15 Ocak 2017 Pazar

Türk Sosyologları: Mübeccel Kıray ve Cahit Tanyol

Mübeccel Kıray ve Cahit Tanyol
Mübeccel Kıray
1923 yılında İzmir’de doğdu. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümünde öğrenim gördü. Lisans eğitimini 1944’de bitirmiş ve ilk doktorasını Behice Boran’ın danışmanlığında 1946’da tamamlamıştır. İkinci doktorasını ABD’de, Sosyal Antropoloji alanında yapmıştır. Kıray 1951’de Türkiye’ye döner. İki doktora ve bir yabancı dille 1950’lerin Türkiyesinde iş bulamaz. Akademide iş bulamayınca Amerikan haberler bürosunda çalışmaya başlar. Üniversite dışında olduğu halde doçantlik tezi yazar ve Siyasal Bilgiler Fakültesine verir. 1961 yılında ODTÜ’den davet alarak akademiye girebilir. 1962-1972 yılları arasında ODTÜ’de pek çok ders verdi, Sosyoloji Bölümünün kurulmasına öncülük etti. Türkiye’nin bilim dünyasının bu başarılı ismi 07.11.2011 tarihinde vefat etti.
Kıray’a göre sosyal bilim olgulara dayanarak yani insanların dışında var olan, etki etse de etmese de var olan belirli tekniklerle bunları gözlemleyerek ve bugünkü çok çalkantılı durumda mutlaka değişmeyi de göz önünde tutarak bilgi üretilmelidir. Sosyal bilimci için ilk adım envanter olabilir. İkinci adım kategorilendirmedir. Kıray için bilim demek ilişkileri bulmak ve analiz etmek demektir.

Toplumsal Yapı Analizleri
Kıray’a göre sosyal yapı dediğimiz fonksiyonel bütünün her cephesi belirli yönler de değişikliğe uğrar. Bütün içinde değişme oluşumları her zaman denge koruma mekanizmaları halinde ortaya çıkar. Değişmenin hızına ve yönüne ait iki oluşum göze çarpar. Bu iki oluşum yapının hızlı değişen yönleri ile yavaş değişen yönleri arasında beliren açıklığın doldurulmasını sağlamak, çözülme ve buhranı önler. Çözülme ve buhrana engel olacak araformlar/tampon mekanizmalar sayesinde sosyal yapının çeşitli yönleri birbiri ile bağlanır. Kıray Osmanlı toplumunu Batıdan farklı gelişmesinde asıl gözden kaçan meselenin köylülord ya da reaya-bürokrat lord ilişkisinin çok dışında olduğu kanısındadır. Türkiye’de bugün şehirleşme, şehirlerin sanayileşme hızının, tarımın modernleşmesinden çok daha yavaş olması sonucu “sahte şehirleşme” diye nitelediğimiz oluşumlarla sonuçlanmaktadır.

Toplumsal Değişme ve Türkiye
Toplumun ne olduğu değil ne tür özellikler taşıdığı önemlidir. Bunlardan biri yerleştiği arazidir. Diğeri nüfus ve nüfusun özellikleridir. Ayrıca nüfusun doğayı işleme tarzı ve bunlardan doğan insan ilişkileri, insan doğa ilişkisi, insanların doğayı işlemede kullanılan aletler ile bunların hepsinin oluşturduğu sosyal örgütlenme ve sosyal örgütlenmenin kendine uygun olarak yarattığı değerler sistemi inançları, düşünceleri ile bir bütündür. Toplum hem bir bütündür hem de bu bütün sürekli değişmekedir. Değişirken kendisini yeniden düzenler, yeniden biri bütün haline gelir.
Toplum kendi yapısı gereği hem değişiyor, değişirken de daha az değişen yönlerini tamamlayıcı ilişkileri de oluşturarak başka yönleriyle birleşiyor, kendini yeniden düzenliyor. Bu yeni düzenleme ne eski ne de dışarıdan empoze edilmiş bir şey, bu bir ara form/tampondur. Türk toplumu için ara formlar oluşuyor. Bugün bize düşen görev bu aradaki oluşumu anlamaktır.

Kentleşme
1950’lerden 1980’lere kadarki süreçte tehlikeli iki olgu toplum hayatına sirayet etti: Birincisi her türlü kanunsuzluğu olağan karşılama ve göz yumma yaşam biçimine sokuldu ve hukuk devleti sözü retorik olarak kaldı. İkincisi modern toplumun kaçınılmaz parçası olan farklılaşma, uzmanlaşma ve gerçek anonim örgütleşme yerine durmadan küçük kapalı çevrelerin yüz yüze ilişkileri, kişisel bağımlılıkları oluşturan patronajı çeşitlendirdi ve yaydı. Çağdaş sanayi kurumlarının tam olarak yerleşememesinin oluşturduğu koşullar bu patronaj kanalını ön plana çıkarmıştır.
Kıray, Türkiye’de metropoliten alanların oluşumunda sanayilerin kent merkezlerinin dışına çıkarılmasında ortaya çıkan özgün bir sanayi, yer seçim tipiolojisi tanımlamaktadır. Kıray’ın “saçaklanma” olarak kavramlaştıracağı bu özgün mekansal dönüşüm süreci kent ve sanayi coğrafyası yazınına çok değerli bir katkı yapmıştır.

Toplumsal Yapı Çalışmaları
Kıray “II. Dünya Savaşı Sonrasında Metropollerdeki Sosyal Değişim” adlı çalışmasında 1945 sonrası ülkemizdeki metropol kentlerin sorunlarını, patronaj ilişkilerini değişen kentin parametrelerini tartışır.
Kıray’ın Ereğli çalışması ise Ereğli’de kurulacak olan demir-çelik sanayi tesisleri öncesinde sosyal hayatı analiz etmek için yapılmıştır.
İlk defa bu çalışmada “tampon kurum” ve “tampon mekanizma” kavramları kullanılmıştır. Kıray Ereğli çalışmasında kavramsal çerçeve olarak feodal şehrin-modern şehir haline geçme sürecini benimsemiştir.

Cahit Tanyol
Cahit Tanyol edebiyatçı, felsefeci ve bir sosyologtur.
1914 yılında Gaziantep’in Nizip ilçesinde doğdu. Askeri okula gitmek isteyen Tanyol, annesinin isteği üzerine öğretmen okuluna devam eder. Öğrenimini tamamladıktan sonra Yozgat ve Çorum’da öğretmelik yapan Tanyol’un tayini daha sonra İzmir’e çıkar. İzmir’de imtiyaz sahibi olarak “Aramak” dergisini çıkarır. Hilmi Ziya’yla tanıştıktan sonra felsefe tahsil etmeye karar vererek İstanbul’a taşınır. 1944 yılında felsefe bölümünde eğitimini tamamlar. Ülken’in isteği üzerine 1946’da İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünde asistan olarak göreve başlar. H. Ziya Ülken’in isteği üzerine Sosyoloji Bölümünde akademik yaşamına devam eden Tanyol 1982 yılında emekli olana kadar görevine devam etmiştir.
1950’li yıllardaki çalışmalarında Durkheim, Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin’nin sosyoloji ve metot anlayışını benimseyen Tanyol’da 1960-1990 yıllar arasında Marksist metodoloji hakimdir. 1990’lı yıllardan sonra Tanyol kendisini etkileyen en önemli fikir adamının Max Weber ve onun bürokrasi anlayışı olduğu ifade eder.

Din Olgusu ve İslamiyet Öncesi
Her din olgusunda içeriği ve farklıkları ne olursa olsun şu üç öge bulunur:
1. Her dinde bir inanç sistemi vardır.
2. Her dinin kendine özgü bir ibadeti ve töreni vardır, törensiz din olmaz.
3. Her dinin bir kutsal yeri, bir tapınağı vardır.
Durkheim dinsel alanı kutsal, kutsal dışı diye ayırır.
Bizde çeşitli tasavvuf ve tarikatlara girenler birçok denemeden geçerler. Bunlara “seyri sülük” derler. Derviş kendisini doğal yaşamdan soyutlamıştır. Kişi içindeki “nefs-i emareyi” yani kendisini hazlara iten nefsi öldürmek zorundadır. Bunun nedenleri içinde önce diyalektik bir çatışmayla karşı karşıyadır. Bu diyalektik çatışamaya tasavvuf dilinde “nefs-i levvame” ile “nefs-i emare”nin çatışması denir.
Mekanik dayanışma dinsel niteliktedir. Tanyol Durkheim’ın kutsal-kutsal dışı ayrımından hareket ederek din ve laik hayat arasındaki koşutluk üzerinde durur. Kutsal alana cemaat, kutsal dışı alan cemiyet diyecek olursak ileri toplumlara doğru gidildikçe kutsal dışı alan önem kazanır.

Türklerin Evrensel Devlet Anlayışı
Milletlerin tarih görüşüyle evren görüşü arasında sıkı bir bağlantı bulunmaktadır. Bu onların devlet felsefesinede yansımıştır. Doğu’da ve Batı’da toplum yapıları ve devlet türleri tamamıyla farklıdır. Buna bağlı olarak devlet felsefeleri da ayrı dünya görüşlerine dayanır.
Batı uygarlığı adını verdiğimiz kültür ve devletler topluluğu kendi sosyal, ekonomik, kültürel tarih görüşünü bütün bir insanlığın evrim şeması gibi ele almıştır. Asya toplumları arasında özellikle Türk toplumunun kendine özgü bir dünya görüşü ve devlet felsefesi vardır. Doğu-Batı dünya görüşünün arkasında daha önce islamiyetle ilişkisi açısından durulan iki mitoloji vardır. Biri antik çağ yani Yunan mitolojisi diğeri Şamanist mitolojisi. Türk devlet felsefesinin kaynağını bu mitolojide aramak gerekir. Türk mitolojisinde tanrılar devletin hakimiyet aracıdır. Yunan mitolojisinde tanrılar bir site tanrısıdır. Türk mitolojisinde ise tanrılar devlet tanrısıdır. Bu nedenle Şamanizmde evrensel bir nitelik yaşamaktadır. Çok tanrılı antik çağ dinini Hrıstiyanlık silip süpürmüştür. Şamanist din görüşüyse İslami bir kılığa bürünerek devam etmiştir.

Türk Devlet Felsefesinin Batıdan Farkı
Değişmeyen ana geleneğimiz topluma devletin biçim verme niteliğidir. Batı toplumları bireycilikten sosyal devlete doğru yol izler. Bizde ise devlet anlayışı sosyal devletten bireyciliğe doğru kaymaya başlamıştır. Devletin ağırlık kazandığı bir sosyal devlet yapısıyla toplumun ağır bastığı devlet analyışı birbirine zıttır.

Kültür
Tanyol, kültürde bulunan değerleri üç grupta toplar.
1. Bireyin hareketiyle ilgili değerler.
2. Bireyin düşüncesiyle ilgili değerler.
3. Bireyin yaratmasıyla ilgili değerler.
Din gibi, dil gibi, teknik de belli bir kültürün malıdır ve bir ahenk teşkil ederler. Daha açık ifadeyle manevi değerlerle maddi değerler arasında bir uyuşma bir benzeşme vardır

Sosyal Ahlak Laik Ahlak
Ahlak kuralları toplumdan topluma değişir. Bu kuralların değişmesinde din değil, töre ve adetler rol oynar. Dinde esas olan emir, ahlakta esasa olan tavırdır. Tanyol’a göre rejimde yapmış olduğumuz inkılâbı ahlakımızda yapamadık. Her şeyden önce bir şahsiyet inkılâbına ihtiyacımız vardı. Rejimin gerektirdiği şahsiyet yaratılmadan hiçbir şey değiştirilemez.
Dünden, bugünde ahlaki şahsiyetimizde eksik olan taraf neydi?
1. Medeni cesaret.
2. İnsanın kendi kendisini hareketlerinden sorumlu tutması.
3. Kendi kendisiyle tutarlı olmakve bunu gerek birey ve gerekse devlet hayatında gerçekleştirmek.
4. Sosyal faydayı bireysel faydadan üstün tutmak
Bunların bireysel tavırda tespit edilemediği hiçbir yerde ne ahlak, ne de ahlaklı adam mevcuttur.

İnsan hereketlerini müeyyideli (yaptırım) ve müeyyidesiz olmak üzere ikiye ayırır. Tanyol’a göre hareketlerimze müeyyide koyan faktörler şunlardır: hukuki müeyyide, dini müeyyide, örf ve adet müeyyidesi, moda ve ahlaki müeyyide.
Ahlaki müeyyidenin hukuk, din, örf ve adetlerden farkı otoritenin içeriden dışarıya doğru olmasıdır. Otoritenin kaynağı ahlaki şuur veya vicdan dediğimiz kaynaktır.

Tanyol’a göre laik ahlak dine dayanmayan, emir ve otoritelerini dinden olmayan ahiretsiz bir ahlak demektir. Laik ahlak, Durkheim’ın anladığı manada akıldan çıkan veya ona dayanan bir ahlak da değildir. Teorik olarak kurulamaz, aksiyon olarak kurulur.

Vatandaşlık Kavramı ve Laik Ahlak Eğitimi

Her devirde bir öncü değer vardır, diğerlerini kendi etki alanına sokar. Orta Çağ’da öncü değer din olduğundan sosyal, ekonomik ve kültürel değerler yeni kuşaklara verilecek eğitim dinsel bir etki alanında bulunur. Çağımızın öncü değeri bilim ve tekniktir. Bilim ve teknik laik bir niteliğe sahiptir. Bu nedenle eğitim ve öğretimin laik temellere dayandırılması bir zorlama değil zorunluluktur.

---
Türk Sosyologları
Editör: Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın No: 2915
2. Baskı, Ağustos 2015

Türk Sosyologları: Mümtaz Turhan ve Cemil Meriç

Mümtaz Turhan ve Cemil Meriç
Mümtaz Turhan
1908 yılında doğdu. Felsefe öğrenimi gördü. Yükseköğrenimine Berlin ve Frankfurt’da devam etti. 1935 yılında Frankfurt Üniversitesinde Psikoloji doktorasını tamamladı. 1944 yılında Cambridge Üniversitesinde sunduğu bir araştırma ile ikinci doktorasını aldı. İstanbul Üniversitesinde Tecrübi Psikoloji Kürsüsü başkanı ve Tecrübi Psikoloji Enstitüsü müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1969 yılında vefat etti.

Mümtaz Turhan “Kültür Değişmeleri” adlı eseri ile Türk tarihinin çeşitli dönemlerini “serbest” ve “zorunlu kültür değişmeleri” kavramları ekseninde değerlendirmeye çalışmış ve sosyal psikolojinin verilerini tarihe uygulamıştır.
Mümtaz Turhan ülkemizde teknik konularda bile duygular ve basmakalıp düşünce kırıntılarının baskın olduğundan şikâyet etmektedir. O, bütün alanlarda bilimin ve bilimsel zihniyetin hâkim olmasını istemektedir.
Millî kültürün kurulmasına çalışması bakımından Ziya Gökalp çizgisinin devamı olduğu kabul edilmektedir.

Kültür Değişmeleri
Kültür Değişmeleri, henüz köyden kente hızlı göç hareketinin ortaya çıkmamış bulunduğu bir zaman diliminde hazırlanmıştır. Ona göre, kültür değişmeleri esas olarak ya “iktibaslar” (alıntı) veya çeşitli kültürlerin birbiriyle teması ve karışması sonucunda meydana gelir.
Kültür; Bir toplumun sahip olduğu maddi ve manevi değerlerden oluşan bir bütündür. Toplum mensuplarının çoğunda ortak olan ve onu diğer toplumlardan ayırt eden özel bir hayat tarzı sağlar.
Mümtaz Turhan’da öne çıkan kavramlar serbest, zorunlu kültür değişmeleri ve alıntıdır. Zorunlu kültür değişmesi, farklı kültürlere sahip iki toplumsal grup veya toplumdan biri kendi kültürünü veya belirli bazı unsurlarını kabul etmesi için diğerne baskı yapar. Alıntı kavramı ile bir grup veya topluluğun başka kültürlerden belirli unsurları aynen alması anlatılmaktadır. Bir kültür diğer bir kültürden alıntı yaptığı zaman aldığı unsurlar ister birer cisim, ister örf ve adet olsun, bunları daima değiştirir, kendisine uydurur.

Mümtaz Turhan kültür değişmeleri kavramları ekseninde Türk toplumununu tarihî sürecini üç kısma ayırarak ele alır. Bunların ilki serbest değişmeler devri; yani ondokuzuncu yüzyıla kadar olan dönem. İkinci safha ise onun geçiş devri olarak nitelediği Üçüncü Selim zamanıdır. Üçüncü safha ise kapsamlı ve köklü kültür değişmelerinin ancak zorunlu bir şekilde meydana getirilebileceği düşüncesinin belirmeye başladığı devirdir. Mümtaz Turhan bu devri İkinci Mahmud’la başlatmakta ve çeşitli kısımlara ayırmaktadır.

Garplılaşmanın (Batılılaşmanın) Neresindeyiz?
Mümtaz Turhan’a göre, Batı medeniyetinin ana unsurları bilim, teknik, insan haklarını teminat altına alan hukuk ve hürriyettir. Hakiki Batılılık ise bu prensiplere bağlılıktır.
Bütün dava, taklitçi bir aşamada kalmadan ve toplumsal çözülmeye uğramadan yaratıcı bir sentezle kendimize has özgün bir kültür meydana getirmektir. Bu da ancak Batıdan alacağımız unsurlarla, kendimizden katacağımız değerlerin uyumu ile mümkün olacaktır.
Biz insanımızın genel mesleki, teknik bilgisini artırmadan, ona yeni maharetler kazandırmadan, yeteneklerini geliştirmeden ve dünya görüşünü, zihniyetini bilimsel ilkelere göre değiştirmeden, yani ona ilim zihniyetini aşılamadan sadece fabrikalar, geniş caddeler açmak, parklar, barajlar, limanlar yaptırmadan, lüks otomobiller, tarım araçları, radyolar, buzdolapları vs. almak ve Batılı kanunlar, nizamlar vazetmek suretiyle Batılılaşacağımızı zannetmişiz. 150 seneden beri hep bu kanaat ve bu batıl itikatle hareket etmekteyiz.

İlk Eğitim ve Batılılaşma
Batılılaşmayı, kalkınmayı, ilk eğitime ve okuma yazma oranına bağlayan akım mensupları Mümtaz Turhan’ın en fazla eleştirdiği kesimi oluşturmaktadır. Geri kalmışlığın nedeni olarak okuma yazma bilmeyen köylüleri suçlama eğiliminden dolayı kalemşörlerimiz bu noktada dönenip durmuşlardır.
Milletler arasında kültür ve medeniyet farklarını doğuran, onların halk tabakaları değil, aydın zümrelerdir. Türkiye’nin geri kalışının sebebi, halkının cehaleti değil, aydınlarının gerek nicelik, gerek nitelik bakımından yetersiz oluşudur.
Mümtaz Turhan iki yüz yıldır süren batılılaşma hareketinin beklenilen başarıyı sağlayamamasının aydınlar arasında meydana getirdiği aşağılık duygusu üzerinde durur. Batının yaşam tarzını şekil olarak almaya, kendisine uygulamaya çalışan taklitçi/kopya tiplerin nedeni de bu aşağılık duygusudur.

Mümtaz Turhan köylerin küçük ve sayıca çok olmasının getirdiği zorluklardan ve Türkiye’nin gerçeklerinden yola çıkarak bu konudaki projesini kitaplaştırmıştır. Buna göre “Kültür ve Sanayi Merkezleri” adını verdiği kuruluşlar Türkiye’nin her bölgesinde, her kırk köyün bulunduğu alanın ortasında kurulmasını önermiştir. Bu merkezlerde okul, hastane, sinema ve küçük çaplı sanayi unsurları bulunacak ve bunlar aracılığıyla köylünün şehirleşmesi, şehir kültürüyle tanışması sağlanacaktır.

Toprak Reformunun tartışıldığı dönem içerisinde Mümtaz Turhan bu konuda ayrıntılı bir kitap yazmıştır. Mümtaz Turhan bu eserinde toprak reformu gibi ekonomik, teknik, toplumsal ve kültürel boyutları olan bir meselenin bilimsel çalışmalarla değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Toplumsal ve millî eğitim bir toplumun, bağımsızlığını, barış ve sükûn içinde yaşamasını temin eden, topluluk hayatını düzene koyan değerleri, değer ölçülerini ve sistemlerini genç nesillere aşılaması, benimsetmesi ve yetiştirmesi şeklinde tanımlanır.
Ahlak eğitiminin küçük yaşlarda verilen bir din ve estetik eğitimi ile birlikte ele alınmasının gerektiğinden söz eden Mümtaz Turhan bunun sınırlarını ve tarzını iyi tayin edebilmek için din hakkında açık ve objektif bir fikrimizin olması ve önyargılardan kurtulmamız gerektiği kanaatindedir.

“Üniversite Problemi” adlı 1967 yılında hazırladığı kitabında Mümtaz Turhan Üniversitelerin ana fonksiyonlarını şu şekilde sıralar:
1. Bilim adamı, araştırmacı yetiştirmek ve bilimsel araştırmalarda bulunmak,
2. Üniversite de dâhil olmak üzere bütün eğitim kademeleri için eğitim elemanı yetiştirmek.
3. Kaliteli yönetici ve iş adamı yetiştirmek.
Gerçek bir üniversitenin yokluğu bir ülkenin kalkınmasına, ilerlemesine mani olabilir, fakat seviyesi düşük bir üniversite memleketi muhakkak mahva götürür.

Mümtaz Turhan’a göre Türkiye’nin ana ve hayati davası millet olma ve millî bir kültüre ulaşma davasıdır. İktisadi kalkınma bu ana davanın küçük bir parçasıdır.
Türkiyenin tarihi ve toplumsal süreci takip edildiği zaman Atatürk inkılâplarının gayesinin çağdaş medeniyet seviyesinde bir millet olma ve millî kültüre kavuşmadan başka bir şey olmadığı da anlaşılır.

Mümtaz Turhan’a göre ülkemizde iki kültür bulunmaktadır: şehir kültürü ve halk kültürü. Bu iki kültür arasındaki derin farklara rağmen her iki topluluğun temsil ettiği kültürler arasında ortak bağlar vardır. Millet bünyesine ve millî bir kültüre kavuşamamış bir toplumda demokrasiyi gerçekleştirmek güçtür.

Mümtaz Turhan bilimin bir yöntemden ziyade bir zihniyet meselesi olduğu düşüncesindedir. Bilimin olmadığı yerde bilgi kırıntıları, kanaatler, batıl itikatlar, hurafeler bilim sayılmakta, bu yüzden insanlar itham ve hatta mahkûm edilmektedir.

Cemil Meriç
1912 yılında Balkan Savaşı esnasında ailesi Yunanistan Dimetoka’dan Hatay’a göç eden Cemil Meriç 1916’da doğdu. 1936’ya kadar Hatay Fransa’nın mandası altında olan Suriye sınırlarının içerisindeydi. Ortaöğretimini tamamladığı Reyhanlı Rüştiyesi ve Antakya Sultani’sinde eğitim Fransız kültürü ağırlıklıydı. İstanbul’da Yabancı Diller okulunda 2 yıl eğitim aldı. Öğrenimini tamamladıktan sonra Elazığ Lisesi Fransızca öğretmenliğine atandı.
1946 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Fransızca okutmanı oldu. 1954 yılında uzun zamandır şikâyetçi olduğu gözlerindeki rahatsızlıktan dolayı birkaç başarısız ameliyat geçirdi. 1955 yılında Paris’te bir hastanede gerçekleşen ameliyattan sonra gözlerinin iyileşemeyeceği anlaşıldı ve görme yeteneğini tamamen kaybetti. 13 Haziran 1987 tarihinde vefat etti.

Cemil Meriç cumhuriyet tarihimizin en büyük fikir adamlarından biridir. Batı ve Doğu toplumlarının özellikleri, sosyolojinin Batı Avrupa’da doğuşu, gelişmesi, önemli sosyolog ve düşünürler, ideolojiler, toplumsal tabaka ve sınıfar gibi konular üzerinde değerlendirmelerde bulunulur.
Akademisyen olmadığı halde 1965- 1969 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğrencilerine ders vermiştir.
Cemil Meriç, tenkitçi (eleştirel) sosyologlar çizgisine mensuptur. Eleştiri tutumunu benimseyenler ise Batı sosyolojisini hem kendi içinde hem de Türk toplumuna uygulanabilirliği açısından sorgulamışlardır.
Cemil Meriç tabu ve kalıpları yıkar, her türlü düşünce, kurum ve kişileri insafsızca eleştirir.

Cemil Meriç’e Göre Sosyoloji
Cemil Meriç, sosyolojiyi “İçtimai fizik” veya “fizyoloji” adları ile temelini Saint Simon’un attığı bir bilgi dalı olarak kabul eder.
Sosyoloji Cemil Meriç’e göre sosyoloji bilimi “yeni bir ideoloji” ve “buhranların çocuğu”dur. Comte, Fransız ihtilalinin ölüme mahkûm ettiği Katoikliği, “insanlık dini” ismi altında hortlatan bir yarı delidir. Le Play kiliseyi temsil eder. Durkheim, sarsılan düzeni rasyonalizm rayına oturtmak isteyen bir haham torunudur. Sosyoloji aynı zamanda mevcut düzenin savunmasını üzerine alan yeni bir “teoloji”dir.
Cemil Meriç Amerikan sosyolojisi hakkında da şu kanaate sahiptir. Bu bilimsel sosyolojinin ilk amacı, Amerikan iş çevrelerinin mutlak egemenliğini sağlamaktır. Cemil Meriç’e göre o günün Sovyet sosyolojisi ise sosyolojinin sadece bir karikatürüdür.
Taraf tutmayan insan şahsiyeti felce uğramış insandır. Kimse tarafsız değildir ve tarafsız sosyoloji de yoktur. Sosyal bilimler kadar yalanın cirit oynayabileceği saha yoktur. Bütün sosyal bilimler insanın suç ortaklığını yapmaktır.

Bilgi Sosyolojisi
Bilgi sosyolojisinin II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’da itibar kazanması Cemil Meriç şu şekilde açıklıyordu: “Bir parça beyin göçüyle izah edilebilir; ama asıl sebep insanların birbirine güvenmemesi, reklamın ve propagandanın insan şuurunu bulandırmasıdır. Müselsel (art arda sıralanan) yalanlardan şuuru bulunan Amerikalı karşısındakinin niçin böyle söylediğini araştırmak ihtiyacını duymuştur. Oysa bilimsel bir terbiyeden geçenler düşüncelerini bir altyapıya bağlamak ihtiyacını duyarlar. Ancak cemiyetin içinde birçok sınıfar doğduğu, yani birçok bilgi doğduğu zaman, bilgi sosyolojisi kurulur.”

Türkiye’de Sosyoloji
Cemil Meriç Türkiye’deki ilk sosyolojik yaklaşımlar hakkında çok olumsuz kanaate sahiptir. Fransa’da liselere alınmayan sosyolojinin bizde kürsüsünün bulunmasını çok sert ifadelerle eleştirir. Ziya Gökalp’ın, Mehmet İzzet’in, Necmeddin Sadak’ın temsil ettiği sosyolojinin hedefinin Türk zekâsını kendisini zerre kadar ilgilendirmeyen konularla meşgul etmek, gelecek nesillerin uyanmasını engellemek olduğunu iddia eder.

İdeoloji
Ona göre, hiçbir bilim hakikatin bütününü sunmaz. İnsan bilimlerinin hepsi de bir yanıyla ideolojidir. İdeoloji, yani belli bir medeniyetin, belli bir inancın, belli bir cemaatin müdafaa silahıdır. İlkel toplumlar dış dünyayı açıklamak için mitlere başvururlar, gelişmiş toplumların sosyal ve politik dünyada pusulası ise ideolojilerdir.

Sosyolojinin ve Tarihin Kâşifi: İbn Haldun
Çağdaş düşünce Batı’da Machiavelli ile Doğu’da İbn Haldun’la başlar. Ortak yönleri o zamana kadar teoloji ve ahlakın emrindeki sosyal bilimleri onların emrinden çıkarmaları, totem ve tabuları yıkmalarıdır.
İbn Haldun içinde yaşadığı çalkantılı devirleri anlamaya çalışmıştır. Buhranı ne Tanrı’nın iradesiyle izaha kalkışmıştır, ne dış güçlerle. Çöküşün sebebi toplumun iç yapısıdır.
İbn Haldun tarihi teolojiden temizler, ölçüsü akıldır. Toplumsal olaylarda tesadüf yoktur. Darwin’in, Marks’ın, Adam Smith’in birçok görüşleri çekirdek halinde onda mevcuttur. Toplumsal olayların kanunlarını ele alır ve bilimde değer yargılarına yer vermez. İnsanı belirli bir coğrafya içinde değerlendirir ve her olayın kendi akışı içerisinde incelenmesi gerektiğini savunur.
İbn Haldun yeni bir bilim kurduğunun farkındadır. Umran’la asabiyet, yeni bir bilimin iki anahtarı. Ümran, geniş manasıyla medeniyet, yani: bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, toplumsal ve dini düzen, adetler ve inançlar.

Çağdaş Toplumsal Bilimin Kurucusu Olarak Gördüğü Machiavelli
Gündelik ahlak çok mukaddestir, ama politikada sökmez. Tabiatta tek kanun var: en kuvvetlinin hakkı. Bütün diğer kanunlar zayışarın ezilmemek için yarattıkları suni kanunlardır. Machiavelli Prens adlı kitabıyla politikacıya yalan öğretirken, yalanı, riyayı ortadan kaldırmıştır.

Saint Simon İlk Sosyolog İlk Sosyalist
Saint Simon’un çıkardığı “Organisateur” adlı dergide işlenen başlıca konular endüstriyel rejimin nasıl kurulacağıdır. Saint Simon’a göre, Avrupa’nın iktisadi hayatı beylerin, fikir hayatı rahiplerin elindeydi. Birinciler üretimi düzenliyordu, ikinciler imanı. Saint Simon’dan sonra toplum ikiye ayrıldı: Çalışanlar aylaklar. Tembellik bir imtiyazdı eskiden, bir asillik belgesiydi. Saint Simon için aylak yani eşek arısı, çalışmadan yiyendir: Rahip, asker, toprağa alın terini katmayan mülk sahibi.

Cemil Meriç’e Göre Karl Marks ve Max Weber
Marx da politikadan ahlakı kovmuş, ahlakı bir burjuva yalanı olarak vasışandırmıştır. Marx bir bakıma Machiavelli’nin devamıdır.
Avrupalıya göre, Marksla Weber, sosyolojinin iki düşman kardeşidir. Ama Doğu söz konusu oldu mu, rakipler anlaşmazlıklarını unuturlar, coğrafi kaderciliği “bilimsel” bir hakikat gibi sergiler Marks; “Ülkedaş”larının Doğuyu sömürürken vicdan Azabı duymamaları için bir kurt masalı uydurur: ATÜT.
Temel kabul ve varsayımları birer dogma olarak benimsenen her doktrin bilim olmaktan çıkar, mitoloji olur. Weber, gerçeğin topyekûn yorumunu yapmak iddiasını güden tarih felsefelerine düşmandır. Sosyolojinin görevi ne toplumu ıslah etmektir, ne de ihtilalciler yetiştirmek. O da bütün bilimler gibi, realite hakkında ancak kısmi açıklamalar sunabilir.

Toplumsal Sınıflar
Burjuvazinin özelliklerini Cemil Meriç şu şekilde sıralar: a. Rasyoneldir. b. Evrenseldir. Bütün insanlık adına hareket ettiğini söyler. c. Hürriyeti savunur, çünkü fikirlerini yaymak için hürriyete ihtiyacı vardır. Burjuvazi kendi sınıfının aristokrasiyle mücadelesinde mutlak hürriyete taraftardır, halk sınıfları söz konusu olunca susar.
Sınıfsız bir hürriyet yani havada hürriyet sadece cemiyetin çöküşünü gösterir. Cehaletin hürriyeti. Söylenecek sözü olan her zaman ve her yerde hürdür. Var oldukça hürdür.
Entelektüel, toplumsal bir sınıfın parçasıdır. Düşman sınıfla dövüşerek gelişir ve olgunlaşır. Türkiye’de toplumsal sınıflar mevcut olmadığından entelektüel de yoktur.

Belli sınıf ilişkileri, belli bir içtimai yapı, belli edebiyat türlerini yaratır.

---
Türk Sosyologları
Editör: Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın No: 2915
2. Baskı, Ağustos 2015

Türk Sosyologları: Baykan Sezer ve Şerif Mardin

Baykan Sezer ve Şerif Mardin
Baykan Sezer
Baykan Sezer 1939 tarihinde Malatya’da doğdu. Akademisyen olan babasının tayini üzerine İstanbul’a yerleşti. 1956’da Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu. 1960-1965 tarihleri arasında Fransa’da bulundu. Bu dönemde sosyolojiye ilgi duymaya başladı. Cezayir Bağımsızlık Savaşına tanıklık eden Sezer’in Doğu toplumlarıyla ilgili görüşleri de bu dönemde şekillenmiştir. Yurda döndükten sonra İstanbul Üniversitesinde sosyoloji öğrenimine devam etti. Askerlik yaptığı dönemde lisans tezini hazırladı.
1969 yılında İstanbl Üniversitesinde asistan olarak göreve başladı. 1976’da doçent, 1988’de profesör unvanlarını aldı. 1982 yılında itibaren İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanlığı görevine getirildi. 1993 yılında bu görevinden kendi isteğiyle ayrıldı. 1998 yılında emekliye olup akademiden ayrıldı. 7 Eylül 2002 tarihinde vefat etti.

Türk sosyolojisi için ayrı bir kişilik ve kimlik öneren Baykan Sezer, Türk sosyolojisi açısından önemli bir kilometre taşıdır.

19. yüzyılda Batı dünyasında görülen sosyal sorunlarla birlikte, doğa ve diğer toplumlar üzerinde egemenlik kurmuş Batı toplumları kendi toplumlarını yönlendirme ve istenilen şekli vermek için sosyolojiyi bir araç olarak görmüşlerdir.

Sezer’e göre sosyoloji tarih ürünüdür. Tarihin kaynağı ise toplumlar arası çatışmalar ve çelişkilerdir. Bu anlamda; tarihî bütünlük olmadan başka bir ifadeyle Doğu-Batı çatışma ve çelişkilerini dikkate almadan sergilenen yaklaşımlar tek boyutludur.

Sezer, son tahlilde Türk sosyolojisinin önünde üç yol bulunduğunu belirtir.
• Batı’nın getirdigi tüm açıklamaları evrensel kabul ederek Türk gerçegini buna göre açıklamak
• Batı sosyolojisinin yalnızca kuram ve yöntemini evrensel olarak kabul etmek
• Türk toplumunun kendine özgü sorunları olduğunu tespit etmek ve bu sorunları yine kendine özgü kuram ve yöntemlerle çözme yoluna gitmek.

Türk Sosyolojisinin Ana Başlıkları
Sosyoloji, toplum sorunlarını açıklama ve çözümleme girişim ve deneylerinin bir toplam ve ürünüdür. Bu durumda, Sezer’e göre yapmamız gereken ilk şey genel olarak toplum tanımı yapmak sonrasında ise Türk toplumunun nasıl tanımlanabileceğini ortaya koymaktır. Bu bağlamda Türk Sosyolojisi’nin ilk konusunu kendisine büyük ölçüde kaynaklık eden Batı sosyolojisinin anlamak ve açıklamak oluşturmaktadır. Bu noktada Batı sosyolojisinin Doğu toplumlarını tanımladığı şekli ile değil, kendi özellikleri içinde diğer toplumlarla ilişkilerini dikkate alarak yapılan tanım amaca uygun tanımdır.

Köy Sorunu
Köy sorununu iyi anlayabilmemiz için Osmanlı toprak düzenini iyi bilmemiz gerekmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki “millet sistemi”ne bağlı olarak yeni kurulan rejimin Türk olma niteliği köylülükte aranmıştır. Özetle köy sorununun Cumhuriyet döneminde ön plana çıkarılmasının nedeni, Osmanlılığın inkârı ya da Batılılaşmanın Türkiye’de gerçekleşebilmesi için gerekli ortamın hazırlanmasıdır.
Türkiye’nin almış olduğu Batıcılaşma kararı, Osmanlı-Türk toplumunun kendi gelişme ve çelişkilerinin doğal bir sonucu değil, Türkiye’deki siyasal aktörlerin bir tercihinin sonucudur. Böylelikle yeni kurulan Türk toplumu dünya dengeleri içerisinde kendine Batının tanımladığı bir yer edinecektir. Söz konusu Batı tanımlarına göre Türk toplumunun temel özelliği köylülük ve “az gelişmiş” bir toplum olmasıdır. Sonuç olarak köy, Türkiye Cumhuriyeti kuruluş yıllarında bir lokomotif görevi görürken, daha sonraki aşamalarda kalkınmanın önünde en büyük engel olarak görünmeye başlamış, az gelişmişliğin nedeni sayılmaya başlamıştır.

Kalkınma Sorunu
Bir toplumun iktisadi açıdan güçlü olması, çeşitli tarihî olayların bir sonucudur. Batıcılaşma girişimleri beraberinde az gelişmişlik durumunu ortaya çıkarmıştır. Sezer’e göre; Türk sosyolojisi’nin en önemli başlığını yöntem konusu oluşturmaktadır.
Türkiye’de sosyoloji Batı’dan aktarma bir bilimdir ancak tarihimizden bilgi edinmek, tarihimizden gerekli sonuç ve dersleri çıkarmak Türk sosyolojisi açısından kendi kimliğini kazanmanın bir gereğidir.

Sosyolojide Yöntem Tartışmaları
Felsefe nispeten yeni bir bilimdir. 19. Yüzyıldan itibaren düşünce ortamlarında etkin olmuş hemen bütün fikir akımları sosyologlar üzerinde etkili olmuş ve dolayısıyla da sosoyolojide hep yeni yöntemler, yaklaşımlar gündeme gelmiştir. Bu durum sosyolojiyi hem yenilikçi hem de kendi üzerine düşünebilen bir bilim olarak farklılaştırır. Sosyolojide yöntem tartışmaları her şeyden önce kendi varlığını doğrulayabilmek amacıyla sürdürülmektedir.
Sezer’e göre sosyolojide ne araştırmacı ne de araştırma konusu kullanılan yöntemden bağımsız değildir. Bu nedenle de sosoyolojinin objektif olması olanaksızdır. Çünkü kullanılan yöntem, tercih edilen yöntem, araştırma konusuna bakış açımızı belirler. Bakış açımızı belirleyen ise yöntemden önce araştırma öncesi elde ettiğimiz bulgulardır. Araştırmacının bilgi birikimi zaten kendi öznel tercihleri doğrultusunda oluşmuştur…

Tarihte Doğu-Batı Çatışması
Doğu toplumları için önerilen modellerde amacın, Doğu’yu Batı’ya benzetmek olduğunu belirten Sezer; öne sürülen modellerde çıkış noktasının Doğu toplumlarının sorunları değil, Batı’nın kendisi olduğu saptamasını yapmaktadır.
Toplumlar kendi özelliklerini kendi serüvenleri sonunda kazanmaktadır. Bir toplumun özellikleri de, sorunları da tarihte yaşamış bulunduğu serüvenin ürünüdür. Bir toplumun yükselişi, sorunlarını aşması ancak tarihin akışıyla uyum sağlayabilmesi ve tarih akışını denetleyip yönlendirebilmesiyle gerçekleşebilir.
Çıkarlarımızı ancak tarihî yakından bilmekle tanıyabiliriz. Bu nedenle sosyolojinin tarihle işbirliği kaçınılmazdır. Tarih, sosyolojinin başlıca bilgi kaynağıdır. Toplum olayı gerçekleştiği andan itibaren tarihin konusu olmaktadır. Günümüzde toplumların karşılaştığı sorunlar tarihin bir ürünüdür. Sorunların tarihî boyutu bulunmaktadır.

Türk Sosyolojisinin Sorunları ve Çözüm Önerileri
Sezer’e göre; Türkiye’de sosyolojinin ilk ve ana sorunu, önce Batı sosyolojisi ile ilişkilerini iyi belirleyebilmesi ve Türk toplumunun ve gerçeklerinin aydınlanmasında takınılması gerekli tutumun ne olduğunu saptayabilmesidir. Yöntem gerçeklerin anlaşılması amacıyla izlenmesi gerekli yoldan başka bir şey değildir. Yöntemin gerçeklere değil de gerçeklerin yönteme uyacağını sanmak mümkün değildir.
Türkiye’de önceleri çeşitli konularda Avrupa’nın değişik ülkeleriyle işbirliği imkânlarını aramak biçiminde başlayan Batıcılaşma akımı, kısa süre içinde bizlerin de Batılılar gibi düşünmemiz ve yaşamamızla ancak İmparatorluğun kurtarılabileceği görüş ve inancına dönüşmüştür. Toplum tanım ve yasaları öncelikle toplum gelişme ve değişmelerini açıklamak durumundadır.

Sosyolojinin günümüze kadar ürettiği bilgilerin kaynağı Batı tarihî olmuştur. Oysa Türk toplum tarihini ele aldığımız zaman ilk gözlemleyebileceğimiz, Türk toplum tarihî ile Batı kalıplarının uyuşmazlığıdır. Genel olarak Doğu tarihinde, en azından Batı tarihinde görülen Eski Çağ-kölelik, Orta Çağ-feodalizm ve Yeni Çağ-kapitalizm kesişmesine tanık olunmamaktadır. Bu durumda bizim ise Türk tarihinde önemli değişmeleri saptamakla başlamamız gerekmektedir. Daha önce de değindiğimiz gibi Türk tarihinde iki önemli değişiklik olayı Anadolu’nun Türkleşmesi ve Osmanlı’nın Batıcılaşması olayıdır. Anadolu’nun Türkleşmesi olayında bir uygarlık çevresinden bir başka uygarlık çevresine gireceğiz. Kimliğimizi değiştirmeksizin yurdumuzu değiştireceğiz. Osmanlı’nın Batıcılaşma olayın-da ise bu kez yurdumuzu değiştirmeden kimliğimizi değiştirmek girişimi bulunmaktadır.

Şerif Mardin
Şerif Mardin’in sosyolojik düşüncelerinin temelinde, socious temelli bir sosyal bilimsel metodolojiye dayalı bir sosyal bilim anlayışı yatmaktadır.
Şerif Mardin sosyolojisi Türkiye’de hem sosyal bilimler hem de siyaset yapma anlayışına yönelik bir eleştiri olma niteliği taşımaktadır. Sosyal bilimsel metodoloji, hakkında siyasal stratejiler oluşturulacak toplumsal yaşam alanı için en öncelikli konudur ve interdisipliner bir nitelik taşımaktadır. Bu anlamda toplumsal alana ilişkin olarak geliştirilecek siyasal stratejiler; siyasal hedeşeri her ne olursa olsun; öncelikli olarak nesnenin bilgisine sahip olacak bir sosyal bilim anlayışına dayanmak ve bu nesnenin doğasına uygun stratejilerle politika üretmek zorundadır.

Şerif Mardin 1927 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’nde başladığı orta öğrenimini Amerika Birleşik Devletleri’nde tamamlamıştır. Lisans öğrenimini 1948 yılında Stanford Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde; Yüksek Lisansını 1950 yılında John Hopkins Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ve Doktorasını 1958 yılında Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsü Siyaset Bilimi Bölümü’nde tamamlayan Şerif Mardin, 1954-1956 yılları arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi olarak görev yapmıştır. 1957 yılında Hürriyet Partisi’nde genel sekreterlik görevini üstlendiği dönemde Forum Dergisinde yazarlık yapmaya devam etti.
1958-1961 yılları arasında Princeton Üniversitesi Şark Çalışmaları Bölümü’nde Doktora Sonrası Araştırmacı; 1960-1961 yılları arasında ise Harvard Üniversitesi, Orta Doğu Enstitüsü’nde araştırma bursu kapsamında çalışmalar yapmıştır. 1961-1972 yılları arasındaki dönemde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Doçent ve ardından Profesör unvanları ile akademik yaşamını sürdüren Şerif Mardin, Türkiye’de ve yurt dışında birçok üniversitede misafir profesör olarak akademik ve idari hizmetlerde bulunmuş, 1967-1970 yılları arasında Türkiye Sosyal Bilimler Derneği kurucu başkanlığı görevini yürütmüştür. 1973-1991 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nin kurucu dekanı ve Siyaset Bilimi Bölümü’nde Profesör olarak görevler almıştır. 1994 yılında kurulan Yeni Demokrasi Hareketi’nin kurucu üyeleri arasında rol almıştır.

Temel Kavramları ve Sorun Alanları
Toplumsal-kültürel öğelerin iç-dinamiklerinin belirleyiciliklerini vurgulayan bir yaklaşımla, çok yönlü entelektüel bir kaygıdan hareketle din, ideoloji ve kültür konularına ağırlık vermiştir.
Genç Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu (1962) isimli çalışmasının en önemli tespiti, Genç Osmanlıların siyaset felsefesinin Aydınlanma öncesi bir felsefe olduğu yolundadır.
Mardin’e göre modern siyasal bilimlerin yapmaya çalıştığı şey; normatifle ampirik olan arasındaki farklılığı açığa çıkarmaktır.

Toplum Haritaları
Şerif Mardin’e göre, toplumsal yapılar elle dokunulur varlıklar değil, (insan ilişkilerinde temellenen) analitik inceleme araçlarıdır. Bireyler diğer kişilerle ve gruplarla paylaşmış oldukları bir “toplum haritası” çerçevesinde anlaşabilmektedirler. Şerif Mardin “simge dağarcığı” yoluyla toplumdan insana, kuşaktan kuşağa geçen bu simgesel mekanizmalar bütününü “kültür” olarak adlandırmaktadır.
Simgeler toplum hayatında üç açıdan önem taşımaktadırlar; birincisi, toplum haritalarının öğrenilmesi sürecinin önemli bir parçasını oluştururlar; ikinci olarak değer yüklüdürler ve üçüncü ve son olarak da bu söz konusu simgeler ideoloji ve bilginin kültürel şekillenmesi ile çok yakından ilgilidirler.
19. yüzyılın başında kültür bakımından “küçük” ve “büyük” geleneklerin bütünleşemedikleri bir durum söz konusudur. Osmanlı İmparatorluğu’nda, “büyük” ve seçkinlerden teşekkül eden kültürde sosyal seferberlik açısından “evrensel değerler” daha kolay zemin bulmuşken, halk tabakalarında ve mahalle birimlerinde etkisini sürdüren ve “devletin üstlenmediği birçok fonksiyonu üstlenmiş durumda bulunan cemaat” yapılarının modernleşme sürecine katılımları zaman almıştır.

İdeoloji
İdeoloji büyük ölçüde, simgesel düşüncenin toplum hayatımızda oynadığı role bağlı olarak, “kültür kodları”, “mitoslar” ve “din”olgusu ile sosyo-bilişsel açıdan ortak mekanizmalara sahip ve çok yakından ilintili bir fenomendir.
Şerif Mardin, ideolojileri “sert” ve “yumuşak” olmak üzere iki ayrı kategoride değerlendirir. Sert ideolojiler: sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapıya karşılık gelmektedirler. Yumuşak ideolojiler ise kitlelerin daha çok şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemlerini ifade eden, vaziyet alış- tutumları (attitude) ifade etmektedir.

Kitle Toplumu ve İletişim
Modern toplum, “kitle iletişim araçları” ve “millî eğitim” kurumları aracılığı ile vatandaşlık ve millî kültür kavramları çerçevesinde toplumsal yapıdaki, sosyal ve iktisadi yapı parçaları arasındaki farklılaşmayı seferber ederek birbirine bağlayacak mekanizmalar geliştirmiştir.

Sivil Toplum
Şerif Mardin’e göre, demokrasi kültürümüz ve geleneğimiz açısından, sivil toplum ve kamuoyu kavramları çerçevesinde şu değerlendirmelerde bulunulması mümkündür: “demokratik geleneğimiz”, “sivil toplum” eksikliğinden kaynaklanan bir boşluğa; Batı’daki anlamıyla “kamuoyu”nun tarihsel temeli olmadan gelişen bir “biçim”ine sahiptir ve devletin sınırlandırılması noktasında, İslami bir popülizmin etkileri altında şekillenmiştir.

Merkez-Çevre Modeli
Osmanlı kurumlarının gelişiminde, Batı’da 17. yüzyılın ortalarına doğru gündeme gelen “Leviathan”ın ve daha sonraki aşamalarda ulus-devletin oynamış olduğu rolün önemine dikkat çeken Mardin, başlangıçta, Osmanlı kurumlarının rakipleri olarak görülen bu devlet biçimlerinin, daha sonra Osmanlıların kendi hükümet biçimleri için yapacakları reformların da modeli haline nasıl gelebilmiş olduğunu analiz etmektedir.
Ancak Mardin’in bu değerlendirmesinde önemli olan nokta, bu türden bir modelin Osmanlı kurumlarıyla karşıtlıklar gösteriyor olmasına ve Batı’da bu devlet modelinin gelişiminde rol oynayan toplumsal güçler ve bu güçler arasındaki tarihsel-sosyal-ekonomik ve politik uzlaşma zemininin, Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleşmemiş olmasına rağmen uygulamaya konmaya çalışılmış olduğu tespitidir.

Türk Modernleşmesi
“Medeniyet” kavramsallaştırılmasına, mahalli örf ve adetlerin traş edilmesi, farklılıklarının ortadan kaldırılması pahasına ağır basan bir uyum arayışı üzerinden yönelinmesi için araçsal rol oynayan “devlet mitosu” bu noktada önem taşımaktadır.
Bu devlet mitosunun Cumhuriyet dönemindeki yansımaları, Kemalizm’in uygulamalarında belirginlik kazanmaktadır. Kemalizm, bir sosyal değişme projesi olarak, geleneksel toplumdan, modern topluma geçiş sürecinde dört boyutlu bir değişmeyi temel almaktadır:
• Kişilerin otoritesi üzerine kurulu bir onur anlayışından kurallar ve yasalar üstüne kurulu bir onur anlayışına geçiş,
• Evren düzenini anlamada, dinden pozitif bilim anlayışına geçiş,
• “Avam-havas” ayrılıkları üzerine kurulmuş bir topluluktan “halkçı” topluluğa geçiş
• Bir ümmet topluluğundan bir ulusal devlete geçiş.

Mardin’e göre Türk modernleşmesi temelde üç noktadaki yetersizlikleri nedeniyle bir sorunsal haline gelmiştir ve bu yetersizliklerin devam etmekte olan etkileri üzerinde şekillenmeye devam bir süreç yaşanmaktadır. Bunlar “felsefe eksikliği”, “yeni bir kişilik sistemi” oluşturulması yönündeki çabalarda uğranılan başarısızlıklar ve giderilemeyen bir “kültür” boşluğudur.

Mardin’e göre Kemalizm, bir yandan dine alternatif bir “denge sağlayıcı harita”, “tavır ve tutum alış” haline gelebilecek bir ideoloji yaratma işlevi üstlenememişken diğer yandan dine rakip olabilecek ideolojilerin ortaya çıkmasına da müsaade etmemiştir. Bu durum Mardin’e göre; Cumhuriyet’in iktisadi kuvvetlere meşruiyet sağlamada, gösterdiği tereddütten kaynaklanmaktadır.

Kök paradigmalar, “kültürel haritalar” olarak işlev gören anlam kümelerini tanımlamaktadır ve kişilerin kendi kültürleri çerçevesinde bir yol bulma imkânı geliştirmelerine olanak tanımaktadır.
Şerif Mardin’in “kök paradigmalar” ve “görkemli yapılar/büyük gelenek- küçük yapılar/gelenek (mahalle)” ayrımına dayalı tipolojileri, onun “mahalle baskısı” kavramsallaştırması için de temel önemdeki analitik araçlardır.


Türk aydınları halkın ihtiyaç tatmini niteliğindeki sorun alanlarına yeterli ilgiyi göstermeli, halkın gündelik gerçekliği içindeki sorunları göz ardı etmemelidirler. Gündelik gerçeklik içindeki bireyler açısından gerçeklik taşıyan sorunlardan hareket edilmediği sürece toplumdan uzaklaşmaya ve sürprizlerle karşılaşılmaya devam edilecektir.

---
Türk Sosyologları
Editör: Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın No: 2915
2. Baskı, Ağustos 2015

11 Ocak 2017 Çarşamba

Türkiye'de Sosyoloji: 19. Asırda Osmanlı Türk Düşüncesi

19. Asırda Osmanlı Türk Düşüncesi

BATI İLE İLİŞKİLER VE YENİLİK HAREKETLERİ
Türklerin bugün “Batılı” dediğimiz kesimlerle ilk teması Haçlı Seferleri nedeniyle gerçekleşmiştir.
İstanbul’un fethinden sonra Osmanlılar, Akdeniz’in doğusunda uzun yıllardır devam eden Ceneviz hâkimiyetini sona erdirdi. Mısır ve Suriye ile ticari ilişkileri bulunan Venedik, Osmanlılarla diplomatik temas kuran ilk Batılı topluluklardandır.
Batıya karşı mesafeli tutum takınan Osmanlılar ancak 17. Yüzyıldan sonra bu coğrafyayı tetkik etmek gereği duymuştur. 1721 tarihinde Paris’e giden 28 Çelebi Mehmet Efendi, sefaretnamesinde dönemin Avrupası hakkında detaylı bilgiler derlemiştir. Aynı gezide yanında bulunan oğlu Said Mehmet Efendi, matbaaları incelemiş ve saraya döndüğünde bir matbaa kurulması için sadrazamla görüşmüş ve bu işi İbrahim Müreferrika’ya havale etmiştir.

III. Mustafa (1757-1773) döneminde, askerî alanda ordunun Batı esasına göre düzenlenmesi üzerinde durulur. Yapılacak yenilikler konusunda, Baron de Tott isimli Macar asıllı bir Fransız ajan padişaha yardımcı olur. Mühendishane mektebinin kurulması, bu devrin yenilikleri arasında yer alır.

II. Mahmut (1808-1839) döneminde Yeniçeri ocağı kaldırılmış yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adıyla yeni bir ordu kurulmuştur.
1838’de Rüştiye okulları açılmıştır.

FELSEFÎ AKIMLAR
Osmanlının 16. yüzyıldan sonraki dönemlerinde düşünceye itibar edildiğini söylemek doğru olmaz. Ne zamanki atı alanın Üsküdar’ı geçtiği fark edildi işte ancak o zaman Batılıların neler yaptığı ve hangi fikirlerle yaptığı merak edilir olmuştur ki bu da düşünceye önem verilmeye başlandığı algısına sebep olmasın: düşünce, bilmediğini fark etmekle başlar, Osmanlı’da bu olmadı. Aydın diye nitelenen zevat kendi meşreplerince Batıdaki fikri akımları nakletmek yolunu tuttu.

Rasyonalizm, aklı yüceltir.

İbrahim Şinasi
1826’da İstanbul’da doğdu. Küçük yaşta Tophane kalemine giren İbrahim Şinasi, orada İbrahim Efendi’den İslâmi bilimleri öğrendi. Fransız uzman Chateuneuf’tan Fransızca dersi aldı. 1849’da Paris’e gitmiş ve 1855’te İstanbul’a dönünce Meclis-i Maarif üyeliğine atanmıştır.
Şinasi, ilk Batı şiiri örneği olan Tercüme-i Manzume’yi 1859’da yayımlamıştır.
Divan’ındaki Reşit Paşa kasidesi Ali Paşa’yı kızdırdığından Meclis-i Maarif üyeliğinden alınmıştır. Düşünsel faaliyetlerini kendisinin çıkardığı Tasvir-i Efkâr’da sürdürür. Görevden alındıktan sonra Paris’e gitmiştir. 1870’de İstanbul’a dönen Şinasi, 1871’de ölmüştür.

Ona göre, Batı medeniyetinin temelinde akıl ve adalet vardır. Kanun, yeni medeniyetin temeli sayılır. O, İslâmiyet’in bilgisizlik devrini kapattığı gibi yeni medeniyetin akıl ve adalet devrini açtığı düşüncesindedir. Rejim değişikliği düşüncesinde olmayan Şinasi, herkese eşit ölçüde yaklaşan bir hükümdar istemektedir. Hükümet fikri, sorumluluk fikrine bağlıdır. Hükümet, halkı memleket yönetimine ortak edebilirse, sorumluluğu o oranda hafifler.

Hoca Tahsin Efendi
Hoca Tahsin Efendi, 1811’de Arnavutluk’ta doğdu. 1857’de Paris’te, Mekteb-i Osmani öğretmenliği yapmıştır. 1868’de yeni açılan Darü’l-fünûn’un müdürlüğüne tayin edilir. Sanayinin teşvik edilmesi gayesiyle konferanslar tertip etmiş, bu konferanslar esnasında çıkan tartışmalardan sonra görevinden azledilmiştir. Ömrünün kalanını küçük bir mektepte tamamlamıştır.
Bu dönemde felsefi anlamda akılcılık üzerinde en dikkate değer şekilde duran Hoca Tahsin Efendi’dir. O, duyularla elde edilen bilgiye inanmakla birlikte, insan aklının bu bilgileri oluşturmasında, genelleştirmesinde ve bütünü kavramada, duyulara üstünlüğünü kabul etmektedir. Bütün ilimlerin aletinin anlama kuvveti olduğu düşüncesindedir.
Bizim beynimiz, duyumlarımız vasıtasıyla, dış dünyadaki cisimlerden etkilenerek birtakım izlenimler alır ve bu izlenimler neticesinde de ruhumuzda bilinç meydana gelir. Ruhumuzda meydana gelen bu durumdan biz, vicdanımızla haberdar oluruz.
İnsan, ruh ve bedenden meydana gelmiştir. Ruh, kendi başına varlığını devam ettirebilir, ama beden varlığını ruha borçludur. Ruh, gelip geçici değil, beden ise gelip geçicidir.

Pozitivizm
Pozitivizm, bilgide deney ve gözlemi esas alan felsefedir. Pozitivistler, din ve metafiziksel bilgileri, bilgi olarak kabul etmezler.

Beşir Fuad
1852 veya 1853’te doğduğu tahmin edilen Beşir Fuad ilköğrenimini Fatih Rüştiyesi’nde yapar. Burada Arapça ve Farsça’yı öğrenmiştir. Kur’an’ı, Fransızca çevirisinden öğrenmiştir. Öğrenimini Suriye’de Cizvit Mektebi’nde sürdürmüştür. 1867-1870 yılları arasında Askerî İdadî öğrenimini yaptıktan sonra, 1871’de Harbiye Mektebi’ne girmiştir. Harbiye’den mezun olduktan sonra, Yaveran-ı Hazret-i Şehriyarî görevinde bulunmuştur. 1875-1876 Sırp savaşlarına, 1877-1878 Osmanlı Rus savaşına, Girit isyanları sırasında oradaki eşkıya hareketlerini bastırmaya fiilen katılmıştır. 1881-1882 yıllarında İstanbul’da kolağası olarak, Harbiye Levazımat-ı Umumîyesi dairesi teftiş heyeti komisyonunda üyelik yapmıştır. Askerîyedeki son görevi, Haydarpaşa Hastanesi hesaplarının incelenmesine memur olarak tayin edilmesidir. 5 Şubat 1887’de intihar ederek ölmüştür.
Çeşitli gazetelerde yazıları yayınlanan Beşir Fuad’ın İki Bebek, Binbaşıyı Davet, Birinci Kat, Beşer, Mebhas-ı Kıhıf ve Netayici, Mektubat, İntikad ve Voltaire isimli telif eserleri ve çevirileri vardır. Yazılarında materyalist ve pozitivist düşünürlere çokça atıf yapmıştır.
Gerçeğe uygun olmayan bir şeyin yanlış kabul edilmesi gerektiğini düşünen Beşir Fuad hayallerle beslenen düşünce ve edebiyat akımlarına değer vermez. Beşir Fuad düşünce çevrelerinde takipçi bulamadı. Servet-i Fünun döneminin moda akımlarından olan parnas ekolünün de etkisiyle bazı edebiyatçıların ona ilgi duyduğu söylenebilir (O halde müfredatı niçin bu isimlerle meşgul ediyoruz, yokluktan ötürü).

Materyalizm
Materyalizm, her şeyin yegâne sebebinin madde olduğunu, maddenin dışında zihinsel ve doğaüstü hiçbir gücün bulunmadığını kabul eden felsefe anlayışıdır.
1826’da, Avrupai nitelikte açılan Tıbhane Mektebi’nin kütüphanesi, o sıraların fikrî modasına uygun olarak zamanla materyalist anlayıştaki kitapları içeren bir kütüphane haline gelmiştir.
Ludwig Büchner’in Madde ve Kuvvet isimli eseri o dönemde pek çok kalem sahibini etkilemiştir.

AHMET CEVDET PAŞA
1822’de Lofça’da dünyaya gelmiştir. İlköğrenimini burada yapmıştır. 1839’da öğrenimini tamamlamak üzere İstanbul’a gitmiştir. Fatih Camiinde derslere devam etmiştir. 1845’te müderris olmuştur. Murat Molla tekkesine giderek Farsça dersleri yanında Murat Molla’dan mesnevi okumuştur. Tavsiye üzerine Reşit Paşa’nın çocuklarına ders vermek üzere konağa devama başlamıştır. Ali ve Fuad Efendilerle yakın dost olmuştur. Reşit Paşa, onu bazı devlet işlerinde kullanmıştır.
1850’de Meclis-i Maarif üyeliğine ve Darülmuallimin müdürlüğüne atanmıştır. 1851’de Kavaid-i Osmaniye isimli eserinin Padişah Abdulmecid’den basılması emri alınmıştır. 1855’te Tarih’in ilk üç cildini yazması üzerine Süleymaniye rütbesine geçmiş ve vakanüvis olmuştur. 1855’te, Kitabü’l - Buyû yazmaya başlamıştır. 1856’da Galata mollası olmuştur. 1857’de Mekke payesi almıştır.
1861’de, iki meclisin birleştirilmesiyle kurulan Meclis-i Vala’ya üye olmuştur. 1866-1868 arasında Halep valiliğinde bulunmuştur. 1868’de Divan-ı Ahkâm-ı Adliye reisliğine atanmıştır. 1873’te Maarif-i Umumiye nazırlığına atanmıştır. İdadiler için Miyar-ı Sedat ve Kavaid-i Türkiye isimli eserlerini yayınlamıştır. 1876’da tekrar Suriye valiliğine atanmıştır. 1879’da adliye nazırı olmuştur. 1885’de Rumeli-i Şarkî komiserliğinde görevlendirilmiştir. 1886’da tekrar Adliye nazırı olmuştur. Girit Fermanı komisyonuna reislik yapmıştır. 1890’da azledilmiştir. 1895’te vefat etmiştir.

Cevdet Paşa, kurucu, yapıcı ve uzlaştırıcı bir kişiliğe sahiptir. Avrupa’ya hayran ve medeniyetçidir. Tarih anlayışı, çevirisini yaptığı İbn-i Haldun’un Mukaddime’sine dayanır. Onun eserleri arasında en önemlisi hiç şüphesiz, Mecelle’dir. Bu kitap, Hanefî fıkhını esas alan Arapça fıkıh kitaplarının muamelat yani, medeni hayata ait hükümlerine dayanılarak yazılmış bir kanun kitabıdır. Bütün halinde 73 bab ve 1851 maddeden ibarettir. Mecelle, Türk Medeni Kanununun 17 Şubat 1926’da yürürlüğe girinceye kadar Türk mahkemelerinde önemini sürdürmüştür.

ALİ SUAVİ
1839’da İstanbul’da doğmuştur. Davutpaşa Rüştiyesi’nde ve ardından Medresede öğrenim görmüştür. İlk görevi yoklama kaleminde kâtipçiliktir. Sonra Bursa Rüştiyesi’yle, Simav ve Filibe Rüştiyesi’nde öğretmenlik, ayrıca Filibe’de ticaret mahkemesi reisliği yapmıştır.
M. Philippe’le Muhbir gazetesini çıkarmıştır. Yeni Osmanlılarla birlikte Avrupa’ya gitmiştir. Londra’da Muhbir, Paris’te Ulum, Bab-ı Ali gazeteleriyle Fransızca olarak République’i çıkarmıştır. Bir İngiliz kadınla evlenmiştir.
Abdülhamid döneminde Galatasaray Sultanisi’ne müdür olarak atanmıştır. 1878 yılında Çırağan Sarayı baskınında öldürülmüştür.

Kur’an’ı Türkçe okumak gerektiğini ileri sürer. Hatta hutbelerin Arapça okunmasına karşı çıkar. Hilafet kurumunu kabul etmeyen Suavi, halife unvanının sadece Hz. Ebu Bekir’e ait olduğunu söyler. İslam’da ruhbanlık diye bir kurum bulunmadığından, teokratik yönetim şekline karşıdır.
Bu nedenle o, mutlakiyet idaresi yerine meşrutiyet idaresine geçmenin zorunlu olduğunu düşünür. O, dinsel kanunlara karşı laikliği, mutlak idareye karşı cumhuriyeti, Osmanlıcılığa karşı da Türkçülüğü savunur.

NAMIK KEMAL
1840’da Tekirdağ’da doğdu. 10 yaşında dedesi ile birlikte Kars’a gitti. İstanbul’a döndükten sonra dönemin şairleriyle tanıştı; Hersekli Arif Hikmet’in evinde şair toplantılarına katıldı. Gümrük kalemine memur olarak girmiştir. Şinasi’yle tanıştıktan sonra onun tesiriyle geleneksel şiir tarzından uzaklaşmaya başladı. Fransızca ve hukuk dersleri aldı. Arkadaşlarıyla birlikte Fransa’ya kaçtı. Diyojen gazetesine fıkralar yazdı, Ebuzziya’yla birlikte Tasvir-i Efkâr’da gazetecilik yaptı.
Vatan Yahut Silistre adlı oyununun gösterimi yasaklandı kendisi de Magosa’ya sürgün edildi. Abdülhamid devri başında İstanbul’a döndü. Mithat Paşa ile tanıştı ve Devlet Şûrası üyeliğine getirildi. Kanuni Esasî encümeninde çalışmıştır. Encümen çalışmaları sırasında muhalefeti nedeniyle Midilli’ye sürgün edildi. Rodos ve Sakız adalarında devam eden sürgün günlerinde sağlığı bozuldu ve 1888’de zatürreden vefat etti.
İbret gazetesindeki yazılarında Avrupa medeniyetini örnek almak gerektiğinden dem vurur. Döneminin siyasal salgını olan milliyetçiliğe rağmen Osmanlı toplumunun yüzyıllardır farklı milletlerin bir arada yaşayabildiğine dikkat çekerek bu birlikteliğin pekala devam edebileceğinin altını çizer. Bunun için ortak çıkarlar etrafında birleşilen bir vatan kavramı ortaya atar.
Namık Kemal, bir toplumda bireylerin derecelerine göre, yönetici ve memur olarak bulunmasının hakların korunması için olduğunu belirtiyor. Ona göre, yönetici ve memur sınıfları dışındaki bireylerin birbirlerine ve genele karşı sahip olduğu yapma gücünün manevi ifadesine kamu sanısı denir. Siyaset biliminde kamu sanısı, halkın bir problemde birleştiği genel kanaattir.

İnsanın ortaya koyduğu gelişmeler medeniyet sayesinde olduğundan, medeniyet asla ihmal edilemez. Her şeyden önce insanın en önemli hakkı, hürriyetle yaşamaktır. Hürriyet ise medeniyetle korunur.
---
TÜRKİYE’DE SOSYOLOJİ
Editör: Prof. Dr. Çağatay Özdemir
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın No: 2638
2. Baskı, Nisan 2013, Eskişehir