Emrah
Safa Gürkan - Ezbere Yaşayanlar -
Notlar
Vazgeçemediğimiz Alışkanlıklarımızın Kökenleri
Kronik Kitap, 2022
Giriş
Herkes kendini "özel ve eşsiz" hisseder. Halbuki eylemlerimiz
ve reaksiyonlarımız temelde aynıdır.
Bir şeyin adı (inovasyon, yenilik, özgünlük) piyasada ne
kadar çok zikrediliyorsa, gerçekte kendisine rastlamak o kadar imkansızdır.
Düşünmenin külfetinden kaçmak için reklamvari sloganlar ve
kişisel gelişim zırvaları tercih edilir.
Herkes sadece kendi "mahallesinde" üretilen
kültürel metaları tüketir. Giyim kuşamda cesur olan modern insan, okuma ve
dinleme listelerinde hiyerarşileri yıkamaz.
Herkesin "özel" ilan edildiği ambalaj çağında da
aslında hiç kimse özel değildir; bu yüzden birey, farklılığını sürekli dış
dünyaya (sosyal medyaya) onaylatmak zorundadır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası diplomalar artmış, plazalarda
fiyakalı kıyafetler giyen beyaz yakalı bir kitle doğmuştur. Fakat bu yeni bir
sınıf değildir / Üretim araçlarına sahip olmayan herkes proleterdir (işçidir). Statü
endişesi yaşayan beyaz yakalılar kendini geliştirmek için kişisel gelişim
gurularının eline düşmüştür.
Neden Farklıya Tahammül Edemeyiz?
Düşünme zahmetinden kaçmak, insanı "öteki"ni
suçlamaya ve sığlığa iter.
Latince (tolerare) ve Arapça (h-m-l - hamal ile aynı kökten)
kelimelerinin ikisi de "taşımak, katlanmak" anlamına gelir. Yani
hoşgörü, özünde tatsız bir duruma zoraki bir katlanma halidir.
Tarihsel olarak hoşgörü ancak ekonomik refahın yüksek, nüfus
baskısının az ve toplumların özgüvenli olduğu "parıltılı dönemlerde"
ortaya çıkan bir lükstür.
Eski dünyada insanlar hayatlarını cemaatler (aşiret,
mahalle, dini grup) içinde eriterek güvenceye alıyordu. Devlet bile bireyi
değil, cemaati muhatap alıyordu. Vergiler köye veya dini gruba kesiliyor, iç
hukuk kendi içinde çözülüyordu.
Yahudilerin sert beslenme (kaşer) kuralları, Osmanlı'da
gayrimüslimlerin sarı ayakkabı giymesinin yasak olması (anonim bir tabir olan
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa buradan gelir) veya Qing Hanedanı'nın Han Çinlilerine
Mançu saç stilini dayatması, dış görünüşün doğrudan bir sadakat ve kimlik testi
olduğunu gösterir.
İnsan psikolojisindeki aidiyet ihtiyacı yok olmaz, sadece
ambalaj değiştirir.
Günümüzde farklı fikirlere yönelik taassup, kendini politik
doğruculuk ve sosyal medya linçleri üzerinden göstermektedir (Engizisyon 2.0).
Canlılar sert doğa koşullarına karşı hayatta kalabilmek için
grup içi işbirliği yapmak zorundadır.
Bir grubun başarılı bir şekilde organize olabilmesi için
kaynakları sömüren "çürük elmaları" ve "mızıkçıları"
(free-riders) ayıklaması gerekir. İşte konuşma ve Robin Dunbar'ın bahsettiği
dedikodu mekanizması, tam da bu uyumsuzları saptamak ve dışlamak için
evrimleşmiştir.
İnsan psikolojisi, kendisine genetik ya da kültürel olarak
benzeyenlere karşı açıklanamaz bir iltimas geçerken, benzemeyeni dışlama
eğilimindedir.
Günah keçisi / Soyut bir güce hesap sormak imkansız
olduğundan, faturayı toplumun içindeki "farklı" unsurlara kesmek
psikolojik olarak çok daha rahatlatıcıdır.
Salgınlarda cüzzamlıların, vebada Yahudilerin, Covid-19'da
Çinlilerin suçlanması bu refleksin ürünüdür.
Yeni olan şey, eskiyi yıkıp taşları yerinden oynattığı için
insanlarda doğal bir huzursuzluk ve "bidat" (yeni adet) alerjisi
yaratır.
Ekonomik ve sosyal statü olarak kaybedecek bir şeyi olan
herkes (örneğin günümüz beyaz yakalıları veya burjuvazi) düzenin değişmesini
istemez.
Günümüz sosyal medyasındaki her şeyden nem kapma ve sürekli
birilerini linç etme eğilimi, 19. yüzyılın Viktoryen toplumundaki katı
ahlakçılığa benzer. Bu, yeni edinilen statüyü ve maddi kazancı koruma telaşının
bir ürünüdür.
İnsanlar çoğunlukla büyükanne ve büyükbabaları tarafından
büyütüldüğü için zihinsel dünyaları iki kuşak öncesine aittir. Misketle büyüyüp
internet çağını yaşayan bir neslin bu hıza ayak uydurması zordur.
Sosyal medyadaki din, milliyetçilik, edep gibi kavramlar
üzerinden yürütülen linçlerin asıl amacı karşı tarafı eğitmek değildir. Kişi,
modern dünyada çıkarı için sessizce terk ettiği değerleri başkalarına karşı
ateşli bir şekilde savunarak "Ben hala özüme sadığım" çığlığı atmakta
ve kendi vicdanını rahatlatmaktadır.
Dağılmaya yüz tutan ve iç anlaşmazlıklar yaşayan bir
topluluk, ortak bir düşman yaratıp onu cezalandırarak kendi iç bağlarını
kuvvetlendirir ve safları sıklaştırır.
Neden İnsanları Konuşmalarına Göre Yargılıyoruz?
Bankadaki paranız ekonomik sermayenizdir; ancak konuşma
tarzınız, seçtiğiniz kelimeler, aksanınız ve diksiyonunuz da sizin kültürel
sermayenizdir.
Robin Dunbar'ın teorisine göre, insanlar evrimsel süreçte en
fazla 150 kişilik (Dunbar Sayısı) güvenli gruplar halinde yaşayabiliyorlardı.
Akademisyenlerin veya uzmanların karmaşık, kimsenin
anlamadığı teknik kelimelerle konuşması (metindeki Alan Sokal vakasında olduğu
gibi) bir güç gösterisidir. Amaç, yapılan işi daha gizemli, üstün ve itibar sahibi
göstermektir.
Anlaşılmaz bir dil kullanan uzman, etrafına bir koruma
kalkanı örer ve dışarıdan gelecek eleştirileri "Siz henüz bu dili
konuşamıyorsunuz" diyerek baştan savar.
Okul ve Dilsel Kodlar
Okul sistemi eğitimi geniş kod üzerinden yürütür. Üst ve
orta sınıf çocukları evde zaten bu kodla büyüdükleri için okulda kendilerini
"evlerinde" hissederken, işçi sınıfı çocukları okula yabancı bir dil
öğrenir gibi başlar ve maça geride itilerek devam ederler. Eğitim sistemi bu
eşitsizliği yok sayıp "herkes eşit şartlarda yarışıyor" illüzyonu
yaratarak imtiyazı yeniden üretir.
Dar Kod (Restricted) / Basit
dilbilgisi, az sözcük, bağlama bağımlı
Geniş Kod (Elaborated) / Kompleks
cümleler, zengin kelime dağarcığı
1980'lerden sonra küresel sistem, kendi ideolojisini
zihnimize kelimeler yoluyla zerk etti.
Esneklik, dinamizm, bireycilik, özgürlük, çeşitlilik. (Hepsi
pozitif, arzulanan kavramlar olarak kodlanır).
Katılık, kısıtlama, arkaik, hantal, tekdüze. (Hepsi negatif,
kurtulunması gereken yükler olarak kodlanır).
Üniversiteye gitmemiş mavi yakalı bir işçi, "en son
güncellenen makbul kelimeleri" takip edemez.
Sonuçta, yanlış bir kelime kullandığı anda elitler
tarafından elitlerin mahkemesinde (sosyal medyada) anında linç edilir ve
dışlanır.
Böylece politik doğruculuk, kamusal alanı eşitlemeye
çalışırken ironik bir şekilde alt sınıfların statüye ve kamusal alana erişimini
kısıtlayan didaktik, yukarıdan bakan yeni bir "dil barajı" haline
gelir.
Neden Dedikodu Yaparız?
Dedikoducu, hedef aldığı kişinin yokluğundan güç alarak
rahattır; ancak dinleyici nezdindeki "güvenilirlik ve inanılırlık
sermayesini" korumak zorundadır. Yalan bilgi yaymak risklidir; bu yüzden
dedikodu, toplumsal gerçekliğe sıkı sıkıya çıpalanmış bir yorumlama sanatıdır.
Toplumsal normlardan sapanları (örneğin modernleşen kadını
veya cemaat sırlarını dışarı sızdıranı) dedikodu yoluyla yaftalamak, grubun
geri kalanına "Sürüden ayrılma, kurallara sadık kal" mesajı veren
örtülü bir gözdağıdır.
Kanunların (hukukun) yetersiz kaldığı toplumsal gri alanlarda
"makul olanı" belirlemek için dedikodu bir kamuoyu yaratma aracıdır.
Toplumlar ekonomik ve teknolojik olarak hızla dönüşürken,
ahlaki ve zihinsel kalıplar iki nesil öncesinin tarım toplumunda çakılı kalır.
Bu yüzden en masum yenilikler bile bir "ahlaksızlık" veya
"aykırılık" olarak kodlanır ve dedikodu çarkları tarafından öğütülmek
istenir.
Erkekler dünyayı bir hiyerarşi olarak gördükleri için
konuşmayı bir rekabet ve sorun çözme (report talk) aracı olarak kullanırlar.
Kadınlar ise kamusal alandan dışlandıkları yüzyıllar boyunca hayatta kalmak
için bağ kurmayı, yakınlık tesis etmeyi ve duyguları paylaşmayı (rapport talk)
seçmişlerdir. Bu durum kadınların açık çatışmadan kaçınıp "karnından
konuşmasına" yol açar.
Kadınların dedikodu pratikleri daha çok rakibinin fiziksel
görünüşü ve iffeti üzerinedir.
Güçsüz insanlar, güçlü insanlara göre daha çok dedikodu
yapar.
Erkeklerle Kadınlar Neden Farklı Meslekler Seçer?
Cam Tavan (Glass Ceiling): Kadınların iş hayatında maruz
kaldığı görünmez engelleri ifade eder.
Marshall Sahlins'in "Müreffeh Toplum" (Affluent
Society) olarak adlandırdığı avcı-toplayıcılar, daha az talep edip
beklentilerini ellerindeki imkanlarla dengeleyerek refaha ulaşıyorlardı. Günde
sadece birkaç saat avlanıp geri kalan zamanı eğlenceye ayırıyorlardı.
Tarıma geçiş, kadın-erkek arasındaki eşitliği bozan en büyük
kırılma oldu. İşin ironik yanı, bitkileri ehlileştirerek bu süreci başlatan
bizzat kadınlardı.
Yiyecek arzının artmasıyla çocuk doğurma sıklığı 4 yıldan
1-2 yıla düştü. Kadın, hayatını riske atma pahasına bir "bebek
fabrikasına" dönüşerek ev içine (yemek, çocuk bakımı, kap kacak üretimi)
hapsedildi.
Fetihlerle birlikte vergi ve paranın kullanıldığı pazarlar
ortaya çıktı. Karşılıklı yardımlaşma, yerini hukuki ve ölçülebilir borç/faiz
yüküne bıraktı.
Borç batağına düşen insanlar çaresizlikten karılarını ve
çocuklarını köle olarak satmaya veya genelevlere rehin vermeye başladı.
Borç sarmalından başarıyla çıkan zengin sınıf, kendi
kadınlarının bir meta gibi alınıp satılamayacağını tüm dünyaya ilan etmek için
onları eve kapattı ve dışarı çıktıklarında örtünmelerini sağladı.
Tapınak fahişesi Şamhat'ın vahşi Enkidu'yu baştan çıkarıp
"medeniyetin sefahatına" sürüklemesi, Truva Savaşı'nı kadınların
kıskançlığının çıkarması gibi anlatılar kadını "düzen bozucu ve tehlikeli
bir unsur" olarak kodlar.
Padişah anneleri için kullanılan "Valide Sultan"
unvanı aslında "Valide-yi Sultan" (padişahın annesi) ifadesinden
gelir. Kadın, sadece doğurduğu erkek çocuk üzerinden görünürlük kazanır.
Kraliçe I. Elizabeth (1533–1603) / evlenmeyi reddedip
"Bakire Kraliçe" olarak ölmesi, iktidarını korumak için evlilik
yoluyla bir erkeğin egemenliğine girmek istememesi bağlamında yorumlanmıştır.
Frank Hukuku (Salic Law): Kadınların ve kadın soyundan
gelenlerin toprak ile taht üzerinde hak iddia etmesini engelleyen kadim Avrupa
yasası.
Tarih boyunca kadınlar toplumsal ve kurumsal kısıtlamaları
aşmak ya da hayatta kalabilmek adına erkek kılığına büründüler.
Pergeli Matrona (5. Yüzyıl): Kocasından kaçmak amacıyla İstanbul'da
bir manastıra sığındı. Sürgün döneminin ardından kocalardan kaçan kadınlar için
bir manastır kurdu.
Catalina de Erauso (17. Yüzyıl): Manastırdan kaçmak için
erkek kılığına girdi. Saçlarını kesip göğüslerini özel bir sıvıyla kurutan
“erkek” Catalina İspanya ve Yeni Dünya'da korsanlık, düello ve savaşlarla geçen
maceralı hayat yaşadı.
1980 gibi geç bir tarihte siyaset bilimci Theda Skocpol'un
Harvard'daki kadrosu kadın olduğu için reddedildi.
Carnevale, Strohl ve Melton Raporu (2011): Amerikan Nüfus
Sayımı verilerine göre kadınlar hala bakma, yetiştirme ve besleme; erkekler ise
mantık ve analiz mesleklerine yönelmektedir. En çok kazanan 10 mesleğin 8'ini
erkekler domine ederken, en az kazanan 2 tanesi (anaokulu öğretmenliği ve
psikolojik danışmanlık) kadınlara kalmıştır.
Toplumsal cinsiyet eşitliğinin en yüksek olduğu (baskının en
az olduğu) ülkelerde, kız öğrenciler bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik
(STEM) alanlarında erkeklerden daha başarılı olmalarına rağmen bu bölümleri
tercih etmemektedir.
Eşitlikçi ülkelerde (toplumsal cinsiyet eşitliği) "Beş
Büyük Karakter Özelliği" (nörotiklik, dışa dönüklük, açıklık, uyumluluk,
sorumluluk) açısından cinsiyetler arası farklar azalmak yerine artmaktadır.
Meslekler tarihsel süreçte cinsiyet değiştirebilir. Burada
temel itici güç prestij ve kazançtır. Erkekler paranın kokusunu aldığı an
kadınları o alandan dışlar: Hemşirelikten erkekler zamanla çekilirken, ebelik
prestij kazandıkça erkeklerin kontrolüne geçmiştir.
Ekonomistler çocuklu annelerin çocuksuzlara kıyasla daha az
maaş aldığını saptamıştır. ABD'de çocuk başına maaş %5 azalmaktadır. Ann
Crittenden, çocuklu/çocuksuz kadın arasındaki uçurumun, kadın/erkek
arasındakinden daha büyük olduğunu belirtir.
Evde oturup çocuğun ensesinde boza pişirmektense, çalışan ve
ekonomik özgürlüğü olan annenin çocukla kurduğu ilişki daha pozitiftir.
Neden Hala Ismarlıyoruz? Ya da
Hesapsızlığın Hesaplılığı
Kültürel metinlerde (kutsal kitaplar, aşk romanları vb.)
idealize edilen çıkarsız diğerkamlık, gerçek hayatta yerini yapısal bir
rasyonaliteye bırakır.
Mauss, ilkel toplumlarda hediyenin teoride gönüllü, pratikte
ise zorunlu olduğunu saptamıştır. Sistem üç temel yükümlülük üzerine kuruludur:
Hediye verme, hediye alma ve alınan hediyeyi iade etme.
Polinezya ve Melanezya kabilelerinde hediyenin ilk
sahibinden (donör) bir ruh taşıdığına inanılır. Bu ruh, sirkülasyon esnasında
sürekli ilk sahibine dönmek ister. Döngüyü kırmak (hediyeyi iade etmemek)
doğaüstü güçlerin gazabına uğramak anlamına gelir.
Temel biyolojik ihtiyaçlar dışındaki "sahip olma"
hissi içgüdüsel değil, sosyal bir ihtiyaçtır. Nesnelerle kurulan bağ, diğer
insanlarla olan ilişkiler çerçevesinde belirlenir.
Önemli olan "bende var" kuralı değil, "onda
yok" durumudur. "Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür" atasözü,
insanın bu izafi ve kıyas odaklı doğasını açıklar.
Antropologlar kendi içinde takasla (barter) alışveriş yapan
hiçbir topluma rastlamamıştır. Takas, yalnızca birbirini tanımayan, aralarında
güven ilişkisi olmayan yabancı kabilelerin bir kerelik mecburi ticari
çözümleridir.
Kurumların ve açık şiddet araçlarının olmadığı toplumlarda,
egemenlik ilişkileri kişileri hediye yoluyla borçlu bırakma esasına dayanır.
Polisin, hukukun ve profesyonel ordunun olmadığı toplumlarda
nizamı sağlayan en temel unsur, insan hayal gücünün ve korkularının
manipülasyonudur.
Merkezi otoritenin (devlet, kolluk kuvveti, mahkeme)
bulunmadığı ya da zayıf kaldığı ortamlarda, tıpkı hediyeleşme gibi kan davası
da bir nizam ve skor eşitleme mekanizması olarak işlev görür.
Türkiye gibi göçlerle büyüyen, sınıfsal devamlılığı zayıf ve
akışkan toplumlarda nesilden nesle aktarılan köklü bir itibar mekanizması tam
olarak oturmamıştır.
Almancada bir iyiliğe karşılık vermek anlamına gelen sich
revanchieren fiilinin kökeni "rövanş", Fransızca karşılığı (revanche)
ise "intikam" demektir. Hediyeye mukabele etmek, şartları eşitleyerek
alt konumdaki hiyerarşiden kurtulma (intikam alma) çabasıdır.
İsraf ile prestij arayışı el ele gider.
Bir nesnenin işlevsizliği arttıkça, sahibine kazandırdığı
prestij potansiyeli artar.
Osmanlı’da yeniçeriler ulufe (maaş) gününde padişahın
sarayda verdiği pilavı yiyerek sadakatlerini tazelerlerdi. Padişaha kafa
tutmaya karar verdiklerinde ise Et Meydanı'nda yemek kazanlarını ters
çevirirlerdi. Kazan kaldırmak; "Senin aşını reddediyorum, dolayısıyla sana
olan sadakat borcum ve kontratım bitmiştir" anlamına gelen en radikal
sembolik eylemdir.
Nankör: Farsça nan-kür, ekmek görmeyen, ekmek değerini
bilmeyen
Karl Polanyi’nin "Büyük Dönüşüm" (Great
Transformation) kuramına göre, 18. yüzyıldan önce piyasa ve fiyat
mekanizmasının toplum üzerindeki etkisi oldukça sınırlıydı. Para ve ticaret
sadece uzun mesafeli meta alışverişlerinde devreye giriyor, fiyatlar arz-talebe
göre belirlenmiyordu. Polanyi, modernite öncesi insanlığın kar amacı gütmeyen
ve ekonomi dışı saiklerle işleyen üç temel sistem üzerinde yükseldiğini
belirtir:
Ev İdaresi (Householding): Üretimin tamamen hane içinde
toplanması; her ailenin kendi yiyecek, giysi ve eşyasını kendisinin üretmesi
esası.
Karşılıklılık (Reciprocity): Toplumsal varlıkların ve cemaat
üyelerinin birbirleriyle hediye değiş tokuşu yapması (Kula Halkası gibi
toplumsal farklılaşmanın az olduğu yapılar).
Yeniden Dağıtım (Redistribution): Üretim fazlasının (artı
değerin) bir merkezde (şef, kral, bürokrasi) toplanıp tekrar toplumsal üyelere
dağıtılması.
Modernite öncesinde insan, Karl Marx ve Adam Smith’in
iddialarının aksine, sürekli karını maksimize etmeye çalışan rasyonel bir
"Homo oeconomicus" değildi. Mal ve mülk, ekonomik bir amaç değil,
toplumsal statüyü tahkim eden bir araçtı.
Pırlantanın yatırım değeri yoktur.
1929 Buhranı ile krize giren elmas piyasasını kurtarmak
isteyen İngiliz tekel şirketi De Beers, N. W. Ayer reklam ajansı ile anlaşarak tekelleştiler
ve piyasaya sürülen pırlanta miktarını kısıtlayarak bolluktan ötürü fiyatların
düşmesini engellediler. Pırlantayı ebedi aşk ritüeliyle özdeşleştirerek
insanların ellerindeki elmasları satmasını (böylece tekel fiyatının
kırılmasını) engellediler. Resmiyet katmak için pırlantalara karmaşık
sertifikalar, klasmanlar ve numaralar eklediler.
Neden Büyü ve Fala İnanırız?
İnsan beyni, evrimsel süreçte hayatta kalmak üzere
programlanmış bir kalıp bulma makinesidir.
Gelişmiş eğitimimiz ve rasyonel "Ego"muz (Sistem
2) aksini söylese de, bilinçaltımızdaki o ilkel "İd" (Sistem 1)
hayatta kalma garantisi arar ve ne olur ne olmaz diyerek tahtaya vurur, zarı
öper ya da balkonda patates yer.
İnsan zihni belirsizlikten nefret eder. Geleceğin
bilinmezliği kronik bir kaygı yaratır. Fal ve büyü, bu kaotik evrende bize bir
"Yol haritası" sunarak sahte de olsa bir kontrol hissi verir.
Tarihsel süreçte kuşların uçuşundan (Roman Augury), kemik
çatlaklarından (Çin kehanetleri) ve ok fallarından (belomantia) modern dünyanın
kuantum enerjilerine, Reiki seanslarına ve galaktik astroloji haritalarına
evrilen süreç, aslında sadece kılıf değiştirme hikayesidir.
Eski toplumlar acılarını ve ödüllerini öte dünyaya (Civitas
Dei / Tanrı’nın Şehri) ertelerken, modern tüketim toplumunun bireyi o kadar
sabırlı değildir. Cenneti de, başarıyı da, zenginliği de hemen şimdi kendi
mahallesinde (Civitas Terrana) tecrübe etmek ister.
Bu yüzden modern insan, kırmızı çizgileri olmayan, ucu açık,
tamamen kendisini merkez alan spiritualizm, enerji, Reiki veya
kişiselleştirilmiş astroloji öğretilerine sığınır.
Aslında herkesin tapındığı yeni Tanrı, kendi egolarıdır.
Falcılar asla "Yarın batacaksın, hayatın
mahvolacak" demez. Sektör tamamen "umut" satmak üzerine
kuruludur. Fal, çarkın dişlileri arasında sıkışmış modern bireye o çok
beklediği Deus ex machina’yı (göklerden inecek sihirli bir elin tüm hayatını
bir anda değiştireceği fantezisini) vadeder.
Sonuç Niyetine: Kendimizi Geliştirmek İçin Neyi, Nasıl Okumalıyız?
Her bireyin zihinsel matriksi (parmak izi gibi)
benzersizken, yüz binlerce insanın aynı uyduruk "kişisel gelişim"
kataloğundan mucize beklemesi bir yanılsamadır.
Altyapı hazırlığı olmadan, sırf entelektüel görünmek adına
Derrida, Bourdieu, Heidegger gibi devasa ağırlıktaki orijinal metinlerin altına
girmek, zihinsel ezilmeye yol açar.
Rastgele okumak, lojistik planlaması yapılmamış bir savaşa
girmeye benzer; taktiksel olarak birkaç kitap bitirebilirsiniz ama savaşı
(entelektüel gelişimi) kazanamazsınız.
Kafanızda bir soru, bir dert, bir araştırma odağı olmadan
daldan dala okumak sadece jargon ezberletir; teoriyi pratiğe dökemeyen, dünyayı
sindirememiş bir okuyucu profili yaratır.
Konfor alanından çıkmadan zihin gelişmez.
Biri bir işi romantize ediyorsa onu kesin kötü yapıyordur.
Göz için (klasik okuyucu hedef alınarak) yazılmış yoğun bir
metnin kulakla tüketilmesi kesinlikle bir yanılsamadır. Yazıdaki yoğunluk,
sözde yakalanamaz. Ev işi yaparken, yolda yürürken "entellektüel
faaliyet" tükettiğini sanmak neoliberal tüketim kültürünün insanı
aptallaştıran ve tembelleştiren bir oyunudur.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder