25 Aralık 2024 Çarşamba

Martin Heidegger ve Teknolojinin Hermeneutik Ontolojisi - Notlar

Hossein Zamanlou - Martin Heidegger ve Teknolojinin Hermeneutik Ontolojisi - Notlar

Yüksek Lisans Tezi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015

 

Giriş

Heidegger’in teknoloji okuması, insanın dünyayı "tüketilecek bir kaynak" olarak görmesine yönelik derin bir eleştiri sunar.

Heidegger’e göre fenomenolojinin amacı yeni hakikatler keşfetmek değil, önceden tanıdıklarımızı veya dünyamızda varolanları açığa çıkartmaktır.

 

Bölüm I: Epistemolojik Çerçeve: Hermeneutik Fenomenoloji ve Araç Analizi

Husserl’in "Yaşam-Dünya" (Life-World) kavramı, bilimin sübjektiviteyi unuttuğu bir kriz ortamında merkezi bir rol oynar. Heidegger için ise fenomenoloji, nesnelerin özüne dönmeyi amaçlayan bir eylemdir; şeyler yalnızca var olmazlar, ayrıca ne iseler o olarak kendilerini ifşa ederler.

 

Modernite ve sanayileşmenin doğurduğu kriz, aklın zayıflaması ve Avrupa insanlığının hastalanması sonucunu doğurur.

 

Heidegger, geleneksel metafiziği aşmak için en temel soruyu sorar: Neden var olanlar vardır da yok değildir?

Hakikat, basit bir "doğruluk" veya "önerme uygunluğu" değil, Yunanca aletheia kavramına dayanan bir "örtülü olmama" (açığa çıkma) halidir. Heidegger’e göre "dasein hakikat içinde vardır" ve bu ancak varlığın kendini açmasıyla mümkündür.

 

echne, sadece el becerisi değil, bir "bilme tarzı" ve gizli olanı açığa çıkarma eylemidir.

 

Sanat eserleri hakikatin inşasında önemli bir yer tutar; "sanat eserinde hakikatin ortaya çıkışı" bir hadise olarak nitelenir.

 

Modern bilim, dünyayı matematiksel bir plana indirger ve doğayı hesaplanabilir bir nesne haline getirir.

 

Araçlar ancak bozulduklarında veya eksikliklerinde gerçek mahiyetlerini (el-altında-hazır olma) hissettirirler.

 

Bölüm II: Tekniğe İlişkin Soruşturmanın Kaynakları

Modern çağın en temel olayı, dünyanın bir "görüntü" (Weltbild) haline gelmesidir. Bu süreçte insan, kendini dünyanın merkezine bir "özne" olarak yerleştirir ve her şeyi temsil edilen bir nesneye dönüştürür.

 

Teknolojinin özü teknolojik değil, "Ge-stell" (Çerçeveleme) adı verilen ontolojik bir durumdur. Gestell, doğayı ve insanı birer "birikmiş kaynak" (Bestand) olarak düzenler; örneğin Ren nehri artık sadece bir enerji kaynağı olarak görülür.

 

Tekniğe İlişkin Soruşturma

Teknik, doğayı bir saldırı karakteriyle açığa çıkarır; enerji dönüştürülür, depolanır ve dağıtılır.

İnsan, varlığın anlamıyla olan bağı koptuğunda bir "makine usullü hayvana" dönüşme riskiyle karşı karşıyadır.

 

Modern teknoloji insanın "yersizyurtsuzlaşmasına" neden olmuştur.

 

Heidegger’e göre "dil varlığın evidir" ve nihilizm bu evsizlik durumundan beslenir.

 

Varlık zamandan ayrı düşünülemez; insanın zamansallığı onun ölüme doğru varlığı ve tarihselliği ile sınırlıdır.

 

Gerçek düşünme, varlığın sesine kulak vermektir. Heidegger, teknikleşen düşünceden sıyrılıp "asli düşünme" imkânına yönelmeyi savunur.

 

Bölüm III: Heidegger’in Teknoloji Felsefesinin Eleştirisi ve Geleceği

Heidegger’e göre teknoloji, kronolojik olarak değilse de ontolojik olarak modern bilimden öncedir; çünkü bilim, teknolojik bir çerçeveleme (Gestell) içinde mümkün olur.

 

Heidegger, teknolojiyi kaçınılmaz bir kader gibi görse de bunun kör bir determinizm olmadığını savunur. "Tehlikenin bulunduğu yerde kurtarıcı güç de ortaya çıkar" diyerek teknolojinin içindeki sanatsal ve açığa çıkarıcı potansiyele işaret eder.

 

Günümüzde bilgisayar ve sibernetik, bilgiyi organize ederek insanın yerini alan yeni bir "hadise" yaratmıştır.

 

Modern teknoloji sadece sorun yaratmaz, aynı zamanda bir "inkişaf" (açılma) tarzıdır. Sonuç olarak, Heidegger’in mirası günümüzde Don Ihde ve Andrew Feenberg gibi düşünürler tarafından daha realist ve pratik bağlamlarda (post-fenomenoloji) geliştirilmeye devam etmektedir.

 

Sonuç

Heideggerci teknoloji okumalarının aşırı genel ve karamsar yapısının aşamaları

İkili Karakter: Teknolojinin sadece negatif bir güç değil, hem iyi hem kötü potansiyelleri barındıran nötrleşmiş bir araç olarak görülmesi.

Sosyal İnşacılık: Teknolojinin toplumun dışında bir zorunluluk değil, toplumsal ihtiyaç ve kararların içinden doğan bir süreç (Sismondo) olduğu fikri.

Somutluk (Pratik Eksen): Genel bir "Teknoloji" kavramı yerine, spesifik teknik cihazların ve kullanım pratiklerinin analizine geçiş.

 

Heidegger'in mirasını devralan ancak onu daha realist bir zemine taşıyan düşünürlerin (Ihde, Feenberg, Dreyfus) katkıları, teknolojinin "yaşanan tecrübe" içindeki yerini belirlemiştir.

Don Ihde (İnsan-Teknoloji İlişkileri): Teknolojinin bedensel algımızı nasıl dönüştürdüğünü (mikro-seviye) inceler.

Andrew Feenberg (Demokratik Rasyonalizasyon): Teknolojik tasarımın siyasal ve ekonomik süreçlerle nasıl uyumlandığını ve toplum tarafından nasıl yeniden şekillendirilebileceğini savunur.

Hubert Dreyfus: Yapay zekanın insani tecrübe ve bedensel varoluş karşısındaki sınırlarını realist bir düzlemde tartışır.

 

Teknolojinin dünyayı "tüketen" yapısına karşı sanatı (Poiesis) bir alternatif olarak sunar.

Sanat (Poiesis): Dünyayı nesneleştirmeden, onu olduğu gibi "açığa çıkaran" (Unverborgenheit) bir eylemdir.

Varlığın teknolojik bir "stok" olmaktan çıkıp, dil aracılığıyla yeniden adlandırılması ve hakikatin sanatsal bir dille (şiirsel iskan) ortaya konması.

 

Günümüz dünyasında teknoloji hem bir "egemenlik" aracıdır hem de hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır. Bu paradoksu aşmak için Heidegger’in sunduğu hermeneutik fenomenoloji, teknolojinin pratik bağlamlarını (mikro düzeyde insan-cihaz ilişkisi) ve siyasal etkilerini (makro düzeyde toplum-teknoloji ilişkisi) anlamak için halen en güçlü anahtarlardan biridir.

… 

Simon Moser - Techne, Teknik, Teknoloji - Notlar

Simon Moser - Techne, Teknik, Teknoloji - Notlar

Techne, Technik, Technologie, Verlag Dokumentation, 1973

 


Editörlerin Önsözü

Günümüz dünyası "teknolojik çağ" olarak nitelendiriliyor. Bunun bir sonucu olarak, felsefenin teknoloji sorunlarını merkezine alması gerekir.

Felsefi tartışmalar, teknik gelişmelerin hızına ayak uyduramamış, kavramsal bir boşluk doğmuştur.

 

Friedrich Dessauer teknolojiyi, tanrısal bir planın parçası ve aşkın bir "fikrin" gerçekliğe dönüşmesi olarak görüyordu.

 

Teknoloji felsefesi için disiplinlerarası çalışma ve işbirliği gereklidir.

 

Simon Moser: Geleneksel Teknoloji Felsefesinin Eleştirisi

Teknoloji hem bilimsel ön koşullara sahip hem de pratik (insan ihtiyaçlarına yönelik) olması nedeniyle kendine özgü zorluklar barındırır.

Mühendislerin kavramsal araçları teknolojinin evrenselliğini kavramada yetersiz kalır.

 

Donald Brinkmann teknolojiyi "irrasyonel, psikolojik bir itici güç" olarak tanımlar.

Moser'e göre teknoloji, sadece bir araç sistemi değil, Batı'daki sekülerleşme süreciyle bağlantılı, insanların kendi çabalarıyla "kurtuluş" aradığı metafizik bir boyuta sahiptir.

 

Bilim ve teknoloji arasındaki fark deney yapma biçimlerinde ortaya çıkar.

Fizikçi doğayı sorgularken, mühendis "yapaylaştırılmış bir doğaya" sorular yöneltir.

Deney sadece bir bilgi aracı değil, aynı zamanda bir eylem odaklı karakter taşır.

 

Moser, Dessauer'in icadı bir "varoluş halinin keşfi" olarak nitelemesini Platoncu bir yaklaşım olarak değerlendirir ve eleştirir.

Dessauer’in en radikal iddiası, her teknik sorunun önceden belirlenmiş (pre-established) bir çözüm formuna sahip olduğudur. Ona göre mucit, bu formu icat etmez; onu kozmik uykusundan uyandırır, yani keşfeder.

Dessauer, makinelerin ebedi "fikirleri" (ideaları) olduğunu varsayar. Bir uçak veya araba fikri, o icat edilmeden önce de "dördüncü bir alanda" mevcuttur.

Dessauer, Kant’ın üç "Eleştiri"sine (Saf Akıl, Pratik Akıl, Yargı Gücü) ek olarak teknoloji için dördüncü bir alan önerir.

Kant’a göre nesnelerin özü bilinemezken, Dessauer teknik nesnenin (örneğin mikroskobun) özünün mucidin zihninde tam olarak kavranabileceğini savunur.

 

İcat, önceden belirlenmiş bir rayda yürümek değil, hayal gücüyle yeni bir gerçeklik inşa etmektir.

Antik dünyada tuğla, "ev yapmaya uygun bir malzeme" iken; modern teknolojide tuğla, fiziksel ve kimyasal analizlere indirgenmiş bir atomik yapıdır.

Antik zanaatkar doğayı taklit eder veya içgüdüsel kullanırken; modern mühendis doğa yasalarını (fizik/kimya) birer yapı taşı olarak kullanır. Burada teknoloji, doğayı taklit etmekten ziyade, doğanın sunduğu imkanlar dahilinde yeni bir doğa (yapay eser) yaratmaktır.

 

Dessauer’a göre teknoloji, Tanrı’nın yaratma eylemine katılımıdır. "Yeryüzüne hükmedin" emrinin bir gereğidir.

Bir de teknolojinin Kain (Cain) soyundan geldiği ve "şeytani" bir doğası olduğu iddiası var.

Teknolojiyi ne ilahileştirmek ne de şeytanlaştırmak gerekir. Teknoloji, insanın doğayı araçsallaştırdığı nesnel bir fenomendir.

 

Teknik nesnenin biçimi, onun işlevi ile belirlenir.

 

Platon'un teknik kavramı

Platon’da techne basit bir el becerisi, rutin veya doğuştan gelen bir yetenek değildir.

Bir faaliyetin techne sayılabilmesi için onun bir logos’a (akli ilke) sahip olması gerekir. Örneğin, yemek pişirmek veya retorik (hitabet) Platon için birer techne değil, sadece ampirizmdir (deneyimden gelen alışkanlık). Çünkü bu alanlar, yaptıklarının "nedenini" (aitia) açıklayamazlar.

Platon’da aritmetik, geometri ve astronomi gibi teorik disiplinler de birer techne olarak kabul edilir. Çünkü bunlar da kesin ölçüm ve akli çıkarıma dayanır.

 

Platon’un geç dönem eserlerinde (Yasalar, Sofist, Timaeus), teknoloji anlayışı ilahiyatla birleşir.

Demiurgos: Tanrı, evreni rastgele bir güçle değil, ilahi bir techne (zanaat) ile yaratmıştır. Doğa, akılsız bir mekanizma değil, ilahi bir zekanın (Nous) ve planın (Logos) ürünüdür.

İnsan üretimi (insani techne), ilahi üretimin bir yansıması veya taklididir. Ancak her ikisi de bir şeyi "yoktan var etmek" değil, bir fikri (Eidos) maddeye aktarmaktır.

 

Bir tornacı mekik yaparken, elindeki kırık mekiğe değil, zihnindeki "mekiğin özüne" (Eidos) bakar.

 

Platon bilim (episteme) ve tekniği (techne) iç içe görmeye meyillidir.

Aristoteles kesin bir ayrım yapar. Bilim, "başka türlü olamayacak" (ezeli-ebedi) şeylerle; teknik ise "başka türlü de olabilecek" (insan müdahalesiyle değişen) şeylerle ilgilenir.

 

Doğanın meydan okuyan, sorgulayan bir açığa çıkarması olarak modern teknoloji,

(Martin Heidegger)

Bir ağacın özü ağaç olmadığı gibi, teknolojinin özü de makineler, devreler veya iskeleler değildir.

Teknolojiyi sadece "bir amaca ulaşmak için araç" (antropolojik tanım) olarak görmek doğrudur ama "hakiki" değildir. Bu bakış, teknolojinin bizi içine ittiği varoluşsal durumu gizler.

Heidegger için teknoloji bir "açığa çıkarma" (Entbergen) biçimidir. Hakikatin nasıl ortaya çıktığıyla ilgilidir. Eskiden bir zanaatkâr gümüş bir kaseyi "meydana getirirken" (Poiesis), gümüşün ve kase formunun potansiyelini nazikçe gün ışığına çıkarırdı.

Modern teknolojiyi antik zanaat bilgisinden ayıran şey, onun doğaya karşı tutumudur. Heidegger buna Gestell der.

Modern teknoloji doğaya bir "kaynak" (Bestand) olarak meydan okur. Ren Nehri artık akan bir su değil, bir hidrolik santral için "basınç kaynağı" veya turizm endüstrisi için bir "nesne"dir.

Tarla artık rızık veren toprak değil, "mekanize gıda endüstrisi" için bir hammadde sahasıdır.

 

Tarihsel olarak fizik teknolojiden önce gelmiş gibi görünse de, özsel olarak modern fizik, doğayı "hesaplanabilir bir kuvvetler sistemi" olarak gören teknolojik zihniyetin (Gestell) bir sonucudur.

Heidegger'e göre modern teknoloji bizi doğayı ve kendimizi sadece "kaynak" olarak görmeye mahkum eder.

 

Hans Rumpf: Mühendislik Bilimleri Felsefesi Üzerine Düşünceler

Rumpf, mühendislik bilimlerinin nesne alanını "ölçülebilir nicelikler" (Doğa-M) olarak tanımlar.

Teknik olguları, insan müdahalesiyle şekillenen araçsal olarak ölçülebilir olaylar olarak ayırır.

Bilimin güdülere (saf veya uygulamalı) göre tanımlanmasının yanlış olduğunu, bilimin her zaman nesnel bilgiye yönelmesi gerektiğini savunur.

 

Mühendislik ve doğa bilimleri her iki alan da ölçülebilir olaylarla ilgilenir.

Doğa bilimleri neden? sorusuna, mühendislik ise bir şey nasıl yapılır? sorusuna odaklanır.

Mühendislik, karmaşık olayları sistematik olarak analiz eder ve uygulanabilirlik için modeller geliştirir.

 

Friedrich Rapp: Teknoloji ve Doğa Bilimleri - Metodolojik Bir İnceleme

Doğal olan ile yapay olan arasındaki ayrım modern bilimde silindi, çünkü bilimsel araştırmanın kendisi de teknik aygıtlara bağımlıdır.

 

Doğa bilimleriyle teknoloji modern bilimde iç içe geçmiştir.

 

Kurt Hübner: Teknolojinin Felsefi Soruları

Teknolojinin tarihsel gelişimi

 

Köleliğin kaldırılmasıyla insan emeğinin yerini doğal güçlerin (su, rüzgar) alması. Bu süreç, teknolojiyi "oyun" olmaktan çıkarıp kültürel bir güç haline getirmiştir.

Rönesans ile birlikte teorik bilginin pratikle birleşmesi. Artık teknoloji tesadüfi buluşlara değil, sistematik bir "icat etme metodolojisine" dayanır.

 

Teknolojinin özü, sibernetik üzerinden okunabilir.

Teknolojik süreçlerin matematiksel modellerle ifade edilmesi, teknolojiyi somut araçlardan koparıp "saf bir rasyonellik" alanına taşır.

Modern teknoloji sadece eski ihtiyaçları karşılamaz, sürekli olarak yeni ihtiyaçlar yaratır.

 

Günter Ropohl: Yeni Genel Teknoloji Taslağına Giriş

Teknoloji madde, enerji ve bilgi akışlarını dönüştüren bir sistem modeli üzerinden tanımlanır.

 

Ulf Niederwemmer: Teknolojiye Dayalı Bir Sosyal Felsefe İçin Programatik Taslak

Teknoloji karşıtı literatür rasyonelliği ve teknolojiyi "şeytani" bir güç gibi kurgular.

Rasyonelliğin ve teknoloji ruhunun (Faustvari) doğuşu.

Büyücü çırağının (insanın), çağırdığı ruhları (teknolojiyi) artık kontrol edememesi.

Felaket, değerlerin çöküşü ve insanın makineleşmesi.

 

Modern bilimler insanı "Doğal Varlık" (biyoloji/genetik) ve "Ruhsal Varlık" (sanat/felsefe) olarak ikiye böler.

Bu bölünme nedeniyle teknoloji, "insan fikrinden" koparılmış ve "ruhsuz madde" alanına itilmiştir.

 

İnsan, hayvanın aksine "uzmanlaşmamış" ve içgüdüsel programları zayıf bir varlıktır.

Bu "eksikliği" telafi etmek için insan, içgüdü yerine "Eylem" (Action) geliştirir.

Teknoloji, insanın biyolojik yetersizliğini telafi eden ve çevresini yaşanabilir kılan zorunlu bir eylem sistemidir. Bu bakış açısıyla teknoloji, insanın "ruhuna" aykırı bir dışsal güç değil, onun biyolojik varoluşunun ayrılmaz bir parçasıdır.

 

İnsanı "ruh" ve "beden" olarak ayıran klasik beşeri bilimler programı terk edilmelidir.

Teknoloji, bir altyapı ve eylem sistemi olarak sosyal bilimlerin merkezine yerleştirilmelidir.

 

Hans Lenk: Teknoloji Felsefesine Yönelik Yeni Yaklaşımlar Üzerine

Teknoloji felsefesinin geleneksel dogmatik yorumlardan (metafizik, şeytanlaştırma) kurtulup daha analitik ve disiplinlerarası bir yapıya kavuşması gerekir.

… 

24 Aralık 2024 Salı

André Leroi-Gourhan - Jest ve Konuşma, Cilt 2, Hafıza ve Teknik - Notlar

André Leroi-Gourhan - Jest ve Konuşma, Cilt 2, Hafıza ve Teknik - Notlar

Le Geste et la Parole, La mémoire et les rythmes, Albin Michel, 2009

 


Toplumsal hafızanın gelenek, dil ve araç kullanımı yoluyla nesiller arası aktarımını inceler. Yazar teknik ilerlemenin biyolojik evrimle paralelliğine dikkat çeker.

 

Hafızanın Özgürleşmesi

Canlı tasnifi

Alt Omurgasızlar: Tepkileri, basit ve otomatik "kısa devre" programlardan oluşur. Bir robot gibi dış uyarana doğrudan yanıt verirler.

Böcekler (Sosyal Böcekler): Davranış programları genetik olarak çok karmaşık ve kusursuzdur. Ancak bu programlar "sanal bir hafıza" gibidir; esneklikleri yoktur, öğrenme kısıtlıdır.

Omurgalılar ve Memeliler: Evrim ilerledikçe, genetik olarak belirlenmiş "sabit" programların yerini, bireyin yaşamı boyunca edindiği seçim ve kontrol marjı alır.

İnsanı hayvandan ayıran şey "zekası" değil, bu zekayı dil ve semboller aracılığıyla kullanma biçimidir.

Hayvan deneyimin içinde hapsolmuşken, insan yaşadığı durumu sembollere (kelimelere) döker. Bu sayede fiziksel bir eylem gerçekleştirmeden önce zihninde farklı seçenekleri karşılaştırabilir.

 

İnsan beyni "neredeyse boş" doğar. Bir at hemen koşabilirken, insan her şeyi toplumdan öğrenmek zorundadır.

 

Hayvanlarda hafıza türseldir (tüm arılar aynı şeyi yapar). İnsanlarda ise etniktir (her toplum kendi geleneğini inşa eder).

 

Teknik araçlarımız (silahlar, makineler) devasa bir hızla gelişti. Fakat biyolojik ve ahlaki dürtülerimiz (saldırganlık, yırtıcılık) hala Paleolitik düzeyde kalmıştır. İnsan beyni fiziksel olarak on binlerce yıldır aynıdır. Teknik olarak "uzay çağına" ulaşsak da, genetik kodlarımızda hala "yırtıcı" dürtüler taşırız.

 

İnsanın teknik ve sosyal eylemlerini nöropsişik bir hiyerarşiye oturtur:

Otomatik Davranış (Derin Seviye): Biyolojik arka planımızla ilgilidir. Beslenme, cinsellik ve temel bedensel tutumlar bu seviyededir. Genetik bir temel üzerine etnik alışkanlıkların (kültürün) işlendiği yerdir.

Mekanik Davranış (Yarı Gölge Seviye): Günlük hayatta düşünmeden yaptığımız "rutin" eylemlerdir (yazı yazmak, araba sürmek, giyinmek). Bu seviye hayvanda "içgüdü"nün yaptığı işi insanda üstlenir. Bilinçli bir müdahale gerektirmez ancak bir sorun çıktığında hemen bir üst seviyeye (berrak bilince) geçilir.

Berrak Davranış (Bilinçli Seviye): Dilin doğrudan müdahale ettiği seviyedir. Operasyonel zincir bozulduğunda (örneğin bir makine bozulduğunda) tamir etmek, plan yapmak veya icat etmek için bu seviye devreye girer.

 

Yürüme şeklimizden yemek yeme tarzımıza kadar her şey "etnik" birer izdir.

Bir bireyin topluma uyumu, bu mekanik zincirleri sorunsuz bir şekilde çalıştırabilme kapasitesine bağlıdır.

 

Jest ve Program

İnsan evrimi, başlangıçta biyolojik olan yeteneklerin (ısırma, kesme, vurma) kademeli olarak vücut dışına, yani nesnelere ve makinelere aktarılma sürecidir.

 

Bir bıçak aslında elin ucuna takılmış bir "kesici diş"tir. Bir çekiç ise yumruğun ya da azı dişinin vurma işlevini üstlenir.

 

İnsan dik durmaya başladığında ağız (çene) birincil ilişki organı olmaktan çıkmış, bu görev ellere geçmiştir.

 

Motor becerilerin evrimi

Çıplak El: Elin doğrudan nesneyle temas ettiği, yoğurduğu, tuttuğu aşama primatlardan miras kalmıştır ve hala en zengin jest fonumuzdur.

Doğrudan Motor Beceriler: Elin bir aleti tuttuğu ve hareketin kaynağının kol kasları olduğu aşama.

Dolaylı Motor Beceriler (Manuel Makineler): Hareketin yönünün veya gücünün bir düzenekle değiştirildiği aşama.

Motor Becerilerin Dışsallaştırılması: Kas gücünün yerini hayvan, rüzgar, su ve son olarak buharın aldığı aşama. El artık motor değil, sadece süreci başlatan bir "tetikleyici"dir.

 

Elektronik cihazlar, transistörler ve hafıza üniteleriyle makineler artık kendi "duyusal-motor" sistemlerine sahip oldu.

 

İnsan sadece aletini ve kas gücünü değil, artık motor belleğini de makineye devretmiştir.

 

(Makine/robot) İnsan, kendi zayıf ve ölümlü bedeninin yetersizliklerini, dışsallaştırdığı bu "mekanik ikiz" ile aşmaya çalışır.

 

Makinelerin dönüşümü

Orta Çağ saatçiliği ve Vaucanson’un otomatları, her hareketi kendi içindeki fiziksel bir parçaya (kamlar, dişliler) kodlamıştı. Burada hareket sabittir ve değiştirilemez.

Dokuma tezgahlarındaki "delikli kartlar", programı makinenin gövdesinden ayırdı. Bu, gerçek bir sinir sistemi olmasa da, dışarıdan müdahale edilebilir bir "zeka" (hafıza şeridi) eklenmesiydi.

Günümüz makineleri artık sadece emir almıyor; duyargalarıyla (sensörler) çevreyi algılıyor, hatalarını düzeltiyor ve kendi eylemini yönlendiriyor. Bu, biyolojik anlamda evrimleşmiş yüksek omurgalıların mekanik karşılığıdır.

 

Teknolojik sıçrama o kadar hızlıdır ki, biyolojik insan bu hıza yetişemez. İlerleme artık bireyi değil, toplumsal organizmayı güçlendirir. İnsan, devasa bir makinenin içindeki "işlevsizleşmiş bir hücre" olma riskiyle karşı karşıyadır.

 

Paleolitik'ten 19. yüzyıla kadar el, düşüncenin en sadık hizmetkarı ve yaratıcısıydı.

Elin teknik süreçten çekilmesi, insanın gerçeklikle olan estetik ve zihinsel bağını koparma riski taşır.

 

İnsan, hafızasını, kas gücünü ve şimdi de el becerisini makinelere devretmiştir.

 

Hafızayı Genişletmek

Belleğin biçimleri

Hayvan Hafızası (Genetik): Tür tarafından önceden belirlenmiş, dar ve uzmanlaşmış genetik kanallarla aktarılır. Hayvan bu "programın" dışına çıkamaz.

İnsan Hafızası (Etnik/Toplumsal): Dil aracılığıyla oluşur ve toplumda saklanır. İnsan, "içgüdü" yerine toplumdan aldığı geniş bir "program klavyesini" kullanır.

Mekanik Hafıza (Yapay): İnsan tarafından makineye sokulan bir koddur. Hayvan hafızasına benzer şekilde "dar bir klavyesi" vardır ancak bu klavye insan tarafından programlanabilir.

 

Bilginin korunma ve aktarılma yöntemleri

Sözlü İletim: Bilgi yaşlıların, ozanların ve rahiplerin hafızasındadır. Kişisel ve yereldir.

İlk Yazılı Aktarım: Yazı, başlangıçta günlük işleri değil, "istisnai" olanı (borçlar, hanedanlar, takvimler) kaydetmek için doğmuştur.

Yönlendirme Girişimleri (Ansiklopedi Dönemi): Matbaa ile bilgi birikimi devasa boyutlara ulaşınca, bilgiyi "bulma" sorunu doğmuştur. 18. yüzyılın ansiklopedileri, bilgiyi parçalara ayırıp alfabetik olarak indeksleyen "mekanik bir bellek" gibidir.

Kart Sistemleri (Dosyalama): 19. ve 20. yüzyılda kütüphaneler o kadar büyüdü ki, bireysel hafızanın bunları kavraması imkansızlaştı. Kart katalogları, insanın dışsallaştırılmış ilk "yapay serebral korteksi" (beyin kabuğu) olarak işlev görmeye başladı.

Elektronik Bellek ve Entegratörler: Verinin iki terimli bir koda (0 ve 1) dönüştürüldüğü aşamadır.

 

İnsan beyni (korteks), artık modern dünyanın veri yükünü taşıyamayacak kadar "yetersiz" ve "eski" bir organdır.

Makinelerin henüz dokunamadığı tek alan, el-dil-duyu-motor korteks üçgeninin yarattığı o benzersiz "insani" öz ve duygusallıktır.

İnsan, evrimine artık nöronlarıyla değil, dışsallaştırdığı teknolojik organlarıyla devam etmektedir.

 

Etnik Semboller

Paleontolojiye Giriş

Estetik, insanın doğal ve sosyal çevresiyle kurduğu duygusal uyum kodudur.

 

Estetik, en basit omurgasızlarda bile olan ritimlere tepki verme ve duyusal algı (tat, koku, dokunma) üzerine kuruludur.

İnsanda bu biyolojik algılar "entelektüelleşir". Yemek yeme eylemi "mutfak kültürüne", barınma ihtiyacı "mimariye", sesler ise "müziğe" dönüşür.

Tıpkı elin alete, hafızanın yazıya dönüşmesi gibi; estetik de vücuttan dışarı çıkar. Dans, müzik ve resim; bedensel ritimlerin ve görsel algıların nesnelleşmiş halleridir.

 

Estetiğin Dört Düzeyi

Fizyolojik Düzey: En temel düzeydir (tat, koku, dokunma, vücut duruşu). Paleolitik insandan modern insana en az değişen kısımdır.

Teknik Düzey: Bir aletin sadece işlevsel değil, aynı zamanda "güzel" veya "dengeli" olmasıdır. İşlevsel estetiği temsil eder.

Sosyal Düzey: Toplum içindeki nezaket kuralları, giyim kuşam ve törenler. Bireyin grup içindeki konumunu belirleyen sembolik jestlerdir.

Mecazi (Figüratif) Düzey: Sanat ve edebiyat. Sembolizmin en üst noktasıdır; gerçeklikten kopup tamamen işaretlere dönüştüğü aşamadır.

 

Her toplumun kendine has bir "stili" vardır.

Balta kullanmak mekanik bir zorunluluktur, ancak baltayı belirli bir estetikle sallamak veya süslemek bireysel ve etnik bir tercihtir.

 

Yapay zeka (elektronik beyinlerin) bir gün "en iyi satacak heykeli" veya "en çok beğenilecek resmi" istatistiksel olarak hesaplayabilecektir. Hatta makineler, milyonlarca "iyi eylemi" analiz ederek ahlakı ve adaleti hormonel veya fizyolojik verilere indirgeyecektir.

Peki o zaman insandan geriye ne kalacak?

 

Eğer estetik olmasaydı, insan sadece çok verimli bir "sosyal makine" (bir karınca kolonisi gibi) olurdu. Estetik, bireye o devasa kolektif organizma içinde bir "stil" ve "kişilik" alanı açan yegane unsurdur.

 

Bedensel Temeller Değerler ve Ritimler

Birçok kültürde "ikinci bir durum" veya "vecit" hali arayışı, vücudun normal ritimlerini bozarak (oruç, uykusuzluk, yoğun dans) elde edilir. Bu, bireyi günlük "sosyo-teknik" döngüden çıkarıp kozmik bir zamana yerleştirir.

 

Yoga veya Tao gibi öğretiler, iç organların (nefes, kalp) kontrolü yoluyla bir "estetik denge" kurmayı amaçlar. Burada estetik, midedeki bir arınma ile başlayıp felsefi bir zirvede biter.

 

Akrobasi, dans ve uçuş rüyaları; yerçekiminin ve kasların günlük rutininden kurtulma çabasıdır. Bu, mekanın "kaslı" bir algısıdır.

 

"Sıraya girmek" veya askeri geçit törenleri, bireysel kas hareketlerini kolektif bir ritme hapseder. Toplum, bu ritmik şartlandırma yoluyla bireyi bir "makine parçası" haline getirir.

 

Geleneksel toplumlarda tarlada şarkı söyleyerek çalışmak, teknik işi estetik bir ritme dönüştürür ve işçiyi topluma bağlar. Modern endüstride ise bu bağ kopmuş, ritim bir "zorlama" haline gelmiştir.

 

İnsan, diğer hayvanlardan farklı olarak zaman ve mekanı sembollere dönüştürmüştür.

 

Eğer koku alma duyumuz baskın olsaydı, "koku resimleri" veya "parfüm mimarileri" gibi bambaşka sanat formlarımız olurdu.

 

Estetik, "yukarıdan aşağıya" inen bir düşünce değil, "aşağıdan yukarıya" (mideden ve kaslardan beyne) yükselen bir süreçtir.

 

Tat alma organları (dil) aslında sadece zehirli olanı haber veren alarm organlarıdır. Gelişmiş mutfaklar sadece tadı değil, sıcaklık zıtlıklarını (sıcak çorba-buzlu şerbet) ve kıvamları (çıtır-yumuşak) birer estetik enstrüman gibi kullanır.

 

Koku, yansıtıcı zekaya değil, beynin en eski kısımlarına (rinensefalon) hitap eder. Bu yüzden bir koku, çocukluktan kalma bir anıyı görsel bir imgeden çok daha yoğun bir şekilde canlandırabilir.

 

İnsanda dokunma duyarlılığının zirvesi dudaklar (beslenme ve duygusallık) ve parmak uçlarıdır (teknik ve figürasyon).

Tespih boncuklarını çevirmek veya bir taşı parmaklar arasında oynatmak, zihni sakinleştiren ve bedensel dengeyi sağlayan "mikro-estetik" bir eylemdir.

 

Fonksiyonel Estetik

İnsan evriminin en somut dışavurumu işlevsel estetik

Bir nesnenin "güzelliği" ile onun "işlevine uygunluğu" arasındaki sarsılmaz bağdır.

 

Havacılık ve otomobil tasarımında form, akışkanlar mekaniği yasalarına uydukça estetik bir dengeye ulaşır. İlk otomobiller at arabasını taklit ediyordu (figürasyon), ancak modern araçlar havanın direncine göre şekillenerek kendi "işlevsel güzelliğini" buldu.

 

Bir uskumrunun hidrodinamik vücudu veya bir albatrosun kanatları, doğadaki mükemmel işlevsel formüllerdir. İnsan mühendisliği (örneğin bir uçak kanadı), aslında bu doğal mekanik determinizmin bir devamıdır.

 

Bir nesne ne kadar çok işleve sahipse her bir işlevdeki mükemmelliği o kadar azalır. Saf işlevsel güzellik, bız veya iğne gibi tek bir görevi olan nesnelerde zirveye ulaşır.

 

En teknik nesnelerde bile (roketler veya yarış arabaları gibi), o nesneyi üreten kültürün "stili" hissedilir.

 

Neolitik dönemden günümüze balta işlevi değişmemiştir.

 

Her alet şu üç değerin birleşimidir:

İdeal mekanik işlev.

Malzemenin getirdiği teknik çözümler.

Etnik grubun estetik stili.

 

Ritim, sadece müzikte değil, alet yapımında da merkezi bir rol oynar.

 

Dans ve müzik (figüratif ritim) hayal gücünü ve toplumsal durumu yansıtırken; çekiçleme veya kesme (teknik ritim) fiziksel dünyayı dönüştürür.

 

Modern dünyada ritim tamamen mekanize olmuştur. Bu durum, insanın ritmik yaratıcılığını (figürasyonu) bir krize sokmuştur. İnsan, makineleşmiş bir dünyada kendi "mitolojik" ve "estetik" varlığını korumaya çalışmaktadır.

 

İşlevsel estetik "madde yasalarına" (fizik ve matematik) dayanır. Ancak insan, bu yasaların içine kendi etnik mührünü (stilini) basarak, aleti sadece bir "araç" olmaktan çıkarıp bir "kültür nesnesi" haline getirir.

 

Toplumun Sembolleri

Hayvanlar için zaman ve mekan biyolojik birer veridir (mevsimler, göç yolları, yuva). İnsan için ise bunlar, semboller aracılığıyla kontrol altına alınan kavramlardır.

 

Arkeolojik veriler, ilk yerleşik barınakların (Mousterian (Neandertal) ve Paleolitik) ortaya çıkışıyla ilk grafik sembollerin (ritmik çizgiler) ortaya çıkışının eşzamanlı olduğunu gösterir.

 

İlk toplumlarda zaman soyut bir kavram değil; mühür balığının dönüşü, tahılın olgunlaşması gibi "işlevsel" bir döngüdür.

Toplum karmaşıklaştıkça (Mısır, Mezopotamya), zaman dinsel ve askeri bir ihtiyaç haline gelir. Çanlar ve kornalar, bireyleri kolektif bir mekanizmanın hücresi haline getirir.

 

Gezgin Avcı: Dünyayı bir güzergah (mitolojik yolculuk) olarak görür.

Yerleşik Çiftçi: Dünyayı kendi ambarının etrafındaki merkezcil daireler olarak kurar (Cennet Bahçesi imgesi).

 

(Çatalhöyük/Hacılar)

Evler sadece barınak değil; ölülerin platformların altına gömüldüğü, duvarların fresklerle süslendiği sembolik evrenlerdir.

 

Antik şehirler sadece barınma alanları değil, evrensel düzenin (kozmos) rasyonel ve geometrik birer kopyasıdır.

Roma ve Klasik Antikite: Şehir, vahşi doğanın antitezi olan tam bir geometrik düzendir.

Orta Çağ: Roma planının üzerine dairesel ve savunmacı yapılar eklenir. Kudüs, dünyanın merkezi olarak haç şeklinde dört yöne açılan bir haritadır. Her katedral, gökyüzü ile yeryüzünü bağlayan dikey bir eksendir.

Merkezin cennetle (yukarı) ve cehennemle (aşağı) bağlantısı, antik zigguratlardan ortaçağ kiliselerine kadar sabit kalır.

 

Rönesans ve sonrasında şehir, metafizik bir tapınak olmaktan çıkıp rasyonel bir "makine" haline gelmeye başlar.

Sanayi devrimi ve demiryolları, binlerce yıldır süregelen "insan ölçeğindeki" mikrokozmosu parçalamıştır.

İnsan, "adımın hızı" ile sınırlı biyolojik zamanından koparılmış; telefon, tren ve televizyonun yarattığı soyut ve anlık bir zamana hapsedilmiştir.

Modern insanın doğayla bağı, artık sadece saksıdaki bitkiler, hayvanat bahçeleri veya ekrandaki belgeseller (pasif kaçış) aracılığıyla sağlanan bir "örnekleme" düzeyine inmiştir.

 

Gelecekte şehir yaşanmış bir gerçeklikten ziyade, televizyon ekranlarına hapsolmuş, görsel-işitsel tekniklerle sağlanan yapay bir "kozmik huzur" olacaktır.

 

Giysi, bireyin hangi gruba, yaşa ve sosyal statüye ait olduğunu gösteren bir "kod"dur. Bir asır önce bir Avrupalının kravatı veya bir Melanezyalının dövmesi, o kişinin toplumsal hiyerarşideki yerini milimetrik olarak belirlerdi.

 

Modern dünyada bölgesel kıyafetlerin yerini "evrensel üniformanın" (takım elbise, jean vb.) alması, bireyin bağımsızlığını kaybetmesinin işaretidir. Birey artık kendi etnik grubunun bir öğesi değil, küresel bir makro-organizmanın (mega-etniklik) değiştirilebilir bir hücresidir.

 

İlkel toplumlarda her eylem bir törendir; şamanın dansı veya kabilenin ritüeli hem gerçek hem de mecazidir. Katılımcılar hem oyuncu hem seyircidir.

Modern toplumlarda bu roller ayrılmıştır. Birey artık kendi hayatının "aktörü" değil, televizyon ve radyo aracılığıyla başkalarının (prenslerin, futbolcuların, sinema yıldızlarının) hayatını izleyen pasif bir "seyirci"dir.

 

Modern insan, çalışma saatleri ve tatil programlarıyla önceden koşullandırılmıştır. "Yıllık izin" veya "hafta sonu", aslında merkezi bir sistem tarafından verilen kontrollü bir kaçış alanıdır.

 

Tüm bireylerin aynı anda aynı yayınları izlemesi ve aynı ritimle hareket etmesi, insanlığı poliplerin veya karıncaların kaderine - bireyin sadece bir hücre olduğu kolektif bir yapıya - doğru sürüklemektedir.

 

Toplumsal ilişkiler görsel-işitsel tekniklerle dışsallaştırılmıştır. İnsan artık kendi şarkısını söylemez; bunun yerine televizyondaki sunulanı izler.

Yaşanmış gerçeklikten kopan insanlık, hayal gücünü sadece müzelerden veya dijital arşivlerden alınan kopyalarla besleyebilir hale gelir.

 

Biçimlerin Dili

Figüratif sanat, "tuhaf" ve sıra dışı formların (fosiller, kristaller) toplanması ve tanınmasıyla başlamıştır.

Figürasyon; teknik ve dilden ayrılamaz. Hepsi aynı biyolojik yolları izler: Beden ve el, göz ve kulak.

 

Araç (el), dil (ses) ve ritim (vücut/hareket), insanlaşma sürecinin birbirine bitişik üç yönüdür.

 

Sanat, doğrudan resim yaparak başlamamıştır. İlk aşama, doğadaki sıra dışı formların fark edilmesi ve toplanmasıdır.

 

Sanat, tıpkı kelimeler gibi bir "anlam iletme" aracıdır.

 

Sanat, insanın dış dünyayı "insanlaştırma" ve kontrol etme çabasının en üst seviyesidir.

 

Sanatın evrimi, tekniklerin mükemmelleşmesi gibi sürekli yükselen bir eğri değil, sosyo-ekonomik değişimlerle şekillenen döngüsel bir süreçtir.

 

İlk sanatın başarısı, bir mamutun kuyruğundaki kılları saymak değil, kelimelerin dili ile formların dili arasındaki bağlantıyı kurabilmiş olmasıdır.

 

Paleolitik resimlerde "hikaye" (narrative) yoktur; bizon tarafından öldürülen adam sahnesi (Lascaux) gibi çok nadir istisnalar dışında, figürler zamansız bir boşlukta asılı durur.

Bu sanat, bir olayı anlatmak yerine bir kavramı (miti) sembolize eder. Bu, resmi bir "okuma" eylemine dönüştürür; yani resim, bakılan bir sahne değil, çözülen bir koddur.

 

Gerçeküstücülerin ilkel sanatlara duyduğu ilgi tesadüf değildir. Her iki akım da simetriyi, perspektifi ve klasik anlatı düzenini reddederek "anahtar öğeler" (semboller) üzerinden bir anlam dünyası kurmaya çalışır.

 

Hayali Özgürlük ve İnsanın Kaderi

Teknik ve dil aracılığıyla bedenimizin dışına çıkardığımız her şey (aletler, kitaplar, makineler) "hayali" bir dünya yaratmıştır.

Fizyolojik olarak hala ren geyiği peşinde koşacak şekilde tasarlanmış olan bedenimiz, bugün "yanmış yağ atmosferinde" (şehirlerde) oturarak hareket etmeye zorlanmaktadır.

 

İnsan zihni için satır satır okumak yorucudur. Bu yüzden 19. yüzyıldan itibaren (çizgi romanlar, sinema, televizyon) insanlık hızla "görsel-işitsel mitogramlara" geri dönmüştür.

 

Modern insan, artık kaslarını ve duyularını kullanmak zorunda olmadığı bir dünyada yaşamaktadır. Bu durum, ciddi bir "psiko-fiziksel denge" sorunu yaratır.

 

Dört olası çözüm

Atomik Felaket: İnsanın kendi gücüyle kendi sonunu getirmesi.

Mistik Kozmik Birleşme: Teilhard de Chardin'in "Omega Noktası" (beklenebilir ama pratik değil).

Tam Sosyalleşme: Bireyin tamamen yapay, güvenli ama "insan (sapiens)" sıfatını kaybettiği bir karınca düzeni.

Bilinçli Sapiens Kalma İsteği: İnsanın biyolojik temelleriyle yapay dünyası arasındaki dengeyi yeniden, bilinçli bir yönetimle (ekoloji, nüfus kontrolü, doğayla gerçek ilişki) kurması.

 

İnsan, elini ve bedenini teknik süreçlerden tamamen çektiğinde, sadece aletlerini değil, zekasını oluşturan biyolojik dengeyi de kaybedebilir.

… 

André Leroi-Gourhan - Jest ve Konuşma, Cilt 1, Teknik ve Dil - Notlar

André Leroi-Gourhan - Jest ve Konuşma, Cilt 1, Teknik ve Dil - Notlar

Le Geste et la Parole, Albin Michel, 2009

 


Kitabın odağında, insan türünün biyolojik evrimi ile alet yapımı ve dil gibi kültürel gelişimleri arasındaki ayrılmaz bağlar vurgulanmaktadır. İnsan iskeletinin dikleşmesi, elin serbest kalması ve beynin gelişimi, teknolojik ilerlemenin ve sembolik düşüncenin zeminini hazırlayan temel biyolojik dönüşümler olarak sunulur.

 

Önsöz

André Leroi-Gourhan’ın kariyer yolu günümüz akademik dünyası için "hayal edilemez" bir nitelik taşır; çocukken okulu bırakmış ancak kendi kendini yetiştirerek Collège de France'da profesör olmuştur.

 

Leroi-Gourhan / Rusça ve Çince öğrenmiş, İnsan yapımı nesnelere olan tutkusu, hayatı boyunca bir saplantı haline gelen devasa arşivler oluşturmasına neden olmuş,

1930'ların sonunda Japonya'da yaptığı çalışmalar, onun "insanı insan yapan teknikliktir" fikrini olgunlaştırmış

 

Eserin akademik normlara uymayan yapısı (kaynakça azlığı, dipnot olmaması) ve yazarın "nükteli mizahı"

Anne Lehoërff

 

 

İnsanın İmajı

Uygarlığın her seviyesinde, en eski zamanlardan beri, insanın temel kaygılarından biri kökenlerini aramak olmuştur.

 

Dini bir metafizik veya materyalist bir diyalektik tarafından desteklenen ön tarihin, gelecekteki insanı şimdiki zamanına ve en uzak geçmişine yerleştirmekten başka gerçek bir anlamı olmadığını düşünüyorum.

 

Darwin öncesi dünyada zamanın derinliği (jeolojik zaman) bilinmediği için, insanlık dışı varlıklar (tek ayaklılar, köpek başlılar) zaman yerine uzak coğrafyalara (uzama) yerleştirildi.

Kişi kendi grubunu "ideal insan" olarak görüp, geri kalanları "canavar" veya "hayvan" olarak tanımladı.

 

XVII. ve 18. Yüzyıl

1735'te İsveçli Linnaeus, canlıların sınıflandırmasında, bir tür haline gelen insanın zoolojik konumunu kesin olarak somutlaştırdı / bu andan itibaren maymun ve insan birbirine bağlandı.

 

19. yüzyılda Darwin'in evrim teorisi, insanın karasal bir bütünlük içinde anlaşılmasını sağladı ve "İnsan maymundan türer" fikrini ortalama bilince yerleştirdi.

Neandertal fosilleri ilk bulunduğunda, bilim dünyası bunları "okuyacak" (yorumlayacak) zihinsel hazırlığa sahip değildi.

Rousseau gibi isimlerin etkisiyle, insanın önce zihnen geliştiği, sonra maddeyi eğittiği düşünülüyordu.

Zihin, çakmaktaşının yarı maymun tarafından yontulmuş olabileceğini kabul etmeye hiçbir şekilde hazır değildi.

 

Gözler yalnızca görmeye hazır oldukları şeyi görür ve insan soyunu antropoidlerden kökten ayıran şeyin ne olduğunu anlama zamanı henüz gelmemişti.

 

20. yüzyılın başında La Chapelle-aux-Saints gibi iskeletlerin bulunmasıyla paleontoloji gerçek bir bilim haline geldi.

 

Bilim insanları fosillere zihinlerindeki "ara form" (maymun ve insan arası) beklentisini dayatmaya devam etti: Neandertaller kasıtlı olarak kambur ve vahşi gösterildi

 

1920'lerden itibaren Pekin Adamı (Sinanthropus) ve Australopithecus keşifleri, eski kuramları sarsmaya başladı.

Pekin Adamı'nın hem maymunsu bir kafatasına sahip olması hem de ateş ve gelişmiş aletler kullanması bilim dünyasında şok yaratmıştır.

 

(Piltdown aldatmacası) modern bir insan kafatası ile şempanze çenesinin birleştirilmesiyle yapılan bu sahtekarlık 50 yıl boyunca kabul gördü çünkü bu sahtekarlık, bilimin o dönemki "maymun-çeneli zeki ata" beklentisine tam uyuyordu.

 

(Australopithecus keşifleri) Afrika'daki bulgular, insanın önce dik yürümeye başladığını, beynin ise çok sonra geliştiğini kanıtladı.

Saygıdeğer ata gerçekten de küçük bir beyne ve büyük bir yüze sahipti, ancak dik yürüyordu ve uzuvları insanlarda bildiğimiz oranlara sahipti.

 

İnsanlığı belirleyen dörtlü mekanizma

Dik duruş (Bipedalizm)

Kısa bir yüz (Dişlerin küçülmesi)

Özgür el (Hareketten bağımsızlaşan eller)

Alet kullanımı (Vücudun dışındaki yapay organlar)

 

Beyin ve El

“…Bu ayrıcalığa (konuşmak), dudaklarımız bedenin ihtiyaçları için ağır ve acı verici yiyecek yükünü taşımak zorunda kalsaydı, muhtemelen asla sahip olamazdık. Fakat eller bu yükü kendi üzerlerine almış ve ağzı konuşma hizmeti için serbest bırakmışlardır." / Nyssa'lı Gregory

 

(Evrim) vücudun sudan, başın yerden, elin hareketten ve beynin yüz maskesinden özgürleşmesi.

Dokümantasyonun beynin hareket adaptasyonunun ilerlemesinden yararlandığını, buna neden olmadığını göstermek için yeterli olduğu anlaşılıyor.

 

Hayvanlar dünyası, beslenme ve hareket stratejilerine göre iki temel simetriye ayrılır. Hareketsiz veya sınırlı hareketli canlılar (denizanası gibi) radyal simetriyi benimserken, insana giden yol ikili simetri ve ön kutuplaşma ile başlar. Ağzın ve duyu organlarının ön tarafta toplanması, "ön alan" (front field) dediğimiz karmaşık etkileşim bölgesini yaratır.

 

İlk omurgalılar olan Ostracoderm'lerden itibaren beyni koruyan bir kutu ve hareket organları mevcuttur. Ancak asıl devrim, solungaç yaylarından türeyen çenenin oluşmasıdır. Çene oluştuktan sonra, kafatasının tüm evrimi bu mekanik kuvvete ve hareket ihtiyacına göre şekillenir.

 

Birçok hayvanda (yengeçten memeliye kadar) ön ayaklar sadece yürümeye değil, yiyeceği hazırlamaya da hizmet eder.

Toynaklılarda el tamamen yürümeye adandığı için yüz organları (hortum, boynuz, karmaşık dudaklar) aşırı uzmanlaşmıştır.

Eğer ellerimiz olmasaydı, ağzımız sadece yiyecek koparmak için sertleşecek ve eklemli ses (dil) asla oluşamayacaktı.

 

İnsanlarda dikey pozisyonun yarattığı durum, balıktan hayvana giden yolda bir aşamayı temsil eder / Dikey pozisyon kurulduğu anda artık maymun yoktur ve dolayısıyla yarı insan da yoktur.

 

Karaya çıkan ilk canlılar için en büyük sorun, başın artık suyun kaldırma kuvveti olmadan vücudun ucunda bir "konsol" (çıkıntı) gibi asılı kalmasıdır.

Bu aşamada omurga, yanal bir esneklikten ziyade, vücudu ve başı taşıyan bir kiriş görevi görmeye başlar.

 

Teromorf sürüngenlerde ilk kez kesici, köpek ve azı dişleri (heterodonti) görülür. Bu diş farklılaşması, kafatası mimarisini doğrudan etkiler.

Teromorf sürüngenlerin vücutları memelilere benzer ancak beyinleri hala küçüktür. Beyin, mekanik olarak "pasif" bir rol oynar; kranial tonozun (kafatasının iç hacmi) büyüklüğü beyin tarafından değil, çiğneme kasları ve başın duruşu tarafından belirlenir. Beyin, bu boşluğu ancak milyonlarca yıl sonra dolduracak bir "kiracıdır."

 

Kafatasının omurgaya bağlandığı deliğin (basion) arkadan aşağıya doğru kayması, maymunların dik oturma ve hareket kabiliyetinin bir sonucudur. Bu kayma, yüzün kısalmasına ve kafatasının arka kısmının mekanik baskılardan kurtulmasına yol açar.

 

Primatlarda el, hareketten kısmen bağımsızlaşarak "teknik bir araç" olmaya başlar. Elin karmaşıklığı arttıkça, buna paralel olarak beyin de gelişir.

 

Beyin ve iskelet arasındaki ilişki, içerik ve kap arasındadır. Evrimsel tavan, beyin hacmi mekanik olarak mevcut olan tüm alana eşit olduğunda ulaşılır.

 

Arşantroplar ve Paleantroplar

Maymunlar (pithekomorfler) ve insanlar (antropomorfler)

İnsansıların (Antropiyenlerin) temel özelliği, pelvisin ve omurganın dikey ağırlığı taşıyacak şekilde değişmesidir. Bu durum, ön ayağı (eli) hareketten tamamen kurtarmıştır.

 

Australopithecus

Bu varlıklar dik yürürler ve alet yaparlar (Zinjanthropus gibi), yani "insan" gibi davranırlar; ancak beyin hacimleri bir gorilinkinden büyük değildir.

Ayaklar ve eller beyinden önce insanlaşmıştır. Dik duruş bir kez kurulduğunda, yüz kısalmış, köpek dişleri küçülmüş ve beyin için "kranial yelpaze" açılmaya başlamıştır.

 

Neandertallerin beyinleri modern insanınki kadar büyüktür ancak şekli farklıdır. Kafatasları arkadan (oksipital) genişlemiştir ancak alınları hala "kaş kemeri" (orbital vizör) tarafından kilitlenmiştir.

 

İnsan evrimindeki son büyük adım, yüz yapısının (özellikle köpek dişi köklerinin ve çiğneme kaslarının) gerilemesiyle alnın bu kilitten kurtulup ileriye doğru çıkmasıdır.

 

Dikey duruş sayesinde kafatası omurganın tepesinde dengelenince, kafatasının arkası ve yanları üzerindeki mekanik baskı kalkmıştır. Beyin bu boşluklara doğru bir yelpaze gibi genişlemiştir.

Evrimsel kazanç sadece hacimde değil, özellikle orta fronto-parietal (ön ve yan) bölgelerdeki korteks yüzeyinin artışındadır. Bu da daha karmaşık el hareketleri ve zihinsel süreçler anlamına gelir.

 

Modern nöroloji, kortekste vücudun her parçasının bir karşılığı olduğunu (Homunculus) kanıtlamıştır.

Korteksteki hücre sayısı, o organın boyutuna değil, hareketinin inceliğine bağlıdır.

Hem maymunda hem de insanda birincil motor alanın büyük kısmı yüz ve ellere ayrılmıştır.

 

Kortikal Yelpazenin Dört Aşaması

Yürüyen Dört Ayaklılar: Sadece yüz organları (ağız/burun) belirgindir; ön ayakların beyinde özel bir temsili yoktur.

Kavrayan Dört Ayaklılar (Etçiller/Kemirgenler): El bireyselleşmeye başlar, teknik potansiyel doğar.

Maymunlar (Pithekomorflar): Birincil motor alana bir ön-motor alan eklenir. El ve yüz oyunları karmaşıklaşır.

İnsansılar (Antropiyenler): Dik duruşla kranial yelpaze tam açılır. Sisteme yeni alanlar eklenir.

 

Beyinde el ve yüzü kontrol eden merkezler yan yanadır. Maymunda bu sadece yiyecek hazırlama koordinasyonudur. İnsanda ise bu biyolojik komşuluk, jestler ve konuşmanın koordinasyonuna, daha sonra da yazıya (sesin el ile transkripsiyonu) dönüşür.

 

İlk aletler (doğrayıcılar/choppers), rastgele kırılmış taşlar değildir. Sabit bir forma (stereotip) ve vuruş tekniğine sahiptirler.

El, savunma ve beslenme işlevini (pençe/diş) yitirdiğinde, alet bu biyolojik boşluğu dolduran "yapay bir organ" olarak ortaya çıkar.

 

Australantrop sadece tek bir vuruşla (doğrama) alet yaparken, Arkantrop önce uygun taşı seçer, sonra onu belirli bir forma sokmak için bir dizi ardışık darbe uygular.

Bu dönemde alet, biyolojik bir refleks olmaktan çıkıp zihinsel bir tasarıma (stereotip) dönüşmeye başlar.

 

Neandertallerle birlikte aletler çeşitlenir; kazıyıcılar, uçlar ve delici aletler belirli işler (deri yüzme, kasaplık) için özelleşir.

Neandertaller sadece mağaralarda değil, dairesel kulübelerde ve açık alanlarda da yaşıyorlardı.

 

Neandertallerin ölülerini belirli bir pozisyonda (genellikle ana rahmindeki gibi bükülmüş) ve çukurlara gömdükleri kesinleşmiştir.

Ölüye gösterilen bu özen, sadece fiziksel hayatta kalma güdüsünün ötesine geçildiğini, sembolik bir düşünce dünyasının başladığını gösterir.

 

Bir taş alet yapmak için izlenen vuruş sırası (sözdizimi), bir cümle kurmak için izlenen kelime sırasıyla aynı zihinsel mekanizmayı kullanır.

Hayvanların ses sinyalleri anlıktır. İnsanın aleti ise "kullanımdan sonra da var olmaya devam eder". Bu kalıcılık, kavramın (kelimenin) zihindeki kalıcılığıyla eşdeğerdir.

 

Neantroplar

İnsan kafatasının evrimi

Arka Kısmın Temizlenmesi: Dik duruşla birlikte kafatası omurga üzerinde dengeye oturmuş, ense kaslarının baskısı azalmıştır.

Yüzün Küçülmesi: Dişlerin ve çiğneme kaslarının gerilemesi, alnın (prefrontal bölge) önündeki mekanik engeli kaldırmıştır.

Hacimden Yapıya Geçiş: Neandertallerde beyin hacmi zaten modern insan seviyesine (yaklaşık 1500 cm³) ulaşmıştı. Homo sapiens (Neantrop) ile birlikte gerçekleşen asıl değişim hacim artışı değil, beynin ön loblarının (frontal bölge) istilası ve yeniden düzenlenmesidir.

 

İnsan yüzünün evrimini yöneten gizli güç dişlerin küçülmesidir.

 

Beynin son özgürleşen kısmı olan prefrontal korteks, insanı biyolojik dünyadan koparan asıl merkezdir.

Lobotomize edilen hastalarda görüldüğü gibi, bu bölge kişilik, gelecek planlama ve ahlaki yargıların merkezidir.

Prefrontal lobun gelişimiyle birlikte, evrimin motoru artık biyoloji değil, toplum ve kültür olmuştur.

 

İnsan artık biyolojik olarak değişmek yerine, yeteneklerini dışsal araçlara (teknolojiye) aktararak evrimleşmektedir. Bu, türün biyolojik bir çıkmaza girdiğinin veya yeni bir varoluş biçimine (belki de makinelerle bütünleşmiş bir yapıya) evrildiğinin işareti olabilir.

 

Beyin hacmi artarken teknik ilerleme de buna paralel, yavaş bir seyir izler. Teknik, adeta biyolojinin bir "salgısı" gibidir.

Homo Sapiens ile birlikte beyin hacmi sabitlenir (yaklaşık 1500 cm³), ancak teknik ilerleme eğrisi aniden dikey hale gelerek gökyüzüne fırlar.

Bu kırılma noktası, zekanın artık biyolojik bir organın içine sığmadığını, "dışsallaşarak" kendi toplumsal ve teknik tarihini yazmaya başladığını gösterir.

 

Bir Sahra el baltası ile Fransa el baltası neredeyse farksızdır. Milyonlarca yıl boyunca tek bir "insanlık kültürü" varmış gibi görünür.

Teknik evrimin hızı, insan gruplarının birbirinden ayrışmasına (etnikleşmesine) neden olur.

Üst Paleolitik dönemde bölgesel varyantlar patlar. Sadece 20.000 yıl içinde, sadece Batı Avrupa'da yüzlerce farklı alet tipi ortaya çıkar.

İnsanlık, bu aşamada biyolojik bir tür olmaktan çıkıp, "kültürel bir varlık" haline gelmiştir. Teknik artık yavaş bir evrim değil, yıldırım hızında bir devrimdir.

 

Sosyal organizma

İlkel grup, geniş bir alanda rastgele dolaşan bir sürü değildir. Aksine, su kaynaklarını, mevsimlik meyveleri ve hayvan göç yollarını bilen, belirli bir bölgeyi döngüsel olarak ziyaret eden bir yapıdır.

Et ve kaliteli bitki kaynaklarının seyrekliği, ilkel grupların kalabalık olmasını engeller. Bu gruplar genellikle 10 ila 30 bireyden oluşur.

 

Erkek (Avcı): Daha yüksek saldırganlık ve hareketlilik gerektiren büyük avlara odaklanır.

Kadın (Toplayıcı): Çocukların yavaş büyümesi nedeniyle daha az hareketli olup, bitkisel kaynaklar ve küçük canlıların toplanmasında uzmanlaşır.

Sonuç: Bu iki farklı üretim biçimi, "evlilik grubunu" (çifti) vazgeçilmez bir ekonomik birim haline getirir. Biri olmadan diğerinin hayatta kalması çok güçtür.

 

Zamanla bu küçük hücreler, evlilik bağları ve ürün değişimi ile büyük sistemlere bağlanır. Homo sapiens ile birlikte, bu sistemler kendi "üsluplarını" (geleneklerini) yaratarak farklı etnik kimliklere bürünür.

 

İnsan, biyolojik sınırlarını teknik ve sosyal örgütlenme ile aşmıştır.

 

Dağlık bölgelerdeki dar vadiler, hem yabani tahılların (buğday, arpa ataları) yoğunlaştığı alanlardır hem de yabani sürülerin (keçi, koyun) hareketlerini doğal olarak kısıtlayan "koridorlar" işlevi görür.

Tarım, insanı toprağa ve "stoklara" bağlar. Bu bağlanma, zincirleme bir reaksiyon başlatır.

 

Avcı-toplayıcı sürekli hareket halindedir. Çiftçi ise hasat sonrası "boş zamana" (serbest saatlere) sahiptir. Bu boş zaman, gıda üretimiyle uğraşmayan "teknisyenlerin" (çömlekçi, metalürji uzmanı) ortaya çıkmasını sağlar.

 

Gıda stokları, korunması gereken bir "sermaye" haline gelir. Bu durum, stokları yöneten şeflerin, onları koruyan savaşçıların ve tarlada çalışan köylülerin ayrıştığı dikey bir toplum yapısını doğurur.

 

Tarım toplumunda "teknisyenlerin" serbest kalmasıyla, insanlık binlerce yıllık durağanlıktan kurtulur ve büyük teknik devrimler ardı ardına gelir.

Yerleşik yaşam, ağır ve kırılgan kapların kullanımını mümkün kılar. Ateşin kontrolü, kili kalıcı bir malzemeye dönüştürür.

Ateş üzerindeki uzmanlaşma, maddedeki gizli gücü (bakır, bronz, demir) açığa çıkarır.

Karmaşıklaşan stok yönetimini ve mülkiyeti kaydetme ihtiyacı, soyut sembollerin (yazı) doğuşunu tetikler.

 

Teknoloji zanaatkarın (Prometheus/Vulcan) omuzlarında yükselir. Ancak zanaatkar, hiyerarşide her zaman "alt" konumdadır. Toplum, mühendisi veya teknisyeni "usta bir el" olarak görürken, prestiji "sembollerle" uğraşan rahibe, şefe veya askere verir.

Medeniyetin iskeleti metaldir.

Isıyı 1000°C'nin üzerine çıkarma becerisi, sadece yeni aletler değil, aynı zamanda yeni bir sosyal sınıf ve güç dengesi yaratmıştır. Metalurji ve yazı (muhasebe/kayıt için) aynı anda doğmuştur; çünkü her ikisi de stok yönetimi ve iktidar ile ilgilidir.

 

18. yüzyıla kadar şehir yapısı neredeyse hiç değişmedi. Ancak Sanayi Devrimi, tarımsal-metalurjik dengeyi bozdu.

Fabrikalar hammadde ve enerji kaynaklarına (kömür/çelik) yakın yerlere taşındı. Bu durum, eski "duvarlı şehir" modelini yıkarak devasa endüstriyel kümelenmelere yol açtı.

Teknoloji artık insan vücudundan tamamen kopmuş, kendi hızını belirleyen yapay bir sinir sistemi (otomasyon/elektronik) haline gelmiştir.

İnsan ekonomisi hala "yırtıcı" bir karakterdedir; doğayı (petrol, maden, toprak) tüketerek büyür.

İnsanın evrimi, biyolojik bedenden kolektif teknik bedene doğru kaymıştır.

 

Dilin sembolleri

Grafik tasarım gerçekliğin kopyası olarak değil, "soyut" ve ritmik işaretlerle başlamıştır.

Avustralya yerlilerinin kullandığı churingalar (üzeri spirallerle kazınmış taşlar), bu soyut işaretlerin birer "bellek mandalı" olduğunu gösterir. Kişi parmağıyla bu çizgileri takip ederken bir miti anlatır.

 

(Lascaux, Altamira)

Mağara duvarlarındaki hayvanlar rastgele çizilmemiştir. Bizon ve at merkezde, geyikler kenarda, yırtıcılar ise çevrededir. Bu, bir hikayenin (mitin) mekansal olarak yazılmış halidir.

 

Doğrusal yazı (satır satır okunan) tek boyutludur. Mitogram ise aynı anda birçok anlamı barındıran, bakıldığında bütün bir mitolojik evreni hatırlatan üç boyutlu bir ifade biçimidir.

 

Yazı, sanatsal bir dürtüden ziyade tarım toplumlarındaki stok tutma (muhasebe) ihtiyacından doğmuştur. Çuvalların ve hayvanların sayılması, sembollerin yan yana dizilmesini (doğrusallaşma) zorunlu kılmıştır.

 

Mısır hiyeroglifleri veya erken Çin yazısı hala "mitogram" izleri taşırken, modern alfabeler görselliği tamamen öldürerek sembolü sadece bir sese (fonetik) indirger.

 

Bir kelimeyi okurken zihnimizde uyanan yan anlamlar (şimşek, buhar, ateş), rasyonel düşüncenin budadığı o zengin sembol dünyasını canlı tutar.

 

Yazının Fenike ve Yunan alfabesiyle "doğrusallaşması", insan zihninde devrimsel bir daralmaya yol açmıştır.

Mitolojik düşünce "ışınsal" ve dağınıktır (deniz yıldızı gibi). Alfabetik yazı ise düşünceyi tek bir çizgiye (disipline) sokar. Bu, bilimin ve teknik verimliliğin anahtarıdır ancak hayal gücünün yoksullaşması pahasına elde edilmiştir.

 

Okumak bir yorumlama çabası gerektirir; kelimeler zihinde kişisel imgeler doğurur. Ancak sesli sinema ve televizyon, bireye "hazır ve mükemmel" bir gerçeklik sunar.

Görüntü ve ses dışarıdan tam olarak verildiğinde, zihnin sembol yaratma kası körelir.

 

Hayal gücü zekanın temel özelliğidir ve bu yetinin zayıflaması toplumsal eylem özelliğinin kaybına yol açabilir.

 

Alet: Elin işini makineye devretmesi.

Yazı: Belleğin kağıda devredilmesi.

Görsel-İşitsel: Hayal gücü ve algının manyetik bantlara ve ekranlara devredilmesi.

İnsan artık biyolojik bir varlık olmanın ötesinde, kendi yarattığı teknolojik ağın bir parçasıdır.

… 

Manfred Schröter - Teknoloji Felsefesi - Notlar

Manfred Schröter - Teknoloji Felsefesi - Notlar

Philosophie der Technik, Handbuch der Philosophie, Oldenbourg Wissenschaftsverlag, 1934

 


Kitap, teknolojinin sadece mühendislik bir faaliyet değil, kültürün asli ve kurucu bir parçası olduğunu savunuyor.

 

Önsöz

Teknolojinin Üç Temel Disiplini

Teknoloji Ansiklopedisi: Teknik alanların sınıflandırılması ve genel bakışı.

Teknoloji Metodolojisi: Teknik yaratım süreçlerinin ve araştırma prosedürlerinin incelenmesi.

Teknoloji Tarihi: Teknolojinin kültürel süreçteki nesnel gelişimi ve seyri.

 

Mühendisler felsefeyi, filozoflar ise tekniği anlamamaktadır.

Teknoloji sadece insan yapımı araçlarla sınırlanamaz. Doğanın kendi içindeki yaratıcı etkinlik de bir tür içkin teknolojidir.

Bu bakış açısı, insan teknolojisini doğanın geniş yaratım süreçlerinin bir uzantısı olarak gören metafizik bir sonuca varır.

 

Makine Teknolojisinin Tarihi ve Metodolojisi Üzerine

Giriş

Teknoloji yalnızca bir "ihtiyaç giderme" aracı değil, yaratıcı bir tinin (ruhun) ürünüdür. Teknolojiyi bilimsel keşiften ayıran temel fark "doğayı anlama" isteği değil, "doğayı amaçlı bir şekilde biçimlendirme" iradesi olmasıdır.

 

Teknoloji, sanata benzer bir içsel anlama sahiptir. Teknisyen için eserin anlamı, tıpkı sanatçı için olduğu gibi, o eserin tasarımında ve varlığında gizlidir.

Teknoloji, doğanın işleyiş yasalarını (fizik, termodinamik) kullanarak onu dönüştürme sanatıdır.

İlkel sabandan modern türbine kadar teknoloji, insanın dünyadaki varoluş biçimidir.

 

Modern teknoloji evrimsel bir süreçten ziyade, Watt'ın buhar makinesini icadıyla yaşanan ani bir sıçramadır.

Watt'ın dehası, mevcut Newcomen motorunu tamir ederken yaptığı analitik incelemede yatar. Watt, silindirin hem ısıtılıp hem soğutulmasının muazzam bir enerji kaybı olduğunu nicel ölçümlerle kanıtladı. Glasgow'daki o meşhur Pazar yürüyüşünde, buharın ayrı bir kapta yoğunlaşabileceği fikri (ayrı kondansatör), ısının mekanik işe dönüşümünün "ilkel olgusunu" kavramasını sağladı. Watt'ın makinesi, sadece bir icat değil, doğanın depolanmış enerjisinin (kömür/ısı) insan emrine verildiği yeni bir çağın kapısıdır.

 

Teknoloji modern döneme kadar felsefi inceleme nesnesi olamadı bunun nedenleri:

Bir kültür, ancak olgunlaştığında kendi üzerine felsefi olarak düşünebilir.

Teknoloji, antik ve orta çağda organik bir şekilde yaşamın içindeyken; 19. yüzyıldaki devasa genişlemesiyle birlikte "sorun" haline gelmiştir.

 

S. Carnot'un Teorik Temeli

Teknoloji sadece somut aletler yapmak değil, evrenin enerji yasalarını kavramsal olarak fethetmektir.

 

James Watt buhar makinesini icat ederek somut bir "kuvvet" yaratmış, Sadi Carnot da bu kuvvetin ardındaki gizli yasayı, yani Isı Teorisi'ni keşfetmiştir.

 

Enerji Bilimlerinin Mezuniyet Düzeyinde Geliştirilmesi

Enerjinin iki temel karakteri arasındaki gerilim

Birinci Yasa (Enerjinin Korunumu): Mayer ve Joule tarafından formüle edilmiştir. Enerji yok olmaz, sadece biçim değiştirir (Isı - İş).

İkinci Yasa (Enerjinin Bozulması/Entropi): Clausius ve Thomson (Lord Kelvin) tarafından netleştirilmiştir. Enerji korunsa da, her iş sürecinde bir miktar enerji "kullanılamaz" hale gelir ve evrendeki düzensizlik (Entropi) artar.

 

Fikir ve Bilim Tarihinin Bağlamı

Termodinamik, klasik mekaniğin (Galileo/Newton) bir uzantısıdır

Mekanik: Hareketin ve ivmenin yasalarını, kütle ve kuvvet kavramlarıyla açıklar.

Termodinamik: İş sürecini ve enerjinin "kalitesini", sıcaklık ve entropi üzerinden tanımlar.

 

Mutlak sıfır (-273°C) noktasının nasıl saptandı

1700'lerde Amontons, izole bir hava hacminin her 1°C artışta basıncının 1/273 oranında arttığını keşfetmiştir. Bu, tersine gidildiğinde basıncın sıfıra ineceği o teorik "mutlak durgunluk" noktasını işaret eder.

 

Makine Mühendisliğine Yeniden Uygulama Gelişim

Teknolojinin gelişimi: bir icadın yapılması - teorisinin kurulması - teorinin yeni icatlara yol açması şeklindeki bir döngüdür.

 

1794'te Paris'te kurulan École Polytechnique, teknik eğitimi bir "uygulamalı matematik" disiplini haline getirerek dünya genelindeki teknik üniversitelere model olmuştur.

 

Teknik Yaratımın Temel Özelliği

Teknoloji sadece "uygulamalı doğa bilimi" değildir. Çünkü teknoloji, yapıcı hayal gücü ve tasarım unsurlarını içerir.

Teknolojinin varlık nedeni sadece kâr veya ihtiyaç giderme değildir.

Piramitler veya katedraller sadece ihtiyaçtan değil, manevi ve estetik dürtülerle inşa edilmiştir. Teknoloji, zekâ, duygu ve iradenin birleştiği bir mutluluk kaynağıdır.

 

Teknik Yaratım Üçlüsü

Araştırma (Zekâ): Bilginin dış dünyadan özümsenmesi.

İcat (Duygu/Hayal Gücü): Bilginin yaratıcı bir fikre dönüştürülmesi.

Yaratım (İrade): Fikrin somut bir eser (makine/yapı) olarak hayata geçirilmesi.

 

Kültürel Sistematiğe İlişkin Yapısal Teori

Kültürel Felsefe Vakfı

(Dilthey'in "psikolojik yapı" (Strukturzusammenhang) kavramı) Ruhun düzenlilikleri toplumsal kültür sistemlerine dönüşür.

 

Biliş (bilim) ve İrade (sosyal/siyasal eylem) iki zıt kutup olarak dururken, bunların tam ortasında Sanat ve Teknoloji yer alır.

 

Sanat, "alıcı kavrayış" ile "yaratıcı eylemi" birleştirir.

Teknoloji de benzer şekilde, bilimsel bilgi (algı) ile ekonomik/sosyal hedef (irade) arasında köprü kuran yaratıcı bir "biçimlendirme" alanıdır.

 

Önceki Formüllere Bir Bakış

St. Augustinus: Memoria (Hafıza/Varlık), Intelligentia (Anlayış/Bilgi) ve Voluntas (İrade/Sevgi) üçlüsüyle ruhun ilahi bir yansıması olduğunu savunmuştur.

Modern Dönem: Kant'ın üç eleştirisi (Saf Akıl, Pratik Akıl, Yargı Gücü) ve Hegel'in "Mutlak Tin" üçlüsü bu yapının felsefi zirveleridir.

 

Yapısal Şema ve Kültürel Görev

Sağlıklı bir kültürde bilgi (bilim) ve eylem (irade), merkezi bir noktada (sanat, din, felsefe) birleşerek bir bütün oluşturur.

 

Günümüzde büyüme güçleri mevcuttur ancak bunlar birbirine paralel akar ve birleşemezler. Bilim kendi alanında, sosyal eylem kendi alanında uzmanlaşmış; kültürün "merkezi" boş kalmıştır.

 

Teknik çalışmanın derinliğinde dört temel anlam (Mit, Logos, Ethos, İş) iç içe geçer.

Anlam: Eserin ontolojik varlığı.

Değer: Yaşamsal önem.

Akıl: Bilimsel temellendirme.

Amaç: Pratik hedef.

 

Teknoloji, sadece dışsal bir araç değil, kültürün "maddi temelidir". Modern krizden çıkış yolu, teknolojiyi ruhsuz bir üretim aracı olarak görmekten vazgeçip, onu bilgi ve iradenin organik olarak birleştiği yaratıcı bir merkez olarak yeniden tanımlamaktır. Teknik yaratım, bireye "yaratma sevinci" vererek zekâ, duygu ve iradeyi uyumlu bir dengeye kavuşturur.

 

Kültürel Bir İşlev Olarak Teknoloji

Teknoloji, insanlığın doğadan (kaostan) ayrıldığı ilk andan itibaren mevcuttur.

Toprağı işlemek, ilk aleti yapmak; hem bir bilgi (algı) hem de bir irade (eylem) eylemidir.

İlkel toplumlarda çiftçi, zanaatkâr ve rahip birdir. İş ve inanç, teknik ve sanat iç içedir. Modernite bu alanları birbirinden ayırarak kültürü parçalamıştır.

Teknoloji, yapısal olarak "merkezi" bir konumdadır. Bilim (teori) ve Ekonomi (pratik) arasında durarak, bu iki zıt kutbu yaratıcı bir "iş" (performans) içinde birleştirme potansiyeline sahiptir.

 

Teknoloji ve Ekonomi. Burada bilgi ve irade, fiziksel dünyayı dönüştürmek için birleşir.

Din, Felsefe ve Sanat. Burada bilgi ve irade, mutlak birliğe ve anlama ulaşmak için birleşir.

Kültürel gelişimin sağlıklı yönü, bu iki kutbun dengeli bir şekilde "merkeze" doğru büyümesidir.

 

Sistematik Gereksinimler ve Tipoloji

Yunanca "Techne" kelimesi hem sanat hem de zanaat/teknik anlamına gelir.

 

Sanat, "yukarıda" (anlam dünyasında) bilgi ve iradeyi birleştirir.

Teknoloji, "aşağıda" (maddi dünyada) aynı birleşmeyi gerçekleştirir.

Bir mimar veya usta bir zanaatkâr, bu iki dünyanın tam kesişim noktasında durur.

 

Diğer Görüşlerle Karşılaştırma

Max Scheler teknolojiyi "doğaya egemen olma isteği" ile ilişkilendirir.

Scheler, bilgiyi üç kategoriye ayırır:

Kurtuluş Bilgisi: Dini/metafizik amaçlı.

Eğitim Bilgisi: Kişisel gelişim ve kültür amaçlı.

Performans/Egemenlik Bilgisi: Doğayı kontrol etme amaçlı (Teknoloji).

Scheler'e göre teknoloji, bilimin sonradan uygulanması değildir; aksine, dünyayı kontrol etme isteği bilimsel düşüncenin yönünü en baştan belirler.

 

Richard Kroner teknolojiyi insanın teorik (bilgi) ve pratik (irade) benliği arasındaki boşluğu kapatan bir "büyü" gibi gördüğünü söyler ancak buna karşı çıkar. Teknoloji, bilimi "içgüdüsel ihtiyaçların" hizmetine sunarak onu basitleştirir. Teknoloji bir "ideal" yaratmaz, sadece ihtiyaçları karşılar.

 

Friedrich Dessauer, Kroner'in aksine teknolojiyi ilahi bir yaratımın devamı olarak görür. İcat yapmak, zihindeki bir fikri fiziksel gerçekliğe dönüştürmektir. Dessauer buna "kendinde şey" (Ding an sich) ile karşılaşma der.

 

Eduard Spranger / Spranger'in ünlü "altı temel tipi" (teorik, ekonomik, estetik, sosyal, politik, dini) arasında "Teknik Tip" yoktur. Spranger teknolojiyi; bilim, ekonomi ve siyasetin bir "karışımı" (melez tip) olarak görür.

 

Psikoloji Etiği ve Teknolojinin Tarihsel Felsefesi Üzerine

Teknolojinin Etik Sorunu

Teknolojinin etik değeri, sağladığı toplumsal faydadan (faydacılık) değil, yapılan işin "nesnel saflığından" gelir.

Bir mucidin dâhice buluşu ile bir işçinin sıradan görevini yapması arasında özsel bir fark yoktur. Her iki durumda da etik değer, eldeki görevin "mükemmel" ve "saf" bir şekilde çözülmesinde yatar.

 

Hermann Lufft’a göre, içsel bir bağlılıkla çalışan herkes yaratıcıdır. Çalışırken sadece bir nesne üretmeyiz; "geçici zamanı" kişiliğimizin kalıcı bir parçası olan "öze" dönüştürürüz.

 

Gerçekliğin Kültürel-Kritik Standardı Saflık

Bir kişi düşük nitelikli iş yaptığı için köle olmaz; işini düşük nitelikli bir ruhla yaptığı için köleleşir. İçsel disipline sahip bir işçi, en basit montaj hattında bile özsel bir değer yaratabilir.

 

İşçinin yetenekleri geliştikçe, organizasyonun ona yeni sorumluluklar (daha üst bir denge) sunması teknik bir gereklilik değil, etik bir zorunluluktur.

 

Çalışan Kişiye ve İşine İlişkin Etik Talep

Makine tabanlı çalışmanın sadece verimlilik (hız) için değil, "çalışmanın anlamı" üzerinden insanın ruhsal bütünlüğüyle yeniden bağlanmasını sağlamak gerekir.

 

Hedef, makinenin insanı yönetmesi değil, insanın makine üzerinde tam bir "ustalık" kurarak onu ruhsal bütünlüğünün bir aracı haline getirmesidir.

 

Protestan iş etiği (Püritanizm) ile kapitalizm arasındaki bağ…

Endüstriyel insanın oluşumunda Katolik sosyal doktrininin etkileri…

 

Teknoloji, insanı mekanikleştirmek zorunda değildir. Aksine, doğru bir organizasyon ve içsel bir kavrayışla teknoloji, insanın bilgi (kuram) ve darbe (eylem) yeteneklerini birleştirdiği en saf alan olabilir.

 

Eser ve Kültürel Entegrasyonu Konusunda Etik Talep

Heinrich Hardensett’in çalışmaları

Ekonomi: Kar, rekabet ve pazar odaklıdır; "değişim değeri"ne bakar.

Teknoloji: Yaratım, iş birliği ve atölye odaklıdır; hizmet değerine bakar.

Teknik adam bir romantik değil, "ölçü ve yasa" insanıdır. O, sonsuz kârın peşinde değil, mükemmel ve tamamlanmış bir "dünyevi yapı"nın peşindedir.

 

Teknolojinin Değerlendirmesinde Kültürel-Etik Denge

Devlet, teknolojiyi ekonomik yozlaşmadan (kapitalist bencillikten) koruyup ulusal çıkarlara yönlendirebilir.

Gerçek bir etik devlet ile gerçek bir etik teknoloji, özünde zaten uyumludur; çünkü her ikisi de "kamu yararı"na hizmet eder.

 

Eugen Diesel, teknolojinin artık ulusal sınırları aştığını ve "gezegenel bir durum" yarattığını savunur.

Süper İmparatorluk: Dünya artık teknolojiyle tamamen kuşatılmıştır.

Ortak Kader: Teknoloji, tüm uluslar için ortak bir "iş kaderi" yaratmıştır. Bu, eski anlamdaki dünya pazarının yerini alan "anlamlı bir bütünlük" fikridir.

 

Carl Schmitt'in eleştirel bakışı, teknolojinin "politikadan bağımsız" olduğu illüzyonunu yıkar.

Teknoloji kendi başına ne barışçıl ne de savaşçıldır; o sadece gücü artırır.

Teknolojiyi "mekanik bir canavar" olarak görmek yanlıştır; teknolojik aktivizmin arkasında yatan şey (iyi veya kötü) bir ruhtur.

 

Gerçek teknolojiye dönüş, mühendisin sadece bir uzman değil, etik bir birey olarak kendini yeniden inşa etmesiyle mümkündür.

 

Teknolojinin Tarihsel-Felsefi Sorunu

Teknoloji Batı tarihinin ve kültürünün kaçınılmaz bir felsefi sonucudur.

Teknoloji, Orta Çağ’dan bu yana süregelen kültürel egemenlik değişimlerinin (Din -> Devlet -> Bilim -> Ekonomi) ulaştığı son duraktır.

 

Teknoloji, ekonominin yarattığı kaosu devralan yeni bir "merkezi güç" adayıdır:

16. Yüzyıl (Din): Mezhepsel gerilimler birliği bozdu.

17. Yüzyıl (Devlet): Mutlakiyetçi devlet egemenliği yükseldi.

18. Yüzyıl (Bilim/Akıl): Aydınlanma ve rasyonel doğa bilimleri hakim oldu.

19. Yüzyıl (Ekonomi): Kapitalizm ve burjuvazinin yükselişiyle ekonomi her şeyi belirler hale geldi.

20. Yüzyıl (Teknoloji): Ekonomik krizlerin ardından, teknolojinin "organik bir düzenleyici" olarak merkeze yerleşip yerleşemeyeceği sorusu sorulur.

 

Tarihsel-Felsefi Dünyanın Önlemleri

Oswald Spengler (Karamsar): Teknolojiyi Batı'nın (Faustçu insan) intihar aracı olarak görür. İnsanın makineye köle olduğunu ve Batı teknolojisinin "renkli halklara" (Avrupalı olmayanlar) teslim edilerek Batı'nın sonunu hazırladığını savunur.

Ernst Jünger (İyimser/Aktivist): Teknolojiyi yeni bir insan tipinin ("İşçi") elinde dünyayı şekillendirecek bir güç olarak selamlar. Teknoloji statik, düzenli ve "organik" bir dünya devletinin temel biçimi olacaktır.

 

Kültür Sorununa Olası Teknolojik Çözümler

Teknoloji, tüm dünyayı yönetilebilir bir savaş alanına veya ortak bir atölyeye çevirmiştir.

Almanya, Avrupa'nın "trajik atölyesi" olarak, gelişmekte olan bu teknolojik güç ile ulusal kültür arasındaki doğru dengeyi kurmak zorundadır. Bu, Batı ile Doğu (Amerika ile Rusya-Asya) arasında bir köprü olma misyonudur.

 

Teknoloji tarafsız değil, muazzam bir güç potansiyelidir.

 

Teknoloji, sönmekte olan bir medeniyetin ölü bir kalıntısı mıdır, yoksa yeni bir büyümenin tohumu mu?

 

Doğa ve Metafizik Felsefesi Üzerine

Teknolojinin Doğal Felsefi Sorunu

Yeni teknoloji felsefesi, morfolojik (biçimsel) bir yaklaşımla doğayı ve tekniği birleştirir.

Mekanizma: Sadece neden-sonuç ilişkisine bakar (ölü doğa).

Teleoloji: Sadece amaca bakar (bilinçli yaratım).

Teknik İlke: Bu ikisinin ortasında durur; hem doğa yasalarına uyar hem de bir anlam/biçim alanı açar.

 

Nedensellik, Sonluluk, Uygunluk, Bütünlük

İnsan bir nesne tasarlarken aslında farkında olmadan kozmosun derin yasalarını "yeniden keşfeder". Bu, insan zihni ile evrenin yaratıcı gücü arasındaki içsel akrabalığın bir kanıtıdır.

Arıların en az malzemeyle en geniş hacmi yaratan altıgen petekleri, doğanın "bilinçsiz" ama mükemmel bir teknik ustalık sergilediğinin en somut örneğidir.

 

Doğal Metafizik Problemi ve Olası Çözümü

Bilim ve felsefe, parçalara değil "bütünlüğe" (Ganzheit) ve organik olana dönmektedir.

 

Teknoloji, soğuk bir hesaplama aracı (teknokrasi) olmaktan çıkıp, toplumun etik ve kültürel dokusuna entegre olmuş "canlı bir organ" haline gelmelidir.

 

Teknolojide Sorunun Konumunun Sistematik Önemi

Teknoloji, Batı kültürünün nihai ve en güçlü sonucudur.

 

Teknoloji artık gezegensel bir olaydır ve Avrupa, kendi yarattığı bu "dev gücü" doğru ellere teslim etme sorumluluğuyla karşı karşıyadır.