki din, milliyetçilik, edep gibi kavramlar üzerinden yürütülen linçlerin asıl amacı karşı tarafı eğitmek değildir. Kişi, modern dünyada çıkarı için sessizce terk ettiği değerleri başkalarına karşı ateşli bir şekilde savunarak "Ben hala özüme sadığım" çığlığı atmakta ve kendi vicdanını rahatlatmaktadır.

Dağılmaya yüz tutan ve iç anlaşmazlıklar yaşayan bir topluluk, ortak bir düşman yaratıp onu cezalandırarak kendi iç bağlarını kuvvetlendirir ve safları sıklaştırır.

 

Neden İnsanları Konuşmalarına Göre Yargılıyoruz?

Bankadaki paranız ekonomik sermayenizdir; ancak konuşma tarzınız, seçtiğiniz kelimeler, aksanınız ve diksiyonunuz da sizin kültürel sermayenizdir.

 

Robin Dunbar'ın teorisine göre, insanlar evrimsel süreçte en fazla 150 kişilik (Dunbar Sayısı) güvenli gruplar halinde yaşayabiliyorlardı.

 

Akademisyenlerin veya uzmanların karmaşık, kimsenin anlamadığı teknik kelimelerle konuşması (metindeki Alan Sokal vakasında olduğu gibi) bir güç gösterisidir. Amaç, yapılan işi daha gizemli, üstün ve itibar sahibi göstermektir.

Anlaşılmaz bir dil kullanan uzman, etrafına bir koruma kalkanı örer ve dışarıdan gelecek eleştirileri "Siz henüz bu dili konuşamıyorsunuz" diyerek baştan savar.

 

Okul ve Dilsel Kodlar

Okul sistemi eğitimi geniş kod üzerinden yürütür. Üst ve orta sınıf çocukları evde zaten bu kodla büyüdükleri için okulda kendilerini "evlerinde" hissederken, işçi sınıfı çocukları okula yabancı bir dil öğrenir gibi başlar ve maça geride itilerek devam ederler. Eğitim sistemi bu eşitsizliği yok sayıp "herkes eşit şartlarda yarışıyor" illüzyonu yaratarak imtiyazı yeniden üretir.

Dar Kod (Restricted) / Basit dilbilgisi, az sözcük, bağlama bağımlı

Geniş Kod (Elaborated) / Kompleks cümleler, zengin kelime dağarcığı

 

1980'lerden sonra küresel sistem, kendi ideolojisini zihnimize kelimeler yoluyla zerk etti.

Esneklik, dinamizm, bireycilik, özgürlük, çeşitlilik. (Hepsi pozitif, arzulanan kavramlar olarak kodlanır).

Katılık, kısıtlama, arkaik, hantal, tekdüze. (Hepsi negatif, kurtulunması gereken yükler olarak kodlanır).

Üniversiteye gitmemiş mavi yakalı bir işçi, "en son güncellenen makbul kelimeleri" takip edemez.

Sonuçta, yanlış bir kelime kullandığı anda elitler tarafından elitlerin mahkemesinde (sosyal medyada) anında linç edilir ve dışlanır.

Böylece politik doğruculuk, kamusal alanı eşitlemeye çalışırken ironik bir şekilde alt sınıfların statüye ve kamusal alana erişimini kısıtlayan didaktik, yukarıdan bakan yeni bir "dil barajı" haline gelir.

 

Neden Dedikodu Yaparız?

Dedikoducu, hedef aldığı kişinin yokluğundan güç alarak rahattır; ancak dinleyici nezdindeki "güvenilirlik ve inanılırlık sermayesini" korumak zorundadır. Yalan bilgi yaymak risklidir; bu yüzden dedikodu, toplumsal gerçekliğe sıkı sıkıya çıpalanmış bir yorumlama sanatıdır.

Toplumsal normlardan sapanları (örneğin modernleşen kadını veya cemaat sırlarını dışarı sızdıranı) dedikodu yoluyla yaftalamak, grubun geri kalanına "Sürüden ayrılma, kurallara sadık kal" mesajı veren örtülü bir gözdağıdır.

Kanunların (hukukun) yetersiz kaldığı toplumsal gri alanlarda "makul olanı" belirlemek için dedikodu bir kamuoyu yaratma aracıdır.

 

Toplumlar ekonomik ve teknolojik olarak hızla dönüşürken, ahlaki ve zihinsel kalıplar iki nesil öncesinin tarım toplumunda çakılı kalır. Bu yüzden en masum yenilikler bile bir "ahlaksızlık" veya "aykırılık" olarak kodlanır ve dedikodu çarkları tarafından öğütülmek istenir.

 

Erkekler dünyayı bir hiyerarşi olarak gördükleri için konuşmayı bir rekabet ve sorun çözme (report talk) aracı olarak kullanırlar. Kadınlar ise kamusal alandan dışlandıkları yüzyıllar boyunca hayatta kalmak için bağ kurmayı, yakınlık tesis etmeyi ve duyguları paylaşmayı (rapport talk) seçmişlerdir. Bu durum kadınların açık çatışmadan kaçınıp "karnından konuşmasına" yol açar.

Kadınların dedikodu pratikleri daha çok rakibinin fiziksel görünüşü ve iffeti üzerinedir.

 

Güçsüz insanlar, güçlü insanlara göre daha çok dedikodu yapar.

 

Erkeklerle Kadınlar Neden Farklı Meslekler Seçer?

Cam Tavan (Glass Ceiling): Kadınların iş hayatında maruz kaldığı görünmez engelleri ifade eder.

 

Marshall Sahlins'in "Müreffeh Toplum" (Affluent Society) olarak adlandırdığı avcı-toplayıcılar, daha az talep edip beklentilerini ellerindeki imkanlarla dengeleyerek refaha ulaşıyorlardı. Günde sadece birkaç saat avlanıp geri kalan zamanı eğlenceye ayırıyorlardı.

Tarıma geçiş, kadın-erkek arasındaki eşitliği bozan en büyük kırılma oldu. İşin ironik yanı, bitkileri ehlileştirerek bu süreci başlatan bizzat kadınlardı.

Yiyecek arzının artmasıyla çocuk doğurma sıklığı 4 yıldan 1-2 yıla düştü. Kadın, hayatını riske atma pahasına bir "bebek fabrikasına" dönüşerek ev içine (yemek, çocuk bakımı, kap kacak üretimi) hapsedildi.

 

Fetihlerle birlikte vergi ve paranın kullanıldığı pazarlar ortaya çıktı. Karşılıklı yardımlaşma, yerini hukuki ve ölçülebilir borç/faiz yüküne bıraktı.

Borç batağına düşen insanlar çaresizlikten karılarını ve çocuklarını köle olarak satmaya veya genelevlere rehin vermeye başladı.

Borç sarmalından başarıyla çıkan zengin sınıf, kendi kadınlarının bir meta gibi alınıp satılamayacağını tüm dünyaya ilan etmek için onları eve kapattı ve dışarı çıktıklarında örtünmelerini sağladı.

 

Tapınak fahişesi Şamhat'ın vahşi Enkidu'yu baştan çıkarıp "medeniyetin sefahatına" sürüklemesi, Truva Savaşı'nı kadınların kıskançlığının çıkarması gibi anlatılar kadını "düzen bozucu ve tehlikeli bir unsur" olarak kodlar.

 

Padişah anneleri için kullanılan "Valide Sultan" unvanı aslında "Valide-yi Sultan" (padişahın annesi) ifadesinden gelir. Kadın, sadece doğurduğu erkek çocuk üzerinden görünürlük kazanır.

 

Kraliçe I. Elizabeth (1533–1603) / evlenmeyi reddedip "Bakire Kraliçe" olarak ölmesi, iktidarını korumak için evlilik yoluyla bir erkeğin egemenliğine girmek istememesi bağlamında yorumlanmıştır.

 

Frank Hukuku (Salic Law): Kadınların ve kadın soyundan gelenlerin toprak ile taht üzerinde hak iddia etmesini engelleyen kadim Avrupa yasası.

 

Tarih boyunca kadınlar toplumsal ve kurumsal kısıtlamaları aşmak ya da hayatta kalabilmek adına erkek kılığına büründüler.

Pergeli Matrona (5. Yüzyıl): Kocasından kaçmak amacıyla İstanbul'da bir manastıra sığındı. Sürgün döneminin ardından kocalardan kaçan kadınlar için bir manastır kurdu.

 

Catalina de Erauso (17. Yüzyıl): Manastırdan kaçmak için erkek kılığına girdi. Saçlarını kesip göğüslerini özel bir sıvıyla kurutan “erkek” Catalina İspanya ve Yeni Dünya'da korsanlık, düello ve savaşlarla geçen maceralı hayat yaşadı.

 

1980 gibi geç bir tarihte siyaset bilimci Theda Skocpol'un Harvard'daki kadrosu kadın olduğu için reddedildi.

 

Carnevale, Strohl ve Melton Raporu (2011): Amerikan Nüfus Sayımı verilerine göre kadınlar hala bakma, yetiştirme ve besleme; erkekler ise mantık ve analiz mesleklerine yönelmektedir. En çok kazanan 10 mesleğin 8'ini erkekler domine ederken, en az kazanan 2 tanesi (anaokulu öğretmenliği ve psikolojik danışmanlık) kadınlara kalmıştır.

 

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin en yüksek olduğu (baskının en az olduğu) ülkelerde, kız öğrenciler bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik (STEM) alanlarında erkeklerden daha başarılı olmalarına rağmen bu bölümleri tercih etmemektedir.

 

Eşitlikçi ülkelerde (toplumsal cinsiyet eşitliği) "Beş Büyük Karakter Özelliği" (nörotiklik, dışa dönüklük, açıklık, uyumluluk, sorumluluk) açısından cinsiyetler arası farklar azalmak yerine artmaktadır.

 

Meslekler tarihsel süreçte cinsiyet değiştirebilir. Burada temel itici güç prestij ve kazançtır. Erkekler paranın kokusunu aldığı an kadınları o alandan dışlar: Hemşirelikten erkekler zamanla çekilirken, ebelik prestij kazandıkça erkeklerin kontrolüne geçmiştir.

 

Ekonomistler çocuklu annelerin çocuksuzlara kıyasla daha az maaş aldığını saptamıştır. ABD'de çocuk başına maaş %5 azalmaktadır. Ann Crittenden, çocuklu/çocuksuz kadın arasındaki uçurumun, kadın/erkek arasındakinden daha büyük olduğunu belirtir.

 

Evde oturup çocuğun ensesinde boza pişirmektense, çalışan ve ekonomik özgürlüğü olan annenin çocukla kurduğu ilişki daha pozitiftir.

 

Neden Hala Ismarlıyoruz?  Ya da Hesapsızlığın Hesaplılığı

Kültürel metinlerde (kutsal kitaplar, aşk romanları vb.) idealize edilen çıkarsız diğerkamlık, gerçek hayatta yerini yapısal bir rasyonaliteye bırakır.

 

Mauss, ilkel toplumlarda hediyenin teoride gönüllü, pratikte ise zorunlu olduğunu saptamıştır. Sistem üç temel yükümlülük üzerine kuruludur: Hediye verme, hediye alma ve alınan hediyeyi iade etme.

Polinezya ve Melanezya kabilelerinde hediyenin ilk sahibinden (donör) bir ruh taşıdığına inanılır. Bu ruh, sirkülasyon esnasında sürekli ilk sahibine dönmek ister. Döngüyü kırmak (hediyeyi iade etmemek) doğaüstü güçlerin gazabına uğramak anlamına gelir.

 

Temel biyolojik ihtiyaçlar dışındaki "sahip olma" hissi içgüdüsel değil, sosyal bir ihtiyaçtır. Nesnelerle kurulan bağ, diğer insanlarla olan ilişkiler çerçevesinde belirlenir.

Önemli olan "bende var" kuralı değil, "onda yok" durumudur. "Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür" atasözü, insanın bu izafi ve kıyas odaklı doğasını açıklar.

 

Antropologlar kendi içinde takasla (barter) alışveriş yapan hiçbir topluma rastlamamıştır. Takas, yalnızca birbirini tanımayan, aralarında güven ilişkisi olmayan yabancı kabilelerin bir kerelik mecburi ticari çözümleridir.

 

Kurumların ve açık şiddet araçlarının olmadığı toplumlarda, egemenlik ilişkileri kişileri hediye yoluyla borçlu bırakma esasına dayanır.

 

Polisin, hukukun ve profesyonel ordunun olmadığı toplumlarda nizamı sağlayan en temel unsur, insan hayal gücünün ve korkularının manipülasyonudur.

 

Merkezi otoritenin (devlet, kolluk kuvveti, mahkeme) bulunmadığı ya da zayıf kaldığı ortamlarda, tıpkı hediyeleşme gibi kan davası da bir nizam ve skor eşitleme mekanizması olarak işlev görür.

 

Türkiye gibi göçlerle büyüyen, sınıfsal devamlılığı zayıf ve akışkan toplumlarda nesilden nesle aktarılan köklü bir itibar mekanizması tam olarak oturmamıştır.

 

Almancada bir iyiliğe karşılık vermek anlamına gelen sich revanchieren fiilinin kökeni "rövanş", Fransızca karşılığı (revanche) ise "intikam" demektir. Hediyeye mukabele etmek, şartları eşitleyerek alt konumdaki hiyerarşiden kurtulma (intikam alma) çabasıdır.

 

İsraf ile prestij arayışı el ele gider.

Bir nesnenin işlevsizliği arttıkça, sahibine kazandırdığı prestij potansiyeli artar.

 

Osmanlı’da yeniçeriler ulufe (maaş) gününde padişahın sarayda verdiği pilavı yiyerek sadakatlerini tazelerlerdi. Padişaha kafa tutmaya karar verdiklerinde ise Et Meydanı'nda yemek kazanlarını ters çevirirlerdi. Kazan kaldırmak; "Senin aşını reddediyorum, dolayısıyla sana olan sadakat borcum ve kontratım bitmiştir" anlamına gelen en radikal sembolik eylemdir.

 

Nankör: Farsça nan-kür, ekmek görmeyen, ekmek değerini bilmeyen

 

Karl Polanyi’nin "Büyük Dönüşüm" (Great Transformation) kuramına göre, 18. yüzyıldan önce piyasa ve fiyat mekanizmasının toplum üzerindeki etkisi oldukça sınırlıydı. Para ve ticaret sadece uzun mesafeli meta alışverişlerinde devreye giriyor, fiyatlar arz-talebe göre belirlenmiyordu. Polanyi, modernite öncesi insanlığın kar amacı gütmeyen ve ekonomi dışı saiklerle işleyen üç temel sistem üzerinde yükseldiğini belirtir:

Ev İdaresi (Householding): Üretimin tamamen hane içinde toplanması; her ailenin kendi yiyecek, giysi ve eşyasını kendisinin üretmesi esası.

Karşılıklılık (Reciprocity): Toplumsal varlıkların ve cemaat üyelerinin birbirleriyle hediye değiş tokuşu yapması (Kula Halkası gibi toplumsal farklılaşmanın az olduğu yapılar).

Yeniden Dağıtım (Redistribution): Üretim fazlasının (artı değerin) bir merkezde (şef, kral, bürokrasi) toplanıp tekrar toplumsal üyelere dağıtılması.

 

Modernite öncesinde insan, Karl Marx ve Adam Smith’in iddialarının aksine, sürekli karını maksimize etmeye çalışan rasyonel bir "Homo oeconomicus" değildi. Mal ve mülk, ekonomik bir amaç değil, toplumsal statüyü tahkim eden bir araçtı.

 

Pırlantanın yatırım değeri yoktur.

1929 Buhranı ile krize giren elmas piyasasını kurtarmak isteyen İngiliz tekel şirketi De Beers, N. W. Ayer reklam ajansı ile anlaşarak tekelleştiler ve piyasaya sürülen pırlanta miktarını kısıtlayarak bolluktan ötürü fiyatların düşmesini engellediler. Pırlantayı ebedi aşk ritüeliyle özdeşleştirerek insanların ellerindeki elmasları satmasını (böylece tekel fiyatının kırılmasını) engellediler. Resmiyet katmak için pırlantalara karmaşık sertifikalar, klasmanlar ve numaralar eklediler.

 

Neden Büyü ve Fala İnanırız?

İnsan beyni, evrimsel süreçte hayatta kalmak üzere programlanmış bir kalıp bulma makinesidir.

Gelişmiş eğitimimiz ve rasyonel "Ego"muz (Sistem 2) aksini söylese de, bilinçaltımızdaki o ilkel "İd" (Sistem 1) hayatta kalma garantisi arar ve ne olur ne olmaz diyerek tahtaya vurur, zarı öper ya da balkonda patates yer.

 

İnsan zihni belirsizlikten nefret eder. Geleceğin bilinmezliği kronik bir kaygı yaratır. Fal ve büyü, bu kaotik evrende bize bir "Yol haritası" sunarak sahte de olsa bir kontrol hissi verir.

 

Tarihsel süreçte kuşların uçuşundan (Roman Augury), kemik çatlaklarından (Çin kehanetleri) ve ok fallarından (belomantia) modern dünyanın kuantum enerjilerine, Reiki seanslarına ve galaktik astroloji haritalarına evrilen süreç, aslında sadece kılıf değiştirme hikayesidir.

 

Eski toplumlar acılarını ve ödüllerini öte dünyaya (Civitas Dei / Tanrı’nın Şehri) ertelerken, modern tüketim toplumunun bireyi o kadar sabırlı değildir. Cenneti de, başarıyı da, zenginliği de hemen şimdi kendi mahallesinde (Civitas Terrana) tecrübe etmek ister.

Bu yüzden modern insan, kırmızı çizgileri olmayan, ucu açık, tamamen kendisini merkez alan spiritualizm, enerji, Reiki veya kişiselleştirilmiş astroloji öğretilerine sığınır.

Aslında herkesin tapındığı yeni Tanrı, kendi egolarıdır.

 

Falcılar asla "Yarın batacaksın, hayatın mahvolacak" demez. Sektör tamamen "umut" satmak üzerine kuruludur. Fal, çarkın dişlileri arasında sıkışmış modern bireye o çok beklediği Deus ex machina’yı (göklerden inecek sihirli bir elin tüm hayatını bir anda değiştireceği fantezisini) vadeder.

 

Sonuç Niyetine: Kendimizi Geliştirmek İçin Neyi, Nasıl Okumalıyız?

Her bireyin zihinsel matriksi (parmak izi gibi) benzersizken, yüz binlerce insanın aynı uyduruk "kişisel gelişim" kataloğundan mucize beklemesi bir yanılsamadır.

Altyapı hazırlığı olmadan, sırf entelektüel görünmek adına Derrida, Bourdieu, Heidegger gibi devasa ağırlıktaki orijinal metinlerin altına girmek, zihinsel ezilmeye yol açar.

 

Rastgele okumak, lojistik planlaması yapılmamış bir savaşa girmeye benzer; taktiksel olarak birkaç kitap bitirebilirsiniz ama savaşı (entelektüel gelişimi) kazanamazsınız.

Kafanızda bir soru, bir dert, bir araştırma odağı olmadan daldan dala okumak sadece jargon ezberletir; teoriyi pratiğe dökemeyen, dünyayı sindirememiş bir okuyucu profili yaratır.

Konfor alanından çıkmadan zihin gelişmez.

 

Biri bir işi romantize ediyorsa onu kesin kötü yapıyordur.

Göz için (klasik okuyucu hedef alınarak) yazılmış yoğun bir metnin kulakla tüketilmesi kesinlikle bir yanılsamadır. Yazıdaki yoğunluk, sözde yakalanamaz. Ev işi yaparken, yolda yürürken "entellektüel faaliyet" tükettiğini sanmak neoliberal tüketim kültürünün insanı aptallaştıran ve tembelleştiren bir oyunudur.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder