31 Temmuz 2023 Pazartesi

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - FENOMENOLOJİ

 FENOMENOLOJİ

…fenomenolojinin analitik felsefenin 20. yüzyılda temsilciliğini yaptığı modern doğalcı, bilimci ve nesnelci düşünce anlayışına bir tepkinin ürünü olduğu rahatlıkla ileri sürülebilir.

 

Analitik filozoflar / Onlara bilincin nesnelerinin veya bilincin dolayımsız olarak bildiği şeylerin ne olduğu sorulacak olsa, aynen Hume gibi, “izlenimler” veya “zihin halleri” yanıtını verirler.

 

Husserl olmak üzere, fenomenolojik gelenek içinde yer alan filozoflar, analitik filozofların bu tavrını hatalı bir tutum olarak görmekle kalmayıp, onun adeta bir körlük olduğunu öne sürerler.

…bilince ilişkin Hegel tarafından başlatılmış olan soruşturmayı biraz daha geliştirip, derinlikli hale getirmeyi kendilerine amaç edinirler.

 

Husserl

Avrupa insanının krizini / krizi alternatif bir şekilde hakiki akılcılığın sona erişi diye tanımlarken, amacını da “insan aklını kurtarmak” olarak belirler.

 

Husserl, modern insanlığın krizinden sorumlu tuttuğu doğalcılığın bir yandan da Antik Yunan’da geliştirilen felsefe idealinden bir kopuşu temsil ettiğine inanır.

 

fenomenoloji terimi, / fenomenlerin ötesine, yani deneyimde sunulan verilerin, bilinç için erişilebilir olan görünüşlerden türetilmiş verilerin ötesine gitmeyi reddetme tavrından gelir.

 

Husserl’in tutumunu veya yaklaşımını eşsiz kılan şey de onun var olanın veya fenomenlerin kendilerini bilince sunan öznel edimde içerildiğini öne sürmesidir.

 

Deneyimimizin unsurlarını, Husserl’e göre en iyi, bilincin fenomenlere yönelip onları yaratma sürecindeki aktif rolünü açığa çıkarmak suretiyle anlayabiliriz.

 

zihinsel fenomenleri, bilinç edimlerini dile getiren sözlerin, ancak ve ancak bir şeye gönderimde bulunmak, bir şeyle ilişki kurmak suretiyle anlam kazandığını dile getirir.

 

Husserl, Descartes ve Kant felsefelerinin, kendisinin transandantal alan adını verdiği, fenomenal alanın veya deneyim dünyasının ötesine giden yönlerini reddeder. Onun deneyim alanıyla sınırladığı felsefesine transandantal fenomenoloji adını vermesinin nedeni budur.

 

Epokhe / fenomenleri “doğru” biçimde, dolaysız kavramaya çalışmak üzere ne yapmalı; fenomenlere dair yerleşik veya içsel yargılardan kaçınmak gerek. Bu nasıl olacak: fenomeni bağlamından, zihnimizdeki tasarımından ayrı, saf haliyle düşünmeye çalışmak gerek. Bunu “paranteze almak” gibi bir manaya da gelebilen epokhe terimi ile ifade ediyor Husserl.

 

Heidegger

Heidegger, henüz bir teoloji öğrencisiyken, aynen Aristoteles gibi, “varlığın çok farklı türden şeylere ve farklı anlamlarda yüklenmesinden hareket ederek, onun en temel anlamının ne olduğu sorusu”yla ilgilenmişti.

Fenomenolojinin konusu Husserl’de, bireysel, saf bilincin varlığı da dâhil olmak üzere, tek tek varlıklar iken, Heidegger’de varlığın kendisidir.

 

Bütün diğer varlıklar, Heidegger’e göre sadece vardırlar, ama varolmazlar, varolan sadece Daseindır. Varoluş, Daseinın varolmaya-yönelik-imkân olması anlamına gelir. Başka bir deyişle, Dasein, kendi varlığını değişik imkânlar üzerine kurar. Bu anlamda varoluş “gelecek” fenomenini temsil eder.

 

Dünya ile çok çeşitli şekillerde ilgilenme, dünyadaki şeyler çok farklı biçimlerde alakadar olma, insanın yaratıcı zekâsına, problem çözme kapasitesine vurgu yapar. Geleneksel ayrımı kullanacak olursak, Heidegger’in işte bu noktada, insanı insan yapan şeyi, bilgi ve akıl olarak değil de eylem ve irade olarak gördüğünü söyleyebiliriz.

 

…özel herhangi bir şeyin tetiklemediği bir hiçlik, bir şeylerin neden var olduğunu açıklayamama, kendimizin bu dünyada neden olduğunu somut olarak ortaya koyamama, varoluşumuzun sonu olarak ölümü duyumsama söz konusu olduğunda, bir iç daralması ya da kaygı duyarız. Bu, varlık karşısında ve varlık içinde bir çekinmedir.

Böyle bir kaygının, aslında insana sahici bir varoluş imkânı temin etmek anlamında önemli bir şey olduğunu düşünen Heidegger, pek çok insanın bu kaygıdan kurtulmak üzere, anonimleşmiş bir ortam olarak gündelik hayata daldığını, “onlar”a sığındığını söyler.

Dasein kendi dünyasının çeşitliliğinden, gizemi ve hatta teröründen uzaklaşmak, kaygıdan kurtulmak için bilinçli bir çaba ile onları arar. Çünkü onlara sığınma, kişi özgür olmaktan da kurtarır. Ne olmak gerektiği sorusu bir tarafa bırakılırken, yerine ne yapmak gerektiğiyle ilgili bir dizi önemsiz soru geçirilir.

Heidegger, işte bu varlık tarzını tanımlayıp ifade edebilmek için “düşmüşlük” terimini kullanır. Düşmüşlük, sahicilikten yoksun varoluş halidir

 

…sahicilik kişinin dünyadaki gerçek konumunun farkına varılıp bütünüyle hayata geçirilmesinden, tecrit edilmişliğinin ve ölüme doğru olan kaçınılmaz yürüyüşünün gerçekleşmesinden oluşur.

 

Heidegger’e göre, insan zamansal bir varlık olup, zamansallık onun varolma tarzıdır.

Dünya ile olan kaygılı ilişki, Heidegger açısından, “yapılacak bir şeyler var” düşüncesinden oluşur ve böyle bir düşünce, elbette bir gelecek zaman düşüncesini gerektirir.

 

“Varlık, varolan gibi nesnel olarak tasarımlanıp vücuda getirilemez. Tüm varolanlardan tamamıyla başka olan Varlık, Varolan-olmayandır.”

 

Varolanlar ile varlık arasındaki ontolojik ayırımın unutulmasıyla, Varlığın anlamının unutulması arasında doğrudan bir ilişki bulunduğunu öne süren Heidegger’e göre, Batı metafiziği Varlığı verili bir şey olarak kabul edip, varolanlar dünyasına dalmak suretiyle yozlaşmıştır. Bu yozlaşmanın kaynağında ise, o, “şey” üzerinde düşünürken, aslolan Varlığı gözden kaçırmanın bulunduğunu söyler.

 

Varlığı bir varolan olarak ele almanın mümkün olmadığını söyleyen Heidegger, Varlığın, başka herhangi bir şeye müracaat etmeksizin, kendisini kendisinden farklı olarak açığa çıkardığını ve böylece de özü itibariyle olmadığı bir şey içinde kendisini gizlediğini iddia eder. Varolan her şey, Varlığın bu “yokluğu”dur.

 

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - ANALİTİK FELSEFE

ANALİTİK FELSEFE

…analitik filozoflar açıklamanın yönünün kompleks olandan basit olana, büyükten küçüğe doğru olması gerektiğini söylerler.

 

Frege, Russell ve ilk dönemi itibariyle Wittgenstein, mantığı dilin ve dili de dünyanın gerçek yapısını açımlayan bir araç veya disiplin olarak düşündü.

 

George Edwards Moore

Felsefesinin her daim iki ana teması oldu: (1) Dünyanın gerçek doğasıyla ilgili, birtakım ezoterik, septik veya metafizik görüşlere karşı, sağduyunun görüşlerinin savunuculuğunu yapmak. (2) Felsefi problemlere yaklaşımın doğru yolunun, problemi çözmeye çalışmaktan önce, problemi yaratan şeyin ne olduğunu sorup anlamaya çalışmak olduğunu öne sürmek. Moore, işte bu çerçeve içinde, felsefenin yönteminin analiz olduğunu öne sürdü.

 

Moore metafiziğinde, her şeyden önce temel ontolojik bölünmenin var olan şeyler ile var olmayan şeyler arasındaki bölünme olduğunu söyler.

İkinci kategoride yer alan şeyler ise onun gözünde “düşsel veya imgesel nesneler”dir.

 

Frege

Frege, Aristoteles mantığının çok dar olduğunu, Hegelci diyalektik mantığın hiçbir şekilde mantık olmayıp, psikolojiden ibaret olduğunu ileri sürer.

 

…mantığın dilinin bütünüyle formel bir dil olması gerektiğini ileri süren Frege, böylesi saf bir dilin geliştirilmesi noktasında, kendisine örnek ya da model olarak matematiği alır.

 

Frege, kendi alternatif sayı anlayışının üç temel ilkesini şu şekilde ifade eder: (1) Mantıksal ve dolayısıyla nesnel olan ile psikolojik ve bu yüzden öznel olan arasında mutlak bir farklılık vardır. (2) Sözcükler, sadece bir önerme bağlamında bir şey ifade ettikleri için bir sözcüğün anlamının yalıtılmış olarak aranmaması gerekir. (3) Kavram ile nesne arasındaki farklılığa dikkat edilmesi gerekir.

 

Kullandığımız sözcükler her zaman anlamları aracılığıyla gönderme yapar. Bir isme hangi anlamı yükleyeceğimiz bizim seçimimize kalsa da o anlamın dünyada hangi nesneyi belirleyeceği bizim kararımıza bağlı değildir.

 

Bertrand Russell

…geleneksel metafiziği besleyen şeyin esas itibariyle klasik Aristoteles mantığı olduğunu iddia etti.

…yeni bir mantığın düşünceye kanat takacağını ileri sürdü.

 

…bir önerme bir olguyu ifade eder. Olabilecek en basit türden olguya atomik olgu

adını veren Russell, atomik olguları ifade eden önermelere atomik önermeler adını verir.

 

…felsefesinde esas ağırlığı analiz ve eleştiriye verir

 

Wittgenstein

Kant’a benzer. Gerçekten de Wittgenstein’ın en önemli ayrımı söylenebilen ile söylenemeyen arasında yapmış olduğu ayrımdı ve bu ayrım her yönüyle Kant’ın bilinebilir olan ile bilinemez olan arasında yapmış olduğu ayrımı anımsatmakta…

 

Wittgenstein, bizim olguları kendimize resmettiğimizi belirtirken, resmin betimlediği nesne ya da olgularla ortak bir şeye sahip olması gerektiğini iddia eder. …bu şey, “resimsel form”dur.

 

Tractatus’un kökeninde şu halde, oldukça önemli sonuçları olan bir anlam teorisi bulunur. Bu anlam teorisinin ilk ve en önemli sonucu, isimlerle adlandırma olgusuna yapılan vurgu olarak ortaya çıktı.

 

A priori olarak doğru olan resimler bulunmadığını söyleyen Wittgenstein’a göre, Kant aslında fizik ve matematiğin bize dünya hakkında a priori resimler verdiğini söylemektedir. Oysa onun bakış açısından, fizik dünyayı resmeder, ama a priori değildir; matematik ise a prioridir, fakat herhangi bir şeyi resmetmez.

 

“gösterilebilir olan söylenemeyendir”, fakat öte yandan “söylenemeyen, kendisiyle ilgili olarak sessiz kalmamız gereken şey, her şeye rağmen gösterilebilir.”

 

…mantıksal olarak doğrulanan ikinci ana önerme türüne, “analitik önerme” adı verilir. Analitik önermeler, mantıksal doğrulamaya paralel olarak, anlamlılıklarını ihtiva ettikleri sözcüklerin veya sembollerin tanımlarından alırlar.

 

Analitik önermeler bize dünya hakkında yeni bilgi vermezler, yani onlar dünyaya dair mevcut bilgilerimizi artıran önermeler değillerdir; bu yüzden onlara, “totoloji” adı verilir.

 

Felsefi Soruşturmalar

…önceki eserinde dil, dilin kavramsal yapısının mantıksal yapı ile özdeşleştirildiği mantıksal bir kalkül modeline uygun olarak ele alınmış, tüm anlamlı tümceler, yalın tümcelerin doğruluk fonksiyonları olarak görülmüştü. Oysa Felsefi Soruşturmalar’da (…) anlamın, belirli faaliyetleri düzenleyen ifadelerin kullanımı hakkında sosyal olarak koşul altına alınmış anlaşmalardan doğduğu ve dahası bunların nihai olarak kullanıcıları gerektirdiği ifade edilir. İkinci dönemin Wittgenstein’ına göre bir ifadenin anlamını bilmek demek, o ifade ile neyin adlandırıldığını veya adlandırmanın nasıl tanımlandığını bilmek değil, fakat diğer kişilerle ilişki içinde ifadenin nasıl kullanıldığını bilmek demektir. (kitle manipülasyonu)

 

…anlamanın ne olduğunu kavramak istiyorsak eğer, dilin, fiilen kullanıldığı bir durumda nasıl iş gördüğünü, işlevini ne şekilde yerine getirdiğine bakmamız gerektiğini söyler.

 

Benimsediğimiz yaşam biçimi veya içinde bulunduğumuz hayat formunun şeylere nasıl baktığımızın, onları nasıl gördüğümüzün, nelere bakıp nelere bakmadığımızın, neleri görüp neleri görmediğimizin yegâne belirleyicisi olmak durumundadır.

 

Wittgenstein’a göre, bizim kendimizi tıpkı şişedeki sinek gibi sıkışmış hissetmemize yol açan şey, o halde dilin normal, gündelik hayatta kullanılmadığı şekillerde kullanılmasıdır. Bu yüzden felsefenin en önemli sonuçlarından biri, “aşikâr anlamsızlık veya saçmalıkların gözler önüne serilmesi” olmak durumundadır.

 

Karl Raimund Popper

Ona göre, bir hipotez ya da teorinin, yani sınırlanmamış bir genellemenin doğrulanması ile yanlışlanması arasında mantıksal yönden tam bir asimetri vardır. Buna göre, binlerce, hatta yüz binlerce örnek bir hipotez ya da kuramı doğrulamaya yetmezken, tek bir aykırı örnek onu yanlışlamaya yeter.

 

Popper’a göre, bilimsel ve dolayısıyla yanlışlanmaya elverişli hipotezlerin en önemli özelliği, onların yanlış olma riskini alarak birtakım şeylerin olmasını yasaklamalarıdır. Hipotez doğruysa bazı şeyler olamaz; oluyorsa eğer, kuram doğru değildir. “Metaller ısıtıldıkları zaman genleşir” hipotezi, ısıtıldığı zaman genleşmeyen metallerin olabilmesini yasaklar. Belirli şeylerin olmasını yasaklama becerisi bilimsel hipotezleri güçlü kılan şeydir. Bu yüzden, bilimselliğin ölçütü (…) yanlışlanabilirlik olmak durumundadır.

 

John Langshaw Austin

Bazı bağlamlarda birtakım söz ya da ifadelerin doğru ya da yanlış diye tanımlanmalarının imkânsız olduğunu gören Austin, sonuçta, olgu bildiren veya bir olgu hakkında bildirimde bulunan sözcelemler ile birtakım sonuçlar üreten sözcelemler arasında bir ayrım yapar. Ayrımı vurgulamak için de olgu bildiren ve dolayısıyla da doğru ve yanlış olan önerme ya da bildirimlere teknik bir dille “saptayıcı” adını verirken, bir sonuç üretmek amacıyla ortaya konan ifadeleri “edimsel” diye niteler.

 

…sözcüğün tam ve gerçek anlamıyla bir şey söyleme edimine, yani sırasıyla seslendirme, dillendirme ve anlamlandırma katmanlarından bir edime, Austin “düzsöz edimi” adını verir. O, burada bunun dışında iki temel edimden daha söz eder. Bunlardan birincisi, bir şey söylerken gerçekleştirilen bir edim türü olarak “edimsöz edimi”dir, diğeri ise bir şey söylemek suretiyle neden olunan bir edim türü olarak, “etkisöz edimi”dir. Sözgelimi “Hayvanat bahçesinden kaçan bir aslan dehşet saçıyor” dediğimi, varsayalım. Makul ve kolayca anlaşılır bir önermeye karşılık gelen bu sözcelem, bir düzsöz edimini ifade eder. Bununla birlikte bu sözü, yaşadığım kentteki diğer insanlara hitap ederek söyleyebilir ve onları yaklaşan bir tehlikeden dolayı uyarmak isteyebilirim. Sözcelemi işte bu şekilde kullandığım zaman, onları uyarmak suretiyle bir edimsöz edimi gerçekleştirmiş olurum. Bununla birlikte, bu uyarı maksadını aşarak, hiç istemediğim halde veya önceden kestiremediğim şekilde, hemşerilerimi kaygılandırıp korkutabilir, hatta bir panik dalgasına neden olabilir. İşte bu sonuncu durumda söz konusu olan şey bir etkisöz edimidir…

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - PRAGMATİZM

 PRAGMATİZM

ABD’nin felsefi düşünceye yaptığı yegâne özgün katkıyı ifade eder.

…pragmatizm terimini, “iş” ya da “eylem” anlamına gelen Grekçe “pragma” sözcüğünden yola çıkarak kullanmaya başlayan ilk kişi Peirce’tır.

 

Charles Sanders Peirce

Ona göre, öncelikle şeylerin kendileriyle ilgili doğrular anlamında transandantal doğrular vardır.

…transandantal doğrular kendi içlerinde, etik doğrular veya mantık doğruları benzeri farklı türlere ayrılırlar.

Peirce, gerçekte bir önermenin ampirik olarak doğrulandığı takdirde değil de deneyimsel olarak yanlışlanmadığı sürece doğru olduğunu söyler.

Peirce’ın bir dünya görüşünden ziyade bir metodoloji, yani düşünceleri açıklığa kavuşturmayı amaçlayan bir düşünme yöntemi olarak tanımladığı pragmatizminin merkezinde bir anlam teorisi, sözcüklerin anlamlarını nasıl kazandıklarıyla ilgili bir açıklama bulunur.

 

Bilimin özü, ona göre, bilimin bir şeyler yapmanın, bir şeyleri hayata geçirmenin yöntemi olmasından oluşur. Peirce düşünmeyi bir şeyler yapmanın bir yöntemi olarak mütalaa eder.

 

William James

…evrim teorisi, “varlığın kaynağı nedir?” diye soruyor

…pragmatizm, “sonuçlar nelerdir?” diye sormakta ve düşüncenin yüzünü, eylem ve geleceğe yöneltmekte

 

Gerçeklikler doğru olmayıp, sadece vardır; doğru olan onlara ilişkin inançlarımızdır

James’a göre, mantıksal doğruluk ve yanlışlık, şeylere veya olgulara değil de önermelere yüklenir. Başka bir deyişle doğru olan, olgunun kendisi değil de olguyu ifade eden önermedir.

 

James, doğruluğun somut bireylerin kişisel çıkarlarıyla yakından ilişkili olduğunu savunur.

 

John Dewey

Dewey, gerçekten de insan zihninin ezeli-ebedi hakikatlere erişemeyeceğini ama gereği gibi donatıldığı takdirde, yakıcı politik ve sosyal problemlerle etkili bir biçimde başa çıkmaya muktedir olduğunu öne sürdü. Bu yüzden fiili dünyaya dönüp insan zekâsının burada neler yapabileceğiyle ilgilendi.

 

Uzun bir süre boyunca indirgenemez bir töz olarak görülmüş olan zihnin tarihin eseri olduğunu, zihnin oluşumu ve şekillenmesinin dil yaratmaya ve kullanmaya muktedir varlıklar arasındaki ortak faaliyetin bir fonksiyonu olduğunu öne süren Dewey, bilgi konusunda da aynı şekilde bilginin konusunun tarihin eseri olduğunu ifade eden meşhur görüşünü öne sürmüştür.

 

Zekâ, kişinin çevresiyle başa çıkmak amacıyla geliştirmiş olduğu bir güçtür. Düşünme de aynı şekilde, dünyadan ve pratik problemlerden yalıtılmış olarak, özel bir çerçeve içinde gerçekleştirilen bir faaliyet değildir. Düşünme veya etkin zekânın problem durumlarında ortaya çıktığını söyleyen Dewey, tıpkı James gibi düşünme veya bilme ile yapma arasında çok yakın bir ilişki bulunduğunu öne sürer.

 

Düşünme insanın çevresiyle arasında sağlıklı ve ahenkli bir ilişki kurmasına, onun çevresine uyarlanıp çevresini dönüştürmesine imkân veren zihinsel bir faaliyettir.

 

Dewey açısından düşünme, bir belirsizlik veya sıkıntı durumu ortaya çıktığı, bir ihtiyaç tatmin edilemediği zaman başlar.

Dewey, düşünceleri / hedef veya amaçlara erişmede kullanılan araçsal eylem planları olarak görür.

 

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - 20. YÜZYILDA FELSEFE

20. YÜZYILDA FELSEFE

20. yüzyılda / pek çok filozof / dili temel almış, söylemi ve dilsel temsili bilgi ve hakikat arayışında felsefenin ulaşabileceği en yüksek nokta diye tanımlamıştır.

19. yüzyıl filozoflarının önemli bir bölümü üniversite dışında kalmıştı.

20. yüzyılda felsefe tamamen kurumsal olarak icra edilen, üniversitelerde ve araştırma enstitülerinde yürütülen bir faaliyet haline gelir.

 

…yüzyılın ilk yarısının hemen hemen tüm filozoflarının ortak bir realist amaç doğrultusunda, nesnelliği yeniden ele geçirme çabasıyla karakterize oldukları kabul edilir.

Bergson, tıpkı Schopenhauer gibi, sezgide açımlandığına inandığı gerçekliğin, kör ve tatmini imkânsız olan bir iradeden ziyade, yaratıcı bir hayat hamlesi olduğunu söylüyordu.

 

Analitik Felsefe

G. E. Moore’la başlar.

(Wittgenstein) hakiki problemlere çözüm bulunmasını engelleyen yanılsamalara kapılınmasının en önemli nedeni, ona göre, dilsel karışıklıklardır.

Russell gibi, Wittgenstein da gündelik dilin asıl mantıksal formu gizlediğine inanır.

 

Kıta Felsefesi

…içeriğinde modern ya da Aydınlanma düşüncesinin çözülmesine vücut veren felsefeleri veya Aydınlanma karşıtı bir karakterle karşımıza çıkan felsefeleri barındırır.

 

Çağdaş Metafizikçiler

Bergson

…felsefesinin merkezine, “bir şeyi bilmenin birbirinden farklı iki yolu bulunduğu” iddiasını geçirir.

Birinci yoldan elde edilen bilgi, nesneyi gözlemlediğimiz bakış açısına, durulan yere bağlıdır.

…diğerinde, bilgi mutlaktır

Bergson, bunlardan birincisine, o, “analizin yolu,” diğerine ise “sezginin yolu” adını verir.

 

Analiz-sezgi karşıtlığı, Bergson’da bizi, bilim-metafizik karşıtlığına götürür.

…bilimlerin evrenin tam ve yeterli bir açıklamasını veremeyeceklerini ve bu nedenle bir başka disiplinin bu bilimleri tamamlaması gerektiğini savunur. Bu disiplin de metafiziktir.

…metafizik ile bilimin o çok arzu edilen birleşimini gerçek anlamda sezgiyi temele alan bir felsefe gerçekleştirebilir.

 

Hayatta önceden hazır verilmiş formlar yoktur; hayat kendi formlarını değişen koşullara göre sürekli olarak yaratır. “Yaşam bir eğilimdir” ve eğilim birbirine karşı yönler yaratmayı gerektirir.

 

Tanrının gerçekliği yaratıcılık olarak ortaya konur.

…onda Tanrının temel belirlenimi yaratıcılıktır.

 

Alfred North Whitehead

…analitik düşünce tarzına karşı çıkmaktaydı. Şeylerin özünde, birbirleriyle ilişkili olmanın bulunduğunu söyleyen Whitehead, / felsefede statik ya da değişmez bir varlık anlayışına karşı çıktı.

 

…felsefenin görevinin “olgulardaki formları aramak” ve bu formları birbirleriyle olan karşılıklı ilişkilerine de vurgu yapacak şekilde ortaya çıkarmak olduğuna inandı.

 

Newton, şeylerin doğasının mekânda var olan bireysel madde parçacıklarından meydana geldiğini varsaymak açısından Antik Yunan atomcusu Demokritos’u takip eder. Whitehead’e göre, buradaki hata esas itibariyle bir madde parçacığını, bütün ilişkilerinden soyutlayarak, zaman ve mekân içinde basit bir yere konumlandırıp, salt soyutlamalar üzerinden ilerleme yanlışından oluşur.

 

…metafiziğinin dört temel kavramı vardır: Olay ya da okasyon, prehansiyon ya da kavrayış, ezeli-ebedi nesneler.

Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi - POZİTİVİZM

POZİTİVİZM

Auguste Comte

(1798-1857)

Comte’un pozitif felsefesi / bir “dünya görüşü”nü veya bir “ideoloji”yi tanımlar.

Bilimin betimlediği dünya onun gözünde gerçek ve biricik dünyadır; bilimin yöntemi de olabilecek yegâne yöntemdir

 

Comte’un sırasıyla teolojik, metafizik ve pozitif evrelerden meydana gelen üç hal yasasının temel özellikleri şöyle sıralanabilir / evrim

…yeni sistemin inşası eskisi yıkılmadan ve eski zihinsel düzenin potansiyelleri tükenmeden gerçekleşemez.

…entelektüel ilerlemenin birinci evresi teolojik evreden oluşur.

…teolojik bilinci metafizik bilinç izler.

…üçüncü evre olarak pozitif hal…

 

…bilimsel bilgi de belirli evrelerden geçerek ilerler.

 

Düzen ve ilerleme düşünceleri sosyal fiziğin en temel fikirleridir.

 

Aydınlanmanın bireyci, liberal ideallerine en küçük bir yakınlık duymaz. Hatta birer metafiziksel dogma olarak gördüğü özgürlük, eşitlik ve halk egemenliği fikirlerine şiddetle karşı çıkar. Ona göre, bireycilik Batı dünyasının bir şekilde iyileştirilmesi gereken bir hastalığıdır.

 

Arthur Schopenhauer

Arthur Schopenhauer’ın pesimist felsefesi / Batı akılcılığına şiddetli bir karşı çıkışı / yalnızlaşan ve zavallı hale gelen insana merhametle yaklaşıp modern hayatın köksüzlüğünü, insan hayatının boşluğunu, Tanrının sekülerleşmeyle birlikte sahneyi tümden terk edişinin yarattığı nihilizmi derinden hisseden bir yeni weltanschaung, bir irrasyonalizm ideolojisidir.

 

Fichte ve Hegel / Schopenhauer bu iki filozofun Kant’ta doğru ve derinlikli olan ne varsa ortadan kaldırdığı kanaatindedir.

Kant’ın etik bir çerçeve içinde yorumladığı “irade”yi, o, temel bir metafizik kategori haline getirir ve gerçek addedilen her şeyin temelinde iradenin bulunduğunu söyler.

 

İradenin akıldışı kudreti insanda, esas içgüdüsel tepiler, arzu, istek ve dürtüler şeklinde ortaya çıkar.

Schopenhauer’e göre, bu arzuların yokluğu hayatın biricik gerçekliği ve özünü meydana getirir.

 

Algıya dayalı bilgide, şeylerin gerçekte ne olduklarını hiçbir zaman bilemeyiz.

 

…gerçek olan rasyonel olan değildir; gerçekten var olan, işlemleri veya faaliyetleri nihai bir amaç veya plandan yoksun olan, akıldışı ve kör bir güç olarak iradedir.

 

…varoluşumuz düzen ve amaçtan yoksun bulunan dünyanın temelindeki kör bir güç olarak iradenin yaşam isteğinin, onun insan şeklinde nesnelleşmesinin bir sonucudur.

 

…estetik deneyim, isteme ve boşuna uğraşma çarkının dışına çıkabilme yolunda insanın azımsanmayacak bir mesafe almasını mümkün kılar.

 

Schopenhauer’a göre, insan eylemlerini belirleyen üç temel güdü ya da motif vardır: Bencillik, kötülük yapma ya da intikam alma ve merhamet. Bunlardan en temel olan da bencilliktir.

 

Søren Kierkegaard

Kierkegaard, Aydınlanmanın nesnelliği vurgularken, geleneksel din ve ahlakın hakikatlerine karşı aldığı düşmanca tavırdan rahatsız olarak, öznel hakikatin önemini vurgular.

Kierkegaard’a göre, rasyonalist sistemler gerçekliğin tümünü bir düşünce sistemi içine sıkıştırır, her şeyi akla indirger; akıl dışındaki öğeleri ve hepsinden önemlisi var oluşu unutur.

 

Kierkegaard’a göre, Hegel insanı dünya tarihinin bir aracı haline getirmiş, onu güya materyalist bir determinizmden kurtarırken, tinsel bir determinizme tutsak etmiştir.

 

Kierkegaard, genel sistemlere, kavramsal şemalara ve nesnelliğe karşı egzistansı ve varoluşu öne çıkarır.

 

Kierkegaard hakikatin öznellik olduğunu söyler.

Kierkegaard insanın özsel benliğini Tanrıda gerçekleştirinceye kadar kaygı içinde yaşamaya mahkûm olduğunu söyler.

 

…bireyin hayatının akışı boyunca kendisinde yer alabileceği üç, ama gerçekte biri diğer üçüne hazırlık olacak şekilde dört ayrı varoluş küresi ya da tarzından söz eder: Estetik, ahlaki ve dini varoluş tarzı.

 

Hayatımızın en önemli ve kritik anına esas itibariyle suç ve umutsuzluk yoluyla sürüklendiğimizi söyleyen Kierkegaard’a göre, Tanrının varoluşunu insana kendisine yabancılaşmışlığının, varoluşsal benliğiyle özsel benliği arasındaki karşıtlığın farkına varması gösterir.

 

Friedrich Nietzsche

Nietzsche, hümanizme karşı çıkışında, insanı tanrılaştıran, ona hayvani varoluşu aşma imkânı veren başarıların temelinde, hakikatin değil de yanlış ve yanılsamanın bulunduğunu göstermeye çalışmıştır.

…sanatın uyum ve düzenle irtibatlandırılan Apollon’a dayanmadığını, Dionyssos’un kaotik ve yıkıcı gücünün bir ifadesi olduğunu öne sürer…

 

Nietzsche’ye göre, Hıristiyanlığa duyulan inanç çökerken, insanlar Darwin’in evrim fikrine giderek daha çok inanır olmuşlardır. Çok tehlikeli olan bu gelişme, ona göre, insan ve hayvan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmıştır.

 

Nietzsche’ye göre, Sokrates’ten beri felsefenin genel eğilimi oluşun ardında, değişmeyen bir varlık, bir töz aramak olmuştur.

 

Herakleitos’un Nietzsche için önemi, onun oluşu, olanca masumiyeti ve açıklığı ile oluşu görebilmesinden kaynaklanır.

Nietzsche’ye göre, masumiyet varoluşun, iradenin ve gücün oyunudur.

Nietzsche’nin felsefesinde, bundan dolayı oluşun dışında bir varlıktan söz etmek hiçbir şekilde mümkün olmaz. Ona göre, varlıkta sürekli bir oluş ve değişme vardır.

 

…geleneksel felsefenin klasik özne, temsil ve hakikat anlayışlarına karşı çıkarak, olguların değil de sadece yorumların bulunduğunu, nesnel ve değişmez hakikatlerin değil de çeşitli bireylerin veya grupların yapım ya da inşalarının var olduğunu öne sürer.

Bilgiye sahip olanlar, ona göre dünyayı hiçbir zaman yalın bir biçimde ve olduğu gibi göremezler.

Bilenler gördüklerini bir tanım içinde ya da teorileştirerek sunmak zorundadırlar.

Akıl ve bilinç salt yüzeysel fenomenlerdir; insanın benliği de aklın kaynağı olan ve akıl tarafından anlaşılması mümkün olmayan organizmanın bir parçasıdır.

 

…insanların güçlüler ve zayıflar olarak ikiye ayrıldıklarını, bu insanlar arasındaki ilişkilerin temelinde de ahlaki unsurlar yerine gerçek hayatta bulunan her şeyin olduğunu söyler.

…ilişkiler güç ilişkileri olup, ahlakın mahiyetini belirleyen şey bireyin güçlü ya da zayıf olmasıdır. Buna göre, verili ahlak zayıf, güçsüz karakterli insanların teşekkül ettirdiği bir ahlaksa eğer, bu ahlak köle ahlakıdır; buna mukabil o güçlü, kendilerine güvenen, sağlıklı insanlar arasında teşekkül etmiş olan bir ahlak ise, söz konusu ahlak bu kez efendi ahlakı olmak durumundadır.

 

Hâkim ahlak anlayışının söz konusu köle ahlakı ekseninde oluşturulduğunu düşünen Nietzsche, sıkıntının kökenlerini jeneolojik soruşturmasından hareketle, Hıristiyanların Yunanlılar üzerinde kazandığı hâkimiyette bulur.

…iyinin en erken dönemlerdeki kullanımının “soylu, kudretli, yüksek mevkili ve yüksek fikirli” kavramlarına işaret ettiğini söyler.

Hıristiyanlığın zayıfın, ezilmişin, alçakgönüllünün, yoksulun yanında yer alması ve onları yüceltmesi, Nietzsche’ye göre Hıristiyanlığın güce, kudrete, aristokrat ahlakına yönelik gizli hınç ve nefret duygusundan kaynaklanır.

 

…köle ahlakı kendini olumlayan bir ahlak olmayıp, kendi varlığını ötekini olumsuzlamak suretiyle teminat altına alan bir ahlaktır. Onun tanımlayıcı tutumu, hınç tutumudur. Köle varolabilmek için kendisine düşman bir dış dünyaya ihtiyaç duyar; onun eylemde bulunmasında dışsal uyarıcılar etken rol oynar ve eylemi bu durumun bir sonucu olarak tepkiseldir.