9 Eylül 2020 Çarşamba

Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları 1926

Ahmet Nedim - Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları 1926

 

Takdim

Bu rejimin temellerinde kan vardır, zulüm vardır, ihanet vardır. Dahası, edilen yeminleri verilen sözleri, inkâr vardır.

 

Halife’ye, içine düşülen çıkmazdan kurtuluş yolları önerenler, istedikleri maddî ve manevî desteği aldıktan sonra edilen bağlılık yeminlerini ve verilen şeref sözlerini unutmuşlar, şahsî diktatörlüklerini kurmak ve iktidarlarını pekiştirmek uğruna her türlü ihâneti ve namussuzluğu bir hak olarak kullanabilmişlerdir.

İşte istiklâl Mahkemeleri bu zulmün ve ihânetin en açık ve en acımasız ibret belgeleridir.

 

Cumhuriyet ve demokrasi yaftasına sığınarak 70 yıl boyunca bildiklerini okumuşlar ve okutmuşlardır.

 

Meclis’te ve insan Hakları Komisyonu’nda yapmaya çalıştığımız da bu hakikatin ve barışın önündeki engelleri kaldırmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Şayan-ı şükrandır ki; sesimiz duyulmaya ve yankısını bulmaya başladı. Dün adını anmanın bile yasak olduğu Said-i Nursi hazretlerine bugün iade-i itibar sağladık. Mazlum ve şehid İskilipli Atıf Hoca’nın dosyasını da meclisin gündemine getirdik. Daha sırada yüzlerce mazlum, binlerce dosya var. Sadece mazlumların ahını yerde bırakmamakla kalmayacak, zalimlerin zulmünün de hesabını soracağız!

Hasan Mezarcı

İstanbul Milletvekili

 

Ankara’daki meclis, her ne kadar Halife’ye bağlılık yeminleri etse de (…) İstanbul’da bir hükümet zâten vardı…

…

 

(İstiklal Mahkemelerinin faaliyetleri…)

 

1. Bölüm

Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları

…

 

Giresun sanıklarının muhakemeleri…

Babaeski Eski Müftüsü Ali Rıza Efendi’nin Muhâkemesi (s. 13 vd.)

 

Gostuvarlı Haşan Efendi ve Kardeşleri Abdullah, Abdulgafur Efendiler ile Sürmeneli Hamal Ali Rıza’nın Muhâkemeleri (s. 24 vd.)

 

Fatih Türbedârı Hacı Haşan Efendi’nin Muhâkemesi (s. 33 vd.)

 

Konyalı Hacı Tâhir Efendi’nin Muhakemesi (s. 40 vd.)

 

Dağıstanlı Fettah Efendi’nin Muhâkemesi (s. 49 vd.)

 

Eğinli Berber Mustafa’nın Muhâkemesi ve Hoca Ali Rıza ile Yüzleştirilmesi (s. 55 vd.)

 

Yağlıkçı Hüseyin Efendi ve Kardeşi Ispartalı Mustafa’nın Muhâkemesi (s. 59 vd.)

 

Hâfız Nâfiz Efendi’nin Muhâkemesi (s. 69 vd.)

 

Muharririnden Ömer Rıza Efendi’nin Muhakemesi (s. 75 vd.)

 

Dağıstanlı Seyyid Tâhir Efendi’nin Muhakemesi (s. 83 vd.)

 

Erzurumlu Hacı Süleyman Efendi’nin Muhâkemesi (s. 88 vd.)

 

Aziz Mahmud Efendi’nin Muhâkemesi (s. 94 vd.)

 

Makriköylü (Bakırköy) Haşan Efendi’nin Muhakemesi (s. 103 vd.)

 

İskilipli Âtıf Hoca’nın Muhakemesi (son kısım) / s. 109 vd.

Rizeli Âsim Efendi,

Bayezid dersiâmlarındandır ve kitap ticaretiyle meşgul olur bir adamdır. Bu adam, hatta Hind’e filan kitap gönderir. Kitabım basıldıktan sonra bir gün dükkânıma geldi. “Bundan bana bir miktar ver, Rize’ ye göndereceğim, ” dedi. 30 tane veresiye olarak verdim. Veresiye defterine tabii kaydettim. Bir hafta sonra parasını getirdi, mesele budur.

S: Resmî soruşturma evrâkına ve 16 Teşrîn-i sânî 341 (16 Kasım 1925) tarihinde yapılan bir faturaya göre paket eşyâ ile beraber Rize’ye gitmiş ve orada dağıtılmıştır (s. 109).

…

S: Bu kitaptan 3000 nüsha bastırdığını söylüyorsun. Şapka meselesi çıktıktan sonra sen Anadolu’ya gönderiyorsun yâni bu kitaplar 341 T.. ‘Kasım’ (M. 1925) de gitmiştir.

C: O vakit bende kitap yoktu. Yâni hükümet almıştı (s. 110).

…

 

Ali Bey: Bu 30 kitabı nasıl bulmuş?

- C: Kim ise karşıma gelsin. “Âtıf Efendi ’den 30 tane kitap aldım.” diyorsa cezâma râzıyım. Yüce Hakim Heyeti takdir buyururlar ki işin en mühim noktası burasıdır. Hakîkaten böyle bir şey çıkarsa cezama razıyım. Bendeniz 30 tane Âsim Efendi vâsıtasıyla gönderdim, başka göndermedim.

- S: Bu yön isyânla alâkadar olan en önemli yöndür. Ve isyânı ilgilendiren bölümdür. Sen de bunun için bu dâvâya dâhil edildin? / s. 111

…

 

S: Kırklareli’nde müftü efendiye 50 tane göndermişsin. Niçin müftü efendiye gönderdin?

C: Sattırmak için gönderdim. Arkadaşlarımdandır. Parasını göndermedi.

S: Samsun’da Salim Efendi ’ye göndermişsin, bu kimdir?

C: Kendisi Çorumlu’dur. Samsun’da ticaret yapar, kendisini tanıyorum.

S: Kastamonu’da makina tamircisi Necati Efendi, bu kimdir?

C: Kastamonuludur. Kaldırılan Meşihatız kâtip idi. Memlekete giderken 20-30 tane aldı. Fakat parasını göndermedi.

S: Tavukçuzâddnln hesâbı ne oldu?

C: Parayı göndermedi.

S: Biga’da tüccardan Evliyâzâde Hilmi Efendi, bu kimdir?

C: Bunu ticaret vâsıtasıyla tanıyorum. İstanbul’a tavşan derisi filan getirmişti. Ben orada aracı oldum. O sûretle dükkânıma geldi, kitap verdim. Satmış, parasını getirdi.

S: Ne vakit?

C: Zannedersem ekim, kasım olacak (s. 111).

…

 

S: …bu tarzda kitap satışı dünyanın hiç bir tarafında görülmemiştir. Kitap gönderdiğiniz adamların hemen hepsi kitap satacak adamlar değildir?

C: Gönderdiğim adamların hepsi memleketlerinde itibar sahibi olan adamlardır beyefendi.

S: Onlar kitap satmazlar.

C: Bendeniz kitapçıya sattıramazdım. İstanbul’da yeni her kimin kitabı çıkarsa çıksın en fazla yüz, iki yüz satılır, diğerleri kitapçılarda kalır. (…) Şehirinde itibarlı bir adama gönderilirse onun hatırı için herkes alır. Çünkü pahalı değildir. Tanesi on kuruştur.

S: Bu kabul edilebilir bir ifade değildir.

C: Hakikat böyledir (s. 113).

…

 

S: …Biz sizin işlerinize bakıyoruz. Sen merak etme. Sen en karanlık günlerde Teâlî-i îslâmcılık yap, Mustafa Sabri’nin yanında yer al da sonra karşımızda şöyle böyle söyle. Sözleriniz hiçbir gerçeğe uygun değildir.

C: Bu husus için size belge gösterdim.

S: Ne belge?

C: Mustafa Sabrı ile bu beyannâme meselesini görüşse idim, tekzib etmezdim.

S: Bilakis, bu sizin kasdınızın devamı için yapılmış bir tertib olur.

C: Niçin öyle olsun, ben de onlarla beraber olur, beyannameyi tasdik için ısrar ederdim ve imza ederdim. Hâlbuki açıkça muhâlefet etmişimdir. Resmî vesika gösteriyorum. Hakkımda olumlu kanaat sahibi olmak lâzım gelir ve gelmelidir. Tasdik etmiyelim diye en fazla ısrar eden oldum. Eğer Mustafa Sabri ile alâkam olsa idi ısrar etmezdim.

S: Belge göster?

C: Belgeyi arzediyorum: Vakit Gazetesinin 1034’üncü nüshasında tekzibnâmem duruyor. Şimdi bu durup dururken bendenize vesika sormak bilmem nasıl olur! / s. 114

…

 

Şeyh Ali Haydar’ın Muhâkemesi (s. 116 vd.)

 

Nuruosmaniye Câmii İmamı Hâfız Osman ve Gevelizâde Yahya Efendi’nin Muhâkemeleri (s. 119 vd.)

C: İstanbul'da iken bu şapka kitaplarından Hulûsî Efendi’ye gönderdim. Satılırsa daha göndereceğim, "dedi.

S: Bu Yahyâ Efendi vâsıtasıyla mı?

C: Evet / s. 120

…

 

Rize’den Gevelizâde Yahyâ’nın Muhâkemesi

S: Rize’de kimleriniz var?

C: Birâderim var. Kitapçıdır.

…

S: Bu Âtıf Efendi’nin kitaplarından sizin vâsıtanızla Rize’ye kaç defa gönderildi?

C: Kaç defa gönderildiğini bilmiyorum. Yalnız Mustafa Âsim Efendi Hulusi Efendi ’ye kitap gönderirdi. Lâkin ne kitap gönderdiğini bilmiyorum…

…

S: T. S. 1341 (M. 1925) tarihli faturada “Birâder bunun sandığında bir paket vardır. Hafız Hulûsi ’ ye verirsiniz (245) kuruş alırsınız." diyor. Bu paket nedir?

C: İbn-i Battuta isminde bir tarih kitabıdır (s. 121).

…

 

İhsan el-Mevlevî’nin Muhâkemesi (s. 124 vd.)

 

Makriköylü (Bakırköy) Hasan Efendi ile İskilipli Âtıf Hoca’nın Yüzleştirilmesi

S: Burada biz çok mahkeme yaptık. O zamanın siyâseti; doğru yolda görünüp hayır kurum lan kurmak, partiler kurmak, kendilerinden saf bir şekilde istifade edeceği düşünülen kimseleri toplamakdır. Ve siz tamamen bu siyâsete âlet olmuşsunuzdur. Sen yâhud senden başkaları o beyannâmeleri bastırıp ta Yunan uçaklarıyla millet arasına attıktan sonra artık susmamak, durmamak lâzımdır. Hata olduğunu itirâf etmelisin. Hâlbuki onu da demezsin, inadına söylersin.

C: Beyefendi bendeniz zât-i âlînize resmî belge sundum ve Ferid Paşa hükümetine karşı kalemimle mücadele ettiğimi açıkça isbat ettim.

S: Ne ile isbat ettin? Sıkılmıyor musun, bunu nasıl söylüyorsun. Biz senin söylediğin sözlere inandık mı? İnanmak mecburiyetinde miyiz?

C: Vakit gazetesinin 1134 üncü nüshasındaki tekzibi kim yazdı?

S: Ben de sana cevap verdim, bunu din perdesi altında kötülüklerinize daha fazla devam etmek için yaptınız (s. 133).

…

 

Yağlıkçı Hüseyin ve Birâderi Mustafa ile Âtıf Hoca’nın Yüzleştirilmeleri (s. 134 vd.)

 

Ayıntebizâde Sâlih, Seydişehirli Haşan ve İskilipli Âtıf Hoca’nın Yûzleştirilmeleri (s. 137 vd.)

 

Erzurum Dâvâsı Sanıklarının Muhâkemesi (s. 141 vd.)

 

Askerî Müteahhidlerden Battal Oğlu Hazer’in ve Oğlu Muhiddin’in Muhâkemeleri / s. 226 vd.

S: Potmiya kolundan kimi tanırsın?

C: Kanburoğlu Kadir Ağa’yı.

S: Gürgen muhtarı Yâkub Ağa’yı?

C: Tanımam beyefendi. Gürgen bize yedi sekiz saatlik yoldur.

S: Salih Ağa kolundan Topaloğlu Ali Ağayı?

C: Onu tanırım.

S: Görüşürsün değil mi?

C: O kadar münasebetim yoktur.

S: Şimdi bu isyân meselesi gerçekleşirken Ali Ağa kayınbiraderi Fındık Mehmedi sana gönderiyor. “Erzurum’a gidecek olan Hazer Efendi’ ye 1000 lira harcırah lâzımdır, gönderin" diyor ve "Erzurum üzerine gidip isyân edeceğiz" diyor?

C: Ben bunu kesinlikle kabul etmem, bu iftiradır, izah edeyim. 1336 (M. 1920) senesinde gerek Topaloğlu Ali ve gerek Kanburoğlu Ali Peçelioğlu Yâkub, Derviş Ali'nin oğlu Nûri bunlar, Rus memleketimizi istilâ ettikleri vakit de bana 'muhtaroldu’ diyorlardı.

S: Bu kelimeyi nereden öğrendin?

- C: Ruscadır, memleketten öğrendim. Şimdi bunlar birer muhtar olmuşlar. Ne vakit ki Rus çekiliyor, bunlar birer birer ağa oluyor. Bendeniz Şam cephesinden geliyorum. 1335’de (M. 1919) beni Of cephesine gönderiyorlar, 1336’da (M. 1920) da olabilir; Ramazan münasebetiyle beni memlekete gönderiyorlar. Evimde oturduğum bir gece birçok tüfenkler atıldı.

Dışarı çıkacaktım, oğlum bırakmadı. Sabahdan çıktım eşkiyâlar Harun nâmıyla birisini dağa kaldıracaklarmış, kaldıramamışlar. O zaman subay idim. Jandarmayı çağırdım, nedir dedim. O da “eşkiya otuzüç kişidir, bir şey yapamadım " dedi. Sonra İslam Paşa, Portakallı, Sultan Mahallesi vesâir mahalleler ahâlisini topladım. 32 silâhlı adam aldım. Oğlumu da onlarla beraber bıraktm, "bunları devriye gezdireceksin" dedim. Bıraktım, bu teşkilatı yaptım. Of’tan telgraf aldım. Bu teşkilatı yaptığımdan dolayı jandarma kumandanı mahallemize geldi, beni çağırdı: "Akşamdan sonra silâhlı gördüğünüzü vurunuz, sorumlusu benim" dedi. Ve bu vazifeyi yapınız diye emir verdi (s. 228).

S: Kim idi jandarma komutanı?

C: Behçet Bey nâmında bir binbaşıdır. Bunların hepsi işte bu yüzden bana düşman oldular. Bu dört mahalle Rize’nin en zengin mahalleleridir. Bu adamlar bu mahallelerden seksener lira alacaklardı. Ben bunlara mâni oldum.

S: Şimdi sen bu hikâyeyi o kadar uzatma. Geçmişimiz var demek istiyorsun. Bunlar hangi eşkiyâ imiş?

C: Deli Alinin Nûri vesâire otuz-kırk kişi kadar eşkiyâ var. Burada Müdâfaa-i Milliye’nin yeni kuruluşu zamanında işte bu Kanburoğlu, Topaloğlu, Peçelioğlu ve arkadaşları bu firârîleri kendi yanlarına topluyorları. Hattâ Rize şûbesi tek bir asker bile sevk edemedi. Bu firârîleri yakaladığımdan yalnız Of şûbesinden bir takdirnâme aldım ki hâlâ saklarım. Hattâ bunlar benim vurulmama bile çalıştılar.

S: Dinle beni Fındık Mehmed i tanıyor musun?

C: Tanımam (s. 229).

…

 

Uşak Dâvâsı Sanıklarının Muhakemeleri (s. 236 vd.)

III- İddiânâme ve Müdafaalar (s. 269 vd.)

 

IV- Karar (s. 287 vd.)

 

II. Bölüm

İstiklâl Mahkemesi Zabıtları İle İlgili Belgeler ve Ekler (s. 295 vd.)

 

Hıyânet-i Vataniye Kânunu

29 Nisan 1336/1920 Tarihli Hiyâneti Vataniye Kânununun Birinci Maddesinin Ta’dîli Hakkında Kânun

29 Nisan 1336/1920 Tarihli Hiyânet-i Vataniye Kânunu’nun Sekizinci Maddesini Muaddil Kânun

Hiyânet-i Vataniye Kânunu’nun Birinci Maddesinin Ta’dîli Hakkındaki 15 Nisan 1339 Tarihli Kânun’a Müzeyyel Kânun

Firârîler Hakkında Kânun

İstiklâl Mehâkimi Kânunu

Şer’iye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekâletlerinin İlgâsına Dâir Kânun

Tevhîd-i Tedrisât Kânunu

Hilâfetin İlgâsına ve Hanedânı Osmânînîn Türkiye Cumhûriyeti Memâliki Hâricine Çıkarılmasına Dâir Kânun

Takrîr-i Sükûn Kânunu

Şapka İktisâsı Hakkında Kânun

Tekke ve Zâviyelerle Türbelerin Şeddine ve Türbedârlıklar ile Birtakım Ünvanların Men ve İlgâsına Dâir Kânun

 

Ankara İstiklâl Mahkemesi’nin Millete Beyannamesi

“Mahkememiz, Büyük Millet Meclisi’nin arzu ve irâdesiyle huzur ve istirahate muhtaç, refah ve saadete lâyık olan memleketimizde umumî sükûnun takarrür ve tesiri için kendisine tevdi edilen vazifeye başlamıştır. Millî mücadelâtımızda zafer ve muvaffakiyeti te’mine âmillerden biri olan İstiklâl Mahkemeleri milletimiz tarafından hürmet ve muhabbelle karşılanarak, nasıl hak ve adalet mefhumunu temsil eden müesseseler halinde ifa’yı vazife etmiş iseler mahkememizin de aynı esaslar dairesinde milletin hayat ve hürriyetini yıkmak ve mefkûresini sarsmak kasdında olan âsiler ve mürtecîlerle siyaseti bu caniyâne maksada âlet edenler için icraatı sarih ve kati’ bir divan-ı hak ve âdil olacağı muhakkakdır. Asırlardan beri memleketde ihdas ve tesis edilmiş olan esaret havasının millî cihad ile tasfiye ve refizalesinden sonra menfaat ve saltanatları tahrib edilenlerin tekrar icab ve selâmet-i millîyenin istilzam etdiği tarzda hareket eyliyecektir. Dini, şahsî ve siyasî menfaatlarına âlet edenler; efkâr-ı ammeyi tesmim ile idare-i hazıraya karşı nefret ve isyan hissi telkin edenler; memleketin asayiş ve emniyetini, aziz halkımızın huzur ve istirahatını ihlâl edenler; vazife-i askeriyeden firar veya firarı teşvik ve himaye suretiyle isyan ve irticaa müzaheret edenler; cumhuriyet halkının takriri sükûn arzusunu temsil eden mahkememizi derhal karşılarında bulacaklardır. Mahkememiz bütün vatandaşlara ilân eder ki vazifesini kânun dairesinde ifa’ eylerken rehberi vicdan sesi, hedefi selâmet-i vatan olacaktır.

12 Mart 1340/1925

Ankara İstiklâl

Mahkemesi Reîsi Ali (Afyon Mebûsu)

…

 

Tâhir’ül Mevlevî’nin hatırası,

 

Necip Fâzıl Kısakürek’in Kaleminden

…

 

14 Kasım’da Sivas’la, 22 Kasım’da Kayseri’de, 24 Kasım’da Erzurum’da, 25 Kasım’da Rize’de, 26 Kasım’da Maraş’ta ve 4 Aralık’ta Giresun’da “Şapka Kânunu” aleyhine protesto mitingleri, halk yürüyüşleri yapıldı.

 

Bütün bu hâdiselerin bir tanesinde bile, devlete karşı bir silâhlı mukavemet veya çatışma olmadığı gibi, tek bir devlet memuru ya da güvenlik görevlisinin burnu bile kanamadığı halde, nümâyişe katılan halka karşı silâh bile atılmaktan çekinilmedi (s. 347).

 

Rize Davası (s. 349 vd.)

Ankara İstiklâl Mahkemesi’nin, Rize Dâvâsı ile ilgili muhâkemeleri 11 Aralık günü başladı ve üç gün sürdü. Bu üç gün içerisinde, 'halkı şapka ve hükümet aleyhine isyana teşvik suçundan' hemen tümü câmi imamı veya din adamı 143 sanık yargılandı.

İdâm kararları, hukukta yüzyıllardır süregelen teâmülün de hilâfına güpegündüz ve daha da ilginci kararların açıklanmasından yarım saat sonra, saat ikide, şehir meydanında infâz edildi.

 

(Mahkeme heyeti) 21 Aralık akşamı İstanbul’a vardı. Hemen bütün gazetelerin merkezi olan İstanbul’da, basma bir açıklama yapan İstiklâl Mahkemesi Heyeti reisi Ali (Çetinkaya) Bey, özellikle de Erzurum, Rize ve Giresun dâvâları ile ilgili açıklamalarda bulundu. Reis, bu dâvâlar ile ‘‘inkılâp düşmanlarına cumhuriyetin kahredici yumruğu ile ağır bir darbe indirildiğini" açıkladıktan sonra sözlerine, “yapılan muhakemeler ve tahkikat sonrasında, İskilipli Atıf Hoca da dâhil, bütün İstanbullu sanıkların mâsumiyelinin ortaya çıktığını" diye devam etti. Ali Bey, bütün İstanbul gazetelerinin yanında Hâkimiye-i Milliye’de de aynen ve manşetten yayınlanan demecini, “tutuklanan bu sanıkların bahsedilen isyân olayları ile hiç bir suçlarının olmadığını, yakında salınıverilecekleri" sözleriyle bitirdi (s. 351).

 

Mehmed Âtıf Efendi (İskilipli, Hoca, 1876-1926) / s. 353

 

9 Aralık 1925 günü akşamı Laleli’deki evinde yapılan arama sonrasında, hakkında 'tevkif müzekkeresi’ bile kesilmeksizin; İstanbul Polis Müdüriyetine götürülen Mehmed Âtıf Hoca, iki gün aralıksız devâm eden sorgusu sonrasında, 'Şapka isyânı âmillerinden’ sayılarak, Ankara İstiklâl Mahkemesi emri gereği, Galata limanından kelepçeli olarak bindirildiği bir kömür gemisi ile Giresun’a gönderildi. Giresun’da, İstiklâl Mahkemesi huzurunda, 16-18 Aralık 1925 günleri yapılan muhâkemesi ile suçsuzluğu ve mâsumluğu ortaya çıkan Mehmed Âtıf Hoca, Mahkeme Heyetinin de seyâhat ettiği Akdeniz yolcu gemisinin anbarında kelepçeli olarak İstanbul’a getirildi. Kâfile, 21 Aralık günü İstanbul’a ulaştığında tekrar Polis Müdüriyeti’ne sevkedilerek hücreye atılan Hoca, Mahkeme Reisi Ali Çetinkaya’nın bütün İstanbul gazetelerinde yayınlanan demecinde de açıkça " suçsuzluğu ortaya çıktığı" belirtildiğinden, serbest bırakılmasını beklerken; bu kez de, İstanbul’dan toparlanan 26 sanık ile birlikte, 24 Aralık günü bindirildikleri bir trenle Ankara’ya sevkedildi (s. 355).

 

Mehmed Atıf Hoca, 'Türkiye Cumhûriyeti’nin Şapka İnkılâbına, kitap yazarak muhalefet’ suçundan, 3/4 Şubat 1926 gecesi Ankara’da, Büyük Millet Meclisi önünde, asılarak idam edildi.

Cenazesi ailesine teslim edilmedi ve Cebeci civârındaki kimsesizler mezarlığına gömüldü.

 

III. Bölüm / Ankara İstiklâl Mahkemesi Zabıtları (Metin)

 

…

İşaret Yayınları, İstanbul, 1993

 

 


Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri

 Seyfettin Aslan, Tahir Dündar - Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri

 

İstiklal Mahkemeleri, önce Kurtuluş Savaşı esnasında daha sonra da Cumhuriyetten sonra tekrar gündeme gelen siyasal iktidarın amaçlarını gerçekleştirmek için etkin olarak kullanılmış olan kurumlardır.

 

…ilk dönem İstiklal Mahkemeleri, çalışma yöntemleri ve yetkileri bakımından tartışma konusu olsalar da, Milli Mücadele döneminde varlıkları bir zorunluluk olarak görülmüştür. Bu açıdan bu mahkemeler tarafından verilen kararlar genel olarak fazla bir eleştiri konusu olmamıştır.

 

Cumhuriyet döneminde kurulan İstiklal Mahkemeleri (1923-1927) ise toplumu tüm değerleriyle birlikte dönüştürmek amacıyla başlatılan devrimlerin başarıya ulaşması için her türlü muhalefeti susturma ve sindirme aracı olarak kurulmuş ve “İhtilal Mahkemeleri” olarak işletilmiştir (s. 28).

 

İstiklal Mahkemeleri çalıştıkları yaklaşık beş aylık bir sürede etkili olmuş, asker kaçaklarını büyük oranda azaltmış ve çok sayıda askeri tekrar birliklerine göndererek ordunun güçlenmesini sağlamıştı.

 

Cumhuriyet dönemi İstiklal Mahkemeleri 1923-1927 yılları arasında, Cumhuriyet’in ilanıyla başlayan yeni rejimin hayat hakkını savunma perdesi altında, her türlü muhalefeti sindirme ve ortadan kaldırma amacıyla kurulan mahkemelerdir.

 

İstanbul İstiklal Mahkemesi Cumhuriyet döneminin ilk İstiklal Mahkemesi’dir. Bu mahkeme özellikle hilafetin kaldırılması için gerekli zemini hazırlamak ve hilafeti savunan İstanbul basınına gözdağı vermek amacıyla kurulmuştur.

 

8 Aralık’ta kurulan İstanbul İstiklal Mahkemesi, aynı gece Meclis’te toplanarak Ağa Han ve Emir Ali'nin mektuplarını yayınlayan gazetelerin sahipleri ile sorumlu müdürlerinin gözaltına alınmasına karar verdi. Savcının çıkardığı tutuklama emri üzerine, Tanin gazetesi sahibi ve başyazarı Hüseyin Cahit, İkdam gazetesi sahibi Ahmet Cevdet ve müdürü Ömer İzzeddin, Tevhid-i Efkâr gazetesi sahibi Velit Ebuzziyazade ve müdürü Hayri Muhiddin Beyler, vatana ihanet ve devletin dış ve iç güvenliğini bozmak, hükümeti devirmek suçlarından dolayı İstiklal Mahkemesi’nce haklarında yargılama yapılmak üzere tutuklandılar (s. 29).

 

Yargılamalardan hemen sonra, Mahkeme başkanı İhsan Bey, Mustafa Kemal Paşa’yı gazetecilerle barışmaya ikna etmiştir.

Gazetecileri İzmir Göztepe köşkünde ağırlayan Mustafa Kemal Paşa onlara yapacağı radikal değişim düşüncelerini benimsetmeye çalışmış ve gazetecilerden tam olarak ne istediğini şu meşhur sözleriyle dile getirmiştir: “Türk basını milletin gerçek seda ve iradesinin bir tezahürü olarak Cumhuriyetin etrafında çelikten bir kale vücuda getirmelidir, bir fikir kalesi, bir zihniyet kalesi…” (Yalman, 1997: 920) / s. 30

 

Şeyh Said İsyanını bastırmak amacıyla Başbakan Fethi Bey’in isteği ve Bakanlar Kurulu kararıyla 21 Şubat 1925 'te Muş, Ergani, Dersim, Diyarbakır, Mardin, Urfa, Siverek, Siirt, Bitlis, Van, Hakkâri vilayetleriyle Erzurum vilayetinin Kığı ve Hınıs kazalarında bir ay süreyle sıkıyönetim ilan edilmesi kararlaştırıldı (TBMM, ZC. D.II, C.14: 306-309).

 

Sıkıyönetim kararının hemen ardından Adalet Bakanı Esat Bey, uygulanacak şiddet politikalarının yasal dayanaklarından birini oluşturacak olan Hıyaneti Vataniye Kanunu’nda değişiklik öngören teklifini Meclis Başkanlığı’na sundu. Teklif yasanın birinci maddesinin değiştirilmesini öngörüyordu: “Dini veya mukaddesat-ı diniyyeyi siyasî gayelere esas veya alet ittihaz maksadıyle cemiyetler teşkili memnudur. Dini veya mukaddesat-ı diniyyeyi alet eden hain-i vatan addolunur.” (TBMM, ZC. D.II, C.14: 310-311). / s. 31-32

 

Takriri Sükûn Kanunu (4 Mart 1925) kabul edildi.

Bu önemli karardan hemen sonra hükümet muhalif gazete ve dergileri kapatarak şiddet politikalarını devreye soktu.

 

Şeyh Said İsyanı başladığı tarihten iki ay sonra 15 Nisan 1925’te tamamen bastırılmasına rağmen Başbakan İsmet Bey, 20 Nisan’da Meclis Başkanlığı’na, İstiklal Mahkemeleri’nin görev sürelerinin ve yetkilerinin artırılmasını öngören bir önerge verdi (TBMM, ZC. D.II, C.18: 239-240).

 

İsmet Bey hatıralarında bu tür araçlara başvurmadan Cumhuriyet’i ve yeni rejimi korumanın mümkün olamayacağını belirtiyordu (İnönü, 2006: 200).

 

Şeyh Said davasında / Mahkeme, kararın son kısmında tekke ve zaviyelerin “şer ve fesat yuvası” olduklarını belirterek bölgedeki tüm tekke ve zaviyelerin kapatılmasına hükmetti.

 

25 Mayıs 1925’de Şark İstiklal Mahkemesi, görev bölgesindeki tüm TCF şubelerinin kapatılmasına karar verdi. Gerekçe Fırka’nın programındaki altıncı maddesindeki “parti düşünceye ve dini inanışa saygılıdır” ifadesinin Hıyanet-i Vataniye suçu kapsamına girmesiydi (s. 34).

 

4 Mart 1925’te kurulan Ankara İstiklal Mahkemesi için 7 Mart’ta üye seçimi yapıldı.

20 Nisan 1925’te Başbakan İsmet Bey’in teklifiyle Meclis’in tatilde olduğu altı aylık süre içinde Ankara İstiklal Mahkemesi’ne, verdiği idam kararlarını Meclis onayı olmadan infaz etme yetkisi verildi. Meclis açıldıktan sonra da aynı yetki devam etti (TBMM, ZC. D. II: 245-246).

 

Bakanlar Kurulu 3 Haziran 1925’te toplanarak Takriri Sükûn Kanunu gereğince TCF’nin kapatılmasına karar verdi.

 

…şapka 2 Eylül 1925’te Bakanlar Kurulu kararıyla devlet memurları için zorunlu hale getirildi.

 

Şapka kullanmak kanunlaştırıldıktan sonra sıra tekke ve zaviyelere gelmişti. Daha önce Şark İstiklal Mahkemesi 28 Haziran’da kendi bölgesindeki tüm tekke ve zaviyeleri “şer ve fesat yuvası” oldukları gerekçesiyle kapatmıştı. 30 Kasım 1925’te de 677 sayılı kanunla ülke genelindeki tüm tekke ve zaviyeler ile türbeler kapatıldı. Aynı kanunla tarikatlar, dini unvan ve giysiler de yasaklandı (TBMM, ZC. D. II: 283-284).

 

Henüz Şapka Kanunu çıkmadan yerel otoritelerin halkı şapka giymeye zorlaması sonucu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde tepkiler ortaya çıkmaya başladı.

 

24 Kasım’da Kayseri’ye varan Mahkeme burada halkı sarık takmaya kışkırtmak suretiyle isyan başlattığı gerekçesiyle Mekkeli Ahmet Hamdi ve arkadaşlarını tutuklayarak yargılanmak üzere Ankara’ya gönderdi (Aybars, 2009: 319-320).

 

Sivas’ın merkezi bir yerinde duvara şapka ve inkılâplar aleyhinde ve Mustafa Kemal Paşa hakkında olumsuz ifadeler yer alan bir beyanname yapıştırılmıştı. Kimin astığı bilinmeyen bu yazı Sivas’taki yargılamaların gerekçesini oluşturdu. İlk olarak Sivas’ın tüm muhtarları, (Alkan, 2012: 126) daha sonra belediye başkanı ve belediye meclis üyeleri, asılan beyannameden dolayı “halkı isyana kışkırttıkları” gerekçesiyle yargılandılar.

 

İsmet Paşa 26 Kasım'da Mahkeme'ye gönderdiği raporda Erzurum'da üç bin kişilik bir kalabalığın çıkardığı isyanda, halktan üç kişinin öldüğünü bu nedenle sıkıyönetim ilan edildiğini ve olayların bastırıldığını, Rize’de de bazı köylerde ayaklanma çıktığını ve hilafetçilerin her yerde çalıştığını bildirdi (Aybars, 2009: 221).

 

11 Aralık'ta Rize’ye varan Mahkeme iki gün içinde 143 sanığı yargıladı.

Giresun’a geçen Mahkeme iki imama idam, dokuz kişiye de hapis cezası verdikten sonra deniz yoluyla İstanbul’a, oradan da Ankara’ya geçti. 21 Aralık’ta Ankara’da tekrar göreve başlayan Ankara İstiklal Mahkemesi yurdun değişik yerlerinden tutuklanarak getirilmiş olan yüzlerce sanığı yargılamaya başladı.

 

Şapka Kanunu’na muhalefetin cezası, muhalifleri sindirmekte yetersiz kaldığı için bunlara karşı daha ciddi suçlamalar yöneltildi. Bu suçlamalar genellikle Şeyh Said isyanı ile ilgili oldukları, TCF’nin amaçlarını gerçekleştirmek için çalıştıkları, Hükümete ve Cumhuriyet’e muhalefet ettikleri, dini siyasete alet ettikleri ve Teali İslam Cemiyeti lehine çalıştıkları şeklindeydi (Gökgöz ve Kurbanoğlu, 2013: 68). / s. 38-39

 

(suikast olayından mütevellit) Başbakan İsmet Paşa’yı tutuklama teşebbüsü ve anayasal dokunulmazlığı olan vekillerin tutuklanması, hem İstiklal Mahkemeleri’nin yetkilerini ve sahip oldukları siyasal gücün derecesini, hem de dönemin siyasal havasını gösteren iki önemli örnektir (Koçak, 1997: 102).

 

Cumhuriyet dönemi İstiklal Mahkemeleri ise Milli Mücadele’nin tamamlandığı ve siyasal devrimin gerçekleştiği, olağanüstü bir durumun söz konusu olmadığı bir dönemde, gerçekleştirilecek inkılâpları şiddet politikalarıyla uygulamak ve her türlü siyasal muhalefeti tasfiye ederek Tek Parti yönetimini kurmak ve sağlamlaştırmak amacıyla kurulmuşlardır.

 

…

Mukaddime dergisi, Cilt: 5, Sayı: 1, (s. 27-44), 2014

Şapka İnkılâbının Sosyal ve Ekonomik Yönü Destekler ve Köstekler

 Fahri Sakal - Şapka İnkılâbının Sosyal ve Ekonomik Yönü Destekler ve Köstekler

 

Bir toplumsal değişim olayında, değiştirilmesi söz konusu olan kurum, zihniyet ve değerlerin varlık sebeplerinden biri veya bazıları dinî (kutsal) kaynaklardan besleniyorsa veya kitlelerce böyle algılanılıyorsa, o sahada değişim hem güç olur,  hem de ciddi sorunlar doğurabilir.

İşte böyle hallerde bir değişim/dönüşüm hareketini başarabilmek için sivil ve asker kamu gücünü kullanarak “mecburi kültür değişmeleri” yapmak, yani zora başvurmak durumunda kalırsınız (s. 1308).

 

II. Mahmud’a ve fese direnenler ve sultanı yaptığı dönüşümlerden dolayı “gâvur padişah” olarak adlandıranlar, şimdi de fesi şapkaya karşı İslam’ın sembolü olarak benimsiyorlardı (s. 1309).

 

(Şapka kanununa karşı kışkırtma ve eylemlere örnek verirken 1928 - İran ve 1938 – Suriye olaylarını misal veriyor)

 

Bu sırada hükümet, şapka inkılâbına karşı farklı, ikna edici ve zorlayıcı metotları kullanmak durumunda kaldığını hissediyordu.

1-Takrir-i Sükûn Kanunu’nun verdiği olağanüstü yetkiler kullanılmıştır.

2-İstiklal Mahkemelerine şapka suçlularını yargılama ve idam cezası yetkileri verilmiştir.

3-Başta Atatürk olmak üzere yetkililer ve basın halkı şapka giymeye teşvik etmek için çalışmışlardır.

4-Diyanet İşleri Başkanlığının manevi gücünden fetva ve vaazlar yoluyla istifade edilmiştir.

5-Halkı şapkaya alıştırmak için memurlara “Elbise ve şapka avansı” adı altında bir maaşlık mali destek verilmiştir (s. 1311).

 

…şapkanın temas ettiği yeri bile dezenfekte edercesine silen veya cephelerde mukateleye giriştiği “ehl-i küfür” ün bile en kötüsünü “şapkalı gavur” diye adlandıran bir cemiyetin sosyal psikolojisi ile karşı karşıya bulunuluyordu.

 

…istismarcılar

Gümüşhaneli Süleyman oğlu Ahmet isimli bir şahsın, kendisinin “şapka müfettişi” olduğunu iddia ederek, Çorum ve Sungurlu köylerinde halktan çeşitli adlar altında “ceza-yı nakdî” aldığı, sonra kendisine katılan bazı kişilerle birlikte hükümet icraatlarını köylerde halka kötüler mahiyette konuşmalar yaptığı gibi sebeplerden dolayı İstiklal Mahkemesine verildiğini biliyoruz / 20 Nisan 1926 (s. 1312).

 

Diyanet İşleri Başkanı Rıfat(Börekçi) henüz şapka kanunu çıkmadan 2 Kasım 1925 tarihinde şapka giymekte dini ve vicdani bir mahsur bulunmadığını kamuoyuna duyurmuştu (s. 1303).

 

Türkiye’de şapka inkılâbı yapılınca, Kıbrıs’ta da Müslüman çocukların okullarda şapka takıp takmamasına ilişkin gelişmeler üzerine oradaki İngiliz sömürge yönetimi bunu kendisinin görev alanı dışında saymış ve “bu gibi ahvale müdahale eylemenin hükümetin vazifesi olmadığını ve herkesin hür ve serbest ve istediğini giymekte muhtar” olduğunu bildirmiş, ne şapkadan yana taraf olmuş, ne de sarık veya festen yana; ancak Mektepler Komisyonu toplanarak “çocukların şapka giymekte serbest bulunduklarına ekseriyetle karar vermiştir (s. 1314).

 

…

Turkish Studies, Cilt: 2, Sayı: 4, (s. 1308-1318), 2007

Türkiye'deki Şapka ve Kıyâfet İnkılâbının Mısır Kamuoyunda Yansımaları (1925-1933)

 Mehmet Serhat Yılmaz - Türkiye'deki Şapka ve Kıyafet İnkılâbının Mısır Kamuoyunda Yansımaları (1925-1933)


Mısır’daki muhafazakâr basın şapka inkılâbına daha temkinli ve eleştirel yaklaşırken, liberal basın bu durumu çağdaşlaşmanın bir gereği olarak görmektedir.


Giyim-kuşam alanında yapılan inkılâplarla ilgili olarak olumlu bir hava yaratmak, önceden halka tanıtıp mâl etmek düşüncesi ile gerçekleştirilen Atatürk’ün Kastamonu seyahati olumlu sonuçlar vermiştir.

…büyük şehirlerdeki memurlardan başlayarak okur-yazar grupları arasında şapka yaygınlaşmıştır.


1920 tarihinde Meclisin ilk döneminde iki milletvekili tarafından fesin kaldırılıp yerine kalpak giyilmesi hakkında bir önerge verilmiş fakat reddedilmişti.


Mısır’ın bağımsızlığını savunan El-Ahbar gazetesi Millî Mücadele döneminde Anadolu hareketine destek verirken hilâfetin kaldırılmasından itibaren yayın politikasında değişiklik yaptığı görülmektedir,


Liberal basını temsil eden El-Siyasa gazetesinde, şapka ve kıyafet hakkındaki gelişmelerden bahisle muhafazakârlık/gelenekçilik ve yenilikçilik arasında şapka ve kıyafet konusu tartışmaya açılmış: şark ayağa kalkıyor ve yürüyor, yürüdüğü görünüyor. Allah, zayıflıktan sonra milletlerin yücelmesini takdir ediyor…

Bunu idrak edemeyenler Türkiye dinden çıktı diyecekler...


El-Ahbar tarafından yayınlanan başka bir makalede bu konuya temkinli yaklaşılarak kıyafet ve terakki arasındaki ilişki sorgulanmaktadır.

El-Mukattam gazetesi de aynı yaklaşımı sergilemektedir. Bu gazetedeki görüşe göre, Türkiye'deki yöneticilerin çıkardıkları kanunların bir kısmının zaman içinde ilga edileceği veya uygulanan reform programında bir aksaklığın meydana geleceği beklentisi içerisinde oldukları anlaşılmaktadır.


Mısır'da 1926 yılı başından itibaren şapka ve fes konusu Mısır kamuoyunun bir meselesi haline gelmiş…


Doğu Birliği adlı dergide İran Şâhının Türkleri takip ve taklit ederek şapka giymesi ayrıca eleştirilmektedir. Burada temelde sorgulanan husus, medeniyet ve ilerleme konusu olup, bu duruma giyim şeklinin önemli bir katkısının olmadığı ve olamayacağı belirtilmektedir.


Mısır’daki bir Türk gazetecisi olan Avni Bey’in Mısırlıların şapka konusunda Türkiye’ye olan tutumunu eleştiren bir yazısı yayınlanmıştır. El-Mukattam da yayınlanan bu makalede Avni Bey özetle, şapka veya fesin başka, dinin ise başka olduğunu belirtmektedir. Ayrıca Türklerin şapka giymelerine rağmen dinlerine bağlı oldukları da vurgulamaktadır.


Tanta İslam Enstitüsü hocaları tarafından El-Ahram gazetesinin 28 Mart 1926 tarihli sayısında Bütün Müslümanlara başlığıyla fötr şapka (Bernita) giymenin İslâm'ın dört büyük mezhebine göre haram olduğu üzerine bir beyanname yayınlanmıştır.


Hilâl adlı dergi bir kısım Mısırlıların şapka giyme hususunda Türkleri örnek almaları desteklenmektedir.


Bu konu halikındaki tartışmaların uzaması üzerine Mısır’da Cemiyet-i Rabıta-i Şarkiye (Doğu Birlik Cemiyeti) tarafından bir toplantı düzenlenmiş, toplantıda Mısır aydınları bir araya gelmişler. Cemiyet meseleyi doğunun batıyı bir taklidi olarak görmüş ve fesin gerçek bir serpuş/başlık olmadığına karar vermiştir.


Mısır basınında 1926 yılından sonra diğer alanlarda yapılan inkılâp hareketlerinin de gündem oluşturması sebebiyle şapka ve kıyafet konusundaki tartışmaların azaldığı ve bu sürecin 1932 yılına kadar devam ettiği…


1932 yılında Türkiye Cumhuriyetinin dokuzuncu yıldönümü kutlamalarına davet edilen Mısır temsilcisinin, ülkesinin milli kıyafeti olan fesle davete katılması, Türkiye ve Mısır arasındaki fes krizine sebep oldu.


Türkiye’deki bir yenilik veya Türkiye’nin bir problemi olarak algılanan konu daha sonra Mısır’ın iç siyasî konusu haline gelmiştir.


…

Hacettepe Üniversitesi Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 2, (91-103), 2005


6 Eylül 2020 Pazar

Şiir / Müzik / Evgeny Grinko - Jane Maryam

 

Evgeny Grinko - Jane Maryam



KISA PANTOLON PASLI ÇAKI DİZDE KABUK BAĞLAMIŞ YARA 

KISA ÇAKI PASLI PANTOLON GÖZDE YARASI KALMIŞ KABUK

Nazlan

Sitem et

Kırıl bana

Beni geç vakit

Tek başıma suya yolla

bahçede yüzünü öteye çevir

Güle hayret ediyormuş gibi yap

Gülümseyerek konuş da başkalarıyla

Somurt avluda sadece ikimiz kalınca

Kızıp en sevecen adımlarla üst kata çık

En sevdiğim çiçeğin saksısı kaysın elinden

Derinleşsin ben içerledikçe ruhumdaki sakarlık


Yamru bastım iş değildi hake çakılmak bayırdan

Dağ sıra dağdı hangi haşin belden yol veresi

Gece hep süzüldü yukarıdan lakayt kehkeşan

Altımda beni hep yutmaya çağladı nehir

Yetişir hecelemen sök beni bir kere

En zoruma gideni yap hegame getir

Çel beni tökezlet tuttur çitlere

Ahla istida edecek ahval değil

Kim bana kıymazsan bilebilir

Dünya dedikleri samut küp

Acılar tıkandıkça bende

Hep seni seslendirir