20 Nisan 2012 Cuma

Behçet Necatigil - Sevgilerde


SEVGİLERDE

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.


17 Nisan 2012 Salı

Harold Bloom – Etkilenme Endişesi


Harold Bloom – Etkilenme Endişesi
Bir Şiir Teorisi

Önsöz
Kirlenme Istırabı

“Uykumda bir kraldım, ama bir hiçim uyandığımda.” Shakespeare

87. Sone’deki bu “sapma” (swerwing) da “yanılgı” (misprision) da, ironik bir şekilde gözünde büyütmenin ya da haddinden fazla değer vermenin sonucu olarak “yanlış anlama”dan kaynaklanmaktadır. (s. 10)

Modern müziğin bütün melodileri ona aittir: Modern yaşamın kitabını da adabımuaşeret kitabını da o yazmıştır… (s. 13)
“O modern yaşamın kitabını yazmıştır” (Emerson) (s. 14)

…edebiyat duyarlılığına sahip herkes, etkilenme endişesinin selefle ilgili olmaktan çok hikâye, roman, oyun, şiir ya da denemelerde ve bunlar tarafından başarılan endişe olduğunu görecektir.

Etkilenme endişesi karmaşık bir güçlü yanlış okuma ediminden, benim “şiirsel yanılgı ya da yanlış okuma” adını verdiğim yaratıcı bir yorumdan doğar. (s. 20)

(Shakespeare) Marlowe’a duyduğu yaratıcı kıskançlık Venedik Taciri’nde ortadan kalkmıştır. Barabas Marlowe’dur, ama Shylock bugün dört yüz yıldır Yahudidir ve hâlâ bir incitme gücüne sahiptir. (s. 39)

Etkilenme Endişesi
Mukaddime

…tutku o [Havva] olmadan da devam etti ve sınırın ötesine geçti.
[Adem] bazen konuşabilecekmiş gibi oluyordu, ama sessizlik devam etti.
“Kuvvetsiz ve dişi meyve” idi demek istediği.
Valentinus, Hakikat İncili
Giriş: Öncelik Üzerine Bir Tefekkür ve Bir Özet

…Bu teorinin amacı düzelticidir: Bir şairin başka bir şairin doğmasına nasıl yardım ettiğine dair idealize edilmiş açıklamalarımızı ortadan kaldırmaktır.
…şiir tarihinin şiirsel etkilenmeden ayrı tutulamayacağı bir önkabul olarak alınmıştır, zira güçlü şairler bu tarihi kandilerine hayali bir uzam açmak için, başka bir şairi yanlış okuyarak yaratırlar. (s. 47)

“Çünkü bir insanı etkilemek ona kendi ruhunu vermektir.” (Dorian Gray’in Portresi) (s. 48)

…etkilenme teorisinin başlıca etkileri Nietzsche ve Freud’dur. (s. 49)

Özet: Altı Revizyon Kategorisi

  1. Clinamen
Gerçek anlamıyla şiirin yanlış okunmasıdır.
Lucretius’ta clinamen, atomların evrende değişikliği mümkün kılmak üzere yaptıkları “sapma”yı ifade eder. (s. 54)

  1. Tessera
Bir tamamlama ve antitezdir. Sözcüğü …tanınma işareti anlamına geldiği antik gizem kültlerinden alıyorum – sözgelimi küçük bir çömleğin diğer parçalarla birlikte bu kabı oluşturacak parçası.

  1. Kenosis
Ruhlarımızın tekrar zorlantılarına karşı kullandıkları savunma mekanizmalarına benzer bir koparma aracıdır; o halde kenosis selefle sürekliliği koparmayı amaçlayan bir harekettir.

  1. Daimonikleşme
Yani selefin Yüce’sine tepki olarak kişiselleşmiş bir Karşı-Yüce’ye ulaşma yönündeki hareket. Bu sözcüğü Yeni-Platoncu jargondan alıyorum; orada ilahi ya da insani olmayan bir ara varlığın üstada yardımcı olmak için onun içine girmesine karşılık gelir.

  1. Askesis
Yani yalnızlık durumuna ulaşmayı amaçlayan kendini arındırma hareketi.

  1. Apophrades
Ya da ölülerin dönüşü. Sözcük Atina’da ölülerin yaşadıkları evlere yeniden yerleşmek için döndükleri aksi ya da uğursuz günleri anlatmak için kullanılırdı. (s. 54/55/56)

Bir
Clinamen
Ya da Şiirin Yanlış Okunması

Modern şiir Şeytan’ın şu iki beyanıyla başlar: “Şimdiki gibi olmadığımız bir zaman bilmiyoruz” ve “Zayıf olmak sefilliktir, [bir şeyler] yaparken de ıstırap çekerken de.” (s. 60)

En güçlü şairler bile ilk başta zayıftır, zira işe geriye dönük Şeytanlar olarak değil, ileriye dönük Ademler olarak başlarlar. (s. 63)

Şiirsel etkilenme
…önceki şairin yanlış okunmasıyla
…bir yanlış yorumlama olan yaratıcı bir düzeltme edimi yoluyla ilerler.
…Batı şiirinin ana geleneği,
…tahrifat tarihidir. (s. 69)

…her okuma zorunlu olarak bir clinamen değil midir?
İnsan ne kadar güçlü olursa hıncı o kadar artar, clinamen’i de o kadar küstahlaşır. (s. 79)

İki

“deha ürünü her eserde kendi reddedimiş düşüncelerimizi görürüz –bunlar bize yabancılaşmış bir heybetle geri dönerler.” (Emerson)

Tessera
Ya da Tamamlama ve Antitez

(Goethe) …modellerin yalnızca benliğin aynaları olduğuna inandığını söyler: “İnsanın neyse o olduğu için sevilmesi büyük bir istisnadır. Büyük çoğunluk başkasına yalnızca karşı tarafa ödünç verdiklerini, kendi benliğini, kendi kafasındaki kişiyi sever.” (s. 86/87)

…İnsan doğasının o meşum nevi şahsına münhasırlığını, diğer yandan yaşam tarzlarının ve eğlencelerin sınırsız çeşitliliğini düşündüğümüzde insan soyunun çoktan kendi başını yememiş olması tam anlamıyla bir mucizedir. (Emerson)

Ancak başkalarının zenginliklerini kendi zenginliklerimiz haline getirerek büyük şeyler yaratabiliriz. (Goethe)
Tüm bu özgünlük konuşmaları da neyin nesi? Biz doğar doğmaz dünya bizi etkilemeye başlar… (Eckermann) (s. 87)

“Bu dünyada yalnız olmadığının insana hatırlatılması –her zaman nahoş bir şey bu.”
“Başka insanlar da yaşıyorsa yaşamak mümkün müdür?” Thomas Mann (s. 88)

“Tessera ilk gizem dinlerinde kullanılmıştı. Kırılmış bir çömleğin iki yarısını tekrardan birleştiren müptediler tarafından bir tanıma aracı olarak kullanılmıştı.” Anthony Wilden (s. 100)

Üç
Kenosis
Ya da Tekrar ve Süreksizlik

Şiir mülkiyettir, tıpkı siyaset gibi. Hermes yaşlanınca kel bir cüceye döner, kendisine Hata adını verir ve ticarete el atar.
…Şiirler arası ilişkiler ne ticarettir ne de hırsızlık. (s. 110)

“Tekrar ve anımsama aynı hareketlerdir.
…tekrar, eğer mümkünse, bir insanı mutlu eder, oysa anımsama mutsuzlaştırır.” Kierkegaard (s. 113)

Selefi neredeyse ephebe de orada olacaktır. (s. 120)

En güçlü şairler ne kadar tekbenci olurlarsa olsunlar, her şairi özerk ego olarak görmekten vazgeçmemiz gerekiyor. Her şair başka bir şairle ya da şairlerle diyalektik bir ilişkiye (aktarım, tekrar, hata, iletişim ilişkisine) yakalanmıştır. (s. 121)

Ara Bölüm: Antitetik Eleştiri Manifestosu

Antitetik eleştiri ilk clinamen’i ikincisiyle kantara vurduğumuzda başlar. Sapma oranını saptadıktan sonra, bu oranı birinci şairin okumasını düzeltmek için kullanmaya girişiriz. (s. 123)

Bir şiirin anlamı ancak başka bir şiir olabilir.

Yorum diye bir şey yoktur, yalnızca yanlış yorum vardır ve dolayısıyla her eleştiri mensur şiirdir. (s. 124)

Şiir etkilenme endişesidir, yanılmadır, disiplinli bir sapkınlıktır. Şiir yanlış anlamadır, yanlış yorumdur, yanlış ve uygunsuz birleştirmedir.

Asla yazılmamış bir şiir –yani-
Söz konusu şair tarafından yazılmış olması gereken şiir. (s. 125)

Endişeyi nasıl anlarız? Bizzat endişeli olarak. Derin okuyan her okur bir Ahmak Sorgucudur. “Kim yazdı benim şiirimi?” diye sorar. Emerson’un ısrarı buradan kaynaklanır: “Deha ürünü her eserde kendi reddedilmiş düşüncelerimizi görürüz –bunlar bize yabancılaşmış bir heybetle geri dönerler.” (s. 126)

Dört

…tüm söylediğimiz sezginin hayal meyal hatırlanmasından ibarettir. (Emerson)

Daimonikleşme
Ya da Karşı-Yüce

Kişi tüm yaptıklarında insanın nihai amaçsızlığını düşünürse, kendi faaliyetini bir israf olarak görmeye başlar. (s. 131)

…her şiir olası bir ölümün atlatılması olarak tanımlanabilir. (s. 131/132)

Beş
Askesis
Ya da Arınma ve Tekbencilik

Tanrılara rüşvet verilemez, der Platon ve dolayısıyla kurban, geleceği düşünülen hediyeler için minnettarlık belirtemez. Phaidon’da felsefi ruh için daha gerçek bir katharsis önerilir: Arınma …ruhu mümkün olduğunca bedenden ayırmak ve …tek başına ona odaklanmakla gerçekleşir. (s. 147)

Altı
Apophrades
Ya da Ölülerin Dönüşü

Çeviren: Ferit Burak Aydar
Metis Yayınları, Kasım 2008




René Girard – Romantik Yalan ve Romansal Hakikat


René Girard – Romantik Yalan ve Romansal Hakikat
Edebi Yapıda Ben ve Öteki

(Ressentiment) Modern duygulara gittikçe daha sık rastlanmasının nedeni de “hasetli doğaların” ve “kıskanç mizaçların” üzücü ve esrarlı bir biçimde artmış olması değil, insanlar arasındaki farklılıkların giderek silindiği bir evrende içsel dolayımın egemen olmasıdır. (s. 33)

Arzu gerçekten belirdiği anda tutkulu kişilerde dolayımlayıcıyı buluyoruz. (s. 37)

[a, b’yi seviyor/istiyor, b, c’nin etkisi altında olduğu için a, c’ye karşı hınç besliyor, bununla birlikte c’yi taklit etmekten geri kalamıyor.]

İmgelem gücünü Ben’den ve de yalnızca Ben’den almaktadır. Görkemli saraylarını Ben için inşa eder. Ve Ben bu saraylarda, sınırsız bir mutluluk içinde eğlenir –ta ki gerçeklik denen o hain büyücü, düşün kırılgan yapılarına hafifçe dokunup da onları yerle bir edene kadar.

Bunların hepsini “romantik” olarak niteledik çünkü bize göre bir öznellik yanılsamasını sürdürmektedirler. (s. 42)

(Nefret) Aşk gibi o da mantığa filan aldırmaz ve gözlerini fethedilemez bir umuda dikerek yaşar.

Dostoyevski’de kıskançlık olmadan aşk, haset olmadan dostluk, iticilik olmadan çekicilik yoktur. (s. 51)

Ebedi Koca …içsel dolayımın özünü açığa vurur. (s. 55)

…dolayımcının kişiliğini sahiplenmek…
Kendi kendisi olmayı bırakmadan Öteki olmak ister. (s. 61)

İnsan tutsaklaştıkça tutsaklığı daha büyük bir çabayla savunur. Gurur ancak yalan sayesinde hayatta kalabilir ve yalanı ayakta tutan da üçgen arzudur. (s. 63)

…kişinin özsevgisinin üstünde olan ve onu yöneten, kendine duyduğu küçümseme ve nefrettir. (s. 67)

Başkalarına benzememe duygusumdan kaçmak için insanlar Öteki’ne göre arzularlar; ikame tanrılar seçerler, çünkü sonsuzluktan vazgeçemiyorlardır. (s. 68)

Tüm tutkulu kişiler …dindardır.

Stendhal dindar olmayan tutkulu bir kahraman hiçbir zaman yaratamamıştır.

Tutkulu kişi, geçmişe ait bir kişidir.
Kibirli kişi, şimdiki zamana aittir.
Üçgen arzunun insanlarının artık inançları yoktur, ama aşkınlıktan da vazgeçemezler. (s. 69)

Kibirli kişi, İncil’in sözünü ettiği boşluğu hissettiği için uçarı davranışlara ve taklide sığınır. Kendi hiçliğinin yüzüne bakmaya cesaret edemediği için, görünüşte lanetten etkilenmemiş olan Öteki’ne doğru koşar. (s. 70)
Kişilerin özgür ve yasa önünde eşit olduğu bir toplumda züppelerin olmaması gerekir. (s. 72)

Taklitçi arzu her zaman Öteki olma arzusudur.

Bir kutsal eşyanın değeri onun azizden ayıran mesafenin kısalığına bağlıdır. Metafizik arzudaki nesne için de durum aynıdır. (s. 82)

…arzuladığı nesneyi sonunda elde ettiğinde Proust’un ya da Stendhal’in kahramanını hayal kırıklığına uğratan da fiziksel zevk eksikliği değildir. Hayal kırıklığı tümüyle metafiziktir. Özne, nesneyi elde etmesinin kendi kişiliğini değiştirmediğini saptar; o kadar beklenen dönüşüm gerçekleşmemiştir. Nesnenin görünüşteki “erdemi” ne kadar büyükse hayal kırıklığı da o kadar korkunç olur. Bu yüzden, dolayımlayıcı kahramana yaklaştıkça hayal kırıklığı da artar. (s. 85)

Arzunun bir gelecek vaadiyle ondan kısmen saklayabildiği o zelil ve aşağılanmış Ben’inden hiç kimse onu ayıramayacaktır şimdi. Arzudan yoksun kahraman, kuyuya inerken ipi kopan bir işçi gibi şimdiki zaman uçurumuna düşme tehlikesi içindedir.

Kahramanın hayatı, kaygan taşların üstünden atlayarak geçilen bir akarsu gibi, arzudan arzuya atlamakla geçecektir. (s. 86)

Konuştuğu her kişi için başka bir isan oluyordur. (s. 88)

Cinsel arzu tüm öteki arzular gibi bulaşıcıdır. Bulaşıcılık demek, ilk arzuyla aynı nesneyi hedefleyen ikinci bir arzu aracılığıyla kişinin kendi kendini arzulaması demektir. Çifte dolayımın bu özel durumuna cilve [koketlik] denir. (s. 97)

Aşıklar hiçbir zaman uyum içinde değillerse eğer, mantığın ve duygusal romanların belirttikleri gibi farklı oldukları için, birbirine çok benzedikleri birbirlerinin kopyası oldukları içindir bu. (s. 98)

Stendhal’in kişileri her zaman yalan sayesinde istediklerini elde ederler. (s. 99)

Zafer, yalanını en iyi savunan aşığa aittir. Bir hatadır arzuyu açığa vurmak: karşı taraf bir kez kendi arzusunu açığa vurduğunda o hatayı yinelemek artık insanın içinden gelmeyeceği için daha da bağışlanamaz olan bir hata.  (s. 100)

Roman 19. Yüzyılda varoluşsal ve toplumsal hakikatin en büyük mekanıysa bunun nedeni manevi enerjinin sığındığı yaşam bölgelerine yalnızca romanın dikkat etmesidir. (s. 101)

Neden insanlar çağdaş dünyada mutlu değiller?

Mutlu değiliz der Stendhal, çünkü kibirliyiz. (s. 105)

Aristokratlar ne masumdurlar ne de baskı altında; yalnızca kibirlidirler. Ayrıcalığı, basit birer sonradan görme oldukları için istemektedirler. Ne pahasına olursa olsun sakınılması gereken hakikat budur. Alçaktırlar çünkü soyluluğa değer verirler. (s. 114)

Flaubert kişileri hep diğer insanları çeken şeyler tarafından cezbedilirler. Yalnızca ötekilerin arzularını arzu edebilirler. Rekabetin arzudan önce gelmesi  otomatik olarak kibirden doğan acıların çoğalmasına neden olur. (s. 120)

Stendhal ve Flaubert üçgen arzunun yayılma imkanlarını azımsadılar.
20. yüzyılın aynı anda hem yıkımsal hem de önemsiz çatışmalarını öngöremediler. (s. 121)

Çifte dolayım yavaş yavaş düşünceleri, inançları ve değerleri yiyip yutar ama dış kabuğa saygı gösterir… (s. 122)

Tutkulu kişi istisna, kibirli kişi olağan durumdur. (s. 123)

Romantik, tıpkı modern ressam gibi, iki boyutta resim yapar. Öteki’ne ulaşamadığı için romansal derinliği da yakalayamaz. (s. 127)

Flaubert’de nesneler kendi anlamlarına ters düşen bir anlama sahip değillerdir; belki de hiç anlamları kalmamıştır. (s. 128)

Kendini gösteren her arzu bir rakibin arzusunu uyandırabilir ya da artırabilir. Dolayısıyla nesneyi ele geçirmek için arzuyu gizlemek gerekmektedir. Stendhal’in ikiyüzlülük olarak adlandırdığı da bu gizlemedir. İkiyüzlü kişi arzusundaki görülebilecek her şeyi, başka bir deyişle nesneye doğru bir atılım olan her şeyi frenler. (s. 132)

Arzu uğruna çilecilik, rakiplerde taklit ihtiyacını azaltır, dolayısıyla nesneye giden yolu da ancak çilecilik açabilir.

İnsan Tanrı’dan uzaklaştıkça önce akıl adına sonra da kendi adına saçmalığa saplanır. (Dostoyevski) (s. 134)

…arzunun katı yasalarından kaçabilen kişi arzunun kendisinden de kaçmış demektir.

Sosyetik insanlar aranmaya o kadar alışkınlardır ki kendilerinden kaçan biri onlara Anka Kuşu gibi görünür. (Proust) (s. 143)

Çifte dolayım kendi üstüne kapanmış bir şekildir; arzu içerde devinir ve kendi özünden beslenir. (s. 146)

Özne, arzusunun dönüştürdüğü bir dolayımlayıcıya mıhlanıp kalır. Bu kişiyi arzulayarak bireyselliğini elde ettiğini sanır, ama aslında onu yitiriyordur çünkü herkes aynı yanılsamanın kurbanıdır. (s. 147)

Adam bir taşın altında saklı olduğunu sandığı hazineyi aramaya çıkar. Birbiri ardına bir sürü taşı kaldırır ama hiçbir şey bulamaz. Bu boş girişimlerden bıkmıştır ama hazineden de vazgeçmek istemez çünkü o çok değerlidir. Böylece kaldırılamayacak kadar ağır olan taşı aramaya başlar. Tüm umudunu bu taşa bağlar ve geri kalan gücünü bu taşı kaldırma çabalarına harcar.

Mazoşist
…sürekli bir hayal kırıklığı tarafından kendi başarısızlığını arzu etmeye itilen bir adamdır. (s. 149)
Arzunun nihai sonucu hep köleliktir.
Böylece tüm metafizik arzular mazoşizme yönelir. (s. 151)

…yalnızca ölümcül süreci hızlandırma olanağı sağlar kurbana. Her metafizik arzu kendi hakikatine ve arzulayan öznenin bu hakikatin bilincine varmasına doğru ilerler; öznenin kendisi de bu hakikatin emrine giriyor ve başarısı için işbirliği yapıyorsa mazoşizm sözkonusudur. (s. 152)

Köleleşme her zaman mazoşizmi de içerir, çünkü bir rakibin arzusunun bize çıkardığı engele dayalıdır, çünkü köle bir midyenin kayaya yapışık olduğu gibi bağlıdır o engele. (s. 153)

Eziyet etmeyi arzulamamız için, bize eziyet eden kişinin böylece bizimkinden çok daha üstün bir varoluş alanına yükseldiğine inanmamız gerekir. Büyülü bahçenin anahtarının bir celladın elinde olduğunu sanmadan sadist olamayız. (s. 155)

Cinsel mazoşizm ve sadizm ikinci derecede taklitlerdir: zaten kendisi bir taklit olan öznenin metafizik arzudaki varoluşunun taklitleridir. (s. 156)

İyi, Kötü’den daha çok nefret etmek için sevilir. Ezilenler, ezenleri daha iyi cezalandırmak için savunulur. (s. 158)

En alçak olan bize en gerçek görünür. Çağımızın boş inancı budur. Gerçekçi olmak aslında terazisini en kötüye doğru eğmektir. Ama gerçekçi idealistten bile daha büyük bir hata yapıyordur. Kristal saraylar sehennem görüntüsüne dönüştükçe ilerleyen gerçek değil yalandır. (s. 160)

Gerçek, rahatsızlık verici bir sinek gibi sürekli gelip büyük halanın burnuna konuyor ama elin tersiyle yapılan bir hareket onu kovmaya yetiyordur.
Proust, inançlarımızın hüküm sürdüğü dünyaya gerçeklerin nüfuz etmediğini söyler bize. İnançlarımızı bu gerçekler yaratmamıştır, yok eden de onlar olamaz. (s. 163)

İnsan yalnızca “çıkarına” yarayan şeyi ya da içgüdüsel dikkatinin seçtiği şeyi görmek istediği anda “organik yalan” da işlemeye başlamış demektir. Kendini böyle aldatan kişinin yalan söylemeye ihtiyacı yoktur. (s. 164)

Yurtseverlik kişinin kendini sevmesidir.
Coşkusu başka yurtlarla olan bir rekabete dayalı değildir. Oysa şovenizm böyle bir ilişkinin ürünüdür. Nefrete, başka bir deyişle Öteki’ne gizli hayranlığa dayalı olumsuz bir duygudur. (s. 169)

Metafizik arzu tanım olarak elde edebileceği bir şeye yönelmez. (s. 172)

Toplumsal seçkinleri betimleyenler, metafizik arzuyu yalnızca yansıttıkları zaman en yüzeysel, açığa çıkardıkları zamansa tersine en derine inen yazarlardır. (s. 186)

Şimdiki zaman, yol işaretleri olmayan geniş bir çöldür. (s. 191)

Bilinçliliğin ödülü, her zamanki gibi, kişinin kendi gölgesinin büyümesidir. (s. 195)

Cehenneme inişin bittiği yerde her zaman bir başkası başlar. (s. 204)
Metafizik arzu, gerçek ayrılıkla içten birliğe tam eşit uzaklıkta duran o muğlak, çok anlamlı büyülenme boktasına sürükler kurbanlarını. Franz Kafka’nın incelediği de işte bu garip bölgedir yalnızlıkla birleşme arasındaki sınır. Her ikisine de aynı uzaklıkta, her ikisini de dışlayan. (s. 214)

Romantik okurlar kendilerini en büyük arzunun kahramanıyla özdeşleştirilerdi; günümüzün romantik okurlarıysa en küçük arzunun kahramanıyla özdeşleşirler.
Don Kişot’un arkadaşlarına benziyoruz, zavallıyı çılgınlığından kurtarmaya uğraşan çünkü aslında kendileri aynı hastalığın daha ağır biçiminden mustarip olan arkadaşlarına.

Arzu eden özne kendi arzusunda taklidin oynadığı rolü algıladığı anda ya arzusundan vazgeçmelidir ya da gururundan. (s. 218)

Ama arzulayan özne mutlak vazgeçiş düşüncesi karşısında dehşete kapılır ve geriler.
Varoluşun tamamını insanın içinde taşıdığı hiçliğin üstüne kurmak demek, güçsüzlüğü güce çevirmek, içsel Robinson’un ıssız adasını sonsuza dek genişletmek demektir. (s. 219)

Kişinin kendi hiçliğini arzulaması demek, kendini insanlığının en zayıf noktasında arzulaması, kendisini ölümlü olarak, ölü olarak arzu etmesi demektir.

…ölümden korktuğu için intihar ediyordu. Sonsuzluktan vazgeçmek için değil, arzunun başarısızlığından dolayı kendini mahkum sandığı sonluluk korkusu yüzünden öldürüyordu kendini. Kirilov, yalnızca ölmeyi ve ölümde kendi kendisi olmayı arzu ettiği için intihar edecektir. (Ecinniler’de intihar eden Kirilov) (s. 221)

Tanrı olmak için intihar edilebilir ama intihardan vazgeçmeden Tanrı olunamaz. Arzulanan iktidar, ölümün karşısında en keskin iktidarsızlıkla bir oluyordur. (s. 222)

İnsanlar haçın gölgesinde yaşamaya ve ölmeye devam edecekelerdir. (s. 223)

Dolayımlayıcı arzulayan özneye yaklaştıkça ontolojik hastalık şiddetlenir.
İçsel dolayımın doğurduğu çelişkiler sonunda kişiyi yok eder.
[ruhsal öz-kıyım] (s. 224)

Herkes gerçeği yalnızca kendisinin bildiğini sanır ve herkes komşularına bakarak üzülür. Herkes kendi yasasına göre mahkum eder ve bağışlar.
Metafizik arzunun hakikati ölümdür. (s. 225)

Yaklaşımlarımıza karşılık verecek kadar ruh derinliği olmayan bir kişi, herkesle ilişkisinde, metafizik arzunun kurbanına tanrısal gelen bir özerkliğe sahiptir. Bu kişinin önemsizliği bile –hatta asıl bu önemsizlik- mazoşistin dolayımlayıcısından beklediği tek erdemi sağlamaktadır ona. (s. 226)

Aşığın istediği ruhtur, bu yüzden koket bir kadının aptallığı hile gibi gözükür. (s. 227)

Şu halde arzulanan engele duyulan bu eğilim ölüme doğru bir ilerlemedir. (Denis de Rougemont, Aşk ve Batı) (s. 228)

Kahraman artık canlı değildir ama henüz ölmemiştir de. Ayrıca kahraman arayışının sonunun ölüm olduğunu bilir ama bunu bilmek onu metafizik arzudan vazgeçirmez. En keskin berraklık aynı zamanda en mutlak körlüktür.

“Ölümü arıyorlardı ama ölüm onlardan kaçacak,” der Kıyamet Günü Meleği.

Hayata tapınmamıza yol açan aynı devinim sonunda onu yadsımaya götürür bizi.

Olumsuzun yüceltilişi, içsel dolayımın son evrelerini niteleyen o kör berraklıktan kaynaklanıyordur. (s. 229)

Arzunun metafizik yapısını algılamak, yıkımsal sonunu öngörmek demektir. Kıyamet, gelişme demektir. Dostoyevski’nin kıyametiyse, geliştirdiği şeylerin yok oluşuyla sonuçlanan bir gelişmedir. Metafizik yapı, ister bir bütün olarak alınsın, ister tek bir bölüm olarak, her zaman bir kıyamet olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla daha önceki tüm romanlar da birer kıyamettir. Bu yapıtların sonunda yer alan sınırlı felaketler Dostoyevski’nin dehşetinin öncüsüdürler. (s. 230)

Stepan ölüme yaklaştıkça yalandan uzaklaşır: “Hayatım boyunca yalan söyledim, doğruyu söylerken bile. Hiçbir zaman hakikat için değil her zaman yalnızca kendim için konuştum.” Ecinniler (s. 232)

Romantik eleştirmenlerin düşmanlığını anlamak kolaydır. Bütün kahramanlar sonuç bölümünde eski düşünceleriyle açıkça çelişen düşünceler dile getiriler, oysa bu eski düşünceler her zaman romantik eleştirmenlerin düşünceleridir.
Kahraman her defasında gururunun esinlediği serabı yadsır. Romantik yorumun yücelttiği hep bu seraptır. Eleştirmenler yanılmış olduklarını kabul etmek istemezler; dolayısıyla sonucun taçlandırdığı yapıta layık olmadığı fikrini savunmaları gerekir. (s. 234)

Romancının estetik zaferi arzudan vazgeçmiş kahramanın neşesiyle birdir. (s. 237)

Geçmiş arzularım canlandırılmasını sağlayan şimdi arzu duyulmuyor olmasıdır.

Proustvari benmerkezcilik taklide yol açar ve bizim kendi dışımızda yaşamamıza neden olur. Bu benmerkezcilik… aynı zamanda öteki-merkezliliktir. Tek yanlı bir bencillik değildir; iki zıt yöne doğru giden ve sonunda her zaman kişiyi parçalayan bir atılımdır. Benmerkezciliği yenmek, kişinin kendinden uzaklaşması ve ötekilere yaklaşması demektir ama başka bir anlamda da kendine yaklaşarak ötekilerden uzaklaşması demektir.


Büyük romansal sanata gücünü veren, vazgeçişten doğmasıdır. (s. 238)

Büyük romansal yaratılar, aşılmış bir büyülenmenin ürünüdür hep.

En sevgili yanılsamalarımızı yıkmamız gerekiyordur. (s. 239/240)

Geçmişin korkunç görüntüsü hakikatin görüntüsüdür. (s. 240)

Mensonge romantique et vérité romanesque
Çeviren: Arzu Etensel İldem
Metis Yayınları, Nisan 2001

Lev Braun & Brain Master – Düşüşün Tanıklığı


Lev Braun & Brain Master – Düşüşün Tanıklığı
Albert Camus’nun Yapıtları Üzerine Bir İnceleme

Onun törebilimi
Evrensel bir geçerlilik iddiasında bulunan özel bir deneyim türü üzerine temellenmiştir.
O, bu deneyimi absurdity (saçmalık) sözcüğü ile özetler.
Arzulanan ruh ve düş kırıklığı yaratan dünya arasındaki uyumsuzluk.

Saçmalık duygusu başkaldırıyı doğurur
…kendisini Lamartin idealizmi içinde güvenli bir yere yerleştirir. (s. 13)

1937’de yayınlanan L’Envers et l’Endroit (Tersi ve Yüzü) ve 1938’de yayınlanan Noces (Düğün)…

…babasının Marne savaşında ölümünden sonra, annesi geçimini temzilikçi olarak çalışıp kazanmıştır.
Belcourt’ta Cezayirlilerin yaşadığı bir kenar semtte yetişmiştir. (s. 19)

…halkım, sessizliği, çekingenliği, doğal ölçülü gururu ile bana en değerli ve kalıcı dersler öğretmiştir.

Saygınlığın bir biçimi olarak sessizlik, Camus’nun Tersi ve Yüzü adlı yapıtında vurgulamayı seçtiği çocukluk deneyimindeki öğedir. (s. 20)

Camus’nun dünyasındaki tüm karakterler, ince bir sessizlik ve hiçbirşeylik zarıyla sarmalanmış, onun tarafından tecrit edilmekten çok soyutlanmış olarak görülmektedir. (s. 22/23)

Bu garip uzaklık onlara bir tür şeffaflık ve masumluk katar. Bu yoksulun kutsanması değil midir? (s. 23)

Nesneler arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. (s. 26)

Camus, Fransa’nın entelektüel ve politik yaşantısına, bu ülkenin en karanlık dönemlerinden birinde girmiştir.

Eğer bir zaman dilimi, evrenin saçma izlenimi yaratacaksa, bu gerçekten de bu dönem için söylenebilecek bir saptamadır. (s. 33)

1938 yılında Camus’nun etiği tamamlanmıştı: Noces’de yaşama ve mutluluğa karşı saygı; Asturies’de onur çağrısı; Kabylia üzerine yazılan makalelerde adalet ve kardeşlik etiği işlenmektedir. Bu ilkelere olan bağlılık Komünist Partiye katılmasıyla, gazeteci etkinlikleriyle kanıtlanmıştır.
…savaştan sonraki bütün politik yazıları bu ilkelere olan bağlılığını ortaya koymaktadır. (s. 44)

Caligula, İspanya’da cumhuriyetçilerin yenilgisini izleyen entelektüel atmosfer içinde düşünülmüş ve büyük ölçüde bu dönemde yazılmıştır. (s. 47)

Tanrı ölmüştür, her şey serbesttir. (s. 48)
Yazgı, doğa değil, Camus’nun anlık mitolojisinde uğursuz bir partnerdir. Onun başkaldırısı )
doğaya karşı değil, yazgıya karşıdır. (s. 57)

Camus, yirmili yılların sonlarında çok sayıda şanssızlıklarla boğuşmuştur: yıkılan bir evlilik, bir çocuğun ölümü, başka bir tüberkuloz krizi ve bir sürü yaratıcılıktan yoksun iş. Tek hoşnutluk dönemi, deniz kıyısında bir apartman dairesinde dostlarıyla birlikte geçirdiği bir yıldır. (s. 65)

…eleştirilerin bir sonucu olarak Soir Republicain’den ayrılmak zorunda kalacaktır. Paris’te Pascal Pia ile birlikte, Haziran 1940 istilasına kadar Paris Soir gazetesini çıkaracaklardır. (s. 66/67)

…bu dönemdeki çalışmaları Sisyphe Efsanesi ve Yabancı’dır. (s. 67)

“Burada zeka, İtalya’da olduğu gibi önemli bir yer tutmaz. Bu ırk zekaya karşı kayıtsızdır. Bedene tapınılır ve hayran olunulur.” (Nuptails) (s. 73)

…hepimiz eninde sonunda öleceksek, bir annenin ölümü ya da bir adamın vurulmasının ne önemi vardır? Eğer hepimiz  ölüme mahkum edilmişsek bir kadın için arzu duymanın anlamı nedir? (s. 79)

Eğer biz dünyanın saçma olduğu düşüncesinden ve ne Tanrının ne de herhangi bir aşkın ilkenin bizim davranışlarımızı belirlemediğinden hareket edersek, bizim edimlerimin ahlaksal olarak farksız olduğundan ve bu durumda herşeyin yapılabileceği sonucundan nasıl kaçabiliriz? (s. 90)

Combat, Camus’nun Direniş döneminde çalıştığı yasadışı gazetenin başlığıdır. (s. 97)

Tarih, insanoğlunun belasıdır. O, vebadır. (s. 104)

Camus’nun veba salgınına karşı yani tarihin insan yapımı kötülüklerine karşı çözümü, insanların kendilerini ortaya koyduğu alanlarda yaratım güçlerini olumlu bir şekilde kullanmalarıdır. (s. 116)

Camus, Başkaldıran İnsan kitabının kendi düşüncelerini açıklamayı deneyen bir yazarın kişisel bir itirafı olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgular. (s. 127)

Sisyphe Efsanesi ve Başkaldıran İnsan arsındaki farklılık, Camus’nun kendisi tarafından açık bir şekilde ortaya konmuştur. İlk kitabın bir yokluk dönemine, ikincisinin ise ideolojiler dönemine ait olduğunu söyler. Bunların ilki intihar, ikincisi ise cinayet ile ilgilidir. Bu konuda zamandizinsel kesinliğin fazla bir önemi yoktur. (s. 135/136)

Camus’nun ilk yazı denemsi, Mutlu Ölüm… (Önce, ölmek lazımmış…) (s. 163)

 Meursault da dahil olmak üzere öyküde yer alan insanlar merak etmemekte, soru sormamakta ve düşünmemektedirler. Onların varlıkları içsel olarak ve dışsal olarak alışkanlıkları ile belirlenmektedir. (s. 170/171)

Çeviren: İbrahim Şener
İzdüşüm Yayınları, Ocak 2000

10 Nisan 2012 Salı

Hans-Jürgen Gawoll – Friedrich Nietzsche ve Avrupa Felsefesi


Hans-Jürgen Gawoll – Friedrich Nietzsche ve Avrupa Felsefesi

Karl May’a göre İstanbul’un da Avrupa’nın en güzel şehirleri arasında bulunduğu kesindi. Ancak May’a göre bu izlenim sadece İstanbul’a dışarıdan, yani Boğaz’dan ve Haliç’ten bakıldığında oluşur: “Şehrin içine girdiğinizde kendinizi, yol diyemeyeceğiniz kadar dar ve çarpık sokakların içinde bulursunuz. (…) Attığınız her adımda o pis, çirkin sokak köpeklerinden birine rastlarsınız ve dar sokaklardan gelip geçen hamallar, atlar ve diğer insan ve hayvanlar tarafından pisliğe itilmemek için her an tetikte olmalısınız.” (s. 7/8)

Zengin ve yoksuş arasındaki bu muazzam karşıtlık, aynı zamanda İstanbul’u da ikiye bölmekte.

Ancak İstanbul bunların, karşıtlıkları bağdaştırmayı ve bir arada yaşatmayı da başarmaktadır. (s. 8)

Kuran’ın Rumeli’ye kadar uzanan etkisini en iyi biçimde yansıtan İstanbul’un sayısız camileridir. Bu gerçek, İslam’ı “ahlakı tanımayan Bedevi’nin anlamsız tanrı-öğretisi”ne benzeten Atatürk’ün katı karşı çıkışı ile de Türk yaşamından koparılıp atılamaz. (s. 12)

Kuran’da sunulduğu biçimiyle İslam dini kendini, öbür iki tektanrıcı dinlerle dialoğa açık olan, bir “uzlaştırıcı” olarak ortaya koymakta.

Kant, Hegel ve Nietzsche, aydınlanmanın birer temsilcileridir.

Kant, Türkleri “konuksever, olarak belirledikten sonra, eleştirel bir tonla Türklerin kaderciliğini vurguluyor. Hegel’in daha sonra “Doğu’ya özgü sükunet ve huzur” olarak tanımladığı bu özellik Nietzsche’de ise bir polemiğe konu oluyor. İnsanc, Çok İnsanca’nın beşinci bölümünde Nietzsche “kısmete” inanmayı Türk kaderciliği olarak eleştiriyor ve buradaki temel yanılgının da insanı ve kaderi birbirinden ayırmakta ve onları karşı karşıya getirmekte yattığını söylüyor. (s. 13/14)

Müslüman ve Hıristiyan, Doğu ve Batı’nın birbirine ihtiyacı var ve ötekinin varlığını tanıma, kabul etme sürecinin sancıları ardından, birbirinden bağımsız varolmaları olanaklı değil. (s. 15)

Nietzsche metinlerine ilişkin yorumlarım … benim için daha çok kültürel, çoğulcu bir kimlik düşüncesini dile getirmemi ve belirginleştirmemi sağlayan bir araçtı. (s. 16)

Birinci Ders (09.03.1994)

“Giderek yaklaşanı ve kaçınılmaz olanı betimliyorum: nihilizmin yükselişini.” (s. 19)

Ona göre Avrupa nihilizmin hastalığına yakalanmıştır.
Avrupa’nın kültürü ve tarihi bitecektir, bitmek zorundadır, çünkü Avrupa özünde nihlisttir. (s. 20)

“Binlerce öldüler
Hem de en iyileri
Dişleri dökülmüş
Bir uygarlık için.” (Pound) (s. 21)

Nietzsche düşünce yaşamının başlangıcında nihilizm kavramını kullanmamış olsa da, nihilizm olgusu ile uğraşmakta. Ancak kanımca Nietzsche nihilizm fenomeninin nedenlerini çözümlemeden ondan sıyrılmaya çalışmakta. (s. 30)

Belki de Nietzsche ile birlikte, nihilizm korkusunu yenmeyi ve bir tutum, tavır olarak nihilizmin aslında aydınlanmacılığın en iyi ilkelerinin bir devamı olduğunu göstermeyi başarabilirim. (s. 32)

İkinci Ders (23.03.1994)

(1789 Fransız Devrimi) o zamana dek bir hiç olan burjuva adına her şeyi, yani özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği istiyordu. (s. 33)

… L. Sebastian Mercier 1801’de sözlüğü Neologie’de, “Nihilist ya da Hiçci” maddesi altında buruk ve tutucu bir ironi ile kısaca çöyle dile getirmekte.
“Hiçbir şeye inanmayan, hiçbir şeyle ilgilenmeyen kimse. Kötü bir felsefenin büyük ansiklopedide sergilenen güzel sonucu.”
Mercier’in de burada, Diderot ve D’Alambert’in ansiklopedisine işaret ederek, gösterdiği gibi nihilizm, aydınlanmanın sonucuydu. (s. 34)

Nihilizm, hangi biçimde karşımıza çıkarsa çıksın, her zaman insanın somut dünyasını reddetmekte. Nietzsche nihlizm’i “en yüksek değerlerin değersizleştirilmesi” olarak tanımlamıştı.
Nihilizm, şu bastığımız dünyayı sadece insanın bir eylem alanı olarak gören ve onu böylece zorunlu olarak değersizleştiren felsefi bir düşünce biçimidir.

Kant felsefesi insanın dünyasını bütünüyle sarsmış ve onu boşluğa sürüklemişti.
Schopenhauer “istenç”i evrenin huzura kavuşamayan özü ve kendinde şey olarak ilan eder. (s. 36)

İnsan, özgürlüğünün bedelini dünyanın anlamsızlığı ile ödemek zorunda. (s. 38)

Trajedinin Doğuşu
Trajedinin Doğuşu’nda konu edilen de Apollonca olanın Dionysosca olan karşısındaki işlevidir. (s. 39)

Etimolojik olarak “görünen” anlamına gelen Apollon’da ve onun ait olduğu düş dünyasında biçim ve armoni egemendir.

Nietzsche’nin sarhoşluk ile karşılaştırdığı Dionysosca-olanda ise varoluşun temelinin çökmesi ile karanlığa, yeraltına bir geçiş söz konusu. (s. 40)

Nietzsche’ye göre evrenin asıl özünü oluşturan… Dionysos’dur. Dionysos, varolma dürtüsünün ve sürekli kendini isteyen bir istencin simgesidir. Böyle sonsuz bir istek ise ancak, eski biçimleri yok edip, yenilerinin oluşmasına elverdiği ölçüde tatmin olabilecektir. (s. 41/42)

Dionysos, görünüşte olanın Apollonca bir görüntüler dünyasına gereksinim duymakta ve onu yaratmakla kendisinin kalıcı bir anlama sahip olmadığı gerçeğini gözardı edebilmekte ve bu gerçeği böylece yaşanabilir hale getirmekte. Apollon ise varlığın bu çıkmazını örterek, sanatsal bir ürün, bir yapıt olarak anlam kazanmakta. (s. 42/43)

Nietzsche’ye göre kendimizi “gerçek yaratıcının oluşturduğu sanatsal biçimler ve görüntüler olarak görmeliyiz ve bir yapıt olarak en yüce anlama sahibiz.”

Nihilizmi aşabilmenin tek yolu Nietzsche’ye göre estetik, yani sanattır. (s. 43)

Nietzsche’nin varmak istediği poiesis Dionysos ve Apollon ilkeleri gibi iki yönlüdür.
Dionysos ile özdeşleşerek yaşamın temeline ve kaynağına inmemiz bize yaratıcı olma gücünü, yetisini kazandıracaktır. Böylece de yaşamın üzerine görütüler ve Apollonca görünüşte dünyalar yaratmamız olanaklı olacaktır.
Apollon’un Dionysos’a öykünmesi böylelikle poiesis’in doruk noktasıdır ve bunun dışında bir değeri olmayan, bir hiç olan yaşam böylece değere kavuşarak, bir tutku elde eder. (s. 44)

Nietzsche’ye göre Yunan tarihindeki en önemli olgu, Apollon’un kültür istencinin, arkaik-orientl Dionysos ilkesi ile uzlaşması ve barış ilan etmesiydi.

Dionysosçu barbarların, cinsel hazdan şiddete varan çılgın ve taşkın kutlamalarına karşın Yunanlılar, yaşamı ve dünyayı yücelten şenlikler düzenlemekte. (s. 46)

Bu kültürel uzlaşmanın, barışın doruk noktasını Aiskhylos’un ve Sophokles’in Attik trajedileri temsil etmekteydi.
Dionysos trajedinin karanlık temellerini, yeraltını temsil ediyordu. Bunların günışığına çıkarak gerçekleşebilmesi de ancak Apollon’un yaratıcılığıyla olanaklıydı. Trajik kahramanın başarısızlığa, mutsuzluğa yargılı eylemleri, güneş tanrısı Apollon ile epik bir biçim kazanıyordu. Koro ise burada, Dionysosçu bir coşku ve esrimeyi yaşayan kitleyi simgeleştirerek sahnenin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyordu. “Seyirci böylece Apollon’un maskesinin ardına geçerek doğanın içyüzünü ve korkunçluğunu” ve her şeyin çökmeye yargılı olduğunu görebilmekteydi. (s. 47)

Üçüncü Ders (06.04.1994)

“Genç insan böylece yerinden yurdundan olmakta ve bütün törelerden ve kavramlardan kuşku duymakta. O artık şunu biliyor: Her zaman her şey başkaydı. Şimdi onun nasıl olduğu önemli değil.” (s. 53)

Hegelci felsefeye karşı
Nietzsche’nin burada özellikle hedef aldığı, dünya tarihinin şimsi sona erdiği ve son ereğine ulaştığı yolundaki tasarım ve düşüncedir. Böyle bir teleolojik (erekbilimsel) tarih anlayışının ardında Nietzsche’ye göre her olgusal başarıyı, yaşanılan gerçeği tanrısallaştırma ve savunma sevdası yatmaktadır. (s. 55)

Ona göre son kuşak ya da epigon olma gibi Hegelvari bir bilincin ve anlayışın kaynağı, Hıristiyanlığın temelinde yatan bir mahşer günü düşüncesine dayanmaktadır.

19. yüzyılın kibirli Avrupalıları da tarihin son noktasında bulunduklarını sanmaktaydılar.
…böylece insan tamamen bir ümitsizliğe mahkum kılınmakta, bu anlayış doğrultusunda önemli olan tek şey, belleğin tarihin bu son noktasına karşı duyarlı kalmasını sağlamaktı. İnsan böylece, hiçbir mirasçısı ve geleceği olmayan bir şimdiki zamanı yaşamaya bırakılmıştır. (s. 56/57)

Dördüncü Ders (20.04.1994)

Nietzsche’nin düşüncelerinin çıkış noktası,
İnsan yaşamında mutluluğu amaçlar, ancak kendini sürekli mutsuzluğun içinde bulur.
İnsan unutamayan hayvandır (bu nedenle mutsuzdur)
Kendini “hiçbir zaman tamamlanmayan bir eksiklik” ve “sürekli bir bitmişlik” olarak duyumsayan insan, her an “kendini olumsuzlayarak, kendisiyle çelişerek” yaşamak zorunda. (s. 60)

Çeviren: Ayşın Özalp
Afa Yayınları, Aralık 1996