13 Ekim 2025 Pazartesi

Uğur Tanyeli - Hakkı Sedad Eldem - Özet/Notlar

Uğur Tanyeli - Hakkı Sedad Eldem



Hüsrev Paşa / dört çocuğu seçip, kendi parasıyla eğitim görmek üzere Paris’e yolladı.

İbrahim Ethem 1839’a dek bu kentte kalarak maden mühendisliği öğrenimi yapacak ve Türkiye’ye dönüşü sonrasında çeşitli yüksek devlet görevlerinde bulunup 1877-78’de sadrazamlığa kadar yükselecekti.

Sedad Hakkı Eldem / bu Rum asıllı çocuğun soyundan gelmektedir.

 

“Aman efendim! Bu ne çok yazı. Mimar konuşmaz çizer”.

 

…ana düşünceleri oldukça yalındır: Türkiye’ye özgü bir m im arlık yaratılmalıdır / Türkiye’ye özgü yeni m im arlık Türk ulusal geleneği ile ilişkilendirilmelidir; çağdaş teknoloji yadsınmamak, tam aksine, kullanılmalıdır. / s. 18

 

(eserleri) Geçmişin kavranıp aydınlatılmasından çok, yazarı olan mimarın ürünlerinin gerekçelerinin, meşruiyet nedenlerinin aydınlatılması için yararlıdırlar.

 

Eldem, ulus-devlet olarak yeniden kurulan bir ülkede kültürel açıdan yaşamsal olan bir sorunsala eğilir: Ulus-devletin ulusal geleneklerde tem ellenen bir kültürel arka planı olmalıdır. / s. 20

O, tanımı gereği olarak yerel nitelikte olan bir vernaküler konut mimarisi çoğulluğundan ulusal geçerliliği olan bir “Türk Evi” evrensel kategorisi icat eder.

 

…özellikle yönetici üst sınıfların İstanbul’da odaklanan konut geleneğini eksen alan bir çerçevede historiyografik açıdan strüktüre eder. Geç 18. ve erken 19. yüzyılda varılmış bir mimari sonucu, Türk Evi kategorisinin temel nitelikleri olarak tanımlar. / s. 21

 

…samimi olduğu hiçbir akademik meslektaşı yoktur.

 

Eldem m im arlığının en temel özelliğinin karşıtlar arasındaki çatışma olduğu öne sürülebilir.

 

Son 120 Sene İçinde Türk Mimarisinde Millilik ve Rejyonalizm Araştırmaları

Sedad Hakkı Eldem / s. 189 vd.

 

Modern mimarinin çeşitli sözde fonksiyonel özelliklerinden başka başlıca hususiyeti Türk mimarisinden ve civarından uzak durması olmuştur.

 

…iki taraflı asi idim. İlk olarak kubbeli-kemerli Neo-Türk’e İkincisi de enternasyonel kübiğe şiddetle karşı idim. Aynı şiddette de Türk evine aşık ve hayrandım.

 

…mimarimizin ve şehirciliğimizin doğru rayına girebilmesi için mutlaka mevcut kıymetlerimizden istifadeyi ön plana çıkarmasını bilmeliyiz. Böylece herhangi bir yabancı akıntıya kendimizi kaptırmaktan kurtarmış oluruz. Yerli mimarimizden öğrenelim derken, kesinlikle şekil ve dekor taklitçiliğinden sakınmalıyız. / s. 193

 

Sedad Hakkı Eldem 1908 yılında İstanbul’da doğmuş…

 

Mimari tahsili Cağaloğlunda Sanayi-i Nefise mektebinde başladı, Fındıklı’da Güzel Sanatlar Akademisi’ni birincilikle bitirdi ve üç senelik bir “ikmal-i tahsil” bursu kazandı. Bu süreyi Fransa, İngiltere ve Almanya’da geçirdi ve Jansen’in yanında şehircilik ihtisası yaptı.

 

…hocalık mesleğini ciddiye almış ve şakaya müsade etmemiştir.

…

Tanyeli, Uğur (2001), Hakkı Sedad Eldem, Boyut Yayınları, İstanbul

… 

Uğur Tanyeli - Gerilimli Değişim Türkiye'de Modernlik, Mimarlık ve Siyasal İktidar - Özet/Notlar

Uğur Tanyeli - Gerilimli Değişim Türkiye'de Modernlik, Mimarlık ve Siyasal İktidar - Notlar

Metis Yayınları, 2025


 

Önsöz

…başlıkta adları geçen modernlik, mimarlık ve siyasal tarih kavramlarının Türkiye’de yaygın biçimde bir nedensellik bağı içinde birbirleriyle ilişkili oldukları inancını sorunsallaştırıyorum.

Devletin ve aslında siyasal iktidarın elindeki kalem gibi işlev gören mimarlık kavrayışının unutulması gerekir.

 

Giriş: Mimarlığın Tarihini Yazmak, Ama Siyasal Tarihi Unutmak Gereği

Siyasal tarihi unutmak kuşkusuz mümkün değildir.

Ancak tüm kültürel pratikleri siyasal tarihin egemenlik alanı içinde düşünmek ve onunla açıklamaya çalışmak epistemik ve metodolojik açıdan sorunludur.

 

…kuruluş, yükselme, duraklama, çöküş anlatıları neredeyse mimari hiçbir değişimi açıklamayı sağlamaz.

 

Mimarlık siyasaldır ancak bu, "buyuranlar ve uygulayanlar" ikileminden ibaret değildir; bir uzlaşma ve çatışma alanıdır.

 

Daha önemlisi, mimarlık özellikle 18. yüzyıldan başlayarak dünya genelinde uluslarüstü hale gelmektedir.

 

Devletin ve aslında siyasal iktidarın elindeki kalem gibi işlev gören mimarlık kavrayışının unutulması gerekir. / …mimarlığı hem güncel, hem de historiyografik olarak siyasal prangalarından, “devlet ve iktidar aklı”nın egemenliğinden kurtarmak gerekir.

Kuşkusuz mimarlık siyasaldır. Ancak, tüm toplumsallık alanı siyasaldır.

Londra’nın en önemli meydanının adının Trafalgar, en önemli garlarından birinin Waterloo oluşu kuşkusuz rastlantı değildir.

II. Mahmut döneminde ve Yeniçeri Ocağı’nın lağvının ardından bu kez doğrudan siyasal göndermeli adlar ortaya çıkar ve bugüne kadar süren bir alışkanlığa dönüşür.

Mekân ve yapı adlandırmada çoğunluğu “kültür kahramanları” değil, siyasal/ idari kimlikli eşhas oluşturur.

 

Tarihyazımı genelde her değişimi devletin bir fonksiyonu olarak anlatır.

1940’tan başlayarak 1960’lardaki Tanzimat ve sonrasının modernleşme tarihi yazımı patlamasına kadar metinlerde ana aktör hep devlet olacaktır.

 

Türkiye tarihini gerçekten de toplumun kendi modernliğini üretme iktidarında olmadığı savı dışında açıklamak mümkün değil mi?

 

İktidarlar mimarlık da dahil tüm kültür pratiklerini denetleyecek güçte değillerdir, kadir-i mutlak değillerdir. Ama bu güce sahip olduklarına inanmak, paradoksal olarak Türkiye’de bir başka modernlik olgusudur. Ayrıntılı ele alınması gereken bir modem mitolojidir.

 

…çalışmanın nihai sonucu şöyle özetlenebilir: Devletin aklı, burada amaç sadece mimarlık olsa da, toplumsallığın tezahür ettiği hiçbir alanda her şeye ermez -13. yüzyılda da, 21. yüzyılda da... Kuşkusuz erdiğine inanmak mümkündür; ancak bu çok eskimiş saplantı unutulmalıdır. Sivil toplum bu unutuşu gerçekleştirmek suretiyle inşa edilmiş olur. Mimarlık üzerine düşünme imkânları modem devletin aslında mütereddit modem bir aktör olduğunu fark ederek genişler.

 

TÜRKİYE'DE MİMARLIGIN TARİHİNİ YAZMAK

Türk Mimarlık Tarihçiliğinin Tarihini Yazmak

Mimarlık tarihçiliği modernitenin bir ürünüdür.

Mimarlık bağlamında milliyetçi ideolojiler genelde “bize ait bir mimarlık” ararlar.

Ulusun coğrafyasını ulusun mimarisi de tanımlar.

 

Mimarlık tarihi yazımı / Üç önemli pratiğin icadını gerektirmiştir. Birincisi, eldeki çok geniş veri toplamından bir kesimi mimarlık adı altında ötekilerden ayrıştırılmalıdır.

İkincisi, mimarlığa ilişkin bilgi tarihselleştirilmelidir. Veriler zaman ve mekanda disipline edilmelidir.

Mimarlık tarihi yazımı için gerekli üçüncü pratik ise anlamlandırmak ve açımlamaktır. Ele alınan tarihselleştirilecek ürünler neden, hangi gerekçelerle öyle yapılmıştır sorusu sorulmalıdır.

 

Türk mimarlık tarihçiliğinin tarihini yazmak bazı özgül sorunsalları tartışmaksızın başarılamaz.

En önemli mesele Türkiye’nin mi, yoksa Türklerin mi mimarlıklarının tarihinin yazılacağına ilişkindir.

İran ve Mısır bir tarihsel coğrafya terimi olarak neredeyse sabittir.

Türkiye aynı tür bir coğrafya değildir. Gerçi daha geç 12. yüzyılda bile Avrupalıların “Türkiye” (Turchia) diye adlandırdıkları bir yer vardı; ancak bu adlandırmada iki açmaz ortaya çıkar. Birincisi, bu terim Türkler ve komşu coğrafyalarda yaşayanlar tarafından kullanılmamıştır. İkincisi o dönemde ülkenin sınırları tanımlı değildir.

Türkiye’nin tarihsel coğrafya bağlamında kesinleşen tek sının İstiklal Savaşı ardından Lozan’da üzerinde anlaşmaya varılan sınırlarıdır.

Türklerin yeryüzünde coğrafyadan adeta “münezzeh” olan modern- öncesi tek etnik grup olduğu da söylenebilir.

O zaman bölüm başında değinilen historiyografik sorun doğar: Türkiye’nin mi, yoksa Türklerin mi mimarlık tarihi yazılacaktır?

Kolay çözüm, siyasal egemenliğin Türklerde olduğu yerlerin mimarlıklarım Türk mimarlığının kapsamına almak olur.

Bu yaklaşım, devleti kim yönetiyorsa mimarlık da onundur şeklinde bir sonuç üretecektir.

 

Bu meseleye ilk değinen Doğan Kuban olmuştur: “[Herhangi] bir Türk Sanatı kitabı açarsanız, içine Gaziantep’i alır, Halep’i almaz; Diyarbakır’ı alır, Musul’u almaz; Muğla’yı alır, Rodos’u almaz; Edirne’yi alır, Filibe’yi almaz. Fakat Osmanlı Mimarisi deyince Macaristan’dan Cezayir’e kadar her şeyi kapsaması gerekliliğini de yadsımaz.

 

Türkiye dışında kalan yerler, hatta İstanbul, Bursa, Edirne dışı bile metinlerde pek az yer bulmuştur. Mimarlık tarihçileri başlangıçtan beri çok ağırlıklı olarak bu “üç elemanlı merkez”i yazarlar.

 

Modernleşme dönemi mimarlığının tarihinin 19. yüzyıl ve sonrasını yazmak ancak 1960’ların ortalarından bu yana başlayabilmiştir.

 

Vernaküler mimarlığın ve konut tarihinin araştırılmaya başlanması için eşik 10'larolmalıdır. Önce Türkevi kavramı inşa edilir. Dünya genelinde yaygın bir historiyografık güzergâha Türkiye de katılır. Her ulusun kendi özgül ulusal konut mimarisi olduğu inancı temel düşünsel dinamiği oluşturur.

 

Yapı teknolojisi tarihi Türkiye’de son yıllara kadar en az ilgilenilen alan olmuştur.

Bir Osmanlı yapısının karar verme, tasarlama, malzeme temini, organizasyon ve inşaat süreçlerini bütünsel olarak anlamayı deneyen ve başka geleneklerle ilişkilerini tartışan tek önemli yayın Gülsün Tanyeli’ye aittir (Hiçbir Üstad Böyle Kar Etmemiştir, 2017).

 

…mimarlık tarihi yazımının doğuşu Türkiye’de sürekli tırmanan bir mağduriyet psikozu yaşanmaya başlanmasıyla doğrudan ilişkilidir.

18. yüzyılda askerlik ve özellikle askeri teknoloji alanındaki mağduriyet ve geri kalmışlık bilinci üretilir. Onu 19. yüzyılda kültürel alandaki benzer kaygıların doğuşu izler.

 

Türkiye'de mimarlık tarihi, genellikle Sinan'a kadar bir yükseliş ve sonrasında Avrupa etkisiyle bir "bozulma" anlatısı üzerine kurulmuştur.

 

Türkiye’de Mimarın Mesleki Tarihini Yazmak

Türkiye'de mimarın ve mimarlığın mesleki tarihini yazmaya onu siyasal tarihe eklemlemeden kolay kolay girişilemez. Osmanlı mimarları genellikle sadece devletin birer memuru olarak yorumlanmışlardır.

 

Batılı ülkelerin sözlüklerinde binlerce mimar adı geçerken, Türkiye listeleri çok daha sınırlıdır.

 

12.-14. Yüzyıllar: Bu dönemde mimarlar hakkında bilgiler sadece yapı kitabeleriyle sınırlıdır.

15.-19. Yüzyıllar: Bu dönemde mimar-müellif (eser sahibi) kimliği hala tam olarak oluşmamıştır.

Geleneksel dünyada mimarın bireyselliği ve müellifliği modern anlamda mevcut değildir.

Osmanlı'da "proje ücreti" gibi bir kavram yoktur; ödeme yapı üretimine veya bürokratik hizmete yapılır.

Müelliflik, bir yapıyı mimari araçlar kullanarak yapanın kimliğinin, yaptıranın kimliği ve yapılma gerekçesinin yanında nerede durduğuna bağlı olarak biçimlenen bir ilişkilenme halidir.

 

Ahmed Efendi’nin Târîh-i Câmi-i Şerif-i Nûr-i Osmânî eseri, mimarlığın ilk kez teknik bir dille ve inşaat süreci dökümü olarak kaleme alındığı bir eserdir.

 

19. yüzyılda mimarlık büyük oranda gayrimüslim tebaanın ve yabancıların tekelindeyken, 20. yüzyıl başında mesleğin bir "vatan görevi" olarak Türkleştirilmesi süreci yaşanmıştır.

1990 sonrası dönem, mimarın kamusal görünürlüğünün patlama yaptığı ve piyasanın devleştiği bir süreçtir. 1989'da Behruz Çinici'nin bir konut reklamında "projenin mimarı" olarak sunulması, mimarın bir "marka" haline gelişinin işaretidir. Mimarlar, siyasal tutumlarına göre gruplandırılmaya başlar.

 

İstanbul Mimarlarının 20. Yüzyıldaki Tarihini Yazmak

1900-1940 arası dönem, mimarlık sahnesinin gayrimüslimlerden geri alınması olarak kurgulanmış ve Sinan, "devletin ürettiği deha" olarak bu milliyetçi anlatının merkezine yerleştirilmiştir.

Osmanlı elitleri için mimarlık "zanaat temelli" bir iş olarak görülmüş, yeni kuşak Türk mimarlar, bu prestij kaybını "diploma" ve "yüksek mimar" unvanıyla aşmaya çalışmışlardır. Okullu olmayan (ancak pratikten yetişmiş) gayrimüslimleri piyasadan silmek için "diploma zorunluluğu" yasallaştırılmıştır.

1970'lere kadar Balyanlar (Ermeni), Yenidünya Kardeşler (Rum) veya D'Aronco (İtalyan) gibi İstanbul'u inşa eden aktörler, milliyetçi tarih yazımında görmezden gelinmiştir.

1960-1980 arası, Mimarlar Odası'nın antikapitalist ve teknokratik bir söylem geliştirdiği, ancak İstanbul'daki serbest mimarların bu duruma sessiz kaldığı bir dönemdir.

Türkiye'de mimarlık mesleği; sadece bina inşa etmek değil, aynı zamanda "ulus inşa etmek" amacıyla araçsallaştırılmıştır.

 

Erken Cumhuriyet Mimarlığının Tarihini Yazmak

Erken Cumhuriyet'in modernleşmesi, (Cumhuriyet Nostaljisi ve Osmanlı nostaljisi arasındaki çatışma ve) "melezlenmeden başka bir şey değildir"; yerli ve yabancı aktörlerin (Taut, Jansen, Bonatz vb.) etkileşimiyle biçimlenmiştir.

 

19. yüzyıldaki Fransız etkisinin yerini, teknik ve akademik üstünlüğüyle Almanya almıştır. 1933 Nazi Almanyası'ndan kaçan Yahudi ve solcu bilim insanlarının (Taut, Bonatz, Egli, Schütte vb.) Türkiye'deki yükseköğretim ve mimarlık pratiğine katkısı, siyasi bir tercihten ziyade tarihsel bir fırsattır.

 

Sedad Hakkı Eldem gibi isimler, geleneksel "Türk Evi"ni fonksiyonel bir yaşam birimi olarak değil, modern mimariye esin verecek bir biçim (morfoloji) olarak yeniden keşfetmişlerdir.

İstanbul'da ahşap konut yapımının bitmesi, ulusal mimarlığın artık Batılı tekniklerle (kargir/beton) üretilen bir "romantik tarihselcilik" haline gelmesine neden olmuştur.

Konut mimarisindeki asıl devrim, ideolojik söylemlerden çok, apartmanlaşma ve mobilya kullanımı gibi gündelik yaşam pratiklerindeki değişimle gerçekleşmiştir.

Yer sofrasından masaya, sedirden modernist "nikel-kübik" mobilyalara geçiş, sosyal statünün en önemli göstergesi haline gelmiştir.

 

TÜRKİYE'DE MİMARLIGIN KAMUSALLAŞMASININ TARİHİNİ YAZMAK

Osmanlı ile Özdeşleşmenin Tarihini Yazmak

Bauman'ın Retrotopya kavramı / geleceğe dair umudun azaldığı dönemlerde toplumların hayali bir "yitik cennet" olan geçmişe sığınması…

Miras anlatısı akademik bir tarihten ziyade "biz ve onlar" ayrımını pekiştiren kolektif bir gurur inşasıdır.

 

Osmanlı dönemindeki kimlik yapısı günümüzdeki ulusal kimlikten çok farklıydı. Kimlik ulusal değil, dinsel (Müslüman, Rum, Ermeni, Musevi) temelliydi. İstanbul merkezli, saray ve çevresinin ürettiği bir gelenekle yerel, kırsal ve bölgeye özgü gelenek arasında ciddi bir mesafe vardı: Keçecizade İzzet Molla'nın 1823'teki Keşan sürgünü örneği, İstanbul'daki "Büyük Gelenek" mensubunun kendisine 230 km mesafedeki yerel halkı nasıl "cahil ve yabancı" bulduğunu gösterir. Bu, Osmanlı kimliğinin homojen olmadığını kanıtlar.

Cumhuriyet dönemi ulus kimliği yerel geleneklerin bir devamı olarak değil, cumhuriyetle/devletle özdeşleşme biçiminde gelişmiştir.

 

"Türk Evi" kavramı ulusal kimliğin bir parçası olarak teoride yüceltilir. Fakat bu evler yaşayanlar için "konforsuz, hijyenik olmayan ve sefil" mekanlar olarak görülür.

Geleneksel konutlar, ancak fiziksel olarak yok olduktan ve bir "rant" nesnesine (apartman) dönüştükten sonra sevilmeye başlanmıştır.

 

Günümüzde kendilerini Osmanlı ile özdeşleştiren kitleler (Celaliler, Yörükler, yerel halk) Osmanlı merkezi tarafından dışlanmış gruplardır.

Modern konforla donatılmış ama dışı "Osmanlı" gibi görünen yapılar, gerçek bir gelenekle değil, o geleneğin imgesiyle bağ kurar.

 

Türkiye' de Lümpen Tarihselcilik ve Lümpen Tarihçilik

Kendi üzerine eleştirel bir bilinç geliştiremeyen tarihselciliği "lümpen" olarak tanımlamak gerekir.

Son dönemde görülen devlet yapılarındaki tarihselcilik, kendisini "hakiki kimlik" olarak sunduğu halde ne Selçuklu ne de Osmanlı morfolojisine sadıktır.

Lümpen tarihselci, geçmişin sadece kendi ideolojisine uygun "Altın Çağ" parçalarını alır, aradaki tüm değişim ve gelişim sürecini reddeder.

 

Selefi veya İslamcı gruplar için İslam değişmezdir; dolayısıyla 14 yüzyıllık gelişimi "bozulma" (bid'at) olarak görürler. Bu “tavır” sayesinde tarihi öğrenme, olgular üzerinde düşünme zahmetinden de korunurlar. Eğer bu yapılar üzerine derinlemesine düşünülürse, çelişkiler (uçurum) fark edilecektir.

Siyaset konuşulacak alanlar daraldıkça, rejim kendisini binalar üzerinden ifade etmeye başlar.

İçi boş olan bir şeyin kendi içeriğiyle çelişmesi imkansızdır. Bu nedenle, bir lümpen tarihselciye yaptığı işin Selçuklu veya Osmanlı olmadığını kanıtlamak imkansızdır.

 

Türkiye'de mimarlık tarihi, Selçuklu'dan bugüne hep "devleti ve sultanı" merkeze koyarak yazılmıştır.

 

Ankara’nın Başkentleşmesinin Toplumsal Tarihini Yazmak

Tevfik Fikret'in "Sis" şiirinde somutlaşan, İstanbul'un kozmopolit yapısından duyulan "kirlenmişlik" hissi ve korku, başkentin Anadolu'nun bağrına taşınmasını bir "temizlik" operasyonu gibi meşrulaştırmıştır.

 

Sedad Hakkı Eldem, Ankara'nın kerpiç evlerinde, cumbalarında ve dar sokaklarında eşsiz bir estetik ve "geleneksel Türk evi" idealini bulur.

Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri gibi isimler için ise Ankara, gayrimüslimlerin gidişiyle "umranını" (uygarlığını) yitirmiş, tozlu, çamurlu ve sanatsız bir bozkır kasabasıdır.

 

Ayaşlı ile Kiracıları

Dokuz odalı bir dairede eski eşkıyadan banka memuruna kadar herkesin beraber yaşaması, yıkılan mahalle kültürünün modern bir apartman dairesinde zoraki ve kaotik bir yeniden üretimidir.

 

Toplumsal Mimarlık Kavrayışının Tarihini Yazmak

Mimarlıkta risk, sadece teknik bir tehlike değil, toplumsal kabul görmeme olasılığını göze almaktır.

 

Batı'da Alberti (15. yy) bireyselliği ve şöhreti yüceltirken, Osmanlı'da 1911'de bile "individualism" kamusal çıkarları gözetmemek olarak (olumsuz) tanımlanmıştır.

 

İnsanlar aynı anda hem tarihsel çevrenin korunmasını ister hem de rant için kendi eski evlerini yıktırabilirler. Bu "tutarsızlık" aslında mekan üzerindeki ekonomik ve rasyonel yarar sağlama mücadelesinin sonucudur.

 

1980 darbesi sonrası kamusal alanın daralması insanları evlerine ve "küçük eşyalarına" yöneltti

1990’larda konut "gösterişçi tüketim" nesnesidir.

 

Kişi balkonunu kapatır, tarihsel penceresini değiştirir veya kaçak kat çıkar; ancak kentin bozulmasından bahsederken suçlu daima "başkalarıdır"

 

Metropolün kaosundan ve "öteki"nden duyulan korku, mekânda şiddetli bir yalıtılmaya yol açar.

 

"Öteki"nden Öğrenme Patolojisinin Mimari Tarihini Yazmak

Geleneksel dünyada mimarlık, usta-çırak ilişkisi içinde, yaparak ve görerek öğrenilen mimetik (taklitçi) bir yapıdaydı.

 

Batı'dan öğrenme "taklit" ve "yabancılaşma" kaygılarını doğurmuş, kendi kültürel varlığına karşı bir güven bunalımı yaratmıştır.

Türkiye'de bilgi hala hocanın süzgecinden geçerek "vazgeçilmez bir lütuf" gibi aktarılır.

Modernitenin en büyük özelliği bilgideki çoğulluktur; ancak mimetik öğrenci sadece "kendi hocasının" yolunu tek geçerli yol sayar.

 

Mimarlık ancak mevcut pratiğin içinde "arıza" çıkararak, yani sorgulayarak ve reddederek ilerler.

 

Mimarlık Dergiciliğinin Tarihini Yazmak

Türkiye'de mimarlık dergiciliği, 1931'de (önce Mimar adıyla) yayına başlayan Arkitekt ile gerçek bir mesleki kimliğe bürünür.

Akademik yükseltme sisteminin getirdiği "makale yayınlama" zorunluluğu, dergileri camiadan kopuk ve içe kapalı hale getirmiştir.

1964'te çıkan Akademi dergisi ve 1975'te kurulan ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dergisi, Türkiye'deki akademik yayıncılığın en prestijli köşe taşlarıdır.

 

Devletin mimarı yok sayan tavrına karşı, sivil ve ticari dergilerin mimarı bir "özne" olarak kurgulama çabası, Türkiye modernleşmesinin yayıncılık üzerinden okunan bir özetidir.

 

Mimari Polemiğin ve Sansasyonun Tarihini Yazma

Eskiden ibadet yapıları (camiler, katedraller) "yüce" kabul edildiği için mimari kaliteleri tartışılamazdı. Modern çağda ise her özne ve her yapı görünürlük ve dolayısıyla eleştirilme hakkı kazanmıştır.

 

16. yüzyılda Mimar Sinan’ın maruz kaldığı "yolsuzluk" ve "teknik yetersizlik" iddiaları, kamusal bir polemikten ziyade saray içi ayak kaydırma ve dedikodu niteliğindedir.

Cemil Cem'in bu anıtı "tüy" olarak nitelemesi, Türkiye tarihindeki ilk gerçek morfolojik mimari polemiklerden biridir.

1930'larda modern apartmanlar ve yaşam tarzı, popüler mizah dergilerinde (Akbaba vb.) "soğuk ve anlamsız" bulunarak eleştirilmiştir.

 

Mimarı ve Mimarlığı Sergilemenin Tarihini Yazmak

Mimarlığı sergilemek, binayı bulunduğu yerden koparıp bir temsile (maket, çizim, fotoğraf) dönüştürmektir.

 

Türkiye'de kişisel mimarlık sergileri bir "istek" değil, "ödev" olarak başlamıştır, Bu sergiler biter bitmez mimarlar bir daha sergi açmamıştır.

 

Sonuç

Karşı-Modernlik, Mimarlık, Tarihyazımı ve Mütereddit Modern Bir Aktör Olarak Devlet

Türkiye'deki mimari dergicilik, sergicilik veya meslekleşme süreçleri Batı kökenlidir; ancak bu durum onları sadece "taklit" kılmaz.

Modernlik tek bir merkezden yayılan tek tip bir paket değildir. Her toplum, bu küresel durumla karşılaştığında kendi özgül "arızalarını", direnişlerini ve revizyonlarını üretir.

 

Devletin modernleşmedeki rolü sanıldığı gibi "öncü" değil, genellikle mütereddittir.

Mimarlık tarihinin sadece siyasal iktidarların projeleri (başkent Ankara, Anıtkabir vb.) üzerinden okunması, devletin farkında bile olmadığı devasa bir mimari dönüşüm alanını görünmez kılar.

 

Modernliğin "dış güçler" veya "ceberrut devlet" tarafından dayatıldığına inanmak, toplumsal aktörlerin kendi değişim sorumluluklarını bir kenara bırakıp "mağduriyet" üzerinden kendilerini kompanse etme yoludur.

 

Devletin bu sisteme müdahalesi mutlak değil, sınırlıdır. Bu nedenle gerçek bir mimarlık tarihi, devletin emirlerinden ziyade; öğrenme, yanlış anlama, taklit etme ve dönüştürme pratiklerinin yani toplumsallığın tarihidir.

…

12 Ekim 2025 Pazar

Sâî Mustafa Çelebi - Yapılar Kitabı - Özet/Notlar

Yapılar Kitabı - Sâî Mustafa Çelebi Tezkiretu'l - Bunyan ve Tezkiretu'l - Ebniye (Mimar Sinan'ın Anıları) - Notlar

Çevriyazı, Eleştirel Basım ve Notlar: Hayati Develi, Samih Rifat, Koçbank Yayınları, 2002

 


Eserde Sinan’ın devşirme kökeninden mimarbaşılığa yükselişi, Süleymaniye Camii ve Kırkçeşme suyolları gibi projelerin zorlu inşa süreçleri bizzat kendi anlatımıyla sunuluyor.

Eser Osmanlı mimarisinin "altın çağına" ışık tutan, teknik ve estetik dehanın arkasındaki insani hikâyeleri belgeleyen benzersiz birer tarihi kayıt niteliği taşımaktadır.

…

Mimar Sinan (1490-1588): Kayseri’den devşirilmiş, Yeniçeri ocağında yetişmiş ve Osmanlı mimarlığına "altın çağ" yaşatmış bir dâhidir.

Saî Mustafa Çelebi: Sinan’ın anılarını kaleme alan 16. yüzyıl nakkaşı ve şairidir.

 

Tezkiretü’l-Bünyan’ın Yeni Baskısı İçin Önsöz

Doğan Kuban

Tezkiretü’l-Bünyan Mimar Sinan’ın düşüncelerini anlamak için en önemli kaynaktır.

Eser Sinan ile Saî arasında bir "hasbıhal" (sohbet) gibi kaleme alınmıştır.

 

Metindeki bazı teknik veriler (kubbe çapları gibi) yanlıştır. Doğan Kuban’a göre bunun nedeni Saî Mustafa Çelebi’nin Mimar Sinan’ı yüceltmek istemesidir.

 

Sâî’nin Tezkiretü’l-Bünyan'da sanatsal ve estetik bir mesaj verdiğini söylemek zordur. Fakat güzel kavramının ağırlıklı bir yer tutmadığı İslam kültürü ortamında bu doğaldır. İslam’da bütün boyutlarıyla Allah’ın vasıflarından türevlenmiş ululuk boyutları yüceltilir.

Tezkiretul- Bünyan'da yüceliğin tek ölçütü eşsizliktir.

 

Sinan’ın en büyük motivasyonlarından biri, Hristiyan mimarların "Müslümanlar Ayasofya gibi bir kubbe yapamaz" yargısını kırmaktır.

 

Tezkiretü’l-Bünyan / ne bir otobiyografidir, ne bir biyografidir. Belki de Sinan’ın isteğiyle, o günün anlayışı içinde yazılmış bazı biyografik bilgiler içermektedir. Dönemin mimari tasarım eğilimlerini anlatan bir kitap değildir. Fakat birçok yapı hakkında ancak Sinan’ın bilebileceği ayrıntıları nakleder.

 

Kitabın en detaylı ve ilginç kısmı İstanbul’a su getirilmesi (Kırkçeşme) üzerinedir.

 

Mimar Sinan’a ve Eserlerine İlişkin Kaynaklar

Hayati Develi

…kaynakların birincisi Topkapı Sarayı Arşivi, no. D. 1461/3’te bulunan ve herhangi bir başlık taşımayan bir metindir ve ilk defa yayınlayan R. M. Meriç tarafından Adsız Risale olarak adlandırılmıştır. Metin büyük olasılıkla Mimar Sinan’ın kendisi tarafından kaleme alınmıştır.

İkinci metin, Topkapı Sarayı Arşivi’nde, no. D. 1461/4’te (y. lb-5a) bulunan Risâletü’l-Mi’mâriyye,dir. Bunda da kısaca, ancak Adsız Risaledekinden daha ayrıntılı olarak Mimar Sinan’ın kısa biyografisi verilir.

Üçüncü metin Tuhfetü’l-Mi’mârîn adını taşımaktadır / Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, no. D. 1461/4, y. 6b-27b ciltlenmiştir. Müsvedde halinde olan bu metin, Risâletü’l-Mi’mâriyye'nin geliştirilmiş bir edisyonu durumundadır.

Bu üç metin / doğrudan Mimar Sinan’ın ağzından yazılmış gibi görünür.

 

Mimar Sinan’ın hayatının ve eserlerinin anlatıldığı iki metin

Bunlar Tezkiretü’l-Ebniye ve Tezkiretü’l-Bünyan adını taşır.

Tezkiretü’l-Ebniye, Tuhfetü’l-Mi'mârîn örnek alınarak oluşturulmuştur.

…metni Sâî kaleme almışsa da, anlatım Sinan’ın ağzındandır.

 

Tezkiretü’l-Ebniye’nin bittiği yerde Tezkiretü’l-Bünyan metni başlar

Tezkiretü’l-Bünyan Sâî Çelebi tarafından Mimar Sinan’ın ağzından kaleme alınmıştır. Aslında düzyazı olmakla birlikte araya yer yer manzum parçalar serpiştirilmiştir.

 

Birinci gruptaki metinleri, her ne kadar Tuhfetü’l Mi’mârîn yapısal olarak tamamlanmış görünse de, birer ön edisyon kabul edebiliriz. Bunların yazarlarının Mimar Sinan’ın kendisi olduğu da düşünülebilir.

 

Metinler üstünde yapılan çalışmalar…

 

Eleştirel basım, birden fazla nüshası bulunan bir metnin nüshalarını karşılaştırıp yanlışları ayıklayarak yeni bir metin kurma işlemidir.

Bizim amacımız da Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l-Ebniye metinlerini bu şekilde okuyucuya sunabilmektir.

 

Tezkiretü’l-Bünyan

Bu kitap, ustaların ustası mimarbaşı Abdülmennanoğlu Sinan’ı anlatan Tezkiretü’l-Bünyan’dir.

 

Kitap, Allah ve peygamberlere övgülerle başlar.

Mimar Sinan’ın hizmet ettiği padişahlar anılır.

 

Sinan, kendisini Sultan Selim Han’ın saltanat gülbahçesinin devşirmesiyim diyerek tanıtır.

Dülgerlikte ustalaştığını, orduda yeniçeri olarak seferlere katıldığını anlatır.

 

Kırkçeşme Su Yollarının İnşası: İstanbul’un su sorununu çözmek için Kanuni’nin emriyle yapılan bu projede Sinan, mühendislik dehasını konuşturur.

Bağladım künk gibi nice yerden kemeri

Bu safa veren suyun olmak için rehberi.

 

Pınarı başından bağlayıp dağdan bir hendek açarak kırlara yayılan suyu getirip bende topladık

Su değil bu, rüya ancak

Kaynağı bir serap ancak

 

Yapılan kemerlerden biri, Uzun Kemer diye ün kazanmıştır. Yüksekliği yirmi zira uzunluğu bin iki yüz yirmi zirâdır.

 

Süleymaniye Camisi’nin İnşası: Camide kullanılan dört dev mermer sütunun getirilmesi ve kubbenin inşası detaylandırılır. Padişahın inşaatın yavaş ilerlediği zannıyla öfkelenmesi üzerine Sinan'ın verdiği "Saadetli Padişahımın devletinde inşallah iki ayda tamamlanır!" sözü ve bu mucizevi bitiriş süreci vurgulanır.

 

Büyük Çekmece Köprüsü ve Sigetvar Seferi: Denizin içine yapılan bu köprünün sağlamlığı ve Kanuni’nin son seferi olan Sigetvar’da vefatı anlatılır.

 

Selimiye Camisi: Edirne’deki bu şaheser, Sinan’ın ustalığının zirvesi olarak sunulur.

Metinde kubbenin büyüklüğü hakkında, "Bu yüce kubbe ondan [Ayasofya'dan] büyük oldu" ifadesi yer alır.

Ayakta tutsun o eşsiz Tanrı, temellerini Hem yapının hem de yapanın, felek döndükçe.

Bu temiz ve güzel yer, mabed olsun Müslümanlara Gök camisinde nesneler ibadet ettikçe.

 

Tezkiretü’l-Ebniye Risalesi

Bu bölüm, Sinan’ın hayatının manzum (şiirsel) bir özetiyle başlar ve inşa ettiği yapıların kategorize edilmiş listesiyle devam eder.

 

Dülgerler piri Habib-i Neccâr’ın çırağı

Kulun, Mimar Yusuf bin Abdullah.

Piri oldum bu fani tekkenin Devrine eriştim dört padişahın.

Evreni ibret gözüyle seyrettim Yoktur kalıcılığı, iyice anladım.

Nice binasının attım temellerini Yokluktur sonu insanın, gelmez gerisi.

Yıkılmaya yüz tuttu beden sarayım Onun derdiyle sıkıntılara düştüm.

Bu zamanın elemleri sakalımı ağarttı Allah korkusu bedenimi titretti.

Kemer sanmayın iki büklüm bedenimi Bir köprüdür o, geçit verir gama, kedere.

Ahrete bir geçit olsun diye ey kardeş Bu felek sarayının kemerine eğdim baş.

 

Din direğine etsinler duayı Çünkü onunla durur dünya sarayı.

Beni de hayırla yad etsinler Kederli gönlümü sevindirsinler.

 

Merhum Gazi Sultan Süleyman Han devrinde yeniçeri olup Rodos ve Belgrad seferlerinin ardından atlı sekban oldum. Daha sonra Mohaç Seferi’ne gidip acemioğlanlar yayabaşılığı nasip oldu. Eksiksiz bir hizmet ve zaman geçmesiyle kapı yaya- başılığı verildi. Bir zaman sonra zenberekçibaşılık yoluyla Alman Seferi’ne katıldım. Daha sonra Bağdad diyarına gitmek nasip oldu. Bu seferden dönüşte haseki yaptılar. Yine Cihan Hükümdarı’yla Korfu ve Pulya, Karaboğdan seferleri yapıldı ve nice fetihler nasip oldu. O tarihte bu zavallıyı, hakkıdır diyerek mimarbaşılığa getirdiler; Yüce Allah’ın yardımıyla.

 

Yapı Listeleri (13 Bölüm): Sinan'ın inşa ettiği 80 cami, 51 mescit, 46 medrese, 7 darülkurra, 20 türbe, 14 imaret, 3 darüşşifa, 6 su yolu kemeri, 8 köprü, 19 kervansaray, 33 saray, 6 mahzen ve 36 hamam bu bölümlerde tek tek listelenir.

…

 

11 Ekim 2025 Cumartesi

Mekanın Poetikası (İthaki) - Notlar

Gaston Bachelard - Mekanın Poetikası (İthaki) - Notlar

Mütercim: Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, 2. Baskı, 2014

 


Giriş

…bir filozof, poetik hayal gücünün ortaya koyduğu sorunları incelemek istediğinde, sahip olduğu bilgileri unutmak, tüm felsefi araştırma alışkanlıklarını bir yana bırakmak zorundadır.

 

…poetik hayal, kendine özgü bir varlığa, kendine özgü bir dinamizme sahiptir.

…poetik bir hayalin varlığının gerçek ölçülerini / yankılanmada [retentissement] bulacağımızı ümit ediyoruz. Poetik hayal, bu yankılanmada bir varlık sesi [sonorite] kazanacaktır.

Şiirsel hayal, geçmişin bir yankısı değil, bir "anda" doğan yeniliktir.

Poetik hayal, psişizmin bir anda ortaya çıkan rölyefidir... Şiir felsefesi, poetik edimin geçmişi olmadığını, en azından hazırlık ve ortaya çıkış evresinin izlenebileceği bir yakın geçmişi olmadığını kabul etmek zorundadır.

 

Bir imge, tekil bir bilinçte doğsa da "başka ruhları ve yürekleri" etkileme gücüne sahiptir.

 

Sanat eserinin psikanalizi, nesnesinden uzaklaşmış olur... Şair de klinik bir vaka haline gelir... Bizim için hayalin tüm yaşamı, şimşek gibi bir anda çakmasındadır.

 

…şiirin bir zihin [esprit] fenomenolojisi1 olmaktan çok bir ruh [ame] fenomenolojisi olduğunu söylemek gerekir.

Pierre-jean Jouve şöyle yazar: "Şiir, bir biçimin kapısını açan ruhtur." Ruh, kapı açar.

 

İfade, varlığı yaratır.

Sanat, yaşamın yoğunlaşmış ve yenilenmiş bir formudur.

 

Geometricinin ölçtüğü boş mekanın aksine, fenomenoloji "yaşanmış mekanı" ve mekanın insani değerini inceler.

Ev, insan ruhunun analiz aletidir. Mahzeninden çatısına kadar ruhun topoğrafyasını yansıtır.

 

Birinci Bölüm: Mahzenden Tavanarasına Ev, Kulübenin Anlamı

Ev bize, hem dağınık hayaller hem de bir hayaller bütünü sunar.

 

Ev, insanın dünyadaki ilk evrenidir.

İnsan 'dünyaya fırlatılmış' bir varlık olmaktan önce, evin beşiğine yatırılmış bir varlıktır. Kurduğumuz düşlerdeki ev hep büyük bir beşiktir.

 

Anılarımız zamanın akışında değil, mekanın "peteklerinde" saklanır. Zaman geçip gider ama mekan anıyı dondurur.

 

Ev, dikey bir varlık olarak hayal edilir. Aşağıdan yukarı yükselir.

Dikeylik, mahzen ile tavanarasının kutupsallığıyla sağlanmıştır. Bu kutupsallığın izleri o kadar derindir ki hayal gücünün fenomenolojisi için, bir bakıma iki farklı eksen oluştururlar. Gerçekten de çatının akılsallığı ile mahzenin akıldışılığı, neredeyse hiçbir yorum gerektirmeksizin karşı karşıya konulabilir.

Çatıya doğru yükseldikçe tüm düşünceler de açıklık kazanır. Tavanarasında, çatı iskeletinin sağlam yapısını tüm çıplaklığıyla görmek hoşumuza gider.

…mahzen öncelikle evin karanlık varlığıdır, yeraltı güçlerinden pay alan varlıktır. Mahzenin düşünü kurduğumuzda derinliklerin akıldışılığıyla uzlaşırız.

 

Ev, yoğunlaşmış bir varlık olarak hayal edilir.

Ev, sadece bedeni değil, ruhun düş kurma yetisini de kanatları altına alır.

 

Yaşadığımız ilk ev bir "diyagram" gibidir.

Biz, o evde ikamet etme işlevlerinin diyagramıyız; bütün öteki evler de, temel bir motifin çeşitlemelerinden başka bir şey değildir.

 

Şehirdeki evlerin ne mahzeni ne de tavanarası vardır. Asfaltla yere sabitlenmiş, köksüz yapılardır.

Asansörler, merdivenin o "kahramanlık" ve yükseliş duygusunu yok eder.

 

Paris'te ev yoktur... Evin kökü yoktur. Gökdelenlerin mahzeni yoktur... Evim denen yer de, basit bir yataylıktan başka bir şey değildir.

 

Kulübe hayali, her türlü lüksten arınmış, "mutlu bir yoksulluğun" ve mutlak yalnızlığın simgesidir.

Lamba, evin gözüdür

 

Kulübe veya tek bir lamba gibi basit hayaller, tüm gereksiz ayrıntıları silerek ruhun derinliklerinde bir "yankı" uyandırır ve varoluşun en güvenli merkezini belirler.

 

İkinci Bölüm: Ev ve Evren

Kış, evin içsel değerini artırır. Kar, dış dünyayı silerek evi bir "korunma merkezi" haline getirir.

Kar, dış dünyayı tek bir renge indirgeyerek evreni susturur. Bu kozmik olumsuzlama, dış dünyanın varlığını azaltırken içselliği çoğaltır.

 

Rilke / fırtına şehirde korku salar, kırda ise doğanın misafiri gibi karşılanır.

 

Ev, sakini için hem koruyucu bir "zırh" (hücre) hem de ucu bucağı olmayan bir "dünya"dır. Duvarlar, hayal gücünün isteğine göre yoğunlaşır ya da gevşer.

 

William Goyen'e göre, doğduğumuz ev biz doğmadan önce kimliksiz bir yokluktur. Ev, bizim soluğumuzla var olur ve soluğumuzla yokluğa indirgenebilir.

 

İyi uyumak için bir krizalit (koza) gibi daralmış bir odaya,

 

İyi düşlemek için ise okyanusa tepeden bakan kulelere ihtiyaç vardır.

 

Pencereleri aç / evi genişlet…

 

Eski bir mobilyayı cilalamak, o nesneyi sadece parlatmak değil, onu yeniden yaratmak ve ona insani bir onur vermektir.

 

Çocuk mutluysa sağlam, köklü, bacasından dumanlar tüten "sıcak" bir ev çizer.

Resimlerdeki "kapı tokmağı" misafirperverliği işaret eder.

 

Üçüncü Bölüm: Çekmece, Sandıklar ve Dolaplar

Bergson için çekmece, "ölü düşünceleri" saklayan basit bir polemik aracıdır.

 

Bir dolabın içine ancak ruhsuz biri rastgele bir şey tıkıştırabilir.

Dolapta düzen hüküm sürer

 

Dolap, herkesin rastgele açamayacağı, ailenin tarihini saklayan bir hiyerarşidir.

Şairler için hafıza,

 

Kendimi sakladığım yerim ben

 

Dördüncü Bölüm: Kuş Yuvası

Yuva, sadece dallardan yapılmış bir nesne değil, "ikamet etme işlevinin" en saf, en hayvansı ve en kozmik tezahürüdür.

Quasimodo için katedral bir evden öte; bir yumurta, bir yuva ve bir kabuktur.

 

Canlı, barınağının biçimini alır.

İnsanlar her şeyi yapmayı becerir, kuş yuvasından başka

 

Yuva, dışarıdan örülen bir duvar değil, içeriden kuşun göğsüyle bastırarak, dönerek ve sıkıştırarak biçim verdiği bir kovuktur.

 

Beşinci Bölüm: Kabuk

Paul Valéry'nin deniz kabukları

Ev, canlının bizzat kendisidir.

 

Kabuk "bedeni", içindeki yumuşakça ise "ruhu" temsil eder.

Salyangozun sarmal yapısı, düşmana karşı bir labirent görevi görür.

 

Altıncı Bölüm: Köşeler

…köşe, birçok bakımdan yaşamı reddeder, yaşamı kısıtlar, yaşamı saklar. Köşe, bu durumda, Evrenin olumsuzlanmasıdır.

 

Kelimeler de eve benzetilir,

Kelimeleri ev biçimine inşa ederiz,

Giriş kat: kelimenin genel anlamını ifade eder, herkesin kullandığı anlamlar burada kümelenir.

Merdivenler: Burada kelimelerden kavramsal, düşünsel soyutlamalar üretilir.

Mahzen: Kelimelerin kökeni, etimolojisi burada incelenir.

 

Yedinci Bölüm: Minyatür

Hayal gücünün nesneleri küçültme eğilimi

 

Bir şeye dikkatle bakmak, onu büyütür.

 

Işık, merkeziliğin ilkesidir (güneş, ocak, lamba…)

 

(Cyrano) Bu elma, başlı başına küçük bir evrendir; öteki bölümlerinden daha sıcak olan çekirdek, çevresine kendi küresini koruyan sıcaklığı yayar; bu tohum, bu anlayışa göre, bu küçük dünyanın küçük güneşidir

 

Edgar Allan Poe’nun Usher Evi'nin Çöküşü

Duvardaki çatlak / minyatür

 

Sekizinci Bölüm: İçsel Uçsuz Bucaksızlık

Uçsuz bucaksızlık, düşlemenin felsefi bir kategorisidir

Uçsuz bucaksızlık bir nesne değil, hayal kuran bilincimizin bir özelliğidir.

Ormanın uçsuz bucaksızlığı coğrafi bir bilgiden ziyade bir izlenimler bütünüdür.

(Ormanın ya da denizin uçsuz bucaksızlığı artık yeterli değil, bu nedenle uzaya ihtiyaç duyduk, çünkü sonsuzluk düşüncesi, onu nesneleştirmek istedi)

 

Uçsuz bucaksız olan bir nesne olmadığına göre, uçsuz bucaksız olanın fenomenolojisi de bizi dolandırmadan hayal kuran bilincimize yollar

 

Engin sözcüğü varoluş duygusunun uçsuz bucaksızca arttığını hissettirir

 

Dışımızdaki mekan nesneleri ele geçirir, dile getirir: Bir ağacı var etmek istiyorsan, iç mekanla kuşat onu

 

Kuşlar içimizden uçar, ağaç içimizde büyür.

 

Bakışıyla Evren'e huzur getirdiğini sanırsınız.

Hülyalarını bu bakışa teslim edecek bir düşçü, yayılıp giden tarlaların uçsuz bucaksızlığını daha güçlü bir vurguyla yaşayacaktır.

 

Çöl ve okyanus gibi mekânlar, içerisinin mekânına eklenerek içsel varlığın yoğunluğunu artırır.

 

Dokuzuncu Bölüm: İçerisi İle Dışarısının Diyalektiği

Filozof, dışarısı ve içerisi ile varlığı ve varlık-olmayanı düşünür. Böylece en derin metafizik de örtük bir geometriye, düşünceyi (istesek de istemesek de) mekanlaştıran bir geometriye kök salmış olur.

 

Metafizikçi bir şeyleri resmetmese, düşünebilir miydi? Açık ile kapalı, onun gözünde birer düşüncedir.

 

Felsefe dili varlığı bir yere sabitleyerek onun içsel dinamizmini yok eder.

 

İnsan varlığı sabit bir merkez değildir; bir sarmal gibi sürekli kendi çevresinde döner, merkezden kaçar veya merkeze koşar.

 

Fazla mekan bizi, yeteri kadar mekan olmadığından daha çok boğar.

 

Onuncu Bölüm: Yuvarlağın Fenomenolojisi

Bilimsel ve felsefi kültür bizi dondurur. Yeni hayallerin sarsıntısını hissetmek için "eriştiğimiz olgunluğu üstümüzden atmamız" gerekir.

 

Kuşlar ve ağaçlar

 

Varlık Yuvarlaktır

… 

10 Ekim 2025 Cuma

Mekanın Poetikası - Özet / Notlar (Mekan inşasına odaklı bir okuma özeti)

Gaston Bachelard - Mekanın Poetikası - Notlar

Mütercim: Aykut Derman, Kesit Yayınları, 1996

 

Giriş

Bilimsel ve rasyonel düşünce alışkanlıkları şiiri anlamada yetersiz kalmamıza sebep olur.

Şiirsel imgenin, geçmişten gelen bir birikimin sonucu değil, "anlık" bir patlamadır.

Şiirsel imgelemi incelemek için bir filozofun tüm bilimsel geçmişini unutması gerekir.

İnsanın o anda hazır bulunması, imgeye imgenin doğduğu anda hazır bulunması gerekir.

İmge kendi dinamizmine sahip, dolaysız bir varlıktır.

Uzak geçmiş, bir imgenin parlamasıyla, yankılanmalarla titreşir ve bu yankılanmaların hangi derinliklere yansıyacağı, nerede söneceği hiç kestirilemez.

 

Şiirsel imge sorununa felsefe yönünden açıklık getirebilmek için sorunu bir imgelem fenomenolojisi çerçevesi içinde ele almak gerekir. Bu ifadeden, şiirsel imge olgusunun, bilinçte doğrudan doğruya yürekten, ruhtan, insanın edimselliği içinde ele alınan varlığından gelen bir imge doğduğu durumda incelenmesini anlamak gerekir.

 

İmgeyi anlamak için bireyin bilincindeki ilk çıkış anına bakmak gerekir.

Şair bana imgesinin geçmişini açıklayacak ipuçlarını vermez; buna karşılık, yarattığı imge benim içimde bir anda kök salar.

 

Fenomenolog, yalın fakat geçici bir öznellikle tam olarak yapılanması gerekmeyen bir gerçekliğin imge aracılığıyla birleşmesinde sayısız deneyimler alanı bulur.

İmge, yalınlığı içinde, bilgiye gerekseme duymaz. Yapmacıksız bir bilincin ürünüdür. İfade olarak yeni ya da genç bir dile sahiptir. Şair, yarattığı imgelerin yeniliği ile her zaman bir dil kaynağı olma özelliğine sahiptir.

 

Şiir, yeni bir biçim yaratan ruhtur... Ruh, şiirsel imgeyle varlığını ortaya koyar.

Şiirsel imge dışarıdan gelse de, okurda öyle bir etki yaratır ki okur onu kendi yaratmış gibi hisseder. Bu durum, ifadenin varlığı yarattığı bir "logos" olayıdır.

Okuduğumuz şiirin bize sunduğu bu imge gerçekten bizim olan bir imge haline gelir... Burada, ifade varlığı yaratır.

 

Güzel söylemek, güzel yaşamanın bir öğesidir. Şiirsel imge bir çıkış, gündelik dilden bir kaçıştır.

 

Konuşan özne, öznenin tümüyle kendisidir... konuşan özne kendini bütünüyle vermediği zaman, imgenin şiirsel alanına giremez.

Şiir, kökenlerini aşan ve şaşırtıcı olan bir yaratım sürecidir. Mutlak yaratma yoksa şiir de yoktur.

 

(yeni olanın ortaya çıkabilmesi için) Sanatçı, yaratım anında geçmiş birikimlerini bir kenara bırakmalıdır.

Sanat yapıtı, her an yinelenen bir özgürlük uygulamasıdır. (unutmak / hür düşünce)

 

İmgelem, canlı edimleriyle bizi geçmişten de gerçeklikten de koparıp alır. Kapılarını geleceğe açar.

Yeniden üreten imgelem, üretici imgelemin düzyazısıdır.

 

Mekânseverlik (topophilie)

Bu araştırmalar, sahip olduğumuz mekânların, rakip güçlere karşı savunduğumuz mekânların, sevdiğimiz mekânların insansal değerini belirlemeyi amaçlıyor.

 

Ev, sadece bir barınak değil, insan ruhunun karmaşık yapısını simgeleyen bir araçtır.

Ev imgesi, öz varlığımızın topoğrafyasına dönüşüyor... Biz onların içinde olduğumuz ölçüde onlar da bizim içimizde.

 

Çekmece ve dolap gibi nesneler kilit altına vurulmuş ruh durumlarıdır.

Boş bir çekmece tasarlanamaz, İnsan, boş bir çekmeceyi ancak düşünebilir.

Yuvalar, kabuklar ve evin köşeleri, insanın içine çekildiği, yoğunlaştığı barınaklardır.

 

Birinci Bölüm: Mahzenden Tavan Arasına Ev, Kulübenin Anlamı

Ev, insanın dünyadaki ilk evrenidir ve sadece bir barınak değil, düşü barındıran, düş kuranı koruyan bir merkezdir.

 

Fenomenolog, evin konforunu değil, barındırdığı "mutluluğun özünü" yakalamaya çalışır. Ev, insanın kafasında kalımlılık nedenleri ya da düşleri yaratan bir 'yapı'dır... Ev olmasaydı, insan dağılıp giderdi.

 

Ev, düşü barındırır, düş kuranı korur; ev, dinginlik içinde düş kurmamızı sağlar.

Zamanın akışının ancak mekân sayesinde durdurulabilir. Anılar mekânın gözeneklerinde saklanır.

Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar. Mekân bu işe yarar.

Anılar devinimsizdir; her biri, yerleştiği ölçüde sağlamca tutunur yerine.

 

Yürümek ve yol almak, bilinci uyandıran dinamik bir eylemdir. Yol, yaşamın ve çeşitliliğin bir simgesidir.

Sanatçı, yaşadığını yaratmaz, yarattığını yaşar.

Şiirsel bir metinde bir evin betimlenmesi, okurun kendi anı evine gitmesi için bir kapı aralar. Doğduğumuz ev, sadece bir anı değil, bedenimize kazınmış fiziksel bir alışkanlıktır.

 

Evin dikeyliği, mahzen ve tavan arasının kutuplaşmasıyla oluşur. Tavan arası ussallığı ve aydınlığı temsil ederken; mahzen, evin karanlık ve usdışı yanıdır.

Tavan arasında, çatı iskeletinin sağlam yapısını çıplak olarak görürüz... Mahzene gelince... o, evin karanlık varlığıdır, yeraltı güçleriyle ilişkisi olan varlığıdır.

Düş kuran kişi, üst katları, tavan arasını kafasının içinde 'kurar'... Ama mahzen söz konusu olunca, oturan kişi burayı kazar, yine kazar.

Modern dünyada mahzene elektrikle inilse de, bilinçdışı hâlâ elinde bir şamdanla o karanlığa iner. Mahzen bu durumda, toprağa gömülmüş deliliktir, çevresine duvar örülmüş dramlardır.

 

Bachelard'a göre her merdivenin ayrı bir "düşselliği" vardır:

Mahzen Merdiveni: Her zaman inilir; bellekte bu "iniş" devinimiyle korunur.

Oda Merdiveni: Hem inilir hem çıkılır; daha sıradan ve senli benli bir yoldur.

Tavan Arası Merdiveni: Her zaman çıkılır; en dingin yalnızlığa yükselişin işaretidir.

 

Paris gibi büyük kentlerdeki evler "üst üste konmuş kutular" gibidir. Dikeylikten ve kökten yoksun olan bu yapılar, kozmik değerlerini yitirmişlerdir. Gökdelenlerin mahzeni yoktur, dolayısıyla "düş evi" olamazlar.

 

Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar.

 

En basit barınma biçimi olarak kulübe, yoğunlaşmış yalnızlığın merkezidir.

 

Penceredeki ışık, evin gözüdür... Yalnızca ışığıyla bile, ev insani bir varlıktır. Bir insan gibi görür.

 

İkinci Bölüm: Ev ve Evren

Kar, dış dünyayı silerek çevreyi tekdüzeliğe boğar, evin içtenliğini artırır. Dış dünyanın varlığının azalmasının, bütün içtenlik değerlerinin şiddetinin artmasına yol açtığını görürüz. Bu kozmik olumsuzlama, evin içindeki varoluşun yoğunluğunu artırır.

 

Ev, fırtınaya karşı insansı bir direnç gösterir. (Fırtına öfkeyle saldırdığında) Ev, dişi bir kurt gibi üstüme kapandı; o anaç kokusunun zaman zaman kalbime kadar indiğini duyumsuyordum.

 

Belleğimizdeki ev Rilke’nin dediği gibi, "kanın damarlarda ilerlediği gibi" içimizde dolaşan koridorlar ve merdivenlerden ibarettir.

 

Günlük ev işleri (toz almak, cilalamak), eşyaları ve mekânı yeniden yaratma edimidir. Üstüne titrediğimiz eşyalar, gerçekten bir iç ışıktan doğar.

 

Şiirsel imge, evi yerçekiminden kurtarır. Bu evler, düş kuran kişi için yaşamın en derin güven kaynağıdır.

 

Üçüncü Bölüm: Çekmeceler, Dolaplar ve Kasalar

İmge varlığını doğrudan imgelemden alır. Okura yeni bir "varlık" bağışlar. Şairin çekmecesi bir sınıflandırma aracı değil, bir gizem mahzenidir.

Dolap düzen ve anıların saklandığı yerdir. Dolap, sessiz anılar yığınıyla ağzına kadar dolu(dur).

Rilke’nin mektuplarında bahsettiği 17. yüzyıl kasa kilitleri, karmaşık düzeneklerine rağmen yumuşak bir anahtar dokunuşuyla çözülür. Bu, insan kalbinin ve ruhunun açılma sürecine dair muazzam bir imgedir.

Kasa, gizlerin ve değerli anıların korunağıdır. Bir kasanın dibine hiçbir zaman ulaşamayız. Çünkü imgelem, gerçekliğin sınırlarını aşar.

 

Dördüncü Bölüm: Yuva

Quasimodo için katedral bir yuva ve bir kabuktur. Tıpkı bir salyangozun kabuğunun şeklini alması gibi, Quasimodo da katedralin karanlık köşelerine büzülerek onun biçimini almıştır.

 

İnsanlar her şeyi yapmayı becerir, kuş yuvasından başka. Bu atasözü, yuvanın taklit edilemez içgüdüsel yetkinliğini vurgular. Kuş yuvayı göğsüyle yapar (kalbiyle). Yuvaya biçimini veren kuşun kendi bedenidir.

Yuva, canlı bir varlığın kendi bedeniyle oluşturduğu bir evdir.

Yuva imgesi, kozmik bir güven duygusu aşılar. Dünya, insanın yuvasıdır.

 

Beşinci Bölüm: Kabuk

Salyangoz gibi canlılar evlerini salgılarıyla içerden inşa ederler.

 

Sarmalın sağa mı yoksa sola mı döneceği, yaşamın en önemli ilk seçimidir. Yaşam ileri doğru bir atılımla değil, bir dönüşle başlar.

 

Simya düşlerinde insan, kabuğun (geçmişin/taşın) içinden çıkar. Bu, ruhun bedenden veya maddenin cansızlığından kurtuluşunun simgesidir.

Salyangoz, kışın taş bir mezara benzeyen kabuğuna çekilip baharda yeniden çıktığı için, tarih boyunca yeniden dirilişin (resurrection) simgesi olmuştur.

Kabuk imgesinin en büyük çelişkisi, dünyanın en yumuşak yaratığının (yumuşakça), dünyanın en sert evini inşa etmesidir.

 

"Gibi yaşamak" bir öykünmedir. Fenomenolog ise o düşü kuranın yerine geçerek yaşadığını yaşar.

 

Salyangoz, nereye giderse gitsin evindedir. Evini kurmak için yaşaması gerekir

 

Bernard Palissy için kabuk, aşılmaz bir savunma sistemidir (kale kent). Merkeze doğru daralan sarmal yollar, düşman topçusunun görüş açısını kapatır.

 

Kabukta yaşamak, tek başına olmaktır. İnsan haksızlığa uğradığında, yalnızlık aradığında kendi "salyangoz kabuğuna" çekilmek ister.

 

Altıncı Bölüm: Köşeler

Evin en kuytu, en sessiz ve en kısıtlı noktası.

Köşe, bize varlığa özgü en büyük değerlerden birini, yani hareketsizliği sunar.

Rilke şöyle yazar: "Birden karşıma, lambasıyla bir oda çıkıverdi, neredeyse içimde çarpan bir oda. O anda o odanın bir köşesiydim…”

Köşeye çekilen kişi, dünyanın gürültüsünden kaçıp kendi varlığının en dar ama en güvenli hücresine yerleşir.

Köşe, kendimizi topladığımız yerdir. Oradan dışarı fırladığımızda, evrenle kurduğumuz ilişki daha bilinçli hale gelir.

 

Yedinci Bölüm: Minyatür

…minyatürleştiren imgelem, doğal imgelemdir. Doğuştan düşçü olanların düş kurmalarında hep karşımıza çıkagelmiştir.

 

Dünya, benim imgelemimdir. Dünyayı minyatürleştirmekte ne kadar becerikli olursam, o ölçüde avucumun içinde tutabilirim.

İmgelem küçüldükçe derinleşir. Minyatür bir eve girmek, bir iç güzelliği içeriden keşfetmektir.

Bir şeyi ne kadar küçültürsek, ona o kadar fazla "içtenlik" ve "sıcaklık" yükleriz.

 

Edgar Allan Poe'nun metinlerinde en küçük bir ses (mahzendeki bir kıpırtı, bir kitabın tozlanması) kozmik bir felaketin belirtisi olabilir. Belirti ne kadar zayıfsa, anlamı o kadar büyüktür; çünkü o bir "köken"i temsil eder.

 

Dingin duran nesneler bile bir gerilimi, bir "gıcırtıyı" barındırır.

Sessizliğin belleği

 

Sekizinci Bölüm: İçtenlikli Sonsuz Büyüklük

Sonsuz büyüklük dışsal bir olgu değil, içsel bir kategoridir. Sonsuz büyüklük bizim içimizdedir.

Sonsuz, düş kuran bilincin kendisidir.

 

Orman, tarihin ve insanların ötesinde, sessizliğin ve dinginliğin biriktiği kutsal bir alandır.

Enginlik var olma duygusunun sınırsızca çoğalmasıdır.

 

Baudelaire'in bize, sonsuz büyüklük izleniminin üç durumunu verdiğini söyleyebiliriz.

(1) Opera / görüntü giderek daha da belirginleşir / Kutsal kortej yaklaşır, Tanrının seçtiği varlığın yüreği yavaş yavaş yücelir; genişler, genleşir

(2) List / Melodilerin uyuyan geniş örtüsü üstünde, buharlaşan bir eter

(3) Kendinden başka dekora sahip olmayan bir sonsuz büyüklük. Gökyüzündeki mavi kanatlı melekler, evrensel bir mavilik içinde eriyip gitmiştir.

 

Ağaç, çevresini saran şeyi de büyütür.

Bir ağacı gerçekten "var etmek" istiyorsak, onu dış dünyadaki sınırlarıyla değil, kendi içimizdeki sınırsız mekânla sarmalıyız.

 

Çölün içindeki sonsuz büyüklük

Çölü, "gezginin içine yansıdığı biçimiyle" yaşamak gerekir.

 

Her imgenin yazgısı büyümektir.

 

Dokuzuncu Bölüm: Dışarının ve İçerinin Diyalektiği

Dışarı ve içeri, bir "gel git" diyalektiği oluşturur ve bu diyalektiğin apaçık geometrisi, onu eğretileme alanlarına taşır taşımaz tıkanıp kalmamıza neden olur.

 

Metafizikçiler dünyayı "burada" ve "orada" diye böldüklerinde, varlığın akışkanlığını öldürürler.

Varlık çizgilerle çizilemez.

Varlığa kulak verilebilir belki

 

Şairlerin imgelerindeki aşırılık, varlığın en duyarlı liflerini yakalamamızı sağlar.

 

Güney Amerika’nın sonsuz ovalarında, ne kadar uzağa koşarsanız koşun ufkun değişmemesi, dışarıyı devasa bir hapishaneye dönüştürür.

Büyük mekân bizi, yeteri kadar büyük olmayan mekânlardan daha çok boğar.

İçerisi bazen sonsuz bir boşluk, dışarısı ise dar bir hücre olabilir.

 

Kapı / kapı ya açıktır ya da kapalıdır diyen mantıkçı, kapının ruhunu ıskalar.

Eşik / Kapı, insanın en gizli yerlerini açma dürtüsü ile korunma isteği arasındaki duraksamadır.

 

Şiirsel imgelem, fiziksel boyutları tersine çevirme gücüne sahiptir. Bir oda kafamızın içine girebilir veya içimizdeki bir dinginlik odayı doldurabilir.

(Tristan Tzara) Güneşin pazarı odanın içine girdi / Ve oda, uğuldayan kafamın içine.

Burada güneşin ışığı ve sesleri, düşçünün iç dünyasıyla bütünleşir.

 

(Rilke) içtenlik mekânı ile dışarının ölçüsüzlüğü arasındaki gerilim… Dışarıdaki düzey yükseldiğinde, insanın içindeki en ince damarlarda da yükselir. Varlık, dışarıya doğru akar, dışarı taşar.

 

Annenin sessizliği / Bu kozmik korku içinde, çocukluktaki "ana" imgesi, bütün sessizliklerin önüne bir kalkan gibi dikilir ve mekâna güvenli, tanıdık anlamını geri kazandırır.

 

Dil, anlamla kapansa da şiirsel ifadeyle her zaman açılır.

 

İçeri ve dışarı arasındaki sınır durağan değil, sürekli "gel-git" halindedir. İnsan, ne tam kapalı ne de tam açıktır; o, eşikte duran, duraksayan ve sürekli yer değiştiren bir varlıktır.

 

Onuncu Bölüm: Yuvarlağın Fenomenolojisi

Karl Jaspers / "Her varlık, kendinde, yuvarlak gibi görünür"

 

Kendimizi bu tür deyimlerin hipnoz gücüne teslim ettiğimizde, kendimizi bütünüyle varlığın yuvarlaklığı içinde buluyoruz...

Geometrik kürenin içi boştur; oysa fenomenolojik araştırma "dolu yuvarlaklık" ile ilgilenir.

Yeni imgelerin yarattığı gençleşmeyi yaşamak için felsefenin getirdiği "olgunluktan" sıyrılmak gerekir. Eriştiğimiz olgunluktan sıyrılmamız gerekiyor çünkü nasıl düş kurulacağını açıklayabildiğimiz çağda artık düş kuramayız.

 

Kuş, neredeyse bütünüyle küreseldir / yaşam yoğunlaşmasıdır

 

Ceviz / ağaç kendi üstünde yoğunlaşarak yuvarlaklaşır.

…