31 Temmuz 2023 Pazartesi

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - SKOLASTİK FELSEFE

SKOLASTİK FELSEFE

Hıristiyan teolojisi

…manastır ve kilise okullarından sonra, üniversitelerin ortaya çıkışı, Hıristiyan felsefesinin çok sayıda öğrenci yetiştirilmesi suretiyle, bir yapı kazanmasına ve kendisine özgü bir gelenek elde etmesine imkân tanımıştır.

13. yüzyıldan sonra etkili olacak tüm önemli filozofları, (bir şekilde) Paris Üniversitesi’nde bulunmuştur.

Patristik felsefeden çok daha belirgin olarak Hıristiyanlığı anlamaya çalışan bir felsefe olarak gelişmiştir.

12. yüzyıldan itibaren / Aristoteles felsefesine dayanmış

 

Skolastik felsefenin 8. ve 9. yüzyıllar arasında kalan hazırlık döneminde Platonizm etkili olmayı sürdürür.

 

John Scotus Eriguena (815-877)

kendince bir tarihsel ilerleme ya da gelişme konsepsiyonu geliştirmiş: ilk evrede, Yunan düşüncesinde akıl baskın çıkmıştır;

İkinci evrede Yahudi vahyi ve İsa’nın gelişi ile inanç ön plana çıkmış

Üçüncü evrede ise akılla iman arasındaki ideal, her ikisinin de birbirini tamamladığı, bir ilişki ortaya çıkmış

(Metafizik) varlık ve yokluğun farklı tarzlarından veya varlığı yorumlamanın farklı yollarından söz eder.

Tanrıya ilişkin bilgiyi insan için imkânsız hale getirdi…

Tanrı varlıktan daha fazla bir şey olduğu, varlığın ötesinde bulunduğu için varlık değildir.

…

9. ve 12. yüzyıllar arasında erken Skolastik döneminde filozoflar, iman ile akıl arasındaki ilk uzlaşmayı gerçekleştirmek ihtiyacı duymuşlar

 

Aziz Anselmus (1033-1109)

…insanın elinde iki bilgi kaynağı vardır: Akıl ve iman.

Kutsal Metinlerin diyalektiğe tabi tutulmasına itiraz eder. İman, insan için başlangıç noktasıdır.

…insan önce inanmalı, iman etmeli, kendisini Tanrıya teslim etmeli; sonra da bilgi yolunda, Tanrının tuttuğu ışık altında, ilerlemeye çalışmalıdır.

…meşhur argümanı: Tanrı, ona göre, kendisinden daha büyük ya da yetkini düşünülemeyen veya tasarlanamayan varlıktır. İnsanda, böyle bir yetkin varlık fikri ya da idesi vardır. 

Anselmus’a göre, tümeller gerçek olup, zihinden bağımsız bir varoluşa sahiptirler…

 

Petrus Abelardus (1079-1142)

Hıristiyan dogmalarını mantık dahilinde izah etmeye çalıştı.

…

 

13. yüzyıl, Aristoteles’in eserlerinin Arapçadan tercüme edilmesi ve Paris Üniversitesi’nin kuruluşuyla birlikte, felsefeye yönelik ilginin en üst düzeye ulaştığı bir çağ olmuş…

 

Aziz Bonaventura (1217-1274)

Platon’dan beslenen mistik ve teolojiye önemli ölçüde evrilmiş bir felsefe… Aristoteles’e karşı Platon ve Aziz Agustinus’u daha çok savunur.

…teoloji tümüyle vahye dayanır ve Tanrıdan hareketle, O’nun eserlerine ya da yarattıklarına doğru ilerler. Oysa felsefe tümüyle akla dayanır ve Tanrıdan değil de duyusal dünyadan, Tanrının gözle görülen eserlerinden ya da yaratıklarından hareket edip, en sonunda Tanrının kendisine ulaşır.

Platon, ona göre, gözünü hep yukarıya diktiği için aşağıya, bu dünyaya bakmayı; Aristoteles ise sadece maddi dünya ile ilgilenip yukarıya, ezeli-ebedi değerler alanını görmeyi unutmuşlardır.

 

Aquinalı Thomas (1225-1274)

…başarısının bir kısmı Antik Yunan felsefesi ile Hıristiyan dünya görüşünü bağdaştırmanın bir formülünü bulmuş olmak…

İlk ilkelerin yardım görmeyen aklın doğal ışığıyla apaçık doğrular diye kabul edildiği yer felsefenin alanını meydana getirirken, ilk ilkelerin vahye dayandığı, dini otorite temeli üzerinde doğru kabul edildiği alan teolojiyi veya vahye dayalı ilahiyatı meydana getirir.

Tanrının varoluşunu kanıtlamanın, ona göre de biri nedenden sonuçlara, diğeri ise sonuçlardan nedene giden, yani biri a priori veya bütünüyle rasyonel, diğeri a posteriori veya ampirik olan iki türü vardır. (Varlığa dair şüphesi olmayan kişilerin Varlığa dair kanıtlar öne sürmesi, açıktır ki şüphe üretmeye yarar; aklı çalıştırarak, aklı tek başına yeterli olmayacağı/kavrayamayacağı bir alana sürüklemektir bu. Düşünce tarihinin kurgulanmasında üzerinde önemle durulan bir konudur bu; rasyonel olmayanın rasyonalize edilmesi…)

…bilgilenme sürecindeki ilk adımı duyu algısıyla açıklar.

Duyular tek tek nesnelerin tikel izlenimlerini ve bu izlenimlerin doğurduğu imgeleri temin eder

…etkin akıl, imgeyi şu ya da bu insanın imgesi olmakla sınırlayan bireysel unsurları bir tarafa bırakarak, ondan insanın tümel özünü soyutlar ve edilgin akla yükler. Tümel kavramın doğuşunu bu şekilde açıklar…

…insanın kendi doğal iyisine ancak toplum içinde ulaşabilen sosyal bir hayvan olması nedeniyle politika ahlaktan ayrılmaz

 

Roger Bacon

…bütün disiplinler ortak bir bilgelik bütününe çeşitli şekillerde katkıda bulunurlar.

Bu bilgeliğin doruk noktası / Kitab-ı Mukaddes’tir.

Bacon’a göre, insanın bilgisizliğinin ve onun hakikate erişememesinin dört temel nedeni vardır. Bunlardan ilk üçü yanlış otoriteye teslim olma, geleneğin etkisi, yaygın önyargılardır. Dördüncü neden ise bilgisizliği gizlemedir.

…deneyimin iki türü vardır. Birinci deneyim türünün bedensel duyular aracılığıyla dış dünyadaki şeylere yöneldiği yerde, iç deneyim manevi şeylerle ilgilidir ve Tanrının lütfuna bağlıdır.

 

John Duns Scotus

…aklın, vahye ve dolayısıyla dine yabancı olan dünyevi bir araç olduğu tezine zemin hazırlamıştır.

…iradenin akıl karşısındaki mutlak üstünlüğünü vurgulamış

…varlık dereceleri anlayışını bir tarafa bırakarak, tekanlamlı standart bir varlık telakkisi geliştirdi.

Varlık kategorileri aşan ve onların her birinden farklı olan şeydir. Başka bir deyişle, Scotus’a göre, varlık kavramı tüm kavramların en basiti olup, başka bir nihai kavrama indirgenemez

 

Ockhamlı William

…teoloji alanında temel ve en yüksek olan iman olup, burada akla yer yoktur.

…mantığın amacı gerçek bilimlerin terimleri ya da göstergeleri nasıl anlamlı bir biçimde kullandıklarını gözler önüne sermektir.

…insana açık olan biricik bilgi türü olarak doğal, ampirik bilgi, sadece ve sadece bireylerin bilgisidir.

Dolayısıyla, tümeller probleminden söz etmenin ne gereği ne de anlamı fakat sadece zararı, vardır.

 

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - İSLAM FELSEFİ

İSLAM FELSEFİ

antik felsefe ile 12. yüzyıl sonrası Skolastik Hıristiyan felsefesi arasında köprü görevi yerine getirmiş

Meşşai felsefe Yunan tarzı felsefeyi önemli ölçüde takip eder,

tasavvufi felsefe, ilke veya harekete geçirici düşünce olarak, mistik bilgi ilkesini alır.

Emeviler, sadece Kuran’ın ve Hadis’ten çıkartılacak derslerin veya ilkelerin toplumsal ve politik hayatta karşılaşılan bütün problemleri, hatta dini ve ahlaki konularla ilgili meselelerin tümünü çözemeyeceğini açıklıkla gördüler. (görüşleri, kendilerini izah eder, İslam’ı değil)

Vahyi alan bilincin kendisi ve peygambere özgü bilgi türünün ne’liği her daim büyük bir önemi olan bir konu olarak kaldı.

 

peygamberliğin Muhammed’le birlikte sona erişini, Müslümanlar Tanrının insanlardan gerçekliğin doğasını anlamaları için akıllarını kullanmalarını beklediği anlamına gelecek şekilde yorumladılar.

 

Doğu’da İslam Felsefesi

Ebu Yusuf Yak’up bin İshak el-Kindî (800-873)

vahyolunan hakikatlere rasyonel yöntemleri tatbik etmenin en önemli savunucularından biri olmuş

temel eseri Kitâb fi’l-felsefeti’l-ûlâ

felsefenin birikerek ilerleme özelliğini temele alır.

felsefeyle teolojinin aynı amaca, yani gerçek Bir’in, Tanrının bilgisine erişme amacına hizmet ettiğini belirtir.

Kindî’nin deyişiyle metafizik / Allahın birliğini, O’nun en güzel isimlerini” konu alır,

Önermelerini Varlığın delilleri şeklinde sunar ve böylece Varlığa dair şüpheyi vehmeder.

Tanrının özüne ait sıfatlarını (el-sıfat al-zatiye) inkâr edip, O’nun niteliklerinin ancak olumsuz olarak tanımlanabileceğini (el-sıfat al-selbiye) söyler.

 

Hikmet ya da bilgelik, hilm ya da itidal, adalet ve cesaret. Bunlardan en önemlisi, en büyük beşeri değer olarak hikmettir

 

Ebu Bekr Muhammed İbn Zekerriyya el-Râzî (864-925)

İslam düşüncesinde Tabiîyyun akımının önderliğini yapan Râzî, İslam akaidine aykırı bir görüş ortaya koymasının yanı sıra, Aristoteles felsefesine olan hasımlığıyla ün kazanmıştır.

aklı vahyin önüne geçirmesi

peygamberlik teorisinin reddi

kendisini Sokrates ve Platon’un öğrencisi olarak görmüş, / Aristoteles’e şiddetle karşı

hakikat yolunda akıldan başka bir güç ya da ilkeye ihtiyaç bulunmadığını söyleyen Râzî, / peygamberlik diye bir şeyin olamayacağını söylemiş

Beş Ezeli İlke / sadece Yaratıcının (Bârî) değil, madde, ruh, mekân ve zamanın da ezeli olduğunu iddia etmiştir.

Râzî / maddenin ezeli olduğunu ve evrende boşluğun varolduğunu öne sürer.

İnsandaki ilahi öz olan akıl, insana ruhunu maddeye olan bağımlığından, maddeye meftunluğunun yol açtığı uyuşukluk halinden kurtulması için Yaratıcı tarafından verilmiş olan ilahi varlık ya da güçtür.

 

Fârâbî

Fârâbî’nin tam adı Ebû Nasr Muhammed İbn Uzlug Tarhân

Aristoteles mantığı üzerine şerhleri ile tanınan,

“Muallim-i Sâni” (İkinci Aristoteles) ünvanına layık görülmüş

vahyi felsefeyi önceleyen temel bir olgu olarak kabul eder.

ilahi yasanın öğretisinin açık olmadığını da ileri sürer.

metafizik alanında bir bütün olarak Aristoteles’i takip eder

üç bölüme ayırır: teoloji, ontoloji ve (epistemoloji)

Tanrı maddede olmadığına ve O’nun maddesi bulunmadığına göre, töz bakımından fiilen akıl olan varlıktır.

öz-varoluş ayrımına göre: biz bir şeyin, var olup olmadığını bilmeden, ne olduğunu biliriz.

Tanrının özü var olmaktır.

varlıkları sınıflama: ilki, insan aklının erişebildiği en kutsal varlık olarak Tanrıdır. İkincisi, “maddeden ayrık akıllar” adını verdiği, sayıları gökkürelerinin sayısına tekabül eden dokuz akıldan meydana gelen varlık alanıdır. Varlığın üçüncü düzeyi, Tanrı ile ayaltı evreni arasında aracı durumda bulunan Etkin Akıldan meydana gelir. Dördüncü düzeyde ise yine basit ve tinsel bir varlık olarak ruh ya da nefis bulunur. Nefis gök cisimlerinde dairesel hareketi, insan, hayvan ve bitkilerde ise biyolojik, fizyolojik, fizyonomik ve psikolojik her tür faaliyeti ifade eder. Beşinci ve altıncı varlık düzeyinde ise form ve madde bulunur. / bütün bir varlık alanı, Fârâbî’de son çözümlemede ayüstü âlem ve ayaltı evren diye ikiye ayrılır. O ayüstü evrende dokuz göksel küre ya da felekle bunları yöneten dokuz hareket ettirici veya aklın var olduğunu öne sürer.

 

insanın maddesi bedeni, onu her ne ise o yapan özü veya formu da ruhudur.

Ruh birtakım kuvvetler veya yetilerle karakterize olur.

akıl kuvveti teorik ve pratik akıl diye ikiye ayrılır. / pratik akıl teorik akla hizmet için vardır /  teorik aklın nihai amacı mutluluktur.

şehvet kuvveti / istemek veya istememek

hayal kuvveti, duyumların etki alanı / burada söz konusu olan güçler beş duyu ile hayal, vehim, düşünme ve hatırlama şeklindeki psikolojik güçlerdir.

besleyici kuvvet

 

Fârâbî’ye göre, insan, tecrit edilmiş bir halde değil fakat iyi yönetilen bir toplumda başkalarıyla iyi ilişkiler içinde yaşadığı ve doğru yönlendirildiği zaman ancak erdemli olur.

Teorik bilgelik olmadan, evrenin amacına, kaynağına ve anlamına dair bilgiden yoksun bulunulduğunda, insan için yasa yapmak söz konusu olamaz.

insan, ideal devleti ya da erdemli toplumu ancak hakikatin bilgisi yoluyla tesis edebilir

Fârâbî’ye göre, felsefi düşünebilen, felsefi tefekkür içinde olan akıl, entelektüel gelişiminin en son ve en yüksek evresinde, Etkin Akıl’la birleşir

 

İbn Sînâ

felsefesi, hiç kuşku yok ki Doğu’da felsefenin ulaşabildiği en yüksek noktayı veya düzeyi göstermek durumundadır.

başarısı Aristoteles felsefesiyle Platonik felsefenin kusursuz bir sentezini oluşturmuş olmasıdır.

felsefe ve diğer bilimleri sistematik ve didaktik bir kıvama getirdiği için İslam dünyasında “eş-şeyhü’r-reîs” unvanı verilmiştir.

varlık alanının yaratıcı ilkesi olan Tanrının saf akıl olduğunu; zihinler, bedenler ve tüm diğer cisimlerin, kendisiyle zorunlu bir ilişki içinde olduğu bu ilkeden sudur ettiğini öne sürer

varlığın rasyonel ve mantıksal bir yapı sergilediğini, insanın bu yapıyı tam ve eksiksizce kavrayabileceğini söyler.

mantık sadece epistemolojik bir aracı değil, gerçeklikle zihin arasında ortaklığı temin eden ontolojik bir güç…

İnsanlar, bilgi elde etme, hakikati nedenleri veren orta terimleri tasımsal akılyürütme yoluyla yakalama kapasitelerine bağlı olarak sınıflanabilirler.

Cahil insan, gerçeklikle ilgili akılyürütmeden bihaber olan, bütün bir gerçekliği olayların olumsal akışından ibaret gören kimsedir.

Peygamber / akledilirleri uygun tasımsal düzenleri içinde bilen kişidir.

filozofa düşen, kavramları açıklığa kavuşturmak, esas olarak da dilin temelindeki mantıksal yapıyı ve genel/soyut mantıksal ilkeleri gözler önüne sermektir.

 

Bilgi / İbn Sînâ’ya göre, bu dünyadaki nesnelerle kurulan ampirik bir tanışıklıkla başlar / tümel kavramların soyutlanmasıyla devam eder.

 

ilk akledilirler, kendinden açık ya da apaçık mantıksal doğrulardır.

İkinci akledilirler / kanıtlayıcı bilgiye erişmeye yetili insanlara açık bulunan kavramlar ve mantıksal çıkarımlardır.

Teorik akıl boş bir levha gibi, mutlak bir potansiyalite hali içinde / aklın ilgili epistemolojik konumuna maddi akıl adını verir.

Maddi akıl ilk akledilirleri, yani rasyonel düşüncenin temel yapıtaşlarını meydana getiren soyut mantıksal öncülleri veya a priori ilkeleri kavradığında, göreli olarak potansiyel hale gelir ve böylelikle de İbn Sînâ’nın bilmeleke akıl dediği düzeye ulaşır.

Akıl bu düzeyden itibaren, ikinci akledilirleri tasımdan da yararlanarak kavramaya ya da çıkarsamaya yetili hale gelir.

Teorik akıl ilk ve ikinci akledilirleri kullanarak kendi başına, bağımsız akılyürütmelerde bulunduğu zaman, bilfiil akıl düzeyine yükselmiş olur.

teorik akıl rasyonel araştırmaya bilerek, isteyerek ve dolayısıyla etkin bir tarzda kalkıştığı ve bunun anlamının bütünüyle farkında olduğu zaman, o müktesep akıl konumuna ya da düzeyine erişir.

Doğrulamanın birinci yolu formel çıkarım standartlarına işaret ederken, ikincisi var olan her şeyin özünün kendisinde bulunduğu aşkın bir aklın rolüne göndermede bulunur.

insan varlığı söz konusu olduğunda, düalist bir görüş benimser. Buna göre, insan bileşik bir varlık olup bir ruh ve bir bedenden meydana gelmiştir.

ruhun üç parçadan oluştuğunu söyler: nebati, hayvani ve akli parçalar…

Bu parçalar belli türden eylemleri ya da faaliyetleri yöneten etkin ilkeler olmak durumundadırlar / nebati ruh beslenme, büyüme ve üreme gücü ya da eylemleriyle, hayvani ruh iradi hareket ve hayal-duyumlama-algı gücü veya fiilleriyle, akli ruh bilme ve yapma gücüyle

 

metafiziği beş ayrı bölüme ayırır:

anlamların bilgisini araştıran bölüm

usul ve ilkeleri araştıran bölüm

Tanrının varlığını, birliğini, sıfatlarını ve bu sıfatların gerçekte ne anlama geldiğini araştıran bölüm

Tanrıdan sonra gelen ilk tinsel tözler ile bunlardan sonra gelen ikinci manevi töz ya da cevherlerin ispatı konusunu ele alan bölüm

gök ve yerin cisimsel tözlerinin sözü edilen manevi tözlere boyun eğişini ve bunlar arasındaki ilişkiyi inceleyen bölüm

 

çevremizde varoluşlarını gözlemlediğimiz, kendilerine tanık olduğumuz varlıklar, zorunluluk taşımayan, mümkün varlıklar… Böyle bir varlık kendi başına yalnızca mümkündür: O, var olabilir de var olmayabilir de.

varoluşlarını kendilerinden değil de kendilerinin dışındaki bir şeyden alan varlıklardır.

olumsal varlık, kendi içinde zorunlu olan bir şeye dayanmadığı sürece, yokluğa meyleder veya yok olup gitmeye elverişlidir.

din çıplak ve yalın felsefi hakikati açımlamaz fakat kitleleri felsefi hakikatlerin olabildiğince yakınına getirir.

Tanrının kendi zatı veya özünü bilmesi, bilende bir çokluğa yol açmaz; çokluk doğrudan doğruya Tanrıdan çıkmaz. Bir olandan sadece bir çıkabilir.

Zorunlu Varlık olarak Tanrının kendi özünü veya zatını bilmesi, O’ndan bir aklın türemesine yol açar.

İlk Aklın bilme etkinliğinden üç şeyin varoluşu çıkar: O, kendi ilke ya da yaratıcısını düşünürken, ikinci aklı; kendi özünü zorunlu diye bilirken, bir ruh ya da nefsi ve kendisini mümkün diye tanırken, ilk göğün cismini (birinci felek ya da küreyi) yaratır. İkinci akıl da aynı bilişsel faaliyet içinde başka bir üçlünün doğuşuna yol açar. İbn Sînâ’ya göre, aynı şey üçüncü akıl için de söz konusu olup, bu süreç ayaltı evreni yöneten onuncu akıla, Etkin ya da Faal Akla gelinceye kadar tekrarlanır.

İbn Sînâ’nın etiği, eylemlerinin sonuçlarıyla, varılması gereken hedeflerle belirlediği için teleolojik ya da sonuççu bir etik anlayışıdır…

insanın kendisini gerçekleştirmesi

Pratik veya ameli yetkinlik ve teorik ya da nazari yetkinlik.

insana düşen nebati ve hayvani ruhları, bireysel ruhun bütünsel düzenine uygun olarak yönetmektir

şehvet gücünün iki aşırı uç arasındaki dengesi olarak iffetli, öfke gücünün denge hali olarak yiğit, kişinin her türlü psikolojik yatkınlığı ile sosyal ilişkilerinde kurduğu denge olarak hikmet dolu ve nihayet, nefsin taleplerini belli bir dengede tutmakla ilgili olan adil bir yaşayış,

dini akaide felsefi ve rasyonel bir çerçeve kazandırma çabasını/ temsil eder

 

İbn Miskeveyh

Fenomenler dünyasındaki her değişme bir harekettir.

Hareketi Varlığın delili/kanıtı olarak öneriyor,

negatif teoloji: tanrının sıfatları faslında olumsuz sıfatlar/nitelemeler ile tanrıyı işaret etmeye çalışıyor,

 

Gazali

İslam’ın Doğu’sunda felsefenin sona erdiricisidir.

aklın hiçbir alanda kesin bilgiye ulaşılamayacağı sonucuna varır. Tehâfütü’l Felâsife’de (Filozofların Tutarsızlığı) bunu tafsilatıyla anlatır.

filozofları üç gruba ayırır: Materyalistler (dehrîyyûn), doğalcılar (tabiîyyun) ve metafizikçiler ya da teistler (ilâhiyyun).

Klasik düşünce (Platon’dan Farabi’ye kadar misalleri pek çok) Doğadaki her şey değişime bağlı olarak süreye ve yokoluşa mahkûm; buna karşın değişimden münezzeh oluşunu gerekçe göstererek tanrının oluşu bilemeyeceğini iddia eder. Gazali bu tavırlarından dolayı filozofları kâfirlikle suçlar.

…şiddetle eleştirdiği başka bir konu da onların nedensellik ilkesine dört elle sarılmaları, / doğadaki düzenliliği doğal nedenselliğe bağlamaları…

…neden-sonuç bağıntısını doğanın özünden gelen bir zorunluluk olarak görülmesine karşı çıka…

Gazâlî’ye göre, sonuç nedeni izler, nedenle birlikte ortaya çıkar ama onun içinden çıkmaz. Demek ki deneyim ve gözlemler, yalnızca iki olayın arda arda gelişini saptamakla sınırlı kalır. Bunlardan birine neden, diğerine sonuç adının verilmesi tamamen bu iki olayın art arda geldiğini görmeye alışmaktan kaynaklanan bir dil meselesidir…

 

Batı’da İslam Felsefesi

İbn Meserre / (883-931)

akıl ile iman arasında en küçük bir çatışma olamayacağını ileri sürer

bilimi de ikiye ayırmış: akledilir gerçekliğin bilimi (teorik bilgi)

duyusal gerçekliğin bilimi

bütün varlıkları, Empedoklesçi felsefeye dayanarak, dört kategoriye ayırır. Öncelikle Varlık ya da Tanrının ayrı, biricik, sonsuz ve hareketsiz olan zatı vardır.

ikinci varlık kategorisi, şeylerin İdeasına tekabül eden Evrensel ya da Külli Akıl’dır.

üçüncü varlık evrenin cismini ve felekleri taşıyan külli nefis’tir.

en aşağı varlık düzeyini cisimsel varlıkların fail nedeni olan fiziki nefs ya da külli tabiat oluşturur.

külli nefsin özelliği sevgidir.

külli tabiatın özelliği baskın çıktığı için o kendi başına kalınca nefsi ve aklı görüp kavrayarak, ona aşk beslemesi imkânsızlaşır. Külli ruh fiziki nefs ya da külli tabiatın bu halini görünce, ona acır ve kendisinden bir parça, bir güç gönderir / İbn Meserre’ye göre külli ruhun bir parçası olarak külli tabiata gönderilen bu şerefli varlık, peygamberdir.

 

İbn Bacce (1095-1138)

…insanı evrenin küçük bir modeli olarak değerlendirir, diğer yandan da onu bir akıl varlığı olması dolayısıyla, doğanın biricik değeri olarak tanımlar.

İnsan rasyonel potansiyelini geliştirmek ve yetkinleştirmek suretiyle, maddi dünyadan ve onun gelip geçiciliğinden ebediliğe, maddi dünyanın çokluğundan ilahi birliğe ve maddi olanla birlikte olmanın sıkıntısından kurtularak sürekli bir sevinç ve mutluluk durumuna yükselebilir.

insan ruhunu nebati nefs, hayvani nefs ve insani nefs olarak üçe ayırır.

insan ruhu her üçünü de ihtiva etse bile, o, insanın doğası ya da özünü akıl olarak tanımlar.

İbn Bacce bilginin çeşitli düzeylerini bunlara karşılık gelen insan tipleriyle betimler; ona göre, sıradan insanlar veya yığınlar (cumhur), teorik düşünme yeteneğine sahip olan insanlar veya teorisyenler (nüzzâr) ve mutlu insanlar ya da filozoflar (suadâ) diye sınıflanabilecek olan üç insan türü vardır.

 

İbn Tufeyl

İslam Yeni-Platonculuğunun doruk noktasını temsil eder…

(Hay ibn Yakzan)

Hay, Hint okyanusundaki bir adada / kendiliğinden dünyaya gelmiş olan küçük bir çocuktur./ bir ceylan, büyüyüp güçleninceye ve hayvanlarla baş edebilecek duruma gelinceye kadar emzirir. …varlık ve oluşun gizemlerini keşfetmeye yönelir.

 

İbn Rüşd

(1126-1198) en büyük “şârih”

Aristotelesçiliği, Yeni-Platoncu etkilerden arındırarak, Muallim-i Evvel, yani Aristoteles çizgisinde yeni baştan inşa etmiştir.

 

hakikati ifade etmenin bir aracı olarak şiire veya imgesel anlatıma hiç güvenmediğini belli eder

İbn Rüşd için ideal akılyürütme tarzı burhan, yani öncülleri zorunlu olan kanıtlayıcı dedüktif akılyürütmedir.

İbn Rüşd evreni bir canlıya benzetir ve bir canlının varlığını sürdürmesi için sahip olduğu organların aynı amaca yönelik olarak çalışmasını sağlayan bir nefsin ve aklın bulunması gibi, ondaki birlik ve bütünlüğü sağlayan sonsuz bir kudret ve ilkenin olması gerektiğini öne sürer.

Tanrının, zamansal bir varlık olmadığı takdirde, âlemi zaman içinde yaratamayacağını ileri sürer.

…devletle insan ruhu arasında paralellikler kurarak, kişinin erdemli olabilmesi için nefsin diğer bölümlerinin teorik hikmetin hakimiyeti altına girmesi gerektiği gibi, devletin de ideal bir devlet olabilmesi için yönetimin hikmete dayalı olması gerektiğini belirtir.

Devlet / biri ikna (eğitim) diğeri de zorlama olmak üzere, iki yol takip edebilir.

 

İşraki Felsefe

Sühreverdi ve İbn Arabî gibi düşünürler tarafından, büyük ölçüde Meşşai veya Yunan tarzı felsefeye alternatif olarak geliştirilmiş

 

Sühreverdi

hakikate ulaşmanın birbirini tamamlayan iki yolu vardır. Bunlardan birincisi, tefekkür ve teoriye dayanan “bahs”, ikincisi ise kulluk, çile çekme ve ahlaki arınmada en yüksek düzeye ulaşmayı ifade eden “teellüh”tür.

 

Sühreverdi tarafından geliştirilen özel ve teknik dil / ontolojik problemlerle bilgi problemine bir çözüm getirebilmek için ışık sembolizmini kullanır.

Zorunlu Varlık için “Nurların Nuru”, ayrı ayrı akıllar için de “soyut nurlar” deyimini kullanır.

Sühreverdi’ye göre, sadece aydınlatılmış bir nesnenin görüntüsü olabilir. İnsan böyle bir nesneyi gördüğünde, nefsi onu kaplar ve onun ışığı tarafından aydınlatılır.

varlık görüşü bakımından, öz ya da ne’liğin önceliği üzerinde ısrar eden bir ontolojik konumun savunuculuğunu yapar.

Öz / nur ya da ışık

“saf nur” / varlığı sebebe ihtiyaç duymuyor

“arızi nur” / var olması başka şeylere bağlı

…

bağımsız, bilinç ve idrak sahibi olan varlıklar “saf nuru” temsil eder: Allah, melekler, İdealar ve insani ruhlar saf nuru temsil eder

 

varlığın Nurlar nurundan çıkışını hiyerarşik bir sistemle açıklar.

Sühreverdi’ye göre, ilk nur çift karakterlidir; o, nurlar nuruna en yakın nur olduğu için zengin ve yetkin; özü itibariyle de fakir ve eksik olmak durumundadır. İlk nur kaynağını idrak ettiğinde ondan ikinci nur, fakirliğini idrak ettiği zaman da ondan en yüksek berzah denilen ilk gölge meydana gelir.

…gerçekliğin bilgisine veya varlığın hakikatine dört ayrı aşamada ulaşıldığını öne sürer.

Filozofun / dünyadan vazgeçmesi gerektiğini söyler. İşraki bilgi sürecinde ikinci aşama, filozofun “ilahi ışığın” görüsüne ulaştığı, gerçek aydınlanma evresidir. Üçüncü aşama olan “inşa” aşamasında ise aydınlatan bilginin kendisinin kazanıldığı sınırsız bilgi aşamasıdır. Sonuncu ve nihai aşama ise söz konusu görsel deneyim veya mistik tecrübenin belgelenmesi veya yazıya dökülmesi evresidir.

 

İbn Arabî

“Vahdet-i vücud” teorisini, ilk kez ve açık bir biçimde ifade etmiş…

birbirini tamamlayacak iki bilgi türü, mantık ve mistisizm üzerinde durur.

akıl gözü, tek tek her bir şeyin bireysel gerçekliğini, özünü ya da mahiyetini bulup ayırt etme kapasitesine sahiptir. Hayal gözü ise İbn Arabî’ye göre, Zorunlu Varlık ya da Vücud’un var olan her şeydeki mevcudiyetini algılama yeteneğini ifade eder.

…filozof ya da kelamcılar, Tanrıyı eseri yoluyla bilmek, yaratıklara benzer şekilde nitelemek ve O’nu bu niteliklere göre tanımlamak demek olan teşbihi reddeder veya küçümserken, Tanrının yaratılmışlara ait özelliklerden yüceltilmesi ve takdis edilmesi anlamında tenzihi doğru perspektif ya da konum olarak benimserler. Her ikisini de korumakla birlikte, Sufilerin teşbihini öne çıkartan İbn Arabî, demek ki Tanrının erişilemez, bilinemez olduğu sürece tenzih, insan varlığına yakın olduğu ölçüde de teşbih yoluyla kavranabileceğini kabul eder.

İbn Arabî’ye göre, gerçek bilgi var olan her şeyin hem hayalin hem de aklın gözüyle görülmesine bağlı olmak durumundadır.

…gerçeklik, tözsel bir birlik olmakla birlikte, aynı zamanda iki farklı niteliğe sahip olması nedeniyle bir ikilik olarak karşımıza çıkar: Hak ve halk.

Bilgiden kastedilen bir şeyin duyular ve diskürsif düşünce yoluyla anlaşılması ise bu gerçeklik kendisi hakkında hiçbir şeyin söylenemeyeceği veya bilinemeyeceği soyut bir kendilik ya da monaddır. Tenzihin noktayı nazarından yaklaşıldığında, bilmek bilinen şeyi belirlemek, ona belirleme kazandırmak anlamına gelir. Belirleme ise mutlak varlığın mahiyetine aykırı bir sınırlamayı ifade ettiği için Mutlak Varlık tüm belirlenmemişlerin en belirlenmemişi ya da kendinde şeydir.

 

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - Helenistik felsefe, Ortaçağda Felsefe

Helenistik felsefe

Stoacılar Herakleitos’un varlık anlayışını,

Epiküros ise Demokritos’un atomcu görüşünü pek büyük bir değişiklik yapmadan benimsemiştir.

Epiküros (MÖ 341-271) belli bir yaşam tarzının savunucusu olan bir ahlakçı olarak bilinir.

İnsan yaşamının sıkıntılarıyla ilgilenmiş, insanın bu dünyadaki mutsuzluğunun, tanrılarla, ölüm ve kaderle ilgili yanlış inançlardan kaynaklandığını söylemiş…

Metafiziğiyle, insanı Tanrı ve ölüm korkusundan kurtarıp, bir ruh sükûnetine ulaştırmayı amaçlamış…

Evreni her şeyin kaynağı olarak tasavvur eder.

Epiküros’un atomcu görüşü, insanı, ruhsal sükûnete erişmesini engelleyen üç korkudan, sırasıyla Tanrı korkusundan, ölüm korkusundan ve kader korkusundan kurtarır.

üç tür arzu bulunduğunu söyler: doğal, zorunlu ve zorunlu olmayan…

 

zenginlik ya da lüks isteği gibi, ne doğal ne de zorunlu olan hazlar / bedensel hazlar / kinetik hazlar

zihinsel ya da tinsel dinginliği sağlayan kalıcı, uzun süreli hazlara statik hazlar adını verir

 

Stoacılık

Kıbrıslı Zenon (MÖ 336-264) tarafından MÖ 300 yılında kurulmuştur.

sistemini mantık, fizik ve etik şeklinde düzenleyen Stoacı Okul’un temel kavramları logos (akıl) ve phusistan (doğa) oluşur.

 

şeylerin gerçek doğasını konu alan bir disiplin olarak gördükleri diyalektiğin karşısına, pratik bir disiplin olarak, dil ve akılyürütmenin kendisinin iki temel özelliği ya da görünümü olduğu retoriği geçirmişlerdir.

 

evren ya da gerçekliğin, biri etkin diğeri edilgin olmak üzere, iki ilkeden meydana geldiğini öne sürmüşler

Bu ilkelerden edilgin olanı her tür nitelikten yoksun olan madde, etkin olanı da evren düzenine içkin olan akıl ya da Tanrıdır.

evren her bir parçası diğerine organik olarak bağlı olan canlı bir bütündür.

 

dünyayı bir amaca göre düzenlenmiş rasyonel bir sistem, içindeki tüm varlıkların kendisinin iyiliğine katkı sağladıkları güzel bir bütün olarak değerlendirmişlerdi. Evrenin tek bir canlı organizma, rasyonel bir bütün olarak görülmesini talep ettiler. Bundan dolayıdır ki bu bütünün bir parçası olan insanın bütünün amacına uygun bir biçimde davranması, en yüksek yetkinliğe ulaşmanın yollarını araması gerektiği sonucuna vardılar.

 

Başka felsefelerin doğruluklarından kuşku duyan septikler, hakikate erişmek amacıyla kendi başlarına araştırma yolunu seçtiler.

 

Plotinos (MS 205-270) tarafından kurulmuş olan Yeni-Platonculuk / felsefenin amacı / Tanrıya yükseliş ya da Bir olanla birleşme sürecinde en tam ve en sistematik ifadesini bulur.

hakikatin en sağlam kaynağı olarak gördüğü Platonculuğa bağlandı.

Platon’un İyi İdeasını Tanrılaştırdı.

Tanrı hakkında, O’nun bu dünyadaki her şeyi aştığını söyler

Tanrı, insan zihninin düşünceleriyle de sınırlanamayacağından, dil yoluyla ifade edilemez.

Plotinos ondan Bir diye söz eder.

 

Nous ya da Zihin Tanrıdaki birliğin, yerini yavaş yavaş çokluğa bıraktığı sürecin ilk adımıdır çünkü O’nda varolan her şeyin İdeaları bulunmaktadır.

Nous’tan türeyen Ruh, Dünya-Ruhu meydana getirir. Cisimsel olmayan ve bölünemez bir varlık olarak Ruh, manevi gerçeklikle maddi gerçeklik arasında bir köprü, duyular üstü dünya ile duyusal dünyayı birbirine bağlayan halka görevi görür.

Ruh, bir yönüyle Nous’a yönelir, saf düşünce olarak ortaya çıkıp, saf İdeaları temaşa eder. Öte yandan, aynı Ruh duyusal dünyaya yönelir ve maddeye düzen getirmek durumunda kalır.

 

Ona göre, güzelliğin özü, formun maddeye hâkim olmasından oluşur.

 

İnsan ruhu, Plotinos’a göre, bileşik insan varlığını meydana getirmek üzere, bir beden içine girmezden önce, gizemli bir sezgi faaliyetiyle, ezeli-ebedi olan Nousu temaşa etmekteydi.

ruhta, biri Nous’u temaşa etmeye yönelen, diğeri bedenle ilişkili olan ve bir diğeri de ikisi arasında aracı rolünü üstlenen üç kısım ayırt eder.

Ruhun bu üç kısmına bağlı olarak, rasyonel ya da irrasyonel insan türünden, farklı yapı ya da karakterde insanlar ortaya çıkar.

Tanrıyla birleşme yolunda, ruhu harekete geçiren ilk ve temel güç, aşktır.

 

Ortaçağ Felsefesi

başlangıcında, Aziz Augustinus bulunur. / Bunun nedeni Hıristiyan düşüncesi için bir model oluşturması

Hıristiyanlıkta Teslis Dogması benzeri / gizemler vardır. Ve bu durum / Yunan felsefesiyle olan ilişkilerine yansımıştır.

 

Ortaçağda felsefeye bilimler ve sanatlar arasında, vahyi veya Tanrının kelamını konu edinen teolojinin altında bir yer verilir.

Ortaçağda / Aranan mutluluk, bu dünyadaki mutluluk değil ebedi bir saadettir.

Antik Yunan’da bağımsız bir felsefe disiplini olan etik ve estetik çok büyük ölçüde teolojiye tabi hale gelir.

Ortaçağda insan, doğal ve akli bir varlık değil, öncelikle Tanrı tarafından yaratılmış fakat ilahi özünden ayrı düşmüş bir varlıktır.

Ortaçağ felsefesi, vahyolunan ilahi hakikatleri anlamak, dine anlaşılır bir çerçeve kazandırmak amacıyla ihtiyaç duyduğu yöntem, kavram ve kategoriler için doğrudan doğruya Yunan felsefesine yönelmiştir.

Ortaçağ felsefesinin merkezinde Tanrı vardır.

 

Patristik Felsefe

Patristik felsefe, genelde “Kilise Babalarının (patres)” felsefesi olarak bilinir.

Aziz Justin 155 yıllarında kaleme aldığı apolojide, Eski Ahit’teki pasajlardan yola çıkarak Yahudi peygamberlerin Mesih olarak İsa’ya işaret ettiklerini, Museviliğin kaderinin ve bir dünya dini haline gelme şansının sadece Hıristiyanlıkta bulunduğunu, İsrail’in hakiki çocuklarının İsa’nın takipçileri olduğunu savunmuş

Gnostisizme, Antik Yunan felsefesine ve hatta pagan mitolojisine şiddetle karşı çıkıp eleştiri yöneltmişler

150-219 yılları arasında yaşamış olan Clement aklı inanca, felsefeyi dine tabi kılan ve daha sonra Aziz Augustinus ve Aziz Anselmus’ta ön plana çıkacak olan credo ut intelligam (anlayabilmek için inanıyorum) tavrının ilk örneğini gözler önüne sermiş

Felsefe, onun gözünde, yalnızca Hıristiyanlık için bir hazırlık değil fakat Hıristiyanlığın anlaşılmasına katkıda bulunacak bir yardımcıydı.

 

Origenes (185-254) Hıristiyanlığı Yunan felsefesiyle kaynaştırma yönünde yoğun bir çaba gösterdi.

Origenes, Hıristiyan Tanrısının, belli birtakım yüklemleri, belli rolleri olan üç ayrı ilahi varlık şeklinde tecelli ettiğine inanıyordu. Bu üç Tanrıdan Baba olan mutlak olarak basit, hiçbir şeyden etkilenmeyen, değişmez, mutlak gerçeklik idi.

Bilgelik, Hakikat ve Hayat gibi birçok sıfatla karakterize olan Oğul Tanrı ise varlığını Baba’ya borçluydu

Kutsal Ruh ise varlığını ve iyiliğini Baba’dan, bilgelik ve zekâsını Oğul’dan alıyordu.

Origenes, Tanrının tüm ruhları nitelik bakımından aynı yarattığını / ruhlar arasındaki niteliksel farklılığın onların bu dünyaya girmezden önceki davranışlarından kaynaklandığını savunur…

 

Aziz Augustinus

Felsefeyi Hıristiyanlığın akla uygun içeriğini kavrayabilmek için bir araç olarak değerlendirmişti.

Hakikati arayan fakat onu bulamayan insanın mutlu olamayacağını söyleyen ve kişisel hayatında, kuşkunun yarattığı belirsizlik, sallantı ve acılardan çok mustarip olmuş olan Augustinus, Tanrıya bilgi konusundan hareket ederek ulaşmıştı. (Hıristiyan fakat inançsız! İnanmak yetmiyor ve kanıt arıyor)

Ona göre de doğanın ilkeleri karanlıktır.

…her şey tartışmalı olsa dahi, / kişinin ne kadar kuşkucu olursa olsun, / kendi varoluşundan asla kuşku duyamayacağını söyler.

 

Augustinus / bilgiyi duyusal bilgiden önce rasyonel bilgiye, sonra da gerçek tefekkür ya da sezgiye dayalı dolayımsız bilgiye yükselecek şekilde üçe ayırır.

Duyusal bilginin konusu olan varlıklar, zamansaldır; yani, zaman içinde varlığa gelir, belli bir süre sonra da yok olup giderler.

rasyonel bilgi ile insan zihni birinci bilgi düzeyinde konu aldığı cisimsel varlıkları, cisimsel olmayan, ezeli-ebedi öz ya da standartlara göre yargılar, değerlendirir.

Üçüncü bilgi türü, cisimsel olmayan, ezeli-ebedi ve değişmez gerçekliklerin, zorunlu doğruların temaşaya dayalı, doğrudan bilgisidir.

Bilgide insan zihnini aydınlatan ışık, ona göre Tanrıdan gelir.

 

Aziz Augustinus’a göre, zorunlu ve ezeli-ebedi bu hakikatler, sonlu insan zihninin çok üstündedir, bundan dolayı insan zihni onların karşısında eğilmek ve bu hakikatleri kabul etmek durumunda kalır.

Tanrı dünya ilişkisi söz konusu olduğunda, dünyanın ya da varolanların hiyerarşik bir tarzda düzenlenmiş olduklarını savundu.

Tanrının altında bulunan tüm varlıklar, ancak kısmen gerçektirler ve yalnızca Tanrı, bütünüyle gerçektir.

 

Kötülük, ancak ve ancak mevcut olması gereken bir iyi ya da iyiliğin yokluğu olarak açıklanabilir.

…kötülüğün sorumluluğu, Augustinus’a göre, Tanrıya değil de insana aittir.

(ilk günah) …başlangıçtaki yetkin ahengin ve adalet düzeninin bozulmasından, şeytan tarafından kandırılarak yasak meyveyi yiyen Âdem’in Tanrıya başkaldırısının sorumlu olduğunu dile getirir.

Augustinus’a göre, insan yaşamının doğal amacı, mutluluktur

İnsan Tanrı tarafından yaratılmış olup, kendisinde bu yaradılışın izlerini hep taşır.

insan zorunlu olarak, sonlu ve eksikli oluşundan dolayı, tamamlanmak arzusuyla sever.

insanlar mutsuz, sefil ve bir çalkantı içinde olduklarından, aşkta mutluluk ararlar, aşk yoluyla tamamlanmayı umarlar.

insanın doğası o şekildedir ki ona en yüksek ve gerçek doyumla mutluluğu yalnızca sonsuz varlık olan Tanrı sağlayabilir.

kötü ve düzensiz aşk / insanın manevi ihtiyacını karşılayan Tanrıya yöneleceği yerde, maddeye, duyusal istekleriyle cinsel arzularına yenik düşmesinden oluşur.

 

Gökyüzü Devletiyle Yeryüzü Devleti / Yeryüzü Devleti, iblisin ayaklanmasıyla başlayıp, Asur ve Roma imparatorluklarıyla gelişen şeytanın krallığıdır. Buna karşın, Gökyüzü Devleti, Yahudi halkında ortaya çıkan, kendisini Hıristiyanlık inancı ve Kilisenin dogmalarıyla sürdüren İsa’nın krallığıdır.

 

Aeropagiteli Dionyssos, MS 5. yüzyılın sonlarıyla 6. yüzyılın başlarında eser vermiş Yeni-Platoncu bir Hıristiyan âlimi ya da teologu olarak geçer.

Çokluktaki birlik problemi.

Varolan her şeyin kendisinden pay aldığı, kendisi hiçbir şeyden pay almayan Tanrı birdir,

Oysa birlikten pay alan çokluk hem bir ve hem de bir değildir

 

Boethius /  mantık ve yöntem konusunu Hıristiyan Ortaçağ düşüncesi ya da kültürüne armağan eden kişi

 

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - İNSAN ÜZERİNE FELSEFE

İNSAN ÜZERİNE FELSEFE

MÖ 5. yüzyılın ortalarında, felsefenin merkezine insan geçirilir.

İyonyalı filozofların varlığın temeline maddeyi, Pythagorasçılar, varlığın arkhesi olarak formel bir ilkeyi, sayıyı, Herakleitos değişmenin gerçek olduğunu iddia etmiş; Elea Okulu değişmenin bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını söylemiş…

 

Sofistler

“Her isteyene para karşılığında bilgelik satanlar”

Sofistler, her şeyden önce eğitimcilikleriyle, gezgin öğretmenler olma özellikleriyle öne çıkarlar.

Sofist Protagoras’a göre, insanlar işbirliği yapmaya mecburdurlar.

…farklı bakış açılarına, ilgi ve çıkarlara sahip insanların, bir toplum düzeni içinde bir araya gelmelerini ve barış içinde yaşamalarını mümkün kılacak yetenekleri, siyaset sanatı ve politik erdemleri öğretenler Sofistlerdir.

Sofistlere göre, toplum temelini bir sözleşmeden, bireylerin ortak iradelerinden alır.

Varlığa dair kesin bilgiye ulaşılamayacağını söyleyen sofistlerin bilgi kuramları şüphecidir.

Fenomenoloji söz konusu olduğunda duyusal algının göreliliğine vurgu yaparlar; ölçü insandır nihayetinde.

Sofistler deneyimci bir yaklaşımı benimsemişler / bilginin kaynağında duyu-deneyi vardır.

Mutlak ve değişmez bir hakikat olmayıp bilgi ve hakikat bireyin algılarına, toplumsal, kültürel ve kişisel eğilimlerine görelidir.

…

 

Sokrates

MÖ 399 yılında idam edildi.

kent-devletinin varlık nedeni, / yurttaşlarına iyi bir hayat temin etmektir.

demokrasiyi şiddetle eleştirmiş

politika ona göre bir sanattır / bilgiden yoksun çoğunluğun veya meclise kura ile seçilmiş görevlilerin kararlarıyla hayata geçirilecek demokratik bir yönetim, bir sanat olan siyasetin ne özüne veya ruhuna ne de amacına uygun düşer.

anayasal monarşi veya aristokrasiyi kabul edilebilir yegâne yönetim biçimi olarak görür…

ruh karşısında, beden sadece bir araç olmak durumunda

ruhu akılla, insanın rasyonel meleke ya da yetileriyle özdeşleştirir.

psukhe’nin özü akıldır.

İnsanın aretesi (varoluş gayesi), yalnızca insanda bulunan, insana özgü olan akılla ilgili olmak durumundadır.

kişinin hayatını, kendisine mal etmesi gereken bir moral bilgiyle düzenlemesi gerektiğini savunur.

…“sorgulanmamış bir yaşam süren” insanların hayatları kendi ellerinde ya da kendi kontrollerinde değildir; onların denetimi dışarıdan gelmektedir.

Toplumun kendilerine sunduğu değerler üzerinde bir an bile düşünmeden, sosyal baskıyla, bedenin arzularıyla sürüklenirler.

(Yönetimin bir yöntemi: Kamuoyu / kitle bilinci / toplum içinde bireyin bilincini kuşatan bilgi-anlam örüntüsünün imali / kendini koruyan bilincin süreklilikte kararlı kalması)

(Hakikat) Sokrates’e göre, insanın doğasını gerçekleştirmesini ve gerçek amacına ulaşmasını sağlayan tek bilgi, iyi ve kötüye, neyin gerçekten iyi ve neyin kötü olduğuna ilişkin bilgidir.

 

Sistematik Felsefe

Platon’un gözünde, filozofun devleti kontrol etmesi ve onun eğitimsel amaçlarını şekillendirmesi kaçınılmazdır.

mutlak gerçeklikler / idealar vardır.

Öze dair bilgi ve bir de görünüşlere dair bilgi (sanı) var.

Mağara benzetmesi / insanların çoğu / başkaları tarafından manipüle edilen biçare ve pasif / kendi durumlarına alışmış olup, bundan çok hoşnutturlar

 

Dört kademeli varlık kategorileri

En üstte idealar – idealler / bu ikisi soyut alanda / düşünce alanındalar;

üçüncü kategori ideaların gölgeleri olarak tasvir edilen dönüşüm/değişme içindeki bireysel varlıklar – son kategori duyu algıları aracılığıyla algılanan ve anlamlandırılan görünüşler / temsiller dünyası. Son iki kategori fenomenlere dairdir.

İdealar sadece düşünce / akıl aracılığıyla bilinebilir.

Algı verileri / doksalar, bunlar bilgiye konu olamayacak kadar değersiz… çünkü sürekli değişim halindeler.

Hakiki olan idealardır ve dolayısıyla bilginin konusu da idealar olmalıdır.

 

Bilginin dört kategorisi

Hayal / eikasia. Bilginin en alt kademesi tahmin / hayaldir.

İnanç / pistis. Duyu algısına dayalı inanmadır kastedilen.

Düşünme, bilgi kategorilerinin üçüncü basamağıdır. Bununla kastedilen matematiksel bilgi, dianoiaya yani diskürsif bilgi…

Son aşama yetkin bilgi: sezgisel ve diyalektik bir bilgi olarak noesis’tir. Bu bilgi, İdealarla doğrudan bir tanışıklığa dayanan rasyonel bir kavrayışa dayanır; özlerin ya da genel kavramların akla dayanan saf bilgisine karşılık gelir.

 

İdea bir şey hakkında olan bir kavram değil fakat bir şeyin özüdür, mahiyetidir.

Adaletin özü güçtür

 

ruhta akıl, tin ve iştaha gibi üç parça söz konusudur.

…insan ruhunda bir değer ya da amacın bilincinde olma / söz konusudur ve bu açıktır ki aklın edimidir. İkinci olarak, ruhta bir eylem yönelimi vardır (ve bu da) aklın yönlendirmesi altında bulunan tinin etkinliğini ifade eder.

Üçüncü olarak da maddi şeyler için duyulan bir arzu söz konusudur

…aklın görevi bilmek, tinin görevi kişiye gerçekten gurur kazandıracak şeyler için ölesiye mücadele etmek, iştihanın görevi ise fiziki tatminlerde aşırıya kaçmayıp, ölçülü olmaktır.

 

Platon birey ile devlet, insan ruhu ile politik otorite arasında bir benzerlik kurar

…temel gerçekliğin insan ruhu olduğu, bütün toplumsal fenomenlerin onun ürünlerine tekabül ettiği, sosyal-politik her şeyin bu temel gerçekliğin görünüşü veya tezahürü olduğunu ifade eder.

Devlet, devletin hükümran olduğu topraklarda ikamet eden bireylerin karakterlerinden çıkar

 

Yöneticiler, koruyucular ve çiftçiler: Platon’un ideal devletinin üç sınıfı.

 

…mimetik şiir, ruhumuzun iyiyi gözeten akıllı yüksek bölümüne değil fakat akıldışı, “coşkun ve taşkın”, gerçek hayattaki olaylara aşırı bir tepkide bulunan parçasına hitap eder.

Bu aşırı duygulanımsal etkiler ruhun düzenini bozmakla kalmaz fakat aklı da devre dışı bırakır.

 

Aristoteles

Thales’ten başlayıp atomculara kadar uzanan önemli bir damar, gerçekliği maddede bulmuş, / Materyalist yaklaşım, aynı zamanda bir değer ve inanç varlığı olan insan doğasıyla ilgili olarak tatmin edici bir açıklama getiremediği gibi, değeri mümkün kılacak bir varlık yorumundan da yoksundu.

Aristoteles’e göre yapılması gereken aklı fiili bütün tehditlerden kurtaracak bir metafizik kuram, bir gerçeklik teorisi inşa etmekti.

 

Aristoteles’e göre, doğa hiçbir şeyi gelişigüzel ya da amaçsız yapmaz ve doğadaki bütün süreçler bir amaca hizmet eder.

Aristoteles ilerlemenin ancak bir şeye, telos ya da hedefe doğru bir ilerleme şeklinde varolabileceğini ve söz konusu telos ya da amacın olmaması durumunda gelişme ve ilerlemeden söz edilemeyeceğini savunur.

Platon’un düalizmine şiddetle karşı çıkan Aristoteles gerçekliği İdea ya da forma eşitlemeye kesinlikle karşı çıkmıştır. Onun gözünde gerçekten varolan, şu diye gösterdiğimiz bireysel varlık ya da tözleriyle, bu dünya idi.

İdealar kuramının, Aristoteles’e göre, değişmeyi açıklaması mümkün değildi.

 

Platon için bilginin yetkin örneği matematikti / Aristoteles’in bilim modeli ise biyolojidir.

(Platon’da mutlak kesinlik önerilebilir fakat Aristoteles’te her zaman “daha iyi” mümkündür.)

Aristoteles mantığı, bilimin ulaştığı sonuçları formüle ederken kullanılacak bir araç olarak düşünüyordu.

Aristoteles’e göre, var olmak öncelikle töz yani çeşitli nitelik ya da yüklemlerin dayanağı olmaktır.

Özü ile kaim olan bir şey olarak tözün dışında dokuz kategori daha olup, onlar toplam ilinekler olarak anlaşılırlar. Bunlar ancak töze bağlı olarak var olabilirler.

Tözden sonra; nicelik, nitelik (şeyin nasıl olduğunu bildiren nitelik), bağıntı, mekân, zaman, mevcut durum, sahiplik/iyelik hali, etkinlik

Aristoteles’te demek ki gerçekten var olan, Platon’da olduğu gibi tümeller değil de bireylerdir, “şu” diye gösterdiğimiz belirli bir doğaya sahip olan varlıklardır.

 

Aristoteles’e göre, sadece haber kipinde olan cümleler, yani hüküm veren, bir şeyin var ya da vakıa olduğunu veya olmadığını bildiren yargılı cümleler veya önermeler bir doğruluk değeri alabilir.

bilimsel bilgi her şeyden önce nedenlerin bilgisidir

 

Aristoteles açısından değişme, niceliksel ve niteliksel bakımından değişmeye, harekete ek olarak, varlığa geliş, büyüme, çürüme ve yok oluş anlamlarına gelir.

 

var olan şeylerdeki oluşum ve değişimi açıklayabilmek için dört nedene ihtiyaç duyarız. Madde, form/biçim, hareket, neden/gaye

 

Aristoteles’te metafizik, var olanı var olmak bakımından ele alan, var olan bir şey olmanın ne anlama geldiğini araştıran bilimdir.

 

töz bir madde ve bir formdan oluşur

 

Madde değişmiyor fakat form/biçim değişiyor.

Nesneler, kendilerinde var olan potansiyel güçlere göre değişirler, kendi doğalarında söz konusu olan değişebilme imkânlarına göre gerçekleşirler.

 

…saf ya da ilk madde mümkün tüm formları alma potansiyeli sergiler. (modern evren tasavvuruna kaynak olmuştur)

Aristoteles’e göre, mutlak bir değişmezlik haline ulaşabilen nesne kendisinde potansiyel olan hiçbir şey bulunmayan, dolayısıyla maddeden yoksun olan bir varlık olacaktır. / saf form

 

…hazcılığa büyük bir güçle karşı çıkan Aristoteles, mutluluğu akla uygun erdemli faaliyetin belirlediği bir hayat olarak tanımlar.

Aristoteles, erdemi bir varlığın fonksiyonunu en iyi biçimde yerine getirme hali, mutluluğu da ruhun akıllı parçasının erdeme uygun faaliyeti olarak tanımlar.

 

Aristoteles’te, aklın biri pratik, diğeri kuramsal olmak üzere, iki boyutu olup / insanı insan yapan, hatta onu Tanrıya yaklaştıran şeyin kuramsal aklın etkinliği olduğunu düşünüyordu.

İnsanın kuramsal aklının gerçekleştiği veya hakikati keşfettiği beş farklı düzey bulunduğunu söyleyen, bu düzeyleri sırasıyla bilimsel bilgi, sanat, pratik bilgelik, sezgisel akıl ve felsefi bilgelik…

 

kent-devleti belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan, belli birtakım doğal fonksiyonlara ve ortak çıkarlara sahip parçaların, ailelerin veya sınıfların ya da en azından yurttaşların toplamı ya da politik topluluğudur. İşte bütün bunlar, elbette birtakım doğal kaynaklarla birlikte, kent-devletinin maddi nedenini oluşturur. Kent-devletinin formel nedeni ise onun politik yapısı, daha doğrusu anayasasıdır.

 

doğru politik adaletin aristokratik olması gerektiğini savunur…

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - SOKRATES ÖNCESİ DOĞA FELSEFESİ

 SOKRATES ÖNCESİ DOĞA FELSEFESİ

Dünyanın göründüğü şekliyle çelişik ve anlaşılmaz olduğunu kabul eden bu filozoflar, görünüşteki çokluğu açıklayacak, ona yapı ve anlaşılırlık temin edecek bir töz, kalıcı varlık ya da birlik arayışı içinde olmuşlar

 

Presokratikler, kendi içinde dört dönem ya da okula ayrılırlar.

…monistik bir kozmoloji ya da bir madde metafiziği geliştiren İyonya Okulu

…maddeden çok form üzerinde duran ve bir sayı metafiziği geliştiren Pythagorasçı Okul

Birlikten çokluğa geçiş üzerinde yoğunlaşan üçüncüsü / bir yanıyla Herakleitos’un diğer yanıyla da Parmenides ve izleyicilerinin felsefesinden meydana gelir.

Dördüncü ise plüralist bir metafizik geliştirmiş olan Empedokles, Demokritos ve Anaksagoras gibi filozoflar

 

İyonya Okulu

dünyayı açıklamanın doğal yolu… Maddi bir neden aradılar…

Thales’in MÖ 6. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olduğu sanılmaktadır.

Thales, görünüş-gerçeklik, çokluk-birlik ayrımı yaparak varlığa önce gelip sonra giden, sürekli değişme halindeki şeylerin ya da fenomenlerin gerçek olamayacağı sonucuna varmıştı.

Thales, çokluğun kendisinden türediği, çeşitliliğin gerisindeki bu birliğin “su” olduğunu öne sürmekteydi.

 

Anaksimandros / yazılı geleneği başlatmış

Karadeniz’e açılan denizciler için bir harita yapan, yine tarihte ilk kez olarak meskûn dünyanın bir levha üzerine resmini çizen Anaksimandros / güneş saatini bulan kişidir.

…ona göre, evrenin ilk maddesi ya da maddi tözü nitelik bakımından belirsiz, nicelik bakımından sınırsız bir madde olmalıdır. Anaksimandros buna / belirsiz bir varlık, soyut bir ilke anlamında apeiron adını vermiştir.

 

Anaksimenes …kozmosta varolan her şeyin kendisinden türediği töz olarak aer ya da havayı öne sürmüş…

Anaksimenes, birlikten çokluğa geçiş sürecini açıklarken, havadaki sıkışma ve seyrekleşme kavramlarına başvurmuş

 

Pythagorasçı Okul Güney İtalya’da, Kroton’da kurulmuş

felsefeyle salt pratik amaçlarla uğraşmışlardır.

bilgi yoluyla saflaşarak evren ruhuyla birleşmek

Pythagorasçılarda madde yerine form, nitelik yerine nicelik, fizik yerine de matematik ön plana çıkmıştır.

Pythagoras insan ruhunun ölümsüzlüğüyle ruh göçü inancının savunuculuğunu yapmış

Ruh göçü düşüncesinin anavatanı, Hindistan’dır. Ruhun ölümsüzlüğüne veya ölümden sonraki hayat düşüncesine gelince, buna da Mısırlılarda, Giritlilerde ve Miken uygarlığında rastlanmaktadır.

Pythagorasçı görüşe göre, bedenle olan ilişkisi ruhun özünü bozup kirletir. Ruh, bedenle olan ilişkisine, bu dünyada yaptığı iyilik ya da kötülüklere bağlı olarak mutlak ölümsüzlüğe erişinceye, ilahi alana yükselinceye kadar bir doğuş çarkı içinde olur ve insanın ölümünden sonra, değer bakımından kendisinden daha yüksek ya da aşağı varlıkların bedenlerine göçer.

Ruhun ölümsüzlüğü ve ruh göçü öğretisi ikinci olarak, doğanın birliği, varlığın homojenliği ve bütün varolanların akrabalığı öğretisine dayandırılır.

Pythagoras, insanlardan doğanın birliğini, bütün doğal varlıkların sahip olduğu asli değeri tanımalarını, birtakım yasaklara uyarak, doğada hüküm süren ahenge, barış ve kardeşliğe uygun sade bir hayat sürmelerini öğütler.

Felsefe, Pythagoras için gözlem ama özellikle de akıl yoluyla dünyaya, bir bütün olarak evreni yöneten yasalara ilişkin bir kavrayışa erişmek anlamına gelmekteydi.

Pythagorasçı düşüncenin en temel kavramı olan harmonia, büyük ölçüde müzik teorisiyle bağlantılı olarak sayısal ilişkiler yoluyla açıklanır. Buna göre, akustiğin, yani ses biliminin yaratıcısı olan Pythagorasçılar, telli çalgılarda telin uzunluk ve kısalığı ile sesin pesliği ve tizliği arasında bir ilişki bulunduğunu saptamışlar ve bu tespite paralel olarak, tek telli bir çalgı üzerinde telin uzunluğunu belli ölçüler içinde değiştirdiklerinde, sırasıyla gam düzeninde sekiz notalık ses aralığını, beş notalık ses aralığını ve dört notalık ses aralığını bulmuşlardır.

 

Herakleitos ve Parmenides değişme problemi üzerinde yoğunlaşarak, evrendeki değişme olgusunu açıklamaya, kalıcılık ve süreklilik gerçeğiyle değişme gerçeğini uzlaştırmaya çalışmışlardır.

Herakleitos, problemin, “birliğin” maddi bir şey veya kalıcı, değişmez bir yapı olarak alındığı sürece çözülemeyeceğini savunmuştur. Nitekim o, problemi çözebilmek için klasik arkhe anlayışını terk ederek, onun yerine oluş sürecini, düzenli değişme kavramını geçirmiş ve birliği, daha ziyade modelin birliği olarak yorumlamıştır.

Herakleitos’un görüşlerinin merkezinde çatışma ve savaşın her şeyin babası olduğu düşüncesi bulunur.

…savaş olmaksızın barış varolamazdı; karşıt güçler dengesinin yokluğu, toplumun bir iç savaşla ortadan kalkması anlamına gelmek durumundaydı.

…değişme bir ve aynı varlıkta aslen varolan karşıtların birinden diğerine doğru olur. Söz konusu döngüsel değişme süreci, onun varlık görüşünün en temel tezlerinden bir başkasını meydana getirir. Şeylerin sürekli akışı, her şeyin akmakta oluşu, evrenle ilgili en önemli hakikat olmak durumundadır. Herakleitos’a göre, evrende kalıcılık ve durağanlık yoktur

…tüm değişmeler keyfi, gelişigüzel ve düzensiz değişmeler olmayıp bir ölçüye göre, değişmeyen bir yasaya göre gerçekleşir: “Ateş ölçü ile yanar ve ölçü ile söner.” Değişmenin kendisine göre gerçekleştiği bu yasaya, değişmenin söz konusu mantığına, Herakleitos logos adını verir.

Logos Herakleitos’ta ayrıca, Tanrının evrende faaliyet gösteren bir kuvvet, bir yasa olma yönünden tanımlanan adıdır.

Herakleitos, bilgi felsefesi bağlamında, duyu-deneyi veya algı (aisthesis) ile akılsal sezgi veya rasyonel kavrayış arasında bir ayrım yapar.

gerçek bilgiye ancak akıl yoluyla erişilebilir.

onda amaç gerçekliği anlamak, logosu kavramaktır. Bunun içinse, duyuların tanıklığından ziyade, özdüşünüm ya da refleksiyona ihtiyaç duyulur.

söz konusu kavrayışa uygun olarak yaşamayı, eylemde bulunmayı gerektirir veya insan logosu kavradığı zaman, bu kavrayışa uygun yaşamayı öğrenir. Bu yüzden, gerçek bilgelik hem teorik (theoria) hem de pratik bir kavrayıştan (sophia) meydana gelir. O, hakikate erişmek, doğruyu söylemek ve ona uyarak doğaya ya da akla uygun yaşamaktır.

Parmenides ve izleyicileri varlık problemini tümdengelimsel bir akılyürütme süreciyle ele alır

doğaya ilişkin ampirik ya da gözleme dayalı araştırmanın kaydedebileceği bir ilerlemenin bir yanılsama olduğu sonucuna varmışlardı. Zira ampirik araştırmanın gösterdiği dünya, yani göründüğü şekliyle dünya bertaraf edilmez çelişkilerle doluydu.

her şeyin her ne ise o olduğunu öne süren özdeşlik ilkesini düşüncesinin hareket noktasına yerleştiren filozof, bu ilkenin, değişme ortamında, değişmeden aynı kalan kalıcı bir varlığın kabulünü zorunlu kıldığını görmüştür. Bundan dolayı, Parmenides’in varlık anlayışında töz, statik özdeşlik ilkesi gereğince, varlığın gerçek ifadesi olarak benimsenir. Bu yaklaşıma göre, bir şey varsa eğer, o tözsel bir varlık olmalıdır ve sürekli bir değişme durumu içinde olan şey, var ya da gerçek olamaz.

Varlık varlığa nereden gelmiştir? Burada iki alternatif vardır. Varlık varlığa ya varlıktan (yani, varolan bir şeyden) ya da yokluktan (yani, var olmayan bir şeyden) gelmiş olabilir.

Yunanlılara göre, hiçten hiçbir şey çıkmaz. Dahası, varlık var olmayandan varlığa gelirse, onun var olmayandan neden daha önce veya daha sonra değil de varlığa geldiği anda varlığa gelmiş olduğunu söylemek çok güçleşir.

Varlık varlığa ya varlıktan geldi dersek varlığın varlığa gelmemiş veya yaratılmamış olduğu sonucu çıkar çünkü o, bu durumda varlığa kendisinden gelmiştir. Yani, varlık kendi kendisiyle aynıdır.

Varlığın, Parmenides’e göre, parçaları da yoktur.

varlıkta bir derecelenme kabul etmez.

 

Parmenides’in monizmini ustaca tasarlanmış birtakım paradoks ya da argümanlarla savunan Zenon

Zenon, Parmenides’in varlığın birliği ve değişmezliği öğretisini, ancak karşı görüşte olanların, yani çokluğun ve değişmenin varoluşunu öne sürenlerin görüşlerinden saçma ve kabul edilemez sonuçlar çıkarsamak suretiyle, dolaylı olarak doğrular veya kanıtlar.

 

Elea Okulu’nun görüşleri ortaya konulduktan sonra, dört alternatif söz konusuydu:

(1) Elealıların görüşlerini, tözsel varlık anlayışlarını kabul edip, dünyaya ilişkin ampirik, deneysel araştırmadan tamamen vazgeçmek.

(2) Onların görüşlerini kabul etmekle birlikte, bu görüşleri eski İyonya Okulu’nun görüşleriyle veya sağduyunun dünya görüşüyle bağdaştırmak ya da sentezlemek.

(3) Eleacı görüşü benimsemek ama bunun dışında, insanın bütünüyle gerçekdışı olmayan, mutlak bir yanılsama meydana getirmeyen görünüşler dünyasıyla ilgili olarak sadece sanılara sahip olabileceği görüşünü de benimsemek. 

(4) Eleacı görüşleri tümden reddederek, dışarıdaki görünüşler dünyasının gerçek olduğunu ve insanın bu dünya ile sadece duyuları yoluyla temas edebildiğini savunmak.

 

…plüralizm kendisini, Empedokles’te varlığın kendisinden doğduğu dört kök maddeyle, Anaksagoras’ta sonsuz sayıda tohum ya da homoimeriyle, Atomcu Okulda ise sonsuz sayıda atomla gösterir.

 

Empedokles / İtalya tıp okulunun kurucusu

hiçten hiçbir şeyin çıkmayacağını, gerçekten varolanın en sonunda yok olup gidemeyeceğini kabul eder.

varlığın birliği görüşünü reddedip, değişmenin yadsınamayacak bir olgu olduğunu öne sürer.

…hareket ve değişme olgusunu “varlığın değişmezliği, ezeli-ebediliği ilkesi”yle uzlaştırmanın yolunu nesnelerin varlığa geldiği ve daha sonra yok olup gittiği fakat bu nesnelerin kendileri değişmez olan, ezeli-ebedi maddelerden oluştuğu görüşüyle hayata geçirmeye çalışır. Söz konusu değişmez maddeler dört tanedir: Toprak, hava, su ve ateş.

bu dört öğenin değişmez olup evrendeki oluş ve değişmenin, bu dört öğenin karışımından meydana geldiğini öne sürer.

Empedokles dört öğenin birbirleriyle birleşme ve birbirlerinden ayrılma nedeni olarak Sevgi ve Nefret gibi iki ayrı gücün varlığını öne sürer.

 

Anaksagoras’ın problemi, duyulara görünen bildik nesnelerin varoluşunu açıklamak

Anaksagoras temel öğelerin, dört değil de sonsuz sayıda olduğu teziyle farklılık gösterir.

varolan her şeyi meydana getiren nihai ve en yüksek öğeler, ilk madde ya da arkheler, her türden şekli, rengi ve kokusu olan sonsuz sayıda tözdür.

varlığın ilk ilkeleri olduğunu öne sürdüğü bu sonsuz sayıda tohuma homeomeri ya da spermata adını verdi.

varolan dünya, söz konusu kütle ya da karışımı meydana getiren tohumların ayrılıp bir araya gelişinin bir sonucudur. Bu parça ya da tohumların başlangıçtaki mutlak karışımından Anaksagoras maddi nesnelerin, onlar üzerinde eylemde bulunan fail bir güç olarak Nous’un etkisiyle çıktığını söyler.

 

Demokritos’a göre, çokluk, yani doğada varolan tüm nesneler atom adı verilen maddeden meydana gelmiştir.

doğada her ne kadar sayılamayacak kadar çok sayıda şey varolsa bile, bunların hepsi de son çözümlemede tek bir şey türüne, yani atomlara ya da maddeye indirgenebilir. Öyleyse, gerçekten var olan atomlar ya da madde olup, dış dünyadaki çokluk görünüşten başka bir şey değildir.

maddenin özsel özelliğinin hareket olduğunu öne sürüyor ve bu sayede maddeyi harekete geçirecek bir fail nedene ihtiyaç duymuyor.

dünyadaki nesne ya da fenomenlerin farklı şekil ve büyüklüklere sahip atomların birbirleriyle birleşmelerinin sonucu olduğunu öne sürer