20 Şubat 2017 Pazartesi

Suç Sosyolojisi: Organize Suçlar

Organize Suçlar
Organize Suç ve Mafya Kavramı
Organize suç, devamlı suç işlemek üzere gizli bir şekilde örgütlenen üç veya daha fazla kişinin ekonomik kazanç elde etmek amacıyla bir araya gelmek suretiyle suç işlemesidir.
Uyuşturucu, silah ve tarihi eser kaçakçılığı, insan ticareti, ihaleye fesat karıştırma, haraç toplama, çek senet tahsilâtı, organ kaçakçılığı, organize oto hırsızlığı, organize dolandırıcılık, hepsi birer organize suçtur.
Mafya, Sicilya kaynaklı suç örgütleri geleneğini yansıtır ve ilk başta ortaya çıkışında gizli bir suç örgütü olma amacı yoktur, organize suçlarda ise yasa dışılık bu tür örgütlenmelerin başından itibaren mevcuttur.

Beyaz yakalı suç, şirket çalışanlarının görevlerini kötüye kullanmak suretiyle, görevleriyle ilgili konularda işlemiş oldukları suçtur. Bu suç türleri rüşvet, irtikâp, zimmet ve görevi kötüye kullanma gibi suçları içermektedir.

Şirket suçları, şirket yetkililerinin bireysel çıkarları dışında, mensubu oldukları şirketin kurumsal çıkarları için gerçekleştirdikleri yasadışı işlemlerdir.

Mafioso, devlet otoritesinin ve yasaların cezalandıramadığı, kendisine zorla hiçbir şeyin yaptırılamadığı kişidir. İçinde bulunduğu toplum hayatını ve sosyal düzeni benimseyen Mafioso, düzenin yaptırım gücü işlevini görür. Bu gibi tiplerin ortaya çıkmasına imkân veren, devlet organizasyonu yozlaşmış durumlar Mafios toplum diye tanımlanır.

Mafya, bilimsel olarak “merkezi otoriteye karşı yerel gücün direnişini temsil etmektedir.” Mafya devletle, devletin kurumlarıyla çatışma ve savaş içerinde değildir, olmak da istemez. Mafya bu kurumları kontrol altına almaya çalışır.

TÜRKİYE’DE ORGANİZE SUÇLAR
Türkiye’deki organize suç yapılanmalarının kökeninde içinde bulunulan dönemlerin siyasal, sosyo-kültürel, ekonomik ve hukuksal koşullarının oluşturduğu “elverişli ortamların” varlığı bulunmaktadır.
Kervanlara saldıran eşkıyalar ile denizlerde ticari gemilere saldıran korsanlar hiyerarşik bir yapıya dayalı olarak, ekonomik çıkar elde etmek amacıyla tehdit, korkutma ve şiddet yöntemini esas alan ve sürekli suç işlemek üzere bir araya gelerek mafya tipi suç örgütü kurmuşlardır.

İsyancılar ve Eşkıyalar
“Köroğlu Ruşen” bu konu bağlamında üzerinde konuşulması gereken güzel bir örnektir. Köroğlu, başkaldırışın, zayıfların ve mazlumların sesi oluşun simgesi ve mimarıdır. Köroğlu, adamlarıyla birlikte, mevcut idarenin hukuk, yönetim ve yaptırım kodlarının dışına çıkarak kendilerine ait ikinci ve yazılı olmayan bir hukuk ve yaşam şeklini ortaya koymak suretiyle tanınmış, sevilmiş, sayılmış ve etkinlik kurmuştur.
16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun toplumsal yaşamına şekil veren büyük olaylardan biri olan Celali İsyanları, diğer yasa dışı unsurlarla birlikte, merkezi otoriteye karşı örgütlü bir başkaldırışın önemli bir adı ve sembolüdür.
Genelde kırsal kesimlerde meydana gelen isyanlar 15. Yüzyıldan itibaren kentlere doğru kaymaya başlamıştır.
Medreselerde okuyan öğrencilerin (suhteler) başlattığı “suhteyan hareketi” ilk organize olmuş örgütleşmeye dayalı protesto eylemlerinden biridir. Eylemciler sadece isteklerini dile getirmekle yetinmemiş, sokaklarda küçük gruplar oluşturmuşlar, cadde ve sokakları, evleri ve işyerlerini tahrip etmişler ve yağmalamışlardır. Bunlarla da yetinmeyen eylemciler o dönem için pek görülmemiş şekilde kendileri için hedef oluşturan birçok kişiyi de öldürmüşlerdir.

Tulumbacılar
Tulumbacılık, toplumsal yardımlaşma ve dayanışmanın ürünü olan sosyal bir kurumdur. Tulumbacılar sadece gönüllü itfaiyecilik yapmazlar, aynı zamanda ferdi oldukları mahallenin “namus bekçisi,” mahallelinin de “koruyucusu” rolünü yerine getirirlerdi.

Külhanbeyleri
İstanbul’un fethinden sonra inşa edilen ilk hamam olan Gedik Paşa Hamamı’nın külhanı çok sayıda insanın barınabileceği kadar büyüktü. Özellikle kış aylarında evsiz insanlar burada toplanıyorlardı. Aralarında bileği bükülmeyen birisi ön plana çıkıp lider oluyordu. İşi-gücü olmayan insanlar külhanbeyi etrafında toplanıyorlardı. Çevresindeki insan sayısı arttıkça külhanbeyinin gücü de artıyordu. Bulunduğu muhitte yiyip-içiyor ücret isteyenleri dövüp dükkâna zarar veriyorlardı.
İkinci Abdülhamit döneminde toplum ve devlet için ciddi sorun teşkil etmeye başlayan külhanbeyleri, maaş bağlanmak veya iş vermek suretiyle kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Devlet, bu şekilde kontrol edilemeyen külhanbeylerinin karşısına başka bir grup veya külhanbeyini çıkararak güçleri dengelemeye, bu yolla da toplumsal yapının zarar görmesini engellemeye çalışmıştır.
Sorun başa çıkılmaz hale gelince “Cihan Ser-Askeri” olarak anılan Rıza Paşa İstanbul’da sayıları 600-700 kişiyi bulan külhanbeylerinin hepsini birden askere alarak Anadolu’nun değişik bölgelerindeki birliklere göndermiş ve böylece bu sorunu kökten çözmüştür.

Kabadayılar
Kabadayılık biraz da tulumbacılığa dayanır. Bileğine güvenen ve nam yapmak merakındaki delikanlılar bu yola meyletmişlerdir.
Kabadayı, toplumun içinde yetişmiş, toplumla iç içe olmuş, özü sözü bir, güvenilir, hakkın ve haklının yanında olan, güce ve haksıza boyun eğmeyen özellikleriyle toplumda saygın bir konuma sahip olmuştur. Kişilik değerleri o kadar sağlamdı ki, bırakın dedikodu yapmayı hasımlarının bile arkasından konuşmayı kendileri için bir zül olarak görüyorlardı. Silah kullanmak yaygınlaştıktan sonra kabadayılığın da suyu çıktı. 1950’li yıllardan itibaren kabadayılar tamamen yasadışı suç aktivitelerine yönelmiştir.

Babalar ve Şefler
Türkiye’de 1960’lı yıllardan sonra yaşanan iç göçlerin mafya gruplarının oluşumu üzerinde önemli bir etkisi olmuştur. Büyük şehirlere göç eden taşralı kabadayılar, özellikle aile veya hemşerilik esasına dayalı mafya yapılanmasına öncülük etmişlerdir. Bu şekilde kendilerine yer edinen, nam salan kabadayılar ya kendi adları ya da geldikleri yerin veya etnik kökenin, isimlerinin başına eklenmesiyle anılmaya başlamışlardır: Kürt İdris, Oflu Hasan, Laz Ziya gibi. Bu dönem kabadayılarında, zengin veya haksızdan alıp haklıya veya ihtiyacı olana verme gibi bir tarz vardır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası uyuşturucu kullanımında yayılma olmuştur. Uyuşturucuyla birlikte mafya yapılanmaları hemen bütün suçlara bulaşmış ve kanun karşıtı bir konuma geçmiştir.

Ağabeyler (Abiler) ve Reisler
12 Eylül 1980 darbesinden sonra cezaevlerinde işkencelerden geçirilen ülkücülerin bazıları serbest kaldıktan sonra organize olarak suç grupları oluşturdular. Motivasyonları arasında, devletin zaafa düştüğü alanlarda inisiyatif almak da vardı. Liberal ekonomiye geçiş sancıları çeken Türkiye’deki yapısal eksikliklerin birçoğu bu gurupların güçlenmesi için fırsat oldu. 1990’lı yıllardan itibaren ekonomik güçleri iyice arttı, artık girişimci olarak da kendilerinden söz ettirmeye başladılar.
1996 yılında yaşanan Susurluk Kazası devlet, hükümet ve mafyayı bir arada görmemize imkân sağladı. Önemli bir olaydı bu, ama geçip gitti…

ORGANİZE SUÇ ÖRGÜTLERİNİN ORTAK ÖZELLİKLERİ
1. Ekonomik kazanç amacını taşırlar.
2. Hiyerarşik bir yapı gösterirler.
3. Sınırlı üyelik sistemi vardır.
4. Devamlılık gösterir ve zamanla sınırlı değildir.
5. Yöntem olarak şiddet ve rüşveti ağırlıklı olarak kullanırlar.
6. Faaliyetlerinde uzmanlaşma ve iş bölümü vardır.
7. Tekelci zihniyet taşırlar.
8. Açık ve belirgin kurallara sahiptir.

Organize suç örgütlerinin en önemli amacı ekonomik kazanç elde etmektir. Siyasilere yakın olmalarının nedeni de ekonomik menfaattir.

Faaliyet alanı dar ve yerel olan örgütlerde hiyerarşik yapı oldukça katıdır. Uluslararası faaliyetlerde bulunan örgütlerde ise yapılanma daha esnektir.

Organize suç örgütleri üslendikleri ülke ve bölgelerde başta yasama organı üyeleri olmak üzere devletin önemli kurumlarının üst düzey yetkilileriyle yakın ilişkiler kurmak suretiyle ve gerektiğinde rüşvet vererek onları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isterler. Bu tür yaklaşım ve ilişkiler ağına organize suç literatüründe ‘partito ilişkileri’ denmektedir.

ORGANİZE SUÇ ÖRGÜTLENMELERİNİN TEMEL ESASLARI
Güven duygusu organize suç yapılanmalarında önemli bir unsurdur. Organize suç örgütleri güven esasına dayalı bir örgütlenme sağlayabilmek için özellikle kan bağı, etnik köken, hemşehrilik, arkadaşlık bağları, ideoloji birlikteliği ve ritüel bağlılığı dikkate almaktadır.

TÜRKİYE’DE ORGANİZE SUÇ ÖRGÜTLERİNİN ORTAYA ÇIKMASINDA ETKİLİ OLAN FAKTÖRLER
Yabancıların gizli işbirliği teorisi, organize suçların Amerika’ya göç eden İtalyanlar tarafından getirilen ve Amerikan toplumuna yabancı bir olgu olduğunu ileri sürer.
Etnik miras teorisi, Amerika’ya göç eden yabancıların suç dünyası içinde yer alan aynı etnik kökene sahip suçlu kişileri örnek alarak onların organize suç yapıları içinde yer almalarına işaret etmektedir.
Güçlülerin suçu teorisi, organize suçların güçlüler tarafından işlenen bir suç türü olduğunu, partito ilişkileri vasıtasıyla güçlü konumların daha da sağlamlaştırıldığını ve örgüt elemanlarının yasalar karşısında adeta dokunulmazlık kazandığını ifade eder.
Özel koruma teorisi ise, mafyanın yasadışı alanda işletmecilere ve şahıslara özel koruma hizmeti sunan bir yapı olduğunu, belirli bir ücret karşılığında bu hizmetin sunulduğunu belirtir.

Mafya Tipi Örgütlenmeye Uygun Toplum Yapısının Bulunması
Az çabayla çok kazanmak isteyen kitlelerin kalabalıklaştığı toplumlarda, paraya ulaşmak için kestirme yollara öncelik verilir.

Göçler ve Çarpık Kentleşme
Göç etmek suretiyle hiç bilmedikleri büyük şehirlere gelenler, buralara daha önce yerleşmiş olan hemşehrilerinin yardım ve desteğiyle gecekondulaşmak, devlet arazilerine el koymak, hemşehrileri dışındakileri kendi bölgelerine sokmamak suretiyle bölgesel hemşeri hâkimiyetinin olduğu yerleşim alanları kurmuşlardır.

Yasal Boşluk ve Yetersizlikler
Ceza soruşturma ve yargılamalarının uzun sürmesi, mağdurların beklentilerine cevap vermemesi adalete, hukuk devletine olan güvenin ve inancın sarsılması, mağdurların devletten uzaklaşıp farklı organizasyonlarda çare aramalarına sebep olmaktadır.

Siyasi Otorite Boşluğu
Türkiye’de siyasi otorite organize suçlarla mücadelede kararlı ve güçlü bir irade ortaya koyamamıştır (Susurluk Kazası vakıası bize bunu anlatır).

Ekonomik Otorite Boşluğu
Türkiye’nin demokrasiye ve piyasa ekonomisine geçiş çabaları, pusuda fırsat bekleyen organize suç grupları için kaçırılmayacak elverişli ortamlar sunmuştur.

Bürokrasideki Yozlaşma
Organize suç grupları yasadışı aktivitelerini kolaylaştırmak ve risklerini minimize etmek için yozlaşmış kamu görevlilerine ihtiyaç duyarlar.

Yasaklamalar
Organize suçların ortaya çıkmasında ve gelişmesinde yasaklayıcı ve sınırlayıcı ekonomi ve hukuk politikalarının önemli bir rolü bulunmaktadır.

Toplumsal Özenti
Popüler kültürün empozesi ve reyting endişesi nedeniyle yazılı ve görsel medyada sık olarak yer alan mafya ile ilgili haberlerin ve programların organize suç örgütlerinin ve liderlerinin kamuoyunda meşru bir kimlik kazanmalarında önemli rol oynadığı söylenebilir.

Terörün Varlığı
Organize suç grupları, devlet yetkililerinin bütün dikkatlerini ve enerjilerini terörle mücadeleye yöneltmesini fırsat bilmiş ve kendilerini bu duruma uygun olarak yeniden yapılandırmışlardır.

Eğitim ve Öğretimin Niteliği
Mafya yapılanmalarında eleman tedarikinde eğitimsizlere öncelik verilir.

Çok Çocuklu Aile Yapısı

Fakir ve kalabalık ailelerin içerisinde Kara Murat olmaya hevesli hayalperestler mafya için insan kaynağıdır. 
---
Suç Sosyolojisi
Editör: Prof. Dr. Aytekin Geleri
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın no: 2886
Ocak 2013, Eskişehir

Suç Sosyolojisi: Terörizm

Terörizm
Siyasal Şiddet
Şiddet genel anlamda bir fiziki güç kullanmadır. Bu durumda siyasal şiddet de bu fiziki gücün siyasal amaçlarla kullanılması olarak ifade edilebilir. Siyasal şiddet; siyasal bir çevrede rejime, rejimin aktörlerine ve politikalarına karşı yöneltilen her türlü organize olmuş örgütlü saldırıdır.

Siyasal şiddetin temel nitelikleri
1. Şiddet, karmaşık bir yapının sorunlu bir sonucudur. Bazen kimin asıl sorumlu olduğunu bulmak oldukça zordur.
2. Şiddet zamana ve teknolojik gelişmelere göre değişik araç ve yöntemlerden yararlanır.
3. Şiddet zamana yayılarak gerçekleştirilir.
4. Verilmesi amaçlanan zararlar çeşitlilik gösterir.
5. Şiddet, kendini meşru gösterme arayışındadır.

Terörizm
Türkçe’de karşılığı “korku, dehşet ve tedhiş” olan terörizm kelimesi Latince’den türetilmiştir. Terörizm, terörü belirli bir siyasal amaç doğrultusunda sürekli ve sistemli bir şekilde kullanmayı benimsemiş örgütlü bir stratejik anlayıştır.

Terörizm kelimesinin geçmişi Fransız İhtilaline uzanmaktadır. Fransız ihtilalinden sonra Robespierre’nin yaptığı haksız tutuklama, baskı ve keyfi vergi uygulamalarından oluşan yapı terör rejimi olarak adlandırılmıştır.
Terörizm konusunda uluslararası alanda üzerinde uzlaşı sağlanmış tek bir tanım bulunmamaktadır. Bunun nedeni, doğrudan ya da dolaylı olarak terör örgütlerini desteklemeleridir.

Fransız İhtilali döneminde terör ile devletin halkı keyfi uygulamalar ile yönetmesi, baskı altında tutması anlaşılırken terörizm kavramı ile halkın devlet idaresini zayıflatmak veya ortadan kaldırmak amacıyla gizlice örgütlü olarak saldırı ve eylemler gerçekleştirmesi ifade edilir.
Günümüzde terörizm denildiğinde ilk önce bireysel ve organize grupların devlete veya topluma yönelik şiddet içerikli yasadışı eylemleri anlaşılmaktadır.

11 Eylül 2001’den sonra ABD öncülüğündeki Batı, “İslami terör” terkibini diline dolayarak terör kavramına yeni bir perspektif kazandırmıştır: İslam’a meyyal toplumların baskı altına alınıp yok edilmesi.

Uluslararası Sözleşmelerde Terörizm
16 Kasım 1937 tarihinde Cenevre’de imzalanan bir sözleşmeye göre terörizm; bir devlete karşı ve belli kişi ya da gruplar veya toplumun bütünü üzerinde belli bir niyetle ve planlı olarak terör durumu yaratılmasına yönelik suçlar” olarak tanımlanmıştır.
Terörist olarak nitelenen bir faaliyet, aktif olduğu bölgede iktidarı ele geçirdiği takdirde meşru kabul edildiği için, terör nitelemesi konusunda Batılı ülkelere geniş bir manevra alanı kalmaktadır. Onlarda bu alanı siyasi (ve iktisadi) programlarının lehinde kullanabilmektedirler.

Herhangi bir siyasi organizasyona karşı şiddet içeren eylemler terör olarak kabul edilebilir. Bahanesi ne olursa olsun, siyasal söylemin dili şiddet olduğunda bunun adı terördür.

Tarihin bilinen ilk terör örgütlerinden biri Sicariilerdir. M.Ö. 73-76 yıllarında var olmuştur. Hedeflerine gündüz kalabalık ortamlarda arkadan gerçekleştirdikleri saldırılar ile nam salmışlardır. Elbiselerinin altında sakladıkları kısa kılıçlarıyla saldırıyı gerçekleştiren örgüt elemanları daha sonra kalabalık içine karışarak gözden uzaklaşıyorlardı. Romalılara karşı savaşan Sicariiler, Ananias rahiplerinin manastırlarını ve Herodes Sülalesi’nin saraylarını da tahrip etmişlerdir.
XI. Yüzyıl’da, Ortadoğu’da ortaya çıkan Haşhaşiler de tarihin bilinen en eski dini motifli terör örgütlerindendir. Hasan bin Sabbah’ın kurucusu ve lideri olduğu bu örgüt, kendilerini baskı altında tuttuklarını iddia ettikleri Selçuklulara karşı terör eylemleri yapmak suretiyle mücadele etmişlerdir. Uzmanlık alanları suikastlardır.

Terörizm ile Terör İlişkisi
Terörizm, siyasal amaçlar doğrultusunda planlı ve isteyerek meydana gelirken; terör her zaman iradi bir şekilde ortaya çıkmayabilir. Ancak, günümüz konuşma dilinde bu iki kavram arasındaki fark tamamen ortadan kalkmış gibidir. Terörün özünde umutsuzluk psikolojisi vardır.
Terör, kısaca silahlı eylemler marifetiyle kendini ve davasını duyurma; terörizm ise, bu eylemleri savunan, stratejilerini anlatan, aktaran, geliştiren bir düşünce disiplini veya akımıdır. Teröristler yer altına girer, gizlilik içerisinde çalışır, eylemlerini yapar ve sonuçta bu eylemlerinin amaçları doğrultusunda propagandaya yönelir. Terörizm ise bu aşamadan sonra devreye girer.
Terörizm stratejik bir söylem, terör ise stratejik bir eylem olarak tanımlanabilir.

Siyasi Suç
Kendi ülkesinde terörist olarak görülen birçok kişi diğer bazı ülkelerde “düşünce suçlusu” veya “siyasi suçlu” olarak tanımlanabilmektedir. Ülkeler terörle ilgili tespit ve politikalarında politik, ekonomik ve askeri çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir.

Anarşi, Anarşist ve Anarşizm
Tam ve sınırsız bireysel özgürlükten yana olan anarşizm hiç bir şekilde örgütlenmeyi kabul etmemekte, örgütlenmenin her türlüsünü reddetmektedir. Bu nedenle anarşistler düzenli bir örgütsel yapı olarak ortaya çıkmamışlardır.
Anarşizm bireyi her şeyin üstünde tutarak eşitliğe ve adalete giden tek yolun otoriteyi bütünüyle ortadan kaldırmaktan geçtiğini ileri süren ideolojik akımdır.

Gerilla ve Gerilla Savaşı
Terörist, terörizmle ilgili, tedhişçi, terör yapan, terörizm yanlısı, terör eylemlerine katılan olarak da tanımlanabilmektedir. Gerilla ise, ülkesi yabancı ülke askerleri tarafından işgal edilmiş halkların içinden çıkan ve profesyonel asker olmayan sivil savaşçılardır.
Gerilla kavramının ilk defa 1808-1813 yılları arasında Napolyo’nun İspanya’yı işgalindeki direniş esnasında ortaya çıktığı ifade edilmektedir. Yakın tarihte Mao, gerilla savaşı üzerinde çok çalışmıştır.
Gerillalar, teröristin uluslararası hukukta sahip olmadığı statülere sahip oldukları için teröristler kendilerini gerilla olarak tanımlamak hevesindedirler.

Siber Terörizm
Terör örgütleri siber ortamda en çok internetin sağlamış olduğu imkânları kullanırlar. Bu yol daha çok propaganda, eğitim, haberleşme, bilgi toplama ve sanal saldırı amaçlı olarak kullanılmaktadır.

TERÖRİZMİN UNSURLARI
Terörizmin dört temel unsuru vardır. Bunlar mağdur, motif, kast ve yöntemdir. Terör bütün insanları da hedef alır. Terör saldırısının motifi, ideolojik bir özellik taşır ve politiktir. Suç kasıtlı olarak, yani bilerek ve isteyerek işlenir. Amaca ulaşmak için kullanılan en belirgin yöntemler ise şiddet, cebir, korkutma ve baskı altına almadır.

İdeoloji Unsuru
İdeoloji, Latince ‘eidos’ ve ‘logos’ kelimelerinin bir araya getirilmesiyle oluşmuş bir kavramdır. Çok kısa bir ifadeyle ‘fikirlerin bilimi’ anlamındadır. İdeoloji kavramını ilk kez Fransız düşünür Tracy’nin kullandığı ifade edilmektedir. Tracy’den yaklaşık 50 yıl sonra ise Marks, ideoloji için; “bir insanın ya da toplumsal bir grubun zihninde egemen olan fikirler, tasarımlar sistemi” şeklinde bir tanımlama yapmıştır.
Bir terör örgütü için ideoloji, hedef olarak tanımladıkları noktaya ulaşabilmeleri için takip etmeleri gereken yoldur, yasadışı hareketlerinin rehberidir.
Türkiye’de ve dünyada teröre kaynak oluşturan ideolojileri 3 temel başlık altında toplamak mümkündür. Bunlar; Marksist-Leninist İdeoloji, Etnik Milliyetçi İdeoloji ve Dini motifli İdeolojilerdir.

Şiddet Unsuru
Terörizm bir anlamda sonuca ulaşabilmek adına takip edilen bir silahlı mücadele yöntemidir, stratejisidir. Terör örgütleri tam anlamıyla antidemokratik ve dayatmacı bir yapıya sahiptir. Şiddet, terörün var olmasının ve devam etmesinin ön koşullarındandır.
Şiddetin üç unsuru bulunur. Bunlar kaynak, kurban (mağdur) ve hedeftir. Kaynak, bir kişi veya örgüt olabilir.

Örgüt Unsuru
Terör örgütlerinde katı bir hiyerarşik emir komuta zinciri vardır. Emre itaat zorunludur. Liderin veya yöneticinin emirlerine uymayanlar çok sert bir şekilde cezalandırılır. Verilen cezanın diğer elemanlar tarafından bilinmesi sağlanır. Bu yolla örgüt içinde baskı ve korkuya dayalı bir yönetim anlayışı oluşturulur.

Uluslararası Olma Unsuru
Bir ülkenin sınırları dahilinde, şayet dışarıdan/başka bir ülkeden destek verilmezse bir terör örgütünün var olması mümkün değildir. Çünkü belli sınırlar dahilindeki tek örgütlü yapı devlettir. Bir devlete karşı mücadele verebilecek organizasyon sadece başka bir devlet olabilir. Bu nedenle terör örgütleri mutlaka uluslararası bağlantıları olan yapılardır. Hiçbir devlet terör örgütlerine destek verdiğini beyan edecek dürüstlükte olmadığı için terör örgütlerinin uluslararası bağlantıları resmi olarak zapta alınamamaktadır.

Terörizm: 1) Yabancılara veya yabancılara ait hedeflere karşı gerçekleştirilirse (turistlerin kaçırılması gibi), 2) Hükümetler veya bir devletten fazla devletin beslediği, desteklediği unsurlarca yapılırsa, 3) Bir yabancı hükümetin veya uluslararası örgütlerin siyasetlerini etkilemek için yapılırsa, uluslararası nitelik kazanır.

TERÖRİZMİN AŞAMALARI
Hazırlık Aşaması
Terörizmin ilk aşaması hazırlık olarak tanımlanır ve planlamanın yapıldığı bir dönemdir.
Hazırlık aşamasında yürütülen faaliyetlerin büyük bir kısmının küçük çaplı eleştiriler, itirazlar ve bunlara dayalı yeni söylemler şeklinde yasal sınırlar içerisinde olmasından dolayı ortada genellikle yasadışılık yoktur.

Örgütlenme Aşaması
Sempatizan kitlesi içinde dikkat çeken, güven veren ve ümit vaat eden kişiler bir araya getirilerek bir örgüt ruhu oluşturulur. Bu dar ve kapalı yapı içinde hem örgütsel eğitim verilir hem de bu kişilerin arasındaki bağların güçlendirilmesi sağlanır. Diğer yasal ve yasal olmayan örgütlerle ve kuruluşlarla temas sağlanır. Toplumda olumlu, güçlü ve itibarlı bir yere sahip örgüt, kurum ve kuruluşlara sızmaya, buralar ele geçirilmeye çalışılır.

Eylem Aşaması
Gerek şehirlerde gerekse kırsalda bireysel ve toplu silahlı eylemler yapmak suretiyle güvenlik kuvvetleri zaafa uğratılır, yıldırılır, vatandaşların devlete olan güveni zayıflatılır. Böylece toplum tam anlamıyla sindirilmek istenir.

İç Savaş Aşaması
İller, ilçeler ve hatta bölgeler ele geçirilerek buralarda örgütün idaresinde yönetimler oluşturulur. Örgütün yabancı ülke yönetimleri ve istihbarat birimleri ile olan yakın ilişkileri bu aşamada daha belirgin bir hal alır. Farklı şekillerde elde edilen yardımlar ile iç savaş başlatılarak yönetimi ele geçirme işi tamamlanmış olur.

TERÖRİZMİN ORTAYA ÇIKMA NEDENLERİ
Bütün ülkeler ve toplumlar için geçerli olacak standart nedenler yerine toplumların yapısına göre farklılık gösteren esnek bir nedenler halkası söz konusudur.
Terörizmin nedenlerinin doğru bir şekilde belirlenmesi, bu soruna karşı geliştirilecek önlemler ve mücadele yöntemleri açısından büyük önem taşımaktadır.

Ekonomik Nedenler
Gelir seviyesinin çok düşük, gelir dağılımının çok bozuk ve adaletsiz olduğu toplumlarda katı sınırlar içerisinde sınıflaşmalar meydana gelir.
Ekonomik unsurların toplumun büyük bir kesimini ilgilendirmesi nedeniyle provokasyona açık bir durum ortaya çıkmaktadır.
İşsiz ve ekonomik durumu zayıf olan kişiler kendilerini toplum tarafından dışlanmış olarak görmekte, öz güvenlerini kaybetmekte, topluma karşı hınç ve intikam duygusu beslemektedir.

Siyasal Nedenler
Siyasi partiler ile Meclise karşı halk desteğinin düşük seviyede olması, toplumda siyasi bilincin yetersiz olması, toplumun belirli bir dini veya etnik kökene tabi gruplarının hak ve hürriyetlerinin sınırlanması, özgürlüklerinin kullanılmasının engellenmesi gibi hususlar terörizmin ortaya çıkmasında etkili olan siyasal nedenler olarak sıralanabilir.
12 Eylül 1980 darbesi sonrası Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan işkenceler ve bölge halkına karşı yapılan haksız muameleler o tarihten itibaren hep PKK terör örgütü için istismar edilen çok güçlü nedenler olmuştur.

Sosyal Nedenler
Sanayileşme ve kentleşmenin getirdiği sorunlar, sağlıksız yerleşim alanlarının olması, iç göçler ve sonucunda meydana gelen çevreye uyum sorunu, aile ve komşuluk bağlarının zayıflaması, sosyal ve kültürel değişmede yaşanan sorunlar toplumsal yapının demokratik değerler dışında feodal özelliğe sahip olması, din ve mezhep ayrılıklarına dayalı sorunlu bir durumun bulunması, eğitim imkânlarının sınırlı olması, dini inançların baskı altında tutulması, güvenlik güçlerine ve devlete olan inanç ve güvenin düşük seviyede olması, ahlaki değerlerin bozulması, bürokrasi ve iş yaşamında yozlaşmanın olması terörizmin ortaya çıkmasında etkili olan sosyal faktörler olarak sıralanabilir.

Kültürel Nedenler
Toplumla yeterince bütünleşemeyen gruplarda alt ve hatta karşıt kültürler meydana gelebilir. Yasadışılığı, şiddeti normal ve çözüm elde etmek için meşru gören bir kültürel koda sahip toplum veya gruplar terörizm için çok elverişli bir kaynak oluşturur. Feodal yapı kendine ait gelenekleri, kuralları ve kültürel kodları ile terörizm için ayrı bir ortamın habercisidir.

---

Suç Sosyolojisi
Editör: Prof. Dr. Aytekin Geleri
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın no: 2886

Ocak 2013, Eskişehir

19 Şubat 2017 Pazar

Makale - Maide Gök - Kadına Yönelik Şiddetin Kuramsal Temelleri ve Çözüm Önerileri - Özet

Makale - Maide Gök - Kadına Yönelik Şiddetin Kuramsal Temelleri ve Çözüm Önerileri

Turkish Studies, Cilt: 11, Sayı: 2, s, 451-472, 2016

 

Türkiye'de kadına yönelik şiddet araştırmaları çoğunlukla nicel ve durumsal (ampirik) tespitlerle sınırlı kaldı.

"Kuramdan yoksun ampirik araştırma kördür"

Çalışma, kadına yönelik şiddeti sadece durum tespitiyle değil; biyolojik, psikolojik ve sosyolojik (yapısal/toplumsal cinsiyet) kuramları birleştirerek mikro ve makro düzeyde açıklamayı hedefliyor.

 

Şiddet yalnızca bedensel güç kullanımı (fiziksel saldırı) ile sınırlı tutulamaz. Yasal olmayan fiziksel eylemlerle sınırlı tanımlar; ekonomik, cinsel, sözel ve psikolojik şiddeti görünmez kılmaktadır.

 

Şiddetin Kökenleri

Hobbes'un "İnsan insanın kurdudur" söylemi…

Şiddetin erkeklerde daha yaygın olmasını biyolojik cinsiyet farklarına bağlayan doğacı-özcü bakış açısı…

Freud'un şiddeti insanın temel içgüdülerinden biri olan saldırganlığa bağlaması ve eğitim/terbiye ile kontrol edilebileceği varsayımı…

 

Babasının annesini dövdüğünü gören erkek çocukların yetişkinlikte eşlerine şiddet uygulama olasılığı 7 kat artmaktadır.

 

Kadınların faile ekonomik olarak bağımlı kalması şiddet döngüsünü pekiştirir.

 

Türkiye'deki araştırmalar çoğunlukla nicel verilere odaklanıyor, kuramsal ve nitel (post-modern feminist bakış açısı gibi) derinliğin eksik kalması şiddetin karmaşık yapısını anlamayı zorlaştırıyor.

…

  

17 Ocak 2017 Salı

Şiir: Karl Krolow

Tatlı  anıtları
Mavi renge boyayacak
kimse yok artık.
Sarışın saçları okşayacak
Hasır şapkalar
Unutuldu  artık.
Yorgun ötücü kuşlara
Parklarda omuzlarını veren
Çocuklar büyüdüler.
Zaman değişti.
Zamanı artık yumuşak eller
Okşamıyor.
Lambalar bugün başka ampuller taşıyor.
Tenis topları da dönmedi göklerden.
Sarı mayolar
Soldu kelebekler gibi,
Mektup  zarfları  da
Toz oldu ince ince.
Sokakları,  hepsinin yerine şimdi
Yabancılar dolduruyor, ceplerinde biletleri.

15 Ocak 2017 Pazar

Türk Sosyologları: Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin

Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin
Ziya Gökalp
Ziya Gökalp 23 Mart 1876 yılında Diyarbakır’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Diyarbakır’da tamamladı. Yüksek öğrenim için İstanbul’daki Baytar Mektebi’ne 1896 yılında kayıt yaptırdı. Ancak bu okuldan mezun olmadan ayrılmak zorunda kaldı. 1900-1909 yılları arasında Diyarbakır’da yaşadı ve kendisini sosyal bilimler alanında yetiştirdi. 1909’da Selanik’te yapılan İttihat ve Terakki Partisi Kongresi’ne Doğu illerini temsilen katıldı. Selanik’te başladığı parti ve sosyoloji çalışmalarını 1912’den itibaren İstanbul’da sürdürdü. Bu sırada milletvekili oldu. 1914 yılında Sosyoloji Kürsüsü’nü kurarak üniversitede “İçtimaiyat” dersleri vermeye başladı. 1919’da tutuklanarak Malta’ya gönderildi. Malta dönüşü Ankara yönetimine katıldı ve 1923’te yeniden milletvekili oldu. Türk sosyolojisinin kurucusu Ziya Gökalp 25 Ekim 1924’te İstanbul’da öldü.

Ziya Gökalp ağırlıkla Emile Durkheim’in görüşlerinin etkisinde kalmış ve onun görüşlerini Türkiye’ye aktararak temsilciliğini yapmıştır. Pozitivist ve determinist bir anlayış üzerine kurgulanmış olan Sosyolojizm ekolünde toplumun birey üzerinde mutlak bir egemenliği vardır. Toplumun yaptığı her şey doğrudur. Toplumu mutlaklaştıran, ona yarı tanrısal bir kutsallık yükleyen Sosyolojizm ekolü; sosyal dayanışma, toplumsal bilinç ve iş bölümü gibi kavramlarla bireyi toplum karşısında etkisiz bir konuma taşımaktadır. Ziya Gökalp; toplumcu, dayanışmacı, ilerlemeci, milliyetçi, Batıcı ve laik bir sosyologtur. Bu özellikleri ile Batı tipi bir toplum modeli oluşturmaya çalışır.

Ziya Gökalp’e göre toplumlar aşiret, kavim, ümmet aşamalarından geçtikten sonra millet aşamasına gelmişlerdir.

Ziya Gökalp sosyolojiyi evrensel ve milli sosyoloji olmak üzere iki kısma ayırır. Evrensel sosyoloji, pozitivist anlayış doğrultusunda, toplumların yapısını, işleyişini ortaya çıkaracak, toplumların ilerlemesinde etkili olan genel geçer yasalara ulaşmayı amaçlar. Ulusal sosyolojinin amacı ise evrensel sosyoloji doğrultusunda, bu sefer, ulusların ortak özelliklerini, farklılıklarını, kültür düzeylerini araştırmaktır.
Ziya Gökalp toplumsal karşıtlıklar üzerinden görüşlerini sentezler. Bu karşıt kavramlar arasında kültür-uygarlık, birey-toplum, halk-seçkin en bilinen ayrımlardır.
Gökalp’e göre Türk ulusu Ural-Altay ailesine, İslam inandaş topluluğuna, Avrupa uluslararası birliğine bağlı bir toplumdur.
Ziya Gökalp’e göre toplumların evrimsel ilerleme aşamasının son basamağı ulusal toplum ve devlet aşamasıdır. O nedenle tüm kurumlarının milliyetçi özelliklere sahip olduğu bir devlet oluşturmak gerekmektedir.
Ulusal bir ülkü oluşturulmadan bilinçli bir millet olunamaz. Kültürün en belirgin bileşenleri dil ve dindir. Gökalp’e göre dil ve din Türk ulusunun ayrılmaz parçalarıdır. Gökalp bir kültür milliyetçisidir ve asla ırkçı değildir. Sosyal özellikler, organik mirasla değil, eğitimle geçer. Her bir toplumu diğer toplumlardan ayıran bir karakteri, kendine özgü bir şahsiyeti vardır. Fakat bu kavimsel karakter, bu milli şahsiyet, kalıtım ve ırkın bir sonucu değil, halk arasında kuvvetli bir şekilde yaşayan yaygın kurumların, sözlü geleneklerin, şuursuz oluşmuş ülkülerin bütünü olan milli kültürden kaynaklanır.
İnsanın kendisini bağlı saymadığı herhangi bir toplum onun ulusu olamaz. Önemli olan bir insanın hangi kanı taşıdığı, hangi ırka mensup olduğu değil, hangi kültüre bağlı olduğudur. Bir insan hangi eğitim sürecinden geçmişse, kendisini hangi ulusa bağı hissediyorsa ve hangi ulusun ülküsünü taşıyorsa o millete mensuptur.

Kültür-Uygarlık Ayrımı
Ziya Gökalp kültür-uygarlık ayrımı Batılı sosyologların gelişmiş-gelişmemiş, az gelişmiş, Doğu-Batı toplum ayrımlarına karşılık ürettiği bir açıklama biçimidir. Kültür Doğu’da, uygarlık Batı’dadır. Biz de kültürümüzü koruyarak Batıdan uygarlık alarak yeni bir sentezle Batı tipi bir toplum oluşturacağız ve geri kalmışlıktan kurtulacağız.
Kültür ulusal, uygarlık uluslararasıdır. Sanayileşmiş Batılı toplumlar uygarlık, sanayileşememiş Batı dışı toplumlar kültürel açıdan zengindir. Bir ulusun uygarlık düzeyi arttıkça, kültür düzeyi zayıflamakta, bozulmaktadır. Bir ulusun güçlü oluşu, onun kültür ile uygarlığı denge haline getirmesi ile mümkün olur.

Halkçılık Anlayışı
Milletin ruhunu halk, bedenini hükumet oluşturur. Ulusal seçkinler olarak nitelenen aydınlar, yüksek bir eğitim görmüş olmakla halktan ayrılmışlardır. Ancak bu aydınların halka gitmesi gerekmektedir. Ülkemizde kültür yalnız halkta vardır. O nedenle aydınlar iki amaç doğrultusunda halka doğru gitmek zorundadırlar: Halktan kültür almak ve halka uygarlık götürmek aydının temel görevidir.
“İçtimai halkçılık” Ziya Gökalp’in görüşleri kapsamında dayanışmacılık anlamına gelmektedir. Gökalp’e göre kapitalist toplum ile sosyalist toplum sınıfsal tabana oturarak halkçılığa ters düşmüşlerdir. Burjuva siyaseti işçi ve köylü aleyhine olduğu için, eşitliğe ve özgürlüğe ters düşmektedir. Sosyalizm de halkı sırf işçi ve köylü olarak gördüğünden yine adalet ve insanlık ile bağdaşmaz.

Dil ve Edebiyat Konusundaki Görüşleri
Ziya Gökalp, ulusalcı bir dil ve edebiyat anlayışına sahiptir. İstanbul ağzının milli dil sayılmasının Avrupa uygarlığı içinde bir Türk kültürü yaratmaya çalışan Türk ulusu açısından yararlı olacağını belirtir.
Gökalp’e göre eski edebiyatımız Farsçanın, yeni edebiyatımız Fransızcanın taklidiyle oluşmuş bir edebiyattır. Millî olmayan bu edebiyatları reddetmeliyiz. Bize daha yakın olan Macar ve Fin edebiyatlarını örnek almalıyız.

Din Sosyolojisi Üzerine Düşünceleri
Ziya Gökalp düşünsel yaşamının tüm dönemlerinde, toplumsal bir kurum olarak dine büyük bir önem vermiştir.
İlkel toplumlarda din kurumu diğer tüm kurumların görevini yerine getirirdi. Gelişmiş toplumlarda ise din; ekonomi, hukuk, siyaset gibi yalnız kendi alanı ile ilgili işlerle uğraşır.
Din, toplumda bir yandan birleştirici ve kaynaştırıcı diğer yandan sosyal dönüşümü ve değişimi engelleyici özelliklere de sahiptir. Dinin bu olumsuz yanını gidermenin yolu onu reforma tabi tutmak ve millîleştirmektir.

Eğitim Sosyolojisi
Uluslar arası uygarlık karşısında ulusal kültürün güçlendirilmesi gereklidir. Bunun için sosyolojinin yardımı ile millî kültür keşfedilmeli, millî eğitim dönemine geçilmelidir.
Gökalp, bireyin kültüre uyumunun eğitim, teknolojiye uyumunun ise öğretimle olduğunu belirtir.

Ekonomi Sosyolojisi
Ulusal burjuva yaratma adına devletçiliği ve millî ekonomi anlayışını kabul eden Gökalp, sosyalizme, sınıfı toplum yapısına, sınıfsal bilincin gelişmesine karşı çıkmıştır. Sınıfsal dayanışma yerine mesleki dayanışmayı ve mesleki temsil sistemini esas almıştır.
Gökalp’e göre hangi ulusta hükumet ekonomik sınıflara dayanırsa orada güçlü olur. Tüccar ve iş adamı da salt kendi yararı için hükumetin güçlü olmasını ister. Hangi ülkede hükumet memurlar sınıfına dayanırsa orada daima güçsüzdür.

Ziya Gökalp, ulusal bir toplum oluşturma yolunda kadın haklarına büyük önem verir.

Ziya Gökalp, evrimci, ilerlemeci, ve determinist bir sosyoloji ve toplum anlayışı ile Türk toplumunu, Doğu uygarlığından Batı uygarlığına, imparatorluktan ulus devlet aşamasına dönüştürme yolunda çalışmıştır.

Prens Sabahattin
Prens Sabahattin 1879’da İstanbul’da doğdu. Sultan II Abdülhamid’in yeğenidir. Özel eğitim aldı. 1899 yılında Fransa’ya gitmek zorunda kaldı. Yurt dışında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en aktif liderlerinden biri haline geldi. Fransa’da sosyoloji ve Science Sociale ekolü ve onun temsilcileri ile tanıştı. Bu ekolün görüşlerini benimsedi. 1906 yılında İttihatçılardan ayrılarak Teşebbüsü Şahsi ve Ademi Merkeziyet Derneği’ni kurdu. 1924 yılında, Osmanlı hanedanlık mensuplarının yurt dışına çıkarılmasına ilişkin yasa gereği ülkeden çıkarılan Prens Sabahattin, ölüm tarihi olan 1948’e kadar çalışmalarını Avrupa’da sürdürdü. Prens Sabahattin’in en önemli eserinin adı “Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?” dir.

Science Sociale Ekolü
Bugünkü bilimler deney ve gözlem yönteminden doğmaktadır. Science Sociale Ekolü gözleme dayalıdır. Science Sociale ekolü, daha çok aile monografisi yapan F. Le Play’ın çalışmalarından hareketle oluşturulmuştur. Prens Sabahattin toplumsal sorunların gözlem yöntemiyle çözülebileceğini öne sürmektedir. Bunun gerçekleşebilmesi için de uygulamaya, topyekun bir toplumsal değişmeye dayalı siyasal program önerisi getirir. Bu program aynı zamanda Anglo-Sakson toplumlarını örnek alan siyasal bir seçimi içermektedir.

Toplumsal Değişme Anlayışı
Türkiye’nin yönetim sorununun çözümü, ülkenin idari yapısının merkeziyetçi yapıdan ademimerkeziyetçi yapıya doğru değiştirilmesiyle çözülebilir. Türkiye’nin yönetim yapısı ile birlikte eğitim anlayışının da değişmesi gerekmektedir. Yurttaşlarımız Anglo-Sakson eğitim yöntemlerinin uygulandığı bir eğitim anlayışı doğrultusunda yetiştirildiğinde, giderilemeyecek sorun yoktur. Bu iki alanda bütüncü yapıdan bireyci yapıya doğru gerçekleştirilecek uygulamalar, toplumsal yapıyı da değiştirecek ve Türkiye’nin kurtuluşu gerçekleşecektir.
Bireyci toplumlarda ihtiyaçtan doğan ve halkın kendi kendini idare etmesi sonucuna ulaşan idare tarzına, ademimerkeziyetçi yönetim denilmektedir.
Okullarımızda geçerli olan eğitim teorik ağırlıklı bilgilerden oluşmaktadır. Bunun kesinlikle değiştirilmesi ve öğrencilere gerçek yaşamda kullanacakları bilgiler verilmelidir. Kız ve erkek ayrımı yapılmadan tüm çocuklar eğitimden yararlandırılmalı, girişimci ruha sahip kız ve erkek çocuklar yetiştirecek, çocuklarına girişimci zihniyeti aşılayacak gençlerin aile kurmaları sağlanmalıdır.
Prens Sabahattin liberal bir ekonomi anlayışının öncü savunucularından biridir. Türkiye’nin kalkınmasını özel teşebbüsün geliştirilmesinde görmektedir.
Prens Sabahattin’e göre dinin toplumsal yapı ile bağıntısını görmek için aynı dinin farklı toplumlardaki uygulamalarına bakmak gerekir. Bütüncü yapılarda kötüye kullanıldığı için bir baskı aracı olma derecesine düşen ve zamanla aynı oranda güçlü tepkiler doğuran dinler, bireyci yapılarda kişisel bağımsızlığa saygı gösterdiği ve bu yapıyla birlikte geliştiği için büyük bir sosyal ihtiyacı karşılamakta, kamuoyunun saygısını kazanmaktadır.

Ekolün ve Prens Sabahattin’in görüşlerini sosyolojide izleyenler arasında Mehmet Ali Şevki Sevündük, Selahattin Demirkan, Tahsin Demiray, Nezahat Nurettin Ege yer almaktadır.

---
Türk Sosyologları
Editör: Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın No: 2915
2. Baskı, Ağustos 2015