11 Haziran 2016 Cumartesi

Theodor Adorno - Negatif Diyalektik

Theodor W. Adorno - Negatif Diyalektik
 
Önsöz
Negatif Diyalektik tabiri, geleneği ihlal eder. Diyalektik, daha Platon’da bile, bir düşünme aracı olan olumsuzlama aracılığıyla olumlu bir şey üretme amacı taşırdı; sonraları bu olumluluk “olumsuzlamanın olumsuzlanması” tanımında kısa ve kesin ifadesini bulmuştur. Bu kitap (…) diyalektiği bu olumlayıcı esastan kurtarmayı amaçlamaktadır. (hülasa, Sokrates’e dönüş yapmak çabasıdır)

Burada izlenen yöntem temellendirilmeyecek, gerekçelendirilecektir. (temellendirme yaparsa “dır, dir” etmiş olur ki bu da bir çeşit olumlamadır) (s. 11)

Negatif Diyalektik’e anti-sistem adı verilebilir.

Birinci bölümün çıkış noktası Almanya’da hüküm süren ontolojinin durumu,
İkinci bölüm, negatif diyalektik fikrini ele alıyor,
Üçüncü bölümde negatif diyalektik modelleri ayrıntılı olarak geliştiriliyor.
Metafizik meselelerin yoklandığı son bölümde (…) Kopernik dönüşünde bir eksen kaydırmasına yol açmaya çalışılıyor. (s. 12)

Giriş
Felsefe hâlâ yaşıyor, çünkü onu gerçekleştirme fırsatı kaçırıldı.

Felsefenin özel bir bilim haline gelmeye zorlanması felsefenin tarihsel yazgısının en açık ifadesidir.
Hegel, felsefeyi mutlak tin öğretisi (içinde) gerçekliğin bir uğrağı (…) olarak tanımlayarak sınırlandırmıştı. (s. 16)

Çelişki özdeşliğin hakikatsizliğinin, kavramsallaştırılan şeyin kavramda çözülüşünün işaretidir.
Düşünmek özdeşleştirmektir.

Diyalektik, özdeşliksizliğe dair tutarlı bir farkındalıktır. (s. 17)

Diyalektik sadece olumsuzlamayla ifa edilebilir. (s. 18)

Sezgiler istikrarsızdır
Her bilgi somutlaşmak için rasyonaliteye ihtiyaç duyar. (s. 20)

Kavramsallığı (…) özdeş-olmayana yönlendirmek, negatif diyalektiğin mafsalıdır.

Kavramın büyüsünden arındırılması felsefenin panzehridir.

Felsefi içerik ancak, felsefe tarafından dayatılmadığında kavranabilir.

Bilgi, hiçbir nesnesine tamamen hakim olamaz.

(Düşünce, bağlandığı düşünce nesnesini, ona muhalefet ederek kendini özgürleştirir.)

Felsefe, serimleme görevinden vazgeçerse bilime benzer.

Düşünmek (…) haddizatında bir olumsuzlama, kendine dayatılana direnmedir.

Ben olmayanın (…) soysuz olduğu ideolojisi idealizmde (…) gizliden gizliye hüküm sürer.

Sistem, tine dönüşmüş işkembe, öfkeyse her idealizmin nişanıdır. (s. 32)

Kendi dışında kalan hiçbir şey tarafından sınırlandırılmaz ratio.

Burjuva toplum da, kendini muhafaza etmek (…) için daima genişlemeli, ilerlemeli (…) hiçbir sınıra saygı duymamalı ve aynı kalmamalıdır.
Bir sınıra dayandığında (…) kendini tasfiye etmesi gerektiğini görmüştür. (s. 35)

Kapalı sistemlerin işini bitirmek gerekir.
Hegel (…) bilgiyi sadece direnç gösterene, yani teorik olmayana uygulamak gerektiğini söyleyerek epistemolojiye karşı çıkmıştı. (s. 36)

Hegel’in nesneye karşı özgürlük adını verdiği şeyi felsefeye geri vermenin tek yolu budur.

Felsefece düşünmek modellerle düşünmektir.
Felsefe, nesnelerini kendi içinde harekete geçirmek için başvurduğu şeyi onlara dışarıdan dayatmak zorunda olduğu konusunda kendini ve başkalarını kandırırsa avutucu bir olumlama derekesine iner. Nesnelerin içinde hareketsiz bekleyen şeyin dile gelmek için müdahaleye ihtiyacı vardır, dışarıdan harekete geçirilen güçlerin ve nihayetinde fenomenlerle ilişkilendirilen her teorinin o fenomenlerin içinde durma noktasına geleceği gözden kaçmamalıdır. Bu bağlamda felsefi teori, kendini gerçekleştirerek sonlandırır. (s. 37)

Teori ile tinsel deneyimin etkileşmesi gerekir. Teori her şey için bir yanıt sunamaz ama iliklerine kadar hakikatsiz olan bir dünyaya tepki verir. (s. 39)

Büyük teoremler bile, teferruatlarından arındırıldıklarında, hakikatlerini elinde tutamaz.

Özsel olanın hülasası, özü tahrif eder. (s. 40)

Bu dünyaya ancak tümüyle kendi kalıbına sokamadıkları, zihinsel olarak karşı koyabilir. (s. 47)

Hakikatin kriteri herkese doğrudan iletilebilmesi değildir. Günümüzde iletişime yönelik her adım, hakikati gözden çıkarıp tahrip eder…

Hakikat nesneldir ve akla yatkın değildir. (s. 48)

Kendini nesneye vermek onun niteliksel uğraklarına hakkını vermek demektir. (s. 49)

Niteliksel olanda ısrar (…) kendi üzerinde düşünmeye hizmet eder.
Mantık’a göre niceliksel olan bizzat bir niteliktir. (s. 50)

Bireysellik lağvedilirse, ortaya (…) bilinçsizce emirleri uygulayan bir özne çıkar.

Brecht’in Partinin bin, bireyinse sadece iki gözü vardır sözü, bütün beylik laflar gibi yanlıştır. (s. 52)

Ancak kendini anlamayan düşünceler hakikidir. (s. 53)

Birinci Bölüm
Ontolojiyle İlişki
Heidegger, Varlık bahsiyle Husserl’in kategorik sezgi ya da özlerin görüsü (Wesenschau) öğretisini benimsemiştir.

Yunanca varlık kelimesinin muğlaklığının nedeni Iyonya’da madde, ilke ve salt öz arasında bir ayrım olmamasıdır.

Nedir Varlık? O, kendisidir.
Varlık, bu totolojiden hiçbir şekilde paçayı sıyıramaz. (s. 73)

Bilimler (…) idealist felsefeden koptuktan beri, başarılı bilim dallarının meşruiyetlerini kanıtlamak için ihtiyaç duyduğu tek şey yöntemlerinin beyanıdır. Kendini tefsir eden bilim kendi açısından bir cousa sui’ye dönüşür. (cousa sui / kendinde neden)

Fundamental ontoloji (…) romantik akımları taklit eder ve öznelliği (…) protesto ederek romantizm karşıtı olduğu vehmine kapılır; bu uğrağı Heidegger’in kullanmaktan hiç çekinmediği militarist dille aşmayı amaçlamaktadır. (s. 81)

Ontoloji tinden yola çıkarak tinin paramparça ettiği düzeni ve bu düzenin otoritesini eski haline getirmeyi amaçlar.

Metafizik olarak evsiz barksız ve hiçlik içinde hapis kalmış gibi davranmaları, insanlığı umutsuzluğa düşüren ve onu fiziksel imhayla tehdit eden toplumsal düzeni meşrulaştırma ideolojisidir. Batı toplumunda galebe çalma potansiyeline sahip olan, hayata geçirilmiş özgürlük düşüncesinin çarpıtılarak özgürlüksüzlüğe dönüştüğü Doğu’da ise uzun zamandır iş başında olan baskıya peşinen gösterilen rızada dirilmiş metafiziğin yankıları duyulur. Heidegger kölece düşünmeyi teşvik eder ve (…) hümanizm sözcüğünü kullanmayı reddeder. (s. 90)

Varlığın unutulmuşluğuna yakılan ağıt uzlaşmayı hedef alan sabotajdır.

Varlık tarihinin vahameti denen şey bir hezeyan bağlamıdır ve bertaraf edilmesi gerekmektedir.

Hiçbir şey istemeyen, gereksinimi olmayan düşünce hükümsüzdür. (s. 93)

Hakiki düşünce, doğru şeyi arzulayan düşüncedir.

Kavramsız düşünme, düşünme değildir.
(Bu önerme) Varlığı düşünme çağrısının içini boşaltır. (s. 98)

Dasein / öznenin Almanya’ya özgü mahcup varyantıdır.

Varlık kavramının hakkını vermek için (…) felsefenin ifade edilmeyeni ifade etme arzusunun da kavranması elzemdir.

Varlık sorusuna (…) abartılı bir vurgu yükleyen (…) önermeler, bu sözcükle tahayyül edilebilecek her şeyde kayba yol açar.

Düşüncenin tarihi, izi sürülebildiği ölçüde, Aydınlanmanın diyalektiğidir.

(Mekân ve zaman) belirsizliğiyle belirlidir.
Çünkü belirsizlik belirlilikle karşıtlık içindedir. (s. 117)

Felsefi açıdan meşru bir ontolojinin yeri Varlığın değil kültür endüstrisinin inşasıdır. (s. 119)

Günümüzde insan bir işlevden ibarettir, özgür değildir.

Antropoloji ne kadar somut bir biçimde arzı endam ederse o kadar yanıltıcıdır.

Arriviste antropolojinin insanın ucu açıktır tezi (…) boş bir tezdir.

Varoluş bir uğraktır, bütün değildir. (s. 121)

Bir şeyin ontolojik olması mümkün değildir, sadece önermeler ontolojik olabilir.
Birey uzamsal ve zamansaldır, gerçektir, bir varolandır; Varlık değildir. (s. 122)

Tarihsellik, tarihi tarihsel olmayan bir alana sabitler.

İkinci Bölüm
Negatif Diyalektik
Varolan olmadan Varlık diye bir şey olamaz.

Düşüncenin (…) kendini (…) somut içerikten temizlemeye muktedir olduğu iddiası, yani mutlak bir biçim varsayımı gerçekçi değildir.

Düşünce, düşünülen şey olmadığında kendi kavramıyla çelişir. (s. 131)

Kant, maddenin öznel kurguya dayandırılamayacağını söylemiştir. Değişmez, kendiyle özdeş şey fikri de bununla birlikte çökecektir. (s. 133)

Varolan kavramı da, sahte Varlık kavramının gölgesinden başka bir şey değildir aslında.

Mutlak bir başlangıç ilkesinin öğretildiği her yerde bu başlangıç ilkesinden daha değersiz ve ondan tamamıyla ayrışık olan, ona benzeş bir bağıntılı öğeden de bahsedilir; böylelikle prima philosophia ve düalizm uyum içinde birleşir. Fundamental ontoloji bu düalizmden sakınmak için kendi başlangıç ilkesini belirlemeye özen göstermiştir. (s. 134)

Öznellik, bizatihi düşünme, kendinden değil olgusal unsurlardan, özellikle de toplumdan yola çıkarak izah edilmelidir ama bir yandan da düşünme, yani öznellik bilginin nesnelliğinin koşuludur.
Bu paradoks (…) ele alındığında, diyalektiğin konusu basit bir mantıksal çelişkiden ibaret olur. (s. 136)

Hegel’in diyalektiğinde özdeşlik ve pozitiflik örtüşüyordu; özdeşsizlik ve nesnel olan her şeyin mutlak tine genişletilerek yüceltilmiş öznelliğe dâhil edilmesiyle uzlaşma sağlama beklentisi vardı. Buna karşın, bütünün her tikel belirlenime etki eden kuvveti o tikel belirlenimin olumsuzlanması olmakla kalmaz, kendisi de negatiftir.

Özdeşlik idealizmin psikolojik ve mantıksal uğraklarının ayrımsızlaştığı noktadır. (s. 137)

Teori ve pratik birliği talebi teoriyi karşı konulmaz biçimde pratiğin uşağı haline getirmiş.

Yapılması gereken (…) düşünceye (…) pratiğin önceliğini teori düzeyinde yeniden düşünmektir.

Diyalektik yöntem değildir.
Bir yordam olarak diyalektik, şeyde deneyimlenen çelişki uğruna ve ona karşı çelişki içinde düşünmek demektir.
Bu diyalektik (…) özdeşliğe doğru hareket etmez; daha çok, özdeşliğe şüpheyle yaklaşır. (s. 139)

Özdeşleşme ilkesinin toplumsal modeli mübadeledir.
Mübadele özdeş olmayan tikel varlıkları ve ürünleri kıyaslanabilir, özdeş hale getirir.
Bu ilkenin yayılması bütün dünyayı özdeş olana, bütünlüğe mecbur eder.

Tek bir insan bile canlı emeğinin kendine düşen payından mahrum bırakılmadığında rasyonel özdeşlik sağlanmış, toplum özdeşleştirici düşünceyi aşmış olur. (s. 141)

Her sentezde özdeşlik istenci iş başındadır.

Bilinç, kendi hilesini kavrayabilecek kadar güçlüdür.

Geleneksel felsefenin hatası özdeşliği hedef bellemektir. Özdeşlik görüntüsünü berhava edecek olan güç, düşüncenin gücüdür.

Özdeşlik düşüncesi nesnesini pervasızca sıkıştırdıkça o nesnenin özdeşliğinden o kadar uzaklaşır.

Özdeşliğin varolduğunu, şeyin kendinde halinin kavramına tekabül ettiğini düşünmek düpedüz kibirdir. (s. 143)

İdealar (…) negatif simgelerdir.
İdealar, şeylerin olduklarını iddia ettikleri şeyle gerçekten oldukları şey arasındaki boşluklarda yaşarlar.

Tikel olan hiçbir şey hakiki değildir.

Varolan dolaysız varolmazdığı, ancak kavram üzerinden varolabildiği için, işe (…) kavramla başlamak gerekir. (s. 147)

(zamansallığından dolayı bilinç, “ben” ile özdeş olamaz)

Şu fani hayat dışında bir köken yoktur.

(Senteze karşı fenomenoloji)

İdealist diyalektik de bir köken felsefesiydi. Hegel onu bir çembere, döngüye benzetmiştir. Hareketin sonucunun başlangıcına dönüşü, sonucu geri döndürülemez biçimde ilga eder. (s. 149)

Olumsuzlamanın olumsuzlamasının pozitiflikle eş tutulması özdeşleştirmenin esası, en saf biçimine indirgenmiş biçimsel ilkesidir.

Hakikat kavramını (…) metafizik soruşturmalara uyarak kendi içeriğinden yola çıkmaya gerek yoktur kesinlikle.
Yapılması gereken Max Weber’e başvurmaktır.
Weber (…) ideal tipleri, kendi içinde bir tözselliği olmayan ve istediğinde tekrar akışkanlaştırılabilen nesneye yaklaşmaya yardımcı araçlar olarak ele alır. (s. 156)

Öz ancak, varolanın, olduğunu iddia ettiği şeyle oluşturduğu çelişkide bilinebilir.

Hegel’in özün nesnelliği öğretisinde Varlık henüz kendini göstermemiş tin olarak koyutlanır. Öz, öznenin ilk etapta koyutlamadığı ama peşinden gittiği şeyin kavramındaki özdeşliksizliği hatırlatır.

Metafiziğin teolojik kalıntısına inatla muhalefet eden Nietzsche, öz ve görünüş ayrımını yermiş, pozitivizmin bütünüyle uyum içinde arka plandaki dünyayı (Hinterwelt) taşralılara (Hinterwäldler) havale etmiştir.
Buna göre öz (Wesen), bizatihi düzensizlik / kötücüllük (Unwesen) yasası uyarınca üzeri örtülmesi gereken şeydir. (s. 160)

Hata yapma riskini göze alarak önemli olan şey üzerine düşünmek yerine, önemsiz olanın doğruluğunu araştırma yollu inatçı arzu, gerileyen bilincin en yaygın semptomlarından biridir.
Son model taşralı, arka plandaki dünyanın kendini huzursuz etmesine izin vermez. (s. 161)

Transandantal özne kavramı, varolmayan bir şeyin yine de edimde bulunduğunu, genel bir şeyin yine de tikeli deneyimlediğini savlayan aporetik bir kavramdır ve sabun köpüğü gibidir.

Bilinç yaşayan öznenin işlevidir, bilinç kavramı özne imgesine göre biçimlenmiştir. (s. 174)

Nesnelliğin tahrip edilmesiyle metafizik de tahrip edilmiştir.

Hipostazlaştırma eğiliminin teorik kökeni Kopernik Devrimi denen şeydedir. (s. 182)

(eylem insanları tinin sessizliğinden uzaklaştırır, eyleme geçen tin…)

Tinin eylemi zaman içindedir, tarihseldir. (s. 187)

İhtiras, tinin biçim almadan önceki halidir.

Mutsuz bilinç zihnin kibrinin yol açtığı bir yanılsama değildir, ona içkindir.

(Mitolojiden arındırma, katı akılcılık, imgelemi olumsuz etkiler)
Diyalektik şeylerin içinde bulunur ama onu düşünen bilinç olmadan varolmadığı gibi, o bilincin içinde de buharlaşmaz. Mutlak biçimde tek, farksız, bütüncül bir madde olsaydı diyalektik söz konusu olamazdı. (s. 190)

Üçüncü Bölüm
Modeller
Büyük felsefe, özgürlüğü (…) on yedinci yüzyıldan beri (…) sadece kendi şahsi meselesi ve ilgisi olarak ele almaktadır. (s. 197)

Öznelerin bakıma ihtiyacı vardır ve bu çıkarları (…) özgürlüğü felç etmiştir.
En eski olan şey en fazla saygıya değer olandır ve en fazla saygıya değer olan şey üzerine yemin edilir. (s. 199)

Kendiliğin özdeşliğiyle kendine yabancılaşma en başından itibaren birbirine eşlik eder. (s. 200)

Bütün kötülükler ölümsüzlükten kaynaklanır.

Nevrozların hakikat içeriği şudur: tam da egonun iç bünye üzerindeki hâkimiyetini kaybettiği noktada, egoya, ona yabancı olan, karşısında “ama ben böyle değilim ki” dediği şey aracılığıyla kendi içinde özgür olmadığını gösterirler.

Ben’in bağımsızlığı ve özerkliği hakkında bir hükme varmak için kendi başkalığıyla, Ben-olmayanla ilişki kurmalıdır. Özerkliğin varlığı (…) zıddına (…) ya da özerkliği ondan esirgeyen nesneye bağlıdır. (s. 205)

Özenin kararları bir nedenler zinciri modeline bağlı değildir, her zaman ani bir hamle, bir sıçrama söz konusudur. Bilince dışsal kalan bu gerçek olgu (…) salt bilince dair bir unsur olarak yorumlanır. Saf tinin müdahalesi tasavvur edilebilirmiş gibi, bilincin müdahale etmesi beklenir.

…özne kendini ancak eylemiyle özdeşleştirebildiği sürece özgür olduğunu düşünür ve bu da sadece bilinçli eylemler için söz konusudur.

Bilinç, yani akla uygun kavrayış özgür eylemle aynı şey değildir,
Kant’ta olan tam da budur. Ona göre irade özgürlüğün, özgür eylemde bulunma yetisinin simgesidir.

Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi’nde irade eylemi belirli yasa tasarımları uyarınca belirleme yetisi olarak düşünülür.
İrade, rasyonel canlıların tabi olduğu nedenselliktir, özgürlükse bu iradenin yabancı belirleyici nedenlerden bağımsız kalarak etkisini sürdürebilmesini sağlayan yetisidir. (s. 209-210)

Saf pratik akla indirgenmiş irade / bir soyutlama(dır)
Eklenti, tam da bu soyutlamadan kurtulmuş şeyin adı; iradeye gerçeklikte yer açan unsurdur.

Mantık kendine karşı yalıtılmış bir pratiktir. Mantığın öznel bağlılaşığı olan tefekküre dalma davranışı, hiçbir talebi olmayan bir davranıştır. Buna karşın her irade edimi, mantığın otarşik mekanizmasında bir gedik açar.

Büyük rasyonalist filozofların irade tasarımı, iradeyi üzerine pek sorun yapmadan inkâr etmekten ibarettir.
Salt özdeşlik fikri idealistlerin irade olmadan bilinç olamayacağını görmesini engeller.
(Eylem!)

İrade olmadan tam anlamıyla düşünce de mümkün olamaz. Ama idealizm bunun tam tersini savunur. (s. 211-212)

Nedensellik / rasyonalizmin en çetin meselesidir.

Ratio sözcüğündeki belirsizliğin, hem akıl hem neden anlamına gelmesinin nedeni budur.
Hume’a göre, nedenselliğin kanıtı olarak (…) hiçbir dolaysız duyu verisi yoktur.

Kantçı diyalektik yanıltmacalarla dolu bir diyalektiktir.
Ancak tezi de antitezi de kendi içinde çelişkisiz biçimde geliştirir.

Çelişkinin akıl için kaçınılmaz olması çelişkinin aklın ve onun mantığının elinden kaçan bir şey olduğunu gösterir.

Kant, bu çelişkiyi (…) saf ve ampirik özne ayrımı aracılığıyla uzlaştırır.
Özne de kendisinin nesnesidir ve bu haliyle kategoriler aracılığıyla yasal senteze tabidir, bu bakımdan, özgür değildir.
Öznenin ampirik dünyada eylemde bulunabilmesi ancak ve ancak fenomen olarak tasarımlanması yoluyla mümkün olur. (s. 220)

İrade, bilincin kendi efsunundan kurtulmak için muhtaç olduğu güçtür.

Tek akıl diye bir şey gerçekten varolsaydı, hasar görmemiş felsefi akıldan başkası olamazdı.
Fichte ahlaki veçhenin her zaman apaçık olduğu yolundaki formülüyle bu  motifi zirveye taşımıştır.

Apaçıklık uygarlaşmanın alametifarikasıdır; değişmez, özdeş olan iyi sayılır. (s. 221)

Akıldan koparılarak başlı başına bir amaç olduğu beyan edilen (…) irade, akla karşı gelen bütün idealler gibi hâlihazırda bir cürümdür.

Ahlaki kesinlik diye bir şey yoktur.

Düşünce bir davranış biçimi olarak pratiğin bir parçasıdır.

Saf akıl aracılığıyla nedenselliği kurmak
(böylece) yasa sakatlanır.  
Kant sonrası felsefe (…) yasasız özgürlüğün özgürlük olmadığını; özgürlüğün ancak yasayla özdeşleşme aracılığıyla tesis edildiğini savunmuştur.

Hegel’e göre özgürlük zorunluluğu idrak etmektir.
Zorunluluk idrak edilmediği sürece, özgürlük bir hezeyan olarak kalacaktır. (s. 227)

Özgürlük, sürekli kılık değiştiren baskının tezahürlerinde somutlaşır: o da baskıya direnme şeklinde tezahür eder.

Özgürlüksüzlük özgürlük kavramının koşuludur artık. (s. 242)

Radikal bir sağaltım ancak süperegonun bir şekilde tasfiyesiyle mümkün olabilir. (s. 248)

Bireyin kendi adına umut etmesi gereken özgürlük salt kendi özgürlüğü olamaz, bütünün özgürlüğü olmalıdır.

Sadece özgür bir toplum teşekkülünde ortaya çıkabilecek olan özgürlük (…) tikel bireyde aranır. Kişiselci etikte toplu üzerine düşünüm olmadığı gibi kişi üzerine düşünüm de yoktur. (s. 251)

II
Dünya Tini ve Doğa Tarihi
Hegel Üzerine Ara-Söz

…bütün ancak bireysel kendini-koruma ilkesi ve onun dar kafalılığı sayesinde işlerlik kazanır. Her tekil insanı sadece kendine bakmaya zorlayarak nesnelliği dar çerçeveden kavramasını sağlar, dolayısıyla nesnel olarak musibete dönüşür. (s. 284)

Kendi içinde nesnel olan ve kendini yukarıdan dayatan toplumu kavramak yerine, kendi kendine yeten, deneyci ve rasyonel bir bilimsel sistemi hedefleyen öznel ve katı bilim tasarımını devreye sokan da bizatihi dünya tini olmuştur. Eskiden kendinde şeye başkaldıran eleştirel ve aydınlanmacı isyan şimdi bilgiye yönelik bir sabotaja dönüşmüştür. (s. 285)

…evrensel tarih kavramı (…) standartlaşan dünya bütüncül bir sürece yakınlaştıkça sorunlu bir hale gelmiştir.

Geçmişte yaşanan ve gelecekte yaşanacak felaketlere rağmen, tarihte tezahür eden ve onu kaynaştıran daha iyi bir dünya planı olduğunu iddia etmek düpedüz sinikliktir.

Evrensel tarih yabanilikten insanlığa doğru değil, sapandan megaton bombasına doğru ilerlemiştir. (s. 290)

Dünya tinine en uygun tanım kalıcı felakettir.

Felsefe akli olanı derinlemesine kavramak için şimdinin ve gerçeğin anlaşılmasıdır, bir öte yanın inşası değildir. (s. 299)

Üzerinde vuku bulduğu zemin olmadan bir dinamiğe sahip olamaz zaman. Buna karşın, zamanın sürekliliği içinde yeri olmayan bir olgusallık da hayal edilemez. (s. 301)

Hegel Hukuk Felsefesi
…insanın oğlunu ahlaklı yetiştirmesinin en iyi yolu onu iyi yasaları olan bir devletin vatandaşı yapmaktır.
Tözsel birlik mutlak ve hareketsiz bir başlı başına amaçtır.
“İnsan bütün insanlığını devlete borçludur” cümlesi bariz bir abartıdır. (s. 305)

Diyalektik ustası, devlete diyalektikten muaf olma imtiyazı tanır çünkü diyalektiğin burjuva toplumunun aşılmasına yol açacağını kendisi de gayet iyi bilir.

Geneldeki kolektif özne alametleri arttıkça o genelin içinde iz bırakmadan ortadan kaybolur.
Halk tini (…) dünya tini ile bireyler arasında (…) bir köprü kavram işlevi görür. (s. 306)

Hegel’in dünya tininin bir ulustan diğerine gezinmesi, şişirilip metafizik seviyeye çıkarılmış kavimler göçüdür. (s. 309)

…bireyselliğin motoru (…) tutku
Neye erişip erişemeyecekleri, kapsamı sürekli daraltılarak kendilerine sunulan güçsüzler açısından anakronik bir mefhumdur tutku.

…birey artık ne tutku için gerekli kuvvete –güçlü bir ego- haizdir ne de buna gereksinim duyar çünkü bireyi bütünleştiren toplumsal örgütlenme, tutkunun alevlenmesine neden olan aleni direnişleri endişeyle karşılamış, onları tasfiye etmek için, kontrolü ne pahasına olursa olsun kendini topluma uyduran bireylerin eline vermiştir. (s. 310-311)

Değişikliğe yol açacak pratiğin gereksinim duyduğu düşünce ancak genel pratikten muaf tutulmuş bir bireyden çıkabilir. (s. 311)

Kendilerini hiç direnmeden kolektif musibetin eline bırakanlar, kimliklerini kaybederler. (s. 313)

Bizzat öznelliğin kendisi, tözün mutlak biçimi ve mevcut gerçekliğidir.

Hegel, bizzat genellik ve bütüncül özdeşlik kabul ettiği öznelliği tanrılaştırır.

…bu yanlış dünyada yaşayan her yurttaş doğru bir dünyayı dayanılmaz bulacaktır çünkü o dünyaya tahammül edemeyecek kadar hasarlıdır. (s. 319)

Auschwitz’ten sonra
Yaşamaya devam etmek için Auschwitz’i mümkün kılan ve burjuva öznelliğinin temel ilkesi olan duygusuzluğa ihtiyaç vardır.

…sadece başkalarının değil, kendisinin ölümü karşısında da insanın içinde uyanan duygular pek çok açıdan zayıftır. (s. 329)

Hiçbir düşünce hakikaten düşünülemez. Çünkü hakikatin önemli bir unsuru, zamansal esasıyla birlikte sürmesidir; sürem söz konusu olmadığında hakikatten de bahsedilemez; ölüm hakikati ardında hiçbir iz bırakmadan yutar. (s. 336)

Hayatın anlamının soruyu soran kişinin ona yüklediği anlam olduğu yanıtı bu soruya hemen her zaman eşlik eder.
Bu yanıt yanlıştır.
Anlam kavramı, her tür imalatın ötesinde kalan bir nesnellik içerir; imal edilmiş bir anlam çoktan bir kurmacadır, özneyi kolektif olsa bile, kopyalar ve görünürde temin ettiği şeyi onun elinden alır. (s. 340)

Anlamlı bir hayat hayatın anlamını sorgulamaz.
Anlam sorusunun kurtulmak istediği ölümün ta kendisidir. (s. 341)

Özgürlük motifini inkâr eder Schopenhauer.
Schopenhauer bir idealisttir, efsunun sözcüsüdür. Totum (bütün) totemdir.

Ölüme çare yoksa (…) bir anlam iddiasında bulunmak da ideolojiktir.
Dolayısıyla (…) hayatla dolu olmaya dair bütün fikirler (…) öçgözlülükten, içinde boyunduruk altına almaya yönelik bir şiddet edimi barındıran bir arzudan ayrı tutulamaz.
Güçle övünme olmadan mümkün değildir doluluk. (s. 342)

Hiçlik inancı, varlık inancı kadar budalacadır.

Mevcut durum der Beckett, toplama kampındaki durumdan farklı değildir. (s. 344)

Hiçbir şey değişime uğramadan kurtuluşa eremez; kendi ölümünün kapısından geçmemiş hiçbir şey kurtulamaz. (s. 354)

“Müjdeyi duyuyorum ama inancım eksik.”
Faust

---

Negative Dialektik
Türkçeleştiren: Şeyda Öztürk
Metis Yayınları

Ocak 2016

Geoff Boucher – Adorno

Geoff Boucher – Adorno
Yeni Bir Bakışla
 
Birinci bölüm: Adorno’nun toplumsal ve kültürel kuramını,
İkinci bölüm: sanat ile toplum arasındaki bağlantıyı,
Üçüncü bölüm: Adorno’nun estetik kuramını,
Dördüncü bölüm: Adorno’nun postmodern kültür bağlamında süregelen önemini soruşturuyor.

Adorno’ya göre “başyapıt” kendi kendine yeterli form, geleneksel sanata aittir; özgürleşmiş sanat ise bunu reddeder. Zira müzikal malzemenin tarihsel gelişimi bağımsız eserlerin aleyhine olmuştur. (s. 11)

Adorno’ya göre kapitalizm hem gayri-insani hem de anti-liberaldir. Kapitalizm liberal hümanizmin altını oymuş ve faşizmi mümkün kılan koşulları yaratmıştır.

Aydınlanmanın Diyalektiği totaliter tahakkümün gerçek nedenlerini ortaya çıkarma iddiasındadır.
Aydınlanmanın bilimsel rasyonalitesi, insanlığı doğal ihtiyaçlardan ve bunlara eşlik eden dinsel hurafelerden özgürleştirmeyi amaçlıyordu.
Aydınlanma rasyonalitesinin metodolojik teknikleri bir toplumsal usule dönüşür. (s. 13)

(tahakküm / demonooji / öznenin sonu)

Adorno’nun umudu modernist sanattadır,
(çünkü) İyi bir dünyaya dair ütopik arzuyu canlı tutar. (s. 17)

Eleştirel negatiflik / ütopik uzlaşma

Diyalektik felsefede, negatif veya belirlenmiş olumsuzlama tüm değişimin temeli ve insan özgürlüğünün ilerlemesinin anahtarıdır. (s. 19)

Standart diyalektik mantıkta olumsuzlamanın olumsuzlaması sonucunda olumlu uzlaşmanın ortaya çıkışı mantıksal zorunluluğun ve tarihsel kaçınılmazlığın gereğidir. Adorno’ya göre ise pek öyle değildir.
İlerlemenin / acıya ihanet etmesi ve (…) bireyi ihmal etmesi nedeniyle…
Adorno’ya göre diyalektik negatifte kalmalı. (s. 20-21)

1918-1933 / Weimar Cumhuriyeti / kültürel modernizm / ekpresyonizm

Özgürleşmek / korkudan kurtulmak

Adorno, varoluşçuluğun toplumsal varoluşu tam olarak kabule yanaşmadığını savunur.
Adorno’ya göre, yeni bir ahlak yenilenmiş bir kültürle desteklenmeliydi.
Estetik Teori başlıklı eseri bu amaca hizmet eder. (s. 25)

Kolektif emek / Adorno’ya göre bu da doğanın hammadde olarak sömürülmesi ve bireyin bir ölçüde göz ardı edilmesi anlamına gelir.

Atonal müzik (bireyi ritimden uzaklaştırıyor, uyarıyor) / fenomenoloji (bireyi kavramlardan uzaklaştırıyor, uyarıyor)

Fenomenoloji içinde irrasyonel bir akım, varoluşçuluk zuhur etti.
Varoluşçuluk akla karşı deneyime bağlanmayı öneriyordu. (s. 29)

Birinci Bölüm: Negatif Diyalektik
Kapitalizmde para bir “eşdeğer” veya dolaşım aracı olarak iş görür.
Nitelik açısından benzer olmayan şeylerin (farklı nesnelerin) nicel benzerlik (para cinsinden) dolayımıyla değişimini mümkün kılar.
Sonuçta, kişiler arasındaki ilişkilerin tümü “bencil hesaplamaların buzlu sularında boğulup gider.” (s. 39)

Hayatını değiştirmek zorundasın

Ekspresyonizm kapitalizmin krizine ait olan çözülme deneyimini yansıtmaktadır. (s. 43)

Kapitalist toplum feodal düzenin kalıntılarından kurtulur kurtulmaz burjuva sanat tartışmasız radikal potansiyelini kaybetmiştir.
Burjuva sanatının hakim damarı topluma karşı eleştirel negatifliğini yitirince (…) resmi bir olumlayıcı kültür halini aldı. (s. 51)

Bir zamanlar sanat iktidar karşısında dile getirirken, artık (…) bilindik olanın tekrarını sunarak kendini toplumsal gerçekliğe uydurmaktadır. (s. 52)

(Uygarlığın Huzursuzluğu) Freud’un savı, uygarlığın ilerlemesi ile birlikte giderek artan oranda “içgüdülerin doyumundan vazgeçilmesinin” söz konusu olduğudur.

Kapitalist / toplumu dolduran potansiyel olarak nevrotik bireylerin daimi üretkenlik artışı taleplerine duydukları hıncı irrasyonellik patlamaları ile dışa vurmaları beklenmelidir.
(Günah keçisi / huzursuzluğun yardımcısı)

Sanatsal mimesis / nesneyle bilinçdışı bir libidinal bağlanmayı içerir.

Aydınlanma
Dünyayı matematik formülüne indirgeyen bilgi biçimleri vesilesiyle (…) insan doğasının giderek daha fazla bastırılmasına yol açmıştır. (s. 57)

Araçsal akıl
Doğanın dönüştürülmesi sürecinde ortaya çıkar.

Pozitif diyalektik akıl, doğrudan araçsal aklın karşısına çıkartılabilir.
Marcuse’ye göre, Hegel’in anlamanın biçimsel sınıflandırmaları ile aklın diyalektik mantığı arasında yaptığı ayrım bu karşıtlığı barındırır.

Negatif diyalektik / kavram ve nesne arasında bir çelişki(ye atıf yapar, bunu işaret etmek ister)

Negatif diyalektik, mantık ve toplumdaki çelişki momentlerini düşünce ile maddilik arasındaki karşılaşmanın olarak tespit eden diyalektik akıl yürütme olmalıdır.
Negatif diyalektik deneyimdeki çelişkileri çözmeyi reddeder, aksine (…) çelişkilerin sonuçlarını araştırır.
Negatif diyalektik, “özdeş-olmayanı” düşünme çabasıdır.

Yargı, bir varoluşun bilişsel eyleme bir tikel olarak getirilmesi anlamına gelir.

Özdeşlik düşüncesinin içinde yerleşik olan yargı (…) tikel örneklerin genel kurallar içinde sınıflandırılmasıdır. (s. 61)

Mimesis algılamanın kalbidir
Özne nesneyi bir şey olarak “taklit eder.”
Adorno’nun (…) kurgusunda mimesis iki bileşene ayrılır.
Biri bilginin tarihidir.
Diğeri sanatın tarihidir.

Negatif diyalektik akla mimesis bileşenini yeniden taşır.

İkinci Bölüm: Adorno’nun Modernizm Tarihi
Rasyonelleşme / ileri gider

Rasyonelleştirme ve sahicilik
Adorno’nun sanat tarihini yeniden kurgulayışının temelinde bu iki kutup arasında bir diyalektik çatışma olduğu fikri yatar.
Rasyonelleşme ilerici iken sahicilik nostaljik ve gericidir. (s. 64)

Rasyonelleşmenin karşıt kutbu sahiciliktir.
Adorno’ya göre, Stravinski yabancılaşmış öznenin amaçlılığının karşısında modernizmin tekniklerini kullanır.

Modern rasyonelleştirme, niteliğe dair maddi farkları (özdeş olmayanı) doğal çevrenin ve bireysel eşsizliğin özünü bir köşeye kaldırarak soyut, formel, yarı matematiksel sistemler oluşturan nicel, ideal benzerliklere (özdeşlik düşüncesi) indirger.
Bu durumda modern düşüncede iki kutup oluşur: boş, soyut, formel rasyonellik ve buna karşı bir tepki, doğrudan doğallığa, öze ve eşsizliğe, kısaca “sahiciliğe” dönmek isteyen, aklı topyekûn bir kenara bırakan romantik arzu. (s. 79)

Üçüncü Bölüm: Estetik Teorisi
(Beckett) araçsal aklın savaş sonrası dünyayı bütünüyle tahakkümü altına aldığı nihai anı temsil eder.
Soyut ekspresyonizm / Rothko (s. 90)

Adorno’ya göre yaratıcı praksis, doğanın işe yaramaz şeylere dönüştürülmesi –safi oyun- iken, toplumsal emek doğanın ticari değişim amacıyla işe yarar nesnelere dönüştürülmesi demektir.
İnsani bir varoluş ise doğal çevreyle oyunlu bir uzlaşmadır. (s. 100)

Sanat toplumun antitezidir.

Sanatın mutluluk vaadi (…) mutluluğun praksisin ötesinde olduğu anlamına da gelir.
Sanat arzular, hep var olanın ötesine işaret eder, olumsuzlamayla yani, toplumsal eleştiri ve uzlaşma beklentisiyle temelden ilişkili olması da bundandır. (s. 107)

Adorno kapitalizmde söylemsel (bilimsel) bilgi ile söylemsel olmayan (sanatsal) bilgi arasında diyalektik olduğunu savunur. (s. 111)

Dördüncü Bölüm: Bugün Adorno
…özneler arasında bir diyaloga değil de (özne-nesne diyalogundan) kurtulmanın bir yolu olarak felsefede dile dönüş…

Aileyle birlikte (…) bireyi (…) üreten son direniş de yok olur.
Böylesi bir “kolektivist” babasız toplum, toplumsal bir alternatif geliştirebilecek bireyler arasındaki doğal şefkati geliştirmek imkânından koparılmış, aşksız çiftleşme ve otoriter manipülasyondan ibaret, sıradan bir Cesur Yeni Dünya’dır. (s. 134)

(Habermas’ın) İletişimsel Eylem Kuramı (…) modernliği kurtarma çabasındaki özgürleştirici niyetlerinin, araçsal aklın bütüncül sistemi ve burjuva bireyin çözülmesine dair tezlere boğulmadan, nasıl sürdürebileceği sorusuna iki temel yanıt verir.
İletişimsel eylem kavramı diyalogun özne-nesne rasyonelliğini (veya öznelerarasılığı) modern dünyada bilimsel, ahlaki ve estetik aklın özgün safhalarının gelişimi bakımından açıklar. Bunlar araçsal aklın karşıtıdır ve (…) ona karşı özgürleştirici bir alternatif sunar. (s. 135)

---

Türkçeleştiren: Yetkin Başkavlak
Kolektif Yayınları
Mart 2013



Zygmunt Bauman - Modernite ve Holokaust

Zygmunt Bauman - Modernite ve Holokaust
 
(Soykırımı) Yahudi devleti, siyasi meşruiyetinin sertifikası, yapacağı haksızlıklar için bir ön avans olarak kullanmaya çalıştı. (s. 13)

Suçun Almanlığına odaklanma girişimi aynı zamanda diğer herkesi, her şeyi aklama çabasıdır. (s. 17)

1.Bölüm, Holokaust araştırmalarının getirdiği bazı yayınlara karşı sosyolojik tepkilerin araştırmasıdır. (s. 19)

2. ve 3. Bölümlerde, modernizasyonun yeni koşullarında sınır çizme eğilimlerinin yarattığı gerginlikler, halklar arası karşıtlıkların ırkçı biçiminin çıkışı ve ırkçılıkla soykırım projelerinin birlikteliği incelendi.
4. Bölüm,  modern bir fenomen olarak Holokaust.
Holokaust’un bürokrasiyi otorite biçimiyle yakın bağlantısı 6.bölümün konusudur.

Olağandışı bir durum karşısında bireyin özverili mi yoksa korkakça mı davranacağını belirlemenin olanaksızlığı... (s. 31)

Benim önerim, Holokaust’a, modern toplumun gizli tehlikelerinin ender, fakat önemli ve güvenilir bir testi gibi yaklaşılmasıdır. (s. 38)

Holokaust, modernliğin bir hatası, başarısızlığı değil, bir ürünüdür.

Holokaust, modernlik evinin meşru bir sakiniydi. (s. 46)

MODERNLİK, IRKÇILIK, İMHA I
Antisemitizm soykırım için bir neden olarak kabul edilebilir. Bauman bu bölümün başında soykırıma giden yolda antisemitizmin etkisini inceliyor.

Yahudilerin ancak Çingenelerle paylaşacağı vatansızlığı. (s. 68)

Kavramsal Yahudi tarihsel açıdan, Batı dünyasının evrensel ‘yapışkan’ı olarak yorumlanıyor. (s. 75)

Leo Pinsker; ‘Yahudi, yaşayanlar için bir ölüdür; yerli halk için bir yabancı, yoksullar için bir milyonerdir; yurtseverler içinse bir vatansızdır.’ (s. 76)

Modernliğin Avrupa Yahudileri üzerindeki ilk etkisi, anti modernist direnişin ilk hedefi olarak seçilmeleriydi. (s. 84)

Yahudi, ilerleyen kapitalizm ve yayılan kentsel metropollerde nefret edilen her şeyin örneğiydi.
Marx ‘Yahudi ruhu’
Kapitalizm ve Yahudilik aynı yazgıyı paylaşır. Birlikte zafer kazandılar, birlikte yok olacaklar.
Yahudi ulusu, sahip olduğu çürütücü ve ayrıştırıcı amaçlarıyla tüm diğer uluslardan bariz bir şekilde ayrılır. Bir zamanlar var olmuş, içine atılan her şeyi taşa döndüren havuzlar gibi, Yahudiler de ta başından günümüze varıncaya dek, manevi etkinliklerinin yörüngesine girmiş her şeyi soyut bir genelliliğe dönüştürmüşlerdir. (s. 93)
‘Yahudi, gerçekte, yaşadığı ülkeye ait değildir.’
‘insanın niteliği, davranışlarını daha başından belirler.’ (s.102)

MODERNLİK, IRKÇILIK, İMHA II
Hitler, Yahudilerden, basiller, çürütücü mikroplar ya da haşarat diye söz ederdi. (s. 116)

‘Giderilmesi İmkansız kişilik ancak yok edilebilir.’ (s. 119)

Antisemitizm modern bir fenomen olarak görülmelidir.
Kristallnacht: rezalet
Irkçılık önce bir siyaset, sonra bir ideolojidir. Tüm siyasetler gibi örgüt, yöneticiler ve uzmanlar gerektirir.

HOLOKAUST’UN BENZERSİZLİĞİ VE NORMALLİĞİ
‘Onlar zamanlarının en iyi eğitimli insanlarıydı. Ne zaman Auschwitz sonrası Batı uygarlığının anlamını düşünmeye kalksak sorunun en kritik noktası budur.’ (s. 133)

1941 yılında Holokaust’u olanaklı kılan bir şey varsa bunun o günden bu yana elimine edildiğinden emin olamayız. (s. 136)

Modern soykırım, kusursuz toplum taslağına uygun bir toplumsal düzeni sağlamaya çalışmak anlamına gelen sosyal mühendisliğin bir öğesidir. (s.143)

Modern soykırım, modern kültür gibi, genelde bir bahçıvanlık işidir. Bahçe olan her yerde yabani otlar olacaktır ve yabani otlar yok edilmelidir. (s.145)

Düşünmenin niteliği mantıklılaştıkça yok edilenlerin niceliği artmaktadır. (s.151)

Teknik sorumluluk ahlaksal sorumluluktan, eylemin, kendisi dışında başka bir şeyin aracı olduğunu unutmasıyla farklıdır. (s. 156)

Not: insandışılaştırma (s.158)
Ahlaksal önermelerin konusunu ancak insanlar oluşturabilir.

SONUÇLAR
Geleneksel otoritenin yokluğunda halkı aşırılardan koruyabilecek tek şey olan kuvvetler ayrılığı ancak siyasi demokrasiyle sağlanabilir. (s. 169)

KURBANLARI İŞBİRLİĞİNE TEŞVİK ETMEK
Nazilerin yaratmak istediği şey tam entfernunglardan biri, yani Yahudilerin Alman ırkının yaşam alanından tamamen uzaklaştırılmasıydı. (s. 180)

Almanlar Yahudileri aşamalı olarak sınır dışı etmede çok başarılıydılar, çünkü geride kalanlar böylece, çoğu kurtarmak için azı kurban etmenin gerekli olduğu mantığını yürüteceklerdi. Bu psikolojinin işleme tarzı Gestapo’ya, altı Yahudi kategorisinin sınır dışı etme ‘anlaşma’sına varan Viyana Yahudi toplumunda gözlenebilir. Aynı şekilde, Varşova gettosu Yahudileri, Almanlar yüz binlerce değil de altmış bin tane Yahudiyi sınır dışı edecekleri için, Almanlarla işbirliğinden yana ve direnişe karşı tavır takınmışlardı. Bölme fenomeni. (s. 200)

İTAAT ETİĞİ (MILGRAM’I OKUMAK)
Holokaust’la ilgili haberler ve onun failleri hakkında öğrendiğimiz en korkunç şey ‘bunun’ bize de yapılabileceği değil, bunu bizim de yapabileceğimiz düşüncesidir. (s. 224)

Toplumsal Uzaklığın Bir İşlevi Olarak İnsanlıkdışılık
Kurbandan fiziksel ve psikolojik uzaklık arttıkça zalimleşmek daha kolay hale geliyordu. (s. 228)

Kendi Edimiyle Suç Ortağı Olmak
Bir kez bataklığa düşmüş herkes, kendini kurtarmanın çok zor olduğunu bilir. (s. 231)

Kendini karalamadan temizlenilmez. Pisliği örtmek içinse sonsuza dek pisliğin içinde ilerlemek gerekir. (s. 233)

Hiçbir şey insanları birbirine, yapması suç olan bir eylemin ortak sorumluluğundan daha güçlü bağlayamaz.
Gücün Çoğulluğu ve Vicdanın Gücü
Ahlaksal yönden normal insanların ahlaksal yönden anormal etkinliklere katılmasına karşı en iyi koruyucu ilaç çoğulculuktur. (s. 241)

SOSYOLOJİK BİR AHLAK KURAMINA DOĞRU
Ahlakdışı davranışın toplumca üretimi. (s. 247)

Holokaust tarihi, modern devletin ‘mene tekel’i gibi durmaktadır. (s. 268)

Ian Kershaw’ın vardığı sonuca göre; Nazilerin en başarılı olduğu konu Yahudilerin insandışılaştırılmasıydı. Yahudi toplumsal yaşamın dışına sürüldükçe propagandanın yakıştırdığı klişe tipe daha çok uyuyor gibiydi. (s. 274)

(Sorumluluk) İnsanlar arası uzaklık arttıkça ötekine duyulan sorumluluk azalır. (s. 279)

Uzaklardaki insanları karmaşık silahlarla öldürmüşseniz asla yanlış yolda değilsinizdir. Eylemlerin pratik sonuçları görülmezse ahlaksal bir çelişkinin ortaya çıkma olasılığı yoktur. (s. 280)

SONRADAN AKILSALLIK VE UTANÇ
Nazi yapımı dünyada akıl, ahlakın düşmanıydı. (s. 292)

Kötülük teknolojisinin işlemez hale geleceği sihirli bir direniş eşiği var mıdır acaba? (s. 296)

Ahlakın Toplumsal Manüpilasyonu: Ahlaklaştırıcı Etkenler, Adiaforize Edici Eylem
Zalimliğin en zalim yanı, kurbanlarını yok etmeden önce insanlıktan çıkarmasıdır. (s. 297)

Eğer zafer kazansalardı bugün duruşmaya getirilenlerin herhangi biri vicdan azabı duyacak mıydı? (s. 300)

Sorumluluğun ardından gelen, ahlaksal davranıştır.
Tanrı tahttan indirilmişti ama taht hala yerinde duruyordu. (s. 310)

Dünya insanoğlunun bahçesine dönmüştü.

(Amalfi ödülü konuşması)
HATIRLAMA SORUMLULUĞU – AMA NEYİ?
SONSÖZ
Amaçladığım şey Holokaust’u açıklamak değil, moderniteyi daha iyi anlatmaktı. (s. 315)

Modernizm: mantık - katliam

Romantizm: tutku – cinayet

Korkmak, sürekli kendini düşünmektir, olayların gidişatını nesnel bir şekilde görememektir. (s. 330)

Holokaust’un en tehlikeli mirası, günümüz faillerinin, dünün acılarının öcünü aldıkları ve yarının acılarını önledikleri inancıyla, başka bir deyişle, etiğin onlardan yana olduğu kanaatiyle davranıp yeni acılara yol açarak, bunun aynısını yapma fırsatını dört gözle bekleyen yeni kurban kuşakları yaratmaları olasılığıdır. (s. 336)

Sadece Almanlar değil, Yahudi olmayan herkes Yahudilerden nefret eder. Yahudilerin birliği ve dayanışması bu nedenle gereklidir. Ayrıca bu nedenle, Yahudi karşıtı nefret hakkında daha çok sayıda kitap gereklidir ve bunlar ne kadar basit ve yüzeysel olursa o kadar iyidir. (s. 344)

---
Modernity and the Holocaust
Türkçeleştiren: Süha Sertabiboğlu
Alfa Yayınları

1. Basım: Mayıs 2016