22 Nisan 2012 Pazar

Besim F. Dellaloğlu – Romantik Muamma


Besim F. Dellaloğlu – Romantik Muamma

…modernliğe karşı ilk isyandı romantik hareket. (s. 8)

Romantizm topyekûn bir düşünce biçimidir; hayata karşı bir duruştur. (s. 9)

Romantizm, anti-mimetik bir estetiktir.
Romantizm yaşamın ne olduğuyla ilgilenmez, onun ne olması gerektiğiyle ilgilenir. (s. 10)

Erken romantikler (Jena romantikleri);
August Wilhelm (1767-1845)
Friedrich Schlegel (1772-1829)
Friedrich von Hardenberg / Novalis (1772-1801)
Friedrich Schelling (1775-1854)
Friedrich Schleiermacher (1768-1834)
Ludwig Tieck (1773-1853)
Caroline Schlegel-Schelling (1763-1809)
Dorothea Schlegel (1764-1839)
Friedrich Hölderlin (1774-1843)

Caroline Michaelis, A.W. Schlegel’le evlenir.
Dorothea, Moses Mendelsshon’un kızıdır ve bir bankerle evlidir. O da bir süre sonra eşini terk eder ve F. Schlegel’le birlikte yaşamaya başlar. (s. 13/14)

Romantizm hakikat duygusunu yitirmeden onunla alay edebilmeyi mümkün kılar. Hakikat onunla da onsuz da olunmaz bir şeydir. O hem hedeftir hem temsil edilemez. Romantizm işte tam da bunun bilincidir.
Yanlış yaşamı doğru yaşamaya çalışmak romantik bir edimdir. (s. 18)

Romantizm ilkellik ve saflıktır.
…tekil olana sadakattir. (s. 19)

…şeyler üzerine, kavramların bize sağladığı rasyonel bilginin ilkelerini içeren felsefe, iki tür kavrama göre bölünür. Söz konusu kavramlar doğa kavramları ve özgürlük kavramıdır.
…şeyler belirlenmiş değil de özgür olsalardı, bilimin nesnesi olmazlardı. (s. 24)

Kant’a göre, “yargıgücü, anlama yetisi ile akıl arasında bir orta terim (bağlaç) oluşturur. (s. 25)

(Romantik sanat)
…yapıt idealin tasarımıdır; ancak ideal değildir. (s. 27)

(Hegel, Schelling ve Hölderlin’in yazdığı) 1796 tarihli Alman İdealizm Sistemi için Erken Program…

Metne göre “tüm düşünceleri birleştiren düşünce, Platonik anlamda, güzel düşüncesidir.” Aklın en yüksek edimi estetik edimdir. (s. 30)

(Friedrich Schlegel) Mitoloji doğanın sanat yapıtına dönüşmüş halidir. (s. 32)

(Novalis) Duygu kendini duyumsamaz.

(Jaspers) Felsefe yolda olmaktır; hiçbir yere yerleşememektir. (s. 36)

(Organik bir toplum anlayışı) cins kimliklerinin toplumsallığını ve siyasiliğini vurgulayan ve bu kimlikler arasında eşitliği talep eden bir cinsel politika. (s. 41)

Romantizm, kesinlikle bir anti-kapitalizmdir. (s. 43)

Romantik siyaset her zaman ideal tarzında bir siyasettir.
…romantizm öncelikle özneye yapılan bir vurgudur. Bu açıdan her türlü otoriter siyaset, romantik imgelemin dışına düşer. (s. 44)

Modern yaşamın radikal eleştirisi romantizmin temel varolma nedenidir. (s. 45)

Modern dönemde akıl, toplumun öznedeki ajanıdır. (s. 46)

Akıl aynı zamanda iktidar, egemenliktir.
Modern düşünce, özne ile nesnenin kategorik ayrımına dayanır. Yani özne nesneden bağımsız olarak, nesne de özneden bağımsız olarak tanımlıdırlar. (s. 47)

Modern özne “ben” sözcüğünü çok kullanır.
“Ben” içi boş bir iddiaya dönüşür modern dönemde.

Modern, özne için hem bir rahim hem de bir tabuttur.

Modern kent kamudur. Kamu kalabalıktır. Modern kent öylesine kalabalıktır ki orada faili meçhul cinayetler işlenir herkesin gözü önünde. (s. 48)

(Heidegger) “Yapılıp edilenlerden sorumlu hep “herkes” daha doğrusu “hiçkimse”dir. Böylece herkes alanı insanın günlük yaşam yükünü hafifletir.
Herkes alanında her kimse ötekidir ve hiç kimse kendisi değildir.” (s. 49)

Modern özne için en güvenli sığınaklardan biri ironidir.

Modern özne kendisi bile değildir. Tüm özneler birbirlerinin yerine geçebilirler; çünkü modernlik, özneyi işlevi ya da rolüyle tanır.
Niteliksel farklılıklar, niceliksel özdeşlik içinde erimiştir.

Para,
…bütün niteliği ve bireyselliği şu soruya indirger: Kaça? (s. 50)

“Para, şeylerin bütün nitel farklarını ‘kaça?’ terimiyle açıklar. Para, …bütün değerlerin ortak adlandırıcısı haline gelir.” Georg Simmel (s. 50/51)

(Özgürlük) Talep etmek teslimiyettir. Özgür özneler talep etmeyenlerdir. (s. 51)

Friedrich Schlegel’e göre, modern üretim teknikleri, insanı insanlıktan çıkarıcı bir niteliktedir; insanı köleleştirmektedir. (s. 52)

Maddi çıkar, modernliğin temelidir.
Burjuvanın dünyası tüketebildiği nesnelerden oluşan bir dünyadır.
Modern birey, bir Faust’tur. O, bilincini, rahatlık ve güvene satmıştır.

Romantiklere göre toplum, içinde insanların rekabet ettikleri değil, işbirliği yaptıkları bir topluluk olmalıdır.
…özne …kendini ötekilerle etkileşim halinde gerçekleştirmeye çalışmalıdır. (s. 53)

İnsan olma durumu ussallığa indirgenemez. (s. 56)

Kendilik ve ötekilik iç içedir ve birbirinden kolaylıkla ayrılamaz. (Öteki, “sen”dir)

…Schleiermacher, din bilincini estetik bilince yakın bulur; çünkü her ikisinde de esas olan duygudur. (s. 57)

(Din sezgisel verilere itibar ettiği için, dolaylı olarak dogmatik olmak zorundadır.)

(Romantizm ile Protestanlık)

Reformasyon esas devrimdir. Çünkü Luther’in önderliğindeki Reformasyon’la birlikte tin kendinin bilincine varmıştır. (s. 60)

…romantizmin din anlayışının en iyi ifadesi panteizmdir. (s. 61)

Felsefenin estetikleşmesi Alman felsefesinde Kant’la başlamıştır.

…estetiğin öne çıkışı, Kant’la sadece biçimsel ya da düzenleyici nitelikteyken, Schelling’de tamamen tözsel bir nitelik kazanır. (s. 66)

Schelling’e göre
…felsefe hiçbir şeye yaramaz.
Bir şeylerin aracına dönüşmüş felsefe, kendini ortadan kaldırır. Felsefenin kendisi bir yapıttır ve bu estetik bir yapıttır. (s. 67)

Yöntem, hakikat için zorunlu koşul değildir. (s. 70)

Schleiermacher için “sanat kurallara indirgenemeyendir.” (s. 72)

(Aristoteles)
…katharsis
…tragedyanın hedefidir. (s. 80)

Romantizm, bir bakıma umutsuz idealizmdir. (s. 82)

Romantik sanatçı sonuna kadar üslupçudur. Gidecek bir yer kalmayınca, üslup bir sığınak haline gelebilir. Üslup, romantikler için sığınaktır. (s. 84)

(parçacık)
…çünkü mutlak ancak tekil biçimde algılanabilir. (s. 86)

Parçacık melankoliktir. (s. 87)

İroninin …önemli özelliği anlama dayalı olmak yerine performansa dayalı bir ifade tarzı olmasıdır. (s. 90)

Modern özne ironik bir öznedir. (s. 92)

Nemo, bir insanın kendi boşunalığının ve geçiciliğinin farkında olmasına işaret eder. (s. 96)

Sanat yapıtı, ironinin mola verdiği andır; sonsuz özdeşsizliğin yorulup özdeşliğe (uyuma) teslim olduğu andır.

Romantik tavır, gerçekliği askıya alır. Bunu da ironiyi kullanarak yapar. (s. 99)

(Novalis)
Hayal gücü en büyük servettir. (s. 121)

İnsan olmak bir sanattır.
Her İngiliz bir adadır.
İnsanın varlığı hakikatin içindedir. Eğer insan hakikati feda ederse, kendini de feda eder. Hakikate ihanet eden, kendine ihanet eder. (s. 123)

Felsefe aslında sıla hasretidir; her yerde evde olma isteğidir.

Duygu, bölünmüş ruhtur. (s. 124)

İnsan bildikçe daha çok öğrenmek zorundadır. Cehalet bilgiyle birlikte artar. Belki buna cehalet değil de cehaletin bilgisi demek gerekir. (s. 126)

Ayrıntı Yayınları

Hasan Bülent Kahraman - Türk Sağı ve AKP

Hasan Bülent Kahraman - Türk Sağı ve AKP


AKP Türkiye'nin gerçeği. Ama AKP kendisini açıklayabilen bir gerçek değil. Bu kitap onu yapıyor. AKP'yi önce Türkiye'de genel anlamda sağın, daha sonra da özel olarak İslami siyasetin içinde ele alıyor.
(önsöz)

Siyasal süreç ve onun ayrılmaz parçası olan toplumsal dönüşümler, bir çırpıda tamamlanan ve sonuçları hemen elde edilen olgular değildir. (S. 1)

Siyaset bilimi, özellikle 1989 sonrasında ortaya çıkmış olan 'yer kayması' denen bir kavramla yüz yüzedir; buna göre, bir toplum ansızın hiç beklenmeyen bir partiye kitlesel olarak oy verebilir. Ama bu bile bir anda olup bitmiş, önü arkası bilinmeyen bir oluşum değildir. (S. 2 )

1950'de DP'nin Türkiye çapında %50'nin üstünde oy alması ve parlamentoda bugün görüldüğü şekilde olağanüstü bir çoğunluk elde etmesi, başka faktörlerin yanı sıra iki çok önemli faktöre bağlıdır. Birincisi, DP'nin 1945'in hemen sonrasında kurulmasıdır. DP 1946 seçimlerine girmiştir; o seçimlerde CHP'nin tek parti olmasından, Cumhuriyet'in ve Türk modernleşmesinin en önemli kurucu unsurlarından birisini temsil etmesinden kaynaklanan gücüyle, belki de bunlardan daha önemlisi, özellikle ordunun ve bürokrasinin o partiyi desteklemesinden gelen kuvveti ve çeşitli oyunlarıyla DP mağlup edilmiştir. (S. 3)

1950, Türkiye'de temel siyasal yapının oluşma tarihidir. Bu siyasal yapı daha sonra çeşitli kişiler ve teorisyenlerce çeşitli bakış açılarıyla irdelenmiştir.
Bunların içinde en tanınmış olanı Prof. Şerif Mardin'in yaptığı merkez-çevre etkileşimi tanımıdır; bu anlayış, CHP'nin, 1839'dan beri devam eden merkezi ve merkezci, yukarıdan aşağı modernleşmenin temsilcisi olduğunu ileri sürer. Merkezi modernleşmenin karşısında geniş halk kitlelerinin oluşturduğu çevre yer almaktadır. (s. 4 )

CHP, tıpkı İttihat ve Terakki Partisi gib tarihsel bloğun ideolojik siyasal organıdır. (s. 5 )

1950 Hareketi, Anadolu-yerli sermaye oluşturma hareketi olarak da görülebilir. ( S. 6 )

Devletçilik, 1930'da 1929 dünya ekonomik bunalımının şartlarına karşı ekonomiyi koruma adına uygulanan yöntemsel bir baraj olmaktan ibarettir. (...)
İttihat ve Terakki bile bir ulusal burjuvazi inşa etme ve ekonominin liberalizasyonunu sağlayarak uluslararası sermayeyle bütünleşme kaygısı içindedir. CHP'nin eğilimi de bu yöndedir. (...)
DP aslında yerli burjuvazinin daha genişlemesi, palazlanması ve hatta devlet eliyle güçlenmesi doğrultusunda hamle yapmaya gayret etmiş olan bir partidir. (...)
Türkiye'deki dönüşüm -tarımın dönüşümü-, 1946-1950 arasında, CHP'nin hala iş başında bulunduğu dönemde başlamıştır. Bu dönüşümü sağlayan ana unsur, ABD'nin o tarihte Soğuk Savaş politikasını ilan etmesi ve Türkiye'yi kelimenin gerçek anlamıyla ileri bir karakol olarak görmesidir. (s. 8)

1954'ten sonra, özellikle 1955'te 6-7 Eylül olaylarının meydana gelmesinin ardından, zaman zaman liberal olduğunu yazdırtıp söyleten DP çok sert, şiddetli ve anlamsız şekilde akıl almaz bir baskı rejimini uygulamaya koymuştur.(...)
Bütün bu panoramayı, AKP'nin Türkiye’deki geleneklerin bir uzantısı olduğunun belirtmek için çiziyoruz. (...)
Bu gelenek, genel olarak Türk sağı diye adlandırdığımız gelenektir. Türkiye sağı söz konusu olduğunda benim temel iddiam, sağın hiçbir zaman reel demokratik bir bilinç taşımadığıdır. Türkiye sağı devletçiliğe karşı gibi görünüp, liberal gibi isimlerle kendisini adlandırsa dahi, her zaman devlete sahip çıkma ve milliyetçilik açısından, etnik kimliğin muhafazası, ötekinin bastırılması, dışlanması, ezilmesi açılarından ve bütün bunların aynı zamanda İslami, dini bir kimlikle yoğrulması açısından taviz vermez bir yapı içinde kalmıştır. (S. 10 )

DP, Türkiye'de yeni bir kadroyla siyaset yapan bir partiydi. Frederick Frey The Turkish Political Elite adlı, eski tarihli bir kitabında bu parlamentoların, yani 1946, 1950, 1954, 1957 ve hatta 1960 parlamentolarının sosyolojik analizini yaparak, parti tabanlarının nereden kaynaklandığını ortaya koymuştur.
Bu tablolar incelendikçe, özellikle 1950 parlamentosunun, DP'nin ağırlıklı olduğu parlamentonun özünü iki şeyin meydana getirdiği saptanır. Bunların birincisi, milletvekillerinin temsil ettikleri bölgeyle doğum yerleri arasındaki korelasyonun çok yüksek olmasıdır; bir 'doğrudan temsil' unsuru söz konusudur. Bu taşrayla partinin bütünleştiğini gösteren en önemli unsurdur. İkincisi, milletvekilleri gurubunun çok büyük bir bölümü avukattır. Yani 'taşra avukatı' olgusu. (S. 14 )

Derrida'nın geliştirdiği 'kurucu dışarısı' (constitutive outside) diye bir kavram var. Herhangi bir zihinsel pozisyon veya herhangi bir kimlik, kendisini tanımlayabilmek için kendine bir öteki tayin eder, iddiasındadır Derrida. (S. 26 )
Cumhuriyet adına bu 'kurucu dışarısı', diyelim ki 'öteki', İslam’dır. Cumhuriyet biraz da diyalektik şekilde İslam'ı tarif ederek kendi ideolojisini oluşturmuştur.(...) 
Laisizm ve şeriat endişesi Cumhuriyet'in kendi ideolojik formasyonunun ana ölçütüdür. Onun adeta olmazsa olmaz unsurudur ve her şey bundan ibarettir. (s. 27 )

1950 seçimlerinin sonuçlarına baktığımızda DP'nin en yüksek oy aldığı yerler arasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu yoktur. Feodal unsurlardan mürekkep olduğu, burada ağalık düzeni bütün boyutlarıyla geçerlilik taşıdığı ve bu ağaların merkezi devletle yoğun ilişkileri bulunduğu için 1950 seçimlerinde CHP'yi desteklemişlerdir. (S. 31 )

Laiklik; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması. Gündelik hayatta kullanıla kullanıla tüketilen birçok kavram gibi artık bir şey ifade etmez hale gelmiş durumda. (S. 32 )

Aydınlanma düşünürlerinin önemli bir bölümü dinle olan ilişkilerinde son derece çelişkili davranmışlardır. Bunlar kendi evlerinde inançlı, yazılarında ve dışa dönük yüzlerinde bir tür inançsız insanlardır. (S. 35 )

Fransız Devrimi'yle birlikte gelen bir laik despotik dönem vardır. Buna Aydınlanma Despotizmi de denir. Yani, kiliseler samanlığa dönüştürülmüş, her türlü dinsel uygulama yasaklanmıştır. Hatta takvim, ay adları dahi değiştirilmiştir....
Neden dinin gündelik hayattan, gündelik pratikten tecrit edilmesi ihtiyacı doğuyor? (S. 36 )

"Aydınlanma Nedir?" makalesinde Kant, "Aydınlanmış birey, üstündeki vesayetten kurtulmuş ve kendi zihni melekelerini kullanma yetisini kazanmış olan varlıktır," der. Horace'ın bir sözünü anarak Saper aude der. Yani, "bilmekten korkmayınız"...
İşte bu, dünyayı dünyanın bilgisiyle açıklamak ve bunu açıklayacak olan toplumsal ve zihinsel varlığı yaratma çabası laikliktir. (S. 37 )

Cumhuriyet epistemolojisinin temelinde -daha önce bir kaç makalemde belirttiğim üzere- Kantçı bir aydınlanmış insan düşüncesi vardır. Bunun kökenini de Atatürk'ün meşhur lafı, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, başka bir şeye inanmak hurafedir," sözü meydana getirir. Bu sözü, söylediğim tarih doğurmuştur, belli bir geçmişe sahiptir, yani o yanıyla da tarihseldir. Pozitivizmin son durağını göstermektedir. Bunun dışında, Cumhuriyet laikliği, temelinde Fransız Devrimi'nin içerdiği, kapsadığı Aydınlanma despotizmini aynen temellük etmiştir, onu da sahiplenmiştir. (S. 44 )

Eğer devrimi taşıyacak sınıf yoksa devrim o sınıfı yaratmak için bir süre sonra araçsal hale gelir, araç niteliğini kazanır. İşte Sovyetler Birliği; Sovyetler devriminde bu böyledir. İşçi sınıfı yapmamıştır Sovyet devrimini. Bir gün şöyle veya böyle meydana gelmiştir, ondan sonra rejimin en büyük önceliği işçi sınıfını yaratmak olmuştur.
Cumhuriyet de bir halk hareketi değildir. Katılımcı bir boyutu vardır ama asıl problemi bir süre sonra kendisini taşıyacak olan sınıfı bulmaktır, o da burjuvazidir. Bütün bunları yaratmakla yükümlü olan bir devriminse elinde iki şey kalır; bir, bürokratikleşme, iki, otoriterizm. (S. 45 )

1950 hareketinde Halk, Cumhuriyet'in arkasında olmadığını ifade etmiştir. Ama bu saptamayla yanılmayalım; çünkü asıl mesele, öncelikle Cumhuriyet'in halkı reddetmesidir...
Cumhuriyet bir elit rejimidir. (S. 47 )

Cumhuriyet esas itibarıyla aşkınsal olan, kutsal olan bir siyasal iradeyi oradan alıp yerlileştirme, sekülerleştirme sürecidir. Daha önce imparatorda ve Batı siyasal felsefesinde çok tartışıldığı gibi, imparatorun sahip olduğu iki bedende -ki bunlardan birisi tanrısal ve uhrevidir- temerküz etmiş olan iktidarı oradan alıp halka ait bir şey haline getirmek, cumhuriyet düşüncesinin özünü oluşturur. (S. 53 )

1950, çevrenin merkeze karşı başarısıdır. 1960, merkezin çevreden rövanşı almasıdır. 1965, çevrenin yeniden iktidara gelerek merkezi geri plana itmesidir. 1971 12 Mart muhtırası, merkezin bir kere daha iktidarı elde etme girişimidir. 1971 muhtırasına mukabil 1973 seçimleri, çevrenin bu kez CHP'yle tekrar iktidarı ele geçirmesidir. 1980, 1973'te başlayan harekete karşı merkezin güçlendirilme, tahkim edilme hamlesidir. 1983, çevrenin bir kere daha merkeze karşı hareketidir. 1983'ten sonra durumu bu kadar net açıklayamıyorum. Ama şu söylenebilir: 28 Şubat, 1983 sonrasında merkezin ana hamlesidir. 2002 seçimleri, 28 Şubat merkezine karşı çevrenin bir reaksiyonu olarak görülebilir. (S. 61 )

Dönemin bürokrasisinin ne kadar bilinçli olduğunu gösteren ana unsur, 1960 askeri darbesinden hemen sonra Devlet Planlama Teşkilatı'nın kurulmasıdır.
DPT'yi iyi okumak gerekir. Bu kurum, merkezin iktidarı vermemek adına kullandığı enstrümanlardan birisidir. (S. 62 )

1965 seçimlerinde DP'nin uzantısı olan AP seçimleri kazanıyor. AP 1973'te CHP'nin temsil etmeye başladığı metropolitan çevrenin bir başka temsilcisi. O aslında merkezdeki çevre hareketidir. Bu çevre kendisini muhafazakâr olarak nitelendirir. Ama muhafazakârlık tamamen popülist bir karakter taşır. Çünkü bu kesim, Türkiye'de bu işin turnusol kâğıdı olan Kemalist ilkelerle ve Kemalist cumhuriyetle bir çatışma içinde değildir. Bu hareketin önderi olan insanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun uzun süre devam ettirdiği devşirme mekanizmasının Cumhuriyet dönemindeki uzantısı olan sistemle yetiştirilmiştir insanlardır...
Devlet, Osmanlı'daki devşirme sistemini iki kanattan devam ettirmektedir. Bunlardan birisi, askeri okullardır. İkincisi devlet parasız yatılı okullarıdır.
Köy enstitüleri bunun 1940'lardaki modelidir. (S. 78-79 )

1908 meşrutiyetinden sonra İttihat ve Terakki iktidarıyla birlikte, farkında olarak veya olmayarak dinin devlet tarafından belirlenmesi başlamıştır. (S. 105 )

Devlet, 1980'den itibaren çok uzun bir süre, sistemli bir şekilde dini kontrol altına almaya çalışırken, bugün din, devleti kontrolü altına almıştır. Bu model niçin son büyük hamlesinde çöktü? Yani, neden dinin devlet tarafından kontrolü, arkasında büyük bir askeri güç olmasına, anayasanın ona göre düzenlenmesine, eğitim sisteminin reorganizasyonuna rağmen işlemedi de, bu odakların çok rahatsızlık duydukları, şikâyetçi oldukları, değiştirmek için hareket halinde bulundukları AKP iktidarı ortaya çıktı?
Bu rahatsızlığın ve şikâyetin altında yatan sebep, gene bu odakların AKP'yi bir İslami gelenekten gelen dinsel temelli bir parti olarak görmesidir. AKP ise bun biz muhafazakâr bir partiyiz diyerek reddediyor. Fakat ilginç olan şudur: AKP, 'biz muhafazakâr demokrat bir partiyiz' derken, İslam'la olan ilişkisini henüz tarif etmiş değil. (S. 106 - 107 )

İslami sermaye, bugün taşra sermayesinin sahibi ve patronu olmuştur.
AKP, eğer AB konusunda CHP'den, DYP'den veya MHP'den daha rahat bir tutum sergiliyorsa, bunun sebebi, sermayenin uluslararası entegrasyonunun getirdiği yeni bilinç katmanlarıdır. Sermaye onu elinde tutan adamın kendi içine kapanmasına izin vermez. (S. 119 )
Sermaye uluslararası bir sıçrama yapmak istediği için AKP aracılığıyla AB'ye entegre olmak istiyor. (S. 120 )

AKP, partileşememiş bir partidir. AKP uzun bir sürecin sonunda doğmuştur, ama bir tesadüf partisidir. Bugün AKP iktidara gelirken 'biz daha iyi yapalım, ülkeyi şöyle kalkındıralım' diye gelmemiştir. Diğer merkez sağ partiler ve sol partiler halkın nezdinde bir seçenek olmadığı anda, bir intikam partisi olarak AKP iş başına geldi.
AKP kendisine ideoloji üretemedi. Yayınlamış olduğu liberal muhafazakârlık tezi, AKP'ye bir ideoloji oluşturmaya yetmedi. Çünkü bu tezin bir ideoloji olabilmesi için toplumsal bir karşılığının bulunması gerekir. (S. 124 )

AKP tarafından önerilen muhafazakârlık kavramı sadece İslami içerikli, İslami vurgulu ve İslam'ı da kültürel örf ve âdetin uzantısı sayan bir yaklaşımdır. (S: 151 )

Bir toplumun eğer büyük gövdesi belli bir ideoloji doğrultusunda kendisini dönüştürüyorsa orada total bir hareket başlamış demektir.
Bunu durduracak olan iki etken söz konusu olabilir: Bir, eleştirel düşünce, iki, siyasal muhalefet. (S. 157 )

Türkiye kendini apolitik politikaya mahkûm etti. Bu mahkûmiyetin sonucunda kitlenin politikadan geri çekilmesini, siyasal alanın politika dışı unsurlara bırakılmasını yaşıyor. Türkiye bugün Genelkurmay'dan yapılan açıklamalarla ve mahkemelerden çıkan yargı kararlarıyla yönetiliyor. (S. 158 )

Laikçi çevreler, hala İran İslam Devrimi'nin Türkiye'de bir gecede oluşabileceği kanısını muhafaza ediyorlar. Hala böyle bir kanıya sahip oldukları için ve böylesi bir ihtimale dönük en kuvvetli barajı ordu olarak telakki ettiklerinden, gitgide orduya yakın, orduyla iç içe geçmiş bir politika benimsiyorlar. (S. 161 )

AKP, bütünüyle sistemin bir partisi olma noktasına ulaşmıştır.
Bundan sonra AKP'nin başına gelecekler, sisteme teslim olan bütün partilerin başına gelmiş olan şeydir: AKP'nin bir kere daha kendi içinde bölünmesidir. (S. 181 )

Üstünde çalışılan bir proje olan sağın yeniden inşası meselesi, AKP'nin içinden çıkacak bir kuvvetle olur. (S. 182 )

Türkiye yüzlerce yıllık demokratikleşme projesiyle devam etseydi bugün çok daha onurlu bir yerde duracaktı. Oysa hala sokakta gazetecisini, düşünce adamını öldüren, insanların linç edildiği, emniyet müdürlerinin 'halk iyi yapmıştır' dediği bir ülkeyiz. Hala yurttaşlık kavramının ne ifade ettiğini anlamazdan geliyoruz ve işin en yürek burkan yanı da bunun Türkiye'nin kendi tarihi içinde bile bir geriye gidiş olduğunu görmeyişimizdir. (S. 212 )

Agora Kitaplığı

2007

Hirokazu Koreeda - Dare mo shiranai (2004)



Ben sadece... Büyüyorum

Yalnızca...

Gece gökyüzüne baktığımda yıldızların parladığını görüyorum…

Eriyen kalbime doğru...

Uçabiliyordum

Melekler arkama son bir kez bakmam için bana bir şans verecekler mi?

Kalbime bir damla gibi düşmek ister misin?

Yaklaşan kış rüzgârları dalgaları tokatlıyor.

Beni karanlığa çağırıyorlar.

Gözlerim bir buz kadar donuk

Büyüyorum

Kötü kokulu sert bir mücevher gibi

herkesten uzak bir nehir gibi

21 Nisan 2012 Cumartesi

Turgut Uyar - Çıkmazın Güzelliği


Turgut Uyar - Çıkmazın Güzelliği

Sorun, şiirin –üstelik insanın kendi şiirinin- çıkmazda olduğunun bilincine varmaktır. Bu çıkmazın bilincine varmak biraz da çözmek demektir onu.

Şiirimiz, -dolayısıyla edebiyatımız, çünkü ülkemizde edebiyatın, hatta bazı toplumun bir çok sorunları, açık kapalı, şiirde tartışılır, şiirde çözülür yahut çözülmez veya bu sorunlardan şiirde vazgeçilir. Belki de sağlam düşünce zemini kurulmamış bütün ülkelerde böyledir bu- gerçekten bir çıkmazdadır. Nasıl ki Nazım sonrasında da, Orhan Veli sonrasında da çıkmazda idi. Çünkü şiirin çıkmazı, yukarıda değindiğimiz sebepten insanın çıkmazına, toplum çıkmazına sıkı sıkıya bağlıydı ülkemizde (Belki de bir bakıma şiirin görevi hep çıkmazda olmaktır. Rahat işleyen şiir kuşku vermelidir. Belki yaşanandan geride kalmıştır onun için. Divan şiiri hiç çıkmaza düşmedi, Hiç değilse Tanzimat’a kadar düşmedi. Çıkmaza giren insanla sarsıldı ve eskidi. Hece geride kalmayı kabullenerek başladı, onun için çıkmazda değildi. Sık sık dalgalanan, dalgalanmaları büyük bir toplumda, toplumu, yaşanandan değil, bir çeşit vocabulaireden kovalıyordu, sunulmuş sözcüklerden izliyordu. Buna boyun eğmişti).
Şiir çıkmazda. Şimdiye değin, ne romanın, ne tiyatronun, ne sinemanın izleyemediği, anlayamadığı bir çıkmazda. Belki yalnız öykünün farkına vardığı bir çıkmaz.

Bu çıkmazın en önemli sebeplerinden biri, şiirin kendi sebep ve sonuçları (denebilirse bir çeşit otofaji) ise, öbür nedenleri arasında, toplumsal koşulların, toplumsal dayanakların değişmesi, yani insanın, insanın alıp veremediklerinin, insan ilişkilerinin değişmesi ise, önemli bir başkası da: geri, sorunsuz, bilinçsiz gelişen insanın, dolayısıyla şiirin imkânlarına kadar anakronik bir ortamın ve buna bağlı bir şiir ortamının türemesidir (Bu ortamın bahse değmeyecek kadar önemsiz, etkisiz olduğunu söyleyecekler çıkabilir. Önceleri biz de böyle düşünüyorduk. Ama şiir kendi başına yaşayan, soyut bir yaratık değil. Geldiği sebepler, seslendiği, seslenmek zorunda olduğu yerler var. Ülkemizde daha bir süre, sözü edilmeye değmeyen şeyleri yılmadan ortaya koymak, tartışmak zorundayız. Herkes, savaşmaya zorunlu olduğu şeylerin, budalaca çetinliğini bilmek, hesaba katmak zorundadır).

Her beğeninin bir ortamı, her tür şiirin bir alıcısı vardır. Yapılmakta olanı kimsenin küçümsemeye hakkı yoktur. Ama budalaca aşk şiirlerin, budalaca biçim denemelerinin birdenbire yarattığı ortama, ses çıkarmamaya, görmezden gelmeye pek katlanamıyor insan.
Şiir çıkmazdadır. Bütün şiir yazanlara, edebiyat yazanlara hatırlatmak gerekir: Şiir çıkmazdadır. Çünkü insan çıkmazdadır, sorunlar çıkmazdadır, Toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri ve sorunları değişiyor. Ülkemizde en azından birtakım kavramlarla yeni yeni karşılaşıyoruz. Şiirin en azından artık bir avunma, oyalanma değil, bir saptama, belki bir önerme olduğu anlaşılıyor.

İnsanın doğasıyla şiir değişiyor. Bu değişme ancak değişmenin ve değişenin, eskimenin ve eskiyenin farkına varmakla izlenebilir. Bilgi şartı yanında bunları ayırt etmenin asgari baz-ı sağlam bir duyarlılıktır. Yüzyılımızın bütün gereçleri de bunu sağlamaya elverişli üstelik. 1930’un eksik idealizmi 1940 realizmi ve 1950’nin hastalıklı romantizmi ile bugünün insanın betimlemek mümkün değil.
Evet, şiir çıkmazda. Çünkü insan çıkmazda. Ama bütün sorun bir çıkmazın bilincine varmakta. Şiirin çıkmazda olmadığını düşünenlerden yana değiliz.
Çünkü bu çıkmaz; bilince, bilgiye, uygunluğa, çağdaş şaire ve insana yeni bir imkândır.
(Kasım 1963)

Arz-ı Hal ve Sonrası
Can Yayınları, 1999

20 Nisan 2012 Cuma

Chuang Tzu’nun Kitabı



Chuang Tzu’nun Kitabı

Derinlik yeterli değilse, su büyük bir gemiyi taşıyamaz.
Hava için de böyledir. Yeterli derinlik yoksa büyük kanatları taşıyamaz. (s. 3)

Küçük bilgi, büyük bilgiyi; kısa ömür uzun ömrü ölçemez. (s. 4)

Hsu:yu; “...niye senin yerini alayım? Bunu bir ad için mi yapacağım? Ad, gerçekliğin gölgesinden başka bir şey olmadığına göre kendimi gölgeler uğruna sıkıntıya mı sokayım? (s. 5)

Bir tin var gibi, gelgelelim onun varlığının ipucunu bulamıyoruz. Biçimini göremiyoruz, gene de işlevleri besbelli. Kim bilir, belki de dış biçimi olmayan bir iç gerçekliği vardır. (s. 10)

Gövde dağılır, us da onunla gider. Bu büyük bir keder nedeni değil mi?

…sözler bir şey taşır, bir şey söylemeyi amaçlar. Ancak onların neyi söylemeyi amaçladığı belirlenemez. Öyle ise gerçekten söylenen bir şey var mıdır? (s. 11)

…bilge, bütün karşıtları bir araya getirir, doğal göksel dengede dinlenir. (s. 13)

Ben, evren ile birlikte var oldum. Bu noktada benimle her şey Bir.
Her şey Bir ise, konuşmak yersiz.

Dil, doğası gereği saltığı dile getiremez. Ayrımlar buradan doğar. (s. 15)

…görünen yol, yolu göstermez. Tartışmak için konuşan amacına ulaşmaz. İnsancıllık saplantı durumuna geldiğinde yapıcı değildir. Kendini gösteren dürüstlüğe inanılmaz. Kendini ortaya atan yüreklilik hiçbir şey başaramaz. (s. 16)

Yetkin insan, tinsel bir varlıktır. (s. 17)

Zamana aldırma, doğruya yanlışa da; sonsuzun dünyasına geç, en son orada dur.

İnsan yaşamı sınırlı, bilgi ise sınırsızdır. Sınırlı olanı sınırsızın peşinde koşmaya itelemek ölümcüldür. Birinin gerçekten bildiğini sanması da gerçekten ölümcüldür. (s. 20)

Prens Huei’nin aşçısı bir öküz kesiyordu. Elinin her vuruşu, omzunun her yükselmesi, ayağının attığı her adım, dizinin her ileri gidişi, yarılan etten çıkan her “fış” sesi, satırın her “çık” sesi, yetkin bir ritim içindeydi –Dut Sürgünleri’nin dansı gibi, Ching Shou’nun uyumlu telleri gibi.
“İyi iş becerdin!” diye bağırdı Prens, “seninki gerçek bir beceri.” Aşçı satırını bir yana bırakarak, “efendimiz” diye yanıtladı, “ben her zaman kendimi Tao’ya adarım. İnsanın kendini Tao’ya vermesi salt beceriden daha fazladır.
İlk kez öküz kesmeye başladığımda, önümde yalnızca bir sığır görürdüm. Üç yıllık uygulamadan sonra artık önümde bütün bir hayvan görmez oldum. Artık gözlerimle değil tinimle çalışıyorum; tinim, duyularımın denetimi olmadan işliyor.
Duyusal bilgi durduğunda tin eyleme hazır oluyor. (s. 21)

Doğma zamanı olduğu için doğdu. Gitti; çünkü gitme zamanı gelmişti. Şeylerin doğal akışını, sırasını kabul edenler, ona boyun eğerek yaşayanlar sevincin de acının da ötesinde yaşarlar. Eskiler buna “bağlardan kurtulma” dediler.

Parmaklarda artık ateşe koyacak yakıt kalmadığında, ateş yanmayı sürdürür, söndüğünü bilmeden. (s. 23)

Konfüçyüs: “Dünyada iki yüce buyruk var; biri yazgı, öteki ödev.”
Üzüntü ile sevincin egemen olamayacağı ya da onu devindiremeyeceği biçimde usuna hizmet etmek; elinden bir şey gelmeyecek şeyin ne olduğunu anlayıp yazgıdan hoşnut olur gibi o şeyden hoşnut olmak; bu da erdemin yetkinliğidir.

Aşırı olan şey yapaydır.
Yapay bir şeye güvenilmez. (s. 28)

Sözler hava dalgalarıdır, onlarla oynayan gerçekliği yitirir.
…öfke, akıllıca sözlerden birinin tek yanlı konuşmasından başka şeyden kaynaklanmaz.

Sınırı aşmak aşırılıktır.

Yalnızca nesnelerle birlikte ilerle, usunu özgürce dolaşmaya bırak. Kaçınılmaz olana teslim ol, içindekini besle. En iyisi budur… (s. 29)


…Dikkatsizliğin bedelini ödeyemezsin.

Marangoz Shih, Ch’i Eyaleti’ne yolculuk ediyordu. Gölgeli alana ulaştığında yer tanrısının tapınağında kutsal li ağacını gördü. Öyle büyüktü ki altında binlerce sığırlık bir sürü gölgesinden yararlanıyordu. Çevresi yüzlerce karıştı, bir tepenin doruğunda dalları gövdesinden ayrılmadan önce seksen fit yükseliyordu. Kesilse bir düzine tekne yapılabilirdi ondan.
Kalabalıklar durup durup ona bakıyordu. Ama marangoz hiç aldırmadı, arkasına bile bakmadan yoluna devam etti.
Oysa geride kalan çömezi ağaca iyice bakmıştı, ustasına yetiştiğinde: “Hizmetinizde keser salladığımdan beri böylesine görkemli bir ağaç görmedim. Nasıl olur da siz, Usta, durup ona bakmazsınız?”
“Unut onu, konuşmaya değmez” diye yanıtladı ustası. “Bir teknede kullansan batar, sanduka yapsan çürür, mobilyada kullansan kolayca kırılır, kapıda erir gider, direk olsa kurt yer. Niteliksiz bir ağaç bu, yaramaz. Bu yaşa ulaşmasının nedeni de bu.” (s. 31)

Marangoz evine ulaştığında, uykuda ağacın ruhunu gördü; ağaç şunları söyledi: “beni neyle karşılaştırmaya niyetlisin? İnce dokulu bir ağaçla mı? Kiraza, elmaya, armuda, portakala, asmaya, öteki yemiş ağaçlarına bak. Yemişleri olgunlaşır olgunlaşmaz bu ağaçları yağmalar, saygısızca davranırlar onlara. Büyük dalları çatır çatır koparır, küçükleri ortalığa saçarlar. Dolayısıyla bu ağaçlar kendi değerleri ile kendi yaşamlarını incitir. Kendilerine bağışlanan zamanı yaşayamazlar. Dünyanın onları beğenmesi yüzünden kendi kendilerini yıkar, olgunlaşmadan perişan olurlar.
Her şey böyledir. Bu yüzden ben uzun bir süre yararsız olmaya çalıştım. Birçok kez kesilme tehlikesi atlattım ama sonunda kesilmemeyi başardım. Böylece kendi kendime son kertede yararlı oldum. Bir işe yarasam bu yüksekliğe erişemezdim. (s.32)

Tinsen adam da bu yararsızlık örneğini izlemeli… (s. 33)
Şeylerin yararını herkes bilir; ama yararsızın yararını kimse bilmez. (s. 34)

Konfüçyüs:
İnsan kendini akan suda değil durgun suda görmeye çalışır. Çünkü ancak kendisi dingin olan başkalarına dinginliği öğretebilir.” (s.35)

Annelerini seviyorlardı, sevdikleri onun gövdesi değil, gövdeyi canlandıran şeydi. (s. 39)

…erdem ileri gittiğinde, kişilik yetkinliğe ulaştığında, dış biçim unutulur. Gelgelelim, insanlık unutulması gerekeni unutmaz. Bu tam bir unutkanlıktır.

Huei Tzu, “İnsanlar tutkusuz olabilirler mi?”
“Kesinlikle evet.” diye yanıtladı Chuang Tzu. (s. 41)

Doğanın ne olduğunu bilen, insanın da ne olduğunu bilen gerçekten (bilgeliğin) yücesine ermiştir. Doğanın ne olduğunu bilen, yaşamında doğayı örnek alır. İnsanın ne olduğunu bilen, bilinenin bilgisini, bilinmeyenin bilgisini geliştirmek için kullanabilir… (s. 42)

…eylemlerinin zamanını hesaplayan bilge değildir… (s. 43)

…yaşamı iyi yapan, ölümü de iyi yapar… (s. 45)

Kim hiçliği baş; yaşamı omurga; ölümü kuyruk yapabilirse; kim yaşamla ölümün, varolma ile olmamanın bir tek gövdeye ait olduğunu kavrarsa, bizimle arkadaşlığa kabul edilecek. (s. 47)

Yen Huei:
Kendimi gövdemden kurtardım. Anlama yetimi bir yana bıraktım, böylece gövdemden de usumdan da kurtulup sonsuz ile Bir oldum. Ben buna “unutuş içinde oturmak” diyorum. (s. 53)

Kuşkunun azı, insanın amaçlarını değiştirir, daha büyük kuşkular, insanın doğasını değiştirir. (s. 56)

…iyi, insanın kendi doğasını izlemesi, ona uymasıdır. (s. 57)

Doğanın yetkin olduğu zamanlarda, insanların devinimleri dingin, bakışları duruydu. (s. 58)

…bilgeler ölmedikçe haydutlar eksilmez.
Bir kanca çal, seni hırsız diye asarlar; bir krallığı çal, seni kral yaparlar. (s. 62)

Kurnazlık, aldatma, bilgiçlik, sert ile beyaz, özdeşlik ile ayrım safsatalarının sayısı, türü arttığında, bunlar dünyayı mantığa boğar. Dünyanın sık sık kargaşaya düşmesinin sebebi de budur. Bunun dibinde her zaman bilgi sevgisi olagelmiştir. Çünkü insanlar bilmediklerini öğrenmeye çalışır didinirler de, zaten bildiklerini kavramaya çalışmazlar.

Bütün insanlar daha üstün olmadıkları şeyleri değerden düşürmeye çalışırlar, oysa hiçbiri üstün oldukları şeyi değerden düşürmeye çalışmaz. (Eskiden böyleymiş, şimdi artık insanlar kendilerinden daha zayıf olanı ezerek mutlu olmaya çalışıyorlar.)

…tek başına tartışma bile dünyayı kargaşaya düşürmeye yeter. (s. 64)

…onur ile onursuzluk, başkalarının bağışladığı bir şeydir. (s. 77)

Maddi nesneler doğar ölür, onların gelişimine aldırılmaz. (bugün bunun tam tersi istikamette doğrulara sahibiz; yeni model… son moda… gibi)

Atlar ile öküzler, dört ayaklıdır. Bu doğaldır. Atın boynuna bir yular tak, boğanın burnundan bir zincir geçir. Bu yapaydır. Yapayın doğalı bozmasına izin verme. İsteğin yazgıyı bozmasına izin verme. Erdemin üne kurban edilmesine izin verme. (s. 80)

Usta şöyle dedi: “Yol on bin nesneyi kapsar, taşır, onun yüceliği uçsuz bucaksızdır. Efendi adam usunu kökünden yolmalıdır.
…
On bin nesneye aynı nesne gibi sahip olmaya zenginlik denir. (s. 85)

Krallara yakışan bir erdemi olan kişi, yalınlık aracılığı ile eyler, olan bitene egemen olmaktan utanır. Özgün kaynakta yerini alır, anlayışı tinlere ulaşır.
Yol olmasa gövdede yaşam olamaz, erdemsiz yaşamda açıklık olamaz. (s. 86)

Birçok oğul birçok korku demektir. Çok varlık çok dert demektir. Uzun ömür, çok utanç demektir. Bu üçü erdemi beslemeye yaramaz, bu yüzden geri çeviriyorum onları. (s. 88)

Eskiden dünyayı Yao yönetirken kimseye ödül verilmezdi; ama kamu sıkı sıkı çalışırdı; kimseyi cezalandırmazdı ama insanlar gene de dikkatliydi. Şimdi siz cezalandırıyorsunuz, ödüllendiriyorsunuz, gene de insanlar iyiyi yapamıyor. Bundan sonra erdem çürüyüp çökecek; bundan sonra cezalar egemen olacak. Bu çağ, gelecek çağların düzensizliğinin başlangıcı olacak. (s. 88/89)

Yüce başlangıçta, hiçlik vardı, varlık yoktu, ad yoktu. Ondan Bir doğdu, Bir vardı ama biçimi yoktu. Nesneler Bir’e tutunup yaşama geldiler, buna erdem dendi. Şeylerin biçimleri yokken payları vardı, bunlar türlü türlüydü ama birbirinden kesilip ayrılmamışlardı, onlara yazgılar dendi. Akıntıdan nesneler doğdu. Şeyler büyüdükçe ayrı ayrı biçimler gelişti. Bunlara kalıplar dendi. Kalıplar ile cisimler, her biri kendi niteliğine, kendi sınırlamalarına uygun olarak tinleri içlerinde tuttular. Bunlara doğuştan getirilen yaradılışlar dendi. Yaradılışını eğiterek Erdem’e dönebilirsin. En üst düzeye ulaşan erdem, Başlangıç ile özdeştir. Başlangıçla özdeş olarak boş olursun, boş olarak yücelirsin. İşte o zaman cıvıldamaya, şakımaya katılabilirsin. (s. 89)

Bir köpek fare yakalayabilir yakalamasına ama bu yüzden sonunda boynuna tasma takarlar. Maymunu çevikliği nedeniyle dağdaki ormandan sürükleyip getirirler. Sana bir şey söyleyeceğim Ch’iu; hiçbir zaman duyamayacağın, kendi başına nasıl dile getireceğini hiçbir zaman bilemeyeceğin bir şey. Başı, ayağı olup da usu olmayan insanların sürüsüne bereket. Onlar cisimli varlıkların cisimsiz, biçimsiz varlıklarla birlikte varolabileceğini hiçbir zaman düşünmezler.
Nesneleri unut, Gök’ü unut, kendini unut. Kendini unutan adamın Gök’ erdiği söylenebilir. (s. 89/90)

Tzu Kung, …Tarlasını ekmeye hazırlanan yaşlı bir adam gördü. Adam bir kuyu açmış oradan aşağıya iniyor, sonra elindeki ibriği yerde sürükleyerek yeniden ortaya çıkıyordu. Bu ibrikle tarlasına su götürüyordu. Ofluyor pufluyor, büyük bir güç harcıyor ama pek az iş üretiyordu.
“Bu tür işler için makine var” dedi Tzu Kung. “Bir günde yüzlerce tarlayı sulayabilirsin, pek az çaba ister, harika sonuçlar üretir. Bunlardan ister miydin?”
Bahçıvan başını kaldırıp Tzu Kung’a baktı, “nasıl işler bu makine?” diye sordu. “Bir ağaç parçasının biçimlenmesinden oluşan bir düzenektir. Arka ucu ağır, ön ucu yeğnidir, suyu kolayca kaldırır. Öyle hızlıdır ki yukarıdan bakınca su kaynıyormuş gibi görünür. Ona kuyu çıkrığı derler.”
Bahçıvan önce öfkeden kızardı, sonra da kahkaha atarak, “öğretmenimden bu makinelerin nerede olduğunu duymuştum. Makinenin olduğu yerde, kesinlikle makinelerle ilgili dertler de vardır. Bir yerde makinenin yol açtığı kaygılar varsa, mutlaka makine yürekler de vardır. Göğsünde makineden bir yürek varsa arı, yalın olanı bozarsın; tinin yaşamı arı, yalın olmadıkça rahata eremez. Tinin yaşamı rahata ermeden Yol seni battığın yerden yukarı kaldıramaz. Makineni bilmesine biliyorum ama yararlanmaya korktuğum için kullanmıyorum.”
Tzu Kung sıkıntıdan kızardı, önüne baktı, yanıt vermedi. Bir süre sonra bahçıvan, “boşver şimdi onu, söyle bakalım kimsin sen?”
“Kung Ch’iu’nin öğrencisiyim.”
“Ooo! Demek bilgeleri taklit etmek için onların öğretilerini genişletenlerden; saçma anlamsızlıkları kalabalığın üzerine yığanlardan; halk içinde ün kazanma umudu ile saz çalıp hüzünlü türküler söyleyenlerden birisin sen. Senin için en iyisi tinin soluğunu unutmak, gövdeni, kolunu bacağını kırmak. Belki o zaman bir yere ulaşırsın. Kendi gövdene nasıl bakacağını bile bilmiyorsun nerede kaldı dünya işlerini düşüneceksin. Haydi git yoluna, işime karışma.” (s. 91/92)

Aptal olduğunu bilen, aptalların en büyüğü değildir; kafasının karışık olduğunu bilen, kafası en karışık kişi değildir. En şaşkın adamın yaşamı hiçbir düzelme olmadan sona erer; en büyük aptalın yaşamı, ışığı bile göremeden sona erer.
Üç adam yolculuk ediyorsa, birisinin kafası karışıksa gene de gidecekleri yere varırlar. Ama ikisinin de şaşkınsa, tükenesiye yürüseler de bir yere varamazlar. Çünkü şaşkınlık çoğunluktadır. Günümüzde bunca şaşkınlık varken, yolu ne kadar gösterirsem göstereyim, bir yararı yok. Üzücü değil mi? (s. 95)

Yetkin insan usunu bir ayna gibi kullanır. Dışarı bir şey göndermez. İçeri hiçbir şey almaz. Saklamadan, örtmeden tepki verir. Bu yüzden nesneleri aşar ama kendini incitmez. (s. 101)

Başka şeylerle karışmadıkça temiz olmak, çalkalanmadıkça düz olmak suyun doğasında vardır. Önüne set kurulur, akmasına izin verilmezse su artık temiz olmaz. Bu niteliği ile “su göksel erdemin simgesidir.” denir. Bu yüzden saf, temiz olmak, hiçbir şeyle karışmamak, dingin olup birlik içinde değişmez olmak, duru eylemsiz olmak, Gök ile birlikte devinmek tine bakmanın, onu korumanın yoludur. (s. 104)

Adlar, gerçekliği dile getirdiğinde susmalı. (s. 112)

Yaşamın gerçek doğasını iyice öğrenen, yapamayacağı şey için didinip durmaz. Yazgının gerçek doğasını iyice öğrenen, bilginin değiştiremeyeceği şey üzerinde çalışmaz. (s. 113)

Dışına çok aşırı bakan, içinde beceriksizleşir. (s. 116)

Yaptığım şeyi niçin yaptığımı bilmiyorum; bu yazgıdır. (s. 120)
  

İngilizceye çeviren: H.A. Giles
Çeviren: Levent Özşar