Patrick
Mahony - Maurice Maeterlinck - Notlar
Mistik ve Dramaturg Kişinin ve Fikirlerinin Anımsatıcı
Bir Biyografisi
Maurice Maeterlinck Mystıc and Dramatist a Reminiscent
Biography Of The Man
And His İdeas, The Institute for the Study of Man, Washington,
1984
Giriş
Patrick Mahony, 1941 ile 1947 yılları arasında II. Dünya Savaşı’ndan kaçarak ABD’ye sığınan Maurice Maeterlinck ve kendisinden otuz yaş küçük eşiyle sık sık bir araya gelmiş.
1890’ların başından itibaren çıkardığı her kitapla dünyayı büyüleyen Maeterlinck, zaman içinde soldu…
Maeterlinck, Flaman psikolojisinin kaderci merceğinden
dünyaya bakan, Flaman ruhunun en gerçek temsilcilerindendir.
Onu kalıcı kılan asıl özellik, çağdaş dünyada yeni bir güzellik anlayışı getirmesi ve modern dünyanın ilk önemli edebi mistiği olmasıdır. Mavi Kuş, Pelléas et Mélisande ve Arının Hayatı gibi eserlerinde tasavvuf/mistisizm temel temadır.
Biyografi
Maurice Maeterlinck, 1862 yılında Flaman Bölgesi'ndeki
Gent'te doğdu.
Babasının isteğiyle hukuk eğitimi alıp Gent'te avukatlık yapmaya başladı ancak ilk davasını kaybettikten sonra avukatlık cübbesini çıkarıp edebiyata yöneldi.
1889'da yayımladığı Serres Chaudes (Sıcak Evler) şiir
kitabıyla yalnızlığını ve içsel melankolisini dile getirdi.
1890'da kaleme aldığı Prenses Maleine oyunu, Fransız eleştirmen Octave Mirbeau tarafından Le Figaro gazetesinde "Shakespeare kadar iyi bir başyapıt" olarak nitelendirildi ve Maeterlinck bir anda dünya çapında üne kavuştu.
Paris'e taşınarak Sembolist akımın öncülerinden Villiers de
L'Isle Adam ile tanıştı. 30 yıla yakın süren Georgette Leblanc ile birlikteliği
sırasında Normandiya'daki tarihi Saint Wandrille Manastırı'nı kiralayarak
çalışmalarını burada sürdürdü; Oscar Wilde ve Konstantin Stanislavski gibi
isimleri burada ağırladı.
1911 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.
1919'da kendisinden 30 yaş küçük Renée Dahon ile evlendi.
Amerika Birleşik Devletleri'ne turneler düzenledi, Carnegie Hall'da konferans
verdi ve Hollywood'da çalıştı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi tehdidi sebebiyle Portekiz üzerinden ABD'ye sığındı. Savaştan sonra Nice'teki Villa d'Orlamonde'a döndü ve 5 Mayıs 1949'da hayatını kaybetti.
İlk Oyunlar
Prenses Maleine (1889)
Harlingen ve Ysselmonde krallıkları arasındaki savaşın ortasında yetim kalan 15 yaşındaki Prenses Maleine ile Prens Hjalmar'ın karanlık ve trajik öyküsüdür. Kötü Kraliçe Anne'in hırsları, Maleine'i boğarak öldürmesi ve Hjalmar'ın sevgilisinin cesedi üzerinde intihar etmesiyle son bulan oyun, insanın kaçınılmaz kader karşısındaki çaresizliğini işler.
Yedi Prenses (1890)
Mermer bir salonda gümüş bir ışık altında doğaüstü derin bir uykuda yatan yedi prenses ile onları ziyaret eden Prens Marcellus'un öyküsüdür. Gizli geçitlerden uykudaki prenseslerin yanına ulaşan Prens onları uyandırmaya çalışır; ancak Davetsiz Misafir Ölüm, prenseslerden Ursula'yı hayattan koparmıştır.
Pélleàs ve Mélisande (1892)
Kral Arkel'in torunu Golaud'nun ormanda kaybettiği altın tacı için ağlarken bulup evlendiği gizemli Mélisande ile Golaud'nun üvey kardeşi Pélleàs arasındaki kaçınılmaz ve saf aşktır. Kıskançlık krizine giren Golaud'nun Pélleàs'ı öldürmesi ve Mélisande'ın doğum yaptıktan sonra yaşamını yitirmesiyle noktalanır. Oyun, Claude Debussy tarafından ünlü bir operaya dönüştürülmüştür.
Tintagalies'in Ölümü (1894)
Truva trajedilerini andıran beş perdelik dramada, kraliyet ailesinin masum varisi küçük Tintagalies'in öyküsü aktarılır. Diyarın kötü kraliçesi veraset sırasını değiştirmek için çocuğu karanlık kalede hapseder; kız kardeşleri Ygraine ve Belangere'in çırpınışlarına rağmen Tintagalies gölgeler içinde boğularak öldürülür.
Aglavin ve Selysette (1896)
Kasvetli bir şatoda kocası Meleander ile yaşayan çocuk ruhlu Selysette ile şatoya konuk gelen Aglavaine arasındaki insani ve trajik üçgendir. Üç karakterin de birbirini eşit derecede sevdiği bu çıkmazda, Selysette kendisini feda ederek kulenin tepesinden düşüp yaşamına son verir.
Ariane ve Mavi Sakal (1902)
Mavi Sakal'ın yedinci eşi Ariane, kendisine teslim edilen anahtarlarla toplumun tabu saydığı yasak odaya girer ve zindana atılmış önceki beş eşi bulur. Onlara ışığı ve özgürlüğü sunar; kadın hakları ve toplumsal özgürleşme temalarını simgeler.
Kardeş Beatrice (1902)
Eski sevgilisi Bellidor'un çağrısına uyarak manastırdaki yeminlerini terk edip kaçan Rahibe Beatrice'in yerine, Meryem Ana heykelinin kaideden inerek onun kılığına girmesini konu alan bir mucize oyunudur. Yıllar sonra sefalet ve pişmanlık içinde manastıra dönen Beatrice, yokluğunda kutsal bir azize olarak hatırlandığını görür.
Monna Vanna
Floransalılar tarafından kuşatılan Pisa şehrini açlıktan kurtarmak amacıyla, düşman komutanı Princivalle'in çadırına "yalnızca mantosunu giyerek" gitmeyi kabul eden Monna Vanna'nın şövalyece fedakarlığıdır. Princivalle'in çocukluk aşkı olduğunu öğrenen Vanna, kocasının kör kıskançlığı karşısında ruhsal bir uyanış yaşar.
Joyzelle (1903)
Büyücü Merlin, oğlu Lanceor ve gemi kazası sonucu adaya düşen Joyzelle arasındaki aşk sınavlarıdır. Yalanlar, engeller ve ölümsüz aşk sınamaları karşısında Joyzelle'in gösterdiği kararlılık, hakiki aşkın her türlü yanılsamayı aşma gücünü ortaya koyar.
Dünya Şöhreti
Mavi Kuş (1908)
Oduncu çocukları Tyltyl ve Myltyl, Peri Berylune'ün hasta kızı için mutluluğun simgesi olan Mavi Kuş'u aramak üzere bir rüya yolculuğuna çıkarlar. Işık, Ekmek, Su, Şeker, Kedi ve Köpek ruhlarının eşlik ettiği bu arayış; Hafıza Ülkesi, Gece Sarayı, Orman, Lüks ve Mutluluklar Sarayı ile Geleceğin Krallığı boyunca sürer. Yakaladıkları tüm kuşların elden kaybolmasının ardından uyanan çocuklar, aradıkları Mavi Kuş'un ve mutluluğun zaten kendi evlerinde bulunduğunu kavrarlar.
Sonraki Oyunlar
Nişan (1919)
Mavi Kuş'un devamı niteliğindeki eserde ergenlik çağındaki Tyltyl, Peri Berylune ve Işık rehberliğinde eş seçimi yapmaya çağrılır. Atalar Diyarı'na ve doğumu bekleyen çocukların yer aldığı Samanyolu'na yapılan yolculukta evlilik seçiminin bireysel özgür iradeden ziyade genetik geçmiş (kromozomlar) ve gelecek nesiller tarafından belirlendiği aktarılır.
Mecdelli Meryem (1913)
Lüks ve sefahat içinde yaşayan fahişe Meryem Mecdelli'nin, İsa'nın "Aranızda günahsız olan ilk taşı o atsın" sözünü duymasıyla yaşadığı ruhsal dönüşümdür. Kendisini arzulayan Roma subayı Verus'un İsa'nın hayatı karşılığında sunduğu ahlaksız teklifi reddederek mesihinin öğretisine olan sadakatini korur.
Birinci Dünya Savaşı
İşgal altındaki Belçika'nın yaşadığı felaketi ve yıkılan tarihi değerleri konu alan makaleler bütünüdür. Tarafsız ülkelerde düzenlenen konferanslar ve propaganda yazılarıyla milli dayanışma çağrısı yapılmıştır.
Aziz Antonius Mucizesi (1919)
Aziz Antonius'un ölen zengin kadın Hortense'i mucizevi bir
şekilde diriltmesi üzerine gelişen hicivsel komedidir. Kadının akrabaları miras
kaybı korkusuyla Azizi büyücülük ve ruhsatsız hekimlikle suçlayarak polise
teslim ederler; insan doğasındaki nankörlük gözler önüne serilir.
Prenses Isabel (1937)
Belçika'daki tarihi Gheel akıl hastaları kolonisinde geçen oyundur. Kendisini prenses sanan, sanrılar gören güzel Isabel'in dünyası üzerinden akıllılık ile delilik arasındaki son derece ince çizgi ve modern psikanalizin yüzeyselliği işlenir.
Nesir Eserleri
Alçakgönüllülerin Hazinesi (1896), Bilgelik ve Kader (1895), Gömülü Tapınak (1902) ve Çift Bahçe (1904) felsefi denemelerinde ruhun derinlikleri, sessizliğin gücü, içsel ahlak ve insan-evren ilişkisi işlenir. Arının Hayatı (1901), Çiçeklerin Zekası (1907) ve Médan Şatosu (Güvercinler ve Su Örümceği - 1936) doğadaki düzeni, böceklerin ve bitkilerin gizli zekasını insan toplumuyla karşılaştırır.
Büyük Sır (1921), Sonsuzluğumuz (1919), Yıldızların Büyüsü,
Uzayın Hayatı (1928) ve Yüce Yasa (1930) eserlerinde ise Doğu mistisizmi,
reenkarnasyon, astronomi ve evrensel fizik yasaları sorgulanır.
Yaşlılık döneminde kaleme aldığı Pascal serisinde (Büyük
Sessizlikten Önce, Kum Saati, Tanrı Huzurunda, Büyük Kapı, Kanatların Gölgesi)
hayatın ve ölümün anlamı özdeyişler şeklinde sunulur.
Bir Hikaye Anlatıcısı Olarak
Maeterlinck'in bir arkadaşının anlattığı kehanet dolu düş öyküsüdür. Arkadaşı gençliğinde Hollanda'daki bir evin bahçesindeki kuyuya düşüp boğulma tehlikesi geçirmiş, o anda duyduğu Felemenkçe ifadeler ve annesinin Navez tarafından yapılan portresi yıllar sonra rüyasındaki imgelerle birebir örtüşmüştür. Bilinçaltının geçmişteki olayları zamandan bağımsız biçimde koruduğu vurgulanır.
Maeterlinck, insan ruhunun o derin, sessiz koridorlarında
gezinmeyi seven bir bilgedir; bu olay da onun kaleminden çıkmış bir kader
draması gibi, gerçeğin ve sezginin sınırlarında yankılanıyor.
Hayatımızın görünmeyen ipleri, geçmişin derinliklerinde
düğümlenmiştir ve ruh, unutulmuş olanı asla gerçekten kaybetmez.
Onun Psişik Hayatı
Maeterlinck, Fransa’daki Psişik Araştırma Derneği’nin ilk üyelerindendir. Psişik enerjinin ve onun kontrol edilmesinin gelecekte bilim dallarında devrim yaratacağına inanmıştır. Örneğin, Bilinmeyen Misafir (1913/1917) adlı eserinde durugörü, önseziler, psikometri ve perili evler gibi konuları incelemiştir.
Mahony'nin, güneş enerjisinin bir treni hareket ettireceğini yıllar önce nasıl öngördüğünü sorması üzerine Maeterlinck gülümseyerek "Belki de Akaşik Kayıtları nasıl okuyacağımı biliyorumdur" yanıtını vermiştir. Evrensel süper bilinçaltı olarak bilinen bu kütüphanede, gelecekteki olayların ve felaketlerin bilgisi yer almaktadır.
Maeterlinck, fiziksel bir beyin olmadan da düşüncenin var
olabileceğine ve dalga boylarının keşfiyle bunun kanıtlanacağına inanmıştır.
Boğulma tehlikesi geçirenlerin tüm yaşamlarını bir anda görmesinden yola
çıkarak, mutlu anıların zihinde "fotoğraflanarak" ruhun
derinliklerine kazınması gerektiğini savunmuştur.
Ölüm, Ölmek ve Sonrası
Maeterlinck ve C. J. Jung, ortalama bir insanın en büyük mutsuzluğunun ölüm korkusu olduğu konusunda hemfikirdir. Bu korkunun hafifletilmesi, dünyadaki gerçeklik anlayışını iyileştirecektir.
Maeterlinck, ölümden kısa süre sonra en önemli çalışmasının başlayacağına inanıyordu. Ona göre ölüm şoku, ölülerin haftalar veya aylar sonra uyandığı "çok ağır bir anesteziye" benziyordu.
Maeterlinck’e göre, bencil, materyalist veya kötü bir yaşam
sürmüş olanlar ölüm uyuşukluğundan uyandıklarında pişmanlık ve dehşet
yaşayacaklardır. Buna karşın hayırsever bir yaşam sürenler ve en önemlisi büyük
bir aşk (romantik ve sadık bağlılık) yaşamış olanlar, ölümden korkmamalıdır;
çünkü büyük aşk kendi ölümsüzlüğünü öğretir ve aşıklar birbirlerinden asla
ayrılmazlar.
Maeterlinck, geleceği de geçmiş kadar geçerli bir varlık
alanı olarak görür. İnsanlığın maddi unsurlara bağımlı olduğu için ruhsal
olarak ölü durumda olduğunu, ancak kendi zihnini fethedebilirse yaşamaya değer
bir dünya görebileceğini savunmuştur.
Ölümden sonra yaşam yoksa, neden hepimiz daha iyi bir
açıklama olmadan buraya gönderildik? Eğer buradaki yaşamın bir anlamı varsa,
ölüm kesinlikle her şeyin sonu olamaz.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder